Kategori: Ardından

  • O iri siyah gözler ve 75 yıllık bir kariyer

    104 yaşında ölen ünlü aktris Olivia de Havilland, Hollywood’un altın çağının sembol isimlerinden biriydi. Erroll Flynn’le başrolü paylaştıkları unutulmaz yapıtlarla tanınan oyuncu, uzun kariyeri boyunca 49 sinema filminde rol aldı; aralarında Oscar’ların bulunduğu onlarca ödüle layık görüldü.

    Geniş alnı, içi gülen kocaman muzip gözleri, özgürlüğüne düşkünlüğü, sağlamlığı ve zarafeti… 104 yaşında hayata veda eden, Hollywood’un altın çağının önemli oyuncularından Olivia de Havilland hiçbir zaman “klasik” bir yıldız olmadı. 

    1916’da şarkıcı/oyuncu bir anne (Lillian Fontaine) ve İngilizce profesörü bir babanın (William de Havilland) ilk çocukları olarak Japonya’da dünyaya geldi. Babası Tokyo Üniversitesi’nde hocaydı. Olivia, oyuncu annesi sayesinde 4 yaşında baleye, 5 yaşında piyanoya başladı. Annesi, henüz o yaşta kendisine diksiyonu düzgün olsun diye Shakespeare’den pasajlar okuturdu. 

    1933’te “Alis Harikalar Diyarında” prodüksiyonuyla tiyatro sahnesine adım attı. Annesinin sonrada evlendiği üvey babası Olivia’nın oyunculuk yapmasını istemiyordu. Jane Austen’in Gurur ve Önyargı romanının bir sahne uyarlamasında başrolü kapınca üvey babayla restleştiler. Evde kalmaya devam etmek istiyorsa rolü bırakacaktı. Olivia evden ayrılıp bir arkadaşında kalmaya başladı. 

    Olivia liseyi bitirdikten sonra öğretmenlik okuluna burs kazandı. Saratoga Halk Tiyatrosu’nun “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda Puck rolüne seçilmişti. O yaz ünlü Avusturyalı yönetmen Max Reinhardt, aynı oyunun büyük bir prodüksiyonunu yönetmek üzere Hollywood’a gelmişti. Asistanlarından biri Olivia’yı izleyince, onu Hermia karakterinin ikinci yedeği olarak oyuna aldılar. Diğer iki oyuncu da bırakınca, rol 18 yaşındaki Olivia’ya kaldı. Aynı yıl oyunun film versiyonu gündeme gelince, Warner Bros. stüdyolarıyla 5 yıllık bir kontrat imzaladı ve böylece sinema kariyeri başlamış oldu. 

    Erroll Flynn’le oynadığı “Captain Blood / Kaptan Kan(1935)” filmi bir dönüm noktası oldu. 1938’de yine Erroll Flynn’le “Robin Hood’un Maceraları”nda oynadı ve klasik Hollywood döneminin bu en sevilen filmlerinden biriyle yükselişe geçti. 1939’da “Rüzgar Gibi Geçti”deki Melanie Hamilton rolü geldi. Olivia senaryoyu okuyup başrol Scarlett’i isteyen birçok oyuncunun tersine yan karakter Melanie’yi istemişti.  Bu rolle ilk Oscar adaylığını kazandı. 

    O iri siyah gözler ve 75 yıllık bir kariyer

    1940’ta yine Erroll Flynn’le altıncı filmleri, bir western olan “Santa Fe Trail”de oynadı; film büyük başarı kazandı. Flynn’le sekizinci ve son projeleri “They Died With Their Boots On”un son sahnesinde Flynn’in ikilinin kariyerini özetleyen şöyle bir lafı vardır: “Sizinle hayat yolunda beraber yürümek hanımefendi, çok zarif birşeydi”.

    Olivia, Warner Bros. davası yüzünden uzun süre sinema kariyerine ara vermek zorunda kaldı. İnanılmaz bir şey yapmış, işvereni Warner Bros. stüdyolarını, oyuncuları köle gibi kendisine bağlayan 7 yılllık kontrat sistemi yüzünden mahkemeye vermişti. Kaybetse kariyeri de bitecekti fakat davayı kazandı. 1943’e ait, hukuk kitaplarına “Havilland Kararı” olarak geçen bu karar sayesinde kontrat sisteminin sonu geldi; oyuncular bir daha stüdyolar tarafından hiçbir zaman eskisi gibi kısıtlanamayacaktı.

    1946’da dört film birden çekti. Bunlardan “To Each His Own” ile ilk en iyi kadın oyuncu Oscar’ını kazandı. Diğer Oscar’ı ise 1949 “The Heiress” filmi ile geldi. Olivia 1940’ların Hollywood’daki en güçlü oyuncularından biri olarak bilinir. 1948 yapımı, akıl hastası bir kadını canlandırdığı “Snake Pit”teki performansı kariyerinin en yüksek noktalarından biridir. 1952’de “My Cousin Rachel”da başrol oynadı ve bundan sonra çok az film yaptı; daha çok televizyonda ve Broadway’de görüldü. Kariyerinin son işleri 1979’daki “The Fifth Musketeer” ve 1988 televizyon filmi “The Woman He Loved” oldu. 

    Hayatının geri kalan bölümünde Paris’te sakin bir hayat sürdü. Toplamda 49 filmde oynayan, Hollywood’un altın çağının en önemli yıldızlarından Olivia de Havilland’ın bir film çekimi esnasında söylediği cümleler onu özetler: “İnsanların yaptığım işin ne kadar zor olduğunu ve benim onu ne kadar kolaymış gibi gösterdiğimi anlayıp bana saygı duymalarını bekliyorum”. 

    Amacına ulaştı, hep Hollywood’un en saygın oyuncularından biri olarak görüldü ve 104 yaşına kadar yaşadı. 

  • Gerçek hikayelerin unutulmaz yönetmeni

    Parker film okullarına gittiğinde öğrencilere “verecekleri bir mesaj yoksa hiç uğraşmamalarını, sözün her türlü yeni teknolojinin ötesinde değerli olduğunu” söylerdi. İnsanların kendilerine ve birbirlerine dair en karanlık yönlerini dürüstlükle sergilemekten ve onlarla dalga geçmekten çekinmeyen biriydi.

    Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi), Birdy, Mississippi Burning (Mississippi Yanıyor, Angel Heart (Melek Yürek), Bugsy Malone, Evita, Pink Floyd The Wall, Angela’s Ashes (Angela’ın Külleri)… Bu tatsız yılın yazında dünyanın en üretken ve enteresan yönetmenlerinden biri öldü.

    Müzikaller, aile dramları, gerilimler… 19 BAFTA, 10 Golden Globe ve 6 Oscar kazandı. Bütün filmleri gerçek olaylara dayanır. Karanlık, noir bir tarzı vardır; az ve loş ışık sever; şiddetin vahşetini açıkça göstermekten çekinmez; ana karakterleri filmin sonunda genellikle ya ölür ya da filmde başladıklarından daha kötü bir noktaya gelirler…

    Bir terziyle bir boyacının oğlu olan Alan, 1944’te Kuzey Londra’da dünyaya geldi. İşçi sınıfı çocuğuydu. İyi bir öğrenciydi, bilimle ilgiliydi. Gençliğinde sinemaya en yaklaştığı anın biraz fotoğrafçılık öğrenmek olduğunu söyler. 18’inde, kızlarla tanışmanın iyi bir yolu olduğunu düşündüğü için reklam sektörüne adım attı; bir ajansın posta odasında ofis boy olarak… Bir süre sonra metin yazarlığına terfi etti. 1968’de reklam yönetmeni olmuştu. “Dönüp geriye baktığımda Ridley Scott, Tony Scott, Adrian Lyne, Hugh Hudson ve benim gibi yönetmenlerin reklam sektöründen yükselmesine şaşırmıyorum” diyor, “bizim jenerasyonun başka şansı yoktu, çünkü o zamanlar Britanya’da bir film endüstrisi yoktu”.  

    Mississippi-Burning-11

    Alan Parker ilk filmi “Melody”yi yazdığında yönetmen olmak için işini bırakmaya karar verdi ancak hiçbir deneyimi bulunmadığı ve tanınmadığı için başaramayıp işine devam etti. İlk filmi “No Hard Feelings”i 1973’te çekti, senaryosunu kendisi yazmıştı. Parası olmadığı için evini ipotekleyerek filmi kendisi finanse etti. Birkaç yıl sonra BBC filmi beğenip satın aldı ve Parker’la başka bir 2. Dünya Savaşı filmi için sözleşme imzaladı. Savaş sırasında Manchester’da çocukların tahliye edilmesini konu alan ve gerçek bir öyküye dayanan 1975 yapımı “The Evacuees”  en iyi televizyon draması dalında BAFTA ve en iyi uluslararası drama dalında Emmy kazandı. Alan Parker’ın kariyerinin yolları böylece açılmış oldu. 

    1976’da ilk sinema filmi “Bugsy Malone”u yönetti. Sadece çocuk oyuncular kullanan film Jodie Foster’la iki BAFTA dahil birçok ödül kazandı. Sonra, 1978’de Türkleri kötü göstermesiyle bizde çok tartışma yaratan “Geceyarısı Ekspresi” geldi. Senaryo Oliver Stone’a aitti ve Stone bu senaryoyla o yıl ilk Oscar’ını kazandı. Ardından gişede büyük başarı kazanan “Fame” geldi. Parker bir yaptığını bir daha asla tekrar etmiyor, karanlık bir filmden sonra hafif bir müzikal çekerek beklentileri hep bozuyordu. 1982’de bir dram olan “Shoot the Moon”u çekti ve arkasından Pink Floyd müzikal/rock operası geldi. 

    Vietnam savaşından büyük psikolojik yaralarla dönen iki arkadaşın hikayesini anlatan “Birdy” yine bambaşkaydı, şiirseldi. 1988’de epik bir ırkçılık hikayesi geldi: ‘Mississippi Yanıyor’. Birçok Oscar’a aday gösterilen film en iyi sinematografi Oscar’ını kazandı. Ardından Madonna ve Antonio Banderas’ın başrolleri paylaştığı “Evita”, İrlandalı bir öğretmenin sefaletle geçen çocukluğunun gerçek hikayesi olan “Angela’nın Külleri”…

    Parker, ustası saydığı Fred Zinnemann’ın sözünden çıkmaz, her filminden önce ona danışır ve nasıl bir film çekeceğine karar vermeden önce onun şu sözünü hatırladığını söylerdi: “Film çekmek çok büyük bir ayrıcalık. Asla hiçbir şeyi ziyan etmemelisin”. Film okullarına gittiğinde ise öğrencilere “verecekleri bir mesaj yoksa hiç uğraşmamalarını, sözün her türlü yeni teknolojinin ötesinde değerli olduğunu” söylerdi. 

    Alan Parker sert bir yönetmendi. Sinemayı çok iyi bilen ve Parker’ı çok seven bir arkadaşımın söylediği gibi “insanların kendilerine ve birbirlerine dair en karanlık yönlerini dürüstlükle sergilemekten ve insanlarla dalga geçmekten çekinmeyen biriydi”. 70 yaşında işin bürokrasisiyle, para kısmıyla uğraşmaktan vazgeçip kendini emekli etti ve resim yapmaya başladı. Bir röportajında film endüstrisinin tadının kaçtığını, bunun sebebinin de dijital çağ olduğunu söylüyordu. Filmler eski teknolojiyle çekilirken bütün işlem çok külfetli ve pahalıydı; stüdyo yöneticileri çok fazla karışamıyordu. Parker’ın en nefret ettiği şey filmlerine para bulmak için stüdyolara “yalakalık” yapmaktı. O sadece hikayeler anlatmak istiyordu ve bize harika hikayeler-filmler bıraktı.

  • Çöpten manşet çıkaran gazeteci

    Çöpten manşet çıkaran gazeteci


    Hürriyet Yazıişleri Müdürü Necdet Doğan’ı sonsuzluğa uğurladık.


    Onu tanıyan ve seven arkadaşları titiz, araştırmacı, meraklı gazeteciliğine dair güzel yazılar yazdılar.


    Tarihe kısa bir not düşmek istedim:
    80’li yıllarda, gazete gibi gazete olan Cumhuriyet’in yazıişlerinde onun lakabı

    “Çöpten manşet çıkaran adam”dı.
    Bir gazeteci için üstün bir övgü taşıyan bu lakabı ona 2011’de kaybettiğimiz rahmetli gazeteci Adnan Akgünel takmıştı.
    Zira Necdet haber merkezinde, yazıişlerinde çok kez okunmadan rulolar halinde çöpe atılan teleksten gelmiş ajans kağıtlarını alır, dikkatle okur, farkedilmeyen, atlanan önemli haberleri gazetenin manşetine kadar taşırdı…
    Böylesine dikkatli, titiz ve iğneyle kuyu kazan bir gazetecilik kültürü, terbiyesi ve iş ahlakı vardı…
    İnsan olarak da aynı düzgün ve titiz, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi özelliklere sahipti…
    Necdet’in kaybı ölen gazetecilik için de bir veda çığlığıdır…
    Nurlar içinde yatsın…

  • Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı’

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı’

    Adalet Ağaoğlu’nun Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Ardından yazılanlar…

    “İntihar motifini işlememin nedeni, kaçış değil. Muhalefetin son noktası; düşünce intiharı” demişti ama sık sık bu kadar uzun yaşayacağını hiç tahmin etmediğini söylese de 91 yıl yaşadı; gönüllü olduğundan çok daha fazla şey gördü; yine de 65 yılı aşkın yılını adadığı kaleminin intihar etmesine hiçbir zaman izin vermedi Adalet Ağaoğlu. Kendi sözleriyle tiryakilikti adeta yazmak onun için. Şöyle demişti: “Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir yerden öğrenmedim. Şimdi öyle bir şey ki yazmak, sigara tiryakiliğinden daha büyük bir tiryakilik. Sahiden. Ben elimden düşürmediğim sigarayı kolayca bıraktım, hiç de aramadım. Fakat yazmayı bırakamadım, tiryakilik o dereceydi.”

    Cumhuriyet’in ilk neslindendi, ama Cumhuriyet’in daha 50. yılında yazdığı Ölmeye Yatmak’tan bu yana da hiçbir zaman Cumhuriyet’e kendi özgün eleştirilerini getirmekten, kampların, kalıplaşmış alkışların/yuhalamaların dışına çıkmaktan çekinmemişti. Hemen her dönemde de sürüden ayrıldığı için eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Öldükten sonra bile… Kendi kendisini başkalarından daha sert eleştirse bile…

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı'

    Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Etkilemediği, ruhuna dokunmadığı insan azdı, biz yalnızca birkaçının onun ardından yazdıklarıyla uğurluyoruz Adalet Ağaoğlu’nu. Elbette ebediyen değil, sayfaların arasında yeniden buluşmak üzere…

    Gençliğimde, Roman-tik / Bir Viyana Yazı’nı ilk okuduğumda şaşkına dönmüştüm. “Romantik” bir tarih felsefesi metni ancak böyle kaleme alınabilirdi. Sadece Cumhuriyet’in değil, dünyanın da tarihini sorguluyordu. Hiç çaktırmadan, didaktizm tuzağının yanından bile geçmeden, kurduğu estetik içinde dilediği gibi gezinerek. Yıllar yıllar sonra Dert Dinleme Uzmanı’nı okuduğumdaysa bir kez daha… Elli yılı aşkın süredir birbirinden değerli ürünler vermiş bir yazarın, kalemini kırıp, yeni’yi anlayabilmek, anlatabilmek için kendine yeni bir dil kurmaya çalışması; mucize kabilinden beklenmedik bir olaydı. Hele Türkiye gibi, yazarların/aydınların belli bir yaştan sonra, toplumdan ümidi kesince, entelektüel-bunaklığa düştüğü bir ülkede, 85’inde kendini yenilemeye devam eden bir zihin-kalem eşsiz bir umut işaretiydi. Mesut Varlık (K24)

    Aynı havayı soluduğu insanların yaşamlarını bilmekle kalmayan, haksızlıklar, adaletsizlikler karşısında itiraz etmeyi aydın sorumluluğunun gereği olarak görmüş bir yazar Adalet Ağaoğlu. Bunun izlerini romanlarında yakalamak tabii ki mümkün ama günlükler de onun toplumsal sorumluluk bilinci yüksek bir edebiyatçı olduğunu dolaysızca veriyor. Damla Damla Günler’i okurken yalnızca Adalet Ağaoğlu’nun kişisel tarihine tanık olmuyorsunuz. O kişisel tarih, ülkenin tarihiyle paralel ilerliyor. Hayatını toplumsal meselelerle özdeşleştirmesi, kimi zaman bu meseleleri bireysel mutlulukların önüne geçecek kadar birincil kılması, günlüklerin ruhunu oluşturuyor. Eşiyle ilişkisinden söz ederken, iki satır sonra ülkenin bir sorununun kafasını nasıl da kurcaladığını anlatan satırlarla karşılaşıyorsunuz. Irmak Zileli – Gazete Duvar

    Bir Düğün Gecesi’nin bendeki 5. baskısının tarihi 1981. Yaşım 10. Ölmeye yatmış ve hiç kalkamamışım. Başucumda hep o var. Adalet Ağaoğlu’nu annemden çok seviyorum. Gece hayatım onunla geçiyor. Eve, dünyaya sığamıyorum. Beni kurtaracak tek kişinin o olduğuna gönülden inanıyorum. Yazsonu da bitmiş, Göç Temizliği’ne başlamışım. Kitaptaki iç sesinin adı Fatma İnayet. Yazar boyuna onunla konuşuyor. Sonunda dayanamıyorum, samimiyetimize güvenerek oturup bir mektup yazıyorum. “Sevgili Adalet. Ben de yazar olmak istiyorum. Sana bir sır vereyim, Fatma İnayet benim” diye başlıyor. Günlerce o mektupla yatıp kalkıyor ama hiç göndermiyorum. Yıllar sonra ben de yazar olup Bitirgen’e seslenirken, o mektubu elden vermediğime yanarım da yanarım. Figen Şakacı

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı'
  • Huysuz Virjin ve kendiyle yüzleşebilen “Eski Türkiye”

    Huysuz Virjin ve kendiyle yüzleşebilen “Eski Türkiye”

    O esprileri, “müstehcen” konuşmaları yapan, karşısındakinin bütün kalıplarını alaşağı eden kişi Huysuz Virjin’di, gerçek biri değildi. Seyfi Dursunoğlu bütün abartısıyla gerçek olmadığının altını çiziyordu. Böylece gerçeğin bütün baskısından sıyrılma fırsatı verdi seyredenlere de… Cinselliği konuşamayan, konuşamadıkça daha da derinlere bastıran bir toplum, onun esprileriyle nefes aldı böylece. Hâtırası tesellimiz olsun.

    Seyfi Dursunoğlu, nam-ı diğer Huysuz Virjin 17 Temmuz akşamı bu dünyadaki yolculuğunu tamamladı.

    O andan başlayarak sosyal medyada bir duygu patlaması yaşadı. Arkasından söylenen güzel sözleri, kaybının yarattığı üzüntüyü görse o bile şaşırırdı muhtemelen; çünkü sadece bir insanın değil, başka bir “ülke ihtimali”nin de arkasından ağlıyordu pek çok kişi. Bir “drag queen”in (kendisi “zenne” sözcüğünü tercih ederdi kuşkusuz) ana akım medyada kendine yer bulduğu; çoluk-çocuk televizyon karşısına geçenlere kahkaha attırdığı; devlet büyüklerinin bile sivri esprilerden nasibini aldığı ve bu esprileri kahkahayla karşıladığı bir ülke ihtimali…

    Arkasından en çok konuşulan, RTÜK tarafından ekranlardan men edilmesiydi. Gittikçe otoriterleşen, boğucu ve neşesiz bir ülkenin neyi kaybettiğinin simgesi gibiydi. Huysuz Virjin’in arkasından söze dökülenler, bir anlamda “eski Türkiye”ye ağıta dönüştü.

    Mizahını, toplumun ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmak üzerine kurmuştu. Bir erkeğin söyleyemediklerini sapsarı bir peruğa ve pırıltılı elbiselere söyletiyordu. Öyle bir bileşim yaratmıştı ki ne kadındı ne erkek. Aynı zamanda hem kadın hem erkek! Ona “travesti” diyenler de oldu ama o bunu hiçbir zaman kabul etmedi; Huysuz Virjin onun yarattığı bir roldü; bir kimlik değil. Konuşan, düşünen, espriyi hazırlayan hep Seyfi Dursunoğlu’ydu. Virjin’in görevi, Seyfi’nin önündeki engelleri kaldırmaktı.

    Bizden değil gibi, ama içimizden biri:

    Aslında kendini bildi bileli sahnede olmak istiyordu. Henüz 4-5 yaşlarındayken evde çiftetelli oynadığını anlatıyordu söyleşilerde. Hayatını anlatan Katina’nın Elinde Makası kitabında “Aile partilerinde; karılı kocalı, çoluklu çocuklu olunduğu zaman oynardım” diye anlatmıştı; “Bana tanıdık bir aile beyaz bir peruk verdi. Pek bir yakıştırırdım onu, böyle ‘cinalar’ (Gina Lollobrigida) yapar, saçları suratıma kıvırırdım”.

    O kadar otoriter bir babası vardı ki, sahne sevdasını dile getirmeyi aklından bile geçirmedi. İlkokulu bitirdiğinde kalburüstü ailelerin çocuklarını gönderdiği Boğaziçi Lisesi’ne kaydoldu. Sonra “Bu kadar para vermeye ne gerek var?” diyen aile büyüklerinin babasının aklına girmesiyle Heybeliada Askerî Deniz Lisesi’ne gönderildi. Çocuklarının isteklerine kulak veren, mutlu olup olmadıklarını dert eden bir baba değildi onunki… O kuşağın çoğu babası gibi… Babasından dayak yemeyen tek kardeş olmanın gayreti içindeydi Seyfi Dursunoğlu; evden dışarı adım atmamak pahasına başardı da.

    Askerî okulda kabus gibi geçen üç yılın ardından Haydarpaşa Lisesi’ni bitirip İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi bölümüne girdi. Babasının işleri kötü gidince okulu bırakmak zorunda kaldı; artık Sosyal Sigortalar Kurumu’nda memurdu. 18 yıl sürecek memuriyeti boyunca bir yandan da Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde amatör Ramazan eğlenceleri düzenlerken hep başka bir hayatın hayalini taşıdı. Lafını sakınmayan, libidosu yüksek, gösterişli Huysuz Virjin karakterinin ilk tuğlası o cemiyet günlerinde atıldı. Kanto söylediği için eski kantoculardan Virjn’in adını aldı, huyu-suyu da sıfatını belirledi. Kapalı devre süren bu sahne hayatı katmer katmer açılmak için gün sayıyordu.

    35 yaşına geldiğinde abisiyle ettiği büyük kavga onu evsiz bırakırken büyük bir özgürlüğün de kapısını araladı. Artık “Ne derler?”i bir kenara bırakabilirdi. 1969’da gelen teklifi kabul etti ve Huysuz Virjin, Kulüp 12 sahnesinde profesyonel oldu.

    Bizden değil gibi, ama içimizden biri:

    Yedi yıl süresince gece kulübü-SSK ikilemi sürüp gitti. Ne zaman ki Virjin ipleri tamamen ele aldı, Seyfi Dursunoğlu SSK’daki işinden istifa etmeye cesaret edebildi. Kulüp dolup taşıyordu her gece; sadece İstanbullular değil, başka şehirdekiler de onu seyretmek için geceyarısı Kulüp 12’ye geliyorlardı. Ancak tek kanallı dönemde onu TRT’deki programına çıkaran Öztürk Serengil sayesinde gerçek bir şöhret kazandı.

    Yıllarca çektiği para sıkıntısından kurtulmuş, sahnede istediği şovu özgürce yapar olmuştu. Ancak bir bedeli vardı Huysuz Virjin olmanın. 2014’te Hürriyet’ten İzzet Çapa’ya verdiği söyleşide “Her şeyden önce özel yaşantımdan vazgeçtim” diye anlattı; “En büyük fedakarlığım budur. Ben de meyhaneye gidip kafayı çekmek, bardağı fırlatmak, azıp kudurmak isterdim. Ama hayır! Derli toplu yaşamak zorundaydım. Yaptığım işin icrası, Müslüman bir ülkede çok zor”.

    Müslüman ülke Huysuz Virjin’i her haliyle bağrına basmıştı ama Seyfi Dursunoğlu aynı ayrıcalığın kendisine tanınmayacağının farkındaydı.

    O esprileri, “müstehcen” konuşmaları yapan, karşısındakinin bütün kalıplarını alaşağı eden kişi, gerçek biri değildi. Bütün abartısıyla gerçek olmadığının altını çiziyordu. Böylece gerçeğin bütün baskısından sıyrılma fırsatı verdi seyredenlere de… Cinselliği konuşamayan, konuşamadıkça daha da derinlere bastıran bir toplum, onun esprileriyle nefes aldı böylece. Ta ki 2007’de dönemin RTÜK Başkanı Zahit Akman televizyon kanallarının yöneticilerine “Kadın kılığında erkek görmek istemiyoruz” diyene kadar.

    Kronolojik olarak “Eski Türkiye”ye tekabül eden 1990’larda da Huysuz Virjin’in program yaptığı kanala cezalar gelmiş, dönemin Devlet Bakanı Işılay Saygın ona “terbiyesiz” demiş ve RTÜK’e şikayet edeceğini söylemişti. Ancak onu ekranlardan men etmek “Yeni Türkiye”nin icraatıydı.

    Gün be gün neşesini kaybeden, eğlenmekten korkan, soluk renklerin galebe çaldığı bir ülkeden Huysuz Virjin gelip geçti. Hâtırası tesellimiz olsun.

  • ‘Kelimelerin kuyumcusu’ hep bu dünyada kalacak

    ‘Kelimelerin kuyumcusu’ hep bu dünyada kalacak

    “Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir” diyen Oruç Aruoba’nın hayatıyla ilgili bildiklerimiz, belli başlı birkaç önemli dönemeçten öteye gitmiyor. Oysa olanca samimiyetiyle yazıya döktüğü iç dünyası, en yakınlarımızda bile göremediğimiz bir şeffaflıkla okurlarına açılıyor. 31 Mayıs’ta kaybettiğimiz Aruoba’yı dostlarının hatıralarıyla anıyoruz.

    Yıldırım Arıcı’nın objektifinden Oruç Aruoba…

    Oruç Aruoba’yı tanımlamak için kullanılan unvanlar koca bir liste olup uzanıyor: Şair, felsefeci, yazar, çevirmen, akademisyen, radyocu, yayıncı, psikolog… Kendisine sorulduğunda ise “yazar” denmesini tercih ettiğini söylüyordu Aruoba. Kullandığı biçim nasıl tanımlanırsa tanımlansın; ister deneme, ister şiir, şiirsel metin ya da haiku, kendi içsesini yazıya dökerken nesiller boyunca onu okuyanlara da kendilerine ve dünyaya alışılmış yargıların dışında, ilk kez görüyormuşçasına bakma yolunda bir kılavuz oldu. Olanca mütevazılığıyla “kendi kendilerini yazdırdılar” dediği kitapları sayesinde, iç dünyasını en yakınlarımızda bile görmediğimiz bir şeffaflıkla okurlarına açtı. Bu denli yakından tanıyormuş gibi hissettiğimiz Aruoba’nın hayatıyla ilgili belli başlı birkaç dönemeç haricinde bilgiye ulaşmak ise oldukça zor. 

    Metis Kitap’tan yayımlanan kitaplarında geçen biyografisi kısacık: “1948’de doğdu. 1973’ten başlayarak Hacettepe, Tübingen, Victoria-Wellington üniversitelerinde akademisyenlik ve öğretim görevliliği yaptı. 1983’te üniversiteyi terketti, çeşitli yayın kuruluşlarında çalıştı, yazı ve çeviri işleriyle uğraştı. Hume, Nietzsche, Kant, Wittgenstein, Rilke, von Hentig, Celan ve Başo’dan çevirileri vardır”. Ölüm ilanından iki çocuğu olduğunu, “muharrir şair” annesinin Türkiye Kadınlar Konseyi’nin kurucularından olan ve Türk Kadını dergisini uzun süre tek başına çıkaran Muazzez Kaptanoğlu olduğunu öğreniyoruz. İlanda babası İsmail Fahir Aruoba’nın mesleği ise yazılmamış. 

    Gülden Öktem, Milliyet’te yayımlanan yazısında Fahir Aruoba’nın orduda görev yaptığını yazmış. Fahir Aruoba’yı babasının arkadaşı olması nedeniyle çocukluğundan beri tanıyan Hıncal Uluç ise sağ görüşlü olmasına rağmen solcu arkadaşlarına destek olduğunu hatırlamış. Oruç Aruoba’nın doğduğu Kocaeli’den ortaokul yıllarında Ankara’ya taşınması da babasının mesleği nedeniyle olmuş. Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji’nde okuduktan sonra, Hacettepe Psikoloji Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamlamış. 1972-1983 arasında aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışırken bir yandan da Felsefe Bölümü’nde Hume, Kant ve Wittegenstein üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamlamış. 1983’te YÖK’ü protesto ederek üniversiteden ayrılmasının ardından hem akademi hem de Ankara faslı kapanarak, İstanbul ve yayıncılık serüveni başlamış.

    Sevin Okyay, Oruç Aruoba’ya veda ederken ‘insanı rahatsız etmeyen bir hoca tavrı’ olduğunu anlatıyordu. Hocalığı yalnızca öğrencilerine mahsus değildi. 

    T24’te yayımlanan “Oruç ile” yazısında, Ayça Atikoğlu, 1983’te Milliyet’te birlikte çalıştığı Aruoba’yı “Oruç sinirlenmezdi ya da belli etmezdi. Küçümsemezdi ya da belli etmezdi. Nietzsche bıyıkları ile hep tebessüm ederdi. Koca felsefeciyi yazıişlerinde çalışsın diye aşağıya gönderdiklerinde bile ne tevazuunu kaybetti ne de bildiklerini bilmeyenlere karşı en ufak bir kibir gösterdi” diye anlatmış. Sevin Okyay ise başka bir yüzünü görmüş Aruoba’nın: “… Ben ince fırçalarla, sıkı tartışmalar hatırlıyorum oysa. Bir de o insanı rahatsız etmeyen hoca tavrı… Ama senin hocalığın sadece öğrencilerine mahsus değildi ki” demiş: “Bir silahşor eksik kaldık. Onlar Üç Silahşor’dü; Oruç (Aruoba), Enis (Batur), Ömer (Madra). Ben de sonradan kuyruklarına takılan d’Artagnan. Canım Oruç, yıllarca her gün aynı işyer(ler)inde görüştükten sonra uzak uzak uzun yıllarımız da geçti. Çok özleyeceğiz, çok. Bizi bırakma. Büyük meçhul konusunda bilgilendir. ‘Nasıl olsa öleceğimize göre, yaşamalıyız,’ demiştin. Tamam da, daha uzun süreydi keşke” diye veda etmiş. 

    “Kalabildiğimiz tek yer, ötekilerin bellekleridir” diyen Aruoba, kendisini olanca samimiyetiyle aktardığı metinleri okundukça bu dünyada kalmaya devam edecek.

  • Hayat kurtarmak için hayatlarını hiçe saydılar

    Hayat kurtarmak için hayatlarını hiçe saydılar

    COVID-19 nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı (3 Mayıs itibarıyla) dünya çapında 210 bini geçti; Türkiye’de ise 3000’e yaklaştı. Hemen her ülkenin ciddi kayıplar verdiği bu dönemde salgının gerektirdiği izolasyon kuralları, onlara yakışacak şekilde veda etmemizin de önüne geçti. Hastalığa karşı savaşın ön cephelerinde doktorlar, eczacılar ve hemşireler vardı. Ne yazık ki ilk kaybettiklerimiz de onlar oldu… Fedakarlıklarının karşılığını ödememiz mümkün değil.

    Ecz. İhsan Giray 1931 – 17 Mart 2020

    18 Mart akşamında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de ilk Coronavirüs kaynaklı ölümün yaşandığını “89 yaşındaki bir vatandaşımız maalesef hayatını kaybetti” sözleriyle açıkladı. Günler sonra kayıtlara geçen bu ilk vakanın İstanbul-Beyoğlu’ndaki Melis Eczanesi’nin sahibi İhsan Giray olduğu öğrenildi. 89 yaşındaki Giray, eczaneye haftada üç gün geliyordu. Yardımcısı Ekrem Öztürk (71) virüsü eczaneye gelen Çin temaslı bir hastadan kapmış, daha sonra Giray ve eczanede çalışan bir kişiye daha bulaşmıştı. Giray, 17 Mart günü 10 gündür yoğun bakımda olduğu hastanede hayata veda etti. Ardından Ekrem Öztürk 24 Mart’ta vefat etti.

    Dilek Tahtalı 1987 – 24 Mart 2020

    Hemşire Dilek Tahtalı

    Hemşire Dilek Tahtalı, Türkiye’nin salgın nedeniyle kaybettiği ilk hastane çalışanı oldu. İyileşmeye çalışırken sosyal medyadan yaptığı paylaşımda “Bir düş artık ateş, bir bırak yakamı yeter” demişti ama ne ateş ne de hastalık onu bıraktı. Ailesinin tek çocuğu Tahtalı, 24 Mart’ta 33 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

    Prof. Dr. Fevzi Aksoy 1930 – 28 Mart 2020

    İstanbul Tıp Fakültesi emekli nöroloji uzmanlarındandı. Goethe Enstitüsü kurucularından olan, bir dönem Alman Hastanesi Yönetim Kurulu başkanlığı yapan Aksoy, uzun yıllar Milliyet gazetesinde “Spor psikolojisi” köşesini yazdı.

    Diş Hekimi Mustafa Oral 1952 – 31 Mart 2020

    Diş Hekimi Mustafa Oral

    Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB) Yüksek Disiplin Kurulu Başkanıydı. Yaklaşık 1 hafta önce yüksek ateş ve öksürük şikayetiyle Muğla’nın Milas İlçesindeki 75. Yıl Devlet Hastanesi’ne başvurmuş, yapılan testin pozitif çıkması üzerine tedavi altına alınmış, daha sonra da Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisine kaldırılmıştı.

    Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu 1952 – 1 Nisan 2020

    Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu

    Onu tanıyanlar, hastaları, öğrencileri, meslektaşları kadar, tanımayanlar da ölüm haberiyle yasa boğuldu. İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Dahiliye bölümünün efsane hocası, 68 yıla çok şey sığdırmış, yolunun kesiştiği herkesin hayatına dokunmuştu. Öğrencisi Dr. Bahar Eryaşar, kimsenin sözünü dinlemeyen yaşlı hastaları ellerini öperek ikna ettiğini, öğrencilerine yalnızca tıbbı değil tevazuyu da öğrettiğini yazmıştı. Taşçıoğlu, Türkiye’nin ilk Coronavirüs vakasını da tespit etmişti. Hasta hasta, ateşi varken bir hafta boyunca çalışmaya devam etmeseydi belki bugün aramızda olacaktı. Arkasından öğrencilerinin en çok tekrar ettiği cümle “Sizin öğrenciniz olmaktan onur duyuyorum” oldu. Sunay Akın’ın sosyal medyada yayınladığı mesajda Hoca için kullandığı “Cesur Yürek” tanımı her şeyin özeti gibiydi.

    Prof. Dr. Feriha Öz

    Prof. Dr. Feriha Öz 1953 – 2 Nisan 2020

    Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduğu 1951’de İstanbul Tıp Fakültesi’ne girmişti. Yozgat’ın Akdağ madeni ilçesinde başlayan hekimlik hayatı, İstanbul Üniversitesi Patoloji’de devam etmiş ve1962’de yılında patoloji uzmanı, 1968’de doçent, 1976’da profesör olmuştu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyeliği görevinden 2000’de 67 yaşındayken emekli olan Feriha Öz, Edirne Tıp Fakültesi’nin kurucularındandı ve emekli olmasına rağmen çok sevdiği mesleğinden kopmamış, geleceğin genç hekimlerini yetiştirmeye devam etmişti.

    Ecz. İsmail Durmuş 1982 – 11 Nisan 2020

    İstanbul Sancaktepe’de çalışıyordu. Okulda lakabı “isot”tu ve sınıf arkadaşlarına göre fakültenin yakışıklısı, basketbol takımının aranan oyuncusu, hocasından öğrenci işlerine herkesin sevdiği, “bu kadar da efendi olunmaz” dedirten biriydi. 7 ay önce baba olan Durmuş, riski biraz olsun azaltmak için Sancaktepe Belediyesi’nin bölgedeki eczaneleri dezenfekte etmesi talebinde bulunmuş, ama talebine karşılık vermekte gecikilmişti. 

    Dr. Mohamad Şamaa

    Dr. Mohamad Şamaa 1975 – 16 NİSAN 2020

    Suriyeli dahiliye uzmanı Muhammed Şamaa, İstanbul’daki Fatih Göçmen Sağlık Merkezi’nde görev yapıyor, Suriye Dernekler Platformu’nda mültecileri bilgilendirme çalışmalarında aktif rol alıyordu. Suriyeli hekimlerden oluşturulan gönüllü listesine adını yazdırırken verilen her görevi yapmaya hazır olduğunu söylemişti. Birlikte yaşadığı eşi, annesi ve 11 aylık çocuğu İstanbul’u çok sevdiği için buraya taşınmışlardı. 

    Op. Dr. Cemal Özkan 1946 – 19 Nisan 2020

    OP. DR. CEMAL ÖZKAN

    Üroloji uzmanı Özkan, Denizli Acıpayam Devlet Hastanesi’nden bir süre önce emekli olmuştu. 74 yaşında bile sporcu kimliğiyle tanınan Özkan’ın atletizm yarışlarından madalyaları, en son katıldığı veteran kategorisi koşularda 5 bin ve 10 bin metrede Türkiye şampiyonluğu vardı. Meslektaşlarının tüm çabalarına rağmen 19 Nisan sabahı tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

    Dr. Yavuz Kalaycı 1964 – 19 Nisan 2020

    Eyüp’te Nişanca Aile Sağlığı Merkezi’nde aile hekimi olarak görev yapan Karaman doğumlu Yavuz Kalaycı, iki kız çocuk babasıydı. Salgın yüzünden annesini, babasını ve kardeşini de kaybeden Kalaycı’nın ölmeden önce attığı son mesaj “Kızlarım küçük, sahip çıkarsınız değil mi?” oldu. Bu mesaj binlerce insanla birlikte, müzisyen Haluk Levent’i de harekete geçirdi. Haluk Levent aileye ulaşıp çocukların eğitim masraflarını üstlendi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise, Yavuz Kalaycı’nın isminin çalıştığı Aile Sağlığı Merkezi’ne verildiğini duyurdu.

    Dr. Yavuz Kalaycı

    Prof. Dr. Murat Dilmener 1962 – 3 Mayıs 2020

    Prof. Dr. Murat Dilmener

    İstanbul Tıp Fakültesi’nde dahiliye bölüm başkanlığı yapmış, binlerce hekim yetiştirmiş bir duayen hocaydı. Tababetin gördüğü en iyi hekimlerden biriydi. 2004’te İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, yoksul hastaları hukuka aykırı şekilde ücretsiz tedavi ettiği gerekçesiyle 135 profesörle birlikte Maliye Bakanlığı tarafından hakkında soruşturma açılmıştı. Profesörlerden, toplam 3.5 milyon liralık tedavi masrafını ödemeleri istenen soruşturmada, kendisine de 500 bin liralık borç çıkarılmıştı. Hastanenin döner sermaye gelirleriyle zor durumda olan hastaları tedavi ettiğini söyleyen doktorlar konuyu yargıya taşımış, bunun üzerine mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Maliye Bakanlığı konuyu Yargıtay’a taşımış, ancak Yargıtay, hocaların bu paraları fakir hastaların tedavisi için kullandıklarına kanaat getirerek davayı temyiz edip kapatmıştı. 1 Nisan günü entübe edildiği yoğun bakım servisinde 3 Mayıs tarihinde hayata veda etti.

    Vittorio Gregotti 10 Ağustos 1927 – 15 Mart 2020

    Mimar Vittori Gregotti hayatını kaybettiğinde arkasında Barcelona Olimpiyat Stadı, Cenova’daki Marassi Stadyumu, Lizbon’daki Belem Kültür Merkezi, Milano’daki Arcimboldi Operası gibi yapılar bıraktı. Gregotti, Neo-avangard akımın temsilcilerinden ve 1970’lerin postmodernist akımının en önemli figürlerindendi. 2019’da verdiği son röportajlardan birinde, “Mimarlar artık proje önermek yerine, etkileyici imajlar üretmekle ilgileniyorlar. Çağdaş mimari, bu mesleğin temelde kolektif bir ürün olduğu, dolayısıyla mekanlara ve tarihlerine bağlı belirli sosyal ihtiyaçlara cevap vermesi gerektiği fikrinden koptu” demişti.

    Aytaç Yalman 29 Temmuz 1940 – 16 Mart 2020

    Emekli Orgeneral Aytaç Yalman ve eşi Belma Yalman

    Emekli Orgeneral Aytaç Yalman, 41. Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı. 1980-1982 arasında Ege Ordusu ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanı olarak görev yapan Yalman, 1982-1983 arasında 50. Piyade Alay Komutanlığı’na atandı. 1986’da Tuğgeneral, 1990’da Tümgeneral, 1994’te ise Korgeneral rütbesine terfi ettirildi. 1998’de Orgeneral rütbesine terfi ederek 2. Ordu Komutanlığına atandı ve 1998’de yaşanan Suriye krizi sonrasında Adana Mutabakatı gereği, Türkiye Cumhuriyeti adına Türkiye ve Suriye arasındaki güvenlik ilişkilerini yürüttü. Ağustos 2002 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanan Yalman TSK Üstün Hizmet Madalyası, Üstün Cesaret Madalyası, iki Altın Şeref Madalyası, Gambiya Devlet Nişanı ve Güney Kore Tong İl Jang madalyalarını almıştı. Özel bir askerî tören yapılamadan defnedilen Aytaç Yalman’ın eşi Belma Yalman da 8 Nisan’da COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetti.

    Lorenzo Sanz 9 Ağustos 1943 – 21 Mart 2020

    Lorenzo Sanz

    Real Madrid’in 32 yıl aradan sonra kazandığı ilk Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası’nın arkasında onun ismi vardı. Sanz, 1998’de Juventus’u yenerek kupayı kucaklayan, iki yıl sonra finalde karşılaştığı Valencia’yı altederek başarısını tekrarlayan Real Madrid’in başkanlığını yaptığı beş yılda (1995-2000) efsane oldu. 2000 yılında yerine geçen ve halen kulübün başkanlığını sürdüren Florentino Pérez, Sanz’ın arkasından yayımladığı mesajda ondan “Bize umudu ve neşeyi geri getiren, Real Madrid’in tarihte hakettiği yeri almasına neden olan başkan” diye bahsetti.

    Terrence McNally 3 Kasım 1938 – 24 Mart 2020

    Oyunlarında önce önyargıların daha sonra AIDS’in yarattığı gölgede filizlenen LGBT haklarına sıklıkla yer vermiş oyun yazarı Terrence McNally, pandemi sırasında New York’ta hayatını kaybetti. 50 yıllık kariyerinde 30’un üzerinde oyun ve 10 müzikal yazan McNally, tiyatro alanının en saygın ödüllerinden Tony Ödülleri’ni “Love! Valour! Compassion!” (1995), “Master Class” (1996), “Kiss of the Spider Woman” (1993) ve “Ragtime” (1998) adlı oyunlarıyla kazanmıştı. Kendisinin “eşcinsel yazar” olarak tanımlanmasının Arthur Miller’dan “heteroseksüel yazar” diye bahsetmek kadar abes olduğunu söylemişti.

    Terrence McNally

    Maria Teresa (Bourbon-Parma Prensesi) 28 Temmuz 1933 – 26 Mart 2020

    Bourbon-Parma Prensesi Maria Teresa

    86 yaşında Paris’te hayata gözlerini yuman, tahttaki İspanya Kralı 6. Felipe’nin kuzeni, Bourbon-Parma Prensesi Maria Teresa, Sorbonne Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüydü. Hayatını adadığı kadın hakları ve sosyalizm mücadelesi nedeniyle “Kızıl Prenses” diye anılıyordu. 1960’lı ve 1970’li yıllarda İspanyol Carlist Partisi üyesi kardeşi Parma Dükü Carlos Hugo’nun destekçisi olan prenses, aynı zamanda dönemin önemli siyasi figürleri André Malraux, François Mitterrand, Yaser Arafat ve Hugo Chávez gibi isimlerle de yakın temas halindeydi.

    John Prine 10 Ekim 1946 – 7 Nisan 2020

    John Prine

    Amerikalı folk müzik sanatçısı John Prine, kendine has hışırtılı, burundan sesiyle Bob Dylan’ın tahtına aday gösterilmiş; bazen öfke dolu, bazen komik, ama her zaman kalbe dokunan şarkı sözleriyle 70’lerin favori folk müzik sanatçıları arasında yer almıştı. 1992 ve 2006’da iki kez Grammy Ödülü kazanan Prine, önce 1998’de boynunda çıkan tümörü, 2013’te ise akciğer kanserini yenmişti. COVID-19 tedavisi gördüğü hastanede öldüğünde 73 yaşındaydı. Arkasında “Sam Stone”dan bize seslenen uyuşturucu bağımlısı savaş gazisi, “Angel From Montgomery”de daha iyi bir hayatın hayaline ağıt yakan orta yaşlı bir kadın, “Hello in There”de yaşlanmanın ve yalnızlığın iç parçalayıcı umutsuzluğu kaldı.

    Haydar Baş 28 Ocak 1947 – 14 Nisan 2020

    Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) kurucusu ve başkanı Haydar Baş siyasete 1970’lerde Necmettin Erbakan’ın başkanı olduğu Millî Selamet Partisi’nde atıldı. Erbakan tarafından partiden uzaklaştırıldıktan sonra Millî Selamet çizgisinden uzak durdu. 2001’de kurup hayatının sonuna dek başkanlığını yaptığı BTP, “İş, aş, Haydar Baş” gibi iddialı seçim sloganlarının yanı sıra 500 trilyon TL para basıp herkese 500 TL vatandaşlık maaşı bağlamayı öneren “Millî Ekonomi Modeli” gibi iddialı vaatleriyle de tanındı. Kadirî tarikatına bağlı olduğu bilinen Baş, Meltem TV, Mesaj TV, Öğüt, Mesaj, İcmal dergileri ve Yeni Mesaj gazetesinin sahibiydi.

    Ali Ülkü Azrak 1933 – 15 Nisan 2020

    İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kurucularından Prof. Dr. Ali Ülkü Azrak, eşi Hannelore Azrak’ın COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetmesinden 15 gün sonra aynı nedenle vefat etti. Türkiye’de idare hukukunun en yetkin isimlerinden olan Azrak, 1995-98 arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin dekanlığını da yürütmüştü. 1999’da dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’na tepki göstererek, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Kamu Yönetimi Bölümü Başkanlığı ve Senato üyeliği görevlerinden istifa etmişti. 2000’de Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmaya başladı. 2009’da buradan ayrılıp tekrar İstanbul Üniversitesi’ne dönen Ülkü Azrak, 2001-2005 arasında YÖK üyesi olarak da görev yapmıştı.

    Luis Sepúlveda 4 Ekim 1949 – 16 Nisan 2020

    Latin Amerika edebiyatının en önemli isimlerinden Şilili yazar Luis Sepúlveda, İspanya’nın kuzeyinde kaldığı hastanede yaşamını yitirdiğinde 70 yaşındaydı. Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Mutluluğa Dair bir Düşünce adlı kitapları Türkçeye de tercüme edilen Sepúlveda, Pinochet döneminde iki buçuk yıl hapis yatmış, 1977’de sürgüne gönderilmişti.

    Nevzat Erkmen

    Nevzat Erkmen 1931 – 16 Nisan 2020

    James Joyce’un çevrilemez denen Ulysses’i başta olmak üzere pek çok eseri Türkçeye kazandıran yazar ve çevirmen Nevzat Erkmen, 89 yaşında hayatını kaybetti. Kendi öykülerini derlediği Apartman Aşkları kitabıyla birlikte, başta Carlos Castaneda ve Jack Kerouac’tan olmak üzere çok sayıda çevirisini 1983’te kurduğu Söz Yayın Oyunajans’tan çıkardı. 1995’te Türkiye Zeka Oyunları Kulübü’nü kurdu ve Beyin Olimpiyatları’nda Türkiye’ye dünya üçüncülüğü kazandırdı. 1996’ta Yapı Kredi Yayınları’ndan basılan Ulysses tercümesi, ona Yayıncılar Birliği Yılın Çevirmeni Ödülü’yle birlikte, Uluslararası James Joyce Vakfı üyeliği de getirdi. Kitabın daha iyi anlaşılması için daha sonra Ulysses Sözlüğü’nü de yazan Erkmen “Çevirenin Sözü” kısmında “Ulysses’i çevirmek bir yolculuktur ‑hiç bitmeyecek…” diyordu.

    UNUTULMAYACAKLAR…

    Ayla Balaç – Hemşire, İstanbul, 30 Mart 2020

    Muharrem İdiz – İşyeri hekimi, İzmir, 1 Nisan 2020

    Nurettin Mutluergil – Göz hastalıkları uzmanı, İstanbul, 3 Nisan 2020

    Ali İhsan Bulut Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, İstanbul, 6 Nisan 2020

    Mehmet Ulusoy – Mikrobiyoloji uzmanı, İstanbul, 6 Nisan 2020

    Hasan Ecevit – Yoğun bakım sağlık memuru, İstanbul, 10 Nisan 2020

    Seyfi Gür – Diş hekimi, Ankara, 10 Nisan 2020

    Nihat Dayanıklı – Üroloji uzmanı, İzmir, 14 Nisan 2020

    Nurhan Uzun – Hastane santral görevlisi, İstanbul, 14 Nisan 2020

    Süreyya Zıpkınkurt – Eczacı, Edirne, 14 Nisan 2020

    Cuma Kurt – Sağlık çalışanı, Diyarbakır, 16 Nisan 2020

    Prof. Dr. Sedat Tellaloğlu – Üroloji uzmanı, Türk Üroloji Derneği Onursal Başkanı, İstanbul, 17 Nisan 2020

    Ahmet Cevdet Çitoğlu – Göz hastalıkları uzmanı, Bodrum, 19 Nisan 2020

    Murat Çidam – Sarıyer Hamidiye Şişli Etfal Hastanesi güvenlik görevlisi, İstanbul, 19 Nisan 2020

    Nuri İdiz – İşyeri hekimi, İzmir, 19 Nisan 2020

    Erdinç Şahin – Aile hekimi, Silifke, 23 Nisan 2020

    Kerim Koca – Acil tıp teknisyeni, Çankırı, 25 Nisan 2020

    Prof. Dr. Refika Ferda Artuz – Ankara Numune Hastanesi Cildiye Klinik Şefi, Ankara, 27 Nisan 2020

    Tuğba Yüce Kuşdemir – Hemşire, Balıkesir, 29 Nisan 2020

  • ‘Mübarek’ bir otokrat ve 30 yıllık idare-i maslahat

    Mısır’ın devrik lideri Hüsnü Mübarek, sessiz sedasız öldü. Oysa iktidarda bulunduğu 30 yıl boyunca, hem ülke hem bölgenin siyasi coğrafyasında en önemli pozisyonda olmuş; defalarca suikast girişimlerinden kurtulmuş; tarih sahnesinin başrol oyuncularından olmuştu. Nâsır ve Sedat kadar vizyoner değildi ama, pragmatik politikalarıyla uzun süre “idare” etti.

    Hüsnü Mubarek 25 Şubat 2020’de 91 yaşında Kahire’deki Galaa askerî hastanesinde vefat etti. Kendinden önceki iki başkan Cemal Abdül Nâsır ve Enver Sedat’tan farklı olarak iktidarda ölmeyen ilk başkan oldu. Öldüğü sırada onlar gibi prestij sahibi değildiyse de, onların toplamından daha fazla, 1981’den 2011’e tam 30 yıl hükmetti.

    Mubarek bölgenin siyasal tarihinde pek rastlanmadık bir biçimde Arap Baharı’nın şafağındaki Tahrir meydanındaki halk ayaklanmasının kanla bastırılmaya çalışılmasının sorumlusu olarak  istifa etmek zorunda kalmış; 850 göstericinin ölümünden sorumlu olarak yargılanmıştı.

    Mübarek bir otokrat
    Fırtına sonrası sessizlik Mübarek ne Nâsır gibi karizmatik ne Sedat gibi vizyonerdi. Ancak çalkantılı bir 30 yılın ardından istikrar isteyenler için güvenilir bir limandı.

    Mısır başkanlarından en fazla sarakaya alınan, iri yarı oluşu ve yersiz neşeliliğiyle “gülen inek” (la vache qui rit-bir Fransız peynir markası) diye lakap takılan Mubarek, bir gün başkan olacağını aklının ucundan bile geçirmiyordu. Yine de 30 yılla monarşiden cumhuriyete modern Mısır tarihinin en uzun iktidarında bugünkü ülkenin mimarı oldu. Doğal ölümüne kadar başkan olacağı beklenirken, 11 Şubat 2011’de Kahire’nin merkezindeki Tahrir meydanında halkın üç haftalık direnişinden sonra içinden geldiği ordu bile onu koruyamadı.

    Hüsnü Mubarek ile ilgili olarak en çok söylenegelen nükte, Mısır’ın başına geçtikten yıllar sonra bile kendine bir başkan yardımcısı atamamış olmasıydı. Onun da öncelleri gibi kendine en az zarar verecek, vasat bir yardımcı seçmesi bekleniyordu. 1956’da Cemal Abdül Nâsır böyle yaparak Enver Sedat’ı yardımcısı yapmıştı; o da 1970’te başkan olduğunda aynı ölçütle yani vasatın vasatı, kendine yönelik herhangi bir girişimde yer alamayacak bir kişi olarak Hüsnü Mubarek’i yardımcısı olarak atamıştı. Mubarek ise boşu boşuna kendinden daha silik birini aradı durdu. Sonuçta alaşağı edilmesinin arefesine kadar kendine bir yardımcı atamadı.

    Nâsır’dan Sedat’a makas değişimi

    Arap milliyetçiliğinin altın çağının lideri Nâsır, devlet sektörünün öncülüğünde altyapı yatırımları ve sanayileşme ile ülkeyi modernize etmeye çalışırken tarım reformu, parasız eğitim, asgari ücret, çalışma saatlerinin azaltılması gibi sosyal konulara önem vermişti.

    Yerine geçen Enver Sedat ise devletin ekonomideki payını kısıtlayıp yabancı yatırımları çekmeye çalıştı. Bunun sonucunda 70’lerin ortasında hızla zenginleşen bir kesimin yanısıra, nüfusun %40’ı yoksulluk sınırının altında kaldı. Kentlere yoksul kitleler yığıldı ve bu politikanın yürütülmesi için alınan devasa borçların yeniden yapılandırılması için IMF temel ürünlere yapılan sübvansiyonun kaldırılmasını talep edince 1977’de açlık ayaklanması patlak verdi. Sedat, Nâsır döneminde nüfuzlarını yetirmiş olan kırsal kesimdeki egemen güçlerin desteğini sağladı. Sonuçta köylüler topraklarını yitirdiler.

    Havadan başkanlığa

    Küçük bir memur ailesinin çocuğu olarak 1928’de doğan Hüsnü Mubarek, 1947’de Harp akademisine girmiş, iki yıl sonra hava akademisine geçmiş, 24 yaşında tam da Nâsır’ın Hür Subaylar Hareketi’nin monarşiyi devirdiği 1952’de mezun olarak eğitmen olmuştu. Yeni rejimin müttefiki SSCB’de iki kez savaş pilotluğu eğitimi gördü ve sonunda bu akademinin yöneticisi, 1969’da da hava kuvvetleri kurmay başkanı oldu.  

    1967 Arap-İsrail savaşının yenilgisiyle bütün Mısırlılar gibi allak bullak olmuş Hüsnü Mubarek, 1973 savaşı patladığında hava kuvvetleri komutanıydı. Bu savaştaki başarısı, ordu içinde olduğu gibi halk katında da popülaritesini arttırdı. 1975’te başkan yardımcısı olmadan önce askerî görevinin yanısıra savunma bakanlığında çalıştı; 1978’de Ulusal Demokratik Parti’nin başkan yardımcılığına getirildi.

    Enver Sedat 1975’te Mubarek’I başkan yardımcısı yaptı. Sedat, Nâsır’dan farklı olarak Moskova’dan uzaklaşarak Washington’a yaklaşmak ve buna uygun bir ekonomi politikası yürütmeye çalıştı. Bunun için de İsrail’le 1979’da yaptığı antlaşmayı temel almıştı. Nitekim ABD’den 1.3 milyarı askerî olmak üzere yıllık 2.1 milyar Dolar yardım alacaktı. Ayrıca  İsrail’le uzlaşması karşılığında, 1982’de Sina Yarımadası’nı da geri alabildi.

    Mübarek bir otokrat
    Halef-selef Enver Sedat’ın suikastindan yalnızca saatler önce, askerî geçit törenini yanında izleyen kişi daha sonra onun yerine geçecek olan yardımcısı Hüsnü Mübarek.

    1981’de Enver Sedat’ın öldürüldüğü suikastta Mubarek hafifçe yaralandı. Yapılan erken seçimlerde başkanlığa getirildiği gibi partinin de başkanı oldu. Kendisinde Nâsır’ın karizması olmadığı gibi, Sedat gibi jeopolitik vizyon sahibi de değildi. Ancak çalkantılı bir 30 yıldan sonra “istikrar” isteyenler için güvenilir bir limandı. Sedat suikastından sonra yargısız infazların yanısıra geniş bir tutuklama dalgası meydana geldi. Bu dalgadan nasibini alanlar serbest kaldıklarında da, Ruslara karşı “cihat için” savaşmak üzere Afganistan’a savaşmaya gönderildi. Ancak 10 yıl kadar sonra bunların Mısır’a dönüşü, hem kendisine yönelik bir suikastlara hem diğer kanlı eylemlere hem de turizme büyük bir darbe vuracak yeni bir şiddet dalgasına yol açacaktı. Mubarek en az 6 suikastın hedefi olmuş; 1995’te Addis Ababa’da kortejinin yolu kesilmiş ve özel zırhlı aracı kalbura çevrilmişti. Suikastı, Cemaat-ı İslâmiye denen silahlı grup üstlenmişti.

    İktidarın sırrı

    Sedat’ın silik yardımcısı Mubarek, Ekim 1981’de hiç de olağan olmayan koşullarda iktidara geldi. Sedat, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David antlaşmasını imzaladıktan sonra bir suikast sonucu öldürülmüştü. Hüsnü Mubarek bu antlaşmayı uzun ömürlü kılmayı öncelikli görevi olarak gördü ve iktidarda bu kadar uzun kalmasının başlıca nedeni de bu oldu. Döneminde bütün Amerikan yönetimleriyle ilişkisi o kadar iyiydi ki İsrail’den sonra ABD’nin dış yardımından en çok istifade eden ikinci ülke Mısır oldu.

    Mübarek bir otokrat
    İki dünyanın arabulucusu 1984’te Beyaz Saray’da Ürdün Kralı Hüseyin ve dönemin ABD başkanı Reagan’la.

    Mubarek, Arap dünyasındaki en büyük ülke olan Mısır’ı 30 yıl boyunca Ortadoğu’daki savaş ortamından uzak tuttu. Hafız Esad ve Kaddafi gibi savaşçı liderlerin karşısında “ılımlı” Arapların öncülüğüne sıvanıp İsrail ile barış yapan ilk ülke olarak dışlandığı Arap dünyasına yeniden dahil oldu. İsrail ile Filistin arasında (Fetih yönetimi) her ikisi için de güvenilir bir arabulucu rolü üstlendi. Zaten ölümünden sonra ilk taziyeler de sınırdaşı bu iki ülkeden geldi. Benjamin Netanyahu ülkesinin barış ve güvenliği için Mubarek’in öneminden söz ederken, 84 yaşındaki Mahmud Abbas Filistin’in bağımsızlığı için sarfettiği çabalar dolayısıyla unutulmayacağını belirtiyordu.

    İsrail ve Filistin arasındaki konumunun ötesinde, Mubarek zamanla uluslararası toplantıların alışılageldik bir siması oldu. 2008’deki Akdeniz İçin Birlik toplantısında, Fransa Devlet Başkanı Sarkozy ile eşbaşkandı. Obama, Müslüman-Arap dünyasına yönelik önemli stratejik söylevini Kahire’de verdi. Ancak Mubarek, dış politikasının kendi halkında yarattığı tepkiyi göremedi. İsrail 2006’da Lübnan’daki Hizbullah’a saldırdığında, 2008’de Hamas’a karşı Gazze’ye saldırdığında sesini çıkarmadı ve bu da halkın büyük öfkesine yol açtı.

    Mübarek bir otokrat
    Mübarek döneminde Mısır, 30 yıl boyunca hem Amerika ve İsrail hem de Arap ülkeleri için güvenilir bir arabulucu oldu. 1988’de Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ve Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat’la birlikte.

    Kefaya! (Yeter!)

    1987, 1993 ve 1999 seçimlerini asgari % 80 oy oranıyla kazanan Mubarek’in karşısına bir rakip çıkamadı. Tek parti yönetimi ile diktatörlüğünü pekiştirdi. Arap dünyasının liderliğine oynamakla birlikte, 1990’lı yılların ortasından itibaren ülke içindeki desteği tedrici olarak azaldı.

    Mubarek ülkeyi demir bir pençeyle yönetmiş, yeni siyasal oluşumları yasaklamıştı. Günah keçisi olarak gördüğü Müslüman Kardeşler resmen yasaklı olsalar da, parlamentoya bağımsız aday göstermelerine izin veriliyordu! Sedat’ın öldürülmesiyle ilan edilen olağanüstü halin devamı için, radikal İslâmi hareket bahane olarak kullanılıyordu. Radikal İslâmcı hareket El Kaide ise çok sonraları kendini açıkça gösterecekti.

    30 yılda yoksulluğun katlandığı ülke azgelişmişlik okyanusunda kaybolmuş,  toplumsal ve ekonomik duraklamanın yanısıra siyasal hayat da iyice kötürümleşmişti. Milyarca dolarlık Amerikan yardımı ülkede işsizliğin, yoksulluğun azalmasına zerre kadar katkıda bulunmadığı gibi, iktidara yakın işbitirici bir sınıf palazlanmıştı. Mubarek ise istikrar bahanesiyle İhvan-ı Müslim’in yanısıra bütün muhalefeti sürekli bir baskı altında tuttu. Enver Sedat’ın öldürülmesi üzerine ilan edilen olağanüstü hâli kaldırmayarak sivil toplumun hayat damarlarını kuruttu. İslâmi radikalizme karşı mücadele için ilan edilen sıkıyönetim de toplumsal ve siyasal itirazlara karşı kullanıldı. İktidarın emrindeki ordu gösterileri bastırmanın aracı olurken, keyfi tutuklamalar siyasal faaliyetleri engellemeyi hedefliyordu.

    90’lı yıllarda İslâmi çevreler şiddetle bastırılmıştı. 2 milyar Dolar’dan fazla yıllık yardımda bulunan ABD ise bu “istikrar”dan hoşnuttu. Yine de Bush yönetiminin Ortadoğu’daki yeni projelerine uygun olarak bastırması sonucu kısmi bir açılım yaşandı. Liberal bir muhalefetin bastırıldığı, bulunmadığı siyasal ortamda, Müslüman Kardeşler 2005’te beklenmedik bir şekilde 88 milletvekilliği kazandılar.

    Oğlu Cemal Mubarek’in çevresinde toplanan ve hızla zenginleşen yeni bir zümre  büyük bayındırılık işlerinden, turizmden ve hidrokarbürden nemalanırken; her yıl çalışma hayatına giren ve kendine yer bulmakta zorluk çeken 1 milyon gencin beklentileri arasındaki uçurum, Tahrir meydanında bir çığlığa dönüştü: Kefaya! (Yeter!).

    18 gün süren ve yüzlerce insanın katledilmesiyle sonuçlanan Tahrir meydanındaki direnişin ardından, Mubarek nasıl geldiğini anlamadığı gibi nasıl gittiğini de anlayamadı; istifa etmek zorunda kaldı ve tarih sahnesinden indi.

    Mübarek bir otokrat
    Aklanma süreci Mübarek, Tahrir meydanındaki göstericilerin öldürülmesi davasından aklanırken, oğulları Cemal (solda) ve Alaa (sağda) Mübarek’le birlikte kamu kaynaklarını zimmetlerine geçirmekten yargılandıkları davada suçlu bulundu.

    İade-i itibar

    Devrilmesinden sonra mahkemede parmaklıklar arasında, sonra hasta yatağında çekilen fotoğrafları ile hatırlanmaya başlanan Hüsnü Mubarek, öldürülen göstericilerden sorumlu olarak yargılandığı davada aklandı. Kamu kaynaklarından 10 milyon Euro aşırmaktan dolayı oğullarıyla birlikte 3 yıl mahkumiyet dışında herhangi bir adli bir sorunu kalmadan “özgür” bir şekilde hayata veda etti.  Son zamanlarda, bakımı için özel olarak düzenlenen Şarm el Şeyh ikametgahında yaşıyordu.

    General Abdel Fatah el Sisi’nin darbesine kadar, eski başkan tamamen tarihten silineceğe benziyordu. Ülkedeki ilk serbest başkanlık seçimi yapıldığında Mubarek ölüm cezası ile yargılanıyordu. Muhamed Mursi başkan olduğunda, Mubarek adı verilen bina, sokak ve meydanların isimleri değiştirildi. Ancak 2010’da kendisi tarafından askerî istihbaratın başına getirilen Sisi’nin darbesi, onun için bir kurtuluş olacaktı. Kahirede’ki Rabia el Adawiya meydanında yüzlerce Müslüman Kardeşler taraftarının öldürülmesinden 1 hafta sonra Mubarek şartlı olarak serbest bırakıldı.  Böylece Mart 2017’de adli bakımdan kesin olarak aklanmasıyla sonuçlanacak süreç başlamıştı. Nihayetinde, 30 yıllık mutlak hükümdarlıktan sonra bir kenarda son nefesini verdi.

    Mübarek bir otokrat
    Sisi darbesinden sonra ise eski başkan tamamen aklandı. Vefatının ardından askerler cenazesini selamlıyor.
  • Tarihin küllerinden özgürleştirici bilgiye

    Tarihin küllerinden özgürleştirici bilgiye

    Bir tarihî roman yazarı olarak tanınan Marguerite Yourcenar, geçmiş zamanda geçen her öykünün bir tarih olduğunu düşünür. Tarihi, okurları yaşadıkları ortamın cenderelerinden kurtaran, özgürleştirici bir bilgi kaynağı olarak romanlarının arkaplanına yerleştirir. Belçika’dan Fransa’ya, oradan Amerika’ya uzanan kişisel tarihi ve tarihîn romanlarındaki rolüyle, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri.

    Belçika’da 1903’te, yarı Belçikalı yarı Fransız bir ailenin kızı olarak doğmuş Marguerite Yourcenar. 2. Dünya Savaşı’na kadar genellikle babasının ülkesi olan Fransa’da, Paris’te yaşamış. Genç kızlık yıllarında çok iyi öğreneceği Eskiçağ tarihi, olgunluk yaşlarında yayımlayacağı eserlerinde görülen hümanizm boyutunu açıklayan bir öge olmuştur. Eserlerinde bu hümanizme koşut olarak görülen bilgelik arayışı ise, 1. Dünya Savaşı’nın getirdiği kötümserlikten ve uygarlığın ne kadar kırılgan ve kendi kendini yoketmeye yatkın olduğuna ilişkin olarak geliştirdiği bilinçten beslenir. 20’li yaşlarında birkaç roman ve öykünün yanısıra, çok sevdiği ve bazı şiirlerini Fransızcaya çevirdiği İskenderiyeli Yunan şair Konstantinos Kavafis gibi, konularını Eskiçağ’dan alan ama çağdaş dünyaya seslenen şiirler yazmıştır.

    2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden sonra ABD’ye yerleşen Yourcenar, orada kısa bir süre Fransızca öğretmenliği yaptı, eserlerinin önemli bir bölümünü İngilizceye çeviren Grace Frick’le birlikte Maine eyaletinde yaşadı. Kendisini ölümsüzleştirecek romanlarını burada yazan Yourcenar, bunların başarısıyla edebiyat tarihinde kendine parlak bir yer edinmekle kalmamış, 1980’de gayet tutucu bir kurum olmakla tanınan Fransız Akademisi’ne seçilen ilk kadın üye olarak da tarihe geçmiştir. Eserlerinin önemli bir bölümü Türkçeye de çevrilen Yourcenar 1987’de öldü.

    Fransız Akademisi… Marguerite Yourcenar, erkek kalabalığıyla çevrili.

    Yourcenar, her şeyden önce bir tarihî roman yazarı olarak tanınır. Mussolini İtalyası, 1920 Polonya-Rusya Savaşı, 16. yüzyıla damgasını vuran Habsburglarla Valoisların savaşları ve Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemi olan 2. yüzyıl, en bilinen romanlarının bağlamını oluşturur. Ancak kendisi bu özelliğini tam olarak benimsememiştir. Bir tarihî roman yazarı olduğuna itiraz etmez, ama her romanın tarihî roman olduğunu savunur. Her roman, tanım gereği, geçmişte yaşanmış bir öykü anlatır ve bir tarihçiden beklenecek kadar araştırma, bilgilenme gerektirir. Zamanının, az da olsa, geçmiş olması her öyküyü tarih yapar Yourcenar’a göre. Dolayısıyla yazarımız için asıl önemli olan zamandır. Nitekim romanlarına bağlam oluşturan dönemler Yourcenar için çok önemlidir. Denier de rêve’de (Düş Parası), yalnızca Mussolini’nin Roması’yla değil, Rönesans ve İmparatorluk Roması’yla da diyalog halindedir ve tüm bu dönemlerin saçmalıklarına gönderme yapar. Coup de grâce (Bir Ölüm Bağışlamak), 1. Dünya Savaşı ve Bolşevik Devrimi’yle bir dünyanın bittiğine tanıklık eder. L’œuvre au Noir (Zenon), Rönesans’ın bitişi ve modern dünyanın doğuşu sırasında bilimsel düşüncenin doğum sancısının öyküsüdür. Mémoires d’Hadrien (Hadrianus’un Anıları), eski tanrıların artık önemsenmediği ama Hıristiyanlık’ın da henüz egemen olmadığı o özgürlük yüzyılına bir güzellemedir.

    Yourcenar’ın tarihe olan ilgisi, tarihin okurlarını kendi yaşadıkları dönemin sorunlarının, bunlara çözüm sağlama adı altında yapılan saçmalıkların, kısacası ortamlarının cenderelerinden kurtaran, özgürleştirici bir bilgi kaynağı olmasındandır. Zira insan, her zaman insandır. Sorunları, sıkıntıları, mutlulukları hep aynıdır. Ancak farklı zamanların farklı koşullarında insan bunlara farklı yaklaşmış, bunları farklı kavramsallaştırmış ve farklı çözümler öngörmüştür. Dolayısıyla tarih, günün sıkıntılarından kaçıp sığınılan bir huzur beldesi değil, hem kendimizi fazla ciddiye almamamızı sağlayan hem de bizi özgürleştiren bir bilgelik beldesidir. Kaldı ki tarih, yalnızca tutulan yolun değil, önerilmiş ama tutulmamış birçok başka yolun da öyküsüdür. Yani tarih bilgisi, benimsenmeyen çözümlerin, yapılan yanlışların, içine düşülen hataların da bilgisidir ve özgürleştiriciliğinin yanısıra sağaltıcıdır da.

    Ölümüne kadar yaşadığı, Mount Desert Adası’ndaki (Maine) evinde.

    Marguerite Yourcenar’ın romanları kadar sevdiğim bir de otobiyografisi (Le labyrinthe du Monde) var. Türkçeye henüz kazandırılmamış olan bu üç ciltlik kitap, aslında bir aile tarihi. Yani Yourcenar, kendi uzun tarihini yazmış. Ailenin zamanla, Yourcenar’ın bir deneme kitabında (Le Temps, ce grand sculpteur) heykeltraşa benzettiği o zamanla nasıl evrildiğini büyük bir içtenlik ve sevgiyle anlatmış. Kendi doğumuyla başlayan ilk cilt annesinin, ikinci cilt de babasının ailelerini anlatıyor. Hem gerçek kişilerle karşılaşıyor okur hem de 17. yüzyıldan 1930’lara kadar süren olağanüstü ayrıntılı bir toplumsal tarihle. Üçüncü ciltte ise kendisi gene yok; ya da yok denecek kadar az görünüyor. Kendisinden sözetmeyi pek sevmeyen Yourcenar, bu ciltte de daha çok babasını, o kendisine bir 15. yüzyıl hümanistini çağrıştıran, ilk Antik Yunanca bilgilerini borçlu olduğu adamı anlatmış. Roman tadında bir anlatı okurken, hâli vakti yerinde bir Batı Avrupalının 19. ve 20. yüzyıllarda nasıl yetiştiğini, nasıl yaşadığını da öğrenmek istiyorsanız, bu eserin ilk okunacaklar arasında olması gerekir.

    Marguerite Yourcenar, 1955’te yazdığı bir şiirde, “Ovada kinlerin dumanını gördüm/ Mekânda geçen şu yüzyılı gördüm/ Ruhumda küller ve alevi gördüm/ Yüreğimde hep kazanan kara tanrıyı gördüm” der. Ancak bu, Zenon’u yazmaya hazırlanan Yourcenar’ın Din Savaşları’nın ortalığı kasıp kavurduğu dönemi araştırırken kızgınlığını dışa vuran bir çığlıktır yalnızca. Yoksa insanlığın durmadan karşısına çıkardığı türlü akılsızlıkların Yourcenar’ı kötümser biri yaptığını söyleyemeyiz. Zira kötümser olmak için insana inanmamak, öğrenme yetisinden yoksun olduğunu düşünmek gerekir. Bu, hümanist ve iyi bir 20. yüzyıl gözlemcisi olan Yourcenar için imkansızdır. O, insanlar ne yaparsa yapsın, gene tarihini okuyacak ve yazacaktır, zira “insanlık macerasının çeşitli vechelerine karşı yorulmak bilmez bir merakı” vardır.

  • ‘Biz de elimizle çiziyoruz, başka yerimizle değil’

    ‘Biz de elimizle çiziyoruz, başka yerimizle değil’

    10 Şubat’ta ölen Fransız çizer Claire Brétecher, “kadın çizer” tanımını reddetmiş; “Les Frustrés” ve “Agrippine” serileriyle tanınmış; sayısız ödüle layık görülmüş; birçok mizah dergisinde yayımlanan eserleriyle 20. yüzyılın son çeyreğinde karikatürde ekol yaratmış bir sanatçıydı. “Ben de feministim ama militanlığı sevmiyorum” diyen Brétecher’nin etkisi ve Türkiye’de “kadın çizer” olmanın hâlleri…

    Claire Brétecher’nin ölüm haberini okuyunca çok üzülüyorum. Nedense kalkıp kütüphanemdeki en eski albümünü elime alıp karıştırıyorum. Ciltleri dağılmış elimdeki albümün adı “Salades de Saison” (Mevsim Salataları). 1 Mayıs 1985 tarihini not etmişim üzerine. İlk sayfalardaki çizgi bantları yetersiz Fransızcam ile çevirmeye çalışmış, beceremeyince bırakmışım.

    İlk defa Tünel’de bulunan Hachette Kitabevi’nde keşfetmiştim onu. Genç bir “kadın” çizer olarak, erkekler dünyasında varolunabileceğini en güçlü şekilde gösteren güzelim karikatür albümlerini uzun süre elimden düşürmemiş, sonra unutmuştum. Birkaç sene önce Paris’te Centre Pompidou’da sergilenen inanılmaz duygusal resimleri ile tekrar büyülemişti beni.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Ekran-Resmi-2020-11-02-09.33.47-1.png

    Rapunzel

    Brétecher’nin Fransa’da Tarot kartları için çizdiği bir karikatürü.

    13 sene önce Paris’e yerleştiğimde, çağdaşlar çizerlerle tanışmış ama ona ulaşamamıştım. Ortalarda görünmüyordu.

    “Brétecher o kadar güçlüydü ki bütün kadınları ezdi geçti, ondan sonra hiçbir kadın karikatür çizmeye cesaret edemedi belki de” diyor sevgili Wolinski (Charlie Hebdo katliamından birkaç sene önce o güzel günlerde), oturduğumuz Café de Flore’un önünden akıp giden, cıvıl cıvıl St. Germain caddesine bakarak.

    Brétecher “Her normal kadın elbette feministtir, feminist olmak zorundadır. Ben de zaten hiper-feministim” dedikten sonra, “bıktım yahu feminizmden, ben zaten militan falan değilim, militanlığı sevmiyorum” diyebilen bir kadındı. Tutarsızlık gibi gelebilecek bu yaklaşımı kendime hep yakın buldum.

    Tabusuz, yabani, her şeye ve herkese mesafeliydi. Bir dönem Wolinski’nin de çizdiği Charlie Hebdo dergisine çizmeyi reddetmiş ve şöyle demişti: “Kızların poposunu çimdiklemekten başka bir şey düşünmeyen ve fallus’a tapan çizerlerden oluşan bir dergide asla çalışmam”.

    Claire Brétecher: Öncü bir sanatçı.

    Bunlar bana Gır-gır dergisindeki ilk yıllarımı ve sonrasını hatırlatıyor. “Sizin yüzünüzden artık eve, karıma dergi götüremiyorum” diyen erkek çizer arkadaşımızın derginin bitişiğindeki otelin odalarını röntgenlemesi veya istemeden kulak misafiri olduğumuz, yüzümüzün kızarmasına sebep olan kadın muhabbetleri… Daha sonra Cumhuriyet gazetesinden “ahlaksız çizgim” nedeniyle işten atılmam. Dönemin ünlü kadın feminist editörü böyle açıklamıştı bana atılma nedenimi: “Sen de adamın kafasını kızın eteğinin altına o kadar çok sokmayacaktın, bu sana hayat dersi olsun”. Radikal gazetesinde çizerken de aynı gazetenin ünlü bir köşe yazarı “Bakamıyorum o kıza (kötü kızdan bahsediyordu), kapatın onun bacaklarını” demişti.

    Brétecher kadın çizer tanımını reddetmişti. “Kadın çizer de neymiş? Elimizle çiziyoruz, cinsel organımızla değil!” demişti. O da eliyle çizdikleri, unutulmaz eserleriyle yaşayacak.