Kategori: Ardından

  • Babasız büyüdü, basketbolun babası oldu

    Babasız büyüdü, basketbolun babası oldu

    Babasını henüz iki yaşındayken kaybetmiş bir çocuktu Yalçın Granit. Yaşamına yön veren yılları Darüşşafaka çatısı altında geçirdi ve ergenlik döneminde topu eline alıp âşık olduğu basketbola “bir ömür verdi”. Türkiye’nin yurtdışına transfer olan ilk basketbolcusu; Galatasaray, Eczacıbaşı, Millî Takım’ın efsane hocası; gazeteci ve yorumcu… Basketbola adanmış bir hayat.

    Türkiye’de basketbol, ilk olarak 1. Dünya Savaşı yıllarında oynandı ama ABD’de doğmuş bu oyunun geniş kitlelere ulaşması için uzun süre beklemek gerekecekti. Basketbolun 1936’da Berlin’de ilk kez olimpiyat programına alınması ve 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da hızla popülerleşmesiyle, Türkiye’de de bu spor dalı yaygınlaşmaya başladı. İşte 50’li yılların hemen başında yeteneği, iradesi ve etrafındakileri peşinden sürükleyen güçlü karakteriyle bir öncü, bu spor dalının ülkemizdeki öyküsünü yeniden yazmaya başlayacaktı.

    Babasını henüz iki yaşındayken kaybetmiş bir çocuktu Yalçın Granit. Yaşamına yön veren yılları Darüşşafaka çatısı altında geçirdi ve ergenlik döneminde topu eline alıp âşık olduğu basketbola “bir ömür verdi”. Tırnak içindeki ifade sözün gelişi değil; inanın! Granit, 1 Kasım 2020’de son nefesini verdiği ana kadar hayatının her saniyesinde basketbol düşündü, basketbol yaşadı. Kuşaklar boyu, basketbol denince akla gelen ilk isimdi o.

    20’li yaşlarına bile gelmeden ülkenin en iyi oyuncusu olarak sivrilmiş, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil eden millî takımın en skorer ismi olmuştu. Önce yetiştiği Darüşşafaka’nın, daha sonra ona ilk profesyonel sözleşmeyi imzalatan Galatasaray’ın şampiyonluklarında hep başroldeydi. 1955’te Racing Paris takımından aldığı teklifle Fransa’ya giderek yurtdışında oynayan ilk Türk basketbolcu oldu.

    Uçan çocuk 20’li yaşlarına bile gelmeden ülkenin en iyi oyuncusu olarak sivrilen Yalçın Granit, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil eden millî takımın en skorer ismi olmuştu.

    Henüz 25 yaşında ve zirvedeyken, oyunculuğu bırakıp saha çizgilerinin dışına çıkmaya karar verdi ve antrenörlüğe başladı. 60’ların efsane takımı İTÜ’de ilk kıvılcımı çakan adamdı. 70’lerde Eczacıbaşı ailesi spora yatırım yapmak niyetiyle ona teklif getirdiğinde, “Fabrikanın içine bir spor salonu inşa edip gençleri yetiştirirseniz kabul ederim” demişti. Böylece önemli bir altyapı hamlesinin vizyonunu belirledi.

    M. K. Perker’in kaleminden Türk basketbolunun efsanesi Yalçın Granit’e bir saygı duruşu.

    80’lerde yeniden döndüğü yuvası Galatasaray’a, potada en parlak günleri yaşatan idari kadronun beyniydi. 90’larda destek verdiği Federasyon Başkanı Turgay Demirel ile Türk basketbolunun uluslararası alanda büyük sıçrama yapmasını sağladı. 10 yıllar boyunca gazetelerde, dergilerde sayısız makale yazarak basketbolu gençlere anlatmaya, sevdirmeye çalıştı. Listeyi uzatmak ve detaylandırmak mümkün ama sayfalar yetmez. Sadece şunu ekleyeyim: Tüm bunlar için ter dökerken, İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümü’nden mezun olmuş, daha sonra Fen Fakültesi Jeoloji Enstitüsü’nün ilk asistanı unvanıyla Bilecik’te yaptığı çalışmalar Fransa’da yayınlanmış bir jeologdu aslında… Ve ancak araştırıp öğrenebildiğimiz bu öyküyü, bir gün olsun anlattığına şahit olmamıştık. Zira o basketbol konuşmayı severdi. Büyük bir aşkla, susamış da kana kana içer gibi…

    Yalçın Granit’in oğlu Ali Granit’in hazırladığı, 2019’da Can Yayınları’ndan çıkan kitap: Adanmak. Kendini yoktan vareden bir insanın ve Türk basketbolunun öyküsü.

    Gidebildiği her maça gitti, her takımı izledi, her antrenöre ulaşıp bir şeyler söyledi. Bu oyunu oynayan, öğreten, yöneten, yazan, çizen, anlatan herkese illa ki bir biçimde dokundu. Bugün internette bir arama yapsanız, onun Yeniköy’de bir açıkhava sahasında çocuklara antrenman yaptırırken çekilmiş görüntülerine ulaşabilirsiniz. Sanırım o sıralar 70’li yaşlarında. Bir döneme damga vurmuş, yaşayan bir efsane, mahallenin çocuklarına basketbol öğretiyor! Bunu yapmayı bırakın; kim hayal edebilir?

    Cumhuriyetin ilk kuşaklarında sıkça gördüğümüz gibi, bu toprağın insanlarına, onların diğer ulusların fertlerinden eksiği olmadığına, bunu ispatlamak için gece-gündüz çalışmak gerektiğine inanmış, kendini bu yola adamıştı. Babasız büyümüş bir çocuk basketbola sığındı ve ne mutlu ki o spora gönül vermiş binlerce çocuğun babası oldu.

  • Hak bildiği yolda yalnız ama milyonlarla beraber

    Hak bildiği yolda yalnız ama milyonlarla beraber

    Geçmişten aldığı mirası bugüne getiren, onu yeniden şekillendiren, geleceğe uzanan büyük bir miras bırakan sanatçı Timur Selçuk. Şarkılarının her biri ayrı güzel. Amiyane tabiriyle “boş yok”. Hepsini ince ince işlemiş, özenle süzgecinden geçirmiş. Yaptığı bütün şarkılarıyla hayatımıza etki etmiş bir ikinci isim yok. Hep yaşayacak.

    Kimi onu romantik şarkılarından tanır, kimi alanlarda söylediği devrimci marşlardan. 60’ların ikinci yarısında “Münir Nurettin Selçuk’un yetenekli oğlu” olarak girdiği müzik piyasasında ana arteri şekillendiren isimlerden biri oldu. Çağdaşları yabancı şarkılar üzerine söz yazılarak oluşturulmuş “aranjman”ları söylerken, Timur Selçuk kendi besteleriyle dinleyici karşısına çıktı ve bu yolda uzun süre tek başına yürüdü.

    Sözlerini kendi yazmıyor, bir söz yazarıyla çalışmıyor, çağdaş şairlerin şiirlerini besteliyordu. Tek istisna, Ümit Yaşar Oğuzcan. Başta onun şiirlerini de bestelerken aralarında başlayan abi-kardeş ilişkisi, ilerleyen yıllarda Oğuzcan’ın Selçuk bestelerine söz yazmasıyla sürdü.

    Onu tanıdığımız dönemde Fransa’dan Türkiye’ye gelmiş, eğitimini sürdürürken iki plak yapmış ve hızla Paris’e dönmüştü. “Ayrılanlar İçin” ve “Sen Nerdesin”, adını duyduğumuz ilk şarkılar. Her iki plağın diğer yüzünde birer Fransızca şarkı var -ki bu, aslında Fransa’da Timour adıyla şansını denediği dörtlü plaktaki şarkılardı.

    Timur Selçuk, babası Münir Nurettin Selçuk’la birlikte.

    1969’da yayımlanan üçüncü plağı, iki yüzünde iki ayrı şaheser barındırıyor: “İspanyol Meyhanesi” ve “Beyaz Güvercin”. Sonrasında art arda yaptığı 45’lik plaklarla -ki bunların neredeyse her biri klasikler arasında yerini aldı- bir anda büyük bir hayran kitlesi oluşturdu. Bu noktada şunu söyleyelim: Yayımlanmış Timur Selçuk şarkılarının her biri ayrı güzel. Amiyane tabiriyle “boş yok”. Hepsini ince ince işlemiş, özenle süzgecinden geçirmiş. Bu, bizim şansımız. Bu ince eleyiş şarkılarının sayısını sınırlıyor belki ama, yaptığı bütün şarkılarıyla hayatımıza etki etmiş bir ikinci isim yok.

    Çiğdem Talu’yla çalışmaya başlaması bambaşka bir macera. Onunla birlikte devrimci şarkılara yöneldi. Ankara Sanat Tiyatrosu’nca (AST) sahnelenen oyunlar için yaptıkları şarkılar tiyatro sahnesinden alanlara çıktı ve özgürlük sloganları atan gençlerin sesine ses kattı; bir yandan onlara güç verirken seslerini duyulur kıldı.

    “Nereye Payidar” oyunu için yazdıkları aynı adlı şarkı, hâlâ alanlarda söylenir. Aynı oyunda yer alan “Kasa Şarkısı”, “Kasa Can Çekişiyor” ve “Direniş Türküsü”, güncelliğini yitirmeyen şarkılar. Yine Çiğdem Talu’nun dokunuşuyla dillere düşen “Türkiye İşçi Sınıfına Selam”, onun, sendikalarla yakınlaşmasını sağlayan şarkı. 1977’de yaptığı mavi kapaklı albümde bu şarkıları yanyana getirdi ve dinleyiciye sundu belki ama aslında şarkılar, sendikaların düzenlediği dayanışma gecelerinde yine onun piyanosu eşliğinde kitlesini çoktan oluşturmuştu.

    Piyanosunu her zaman devrimci bir enstrüman olarak kullandı. 1976-78 arasında ODTÜ’de düzenlenen konserlerde bu durum öğrencilerce tartışılmış, yapılan forumlarla emperyalist piyanonun devrimci amaçla kullanılabileceğine kanaat getirilmişti!

    Yıllar sonra, 1991’de yinelenen ODTÜ konserinde, bu dönemde söylediği şarkıların bir kısmını “derin derin düşünelim” diyerek söylemiş, başlamadan önce şu konuşmayı yapmıştı: “Bizim 1976-78’de burada okuduğumuz şarkılardan bazıları bunlar; tümünü sunmak mümkün değil. Kanımca doğruların ve yanlışların iyi ayırtedilebilmesi için en doğru yol, geçmişten korkmamak, çekinmemek ve gençlerin anlayışına, bilincine güvenmek. Bu şarkıların nereleri ne kadar doğru, sözlerin hangi kısmı bugün için de geçerli, hangi kısmı değil, müzikleri ne dereceye kadar başarılı… Hepsini sizler bugünkü berrak bakışınızla, kafalarınızla değerlendireceksiniz. Ancak bir şey doğrudur sevgili arkadaşlar, ona bugün imzamı atarım, yaşadığım sürece de imzamı atacağım: Bu şarkıların hazırlanışındaki ortamda bu şarkılara inanan tüm insanların coşkusu ve namusu kusursuzdur”.

    1983’te yayımlanan “Dünden Bugüne”de 1977’de kurduğu İstanbul Oda Orkestrası eşliğinde romantik şarkılarını yeniden söylerken devrimci duruma yakışan oyun müziklerini bunların arasına serpiştirdi. 1992’de, “25 Yıl” başlıklı albümünü “Genç Timur’a veda” notuyla yayımladı. Sonrasında, Münir Nurettin Selçuk bestelerini kendince yorumladığı “Babamın Şarkıları”nı ve yeniden yayımlanan albümlerini saymazsak yeni bir albüm yapmadı ama konserlerinde bu şarkıları her zaman söyledi.

    Romantik devrimci Kiminin romantik şarkılarından, kimininse devrimci marşlarından tanıdığı Timur Selçuk, 6 Kasım 2020’de hayatını kaybetti.

    1984’te 12 Eylül sonrası mecburen yaşanan sessizliğini Nükhet Duru’yla çıktığı “Bizim Şarkılarımız” başlıklı bir turneyle bozdu. Yıllar sonra aynı konserleri biraz daha farklı bir repertuvarla yeniden tekrarladıklarında büyük ilgi görmeleri şaşırtıcı değil. Nükhet Duru, kariyerinin hemen başında “Beni Benimle Bırak”ı plak yaparken tek bir şart koşmuştu: “Şarkımı Timur Selçuk düzenlesin”. Doğru yerden başlamak, biraz da böyle bir şey.

    Timur Selçuk çok iyi bir besteci, kendine yeten bir piyanist, özgün bir yorumcu. Geçmişten aldığı mirası bugüne getiren, onu yeniden şekillendiren, geleceğe uzanan büyük bir miras bırakan bir sanatçı.

    Bununla kalmıyor ama: Düzenlemesini yaptığı, orkestrasıyla eşlik ettiği şarkılar, şarkıcılar, saymakla bitmez. Tiyatro ve film müzikleri, oda müziği eserleri ve 90’lı yılların hemen başında İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sergilenen “Bir Uzay Müziği” başlıklı pop-opera, yaptığı “iş”lerden sadece birkaçı. Yazılarını hesaba katmıyorum bile.

    1977’de açtığı Çağdaş Müzik Merkezi’nde yetiştirdiği öğrencileri ve kullandığı enteresan eğitim sistemi pek çok ismi tanımamıza sebep. Dokunduğu herkesin üzerinde iz bırakmış.

    Peki hiç kötü tarafı yok mu? Bir dönem çok çektiği TRT Hafif Müzik Denetleme Kurulu’nun başına geçtiğinde başkalarına çok çektirdi belki ama, koyduğu yasakların hepsini, altını doldurduğu açıklamalarla insanlara anlattı. Yasak, kabul edilebilir bir durum değil şüphesiz ama, onu bile en iyi şekilde yaptı.

    Çok nadir bir sanatçıyı kaybettik. Tesellimiz, şarkılarının kuşaklarca dinlenecek olması. Biz gideceğiz, adımız unutulacak belki ama Timur Selçuk şarkılarıyla hep yaşayacak.

  • 1.50’lik bir hukuk devi sistemi nasıl değiştirdi?

    45 kilo ve 150 santim. Sessiz sakin, çekingen görünümlü bu kadın, tek başına neyi değiştirebilir? Her şeyi! 18 Eylül’de ABD tarihinin en önemli seçimlerinden birinin sonucunu göremeden hayata gözlerini yuman Ruth Bader Ginsburg, nam-ı diğer “Notorious RBG” (Bednam RBG), ABD Yüksek Mahkemesi’nde görev yapan ikinci kadın ve alışılmadık bir feminist ikondu.

    Amerikan tarihinin en önemli seçimlerden bi­rini göremeden hayatı­nı yitiren Ruth Bader Ginsburg, ABD Yüksek Mahkemesi’nde görev yapan ikinci kadın; haya­tının neredeyse 70 yılını durup dinlenmeden hak mücadelesi vermeye adamış bir hukukçu ve mütevazı yapısına rağmen ünü gençler arasında neredeyse ro­ck yıldızlarıyla yarışan bir femi­nist ikondu.

    New York’ta, Brooklyn’in Flatbush mahallesinde doğup büyüyen Ginsburg, Yahudi bir göçmen ailenin kızıydı. Odes­sa’da o dönem Yahudilerin Rus okullarına kabul edilmemesi nedeniyle, üniversiteye gide­memiş babası için eğitim çok önemliydi. 17 yaşındayken kay­bettiği annesinden de haya­tı boyunca aklında tuttuğu iki önemli öğüt almıştı: “Hanıme­fendi ol; yani öfke gibi gereksiz duyguların seni ele geçirmesine izin verme! Bağımsız ol; beyaz atlı prensini bulup sonsuza dek mutlu yaşasan bile kendi ayak­ların üzerinde dur!”

    Masal kitaplarındakilere benzemese de, onun için “beyaz atlı prens” tanımına en çok yak­laşan insanlardan biri olan eşi Martin Ginsburg’la 18 yaşın­dayken Cornell Üniversitesi’n­de okuduğu yıllarda tanışmıştı. Bir kadının hem evde hem dı­şarıda yaptığı işlerin erkeklerle eşit önemde olduğuna inanan “Marty”, kariyerinin her adı­mında ona destek olmuş; yemek pişirmiş; çocuklarla ilgilen­miş; RBG Washington’da yük­selirken hiç düşünmeden New York’taki kariyerini bırakıp ar­kasından gitmişti. Hayattaki en büyük şansının eşiyle tanışmak olduğunu her fırsatta söyleyen Ginsburg, “Kendi yeteneklerine güvenen bir insan olduğu için beni hiçbir zaman kendisine bir tehdit ya da rakip olarak görme­di” diye anlatıyordu 60 yıllık ha­yat arkadaşını.

    Felicity Jones’un başrolünde olduğu ve Türkçeye “Eşitlik Savaşçısı” adıyla çevrilen “On the Basis of Sex” (2018) Ruth Bader Ginsburg’un gençlik yıllarına ve ilk davalarına odaklanıyor.

    1956’da Harvard Hukuk Fakültesi’ne giren 500 kişilik sınıftaki 9 kadından biri oldu. 1950’lerin başına kadar kadın­ların kabul edilmediği okul­da, sürekli gözönünde olduğu­nu hissediyor; başarısız olursa yalnızca kendisini değil, bütün kadınları hayalkırıklığına uğra­tacağı endişesiyle çalışıyordu. Okul kütüphanesine kadınla­rın alınmadığı, dekanın kadın öğrencileri çağırıp bir erkeğin oturabileceği bir koltukta ne aradıklarını sorduğu yıllardı bunlar. Eşi okulu bitirip New York’ta çalışmaya başladığında, o da Columbia Hukuk Fakül­tesi’ne geçiş yaptı ve buradan mezun oldu. Okul hayatı, yeni doğmuş kızlarının yanında ke­moterapi öncesi dönemde kan­sere yakalanan eşiyle de ilgile­nerek, günde yalnızca 2-3 saat uyuyup ders çalışarak geçmişti.

    Bu dönem ona hayatı bo­yunca sürdüreceği durup din­lenmeden çalışma alışkanlı­ğını aşıladı. Ama ne çalışkan­lığı ne hem Columbia hem de Harvard üniversitelerinin “Law Review”larında çalışan ilk ka­dın olması bir iş bulmasına yar­dımcı olmadı. 1959’da koskoca New York’ta ona iş verecek tek bir hukuk firması bile yoktu. Önüne konan bütün bu engel­lerin, kadınların karşılaştığı ay­rımcılıkla ilgili daha büyük bir resmin parçası olduğunu anla­yıp, bu ayrımcılıkla savaşmayı hayatını adadığı ideale dönüş­türmesi an meselesiydi. 1963’te Rutgers Üniversitesi’nde işe başlayarak öğrencilerinden il­hamla “hukuk ve cinsiyet” dersi vermeye başladı.

    Sessiz ve emin Erkeklerle dolu mahkeme salonlarında tek kadın olarak mücadele ettiği zamanlar geride kaldı, bugün Ruth Bader Ginsburg’ün izinden giden binlerce hukukçu kadın var (üstte). 80 yaşından sonra adına çekilen “RBG” adlı bir belgeselle gençler arasında bir ikon konumuna da yükseldi (altta).

    1970’lere gelindiğinde kadın hareketi güçleniyor; protestolar sokakları sarıyordu. Ginsberg, hiçbir zaman sokaklarda slo­gan atacak bir karakter olmadı ama o da kendi süper güçlerini devreye soktu: Hukuk bilgisini… 1970’de Amerika’da yürürlük­te olan kanunlar, birçok eyalette işverenlerin hamile kadın çalı­şanlarını kovabileceğini; banka­lara kredi başvurusu yapan ka­dınların kocalarından da imza almaları gerektiğini; evlilik içi tecavüzün genellikle yargılan­mayacağını söylüyordu. Erkek­lerin evin geçimini sağladığı, kadınların ancak cep harçlığı alan 2. sınıf vatandaşlar olduğu fikri, binlerce kanunun altmet­ninde destekleniyordu. Gins­berg, bu düzeni adım adım ama kökünden ve kolay kolay yıkıl­mayacak şekilde değiştirmeyi kafasına koymuştu: Cinsiyet ay­rımcılığı, ırk ayrımcılığıyla aynı şekilde değerlendirmeliydi.

    1973-1978 arasında kadın ve erkek rolleriyle ilgili stereo­tipleri temsil eden, iyi bir yasa­ya dönüşebilecek 6 davayı ABD Yüksek Mahkemesi’ne götürdü; bunların beşini kazandı. Dava­lardan biri, 1975’te karısını do­ğum sırasında kaybeden, çocuk­larının bakım sorumluluğunu üstlendiği için çalışamayan, bu­na rağmen “annelik yardımı”n­dan yararlanamayan bir erkeğin davasıydı. Hem erkeklerin hem de kadınların cinsiyet ayrım­cılığından nasıl etkilendiğini, tamamı erkeklerden oluşan bir mahkeme salonunda anlatırken hâlini bir “anaokulu öğretme­ni”ne benzetecekti.

    1980’de Başkan Jimmy Car­ter, federal mahkemeleri “çeşit­lendirme” kararı aldı. Colum­bia Bölgesi Temyiz Mahkemesi üyeliğine atandı ve 1993’te Baş­kan Bill Clinton tarafından Yük­sek Mahkeme’de görevlendiri­lene dek burada çalıştı. Yüksek Mahkeme’de Ronald Reagan ta­rafından aday gösterilen Sandra Day O’Connor’ın ardından kür­süde yemin eden ikinci kadın yargıç oldu. Aslında uzun süre mahkemedeki en liberal yargıç değildi; genellikle bazı tavizler verme pahasına uzlaşıyı önce­likli görüyor, uzun vadeli çö­zümlere ancak bu şekilde ulaşı­labileceğine inanıyordu. Ancak Donald Trump’ın Neil Gorsuch ve Brett Kavanaugh’u göreve ge­tirmesinin ardından mahkeme­yi dengelemek için giderek “so­la” kayacaktı.

    Uykusunda bile ABD’nin hukuk sistemini nasıl iyileşti­rebileceğini düşünen Ginsburg, tek mücadelesini mahkeme sa­lonunda vermedi; onu defalarca ölümün kıyısına getiren kanseri iki defa yenmesinin ardından, Amerikan tarihinin en önem­li seçimlerinden birini göreme­den 87 yaşında yaşamını yitirdi. Karşıt düşüncede olan meslek­taşlarını bile nezaketle ikna et­meye önem veren Ginsberg’ün yerini doldurmak hiç kolay ol­mayacak. Ginsberg, yerine gele­cek yargıcın seçimlerin ardın­dan atanmasını vasiyet etse de, geçtiğimiz ay Donald Trump tarafından aday gösterilen Amy Coney Barrett senato tarafın­dan onaylanarak, Yüksek Mah­keme’nin dengelerini onlarca yıl boyunca değiştirdi. Bu da kürta­jın yasallaşması da dahil olmak üzere pek çok yasanın değişebi­leceği anlamına geliyor…

  • Emeklilik beklerken İzmir’i yasa boğdu

    İzmir’in çok tanınan ve sevilen bir hekimiydi Mehmet Atilla Baran. Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiğinde, dört gün sonra ayrılacağı emeklilik hayatını planlıyordu.

    Atilla Baran, Dokuz Ey­lül Üniversitesi Tıp Fa­kültesi 1987 mezunuydu. 2001-2003 arasında Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi bölümünde yüksek lisansı­nı tamamlamıştı. İzmir Al­sancak Nevvar Salih İşgören Devlet Hastanesi’nde acil serviste çalışırken 26 Ey­lül’de koronavirüs enfek­siyonuna yakalandı. Önce çalıştığı hastaneye yatışı ya­pıldı; fakat durumunun ağır­laşması üzerine 6. günün­de Ege Üniversitesi Hasta-nesi yoğun bakım ünitesine nakledildi. Tedavisi devam etmekteyken durumu kötü-leşen Baran, 12 gün sonra, 8 Ekim’de hayata veda etti. 24 yaşındaki kızıyla bir-likte hayalleri vardı. Emekli olmak için bir ay önce dilek-çe vermişti; hayatını kay-bettiğinde emekliliğine 4 gün kalmıştı. Çok tanınan ve sevilen bir hekim olan Ba-ran’ın ardından başta İzmir, tüm Türkiye’de yas vardı.

    Fatma Özlen

    PROF. DR. HASAN ONAT (1957-2020)

    Kıymetli ilahiyatçı sevilen bir hocaydı

    Covid-19 geçtiğimiz ay Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Ana Bilim Dalı eski başkanı Prof. Dr. Hasan Onat’ı da aramızdan ayırdı.

    Çankırı’da 1957’de dün­yaya gelen Onat, ilköğ­retimini Çankırı’da tamam­ladıktan sonra ortaöğretim ve lise eğitimi için Yozgat’a gitti. 1979’da Ankara Üni­versitesi İlahiyat Fakültesi­ni kazanan Onat, mezun ol­duktan sonra okulunda asis­tan olarak kaldı. “Emeviler Devri Şii Hareketleri” isimli teziyle, 1986’da doktor un­vanını aldı. 1987’de yardım­cı doçent, 1989’da doçent, 5 Ağustos 1995’te de profe­sör oldu. 1993’te Londra ve Manchester’da araştırmalar yaptı. 1994’te Roma Grego­riana Üniversitesi Misio­logy Fakültesi’nde, misafir öğretim üyesi olarak dersler ve seminerler verdi. 1999- 2002 arasında, Gazi Üniver-sitesi Çorum İlahiyat Fakül-tesi Dekanlığı’nı yaptı. An-kara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’inde İslâm Mez-hepleri Tarihi Anabilim Dalı başkanlığını yürüttü; İslâm Mezhepleri Tarihi ve Günü-müz İslâm Dünyâsında Dinî Akımlar derslerini verdi. 26 Eylül’de Covid-19 nedeniy-le tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden İki çocuk babası Onat, Türkiye’de Din Anlayışında Değişim Süreci ve Yirminci Asırda Şiilik ve İran İslam Devrimi kitapla-rının da yazarıydı.

  • Şarkılarında aşk ve devrim sesinde milyonlarca şiir…

    “Sous le Ciel de Paris”, “Les Feuilles Mortes”, “Je Suis Comme Je Suis” gibi klasik Fransız chanson’ları onun sesiyle ölümsüzleşti. Her zaman simsiyah saçları, gözleri, kıyafetleriyle, direniş, aşk ve hüzün dolu hayatıyla varoluşçuluk akımının notalardaki yansımasıydı. Sartre’ın “Sesinde milyonlarca şiir var” diye betimlediği Juliette Gréco, 93 yaşında hayata gözlerini yumdu.

    Bundan 11 yıl önce viz­yona giren “Aşk Dersi”­nin (An Education) bir sahnesinde Jenny, banliyödeki odasında uzanıyor, müzik din­leyerek, özgürlük, aşk ve yük­sek kültürle dolu bir hayata başlama hayalleri kuruyordu. Odasına süzülen ses ise ha­yalini kurduğu hayatın vücut bulmuş haliydi: Savaş sonrası bohem Paris’te Fransız chan­son’larının kraliçesi Juliette Gréco’ya…

    23 Eylül’de Saint-Tro­pez’de öldüğünde 93 yaşın­daydı Gréco. 70 yıl boyunca chanson’lar yoluyla Fransız halkının aşklarının, hüsran­larının ve hatta devrimlerinin öyküsünü anlatmıştı. Jean-Pa­ul Sartre “Sesinde milyonlarca şiir var” derken onu bir cüm­leyle özetliyordu: “Hepimizin içinde yanan bir közü harla­yan ılık bir ışık gibi… Onun için, onun sayesinde şarkılar yazdım. Kelimelerim dudakla­rında mücevhere dönüştü”.

    Gréco, 1927’de Montpel­lier’de doğmuştu. Bir polis me­muru olan babası, o henüz kü­çük bir çocukken terketmişti evi. İşgal altındaki Paris’e ta­şındılar. Anneleri “Résistan­ce”a destek olmaya başladığın­da her şeylerini riske atmıştı. 1943’te Gestapo hepsini bir­den tutukladı. Gréco, Fransız bir Gestapo subayı tarafından küçük düşürüldüğünde daya­namayıp burnuna bir yumruk indirmişti…

    Jean-Paul Sartre, ona şarkılar yazdıran Gréco’yu “kelimelerim, onun dudaklarında birer mücevhere dönüştü” diye anlatıyordu.

    Birkaç ay sonra Paris’in gördüğü en soğuk kış gece­sinde serbest bırakıldığında, üzerindeki mavi elbiseyle aya­ğındaki sandaletlerden başka hiçbir şeyi, dönecek bir evi ol­mayan 15 yaşında bir çocuktu. Savaş bittiğinde kafelerde şar­kı söylemeye başladı: “Bir pipo almıştım, biraz da tütün… Onu içtim ki açlığımı unutayım”…

    Parasızlıktan erkek arka­daşlarının kıyafetlerini geçi­riyordu üzerine. Uzun saçları, her zaman simsiyah, üzerine bol gelen kıyafetleriyle önce fotoğrafçıların, sonra yönet­menlerin, ardından Paris’in tüm bohem çevrelerinin dik­katini çekti: Sartre, Beauvoir, Camus, Boris Vian… 1951’de ilk şarkısı “Je suis comme je suis”yi kaydetti. İlk albümü bir sonraki yıl piyasaya çıktı.

    Üç evlilik yaptı. Ama en uzun ilişkisi, 1949’da tanıştı­ğı Miles Davis’le oldu. Neden evlenmedikleri sorulduğunda, “Onu mutsuz edemeyecek ka­dar çok seviyordum” demişti Davis.

    Son albümü “Gréco Chan­te Brel”i kaydettikten sonra 2015’te bir veda turuna çıktı. Son röportajlarından birinde “Bugünlerde çok daha az sihir var. Gençler para tarafından esir alınmış gibiler” diyordu.

    Deniz Kaynak

  • ‘Ünlü’ olmayacak kadar yüksek ve duvara karşı…

    ‘Ünlü’ olmayacak kadar yüksek ve duvara karşı…

    Fatih Akın’ın meşhur “Duvara Karşı” filmiyle tanıdığımız Birol Ünel, gündelik ve “yüksek” yaşamayı sıradan bir ünlü hayatına, kariyerinde hakettiği yere gelmeye çalışmaya tercih etti. Değerli olmayı, yeteneğini ve yaşamı çok fazla umursamadı. Hayatlarımızı zenginleştirdi.

    Bir bar sahnesi… Cahit Tomruk (Birol Ünel) zil- zurna sarhoş. Arkadaşı Şeref’e (Güven Kıraç) “Aşığım aşık!” diye bağırarak önündeki bira bardağını elleriyle kırıyor. Kanlı elleriyle dostunun yüzünü avuçluyor, sonra kendini piste atarak çılgınca dans ediyor. Bence sinema tarihimizin en çiğ duyguları yansıtan, en gerçek sahnelerinden biridir.

    Geçen ay, Fatih Akın’ın meşhur “Duvara Karşı” (2004) filmiyle tanıdığımız Birol Ünel’i yitirdik. Türk sineması değeri ok az bilinmiş, çok yetenekli bir oyuncuyu kaybetti. Almanyalı Türk sinemacı Fatih Akın’ı üne kavuşturan “Duvara Karşı” çok iyi bir filmdi; evet. Mutsuzluktan bileklerini kesen ve aile baskısından kurtulmak için götürüldüğü akıl hastanesinde tanıştığı alkolik Cahit’le evlenen Sibel’in iç dünyasını; ilişkinin hızla aşka ve sonra hayalkırıklığına dönüşmesini; Türk-Alman kültürü ve arada sıkışmışların yaşadığı psikolojik zorlukları son derece gerçekçi ve de empatik bir yaklaşımla işliyordu. Ancak bu film Birol Ünel’le Sibel Kekilli’nin müthiş gerçekçi oyunculukları ve aralarındaki ender kimya olmasa asla aynı etkiyi yaratamazdı.

    Ünel 1961’de Silifke’de doğdu. Almanya’ya göç eden bir ailenin çocuğu olarak Bremen’de büyüdü. Hannover Tiyatro ve Müzik Yüksekokulu’nda oyunculuk eğitimi aldı. İlk filmi 1987 yapımı “Yolcu”. Türk seyircisi onu Fatih Akın’ın 2000 yılına ait “Temmuz’da” filmiyle tanımadan önce üretken bir kariyeri var. “Back To Nothing”, “Soul Kitchen”, “Kalbin Zamanı” birçok filminden sadece birkaçı.

    'Ünlü' olmayacak kadar yüksek ve duvara karşı...
    Geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Birol Ünel, Fatih Akın’ın yönettiği “Duvara Karşı” filmindeki Cahit Tomruk rolüyle hafızalarımıza kazındı.

    Dünyaca ünlü yönetmenlerle çalıştı. Tony Gatlif ’in “Transilvanya” filminde Asia Argento’yla başrol paylaştı. Fatih Akın’ın Cahit karakterini “serseri” bir hayat yaşayan Ünel’e dayandırarak yazdığı söylenir; zaten roldeki gerçekçilik de ancak böyle açıklanabilir. Bundan beş yıl önce kirasını ödeyemediği için birkaç gün sokaklarda yattı ve Alman Bild gazetesine haber oldu; sokaklarda yattığı halinin fotoğrafını dahi çektirdi. Birol Ünel, röportajlarında da belirttiği gibi her şeyi dibine kadar yaşayan bir insandı. Belli ki gündelik ve “yüksek” yaşamayı sıradan bir ünlü hayatına, kariyerinde hakettiği yere gelmeye tercih etti. Berlin’de müdavimi olduğu bara gitmiş ve “Duvara Karşı”nın setine dalmış gibi hissetmiştim.

    Ünel çok özel bir ışığı olan, çok yetenekli bir oyuncuydu ama bunları pek umursamadı. Bazı sanatçılar kendilerini erken feda ederler ama bize unutulmayacak, hayatımızı zenginleştiren özel hediyeler bırakırlar… Ünel de o sanatçılardan biriydi.

  • Afrikalı ilham prensi: T’Challa: Siyah Panter

    Afrikalı ilham prensi: T’Challa: Siyah Panter

    Çok erken bir veda. Ancak Boseman’ın özellikle “Siyah Panter” filmleriyle ortaya koyduğu performans ve etki o denli yüksekti ki, sadece rol yapmadı aynı zamanda bir “rol model” oldu. Kısa ama müthiş bir başarı öyküsü, bir başarı gerçeği.

    Genç ölümler hep trajiktir. Hollywood aktörü Chadwick Boseman 4 yıldır sessiz sedasız başetmeye çalıştığı kansere yenildiğinde henüz 44 yaşındaydı. Kariyerinin en parlak noktasındaydı.

    Bir işçi ailesinin oğlu olarak 1976’da Güney Carolina’da doğmuştu. Lisede, vurularak öldürülen bir sınıf arkadaşıyla ilgili Crossroads isimli ilk oyununu yazıp sahneye koymuş. Siyahların çok tercih ettiği Howard Üniversitesi’nde yönetmenlik okumuş. Üniversiteden sonra Harlem’deki “Schomburg Siyah Kültürü Araştırma Merkezi”inde drama hocalığı yapıyor. Siyahi hakları savunucusu olarak edindiği politik kimlikte bu merkezin yeri çok önemli.

    Afrikalı ilham prensi
    Siyahların ilk süper kahramanı, Chadwick Boseman…

     “Siyah Panter” filmlerinden önceki kariyeri daha çok tiyatroda. Kariyerinin ekran kısmında ise “All My Children” adlı pembe dizi var; fakat yapımcılara ırkçı klişeleri destekledikleriyle ilgili şikayette bulununca atılıyor. Sinemaya ise ilk siyah Amerikan futbolcusu Ernie Davis’in öyküsünü anlatan “The Express: The Ernie Davis Story” ile giriş yapıyor.

    Boseman’ın önünü açan rolü, 2013’te beyzbol yıldızı Jackie Robinson’u canlandırdığı “42”. Önemli filmlerinden biri de James Brown’ın hayatını anlatan 2014 yapımı “Get On Up”. 2016’da “Gods of Egypt” filminde Thoth karakterini canlandırıyor (Film neredeyse sadece beyaz aktörlerle çalıştığı için çok eleştiri aldı. Boseman bütün eleştirilere katıldı ve rolü filmde hiç değilse bir Siyah Tanrı olsun diye özellikle kabul ettiğini söyledi).

    Gelelim “Black Panther” serüvenine… 2016’da beş filmlik bir anlaşma imzalayarak T’Challa/Siyah Panter rolünü üstleniyor. Serinin ilk filmi 2016’da gösterime giren “Kaptan Amerika: İç Savaş”. Fakat Chadwick’i gerçek hayatta da süper kahraman statüsüne çıkaran, serinin 2. filmi 2018 yapımı “Siyah Panter”. Film, Marvel dünyasının vizyona girdiği haftasonu yaptığı gişe geliriyle yapım bütçesini aşan ilk filmi. Boseman’ın kısa ömrüne sığdırdığı bir diğer önemli film de siyah hakları savunucusu yönetmen Spike Lee’nin “Da 5 Bloods”ı.

    Boseman’ın söyleşilerini izlediğinizde son derece alçakgönüllü, nazik ve besbelli ki çok iyi kalpli bir insan olduğunu göreceksiniz. “Verdiğim emeğe ve zamana değecek karakterleri oynamaya çalıştım; işimin bir anlamı olsun istedim; rollerimin beni zorlamasından zevk aldım”.

    Hollywood çok iyi bir oyuncusunu, siyahlar ise bir rol modellerini, ilk süper kahramanlarını yitirdi.

  • Kahraman bir hekim daha: Refik unutulmayacak asla

    Kahraman bir hekim daha: Refik unutulmayacak asla

    Ankara Tıp Fakültesi 1989 mezunu, kulak- burun- boğaz uzmanı Refik Çaylan, salgın hastalığın son kurbanlarından. Çaylan, 2005’te Pakistan’da meydana gelen depremin yaralarını sarmak üzere Türk hükümetinin Pakistan’a kurmuş olduğu Türk Hastanesi’nin başhekimi olarak da görev yapmıştı.

    Refik Çaylan, beş kardeşin içinde 4 numaralı kardeşti. Kardeşlerin yaşları birbirine çok yakındı. Böyle olunca hep birlikte, birbirlerine sımsıkı bağlı büyüdüler. Onları gözünün önünden bir dakika bile ayırmayan anneleri “Işık hızına yakın bir şeyin hareket ettiğini hissettiğimde mutlaka Refik’tir derim ve yanılmam” diye anlatırdı onu. Çok hızlı hareket eden bir çocuktu. Anneleri ortalık sessizleşince hemen çocukları sayar ve eksik olup olmadığını kontrol ederdi. Genellikle Refik eksik çıkardı yoklamadan. Mutlaka bir köşede bir kitaba yumulmuş olarak bulunurdu. Çok okuyan bir çocuktu.

    Refik, ismiyle müsemma biriydi; yani arkadaşları onun için her zaman çok önemliydi. Dışişleri Bakanlığı mensubu olan babalarının görevi gereği, kardeşler eğitimlerini farklı ülkelerde farklı dillerde sürdürdüler. İçinde büyüdükleri farklı kültürlerden en çok güney Asya kültüründen etkilendiler. Hindistan ve Pakistan’ın dillerini öğrendiler, farklı ülkelerden, sağlam arkadaşlıklar kurdular.

    ardindan_fatmaozlen

    Hindistan’da eğitim gördükleri İngiliz Okulu’nun ilk Türk öğrencileri olarak ülkemizi temsil ettiler. Okulun 200×4 bayrak yarışında “kırmızı takım” olarak dört kardeş koştular. Okul müdüresi Ms. Shankland’ın onlara taktığı ad ile anıldılar: “Beautiful Family”.

    Beş kardeşin üçü, Ayşe, Kemal ve Refik tıp doktoru oldular. Ankara Tıp Fakültesi’ne Pakistan’daki Rawalpindi Tıp Fakültesi’nden geldiler. Çok renkli, çok kültürlü, nazik ve iyi kalpliydiler.

    Mezun olduktan sonra Refik, mecburi hizmetini Hatay’da yaptı. Daha sonra ihtisas eğitimini kulak-burun-boğaz (KBB) üzerine Numune Hastanesi’nde aldı. İhtisasını bitirdikten sonra Avrupa’da önemli bir KBB uzmanı olan Dr. Mario ile çalıştı. İtalya’dan döndükten sonra Trabzon KTÜ Tıp Fakültesi’nde parlak bir kariyer sahibi olmuştu. Çocukluğunu geçirdiği kültürlerden edindiği tecrübeler ona mesleğinde de yardımcı oldu. 2005’te Pakistan’da meydana gelen depremin yaralarını sarmak üzere Türk hükümetinin Pakistan’a kurmuş olduğu Türk Hastanesi’nin başhekimi olarak görev yaptı.

    28, 21 ve 7 yaşlarında üç çocuğu olan Refik ile ilgili aklınıza gelen ilk üç şey nedir diye sorulduğunda hemen hemen herkes adalet, liyakat ve özgürlük diyecektir.

    Son birkaç yıldır çalıştığı Bakü’de, acil trakeostomi açtığı bir hastadan bulaşan Covid enfeksiyonu nedeniyle 26 Ağustos sabahı yitirdik can kardeşimizi, sevgili sınıf arkadaşımızı… Pakistan’dan, Brüksel’den, Almanya’dan ve Türkiye’nin her yerindeki hastalarından yüzlerce mesaj ve taziye geldi.

    İyi hatıraların içinden, iyi bir insan eksildiğinde hayatımızın da iyi bir parçası kopup gider onunla birlikte… Huzur içinde uyu Refik.

  • 800 yaşındaki Kız Köprüsü dozer tarafından öldürüldü

    800 yaşındaki Kız Köprüsü dozer tarafından öldürüldü

    Sivas’ın Divriği ilçesinde, Divriği Mengücekleri zamanından kalan tarihî köprü, kepçeli dozer tarafından katledildi. Galata Kulesi’nde kazmalı amelelerin, Kız Köprüsü’nde dozerlerin hizmet verdiği ülkemizde, tarih katliamları…

    Anadolu’daki tarihi yapıtlarının tanıtılması “iyi haber” değil “kötü haber” olmasına bağlıdır. 19-20 Ağustos günlerinde bir tarih köprüsü, gazete sayfalarına düştü. Haber başlığı: ”O Kepçeye Soruşturma”, fotoğraflar “köprü sırtını 3 numara tıraşlayan kepçeli dozer”…

    Kız Köprüsü’nün vefat ederken bu son silkinişi, ilgilileri “hâb-ı gaflet”ten uyandırmakta geç kalsa da zararın neresinden dönülse kazançtır! 

    Bir tarih-mimarlık yapıtına kazma burnuyla müdahale edilebilir mi tartışıladursun, Galata Kulesi’nde kazmalı ameleler, Kız Köprüsü’nde dozerler hizmet veriyor! Yetkililer de operasyon biterken “durdurduk” masalı anlatıyor.

    800 yaşındaki Kız Köprüsü dozer tarafından öldürüldü
    Tarihi köprüde “restorasyon” yapan dozer.

    Bu eskinin eskisi, bir Asur veya Urartu köprüsünün temellerine oturmuş köprünün historyası masal örüntülüdür. Dozerin sıyırdığı sırtında, Pavlikanlara savaş açan Bizans imparatorları Leo’nun, Mihail’in; Divriği’ye gelen Sultan Keykubad’ın atlarının nal izlerini henüz arayan oldu mu ki dozer çıkartılıyor? Duraksamalı tarihi ancak 13. yüzyıla, Divriği Mengüceklerine bağlanabiliyor. O çağda yenilenmiş; kentlerinin Orta Anadolu ile temasını sağlamıştı.  

    Köprünün yalnızlığını, 1950’lerden beri sırtından geçen 30-40 tonluk araçlar bozuyor. Suçlu dozerse, o araçların tekerleri aşınmasın diye dökülen beton harçları kazıyormuş! Buna ancak özürü kabahatinden büyük denir!

    Masalını da aktaralım: “Çetin Boğazlar ve sarp kayalıklarla batıya kapalı Divriği’yi Orta Anadolu’ya bağlayan bu köprü olmuştu yüzyıllarca. Vezir Köse Mustafa Paşa, çiftliğine gidip gelirken bir viran köprüye, bir de sarplarda asılı kalmış büyük bir taşa bakar: ‘Ah şu Çaltı’ya taş yuvarlansa üstüne yeni bir köprü bağlatsam!’ dermiş. Bir gün kaya uçmuş ırmağın ortasına mıhlanmış. Köprünün orta ayaklarından tekine o kaya temel olmuş. Bu Tanrı verisine sevinen paşanın, köprü yapılırken eteğine taşlar doldurup ustalara taşıdığı, işçiler için avuç avuç çeyrek altınları saçtığı, gözler kemerler örüldükçe vecde gelip oynadığı… eski yaşlı kadınlardan dinlenmeliydi”! 

    (Necdet Sakaoğlu, Köse Paşa Hanedanı, Alfa Yayınları, İstanbul 2018, s. 143-144-388)

  • Sosyolojinin öncü ismi asırlık bilim-kültür insanı

    Sosyolojinin öncü ismi asırlık bilim-kültür insanı

    106 yaşında vefat eden Cahit Tanyol, Türk sosyoloji biliminin kurucu hocalarındandı. Akademik eserlerinin yanı sıra felsefe-edebiyat üzerine yazdığı onlarca kitap-makaleyle, benzersiz şiirleriyle hatırlanacak.

    Nizip’te, 1914’te doğan Cahit Tanyol, Adana Öğretmen Okulu, Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Edebiyat (1935) ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde (1944) okudu. “Schopenhauer’de Ahlakın Temeli”, “Haz ve Elemin Ahlakta Yeri”, “Örf ve Adetler Sosyolojisi Açısından Sanat ve Ahlak” konulu akademik araştırmaları yaptı. Türkçe, edebiyat ve felsefe öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra 1961’de profesör oldu.

    Şiir ve yazıları 1928’den 1932’ye kadar Servet-i Fünun, Yenilik, İçtihat; sonraları Aramak, Varlık, Değirmen, Akademi, İnsan, Aile-Küçük Dergi, Yeni İnsan, Yön, Hisar, Realite, Türk Yurdu dergilerinde yayımlandı. Yeni Sabah, Cumhuriyet, Milliyet, Son Telgraf, Güneş gibi gazetelerde yazılar kaleme aldı. Pek çok ülkede düzenlenen uluslararası sosyoloji kongrelerine katıldı. Şair Tuğrul Tanyol’un babasıdır. 

    Sosyolojinin öncü ismi asırlık bilim-kültür insanı

    Akademik çalışmaları dışında pek çok edebiyatçı ile arkadaş olan Cahit Tanyol, özellikle Yahya Kemal’in yakın çevresinde bulunmuş insanlardandı. Yahya Kemal’in, Cahit Tanyol’u çok takdir ettiğini, kendisini “dâhi çocuk” olarak görüp dostlarına tavsiye ettiğini Doğan Nadi’den naklen Beşir Ayvazoğlu yazıyor. Yine Ayvazoğlu’na göre, Yahya Kemal bir ara Cahit Tanyol’a hayatını anlatan bir kitap yazdırmak istemiş fakat bir süre sonra bundan vazgeçmiş. Cahit Tanyol 1985’te edebiyat anılarını, Türk Edebiyatında Yahya Kemal isimli kitabında yayımlamıştı. 

    Sosyolojinin öncü ismi asırlık bilim-kültür insanı

    11 Ağustos’ta 106 yaşında kaybettiğimiz Cahit Hoca’yı, Adana Mıntıkası Maarif Mecmuası’nda yayımlanan ilk manzumesi “Gurub” ile anıyoruz: 

    Bestelerken akşamın son hüznünü bülbüller,

    Mağribde veda eden Güneşi örtmüş tüller!

    Sessiz bir hasta gibi sayık- larken kainât,

    Sessiz sedasız yine gurub ediyor heyhât!

    Bütün cihana germiş haya- let kanadını.

    Teşyi’ ediyor gönüller batan güzel kadını.

    Bir mâteme bürünmüş şim- di dumanlı dağlar

    Leylâsını kaybeden Mecnu- nun melâli var..

    Secde ediyor şimdi semalar, yerle deniz.

    Ufûl eden güneşden ufka kalmıyor iz..

    Bürüdü etrafını ufkun yine alevler,

    Sükûta vardı şimdi; dağlar, dereler, her yer

    Sürüyle bir çoban avdet edi- yor yine,

    Kavalını uydurmuş tabiatın hüznüne!

    Yükselirken kavalın ilahî ha- zin sesi,

    Akşamın gönüllere dolar ul- vî bestesi.

    (ŞİİRİN YAYINLANDIĞI YER: ADANA MINTIKASI MAARİF MECMUASI, SENE:1, CİLT: 1, SAYI: 5, 15 MAYIS 1928)