Kategori: Ardından

  • Birinciliklerle, ödüllerle dolu, tıbba adanmış bir hayat

    Birinciliklerle, ödüllerle dolu, tıbba adanmış bir hayat

    İstanbul 1956 doğumluydu. Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’ni 1975 yılında birincilikle bitirdi, aynı yıl Fizik dalında TÜBİTAK Marmara Bölgesi birincisiydi. 

    İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni ÖSYM sınavında ilk 50 arasında kazandığı 1975 yılında aynı zamanda Fransız Yüksek Öğretim Devlet bursunu, TÜBİTAK bursunu ve Türkiye İş Bankası ödülünü de kazanmıştı. İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni Mart 1981’de bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Nöroşirürji Anabilim Dalında aynı sene başladığı nöroşirürji ihtisasına 1982’den itibaren Fransa’da Nancy Üniversitesi Tıp Fakültesinde devam etti, bu klinikte 7 yıl kaldı, 5 yıl asistan, 2 yıl da uzman olarak çalıştı. 1990’dan itibaren Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirürji Kliniği’nde uzman doktorluk, şef yardımcılığı ve başhekim yardımcılığı yaptı. Irak-Kuveyt savaşı sırasında, Sağlık Bakanlığı’nın geçici görevlendirmesiyle, Şubat-Mart 1991 tarihlerinde Hakkâri Devlet Hastanesi’nde çalıştı. 2007’de doçent, 2014’te profesör oldu.

    2013’ten bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Anabilim Dalı öğretim üyesiydi. Ulusal ve uluslararası 256 bilimsel çalışmasının yanı sıra çok iyi düzeyde Fransızca ve İngilizce bilmekteydi. Evli ve iki kız babasıydı. Prof. Dr. Kaya Kılıç, 14 Şubat’ta Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. 

  • Siyaset sosyolojisinin referans kaynağıydı

    “Cumhuriyet’in elitleri” tarafından yetiştirilmiş, Fransa’da öğrenim görmüş, 6 dil bilen Nur Vergin, Türkiye’nin sosyoloji alanındaki duayen isimlerindendi. Üniversitedeki odasına çakılıp kalmamış, Türkiye’yi saha araştırmaları için karış karış gezmiş, kendi çevresinden tepki çeken fikirlerine rağmen gazeteler ve televizyonlarda uzmanlığını halkla paylaşmaktan imtina etmemişti.

    Türkiye’nin sosyoloji ala­nındaki en önemli isim­lerinden Nur Vergin, ne­redeyse üniversite mezunu ol­manın bile “Beyaz Türk” olarak anılmaya yettiği günümüz Tür­kiye’sinin 80 yıl öncesinde ken­di deyimiyle gerçek bir “Beyaz Türk” ailesinin mensubu olarak doğmuştu. Dedesi Nuri Conker, Mustafa Kemal’e “Kemal” diye hitap edecek yakınlıktaki tek dostu, Selanik’teki okul yılların­dan ölüm döşeğine dek hiç küs­mediği sırdaşıydı. Buna rağmen Nur Vergin, kendisine imtiyaz sağlayacağını düşündüğü dede­sinin ve 5 yaşındayken anne­siyle boşanan babası diplomat Mahmut Conker’in değil, Tür­kiye’nin ilk Vatikan Büyükelçisi olan ve “iyi bir üvey baba değil, babaydı” diye andığı annesinin ikinci eşi Nureddin Vergin’in soyadını taşımayı tercih etmiş­ti. “Cumhuriyet’in elitleri” dedi­ği ailesinin içinde Mevhibe İnö­nü’nün, Sevinç Saraçoğlu’nun çaya geldiği bir evde, 2. Dünya Savaşı karartma günlerine denk gelen çocukluk yıllarını henüz 5 yaşındayken Ulus gazetesi oku­yarak geçiren Vergin’in hayatı boyunca siyasetle yakından ilgi­lenmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

    Nur Vergin, Türkiye’nin siyaset sosyolojisi alanındaki en önemli isimlerinden, “derin devlet” kavramının mucitlerindendi.

    Eğitim hayatını Fransa’da geçiren Nur Vergin’in daha son­ra Bilkent, Marmara ve İstan­bul üniversitelerindeki dersleri­ni hınca hınç dolduran “teatral anlatım” yeteneği de Fransa’da okuduğu lisede keşfedilmiş. Üs­telik beklenmedik bir isim tara­fından… Lise öğretmeninin ar­kadaşı Albert Camus, Çehov’un iki perdelik bir piyesinde Ver­gin’i izleyip: “Bu küçüğün ha­yatta bir yeteneği varsa, o da tiyatro” demiş. Vergin 6 yıl ara verdikten sonra, “hayattaki baş­ka bir yeteneğini” keşfedeceği Sorbonne’un kapısından içe­ri adım atmış. Lisans, yüksek lisans ve ardından Fransa’nın TRT muadili ORTF’de kamuo­yu araştırmacısı olarak çalış­tığı yıllar başlamış. Zonguldak Ereğlisi’nde Georges Balandier danışmanlığında yazdığı, sa­nayileşmenin toplumsal hayat üzerindeki etkilerini incelediği doktora tezini 1973’de savun­muş. Türkiye’ye dönen Vergin, ertesi yıl İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde çalışma­ya başlamış. Bu yıllarda Diyar­bakır, Van, Mersin ve İstan­bul-Gültepe’de köy ve gecekon­du üzerine saha araştırmaları yapmış; Türkiye’yi neredeyse karış karış gezmiş. Kimlik ve din gibi kendi toplumsal çevre­sinin dışında konulara ilgi duy­ması zaman zaman yakın çevre­si tarafından yadırganmış da…

    Nur Vergin ismini daha ge­niş kitlelere tanıştıran, Türki­ye’de siyaset sosyolojisi alanı­nın temel referans kaynağı olan Siyaset Sosyolojisi, 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesindeki yazılarını derlediği Türkiye’ye Tanık Ol­mak ve Din, Toplum ve Siyasal Sistem adlı kitaplarıydı.

    PIERRE CAPORAL (FRERE RAYMOND / 1930-2021)

    Örnek bir hoca, iz bırakan bir eğitimci

    Pierre Caporal, nam-ı diğer Frère Raymond, Kadıköy Saint-Joseph Lisesi’nin efsanevi hocalarından, cumhuriyet tarihinin iz bırakan eğitimcilerinin günümüzdeki temsilcilerindendi. Saint-Joseph’in kuruluş temelini oluşturan ilkelerine sadık kalarak güncel ve çağdaş olanı yakalamasında rolü büyüktü. Onu, günümüz eğitimcilerine model oluşturacak tavsiyeleriyle anıyoruz.

    ALP AKSUDOĞAN

    1958’te fizik öğretmeni olarak göreve başladığı Saint-Joseph Lisesi’nden 1995’te müdür olarak emekli olan Pierre Caporal, eğitim tarihimizde fark yaratanlardan…

    Çok değil, daha Aralık 2020 sayısında Kadı­köy Saint-Joseph Lisesi’nin 150. kuruluş yıl­dönümü için hazırladığımız yazıda eğitim üzerine düşün­celerine yer verdiğimiz Frère Raymond’u, Ocak 2021’in son günlerinde ebediyete uğurladık.

    Kökeni 1780’lere dayanan Levanten bir ailenin dört ço­cuğundan biri olarak 1930’da dünyaya gelen, 4 yaşında ban­ka müdürü olan babasını kay­beden Frère Raymond ilk ve ortaokulu İzmir St. Joseph’te, liseyi de İstanbul St. Josep­h’te okumuştu. 1947’deki me­zuniyetinin ardından gittiği Fransa’da matematik ve fizik üzerine yaptığı yüksek öğre­nimi sırasında rahip olmuş; Türkiye’ye döndüğü 1958’de fizik öğretmenliğine başla­dığı İstanbul St. Joseph’e 1968’de müdür olarak atan­mış; 1995’teki emekliliğine ka­dar aynı görevi sürdürmüştü. Emekliliğinin son yıllarını İz­mir’de geçiren bu değerli eği­timci, bir süredir tedavisi için bulunduğu Beyrut’ta aramız­dan ayrıldı.

    Yöneticisi olduğu köklü okulun mottosu “yaratıcı sa­dakat” çerçevesinde güncel ve çağdaş olana erişirken; bir yandan kuruluş temelini oluş­turan ilkelerini korur diğer yandan da güncel olanı yakala­ma yetisiyle istikrarlı olarak değişimin ve gelişimin sür­mesini sağlardı. Cumhuriyet tarihinin iz bırakan eğitimci­lerinin günümüzdeki temsil­cilerindendi. Onu, günümüz eğitimcilerinin model alması gereken bir kişilik olarak nite­lendirmek yerinde bir sapta­ma olur. Bu örnek eğitimciden bizlere kalan birkaç tavsiyeyi tekrar hatırlatalım:

    . Analitik ve sentetik dü­şünce işimizin temelidir; üni­versite ve sonrasında hayatın vazgeçilmezleridir.

    . Öğretmenlik bir meslek değil, bir misyon. Bana bu­gün “X yerde sana ihtiyaç var” dense, ben her şeyi bırakır o yere giderim, “Emekli oldum, 80 yaşındayım, gelemem” di­yemem.

    . Günü gününe çalışma alışkanlığını erken yaşta edin­mek önemli; yumurta kapı­ya dayandıktan sonra öğrene­mezsiniz, ezberlersiniz. Ancak eğitimde mutlaka ezbere de yer vermek gerekir, hafızayı da eğitmek lazım.

    . Şimdilerde çocuklarda belli bir dikkat ve konsantras­yon eksikliği var; ama diğer taraftan konuları daha çabuk öğrenebiliyorlar. Bilgisayarın sağladığı sürat müthiş; ancak elemanter olanı öğrenciye su­namazsanız fark yaratamaz­sınız.

    SEVİM GÖZAY (1972-2021)

    Harcanan gazeteciler ülkesinde dürüst ve ilkeli bir emekçi

    Gözay, 1993’te başladı­ğı meslek hayatında Türkiye’nin neredey­se bütün televizyon kanalların­da çalışmış; “Stüdyo: Sinematik Portakal” ve “Cosmopolis” gibi ödüllü programların yapımcı­lığını ve sunuculuğunu üstlen­miş; 2001 ve 2002’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Kültür-Sanat Televizyon Başa­rı Ödülü’ne layık görülmüştü. “Bir medya çalışanı Mortgage kredisinin ne olduğunu ilk öğ­renip halka duyuran insanlar­dan olmasına rağmen, taksit­le buzdolabı alma cüretini bile gösteremez, çünkü sabah uya­nıp işsiz kalmayacağının garan­tisi yoktur”. Bu sözleri, 2013’te 2006’dan beri çalıştığı Akşam gazetesindeki işine Gezi Dire­nişi’ne destek vermesi bahane­siyle son verildikten sonra söy­lemişti. Gözay, bir cesaret aldığı 10 yıllık ev kredisi bitmeden, yalnızca 48 yıl süren hayatına lenf kanseri yüzünden gözleri­ni yumdu. Hastalığına rağmen hiçbir zaman hayata küsmedi­ğini, dürüst ve ilkeli tavrından, kendini bir “emekçi” olarak gör­mekten vazgeçmediğini anlatı­yor dostları. Ardında yüzakı iş­ler ve sırtlanmamız gereken de­rin bir utancı miras bıraktı.

    FİLİZ ÇAĞMAN (1940-2021)

    Topkapı’nın yalnız müdürü değil, aynı zamanda saray nazırıydı

    Topkapı Sarayı Müzesi’nin sabık müdürü, tarihçi, elyazması ve minyatür uzmanı Filiz Çağman, 11 Ocak’ta doğduğu kent olan Edirne’de 81 yaşındayken vefat etti. 1964’te Topkapı Sarayı El Yazmaları Kü­tüphanesi’ne uzman olarak gi­ren Çağman, 1997-2005 arasın­da Müze Müdürü olarak görev yapmış; neredeyse tüm ömrünü Topkapı Sarayı’na adamıştı. Ha­lefi İlber Ortaylı’nın ceketinin eteğini öperek görevi devraldığı sırada “O sadece bir müze mü­dürü değil, saray nazırıdır” de­mesinin ardında, sarayın büyük onarımını ve yeniden yapılan­dırılmasını sağlayan isimlerden biri olması kadar saray koleksi­yonunun nadide eserlerini gü­nışığına çıkarması da yatıyordu. Bu çabaları, İspanyol (Katalan) “Anticuarios Reales Atarazanos” Vakfı tarafından altın madal­yayla ve Vehbi Koç Ödülü’yle de taçlandırılmıştı. Topkapı Sarayı müze müdürlüğünden emek­li olduktan sonra Sakıp Sabancı Müzesi danışmanı olan Çağman, Londra Kraliyet Sanat Akade­misi’nde Ocak 2005’te açılan “Türkler: Bin Yılın Yolculuğu” başlıklı serginin küratörlüğünü Nazan Ölçer ve David Roxburgh ile birlikte yapmıştı.

    Biz yaşayalım diye hayatlarını veren sağlık şehitleri…

    SAYGIYLA ANIYORUZ-UNUTMUYORUZ

    DR. ALİ MURAT ULUDOĞAN

    Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi 1988 mezunu Ali Murat Uludoğan (56), Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde uzun yıllardır Dahiliye uzmanı olarak görev yapıyordu. Uludoğan, Samsun Eğitim ve Araş­tırma Hastanesi Palyatif Bakım Ünitesinde görev yaparken geçen yıl Kasım ayında aynı hastanenin başka bir biriminde görevlendirilince, çok sevdikle­ri doktorlarından ayrılmak istemeyen hasta yakın­ları hastane önünde toplanarak görev yeri değişikli­ğini protesto etmişler, merhum Uludoğan da onları yatıştırmıştı.

    RECEB ÜNLÜ

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde hastane polis nokta­sında 30 yıldan fazla görev yapan güvenlik görevli­si Receb Ünlü, Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Cerrahpaşa’nın simge isimlerinden Ünlü’yü rahmet­le anıyoruz.

    22 Aralık Kastamonu Radyoloji Uzmanı Dr. Mustafa Vedat Gök

    23 Aralık Mersin Tarsus Eczacı Sıtkı Aslan

    23 Aralık İzmir SBÜ Tepecik Eğitim-Araştırma Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Orhan Doğan

    24 Aralık Van Eczacı Namık Kemal Yavuz

    24 Aralık Konya Aile Hekimi Dr. Ayhan Dağlı

    25 Aralık Konya NEÜ Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji AD Başkanı Prof. Dr. Recep Memik

    25 Aralık Konya Beyhekim Eğitim-Araştırma Hastanesi Hemşire

    Uğur Topçu

    25 Aralık Ankara Diş Hekimi Coşkun Akman

    25 Aralık Muğla Bodrum Devlet Hastanesi Em. Diş Hekimi

    Hasan Oral Koca

    25 Aralık Trabzon Ahi Evran Göğüs-Kalp-Damar Cerrahisi EAH veri hazırlama ve kontrol işletmeni Nesrin Öz

    26 Aralık Bingöl Veteriner Hekim Ahmet Ataş

    27 Aralık Samsun Eğitim-Araştırma Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr.

    Ali Murat Uludoğan

    27 Aralık Kocaeli Özel Hastane Başhekimi Biyokimya Uzmanı Dr.

    Lütfi Çetinkaya

    27 ARDINDAN 80-dk (2).indd 27 31.01.2021 16:35

    27 Aralık Samsun Bafra Devlet Hastanesi temizlik işçisi Önder Büyük

    27 Aralık Adana Büyükşehir Belediyesi Engelli Hizmetleri Şube Müdürü Dr. Levent Cemal Güngör

    28 Aralık Bursa Yüksek İhtisas Eğitim-Araştırma Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Yavuz Durmuş

    28 Aralık Adana Ceyhan Eczacı Ömer Gürkan

    28 Aralık Mersin Özel Hastane Ameliyathane teknisyeni Ramazan Ak

    28 Aralık Trabzon Akçaabat Haçkalı Baba Devlet Hastanesi Acil Servis Hasta Kayıt Memuru Hakkı Durna

    28 Aralık Denizli Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Hakan Türkoğlu

    28 Aralık Aydın Kuşadası İlçe Sağlık Müdürlüğü Araştırmacı

    Erçin Babacanlar

    28 Aralık Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hemşire Özlem Şahin

    29 Aralık Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin EAH Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Yiğit

    29 Aralık İstanbul Dr. Nimetullah Reşidi

    29 Aralık Karabük Safranbolu Devlet Hastanesi Hemşire Nihal Karataş

    29 Aralık İzmir Özel Hastane Ortopedi-Travmatoloji Uzmanı Dr.

    Halil Kuddar

    29 Aralık İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Servis Polis Memuru Receb Ünlü

    29 Aralık İstanbul Özel Hastane Anestezi Uzmanı Dr. Tahir Güngör İnce

    30 Aralık Iğdır Devlet Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emin Akyıldız

    30 Aralık Hatay Özel Hastane Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Adnan Ezelsoy

    31 Aralık İstanbul Em. Sağlık Bakanlığı Müfettişi İşyeri Hekimi Dr. İlhan Doğan

    31 Aralık Trabzon Özel Hastane Kadın-Doğum Uzmanı Dr. İlhan Demirel

    31 Aralık İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi AD Başkanı Prof. Dr. Lokman Öztürk

    1 Ocak Mersin Özel Hastane Anestezi Uzmanı Dr. Kemal Aslan

    2 Ocak İstanbul İşyeri Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yavuz Eryılmaz

    3 Ocak Gaziantep Eczacı Mehmet Çinpolat

    3 Ocak Tekirdağ Çorlu Eczacı Halit Usluel

    3 Ocak Kayseri Şehir Eğitim-Araştırma Hastanesi Sağlık Memuru

    Oğuzhan Özkan

    3 Ocak İzmir Özel Hastane Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. A. Uğur Yılmaz

    3 Ocak Mersin İşyeri Hekimi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Doğan Yıldırım

    4 Ocak Mersin Özel Hastane İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Soyer Şimşek

    5 Ocak Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Tomografi Teknisyeni Özgül Yaşar

    5 Ocak Aydın Özel Hastane Nöroloji Uzmanı Dr. Öztekin Yüce

    5 Ocak Kilis Devlet Hastanesi Tercüman Ayyuş Eryılmaz

    6 Ocak Amasya Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği Çalışanı Orkun Karadağ

    6 Ocak Aydın Em. Diş Hekimi Ali Kandemir

    7 Ocak Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Em. Prof. Dr. Münevver Bertan

    7 Ocak Samsun Özel Hastane Ortopedi-Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Necati Emirhan

    8 Ocak Samsun Ayvacık Eczacı Köksal Türkel

    8 Ocak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Merkez laboratuvarı Kimyager

    Cemal İrten

    8 Ocak Manisa Salihli Özel Hastane Gastroenteroloji Uzmanı Dr.

    Cemal Yıldız

    8 Ocak Osmaniye İl Sağlık Müdürlüğü Muhasebe birim sorumlusu

    Murat Bayram

    9 Ocak İstanbul Eczacı Şekip Öztürk

    11 Ocak Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi çalışanı Salih İncehasan

    13 Ocak İstanbul Bahçelievler Yenibosna Aile Sağlığı Merkezi Aile Hekimi Uz. Dr. Hasan Erdoğan

    13 Ocak Trabzon Of Ambulans Şoförü Nebi Mehmet Efendioğlu

    14 Ocak Ordu Korgan İlçe Devlet Hastanesi Bilgisayar operatörü

    Güney Güven

    15 Ocak Adana Seyhan Devlet Hastanesi Tıbbi Sekreteri

    Samiye Genç Özkan

    15 Ocak Antalya İl Sağlık Müdürlüğü Em. Dr. Erhan Sirgeligil

    16 Ocak Mersin Eczane Teknisyeni Mustafa Doğan

    16 Ocak Osmaniye Kadirli Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi Sağlık Memuru Yusuf Pampal

    16 Ocak Nevşehir Devlet Hastanesi Hemşire Ayşegül Onurkal

    17 Ocak Mersin Erdemli Aile Hekimi Dr. Mehmet Yaşar Karabacak

    18 Ocak Mersin Diş Hekimi Nedret Yılmaz

    18 Ocak Kocaeli Özel Hastane Doğumhane Bölümü çalışanı

    Aşkın Demirören

    18 Ocak Tarsus Devlet Hastanesi Ambulans Şoförü Rasim Güçlü

    19 Ocak Hatay Dörtyol Devlet Hastanesi Tıbbi Sekreteri Hatice Arıkan

    19 Ocak Hatay İskenderun Devlet Hastanesi Radyoloji Teknisyeni Ramazan Ateş

    20 Ocak Bursa Özel Hastane Dr. Sezgin Can

    25 Ocak Manisa Sarıgöl Devlet Hastanesi Hemşire İsmahan Emirdağı

    27 Ocak Tekirdağ Çerkezköy İşyeri Hekimi Dr. Tayfun Kepiç

    28 Ocak M.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Hasta Kabul Memuru

    Cavit Pehlivan

    29 Ocak İskenderun Devlet Hastanesi Sağlık Memuru Atılım Köker

    30 Ocak Osmaniye Kadirli Devlet Hastanesi Sağlık İşçisi Bekir Koluçolak

  • Gerçekle kurgu arasında usta bir casus-yazar

    Gerçekle kurgu arasında usta bir casus-yazar

    Gerçek adıyla David John Moore Cornwell, hepimizin bildiği adıyla John le Carré, İngiliz casusunu siyah-beyaz James Bond dünyasından çıkarıp, grilerin bulanık sularına atmıştı. Gerçekle kurgunun karıştığı ince çizgide duran 25 romanın bir bölümü, ilhamını onun görev yıllarından almıştı.

    İngiliz dış istihbarat servisi MI6’nın eski başkanı Sir John Scarlett, John le Carré’nin 12 Aralık’taki ölüm haberi üzerine övgü dolu ifadelerle konuştu, ama sonuna “Gerçek başka, kurgu başka. Birbirine karıştırmamak lazım” diye eklemeyi de ihmal etmedi. Halbuki Le Carré’nin 20. yy’a damga vuran romanları gücünü tam da gerçeklikle kurgunun karıştığı noktada durmalarından alıyordu. 

    Gerçek adıyla, David John Moore Cornwell’in kendisi de roman karakterleri gibi bir casustu. 1940’ların sonlarında İsviçre’de Almanca eğitimi gördüğü yıllarda gizli servise katılmış; bir süre Eton Koleji’nde öğretmenlik yaptıktan sonra 1959’da İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda istihbarat memuru olarak çalışmaya başlamıştı. İlk romanı Ölüme Çağrı (1961) yazılırken, Almanya’da bir İngiliz diplomat olarak istihbarat topluyordu. Efsane karakteri George Smiley’yle birlikte, “John le Carré”yle de bu romanda tanıştık. 1963’te ise yayımlandığı andan itibaren çoksatanlar listelerini altüst eden Soğuktan Gelen Casus geldi. Kitap o kadar popüler oldu ki, “zaten pek de iyi bir casus olmadığını” kabul eden Cornwell istifa etti ve yerini le Carré aldı. O yazmaya başlayana kadar, İngiliz casusu deyince bir süper kahraman kadar kusursuz, güçlü, haklılığından emin James Bond canlanıyordu zihnimizde. Casusluğun güzel kadınlar ve Martini’lerden ibaret olmayan tarafını anlatmaksa le Carré’ye kaldı. M16’nın üst düzey casuslarından Kim Philby’nin Rus ajanı olduğunun ortaya çıkmasından esinlenen Tamirci, Terzi, Asker ve Casus üçlemesinde, casusluğun etik olarak tartışmalı, ihanetler ve kişisel trajedilerle örülü dünyasını yazdı. Karşısına da siyah-beyaz, karikatürize bir “kötü adam” değil, ideolojik olarak zıttı, ama başka her bakımdan dengi olan KGB ajanı Karla’yı yerleştirdi. Timothy Garton Ash’in The New Yorker’da yazdığı gibi aslında “le Carré’nin gerçek konusu casusluk değil”di. “İnsan ilişkilerinin her zaman aldatıcı labirentini işliyordu: İhanetin başka bir türü olan aşk; hakikatin başka bir türü olan yalan; kötü amaçlara hizmet eden iyi adamlar ve iyi amaçlara hizmet eden kötü adamlar”…

    Kariyeri boyunca 25 roman ve bir de otobiyografi kaleme alan John Le Carré, zatürre nedeniyle hayata veda ettiğinde 89 yaşındaydı.
  • Kimine kahraman, kimine anti-kahraman

    Kimine kahraman, kimine anti-kahraman

    Bir futbolcu düşünün; bir tarafta şikeci, öbür tarafta İtalya’ya 44 yıl sonra Dünya Kupası kazandıran kişi… Kimilerine göre kahraman, kimilerine göre anti-kahraman. Bir kuşak içinse mahalle maçlarında atılan “beleş goller” demekti. Futbol dünyası Maradona’nın ardından bir ikonunu daha yitirdi. 

    1956’da doğan Rossi başlangıçta, Juventus’un pişmesi için farklı takımlara yolladığı futbolculardan biriydi. Devamlı ameliyat masasına yatıran dizleri kariyeri bakımından endişe vericiydi.

    O zamanların sağ kanat oyuncusunun santrfora dönüşmesi Vicenza’da gerçekleşti. Takımdaki sakatlıklar, bir efsanenin doğuşuna ortam hazırlamış; ikinci kümenin gol kralı olarak takımını Serie A’ya çıkaran Rossi, ertesi sezon da birinci ligde unvanını korumuştu. 

    Millî takımın hocası Enzo Bearzot’nun 1978 Dünya Kupası kadrosuna aldığı futbolcu, üç gol atarak yıldızlaşmıştı. Millî takımda yaptıkları, yapacaklarının teminatıydı. Vicenza’nın küme düşmesinin ardından bir sonraki durağı Perugia olmuştu. Avellino maçında şike yaptığı için 1980’de üç yıl sahalardan men edilmişti. Juventus’la idmanlara çıkan Rossi, 1982 Dünya Kupası’nın hemen öncesinde affedilmişti. Bearzot, tüm tepkilere rağmen onu kadroya almıştı. 

    Turnuvaya gerek İtalya gerek Rossi tatsız başlasa da hikayenin sonu destandı. Brezilya karşısında hat-trick yapan santrfor, ülkesini son dörde taşımıştı. Yarı finalde Polonya ağlarını iki, finalde de Federal Almanya filelerini bir kez sarsan “Pablito” 44 yıllık hasrete son vermişti. Dünya Kupası’nın hem gol kralı olmuş, hem de en iyi oyuncusu seçilmişti. Bu performansı sayesinde Ballon d’Or ödülüyle de taçlandırılmıştı.

    Boniek ve Platini’yle ortaklığı Juventus’ta hasat mevsimini açmıştı. Kazanılan iki lig, bir İtalya Kupası, bir Süper Kupa, bir Kupa Galipleri, bir Şampiyon Kulüpler Kupası da cabasıydı.

    Milan, Verona derken futbolu bıraktığında sadece 30’undaydı. Kariyerinin son bölümünde yine sakatlıklarla boğuşmuş, güçten erken düşmüştü.

    Bir ikondu Rossi. 1984’te bir hazırlık maçı için İtalya formasıyla ayak bastığı İnönü Stadyumu’nda aleyhinde yapılan tezahürat dikkati çekiciydi. Birçoklarına göre şikeciydi. Tarihin en güzel takımlarından biri olan Brezilya’yı yıktığı için birçok diyarda hiç sevilemedi. Bir kuşak içinse mahalle maçlarında atılan beleş goller demekti, çalımlarsa şüphesiz Maradona idi. 

    Ne o maçlar kaldı, ne onların oynandığı arsalar… Ne Maradona, ne Rossi!

    1982 Dünya Kupası’nın hem en iyi oyuncusu hem de gol kralı seçilen Paolo Rossi, İtalya formasıyla… 
  • Rock&roll’un ilk sesi, her daim özgür ve asi

    Rock&roll’un ilk sesi, her daim özgür ve asi

    Sinema meraklıları Tolga Karaçelik’in “Kelebekler”inde çalan “Baba” ile, dizi izleyicileri “Öyle bir geçer zaman ki”deki “Beyaz Ev”le hatırladı Erkut Taçkın’ı. 50’leri görenlerse Türkiye’nin ilk rock ‘n’roll’cusunu hiç unutamamıştı zaten. Bahriye’den Almanya’ya, İstanbul’dan Kalkan’a uzanan müzikle dolu bir hayat. 

    Bazılarının ölümü, kişisel tarihimizde bıraktıkları izler nedeniyle kendi hayatlarımızın da “film şeridi gibi” gözümüzün önünden geçmesine neden oluyor. 78 yıllık olağanüstü hayatıyla Türkiye’nin müzikal tarihinde nesiller üstü bir iz bırakan Erkut Taçkın’ın ölüm haberi, tam da bu etkiyi yarattı. 

    Onunla ilk defa, bugün tarih olan Emek Sineması’nın yanındaki 10 metrekarelik plakçı (“Remix İhsan”) sayesinde tanışmıştım. Taçkın’ın albümü, 90’larda o küçük dükkanda plaktan kasede aktarılıp bizim eve gelmiş; “Beyaz Ev”, “Çaren Yok”, “Sevmek İstiyorum”, “Baba” gibi efsane parçaları, o zamanlar ilkokula giden bendenizin Sony Walkman’inden yıllar boyunca dinlene dinlene nota nota ezberlenmişti. Yine 90’larda Taçkın’ın Kalkan’da işlettiği otelde (kaset furyasıyla başlayan piyasaya hitap etme kaygısının istediği müziği yapmasının önüne geçmesindense müziği bırakmış; 1980’de arabasıyla geçerken çarpıldığı Kalkan’a yerleşip, Kalkan’ın ilk turizm yatırımlarını o yapmıştı) geçirdiğimiz bir tatil sırasında onunla tanışma fırsatı bulmuş; 6-7 yaşlarındaki bir çocuğun bütün parçalarını ezbere bilmesine çok şaşıran Taçkın’ın verdiği sürpriz konserle hayatımın en unutulmaz hediyelerinden birini almıştım. Gemilerde çalışan arkadaşlarına ısmarladıkları plaklarla rock&roll’la tanışmalarını; 50’lerde henüz 14 yaşında bir Deniz Harp Okulu öğrencisiyken Erkan Gürsal ve Durul Gence’yle kurdukları Türkiye’nin ilk rock&roll grubu “Genç Denizciler”le kız liselerinde kaçak konser verdikleri için aldıkları cezaları; müziğe devam edebilmek için isim değiştirdiklerini; yine müzik uğruna okulu bıraktığını; babası evlenmesine izin vermediği için Köln’e, Ford fabrikasına işçi olarak gitmesini de ilk defa burada dinlemiştim. 

    14 Aralık’ta hayatını kaybeden Erkut Taçkın, Almanya dönüşü gazinolarda şarkı söylediği dönemi, “Zeki Müren dinleyicisine rock dinletiyordum” diye anlatıyordu. 

    Durul Gence’nin yolunun Almanya’ya düşmesiyle bir süre orada da müzik yapmışlardı. Türkiye’ye dönmelerinin ardından Odeon’un yayımladığı üç 45’lik Almanya’da yaptıkları kayıtlardandı. Gence’yle yolları ayrıldıktan sonra 1967’de “Mühür Gözlüm” 45’liği gelmişti. 1975’te ise Onno Tunç’tan Neşet Ruacan’a, Garo Mafyan’dan Süheyl Denizci’ye müthiş bir kadroyla birlikte yaptıkları tek albümü…

    Tolga Karaçelik’in “Kelebekler”inde herkesi çarpan Paul Anka uyarlaması “Baba”, “Öyle Bir Geçer Zaman ki”de kült mertebesine ulaşan “Beyaz Ev”, “Masum” ve “Aşk 101”de dinlediğimiz “Sevmek İstiyorum” hep bu albümden. Bu sayede genç nesillere ulaşan Taçkın, zamanın testinden sağ salim geçtiğini kanıtlamıştı. 70’li yaşlarını sürerken bile asla tükenmeyecek gibi görünen enerjisinin bittiğine inanmak çok güç. Ama çığır açan yorumculuğu, izlerken insanı avucunun içine alan müthiş karizması, özgürlük aşkı ve her şeyin ötesinde centilmenliği, insancıllığı, mütevazılığıyla hafızalarımızdan silinmesi imkansız. 

  • Yüksek ruhlu ve sadece kahraman…

    Yüksek ruhlu ve sadece kahraman…

    1974 Kıbrıs Harekatı’nın kilit isimlerinden, komando bölük komutanı Haluk Üstügen, 20-21 Temmuz günlerinde Beşparmak Dağları’ndaki olağanüstü cesaret ve fedakarlığıyla tarihe geçmişti. Daha sonra tekrar Ada’da ve Güneydoğu’da görev yapan Üstügen, hem savaşın tarihini yazmış hem de 2000’li yıllarda biraraya geldiği Yunan esire eşyalarını iade etmişti. Unutulmayacak. 

     Yeryüzünde, Üstügen adlı iki yükselti var. Biri Ortaasya’da bir dağ. Diğeri Kıbrıs’ta, Beşparmak Dağları’nın Doğruyol diye bilinen bölümündeki tepe. İlki, soyadı kanunuyla bir subay tarafından aile adı olarak seçilmiş, diğeri o subayın oğlunun Kıbrıs Barış Harekatı’nda gösterdiği kahramanlık nedeniyle böyle adlandırılmış. 

    Haluk Üstügen, Kıbrıs muharebeleri sırasında… 

    Beşparmak Dağları’ndaki tepeye adı verilen Haluk Üstügen, Kıbrıs Harekatı’nın başladığı 20 Temmuz 1974’de Kd. Üstğm. rütbesiyle Bolu Komando Tugayı 1. Komando Taburu 2. Komando Bölüğü komutanıydı. Uçarbirlik harekatının ilk dalgasında helikopterlerle adaya indirilen bu taburun görevi, inen ve çıkan birliklerin erken birleşmesini sağlamak amacıyla harekat planında belirlenen hedefleri ele geçirmekti. 

    Tabur Komutanı Yb. Cemal Eruç, emrindeki bölükleri gece yarısı başlayacak taarruz için hedeflerine yönlendirirken, bölgenin emniyetini sağlayacak birliklerin bazıları mevzilerine henüz intikal edememişti. Gece karanlığının avantajından da yararlanan seçkin 31-32-33. Rum komando taburları, mücahitlerin tuttuğu mevzilerden sızdılar. 

    Adatape-Doğruyol mevzilerini ele geçiren Rumlar, buraları savunmakla görevli mücahitlerin bir çoğunu esir almayıp şehit ettiler. Ada ile Ankara’nın irtibatı sağlayan Atak Tepe istasyonunda o gece üç kişilik bir muhabere timi bulunuyordu. Rumlar bu tim personelini de şehit edip istasyonu işe yaramaz hale getirdiler. Bu aşamadan sonra Ankara’nın Ada’daki birliklerle irtibatı kesildi. 

    Bu sırada 1. ve 2. Komando Taburları, St. Hilaryon-Şato civarında yer alan Atış Poligonu’nda taarruz için tertiplenmekteydi. Türkler mahkum arazide yakalanmıştı. Rum komandolar ise mücahitlerden ele geçirdikleri hakim tepelerden ateş ediyordu. 1. Komando Taburu Komutanı Yb. Cemal Eruç, 2. ve 3. Komando Bölükleri ile bir karşı taarruz başlattı. Gece boyunca düşman ile boğaz boğaza ölüm-kalım savaşı verilir. Sarp bir arazide, eğim yukarı yapılan karşı taaruz sabaha dek sürer. Çatışmalar sırasında 3. Bölük Komutanı Kd. Üstğm. Oğuz Yener şehit olur. 

    Üstğm. Haluk Üstügen komutasındaki 2. Komando Bölüğü sabaha karşı, Rum 33. Komando Taburu’nun bir kısmı ile Doğruyol’da son çatışmayı yapar. Rum Komando Tabur Komutanı Binbaşı Gatsanis, burada Üstügen tarafından yönlendirilen bir roket atışı ile öldürülür ve Rum taburundan kalanlar muharebeyi keserek geri çekilir. İşte Üstügen Tepe adı verilen tepe burasıdır. 

    Haluk Üstügen, Kasım 2019’da, Ada’da savaş coğrafyasını tetkik gezisinde.

    Üstügen’in bölüğü adaya 144 personelle intikal etmiş, 21 Temmuz sabahı bölük mevcudu 109’a inmiştir. 20-21 Temmuz gecesi Beşparmak Dağları’nda yaşananlar büyük olasılıkla tüm harekatın kaderini tayin etmiştir. Bir diğer ifadeyle adanın kilidini açmıştır. Üstügen, harekatın sonraki safhalarında da muharebelere katılır. 1983’te yılında harekat sırasında gösterdiği yararlılıklar nedeniyle Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası (Altın) ile taltif edilmiştir. 

    Atak Tepe’ye 1984-1986 arasında Kuzey Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda görev yapmak üzere adaya dönen Üstügen, Kıdemli Binbaşı rütbesiyle ordudan emekli oldu. Üstügen, insani ve sosyal bakımdan da müstesna bir kişilikti. 2004’te Ada’da iki taraf arasında geçişlerin başlamasıyla, 2. Harekat sırasında esir aldığı Rum asker Hristo’yu bulmaya çalıştı. 1 yıl sonra buluşma gerçekleşti. Bu buluşmada esir düştüğü sırada Hristo’nun üzerinden çıkan bazı eşyalarını iade etti. Buluşma basına sızdı ve Üstügen bu insani jesti nedeniyle bir takım haksız sitemlere maruz kaldı. Örneğin, Üstügen Tepe’nin öyküsü, derlemenin daha sonraki baskılarından çıkarılır. Ancak 2014’te 1’nci Komando Taburu Kıbrıs: Beşparmak Dağları’nda Yarma Harekatı (Kastaş Yayınları) kitabını yayımlayarak bölüğünün hikayesini okuyucu ile buluşturur. 

    Üstügen, özellikle Doğruyol Muharebeleri’nin doğru anlaşılması ve aktarılması için Rum tarafından gelen görüşme taleplerini geri çevirmez. Gatsanis’in akıbeti konusunda Rum kaynaklardaki tutarsızlıklar dikkatini çekmektedir. Bunları açığa kavuşturmak amacıyla harekatta karşı cephede savaşmış Rum askerler ve yakınları ile biraraya gelir. 8 Haziran 2014 günü, Rum 33. Komando Taburu 3. Bölükten Üstğm. Vasileos Rokkos ile İstanbul’da buluşur. Kendi ifadesiyle “azılı bir EOKAcı” olan Rokkos, Gatsanis’in o gece öldürüldüğünü teyid eder. O gece Bellapais’den çıkan 33. Rum Komando Taburundaki 380 kişiden geriye 300’den azı dönebilmiştir. 

    Bütün bunları 11 Kasım 2019’da düzenlenen bir muharebe alanları gezisinde kendisinden dinlemiştik. 70’li yaşlardaydı, ama dağ gibi heybetli bir görünüşü vardı. İyi yetişmiş, özgüvenli, bir o kadar da sıcak ve dost canlısı bir insandı. Bir savaş kahramanıydı ama, hakiki kahramanlar gibi mütevazı ve samimiydi. Bölüğündeki gazilerden hayatta kalanlarla yine bu muharebe alanını ziyaret ettiğini aktardı. Çavuşlarından birisi taarruz ettikleri yerin ne kadar sarp olduğunu görünce “Komutanım biz o gece kuş olup kanatlandık herhalde buraya çıkmak için” diyerek hayretini belirtmişti. Gerçekten bırakın gece ateş altında taarruzu, gündüz barış zamanı bile o tepeye tırmanmak herkesin harcı değil. 

    1974’te Kıbrıs’ta savaştığı Yunan askeri Nicos Kastanias, Haluk Üstügen’in ardından bunları yazdı. 

    Aynı gezi sırasında komutanı E. Tuğg. Cemal Eruç ile karşılaşınca, “2. Komando Bölük Komutanı Üstğm. Haluk Üstügen, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” diye tekmil verecek denli genç ruhlu ve muzipti. Beyoğlu’ndaki buluşmamızda Cihangirli olduğunu öğrendim. “Dönüp dolaşıp aynı mahalleye” gelmişti. 

    Kendisi ile harekattan sonra tanışmış olan bazı Rum asker/subaylar, sosyal medya hesaplarından, “cesur”, “şerefli” gibi sıfatlarla tanımladıkları Üstügen’in vefatından duydukları üzüntüyü dile getirdiler. Karşısında savaşan düşmanlar bile Üstügen’in bir subay ve insan olarak hakkını teslim etme ihtiyacı hissettiklerine göre sözü fazla uzatmaya gerek yok. Türkiye kahraman bir evladını, Türk ordusu müstesna bir subayını, emrinde savaşanlar komutanlarını, Cihangirliler mahalle arkadaşlarını, eşi hayat arkadaşını, evlatları babalarını yitirdiler. Kaybımız büyük, acımız derin. Uğurlar ola Üstügen Üsteğmen! Ruhun şad olsun. 

    Yeryüzünde Üstügen adlı iki yükselti var. Biri adı dışında, bize pek yabancı. Diğeri Beşparmak Dağları’nda bir tepe. 20-21 Temmuz 1974 gecesi çok çetin muharebelere tanık oldu. Artık adı sonsuza dek Üsteğmen Haluk Üstügen ile birlikte anılacak. 

    Haluk Üstügen’in de muharebelerin gidişatını anlattığı TRT programı (1974):

    https://www.savunmasanayi.org/o-bir-cilgin-turktu/

  • Otoriteye meydan okudu acı çekenin yanında durdu

    Otoriteye meydan okudu acı çekenin yanında durdu

    Son 50 yılın en önemli gazetecilerden Robert Fisk, özellikle Afganistan-Ortadoğu hattındaki haberleriyle uluslararası bir şöhret edinmişti. Kendi tabiriyle “otel gazeteciliği”ne karşı tutum alan Fisk, sahada gerçekleştirdiği özel haber ve röportajlarla işin hakkını veren bir muhabirdi.

    Fisk, Büyük Medeniyet Savaşı kitabında gazeteciliği şöyle tanımlıyordu: “Gazetecilik otoriteye ve bütün otoritelere meydan okumaktır. Özellikle de hükümetler ve politikacılar bizi savaşa sürüklediğinde”.

    Zamanımızın en önemli dış haberler muhabirlerinden Robert Fisk, 74 yaşında hayatını kaybetti. Fisk, her zaman sahada olmaya önem vermiş; kendi tabiriyle “otel gazeteciliği” ile mücadele etmiş; mesleki merakı ve Ortadoğu uzmanlığıyla kendine özel bir yer edinmişti.

    Lübnan’da çatışmaların başlamasından 1 yıl sonra 1976’da Beyrut’a vardığında, Fisk de dünyadaki pek çok kişi gibi bu içsavaşın yaklaşık 15 yıl süreceğinden habersizdi. “Ortadoğu muhabiri” unvanı kendisiyle özdeşleştikçe, bölgedeki her gelişme için bakılacak ilk adres onun yazıları oldu. Özellikle İsrail destekli Falanjistlerin yaptığı Sabra-Şatilla katliamının hemen ardından kampa giren ilk Avrupalı gazetecilerden biri olması, Fisk’in kariyerinde çok önemliydi. 1989’da Times’ın yeni sahibi Rupert Murdoch’dan “daha dengeli olması” tavsiyesiyle “kesik yemesi”nin ardından son günlerine kadar yazmaya devam edeceği The Independent’a geçti. İran İslâm Devrimi’nden Sovyetler’in Afganistan işgaline, ABD’nin Irak işgallerinden Bosna Savaşı’na, Cezayir’deki içsavaştan İsrail-Filistin çatışmalarına kadar her zaman en sıcak bölgelerde, politikanın en vahşi yöntemlerine tanıklık etti. Özel konumu 1990’larda Usame bin Ladin’le üç röportaj yapmasına imkan sağladı.

    Geçmişi unutmamak Fisk’in gazeteciliğinin temelindeydi; öfkeyi en iyi böyle aktaracağını biliyordu. Bu öfkenin mağduru olduğunda bile… 2001’de Pakistan sınırında Afgan mülteciler tarafından dövüldüğünde, yaşadıklarını “bu kirli savaşın nefret, öfke ve ikiyüzlülüğünün simgesi” diye özetleyecekti.

    Fisk, Türkiye kamuoyunda özellikle 1991’de Saddam’ın yeni bir Halepçe katliamına imza atacağı korkusuyla 100 binlerce Iraklı Kürtün Türkiye sınırına dayandığı sıradaki haberiyle hatırlanıyor. Türk askerlerinin mültecilerin temel eşyalarını çaldığını, bu yüzden İngiliz askerleriyle silahlı çatışmanın eşiğine geldiğine bizzat tanık olduğunu yazmış; iki ülke arasında patlak veren diplomatik krizin hemen ardından Diyarbakır’da sorgulanıp sınırdışı edilmişti.

    Fisk kimsenin “bilmiyorduk, bize anlatmadılar” dememesi için gazetecilik yaptı. Emperyalizm karşıtlığı, tanık olduğu devlet yalanları ve şüpheciliği, silinmez bir şekilde kimliğine kazımıştı. Arkasında 5’i Türkçeye çevrilmiş kapsamlı kitaplar, pek çok gazetecilik ödülü ve belgeseller bıraktı.

  • Genetik biliminin öncüsü Covid-19’a yenik düştü

    Genetik biliminin öncüsü Covid-19’a yenik düştü

    Ülkemizdeki genetik biliminin öncülerinden, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları anabilim dalı emekli öğretim üyesi ve Türk Pediatri Kurumu eski başkanlarından Prof. Dr. M. Asım Cenani’yi Covid-19 nedeniyle kaybetti.

    24 Mayıs 1931’de Gaziantep’te doğan Prof. Dr. M. Asım Cenani orta ve lise öğrenimini 1950 yılında Galatasaray Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştu.

    Almanya’da Johannes Gutenberg Üniversitesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları İhtisası yaptıktan sonra askerlik görevi süresince, 1963-65 seneleri arasında Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde Çocuk Kliniği bölümünde çalıştı. 1966-69 yıllarında insan genetiği üzerine ihtisas yaptıktan sonra, 1970 yılında doçent, 1976’da profesör oldu.

    Bir sene kadar Hamburg Şehir Hastanesi Çocuk Kliniği Şef Muavinliği yaptıktan sonra 1969’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları bölümüne geçti.

    1969-1974 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Sitogenetik (Hücre genetiği) Laboratuvarı kurucu ve yöneticiliği, Genetik Bölümü kurucu ve yöneticiliği, Genetik ve Teratoloji Bilim Dalı kurucu ve yöneticiliği, Sosyal Pediatri Bilim Dalı başkanlığı gibi görevleri üstlendikten sonra, Edirne Tıp Fakültesi kurucu üyeliği, Biyolojik ve Fizyolojik Bilimler ABD Başkanlığı ve Genetik Kürsü başkanlığı yaptı.

    1980-98 arasında yine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Sağlık Meslek Lisesi Müdürlüğü ve Tıbbi Biyolojik Bilimler Bölümü kurucu ve başkanlığını yaptı. Genetik ve Teratoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi kurucu ve müdürlüğü görevinden sonra, Onkoloji Enstitüsü Tümör Genetiği Bilim Dalı Başkanlığı görevini üstlendi.

    1995-98 senelerinde İ.Ü. Deneysel Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü ve Genetik Anabilim Dalı Başkanlığı’nda görevini sürdürdü. “Cenani-Lenz Sindaktilisi” (Cenani Syndactilism) kavramıyla dünya bilim tarihine adını yazdıran Profesör Cenani, 1998 tarihinde emekliye ayrıldı.

  • Benim adım Connery, Sean Connery…

    Benim adım Connery, Sean Connery…

    En unutulmaz James Bond oydu. Bu karakterden nefret etse de, onun ötesine geçen olmadı. “Bağımsız İskoçya” fikrinin yılmaz bir savunucusu olan Connery, daha sonra “Dokunulmazlar”, “İskoçyalı” ve “Gülün Adı” filmlerindeki müthiş performansıyla sinema tarihinde silinmez izler bıraktı.

    Thomas Sean Connery, 25 Ağustos 1930’da Edinburgh’un fakir mahallesi Fountainbridge’te dünyaya geldi. Babası fabrika işçisi ve Katolik, annesi temizlikçi ve Protestandı. Sean Connery dairelerin bölüşüldüğü bir binanın tek odasında büyüdü. Tuvalet paylaşılıyordu ve sıcak su yoktu. 13 yaşında okulu bırakıp eve para götürmek için çeşitli işlerde çalışmaya başladı: Süt dağıtıcılığı, inşaat işçiliği, tabut cilalama… Sonra Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ne yazıldı ama baba tarafındaki bütün erkeklerde olan mide ülseri onda da çıkınca askerliği bırakmak zorunda kaldı.

    18 yaşından itibaren vücut çalışmaya başlamıştı. Uzun boyu, kasları ve güzel hatlarıyla çok yakışıklıydı. İyi de bir futbol oyuncusuydu Connery, Manchester United’ın antrenörleri tarafından farkedildi ve takıma katılması için haftalık 25 pound (günümüzün parasıyla yaklaşık 700 pound) önerildi. O zamanlar 23 yaşında olan Connery, futbol kariyerinin en fazla 30 yaşına kadar süreceğini hesaplayıp reddetti. O uzun bir kariyer istiyordu.

    Sean Connery, 1963’te Daniela Bianchi’yle birlikte oynadığı James Bond filmi için İstanbul’da.

    21 yaşında King’s Tiyatrosu’nda kuliste çalışmaya başlamış ve oyunculuğa gönlünü kaptırmıştı bile. Film kariyerine 1954’te Herbert Wilcox’un “Lilacs in the Spring/Bahar’da Leylaklar” isimli müzikalinde figüran olarak başladı. Hâlâ geçinmekte zorlandığı için bu arada bebek bakıcılığı yaptı. Sonra Oxford Tiyatrosu’nda ve bazı televizyon dizilerinde rol aldı. İlk başrolü 1957’de tuttuğu menajer Richard Hutton sayesinde oldu: Bir BBC dizisi olan “Blood Money”de kariyeri düşüşe geçmiş bir boksörü canlandırıyordu.

    Ardından Sean Connery’i Sean Connery yapan Ian Fleming’in ölümsüz karakteri “James Bond” geldi. İlk beş Bond filminde Britanyalı gizli ajanı canlandırdı. Yönetmen arkadaşı Terence Young, Connery’i rol için çalıştırdı; pahalı lokantalara, kumarhanelere götürdü; sofistike bir ajanın nasıl yiyip içeceğini, nasıl konuşup davranacağını öğretti. Connery bu rolün üzerine yapışıp kalacağından korkuyor, sokakta ona “Bond” diye seslenenlere sinirleniyordu. Ancak karaktere getirdiği acımasızlıkla alaycı nüktedanlık karışımı tat, cinsel çekicilik ve o soğuk, mesafeli tarz, Bond’u tanımlayan evrensel özellikler halini aldı. Connery Bond’dan bıkmıştı. Ancak İspanya’da bir arazi yüzünden büyük para kaybedince “Never Say Never Again / Bir daha Asla Asla Deme”de oynamayı da kabul etti. Filmin adı Connery’in eşi tarafından kondu; çünkü bir daha asla Bond oynamayacağına yemin etmişti.

    Onu büyük yıldız mertebesine yükselten, Bond karakteri için çektiği yedi film dışında Hitchcock’un “Marnie”si, Sidney Lumet’in “The Hill/Tepe”si; Brian De Palma’nın en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ı getiren “Untouchables/Dokunulmazlar”ı, “Gülün Adı”, “Highlander/İskoçyalı”ydı. Bir de Spielberg’ün “Indiana Jones: The Last Crusade/Son Macera”sında Jones’un babası rolü.

    2000’de şövalyelik ünvanı alan Connery, iflah olmaz bir “Bağımsız İskoçya” yanlısıydı. 2006’da kariyerini bıraktı. “Hollywood aptalların eline geçti” diyordu. “Yaşayan en büyük İskoç”, 90 yaşında arkasında müthiş bir kariyer bırakarak aramızdan ayrıldı. Her ne kadar nefret etse de yarattığı James Bond’un ötesine kimse geçemedi.

    Connery, Ekim’in son günü Bahamalar’da hayata gözlerini yumduğunda 90 yaşındaydı.

  • ‘Eski Türkiye’nin fay hatlarındaki başbakan

    ‘Eski Türkiye’nin fay hatlarındaki başbakan

    12 Eylül’ün şekillendirdiği ortamda politikaya atılan Mesut Yılmaz’ın 30 Ekim’de hayatını kaybetmesiyle bir devrin son perdesi de kapandı. Sivas katliamının, Susurluk Skandalı’nın, “28 Şubat”ın, faili meçhul cinayetlerin, “Anayasa fırlatma” krizinin ortasında bir başbakan…

    Bugün 20’li yaşlarına giren neslin hiç görmediği, büyüklerin de kimi zaman özlemle kimi zaman yaka silkerek andığı “Eski Türkiye”nin sembollerindendi Mesut Yılmaz.

    Türkiye tarihinin kesintisiz olarak en uzun süre milletvekilliği yapan isimlerinden olan kıdemli politikacı, gençlik yıllarında siyasete ilgisiz bir portre çizmişti. Rizeli varlıklı bir ailenin İstanbul’da doğmuş; dünya standartlarında eğitim almış; Avusturya Lisesi ve İstanbul Erkek Lisesi’nin ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Maliye ve İktisat Bölümü’nden mezun olmuş çocuğuydu. 68 kuşağının devrimci liderleriyle aynı anda Mülkiye’de olmasına rağmen, öğrenci hareketlerinin içinde yer almamış; siyasetin, siyasetçiler tarafından, parlamentoda yapılması gerektiği inancıyla 12 Eylül’ün şekillendirdiği ortamda ANAP’tan siyasete atılmıştı.

    Genellikle çatık kaşlı, ağır ve düşünerek konuşan biriydi Yılmaz (Zaman zaman “konuşmasının arasına reklam alabileceği” söylenecek kadar). Ancak onu yakından tanıyanlar esprili, hoş sohbet, kendisini pek de ciddiye almayan, tartışmaya açık bir Mesut Yılmaz’ı da görmüşlerdi. 1. Özal Hükümeti’nde hükümet sözcülüğü yapmış; 1986’da Kültür ve Turizm Bakanı, ardından Kenan Evren’in desteğiyle Dışişleri Bakanı olmuştu. Köşeli denebilecek tavrı bu dönemde özellikle Almanya’yla ilişkileri kopma noktasına getirmişse de, Yılmaz daha sonra AB sürecinin savunucularından olmuştu.

    19 Haziran 1991’de ANAP Merkez Karar Yönetim Kurulu üyeleri ile Anıtkabir’i ziyaret eden taze genel başkan Mesut Yılmaz.

    Turgut Özal’ın Çankaya Köşkü’ne geçmesinin ardından, 1991’de Özal’a rağmen ANAP’ın genel başkanlığına seçilmiş; 1995’te ise Anavatan Partisi-DYP koalisyonunun başbakanı olmuştu. Koalisyon yalnızca üç ay birlikte çalışabilmiş, yerine Refahyol hükümeti kurulmuştu. Ancak bu hükümet de Susurluk skandalıyla sarsılmıştı.

    28 Şubat sürecinden geçerken Merkez Sağ’ın iki partisinin sürekli çekişmesi; üzerine gelen 1999 depremi; Anayasa fırlatma krizi ve ekonomik kriz; Yılmaz’ın Türkbank satış ihalesi nedeniyle Yüce Divan’da yargılanan ilk başbakan olması; Devlet Bahçeli’nin erken seçimin önünü açması; Türkiye’yi bir yol ayrımına getirdi. 2002 seçimlerinde AK Parti tek başına iktidar oldu ve bir devrin sonu geldi. Yılmaz ise yenildiğinde çekilmesini bilen bir siyasetçiydi. 30 Ekim’de bu dünyadan çekildiğinde 73 yaşındaydı.