Kategori: Ardından

  • Yayıncı, reklamcı, edebiyatçı ama bunlardan daha fazlası

    Yayıncı, reklamcı, edebiyatçı ama bunlardan daha fazlası

    Adam Yayınları, Anadolu Yayıncılık Ajans Ada, Merkez Ajans… Yayın ve reklam dünyasında silinmez izler bırakan Nazar Büyüm, 80 yaşında hayatını kaybetti. 1972’de Manajans’ta reklamcılığa başlayan Nazar Büyüm, daha sonra Ersin Salman, Zafer Ataylan ve Hasan Parkan’la birlikte Ajans Ada’yı kurmuştu.

    Ardindan-Nazar

    1981’de Adam Yayınları’nı, Merkez Ajans’ı ve Anadolu Yayıncılık’ı kuran Nazar Büyüm, edebiyat-sanat kitapları ve dergiler; Yurt Ansiklopedisi, Türk ve Dünya Ansiklopedisi gibi kaynak kitaplar yayımladı. 1985’te Osman Kavala ve Selahattin Beyazıt’la birlikte kurduğu Ana Yayıncılık, Britannica Ansiklopedisi’nin Türkçe versiyonu AnaBritannica’yı, Britannica Compton’s’u ve Temel Britannica’yı yayımladı. Çevirileri, derlemeleri, şiir kitaplarının yanısıra reklamcılık sektörünün de önde gelen isimlerinden Büyüm, Agos’taki yazılarını Dönüp Baktığımda kitabında toplamıştı.

    Nazar Büyüm’ü, arkadaşı ve meslektaşı Bülent Korman’ın T24’teki yazısından bir bölümle uğurluyoruz:

    “Pazarlama iletişimcileri zaman zaman bir kavrama sarılmayı sever. “Insight” yakın bir dönemde bunlardan biriydi. Bunun nedenini, “kendi ifade ettiklerinin ötesine bir adım atıp tüketicilerin içlerine bakmak ihtiyacı” olarak açıkladılar. “Insight”ın Türkçesi ‘iç görüş’, ‘içe bakış’: Bir durumun içini görme. Varlıkların ve davranışlarının iç doğasını sezmek, kavramak.

    Reklamcılık yapa yapa gelişen, geliştirilen, ustadan öğrenilen bir zanaattır. Ve nihayetinde bir neden-sonuç arayışıdır. Bu bir yetenek olduğu gibi, zamanla mesleki bir deformasyona dönüşebilir. Benim de içinde olduğum bir kuşağın ustası tereddütsüz Eli Y. Acıman ise, onun en iyi yetişmiş çıraklarından biri elbette Nazar’dı. Çünkü o, mesleğin gerektirdiğinden daha fazla niteliklere, birikime sahip olanlardan biriydi. Bu da ona, can yoldaşlarıyla birlikte, bir işkolunu bu ülkede daha sonraki nesiller için geliştirmek, ekmek kapısı yapmak olanağını verdi… Şu “insight’”meselesinin etrafımdaki bazı insanların bir ölüm sonrasındaki tutumlarını, davranışlarını, gayret veya gayretsizliklerini içlerindeki ihtiyaçlarla, derinde yatanlarla anlamlandırabilmenin beni epey meşgul ettiği şu günlerde; Nazar’ın inişli-çıkışlı ama asla sıradan olmayan yoğun geçmiş hayatı dün bitti. Toprağın bol olsun sevgili dostum.”

  • Yalnızca bir gazeteci değil, tarihî mirasın koruyucusu

    Yalnızca bir gazeteci değil, tarihî mirasın koruyucusu

    Niğde’nin Bor ilçesinde doğan Özgen Acar, önce İzmir Anadolu Lisesi’ni ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Gazeteciliğe öğrenciyken, 1960’ta Cumhuriyet gazetesinde parlamento muhabiri olarak başladı. 1972’de Reuters Ajansı’nın Türkiye bürosunu açtı. TRT ile Milliyet’in Atina ve New York muhabirliğini, temsilciliğini yaptı. 1990’da Cumhuriyet’e geri döndü. Tarihî eser kaçakçılığı üzerine uzmanlaşan Acar, yaptığı haberlerle dikkati çekti; bunlar gazeteciliğin temel ilkelerinden biri olan fikri takip konusunda da bir ders gibiydi. Türk basınında örneği olmayan bir alanda çalışarak, adeta bir detektif gibi Türkiye’den kaçırılan kültürel mirasın izini sürdü. Anadolu’dan götrülen Lidya Hazinesi, Elmalı Hazinesi, Karun Hazinesi ve Yorgun Herkül heykeliyle ilgili gerçekleri ortaya koyan Özgen Acar, “Karun Hazineleri”nin 1960’larda Türkiye’den kaçırıldığını, bu mirasın New York Metropolitan müzesinde sergilendiğini ortaya çıkardı. Bu konuda onlarca haber yaparak kamuoyu oluşturdu ve uzun bir sürecin ardından eserlerin Türkiye’ye iadesini sağladı.

    Ardindan-Ozgen

    Bir başka büyük başarısı ise Yorgun Herkül heykeli oldu. 1980’lerde Türkiye’den ABD’ye kaçırılan heykel Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergileniyordu. Acar, bu konuda yaptığı haberlerin yanısıra hukuki mücadele de verdi ve heykel Türkiye’ye iade edildi.

    1992-1994 arasında Cumhuriyet gazetesinde genel yayın yönetmenliği de yapan Özgen Acar, vefatına kadar “Kavşak” adlı köşesiyle gazeteciliğe devam etti. Acar’ın son yazısı kadın cinayetleriyle ilgiliydi. 23 Ekim’de Ankara’da yaşamını yitiren Özgen Acar’ın cenazesi Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

  • Müzik dünyasında bir deha: ‘Pop’u yeniden tanımlamıştı

    Müzik dünyasında bir deha: ‘Pop’u yeniden tanımlamıştı

    Kariyerinin başlangıcından itibaren, imkanları kısıtlı olsa da inanılmaz başarılara imza atan Quincy Jones; Ray Charles’tan Dizzy Gillespie’ye, oradan Ella Fitzgerald ve Count Basie’ye ve sonrasında Michael Jackson ve Lionel Richie’ye uzanan ünlüler geçidinin arkasındaki büyük ustaydı. “We are the World” ile müziğinin gücünü iyilik için kullandı.

    Olağanüstü bir yeteneğe sahip, köklerini unutmayan ve sanatsal ifade sınırlarını her zaman zorlayan Quincy Jones’un karakteri, şu cümleleriyle özetlenir: “Asla pes etme. Yaratıcılığınla tevazunu, başarınla zarafetini beraber koru. 1 Numaralı bir plağın arkasındaki kişi olman, seni kimseden daha iyi yapmaz.”

    Ardindan-Quincy
    3 Kasım 2024’te ölen Quincy Jones, müzik ve eğlence dünyasını da etkileyen ırkçılık duvarlarını yıkmıştı.

    91 yaşında ölen, gerçek bir usta, yapımcı ve müzisyen Quincy Jones, müzik ve eğlence dünyasını da etkileyen ırkçılığın duvarlarını yıkarak efsaneler arasında yerini aldı. Hayatı tıpkı bir senfoni gibi farklı notaların ve ritimlerin ahenkli bir birleşiminden oluşuyordu. Büyük Buhran’ın ardından 1933’te dünyaya gelen Quincy’nin çocukluğu, ebeveynlerinin boşanmasının yarattığı sarsıntılar ve zorluklarla geçti. 11 yaşında yiyecek çalmak için girdiği Washington-Bremerton’daki bir rekreasyon merkezinde piyanoyu görmesi, hayatının dönüm noktasını olacaktı. Müzik onun kaçışı, tesellisi ve nihayetinde kaderi oldu. Kariyerinin başlangıcından itibaren, imkanları kısıtlı olsa da inanılmaz başarılara imza attı. Trompette ustalaşarak Ray Charles ve Billie Holiday gibi caz üstatlarıyla birlikte sahneye çıktı. Lionel Hampton ve Dizzy Gillespie ile dünya turnelerine gitti. Müzik düzenleme ve prodüksiyon alanında o kadar yetenekliydi ki, Frank Sinatra, Ella Fitzgerald, Count Basie gibi dönemin en ünlü isimleriyle çalışma fırsatı buldu.

    Film müziği dünyasına adım atarak 1967’de “Gecenin Sıcağında” (In The Heat of the Night), 1977’de “Kökler” (Roots) gibi yapımların müziklerini besteledi. En İyi Orijinal Şarkı dalında Akademi Ödülü’ne aday gösterilen ilk Afrikalı Amerikalı unvanını aldı.

    Michael Jackson ile yaptığı ortak çalışma sonucunda müzik tarihinde iz bırakan “Off the Wall” (1979), “Thriller” (1982) ve “Bad” (1987) albümleriyle türleri harmanlayarak pop müziği yeniden tanımladı. 1985’te Michael Jackson ve Lionel Richie ile birlikte Etiyopya’daki açlıkla mücadele için insani yardım çabalarına el uzattı. “We are the World” ile müziğinin gücünü iyilik için kullandı.

    Quincy Jones, yaratıcılık ve azimle dolu, olağanüstü bir kariyere imza attı. Ünlü oyuncu ve sinemacı Rachida Jones da aralarında olmak üzere 7 çocuk babası olan Jones, arkasında 500 milyon Dolarlık bir miras bıraktı. Müzik dünyasının vizyon sahibi dehası Quincy Jones gelecek nesillere ilham vermeye ve yaşamaya devam edecek.

  • Hayat boyu onurlu ve irfanlı bir yaşam melodisi…

    Hayat boyu onurlu ve irfanlı bir yaşam melodisi…

    Sanatını ticari kaygılardan uzak tutan, insanlarla paylaşmayı ilke edinmiş nadir müzisyenlerden biriydi Alış. 1991’de kurduğu Peyk grubuyla alternatif müzik sahnesine çıkan Alış’ın parçalarında, toplumsal duyarlılık, emek ve adalet temaları her zaman ön planda oldu. İlk müzikali “Hamiyet”, bu yıl 27. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapmıştı.

    Türkiye alternatif müzik sahnesinin özgür ve güçlü sesi İrfan Alış, 4 Kasım 2024’te, henüz 53 yaşındayken hayata veda etti. Peyk grubunun solisti olan Alış, ardında sadece unutulmaz şarkılar değil, aynı zamanda yılmaz bir mücadelenin ve dayanışmanın güçlü mirasını bıraktı.

    Ardindan-Irfan
    Peyk grubunun kurucusu İrfan Alış müziği sadece bir ifade biçimi olarak değil, toplumsal dönüşümün bir aracı olarak da değerlendiriyordu.

    Sanatını ticari kaygılardan uzak tutarak insanlarla paylaşmayı ilke edinmiş nadir müzisyenlerden biriydi İrfan Alış. Müziğe olan tutkusu, onu 1991’de Peyk grubunun temellerini atmaya yönlendirdi. Serdal Ersoy, Özgür Ulusoy, Barış Tokgöz ve Ertan Çalışkan’dan oluşan grup, Türkiye alternatif rock sahnesinde kendine özgü bir yer edindi. 2007’de yayımladıkları “Suluşaka” albümüyle başlayan müzikal yolculuklarında, “İçimdeki İz” (2011), “Teslim Olma” (2014) ve “Lay Lay Lom” (2018) albümleriyle de dinleyicilerin hafızasında kalıcı bir yer edindi.

    Hayatın zorluklarıyla erken yaşta tanışan Alış, 13 yaşında başlayan çalışma hayatını üniversiteye girdikten sonra da sürdürmüştü. Peyk’in ilk yıllarında stüdyo masraflarını karşılayabilmek için alüminyum doğramacılık ve esnaflık yapan Alış, bu deneyimleri müziğine de yansıttı. Şarkılarında toplumsal duyarlılık, emek ve adalet temaları her zaman ön planda oldu. İrfan Alış müziği sadece bir ifade biçimi olarak görmeyip toplumsal dönüşümün bir aracı olarak da değerlendirdi. Bu anlayışının örneklerinden ve Peyk’in ilk müzikali olma özelliğini taşıyan “Hamiyet”, prömiyerini bu sene 27. İstanbul Tiyatro Festivali’nde yapmıştı.

    Alış’ın mücadelesi sadece müzikle sınırlı kalmadı. “Olta Dayanışma Projesi”yle pandemi döneminde zorluk yaşayan müzisyenlere destek olan Alış, telif hakları konusunda da önemli çalışmalar yürüttü. “Örgütlülük her şeyi çözer” diyerek, her fırsatta sanatçıların ve tüm emekçilerin biraraya gelmesi nin önemini vurguladı.

    Gezi eylemlerine verdiği destek ve savaş karşıtı duruşuyla da tanınan İrfan Alış, sözünü sakınmayan, düşüncelerini açıkça ifade etmekten çekinmeyen bir sanatçıydı. Kararlı duruşu ve kişiliğiyle, inandığı değerler uğruna mücadele etmekten hiçbir zaman vazgeçmedi. Beyne pıhtı atması sonucu hayata veda eden Alış, ölümünden 2 gün önce (2 Kasım) X (Twitter) hesabından 29 Kasım olarak planlanan “Hamiyet” plak lansmanını duyurmuştu. Ne yazık ki bu etkinliği göremedi.

    Kararlı duruşu, dayanışma çağrısı ve güçlü sesi her zaman bizimle yaşamaya devam edecek.

  • İnsanın karaciğerini bildi, binlerce hastaya şifa verdi

    İnsanın karaciğerini bildi, binlerce hastaya şifa verdi

    Ankara Üniveristesi Tıp Fakültesi’nden sonra ABD’de cerrahi eğitimi alan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu, özellikle 1981’den itibaren gerçekleştirdiği karaciğer nakilleriyle dünya çapında isim yapmış bir hekimdi. Dünyada karaciğer nakli yapan ilk Türk doktor ve çok sayıda hekim yetiştiren gerçek bir usta olan Kalayoğlu, adı “Münci’ gibi bir “kurtarıcı”ydı.

    Prof. Dr. Münci Kalayoğlu 7 Mayıs 1940 tarihinde Ankara’da doğduğunda, annesi bir kitapta okuduğu “Münci Mustafa Kemal” tanımından esinle “kurtarıcı” anlamına gelen bu adı koymuştu. Babası Süleyman Sırrı Kalayoğlu savcı, annesi Bedriye Kalayoğlu öğretmendi.
    İlkokulu Ankara’da, ortaokulu Antalya Elmalı’da bitirdi. 1957’de mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’nin ardından girdiği Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 1963’te bitirdi. Yaşadığı müddetçe Ankara Tıp’a duyduğu minneti her fırsatta ifade edecekti:

    Ardindan-Munci-2
    İlk başarılı karaciğer naklini yapan Dr.
    Münci Kalayoğlu (altta), 1982 tarihli Life dergisine kapak olmuştu. Ameliyatta çekilen fotoğrafta

    “Dünyada bu kadar güzel bir tıp eğitimi alındığını zannetmiyorum. Hepimiz kardeştik. Birbirimize yardım ederdik. Hiçkimse bir diğerini kıskanmazdı.”

    1963-1967 arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde genel cerrahi ihtisasını tamamladıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek 1967-1968 arasında New York’taki Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde cerrahi eğitimi aldı. 1968-1971 arasında Pittsburgh Çocuk Hastanesi’nde çocuk cerrahisi ihtisasını tamamladı. Türkiye’ye döndüğünde Belkıs Hanım ile evlenmişti. Hacettepe’de öğretim üyeliğine başladı; 1972’de doçent, 1977’de profesör oldu.

    Ardindan-Munci-1

    Münci Kalayoğlu karaciğer naklinin gelişmekte olduğu 1981’de, bu alanın öncüsü kabul edilen Dr. Starzl’ın yönettiği karaciğer nakli merkezinde eğitim almak üzere tekrar Pittsburgh’a, Pittsburgh Üniversitesi’ne gitti.

    1981-1983 yarasında Pittsburgh Üniversitesi Transplantasyon Bölümü’nde 2 yıllık eğitimin ardından Türkiye’ye dönen Dr. Kalayoğlu, kısa süre sonra gelen bir teklifle yeni bir karaciğer nakli merkezi kurmak üzere bu defa Wisconsin-Madison Üniversitesi’ne gitti. Temmuz 1984’te burada ilk karaciğer naklini gerçekleştirdi: Hasta Vietnam gazisiydi; sirozdu; nakil yapılacak organı almak üzere bizzat Kanada’ya giden Prof. Kalayoğlu, başarılı bir şekilde nakli gerçekleştirdi. CNN ekranlarından verilen “Vietnam gazisinin karaciğer nakliyle hayata dönüşü” haberi büyük ilgi çekmişti. Yıllar içinde ABD’de en iyi karaciğer nakli programlarından biri hâline getirdiği merkezde, 21 Temmuz 2001’de 1.000. karaciğer naklini gerçekleştirdi.

    Wisconsin’deki ilk ve tek yapışık ikiz ayırma ameliyatını ve Sadri Alışık’ın karaciğer naklini de yapan Prof. Kalayoğlu, bu operasyonlarla pek çok ilke de imza attı: ilk küçültülmüş karaciğer nakli, ilk karaciğer-bağırsak nakli, ilk bölünmüş karaciğer nakli, yetişkinden yetişkine ilk canlı donör karaciğer nakli…

    Dr. Kalayoğlu 2006’da İstan- bul’da Memorial Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Bölümü Başkanı olarak çalışmaya devam etti. Memorial Hastanesi’nde 1.000’den fazla nakil yaptı. Daha sonra da Koç Üniversitesi Hastanesi’nde Organ Nakil Merkezi’nde çalışmaya devam etti.

    22 kitap ve 196 makale yayınladı; yerli ve yabancı sayısız ödüle layık görüldü. 1.500’ün üzerinde karaciğer nakli ameliyatı yapan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu 17 Kasım 2024’te hayata veda etti. Dünyada karaciğer nakli yapan ilk Türk doktor ve çok sayıda hekim yetiştiren bir ustaydı. Kendi sözleriyle uğurlayalım:

    “Eğitim bizim şerefimizdir ve geleceğimizdir. Hem insanlık hem bilimsellik hem de cerrahlık açısından bunun en büyük sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz ve bu bilinçle çalışıyoruz.”

  • Bilimi akademiden çıkardı ve geniş kitlelere taşıdı-yaydı

    Bilimi akademiden çıkardı ve geniş kitlelere taşıdı-yaydı

    110 yıllık müstesna ömrünü Mezopotamya arkeolojisine, özellikle Sümer dönemi çalışmalarına adayan Muazzez İlmiye Çığ; yazının bulunması, bugünkü ilahî kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerinin nasıl atıldığı; ilk hukuksal metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk kapsamlı bilimsel çalışmaları gerçekleştirdi. Daha da önemlisi, bunları halka mâletti. al metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk da önemlisi, bunları halka mâletti.

    Sümerolog Muazzez (İtil) İlmiye Çığ, 20 Haziran 1914’te Bursa’da doğdu. Anne ve baba tarafından Kırım göçmeni olan Muazzez, çocukluk ve gençliğini Bursa, İzmir ve Çorum’da geçirdi. 1936’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hititoloji Bölümü’ne kaydolan Muazzez İtil, 2. Dünya Savaşı döneminde Almanya’dan kaçan Yahudi hocalar Prof. Dr.Hans Güstav Güterbock ve Prof. Dr. Benno Landsberger’in öğrencisi oldu.

    Ardindan-Muazzez-1
    17 Kasım 2024’te ölen Muazzez İlmiye Çığ, kendini sümerolojiye adamış bir cumhuriyet kadınıydı.

    Dönemin en önemli hocalarından Sümer ve Akkad grameri ile Mezopotamya kültür ve arkeolojisi öğrenmiş olması, meslek hayatındaki başarısının temelini oluşturmuştur. 1940’ta fakülteden hititolog olarak mezun olan Muazzez İtil, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi’nde uzman olarak göreve başladı. Aynı yıl, sonradan Topkapı Sarayı Müdürlüğü de yapacak olan Sanat Tarihçisi Kemal Çığ ile evlendi. Emekliye ayrıldığı 1972’ye kadar müze tablet bölümünde Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış çiviyazılı belgelerin arşivini oluşturmuş ve eser envanterini tamamlamayı başarmıştır.

    Muazzez İlmiye Çığ kendini vareden meslek hayatına, bir anlamda emekli olduktan sonra başladı. Devlet memurluğu kıyafetini çıkarmasıyla birlikte birikimini anlatmaya ve yazmaya başladı. İlerlemiş yaşına karşın Atatürk’ün bizzat temellerini attığı sümeroloji üzerine çalışmaya, Sümerlerin kültürü, tarihi ve çoktanrılı din sistemi üzerine çalışmaya, eserler vermeye başladı. Bu konudaki tek kaynak olan Samuel Noah Kramer’in anlat(a)madığı, Sümerlilerden tektanrılı dinlere geçen inanışları, ayinleri ve ritüelleri büyük bir cesaretle yazdı. Tevrat ve Kuran-ı Kerim’de insanın yaradılışı, Hz. Adem’in cennetten kovulması, Tufan ve Nuh Peygamber anlatılarını Sümer edebiyatındaki efsanelerle karşılaştırarak, benzer motifleri toplumla paylaştı. Günümüz tesettür uygulamaları ile kurban pratiğinin Sümer’de mevcut olan kökenini gündeme getirdi.

    Sümer kültürü, edebiyatı ve tarihi dışında Hititler ve İslâmiyet öncesi Türk kültürü üzerine de çarpıcı eserler kaleme aldı. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kültürel politikası olan, günümüze değin gündemden düşen Güneş-Dil Teorisi’ni yeniden canlandırdı ve Sümerce-Türkçe arasındaki yakın benzerlikleri yeniden tartışmaya açtı. Sümerce ile Türkçe arasında güçlü bir dil benzerliğinin bulunduğunu ve bir akrabalık olduğunu ileri sürdü. Çığ’a göre, Sümerler ve Türkler günlük yaşantı noktasında da birbirlerine çok benziyorlar, ölüler için benzer ritüeller yapıyorlardı ve kimi âdetleri günümüze kadar uzanmıştı.

    Muazzez İlmiye Çığ’ın eskiçağ bilimlerine yaptığı en kritik katkı ise, insanlık tarihi açısından Sümer kültürünün eski Yunan kültüründen çok daha önemli olduğunu göstermesi oldu. Eski Yunan mitolojisinin Sümer kökenlerini başarıyla kanıtladı. Yaklaşık 5 bin yıl önce Mezopotamya’nın güneyinde yaşamış olan Sümerlileri “medeniyetin beşiği” olarak tanımlayan Muazzez İlmiye Çığ, bu halkın yazıyı bulmasını; bugünkü ilahi kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerini atmış olmasını; evlenme, boşanma, kira, borçlanma, alma, satma gibi işleri belgelemesini; ilk hukuksal metinleri oluşturma başarılarını herkese anlatabilmiştir.

    Ardindan-Muazzez-2
    Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde…

    Muazzez İlmiye Çığ’ın vefatının ardından özellikle sosyal medyada akademisyen olmadığı, bu nedenle gerektiğinden fazla önemsendiği ve abartıldığı yönünde fikir beyan edenlerin varlığı dikkati çekicidir. Muazzez Hoca ile yapılan uzun söyleşilerin kitaplaştırıldığı Çivi Çiviyi Söker (2002) ve Hayatı Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı (2023) adlı eserlerde, kendisi de akademik kariyeri olmadığını açıkça ifade etmiştir. Muazzez İlmiye Çığ akademisyen değildi ancak bir biliminsanıydı. Bilimin geniş kitlelere yayılması için halka dönük yazılar yazdı ve onun bu çabaları 2000’de İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora ile ödüllendirildi.

    Muazzez İlmiye Çığ, kendisini sümerolojiye adamış bir cumhuriyet kadınıydı. Atatürk’ün bizzat kurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencilerinden ve ilk mezunlarındandı. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında doğdu, cumhuriyetin ilanını ve 100. yaşını gördü. Türk kadınlarına rol model olan çok kıymetli bir şahsiyetti. Ruhu şad olsun.

    SÜMERLERDEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

    ‘Muazzam Muazzez’in tarih tutkusu-gelecek umudu

    Mart 2020’de 70. sayımızda yayımlanan Serpil Korkmaz’ın röportajı, o tarihte 106 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ’la yapılmış en son ve kapsamlı söyleşilerden biriydi.

    “Eski Türklerde, İslâmiyet öncesinde kız çocuğu doğduğu zaman “eve bereket geldi” diye sevgi duyarlarmış… Anne tarafım gayet açık ve ileri görüşlü insanlarmış. Annem yabancı dil bilmezdi ama eve gelen yabancılarla da diyalog kurardı. Arapça Kur’an-ı Kerim okumasını bilirdi. Ne zaman ki Atatürk, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ettirdi, annem bir daha Arapça Kur’an okumadı; hep Türkçe okudu…

    Ardindan-Muazzez-3

    Bir de unutamadığım anım var: Atatürk, Rıza Şah ile Eskişehir’e gelmişti. Bizim evimiz de ana caddedeydi. Atatürk geçiyor diye pencerelere çıktık. Kendisi bizim taraftaydı; el salladık. Yalnız başına üstü açık arabada gördüm onu. Bir tek kendisiydi; ne koruma ne bir görevli vardı. Bunu hiç unutmuyorum. Bir de 1936’da Ankara’da öğrenciyken gördüm onu. Karşılıklı el salladık birbirimize…

    Bizler sevgiyle büyüdük… Biz Sultanahmet’te otururken küçük bir sokağımız vardı. O sokakta benim çocuklarım çıkar mahallenin çocuklarıyla oynardı. Aklımıza bu çocuklara tecavüz edebilirler, öldürebilirler gibi bir şey gelmezdi. Kızımla konuştuğumuz zaman “anne biz iyi zamanlarda yetiştik” diyor. Şimdiyse anneler-babalar çocuklarını sokağa çıkarırken endişeleniyorlar. Çocuklar da şaşkın bu duruma. Çocuklara çok üzülüyorum.

    Mesela “bugünkü gençler” dediklerinde ben çok kızıyorum. Evvela sen bu gence ne verdin? Oturup bunu düşünmek lazım. Gençlere spor sahaları vermek, onların oturup konuşacakları sohbet edecekleri alanlar yaratmak gerekiyor… Fakat biz gençlere hiçbir imkan veremedik. Yine de böyle pırıl pırıl yetişen çocukları gördükçe, bizim onlara teşekkür etmemiz lazım diyorum. Böyle güzel yetiştikleri için…

    Sümer’de kadın gayet serbest. Erkekler gibi kendi başlarına ticaret yapabiliyor, şahitlik edebiliyor; dava açıp kefil olabiliyor. Kadın ve erkek eşit. Evlilikler de kontratla oluyor. Kadın ve erkek hakimin huzuruna gidip şartlarını söylüyor… 5.000 yıl önce Sümerlerde kadının gücü çok fazla, pozisyonları bazı durumlarda şimdikinden yüksekti.

    80-90 yıl önce Türk kadını kara çarşaflı, okuma-yazma bilmeyen bir konumdaydı. Atatürk’le birlikte toplumda birtakım haklar elde etti ve kadının toplumdaki statüsü yükseldi… Yurtdışına giden insanlarımız 60-70 sene içinde yetiştirdikleri 2.-3. kuşakta sanayide, eğitimde, siyasette öne çıktılar. Bu bizim hakikaten cesur bir millet olduğumuzu gösteriyor. Bu kadar kısa zamanda bugün Avrupa’da her alanda Türk adı var, Türk cemiyetleri var. Bu da gösteriyor ki hakikaten zekiyiz ve çalışkanız, Atatürk’ün dediği gibi.”

  • ‘…Ölüm hep bana, bana mı düşer usta?’

    ‘…Ölüm hep bana, bana mı düşer usta?’

    60 kuşağının önde gelen şairlerinden, yazar ve gazeteci Refik Durbaş’ı, kaybettik. Şiirleri, denemeleri, haberleriyle silinmez bir iz bıraktı ardında.

    Refik Durbaş’ın günümüz Türkiye’sinde pek nadir görülen üç özelliği vardı. Birincisi şair olmak, ikincisi adam olmak, üçüncüsü ise gazeteci olmak. Az konuşup çok düşünen, çok okuyan, çok yazan bir insandı. 80’lerin ortasında Cumhuriyet gazetesinde tanıdığım, Yeni Yüzyıl’da daha da iyi tanıdığım bambaşka bir varlıktı. Onun mısralarındaki samimiyet -dönemin stilize edilmiş, sloganlaştırılmış, halkçılaştırılmış ifadeleri arasında- temizliğiyle parlardı. İşte zaten bu nedenle asla eskimedi, dönemsel kalmadı ve kalmayacak.
    Refik Durbaş’a “mütevazı” demek yetersizdir. İşinde gerçek bir profesyoneldi; çalışkandı, iddialıydı, espriliydi hatta komikti. Hangi yazının ne kadar ne olduğunu Türkçesinden, kimin kendisini ne kadar taşıdığını gözlerinden, neyin ne kadar gerçeğe yaklaştığını halinden anlardı. Durbaş, zeka gösterileri yapmayacak veya naif rolleri oynamayacak kadar yüksek IQ sahibi bir insandı.

    İçinden çıktığı toplumu, insanları onun kadar hissetmiş, yansıtmış ve kendini öne çıkarma hevesi olmadan yaşamış az insan tanıdım. Bu varoluşuyla, doğal olarak hem takdir edilen hem de kızılan biri oldu. Onun gibi olamazdık; olamadık zaten. Ama ondan çok şey öğrendik. Hem nefis şiirleriyle bezendik hem de yapabildiğimizce kendimizi düzelttik. Hoşçakal usta; tekrar görüşmek üzere.

  • ‘Avrupa Yakası’nda bir Kubilay…

    ‘Avrupa Yakası’nda bir Kubilay…

    Ülkemizde özellikle “Avrupa Yakası” dizisindeki Kubilay Peynircioğlu rolüyle hafızalara kazınan ünlü oyuncu-tiyatrocu Vural Çelik hayatını kaybetti. Oyunculuk kariyerine “Bir Demet Tiyatro” ile başlayan Vural Çelik, “G.O.R.A”, “Organize İşler” ve “Seksenler”le adını duyurdu; “Avrupa Yakası”nda canlandırdığı “Kubilay” karakteri ile fenomen olmuştu. 1969 Ankara doğumlu Çelik kariyerine Levent Kırca Tiyatrosu’nda başlamış, daha sonra Yılmaz Erdoğan’la tanışarak BKM’de görev almıştı. Kilyos Mezarlığı’nda toprağa verilen Çelik, vefatından 2 gün önce sosyal medya hesabından, hastane yatağındayken bir video paylaşmış, vaktinin çoğunu hastanelerde geçirdiğini söylemişti. 

    ardindan-vural

  • Kapitalizm eleştirisinde kültürel kodların peşinde…

    Kapitalizm eleştirisinde kültürel kodların peşinde…

    Amerikalı eleştirmen, filozof Fredric Jameson 90 yaşında öldü. Kimine göre kendi zamanının en büyük kültür eleştirmeni sayılan Jameson, ortodoks Marksizm-Leninizm’e mesafeli durdu. Geleneksel Marksist felsefeden farklı olarak, kültürü sosyal ve tarihsel bir olgu olarak değerlendiriyordu.

    ardindan-frederic

    Kurumsal kültürsüzleşmenin, lümpenleşmenin doruğa çıktığı neoliberal çağda, kültür eleştirmenliği gibi çokdisiplinli bir alanda dolu-dizgin bir ömür sürmüş bir insandı. “Jameson, kuşkusuz kendi zamanının en büyük kültür eleştirmeniydi. Ama ‘kültür eleştirmeni’ terimi, henüz daha uygun bir isim bulamadığımız, estetikten felsefeye, sosyolojiden antropolojiye, psikanalizden siyaset teorisine uzanan bir tür entelektüel çalışmayı vekaleten tanımlamak için kullanılan bir ifade. Sinema ve mimariden resim ve bilimkurguya kadar beşerî bilimler alanında Jameson’ın ilgisini çekmeyen şey yoktu; dünyadaki herkesten daha fazla kitap okumuş gibi görünürdü” diyor Terry Eagleton.

    Jameson 14 Nisan 1934’te ABD’de doğdu. 1954’te Haverford College’dan mezun olduktan sonra kısa bir süre Avrupa’ya geçti; Aix-en-Provence, Münih ve Berlin’de okudu ve burada “kıta felsefesi”yle ilgilendi. Ertesi yıl Yale Üniversitesi’nde doktora yapmak için ABD’ye döndü.

    Araştırmaları, kültürel eleştiriyi Marksizmin ayırtedici özelliği olarak gören György Lukács, Ernst Bloch, Theodor Adorno, Walter Benjamin, Herbert Marcuse, Louis Althusser ve Jean-Paul Sartre gibi düşünürlere odaklandı. Tarihsel materyalizme dair daha dar bir bakışaçısına sahip ortodoks Marksizm-Leninizm’e çok mesafeli durdu. Geleneksel Marksist felsefe kültürel üstyapının tamamen ekonomik altyapı tarafından belirlendiğini düşünürken; Batılı Marksistler, kültürü ekonomik üretim ve siyasi gücün yanısıra sosyal ve tarihsel bir olgu olarak değerlendiriyordu.

    Birçok eseri Türkçeye de çevrilen Jameson’ın edebî çalışmalarında, tarih her zaman merkezî bir rolde oldu.

  • Sahici bir entelektüel ve müstesna bir akademisyen

    Sahici bir entelektüel ve müstesna bir akademisyen

    Türkiye’de 3 önemli üniversitede binlerce öğrenci, yüzlerce akademisyenin beyinlerine bilgisi, görgüsü ve zarafetiyle dokundu. Türkiye’nin entelektüel haritasında çok özgün, çok verimli ve çok derin bir iz bırakarak gitti Fuat Hocamız. Akademik dünya eksikliğini hep hissedecek.

    En zor işlerden biri, çok zamansız bir ölümün ardından, henüz şaşkınlığınızı ve içinizi burkan ani acıyı üzerinizden atamamışken, kaybedilen kişi hakkında yazı yazmaktır. Prof. Dr. Fuat Keyman, en verimli ve bilge döneminde, menhus bir hastalık yüzünden bizleri bırakarak gitti. Daima gülen yüzü, kapılara sığmayan endamı, hiçbir zaman sınırlarını zorlamadığı nezaketi ve zarafeti, Fuat Hoca’yı gerçekten “nevi şahsına münhasır” bir kişilik yapmıştı.

    Türkiye’de olduğu kadar dünyanın tanınmış üniversite ülkelerinde de uluslararası ilişkiler alanında önemli ve saygın bir yer edinmişti Fuat Hocamız. Araştırmaları, kitapları, makaleleri ve konferansları ile öne çıkmıştı. Türkiye’de kamuoyu onu televizyon ekranlarında, yorumlarıyla tanıdı. Sesini hiç yükseltmeden, düşüncelerini akıl ve birikiminin imbiğinden geçirerek anlatması; yaptığı analizler; görüşlerinin ardında durduğu kadar, karşısındakinin düşüncelerini ve yaklaşımını da anlama tavrı; onun çok değişik bir akademisyen olduğunu herkese gösteriyordu.

    ardindan-fuat

    Türkiye’de kimseyi kırmadan karşısındakiyle hemfikir olmadığını söylemek kolay değildir. Profesör Keyman, akademisyenlik ile aktivizmi en iyi ayıran, gerektiğinde kendini sorgulamayı gayet iyi bilen sahici bir entelektüeldi. Sevmeyeni var mıdır? Hiç sanmıyorum.

    Üniversite dünyasında sıklıkla tekrarlanan bir deyim vardır: “Birinci sınıf profesör, birinci sınıf asistan alır; ikinci sınıf profesör ise ancak üçüncü sınıf asistan alır.” Fuat Hocamız, akademi dünyasında bu tavrıyla da gerçek bir akademisyen olduğunu gösteren nadir kişilerdendi. Ne kadar genç ve parlak beyin varsa etrafına topladı, onları asistan aldı; projelerde, kurumsal çalışmalarda onlarla birlikte çalıştı. Özellikle kadın akademisyenlerin önünü açan, onların “malum cam tavan”ı delmelerini gerçekten mümkün kılan harika bir kariyere imza attı. Türkiye’de 3 önemli üniversitede binlerce öğrenci, yüzlerce akademisyenin beyinlerine bilgisi, görgüsü ve zarafetiyle dokundu. Türkiye’nin entelektüel haritasında çok özgün, çok verimli ve çok derin bir iz bırakarak gitti Fuat Hocamız.
    Boşluğunu hep hissedeceğiz.