Kategori: Albüm

  • Nostaljiden tarihe

    Nostaljiden tarihe

    Kâğıthane, bugünkü resmî ilçe sınırlarını da aşan tarihi, coğrafi özellikleri ve sosyal nitelikleriyle, bir çağlar yelpazesine tanıklık etmiş. Öyle ki buradaki ilk yapılaşmaların tarihi, İs-tanbul’un bir şehir olarak kuruluşundan dahi önceye gidiyor. Kâğıthane’nin uzun ve zengin geçmişi, belediyenin basın danışmanı olarak çalışan Hüseyin Irmak’ın seneler süren titiz çalışmasıyla artık okuyucunun erişim alanında. Kâğıthane vadisinde, geçmişi en eski çağlara uzanan yerleşimlerin izini süren Irmak, arşivlerde Kâğıthane’yle ilgili bilinmeyenleri ve yayımlanmamış görsel malzemeyi İlk Çağdan Günümüze Kâğıthane başlıklı kapsamlı çalışmasında bir araya getiriyor. 

    BİR ZAMANLARIN EĞLENCE MERKEZİ 20. yüzyıl başında kâğıthane deresi’nde çekilmiş bir fotoğraf. O günlerde derede gezinti için kayık kiralamak, mesirede ailece vakit geçirmek, Hıdırellez’de ziyafet ve su kenarında müzik dinletileri düzenlemek popülerdi. Kâğıthane, İstanbul halkının eğlence merkeziydi.

    Bir ‘Kâğıthane Hikayesi’nin peşinde 20 yıl

    ‘Bir semt hafızası ve vicdanı oluştu’

    Kâğıthane’nin zengin tarihinin derlenmesi, ancak derin bir tarih duyarlılığının ve yıllar gerektiren bir sabrın ürünü olabilirdi. Hüseyin Irmak’ın İlkçağdan Günümüze Kâğıthane isimli çalışması, işte böylesi bir kaynak. Irmak, kaynaklardan edindiği bilgileri arazide test ediyor ve Kâğıthane tarihine bilimsel bir hassasiyetle sadık kalabilmek için üzerinde durulmadık konu bırakmıyor. Elbette bu kapsamlı çalışmanın ortaya çıkmasında, 2018 sonu itibariyle semt tarihiyle ilgili 33 kitap basmış olan Kâğıthane Belediyesi’nin kritik rolünü de unutmamak gerekiyor… 

    Elbette arşivde çalışanlar ve benzer konuları kaleme alanlar var ama siz bizzat alanda gidip yerinde inceliyorsunuz tarihi… Neden bu yöntemi seçtiniz? 

    Aslında zor bir soru. Mesela diyorsunuz ya “insana o duyguyu geçiriyor” diye, o duygu aslında ba-na da geçti. Ben tarih eğitimi almış bir insan değilim. Sadece işini iyi yapmaya çalışan, sorumluluk duygusu olan bir insanım. Sadece mesleğim olan basın danışmanlığını yapsam, kimse bana bu işleri niye yapmadığımı sormazdı. 

    Beni asıl olarak bu işe iten etken, ilkokul çocuklarıydı. İlkokul çocukları bize geliyordu, o sıralar bilgisayar da yaygınlaşmamış. Kâğıthane’yi bilen bilir. O dönemde “varoş” olarak anılıyor, genelinde de işçi aileleri oturuyordu. Bu ilkokul çocuklarının öğretmenleri, ilçe tarihiyle ilgili ödev veriyordu; ancak bu çocuklar bir kütüphaneye, bir kitaplığa gidemez, çünkü babaları gün içinde çalışıyor ve annelerin de en az yarım gününü bu işe harcaması gerekecek ki bu da masraf demek. Peki ne yapıyorlar? Haliyle ilçe belediyesine geliyorlar. İlçe belediyesine geldiklerinde, bizim elimizde Kâğıthane tarihiyle ilgili yalnızca bir sayfa – tekrar söylüyorum tek bir sayfa- vardı. Bu aileler zaten bize gelirken sıkılıyorlar, utanıyorlar… İlk olarak, bazı kütüphanelerden konuyla ilgili kaynakları bulup fotokopi çekmek ve onları çocuklara vermek gibi bir formül buldum. Diğer yandan liseliler, üniversiteliler de gelmeye başladı; onlara bir sayfalık metin yetmiyor tabii. Biz işe böyle başladık. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak. Sonra da adım adım yolda öğrendik. Çalışmaya başlayınca müzayedeleri farkettik. Bunu üzerine sahafları gezmeye başladım. Bu arada belediye arazisindeki eski eserlerin bugünkü durumunu tespit için dolaşmaya başladım. Giderek araziyi tanıyınca, müzayedelerde, sahaflarda topladığın kaynaklarla ilgili bir seçicilik beliriyor. Bu arada makaleler okumaya başladık; eski dönemlerde Kâğıthane üzerine yazmış olan uzmanların makaleleri. Bunlardaki önemli tespitler kadar, hataları da görmeye başlıyorsun. Beni biraz da bu yanlışlar tetikledi. Bu sefer doğrusunu yazmam gerektiğini düşündüm. Ben aslında sıradan bir toplumsal tarih okuruyum. Bu halkın demagojiden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmediğini düşünürüm ve bu sebeple bari doğru olan ortada olsun dedim. Biz yolda öğrendik. Bizim avantajımız sorumluluk duygusuydu ve basiretti. 

    ÇAĞLARA MEYDAN OKUYAN KÂĞITHANE

    Antik Yunan mitolojisine göre İstanbul Halicinin sonlanıp Alibey ve Kâğıthane derelerinin çatal yaptığı tepede bir yerleşim bölgesi vardı ve Byzantion’u Kuran Byzas’ı, annesi Keroessa burada doğurmuştu. Bulunan arkeolojik malzemeler de, Kâğıthane vadisinde geçmişi yüzyıllar ötesine dayanan bir yerleşimin söz konusu olduğunu kanıtlıyor. Lollia Salvia’nın mezartaşı (MÖ. 2. Yüzyıl, İstanbul Arkeoloji Müzesi Hariç Bölümü) (A), “Cenaze Şölenini’ni tasvir eden bir mezartaşı (MÖ 1. – 2. Yüzyıl – İstanbul Arkeoloji Müzesi Haliç Bölümü) (B) Simistras (Semystra) tapınağı bölgesinden çıkan madalyon büstlerden. Zeus’tan hamile olan İO (İstanbul Arkeoloji Müzesi, Silah-Tarağa Bölümü) (C)

    Zaten bu süreçte belediyeyle ilgili de ciddi bir arşiv oluştu, değil mi? 

    Kesinlikle, bugün belediyenin artık bir “yazılı hafızası” var! Müzayedeciler benim ısrarla takip ettiğimi gördükçe, güven duydular. Bu sefer onlar bana çeşitli kaynakları hediye etmeye başladılar. Misal, müzayedede benim alanımla ilgili malzemeler ortaya çıkıyordu bazen. Oradaki birisi onu satın almak üzere bayrak kaldırsa, ben onunla yarışamam, öyel bir bütçem yok. Böyle durumlarda ben bayrak kaldırınca, onlar bayrak kaldırmaz oldu; hatta müzayedelerde beni göstererek “orada olması daha doğru” diyorlardı. Müthiş bir olay! Böylece neredeyse her noktayla ilgili malzeme top-adık. Ayrıca yaşadığın günün de bir gün tarih olacağını bileceksin. Biz diyelim 100 yıl öncesini topluyoruz ama, 100 yıl sonra toplayacaklara da yardımcı olmamız lazım. 

    KAYIP DEMİRYOLUNUN İZİNDE Kâğıthane tren istasyonunda bir tören alanı. Arkada görülen tepe, bugün Çağlayan Mahallesi’nin bir kısmı. Demiryolu ve Kağıthane sık sık yanyana gelen kelimeler değil. Halbuki 1915-1952 arasında, Kağıthane Vadisi kuzeye doğru ilerleyen bir dekovil hattına ev sahipliği yapmıştı (bilinmeyen fotoğrafçı, 1915-1920). Bugün tarihî Kâğıthane demiryolu hattı anısına Eyüp Sultan Caddesi üzerinde 2 kilometrelik bir nostaljik tramvay hattı var.

    Aslında burada bizim rolümüz daha ziyade boşlukları tamamlamak oldu. Yapbozdan oluşan bir tablo düşünün. 500 parçalık bir yapboz var önünüzde. Ben ilk önce 20 parçayla başladım, sonra 50 parçaya geçtim ve böyle gide gide parçaları toparladım. O zaman da ortaya çıkana bakıyorsun ve diyorsun ki, bari hepsini toparlayayım. Bizde süreç böyle yaşandı; ilkokul çocuklarının yardım istemesiyle, bizim sorumluluk göstermemiz ve basiretle tarihimizi takip etmemiz. Örneğin, Kâğıthane’nin 15 yıllık dönemdeki belediye başkanı Fazlı Kılıç, bu projeye gönülden inandı ve arka çıktı. İnisiyatifini ortaya koyarak aksamaları engelledi ve beni çok destekledi. Şimdi yeni belediye başkanı da destekliyor ve inanıyor bu işe. Bu kadar elverişli koşullar biraraya geldiğinde bunu yapmazsan artık ayıp olur. Bizim yaptığımız kısaca Kâğıthane’nin bir hikayesi olduğunu göstermekti. Aslında bir hikayenin peşine düştük biz; bütün yaptığımız bu. 

    KADINLARIN SOSYALLEŞME MEKANI Kâğıthane mesiresinde kadınlar… Gönüller ferah, kasvet uzak, rahat ve huzur içindeler. Arka planda Sadabad Kasrı’nın mutfak binası ile saray duvarları. Kadınlar Kâğıthane meriresinde sık sık piknik yapmak veya gezintiye çıkmak için buluşurlardı. Bu fotoğraf, İstanbul’da çekilen ilk fotoğraflardan biri (Basile Kargopoulo, 1850-1860).
    DERE KENARINDA ‘BAHARA MERHABA’ Kâğıthane deresi kenarında ‘Bahar Bayramı’ hatırası, Fonda Baruthane binaları. Sağdan altıncı kişinin (arkada, kravatlı) ünlü şair Orhan Veli Kanık olduğu tahmin edilmektedir. Kâğıthane doğal güzellikleri ve sunduğu olanaklarla, İstanbulluların tatil günlerinin favori mekanlarındandı (Bilinmeyen fotoğrafçı, 1 Mayıs 1948).
    OTOBÜSLERİN DEĞİL, KAYIKLARIN SON DURAĞI Fotoğrafta görülen yer, kayıkların son durağıydı. Sol arkada karakol koğuşunu, yanında müdüriyet binasını, arkada dere üzerinde Doğancılar Köprüsü’nü, en geride ise Sadabah (Çağlayan) Kasrı’na ait duvarlar… (Bilinmeyen fotoğrafçı, 19. yüzyıl sonu).
    ŞEHİRLEŞME BAŞLARKEN 20. yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren Kâğıthane yavaş yavaş bugünkü siluetine kavuşmaya başladı. Kâğıthane merkez otobüs plantonluğu ve toprak döküm sahası… Bugün aynı yerde, Kâğıthane metro köprüsü bulunuyor. Sağ tarafta, Uğur Sokak üzerinde Ayyıldız Fabrikası’nın yan duvarı ve kamyon durağı (Bilinmeyen fotoğrafçı, 1978).
    BEYAZPERDE KÂĞITHANE Kâğıthane’nin tabii güzellikleri sadece gezi ve eğlence planı yapan İstanbulluları değil, sinema sektörünün de ilgisini çekiyordu. “Üçüncü Selim’in Gözdesi” isimli 1950 yapımı filmde, Münir Nurettin Selçuk ve Perihan Altındağ sözleri, dönem kıyafetleriyle Kâğıthane deresinde (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    OKUL GEZİLERİNİN UĞRAK NOKTASI Jimnastik eğitimlerinden bayram kutlamalarına dek, okulların gözde uğrak noktalarından biriydi Kağıthane. Her yıl 5-6 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen ve Hızır ile İlyas Peygamberlerin dünya üzerindeki buluşmasının kutlandığı Hıdırellez’de öğrencilerin kuzu eti ziyafeti (Abdullah Freres, 1892, Yıldız Arşivi).
    NAM-I DİĞER ‘AVRUPA TATLI SULARI’ İçinden geçen deresi, taş köprüsü, camisi ve yeşil örtüsüyle tipik bir Kâğıthane Vadisi Panoraması. Yüzyılın başında vadi, Kâğıthane Köyü olarak anılıyordu. Kâğıthane deresi için Avrupalıların kullandıkları tabir ise “Les eaux douces de l’europe” (Avrupa Yakasının Tatlı Suları) idi (Guillaume berggren, bilinmeyen tarih).
    O GÜN ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK! Kağıthane mesiresine kurulan salıncaklar, fotoğrafın bir bayram gününde çekildiğini düşündürüyor. Dere gezintileri ve müzik dinletilerinden sonra salıncak faslı, Kâğıthane gezilerinde eğlenceyi tamamlıyor (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    VUR VUR İNLESİN, MESİRE YERİ DİNLESİN! 20. yüzyılın ilk yarısında Kâğıthane’de düzenlenen bir boks karşılaşması. Arka planda Sadabad (Çağlayan) Camii. Sık sık düzenlenen ve vadideki gündelik hayatın bir parçası haline gelen spor müsabakaları, Kâğıthane’nin dönem İstanbul’unun bir çekim, merkezi olduğuna işaret ediyor (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    HER-ŞEY-VATAN-İÇİN! Kağıthane poligonunda atıştan dönen askerler. Geniş arazileri ve düz zeminiyle Kâğıthane, İstanbul’ın askerî atış talimleri için en elverişli yerlerindendi. Askerlerin yürüdükleri yol, günümüzde tümleç sokak olarak adlandırılmakta. Atış poligonu ve poligon kasrı ise II. Abdülhamid Dönemi yapısıdır (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    KÂĞITHANE İSKELESİ Cuma günleri herkes erkenden hazırlığını görür; karadan gidecekler araba ve hayvanlarına, denizden gidecekler de kayıklarına binerek Kağıthane’nin yolunu tutarlardı. Semtte oturanlar da cuma günleri kayık kiralar, bilhassa gençler süslü ve narin sandallarda kürek çekmeye özenirlerdi. Yanmadan önce Kâğıthane İskelesi (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    ALİBEYKÖY SANTRALİ Önde-Alibey Deresi ve elektrik fabrikası, arka planda Kâğıthane Baruthanesi ve depoları. Tepede dört blok halinde darülaceze binaları. Günümüzde Alibey Deresi kenarındaki elektrik fabrikasının bazı birimleri, Bilgi Üniversitesi bünyesinde müze ve sanat galerisi olarak kullanılmakta (Bilinmeyen fotoğrafçı, 20. yüzyılın ilk yarısı).

    MASLAK SU TERAZİSİ: DÜN VE BUGÜN

    Solda cendere hamidiye sularını boğaz ve yıldız taraflarına yönlendiren Maslak Su Terazisi’nin 20. yüzyıl başındaki görünümü. Günümüzde Kâğıthane ilçe sınırları içinde kalmaktadır (Bilinmeyen fotoğrafçı). Sağda Maslak su terazisinin dış görünümü, 27 Nisan 2017.

    MUSİKİSİZ OLMAZ Dere kenarında müzikli bir piknik. Kağıthane’de sermayesi ellerindeki müzik aletleri olan müzisyenler hiç eksik olmaz, mevsime uygun şarkılarla ziyaretçilerin kulağının pasını alırlardı. Roman çalgıcılar, hokkabazlar, maymun oynatıcıları, bulgar gaydacılar Kâğıthane’nin kültürel zenginliğinin önemli parçalarıydı (Bilinmeyen fotoğrafçı).
  • Köy Enstitüleri’nden iki büyük yazar: APAYDIN VE BAYKURT

    Köy Enstitüleri’nden iki büyük yazar: APAYDIN VE BAYKURT

    Genç cumhuriyetin en önem verdiği konuların başında eğitim gelmekteydi. 1940’ta başlayan Köy Enstitüleri projesi ve uygulaması, 1954’e kadar devam etti. Bu okullarda eğitim gören ve Türk edebiyatında unutulmaz izler bırakanlar arasında Talip Apaydın ve Fakir Baykurt da vardı. 

    Kurtuluş Savaşı’nı izleyen yıllarda Türkiye haritası çizildiğinde ülkenin nüfusu 13 milyon kadardı. Nüfusun %80’i kırsal kesimdeki köy ve mezralarda yaşıyordu. Okuması yazması olmayanlar, bilen az sayıda insanın eline bakıyordu. Eğitimsiz insanlar tifo, tifüs, sıtma, frengi, trahom gibi birçok bulaşıcı hastalığın pençesine düşmüş durumdaydılar. Bunca insanın sağlıklı bir yaşama kavuşturulması, cehaletten kurtarılması ve nihayet uygar, üretken insanlar haline getirilmesi köklü reformları gerektiriyordu. 

    Cumhuriyetin ilanıyla cumhurbaşkanı seçilen Gazi, hemen ertesi gün İsmet Paşa’ya yazdığı mektupta “Sevgili Paşam, cumhuriyetin ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme! Seni niçin seçtiğimi şimdi anlayacaksın” diyor ve büyük bir savaştan çıktığımızı anımsattıktan sonra çok önemli bir tümce sarf ediyordu: “Bizi yine büyük bir savaş bekliyor!” 

    Fakir Baykurt 

    Ünlü yazar Baykurt, Ozan Sağdıç’ın bürosunda.

    Bu yeni savaş, vatanı yeni baştan inşa etme savaşıydı. Atatürk aynen “Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz” demekteydi. Mektubun kalan bölümünde yurdun maddi ve manevi birçok derdini ve gereksinimini bir bir sıralıyordu. 

    Karayollarımız hiç mertebesindeydi. Demiryollarımız 4.000 kilometre olsa da hem yetersizdi hem de bir metresi bile bize ait değildi. Denizciliğimiz acınacak haldeydi. Vatanın doğusunu batısına bağlamak, yurt bütünlüğünü sağlamak gerekiyordu. Halkın aşiret, ağa, bey, şeyh düzeninden kurtarılması, insan haysiyetine yaraşır bir düzeye kavuşturulması gerekliydi. İnsanlarımızın yarısı hasta, bebek ölümleri %60 düzeyindeydi. Cumhuriyete lâyık bir anayasa yapılmalıydı. İktisadi bağımsızlık ve köklü bir eğitim seferberliği en başta gelen konulardı. Gazi daha birçok noktaya değiniyordu. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için insan malzemesini hazırlamak, namus cephesini güçlendirmek gerekmekteydi. 

    Mustafa Kemal’in önem verdiği konuların en başında eğitim gelmekteydi. Sağlığında Millî Eğitim Bakanlığı’nda onun devrimlerine inanmış ve o ideale hizmet edecek Mustafa Necati, Reşit Galip, Saffet Arıkan gibi güçlü kişilik sahibi Bakanlara görev verilmişti. 

    Talip Apaydın 

    Talip Apaydın’ın Ankara, Çankaya’daki evi, Sağdıç’ın evinin karşısındaydı. Mehmet Başaran aracılığıyla tanışan ikili sık sık bir araya gelir, sohbet ederlerdi. 

    Gazi askerlikten deneyim edinmişti; köylerinden gelen ve hiçbir görgüsü ve bilgisi olmayan köylü çocuklarının sıkı bir eğitimden geçirildikten sonra kısa zamanda hem okuma yazma öğrendiklerinin hem de bilgi ve beceri kazandıklarının farkındaydı. Bu yüzden, pratik bir proje geliştirmişti: Askerliği sırasında onbaşı ve çavuş rütbelerine yükselmiş becerikli askerleri beş-altı ay kadar bir kurstan geçirerek okutmak ve köylülere örnek olacak modeller yaratarak kırsal kesimin kalkınmasında onlardan yararlanmak. Bunlara da “eğitmen” denilecekti ve yasa da çıkarılmıştı. 

    Atatürk’ten sonra İnönü de bu davaya sahip çıkmıştı. Millî Eğitim Bakanlığı’na değerli bir kültür insanı olan Hasan Âli Yücel getirilmişti. O ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç başlangıç projesini geliştirip genişlettiler. İşte o projedir Köy Enstitüleri… 

    Geçen ayki yazımızda Kızılçullu ve Akdağ’dan verilen örnekler, bütün Köy Enstitüleri hakkında yeterli bilgi verebilecek niteliktedir. Peki, cahillikle mücadelenin en etkili silahı olabilecek, kısa zamanda köylerden başlayacak bir kalkınmanın sağduyusu olan bu girişim -deyim yerindeyse- nasıl ihanete uğradı ve daha doğuş halindeyken neden yokedildi? Onun anlatımı zor ve uzun. 

    TÖS’ün yürüyüşü 15 Şubat 1969’da Ankara’da düzenlenen “Büyük Eğitim Yürüyüşü”ne Fakir Baykurt’un başkanlığındaki Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) önderlik etmişti. 

    Özetleyecek olursak, başta çağdaşlaşmaya yönelik devrimleri “gâvurlaşmak” gibi algılayan saygın kişiler ile otoritelerinin sarsılacağını öngören toprak ağalarının başlattıkları menfi hava, yeni yeni etkisi altına girmeye başladığımız ABD önderliğindeki Batı dünyası ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın anti-komünizmde yoğunlaşan rüzgârları ile birleşince, Köy Enstitüleri ilk hedef haline geldi. Buralardaki paylaşımcı hayat tarzının, kadın öğrencilerle erkek öğrencilerin aynı kampüste bulunmalarının “komünizm olduğu” propagandası yapılıyordu. 

    Demokratik hayata geçişimiz de sancılı olmuştu. Sağcılık ve solculuk, suçlama ve kamplaşma yolunu açmıştı. Zaten solcu görüşteki aydınlara karşı Amerika’daki MacCarthy’ciliğe benzer bir cadı kazanı kaynatılıyordu. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi birçok aydın ya ülkeden kaçmak zorunda kalıyor ya hapsediliyor ya da öldürülüyordu. 

    Durum, bu enstitülerin açılmalarına önayak olan İnönü’nün direncinin kırılmasına kadar vardı. Aslında İsmet İnönü, Köy Enstitüleri’nin en baştaki kurucularından olduğu kadar, hayatı boyunca da bu ideale sadık kaldı. Kendisinin askerî zaferleri ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki başarılı politikasının yanısıra, “Benim hayatımda iki önemli zafer vardır. Biri Lozan, biri de Köy Enstitüleri’dir” demesi bu konudaki görüşlerini yansıtmaktadır. 

    Ancak 1950’lere doğru demokratik hayata geçerken çok yoğun bir baskı vardı. Örneğin güçlü Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak bile defalarca “Bu komünist yuvalarını ne zaman kapatacaksın” diye sorup durmuştur. Önce yöneticilerde ve müfredatta değişikliklere gidildi. Ancak ne yazık ki bu başlangıç, iktidar değişikliğinde hemen kapatılmalarına giden yolun ilk basamağı olmuştu. Sağlıklı düşünce sahiplerine göre, uygulama sürdürülebilseydi Türkiye bugün gelişmişliğiyle ve onuruyla dünyanın sayılı devletlerinden biri olabilecekti. 

    Sendika başkanı Baykurt “Bağımsız Türkiye”, “Grev hakkı istiyoruz” sloganlarının atıldığı tarihî yürüyüşte, eğitimde eşitlik, adil ücret gibi talepler ortaya konmuştu. 

    ★ ★ ★ 

    Köy Enstitülü yazarlardan Mehmet Başaran’ın Ankara’ya yolu düştüğünde uğradığı yerlerden biri benim İzmir Caddesi’ndeki büromdu. Salonun bir köşesini fon perdeleri ile stüdyo haline getirmiştim. Bir gün çıktı geldi. Yanında bir başka Köy Enstitülü yazar Talip Apaydın vardı. O da hiç yabancımız değildi zaten. Evim Çankaya’da Ahmet Mithat Efendi Sokağı’nda, Basıntepe Sitesi’nde bir daire idi. Onu evi de aynı sokakta ve tam bizim karşımızda idi. Şiirlerinin ve romanlarının önemli bir kısmını okumuştum. Birbirimizin kim olduğunu bilirdik. Bazen ayaküstü sohbet de ederdik. O gün tesadüfen yanımda İstanbul’dan gelmiş konuğum Ara Güler de vardı. Keyifli bir sohbet oldu. Sonra gelsin fotoğraf çekme seansı. Bol bol da fotoğraf çektik. 

    Talip Bey enstitülerde mandolin, keman çalmıştı. Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nden mezun olmuştu. Öğretmenlik yaşamı Turhal ve Amasya’da geçmişti. Sonra da Ankara’ya yerleşmişti. 

    Bu ilk samimi görüşmeden sonra Talip Apaydın ile daha sıkı bir dostluk doğdu aramızda. Görüşmelerimiz daha bir sıklaştı. O temiz hava almak üzere kimi kez kısa yürüyüşlere çıkardı ve mahallemizdeki José Martí parkına oturup dinlenirdi. Benim yolum da sıklıkla oradan geçiyordu. Yanına oturur, dereden tepeden ve elbetteki memleket meselelerinden konuşurduk. Eylül 2014’te vefat ettiğinde tabutunun başucunda benim çektiğim güleryüzlü fotoğrafı duruyordu. 

    ★ ★ ★ 

    Gelelim Fakir Baykurt ile olan maceralarımıza… Onu ilk kez Ankara’da Ulus Sineması’nda, ilk gösterimi yapılan “Yılanları Öcü” filminin sunumundan sonra sahnede seyircileri selamlarken görmüştüm. O zamanların bayat konulu Yeşilçam melodramlarının yanında Metin Erksan’ın yorumuyla oldukça gerçekçi bulduğum için sevmiştim filmi. Ancak salonda koşullandırılmış gençlerden kurulu “bindirilmiş kıtalar” varmış. Meğer benim asla keşfedemediğim ayrıntılara gizlenmiş “çok sakıncalı mesajlar” varmış bu filmde. İnce ince komünizm propagandası yapılıyormuş! Bir kısım halk alkış tutarken, bir yandan da salonu inleten “yuh” sesleri arasında Fakir’in sağında solunda ham meyveler ve gazoz şişeleri dahil, yabancı cisimler uçuşuyordu. O ise serinkanlılıkla ve gülücüklü bir yüzle alkışlara yanıt verircesine defalarca eğilip kalkıyordu. Onun bu azimli tavrı, verdiği görüntü yiğitçeydi. 

    Henüz güçlü grafikerlerin tam olarak yetişmemiş olduğu bir dönemde, yeni yayın hayatına başlayan Bilgi Yayınevi’nin kapaklarını yapmak bana kısmet olmuştu. Fakir Baykurt’un kitap kapaklarını da allayıp pulluyordum. O da bizim büroya uğramaya başladı; zaten çok merkezî bir yerde, Kızılay’ın göbeğindeydik. Eh, iyi de laflıyorduk yani. 

    Fakir, Türkiye Öğretmenler Sendikası’na (TÖS)e başkan oldu. Bir yanda da İmece dergisi vardı. Ankara’da muhteşem bir öğretmen yürüyüşü ve miting düzenlenmişti. Nâzım Hikmet’in şiirlerinin değil meydanlarda, kapalı odalarda okunmasından dahi çekinilen bir dönemden geçmiştik. Sonra oldukça özgürlükçü bir ortama kavuşmuştuk. Arkadaşımız Işık Yenersu, Tandoğan Meydanı’nı dolduran kalabalığa hitaben adeta bir Jean d’Arc havasıyla gümbür gümbür Nâzım şiiri okudu. Böyle bir hadise Türkiye’de ilk kez oluyordu. 

    Ankara köylerinde 

    Ankara köylerine yapılan gezilerden biri. Sağdıç’ın yorgun düşen oğlunu Fakir Baykurt sırtına almıştı (sağda Olcay Sağdıç). 

    Fakir Bayburt Ankara’nın köylerini dolaşırdı. Bir-iki kez ben de gitmiştim. Bir keresinde Işık Yenersu’yu da yanımıza alarak, eşim ve beş yaşlarında olan oğlumla birlikte Fakir Bayburt ile yola çıktık. Sincan’ın bir köyüne gidecektik. Sincan’a kadar trenle gittik. Köye giden yolun bir bölümünü de bir inşaat kamyonunun kasasında katettik. Kamyon bizi bir yerde bıraktı. İş tabanlara kaldı. Bir süre sıkıntısız yürüdük. Ne var ki oğlumuz yoruldu, mızıldanmaya başladı. Fakir, çocuğu kaptığı gibi omzuna oturttu, yolu öyle tamamladık. Fakir yol yürümeye o kadar alışıktı ki, hiçbir yorgunluk alameti göstermedi. 

    Bizim Burhaniye İskelesi’nin yanındaki Öğretmen Evleri’nde küçük bir yazlık evimiz vardı. Yanında da Sunar Sitesi. Bu sitenin sakinleri genellikle sanatçı takımındandı. Fakir Baykurt da bizim oradan bir ev almıştı. Böylece bir süre tatil komşuluğu da etmiş olduk. 

    Daha sonra onun Almanya günleri başladı. Neden sonra döndüğünde sağlığı pek düzgün değildi. İstanbul’da Teşvikiye Camii’ndeki cenaze törenine katılmıştım. Ondan dinlediğim bir anısını bir ara şiir diliyle yazmıştım. Şöyle bir şeydi: 

    Ankara köylerini gezerdi 
    Fakir TÖS başkanıyken. 
    Köy öğretmenleri zaten eski dost; 
    yeni dostlar devşirirdi 
    uzak yakın köylerden, 
    muhtardan, çiftçiden, bakkal çakkaldan. 
    Köylü dilini, köylü yüreğini 
    bilirdi birinci elden. 
    Bu öykü de birinci elden, 
    yani bizzat kendisinden. 
    Sincan köylerinden 
    bir köylü dostu gazeteden okumuş ki, 
    Fakir Bey’in Mithatpaşa caddesinde, 
    Gençlik kitabevinde imza günü var diye. 
    “Farz oldu” demiş kendi kendine 
    “şu can dostunu gidip görmek 
    ve bir kitabını imzalatmak”. 
    Yürümüş Sincan’a hemen, 
    atlamış tirene, varmış Ankara’ya. 
    Kitabevi Mithatpaşa caddesinde, 
    oraya kadar adres ezberinde, 
    ama numarası yok kitabevinin. 
    “Adam sen de” demiş, 
    “yürürüm, elbet bulurum”. 
    Arşınlarken caddeyi kılıçlamasına kesen 
    Sakarya caddesinin üzerindeki merdivenli 
    geçidin gölgesinde bir kalabalık kuyruk, 
    kaldırımlardan caddeye taşmış. 
    “Vay be” demiş “Bizim Fakir Bey’in 
    amma da müşterisi varmış.”. 
    Hemen yanaşmış kuyruğun sonuna, 
    emin olmak için bir de sormuş 
    bir öndeki adama: “Fakir’ın kuyruğu mu bu” diye. 
    Adam “He ya” demiş, “elbette Fakir’in kuyruğu” 
    Epey bir zaman geçmiş, kuyruk erimiş erimiş. 
    Ortada kitabevi filân yok / 
    ve bizim köylü vatandaşın karşısında bir levha: 
    “Et ve Balık Kurumu Tanzim Satış Mağazası”. 
    Fakir’in kuyruğu mu bu? 
    Elbette fakirin, ne sandın ya?.. 

    Kaderin cilvesi, epey eski bir tarihte yazılmış bu şiiri yayınlamak, tanzim satış yerlerinin yeniden güncelleştiği bu günlere rastladı. İyi mi…

  • Merhaba 70’ler, merhaba kaos!

    Merhaba 70’ler, merhaba kaos!

    60’larda özgürlüğe doğru salınan sarkaç 70’lerde aksi yöne ivmelenmiş, hürriyetten hızla uzaklaşarak kaosa meyletmişti. 70’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük isimli kitabı kaleme alan Derya Bengi’nin deyişiyle “60’lı yıllarda toplum ‘hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında’ olduğu inancıyla bugüne sarılıyor, 70’li yıllarda ‘ondan ne kadar uzak olduğunu’ yavaş yavaş sezerek yarına sığınıyordu”. Darbelerle, işkenceyle, yolsuzluk ve kuyruklarla, Kıbrıs Savaşı’yla, siyasal İslâm’ın doğuşu ve solun yükselişiyle, suikastlar, kundaklamalar ve evlat acılarıyla karakterize olan 70’ler Türkiye’sinin popüler kültür dünyasına bir zaman yolcuğu… 

    1976 Nisan’ında çıkarttığı “Beni Siz Delirttiniz” 45’liğinin tanıtımı için Cem Karaca HEY dergisinin fotoğrafçısına “Deli” pozları vermişti. Derginin 26 Nisan 1976 tarihli kapağı

    ARKADAŞ

    Yılmaz Güney’in iki mahpusluğu arasında yazdığı, yönettiği ve oynadığı 1974 yapımı Arkadaş, biraz yıktığı klişeler, biraz da sahip çıktığı “devrimci kalıp’lara dikkat çekecek, 70’lerin unutulmazları arasına girecekti. Filmin Atilla Özdemiroğlu- Şanar Yurdatapan imzalı tema müziklerinden -sözleri daha sonra yazılacak olan- “Arkadaş”, Melike Demirağ tarafından seslendirilecek ve yıllarca dillerden düşmeyecekti. Lobi kartında, Azra Balkan, Ahu Tuğbay, Kerim Afşar, Melike Değirağ ve Yılmaz Güney.

    BENİMLE OYNAR MISIN?

    “Mükemmel bir şair, şahane bir besteci, olağanüstü bir yorumcu… Bugüne kadar Türk hafif müziğinde böyle bir longplay dinlemediniz”. Ali Kocatepe böyle tanıtıyordu Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar Mısın” albümünü. Dediği kadar da vardı. O günlerin anadolu pop ve aranjman akımlarından tamamen farklı bir yerde duran bu naif ama sağlam çıkış kalbimi iyiye işaretti. Bülent Ortaçgil, Türk hafif müziğindeki istisnai yerini o gün bugündür koruyor.

    TAMİRCİ ÇIRAĞI

    Cem Karaca, 1975’de yayınlanan -zamanın moda deyimiyle- ‘sosyal içerikli’ parçasında, otomobilini tamire götüren zengin kızına abayı yakan bir tamirci çıralı hikaye ediliyordu. ilhamını Orhan Gencebay’dan aldığını söyleyen Karaca, Gencebay şarkılarında itilip kakılan garibanın öyküsünü sınıfsal bir temele oturtmak istemişti. Şarkı 70’lerde olay olmuş, konserlerde hayranları Cem Karaca’ya çiçek yerine İngiliz anahtarı vermeye başlamıştı. “Tamirci Çırağı” 45’liğinin kapağı, Ocak 1975.

    ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ

    1946’da temeli atılan ve 1953’te, İstanbul’un fethinin 500. yılında açılması planlanan binanın tamamlanması 23 yıl sürmüş, Yapı Kültür Sarayı adıyla 12 Nisan 1969’da açılabilmişti. Saray, açılışının üzerinden iki yıl bile geçmeden, 27 Kasım 1970’de yandı. Kültür bakanı Talât Halman tarafından Atatürk Kültür Merkezi adıyla Cumhuriyetin kuruluşunun 50. yılında, 1971’de yeniden açılacağı bildirilen yeni yapı ise ancak 1978’de açılabildi. Bir süre kaderine terk edilen ve mayıs 2018’de yıktırılan talihsiz bina, şimdi yeniden inşa edilmeyi bekliyor.

    TRAVOLTA

    John Travolta’nın başrolünü oynadığı 1977 yapımı John Bedham filmi Saturday Night Fever (Cumartesi Gecesi Ateşi), 70’li yılların ikinci yarısına damgasını vurmuş, tüm dünyada disko müzik ve dans salgını başlatmıştı. Film Türkiye’ye yedi yıl rötarlı gelerek 1984’te vizyona girdi. Travolta’nın başrolde olduğu 1978 yapımı müzikal Grease ise üç yıl gecikmeyle, 1981’de Türk seyircisiyle buluştu. ‘Travolta Virüsü’nün sebep olduğu dans salgınının Türkiye’yi kasıp kavurması için 80’leri beklemek gerekecekti.

    SEKS FİLMLERİ

    Yeşilçam’daki seks filmleri furyasının bir nedeni “bedava” televizyonun ücretli sinemaya tercih edilmesiydi. Cinsellik bir tür “ahlaksız teklif” olarak kullanılmıştı. Ayrıca yurtdışında çekilen Emmanuelle, Paris’te Son Tango gibi cinsellik dozu yüksek yabancı filmlerin iyi gişe yapması yerli yapımcıların gözlerini kamaştırıyordu. Seks filmleri furyası yıllarında Muhafazakar Milliyetçi Cephe’nin iktidarda olması ise başlı başına bir ironiydi. Milliyet Sanat Dergisinin konuyla ilgili kapağı, 5 Mart 1976.

    SARAYDAN KIZ KAÇIRMA Mozart’ın ünlü eserinin İstanbul Festivali kapsamında 1973’de Topkapı Sarayı’nda sahnelenmesi tartışmalara neden olmuştu. ‘Olur’cular eseri büyülü bir saray atmosferinde seyretmenin ruh yüceltici bir deney olduğuna dile getirirken, ‘Olmaz’cılar Topkapı Sarayı’nın böyle bir temsile ne fiziksel ne de manevi olarak uygun olduğunu söylüyordu. İki buçuk yıl önceki kültür sarayı yangını ise hâlâ bir travmaydı. Bazı seyirciler temsilden sonra “Yanmadı… Yanmadı!” diye birbirini kutlamıştı.

    AŞK HİKAYESİ

    Başrollerini Ali Macgraw ve Ryan O’neal’in oynadığı 1970 yapımı aşk hikayesi (Love Story) filmi Türkiye’de 1971’in son haftalarında vizyona girmişti. Gözlerde yaş bırakmayan acıklı eser, SES dergisinin yaptığı nabız yoklamasında Cüneyt Arkın, Ediz Hun ve Gönül Yazar tarafından 1972’nin en iyi yabancı filmi seçilmişti. Filmin popüler kültürdeki yansımaları muhtelifti: VAKKO, “Love Story” işlemeli bir mendil çıkartırken Sıraserviler’de aynı isimli bir gece kulübü açılacaktı.

    FOTOROMAN

    Kolay tüketilen, çok okunan fotoromanlar 70’lerde basın-yayın dünyasının önemli satış kozlarındandı. O yıllarda Barış Manço’dan Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’dan Nilüfer’e nice ünlü objektif karşısına geçip rol kesmiş, replikleri balonlara yazılmıştı. Bu işi kralı ise 200 kadar fotoroman yöneten Gazeteci Arda Uskan’dı. Uskan’ın, Seyyal Taner ve Temel Gürsu ile festival döneminde Cannes’a gidip, işin içine konudan habersiz yabancı yıldızları ve yıldız adaylarını katarak çektiği fotoromanın bir sayfası, HEY dergisi, 31 Temmuz 1974.

    İSTANBUL FESTİVALİ

    İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından ilki 1973 yılında düzenlenen İstanbul Festivali 70’li yıllarda ses getirmekle kalmadı, zamanla ‘alt marka’lara bölünerek popülaritesini her geçen yıl artırmayı başardı. Başlangıcında tutucu çevreler tarafından “3,5 smokinlinin işi” olarak görülen festival, uluslararası sanat takvimlerinde kendisine saygın bir yer edinecekti. Festivalin açılış gecesi sergilenen Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu, kaçak dizisinden önce televizyonda naklen yayınlanmıştı.

    KASET Manyetik bant teknolojisiyle ses kaydı yapmaya ve kaydedilmiş sesi dinlemeye yarayan kasetler 1963’de üretilmişti. Müzik kaydı yapılmış (dolu) kasetler piyasaya 1969’da çıktı. İthal malı boş kasetler Türkiye’de 1972’den itibaren satılmaya başladı. 1974-75 yıllarında ise portatif kasetçalarlar (teypler) patlama yaptı. Yeni icat, 70’li yılların ortalarından itibaren müzik endüstrisine egemen olacak, “kaset çıkarmak” lafı dilimize yerleşecekti.
    KAYNANALAR Siyah beyaz günlerin ‘Hayat Durduran’ dizisinin ilk bölümü 19 Mayıs pazar akşamı saat 19.30’da yayınlanmıştı. Doğu-Batı karşıtlığını farklı kültürel köklere sahip iki ailenin ilişkisi ekseninde ele alan dizi büyük ilgi görmüş. Jenerikte kullanılan moğollar’ın ıklığ isimli parçası ise “Kaynanalar”ın müziği olarak ünlenmişti. Sevda Aydan ve Haşim Hekimoğlu (Tijen ve Timur Hakmen), Leman Çıdamlı ve Tekin Akmansoy (Nuriye ve Nuri Kantar), Şermin Hürmeriç ve Muammer Çıpa (Nur ve Timuçin Hakmen). Karede Defne Yalnız (Kantar’ların çokbilmiş hizmetçisi döndü karakteri) eksik.

    ABBA

    Eurovision şarkı yarışmasını 1974 yılında “Waterloo” isimli parçasıyla kazanan İsveçli müzik grubu, diğer galipler gibi hemen tarihe karışmayacak, dünya pop listelerinde 10 yıl hükümranlık sürecekti. Bütün zamanların en büyük Eurovision kazananı grup, “S.O.S” “Chuquitita” “Gimme! Gimme! Gimme!” gibi sıradaki hitleriyle ülkemizde de kendisine büyük bir hayran grubu yaratacaktı.

    TELEVİZYON

    Türkiye’de TV yayınları ilk kez 1968’de Ankara’da başlamış, 1971’de İTÜ’den TRT’ye devredilen Maçka Stüdyosu sayesinde İstanbul’da televizyona kavuşmuştu. Beyaz cam kısa sürede 70’lere damgasını vuracak, sanat-eğlence dünyasına rakip çıkacaktı. 1973’te Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu temsillerinin televizyon yayınlarıyla çakışmasına mani olmak için gazete ilanları verecek, “sevimli rakipleri” televizyon yayınları dolayısıyla oyun saatlerini değiştirdiğini duyuracaktı.

    MUHAMMED ALİ Cassius Clay’in Türkiye’de büyük bir hayran kitlesi kazanmasının sebebi, ABD’de otoriteye başkaldırıp Vietnam’da savaşmayı reddetmesinden çok, İslamiyet’i kabul etmesiydi. “Kelebek gibi uçup, arı gibi sokan” ünlü ağır siklet boksörü 70’lerde ringleri rakiplerine dar ederken, Türkiye’de de hakkında pek çok güzelleme yazılıyordu. Ali Türközü tarafından seslendirilen 1974 tarihli “Vur Muhammed Ali” türküsünün sözleri şöyleydi: “Bir ismin Muhammed, bir ismin Ali / Karşına çıkanın ne olur hali / Sana gardaş olsun Hünkâr-ı Veli / Mevlana’nın aşkına vur Muhammed Ali”.
    FUTBOL BALESİ Almanya’daki 1974 dünya kupası finallerinde şans eseri yapılan bir icat tüm dünyada neşe kayanı olmuştu: Futbol balesi. Mucidi Köln’lü televizyon muhabiri Manfred Sellge’ydi. Genç televizyoncu bir pozisyonu iyi görmek için görüntüyü ileri geri sararken futbolcuların hallerindeki gülünçlüğü fark etmişti. İleri geri hareket eden futbolcuların komik suretlerine müzik de ekleyince, futbol balesini yaratmış oldu. Kupayı naklen yayınlayan TRT sayesinde futbol balesi Türkiye’de de etkisini yıllarca sürdürecek bir fenomene dönüşecekti.

    KIBRIS HAREKÂTI ŞARKILARI

    Kıbrıs’a yapılan askeri müdahaleyi izleyen günlerde, 1974’ün Ağustos- Ekim aylarında Unkapanı adeta Türkiye’nin kahramanlık şarkıları üretim merkezi gibi çalıştı. Yasemin Kumral’dan Neşet Ertaş’a, Şemsi Yastıman’dan Rıza Pekkutsal’a pek çok sanatçı Kıbrıs şarkıları seslendirdi. Ecevit şarkılarının moda olduğu bu dönemde Şanar Yurdatapan imzalı iki de barış şarkısı sıkışmıştı araya. Bunlardan Yeşim’im seslendirdiği “Aslan Mehmedim”, “Düşmana Kin Bağlama” gibi sükunet tavsiye eden sözleriyle özellikle dikkat çekiyordu.

    VE ARABESK…

    Kaynakları 1934-36 arasındaki radyodaki Türk müziği yasağında, Hint (Avare) ve Mısır filmlerinde, Kahire radyosundaki Ümmü Gülsüm konserlerinde, Sadettin Kaynak ve Dramalı Hasan eserlerinde aranan arabesk müzik, 60’lı yıllarda Suat Sayın şarkılarıyla plakçılarda işitilmeye başlamıştı. Arabesk esas patlamasını Orhan Gencebay’ın “Bir Teselli Ver” şarkısıyla yapacak, 70’li yıllarda garibanın sesi haline gelerek müthiş bir popülarite yakalayacaktı.

  • Tırpandan daktiloya: Anadolu’nun Köy Enstitülü yazarları

    Tırpandan daktiloya: Anadolu’nun Köy Enstitülü yazarları

    Köy Enstitüleri 17 Nisan 1940’da, Türk kırsalındaki yurttaşları ve ilişkileri, yeni cumhuriyetin çağdaş hedefleri seviyesine taşıyabilmek amacıyla kuruldu. Sadece açık oldukları dönemde değil, kapandıklarında bile birçok tartışma yarattılar. Ozan Sağdıç bu eğitim kurumlarını, yetiştirdiği yazarları ve sanatçıları anlatıyor. Mahmut Makal ve Mehmet Başaran… 

    Nisan ayı, Cumhuriyet tarihimizin iki önemli açılışının tanıklığını taşıyan bir zaman dilimi. Bunlardan birisi elbette Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 tarihindeki açılışıdır. Biz onu Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlamaktayız. Diğeri ise artık günden güne hafızalardan silinmeye yüz tutmuş Köy Enstitülerinin kuruluş günü olarak kabul edilen 17 Nisan 1940 tarihidir. 

    Köy Enstitüleri eğitim tarihimizde çok önemli bir girişimdir. İlber Ortaylı köy liderlerini köy çocuklarını köyünde yetiştirmek gibi az çok benzer bir projenin ilk kez Bulgaristan’da denenmiş olduğuna işaret etmişse de Enstitüler Türkiye’ye özgü ve çok başarılı ama ne yazık ki, sürdürülememiş bir girişimdi. 

    Kısa bir zaman sonra eğitim alanında yapılan köklü reform girişimlerine karşın, kırsal kesimde okul yaşındaki çocukların ancak yüzde 25’i ders görme olanağına sahip olabilmişti. 

    Köy Enstitülü yazar Mehmet Başaran 1956-57 döneminde Laleli’de Sağdıç’la ortak olarak tuttuğu evde oturmuş şiir yazıyor.

    Yazı devrimi sırasında Millet Mektepleri uygulaması söz konusu olmuştu. Asıl problem köylülerin uyandırılması, onlardaki okuryazarlığın artırılması, bilgi ve beceri sahibi olmaları, böylelikle üretime katkılarının büyümesi ve refah düzeylerinin yükseltilmeleri, başı dik vatandaşlar haline gelmeleri konusuydu. 

    Projeye göre köylerden sınavla yetenekli çocuklar seçilecek, bu çocuklara beşer yıl süreyle hem kültür eğitimi hem iş eğitimi verilecekti. İlk ağızda 20 bin köy öğretmeni yetiştirilecek ve kendi köylerine 20 yıl hizmet zorunluluğu ile gönderilecekti. Amacı sadece okur yazar olup bilgi aktaran eğiticiler yetiştirmek değil, aynı zamanda yaşamsal pratiklere alışkanlıklar aşılamak olan bu kurumlara artık okul denilemezdi. Adlarını Enstitü koydular. Buralarda tarımla ilgili ne varsa bizzat yaparak öğretiliyordu. Tarımla ilintili hayvancılık, arıcılık gibi uygulamalar da vardı. Kendisine yarar sağlayacak, çevresine de örnek olacak biçimde demircilik, nalbantlık, marangozluk, duvarcılık, tavukçuluk, arıcılık gibi zanaatlar tatbiki olarak gösteriliyor, bu yolla beceri kazandırılıyordu. Her öğrenci, bağlama, mandolin, keman, hatta piyano çalmayı öğrenmek, klasiklerden belli sayıda kitap okumuş olmak zorundaydı. Bu konularda alışkanlık edininceye kadar. 

    1950’li yıllarda İzmir’de “Foto Cemal” imzalı kartpostallar satılırdı. Ozan Sağdıç, ortaokul öğrencisiyken, yukarıdaki fotoğrafın kartpostalını almıştı. 

    Annemin köyünde doğduğum için kendimi yarı köylü saydığımdan mıdır nedir, Enstitüleri duyar duymaz meraka kapıldım. İzmir’de Buca Ortaokulu’nda yatılı öğrenciydim. Enstitülerin birisi Kızılçullu’da. Buca ile Kızılçullu’nun arası 3 kilometre kadar. Buca’dan İzmir’e giden banliyö treninin ilk durağı orası. Merakımı gidermek üzere bizim okulun yarım gün tatil olduğu bir zaman orayı ziyarete gittim. Yıl 1946-47 olmalı. Yaş 12-13 olsa gerek. Kapıda kapıcıya benzer bir adam “Hayrola?” dedi. “Merak ettim, geldim” dedim. “Git işine kardeşim” demedi. Beni hoca ya da yönetici olan birisine havale etti. O da meraklı bir çocuk buldu ya, Enstitü’nün ne olduğunu, ıcığını cıcığını anlattı. Üstelik kampüsü de bir güzel gezdirerek. Ana bina taştan yapılmış kale gibi bir yapıydı. Meğer burası kurtuluştan önce Amerikan kolejiymiş, Daha çok azınlıklara ve İzmir’de pek çok bulunan Levanten çocuklarına eğitim verirmiş. Tabii, bir misyoner okulu. O bina o zamandan kalmaymış. Cumhuriyete geçiş sürecinde ya kendileri kapatmışlar, ya da kapatılmış. Arazide çeşitli amaçlarla kullanılan daha birçok tek katlı bina vardı ki, onlar bizzat öğrencilerin kendi gayretleri ile inşa edilmiş. Bizzat tanığı oldum, bir yandan hâlâ kerpiç döken, duvar ören çocuklar vardı. 

    Bizim Buca’daki ortaokulumuz Enstitü’de gördüklerime göre bayağı farklı ve konforlu sayılırdı. Örneğin yemekhanede masalarımız dörder kişilikti, üzerlerinde beyaz örtüler vardı. Yemeklerimizi masalarımıza aşçının yardımcıları getirirlerdi, porselen tabaklarda yerdik, suyumuzu cam sürahilerden ve cam bardaklardan içerdik… 

    Mahmut Makal’ın BBC stüdyolarında çekilmiş bir fotoğrafı. 

    Buna karşın bir gün (bamya mı neydi) yemeğimizi beğenmedik. Gürültü çıkardık ve hiçbirimiz yemedi. Resmen bir boykot hâli yani. Bana göre, ibret olsun diye daha sonra bir gün biz yatılı öğrencileri Kızılçullu Köy Enstitüsü’ne götürdüler. 

    Oranın öğrencileri bizi misafir ettiler. Onların yemekhanesinde masalar sekiz-on kişilik uzun masalardı. Sandalye, tabure yok. Masalar boyunca uzanan arkalıksız sıralarda oturuyorlar, asker usulü karavana gibi bakır kaplarda yiyip, bakır taslarla su içiyorlardı. Mutfak hizmetlerini de kendileri görüp bulaşıklarını da kendileri yıkıyorlardı. Üstelik yiyip içtikleri malzemeyi de tarlalarda, işliklerde kendileri üretiyorlardı. Yaşamlarını köyde sürdürecekleri için, o ortamlara yabancılaşmaları istenmiyordu herhalde. Sinema salonları bile vardı. Bize film izlettiler. 

    Enstitülerde yetişmiş değerli yazar dostları anlatmaya geçmeden önce, kısacık ömrüne karşın sonraki yıllarda çeşitli sanat dallarında Enstitülerden ilk ateşi almış kişilerle sohbet ederek o günlerde, köy çocuklarının o ortamlardaki günlük yaşantılarının nasıl geçtiğini daha iyi anlamak isterdim. Artık günümüzde Enstitü öğrencilerinden pek kimse kalmadı. Öğrenimine Köy Enstitüleri’nde başlayıp Gazi Eğitim’de tamamlayan ve yıllarca Devlet Operası Orkestrası’nın baş kemancılığını yapmış olan değerli viyolonist Ömer Can’a soracak oldum. O Akpınar Köy Enstitüsü’nde ortak yaşama katılmıştı. O da benim anlattıklarıma benzer şeyler söyledi. 

    Okuldaki öğrenciler büyük bir aile gibiymişler. Her şeyi kendileri ekip biçip, kendileri pişiriyor ve yiyorlarmış. Okulun arazisinde ekin ve pancar tarlaları, sebze ve meyve bahçeleri, demir ve ağaç işleri atölyeleri, resimhane, müzikhane, kütüphane, fırın, hamam, çamaşırhane, kümesler ve arı kovanları… Buralarda üretime katkı vermek amacıyla 90 inek ve manda, 40 at ve katır, 500 kadar tavuk ve 200 petek arı yer almaktaydı. Ambarlarda, depolarda tarım aletlerinin her türlüsü mevcuttu. Tüm hizmetler haftalık nöbetler halinde ve imece usulüyle paylaşılmaktaydı. 

    Başaran’ın ilginç yüz hatlarını yansıtan bu portrelerini Ozan Sağdıç, Ankara’daki bürosunda çekmişti. 

    İlgi çekici bir ayrıntı: Hafta sonlarında öğretmen ve öğrencilerin birlikte yaptıkları sohbet toplantıları bir çeşit hesaplaşma ortamı olurmuş. Burada her türlü eleştiri ve önerinin serbestçe yapıldığı demokratik bir hava içinde rahatça hesap sorulur ve hesap verilirmiş. Amaç sistemin daha olgun ve işlevli yürümesini sağlamaktı. 

    Mahmut Makal ile ilk tanışmam gerçi yüzyüze değildi. Ancak bir gönül yakınlaşmasıydı. 1950 yılında liseye başlamıştım. Makal’ın Bizim Köy’ünü Varlık Yayınevi’nin bir liralık kitaplarından okumuştum. Benim kendi köyüm bir Ege köyüydü ve Makal’ın köyü gibi pek geri kalmışlığı yoktu. Ancak Anadolu’nun uzak köşelerindeki köylerin hali hiç öyle değildi. Onun anlattıkları kulağımıza masal gibi gelse de bu iç karartıcı öyküler, tanıklıklarla doluydu. Bu yüzden beni çok etkilemişti. Çok daha sonraları ben Ankaralı olunca pek çok ortamda birlikte olduk, zaman zaman sohbet ettik. Biri Sanatseverler Derneği’nde, biri de Cumhuriyet gazetesi bürosunda olmak üzere fotoğraflarını da çekmiştim. Arşivimin bir köşelerindedir. 

    Mehmet Başaran ile dostluğumuz hem biraz daha eski, hem de daha köklü ve uzun. O, kendisinin daha sonra “Zeytin Ülkesi” olarak tanımladığı bölgemize, yani Edremit’e gezici başöğretmen olarak atanmıştı. Ben neredeyse çocuk sayılacak kadar gençtim. Köy Enstitüleri’ne karşı yadsıma belirtilerinin – tuhaftır – ilk olarak eski öğretmenlerden geldiğine tanık olmuştum. “Onlar öğretmen değil, eğitmen” diyorlardı. Subayların erbaşlara bakış açısına benzer bir tavırdı bu. Başaran genç ve karayağız bir delikanlı gibiydi. Eşi Birsen Hanım’a Hatun diye hitap etmesini “Bizim Hanım” gibisinden bir sıfat sanmıştım. Meğer asıl adıymış. Kucaklarında üç dört yaşlarında saz benizli bir kız çocuğu vardı. Bu çocuğun “Mavi Çocuk” diye adlandırılan bir rahatsızlığı varmış. Kalbinin iki bölümü arasındaki perdede bir delik varmış. Bu çocuklar reşit olmadan ölürlermiş. Bu duyumu alınca bayağı hüzünlenmiştim. Her birinin yüzüne acıma hissiyle bakar olmuştum. Neyse ki, daha sonraki yıllarda bu türden arızaları gidermek üzere İngiltere’de geliştirilen bir kalp ameliyatı uygulaması başlamış. Böyle bir doktor canlı denek alanı olarak Türkiye’yi seçmiş, ameliyat ettiği sekiz kadar çocuktan sadece ikisi canlı olarak kurtarılabilmişti. Bunlardan birisi Başaran’ın kızı Filiz’di. 

    Köy Enstitülü olmak başlı başına bir çile nedeniydi. Bu olay mutlu bir şekilde sona ermişti ama Başaran’ın yaşamı boyunca çektiği çileler yüzündeki çizgilere yansıyordu. Herkesin yüz hatları enine oluşurken onun yüzüne dik hatlar da çizilmekteydi. 

    Mehmet Başaran yıllar sonra Akçay’daki evinde Ozan Sağdıç’a şiirlerini okuyor. 

    1956 benim Hayat dergisinde işe başladığım yıldı. Bir önceki yıl Akademi birinci yıl öğrencisi Devrim Erbil ile özel bir öğrenci yurdunda kalıyorduk. Yurdumuz kapatıldı. Biz de Bedri Rahmi Hoca’nın Tünel’deki Narmanlı Yurdu denilen yerdeki galerisini kendimize yatakhane yapmıştık. Bir sezonu böyle geçirmiştik. Gelelim ertesi yıla. Devrim’in Atatürk Yurdu’ndaki sırası gelmişti. Tesadüfen şair Mehmet Başaran Edremit’ten ressam ve resim öğretmeni olan Selahattin Taran da Kepirtepe Öğretmen Okulu’ndan İstanbul’a atanmışlar. O ilk yıllarında eşlerinin eş durumundan atamaları yapılmamıştı. Biz üç gariban Laleli semtinde bir odayı ortak olarak tuttuk. Bir yıl boyunca kader birliği yaptık. Daha doğrusu benden büyük bu iki öğretmen bana ağabeylik ettiler. Ortak anılarımız yazılara sığmaz. Dostluk hep devam etti. 

    Son zamanlarda Başaran iyiden iyiye Zeytin Ülkesi’ne yerleşir olmuştu. Çocukluğumun Akçay’ında bir daire edinmişti. Türkiye’nin bunalımlı yıllarında ikinci kızı Deniz’in acısını çekmiş, daha sonra sevgili eşini de yitirmişti. İlk kızı Filiz’le paylaşıyorlardı Kazdağları’nın eteğinde mitoloji kokan bu yeri. Sondan bir önceki görüşmemiz Sabahattin Ali için çekilen bir belgeselde tanıklıklarımızı birleştirmemiz üzerineydi. Kozak Yaylası’na birlikte çıkmak üzere durmadan sözleşip duruyor, ama nedense ertelemek durumunda kalıyorduk. Daha sonra hiç beklenmedik bir günde ölüm haberi geldi… 

    Köy Enstitüleri o kısacık sürede pek çok değerli insan yetiştirmiştir. Öğrenimlerini oralarda tamamlamış, öğretmenlikler yapmış ve ülkemizde köy edebiyatı çığırını açmış bir kuşağın yazarlarından dördüyle yakın tanışıklıklığım olmuştur. İşte onlardan ikisi, Mahmut Makal ve Mehmet Başaran… Bir sonraki yazımda ise yine Köy Enstitüsü izlenimlerimle beraber Köy Enstitülü yazarlar Talip Apaydın ve Fakir Baykurt ile anılarımı kaleme alacağım… 

  • İlk 23 Nisan: Anadolu’da ‘Ulusal Egemenlik Bayramı’

    İlk 23 Nisan: Anadolu’da ‘Ulusal Egemenlik Bayramı’

    Meclis’in açılış günü olan 23 Nisan, 1921’de kabul edilen yasa ile Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı ilan edilmişti. O yıl Büyük Millet Meclisi’nin açılışının yıldönümü, pek çok cephede savaş sürmesine rağmen yurdun dört bir köşesinde coşkuyla kutlandı. Bayram haberinin ulaştığı her yerde 23 Nisan 1337 (1921) tarihinde , çarşı esnafının, mekteplilerin ve halkın katıldığı şenlikler yapıldı. Fotoğraf Bartın’dan. Hükümet konağının önünde toplanan esnaf grupları, üzerinde örs, çekiç, kerpeten, pergel resimleri ve “Demirci Kalaycı Esnafı, 1337” yazılı, çift ayyıldızlı flamalarını taşıyorlar. Ağacın arkasında kalan flamadaysa muhtemelen “Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yazısı okunuyor. Sağ başta, hükümet konağının girişindeki sarıklı kişi, Bartın müftüsü Tosçuoğlu Hacı Rıfat Efendi olmalı.

    Fotoğraflar: R. Sertaç Kayserilioğlu Koleksiyonu

  • Ankara’nın ortasında uçağın altında kalmak

    Ankara’nın ortasında uçağın altında kalmak

    1 Şubat 1963 tarihinde Lefkoşa’dan kalkan bir yolcu uçağı, eğitim uçuşu yapan bir Türk nakliye uçağıyla Ankara üzerinde havada çarpıştı. Uçaklardaki 17 kişi öldü ama, düşen parçalar ve çıkan yangınlarla can kaybı 87’ye ulaştı. Yolcu uçağının düştüğü yerin hemen yakınında bulunan Ozan Sağdıç, o günü, yaşananları ve çektiği fotoğrafları anlatıyor. 

    Ankara’da Osmanlı döneminde bugünkü Ulus Meydanı’nın kuzeyinde, Anafartalar Caddesi’nin başladığı yerleri kapsayan bölgeye Karaoğlan Çarşısı denilirmiş. Şehrin belli başlı ticarethaneleri buralarda yer alırmış. Cumhuriyetin kuruluş günlerinde ilk resmî yapıların da buraya yapılmasıyla, şehrin bu bölgesi doğal olarak Ankara’nın merkezi sayılır olmuş. 1926’da Ulus anıtının bu mahallenin en önüne dikilmesi rastlantı olmasa gerek. Şehir ne kadar büyüse de hatıralarda hâlâ Ulus ve civarı başkentin merkezi olarak bilinir, öyle algılanır. 

    İşte günümüzden tam 55 yıl önce, 1963 Şubat’ının başında, Ramazan’ın da ilk gününe rastlayan o Cuma günü bir yolcu uçağı, sanki hedef almış gibi Ankara’nın kalbi sayılan bu yere düştü ve bir faciaya neden oldu. O günün en yakın tanıklarından biri de bendim. 

    Hayat dergisinin Ankara bürosunu 1960 yılında -belki de olacaksa başkentin göbeğinde olsun kaygısıyla- o bilinen uçağın düştüğü Hükûmet Caddesi’nin en başındaki altı katlı binanın en üst katında açmıştık. Binanın başlıca özelliği, dergiyi yayımlayan kuruluşun o binanın o günlerde sahibi olan Yapı Kredi Bankası’nın da yan kuruluşu olmasıydı. 

    Yangına sebebiyet verdi 

    Lübnan yolcu uçağının ana gövdesi bir parçasını, ticaret hanının çatısında bırakarak hemen dibine düşmüş ve yangın çıkarmıştı. 

    Ancak sonradan farkına varıldı ki, Ankara’nın merkezi giderek Yenişehir tarafına kaymaktadır. TBMM oraya taşınmış, bütün Bakanlıklar yeni yerlerini orada almışlar. Sanatsal etkinliklerin hedefleri de orası. Önemli bir kişiyi büromuza davet edecek olsak, yerimiz oldukça kıyı-körfez bir yerlerde kalıyor. En önemli handikap ise en üst kattaki büroya ulaşmak için bankanın içinden geçmek zorunluluğu. Bu gerekçelerle, aktüalitenin kaynaştığı bir alanın ortalarında ve günün her saatinde ulaşılabilir olmak için, 1962’de büromuzu İzmir Caddesi’ndeki bir apartman dairesine taşımıştık. 

    Biz büroyu Yenişehir’e taşımıştık ama, eski Ankara’nın çarşıları tam anlamıyla henüz Yenişehir’e taşınmamıştı. Çıkırıkçılar yokuşunun manifaturacı esnafı, Anafartalar’daki sarraflar, ihtiyaç maddelerinin pek çoğunu satan dükkânlar, sebze hali, yıllar yılı ün yapmış lokantalar, tatlıcılar, adı çok bilinen kitapçılar başta olmak üzere başlıca alışveriş mekanları henüz Ulus’ta ve ona yakın yerlerdeydi. Bunlar beni pek fazla ilgilendirmiyordu. Ancak bağımlısı olduğum bir yerler daha vardı ki, onlar da kırtasiyecilerdi. Ankara’nın yıllar yılı nam yapmış ünlü kırtasiye mağazaları Ulus semtinde kalmıştı. Bu tutkum yüzünden sık sık Ulus’a uzanıverirdim. Troleybüs ve taksi-dolmuş ücretleri yirmi-yirmibeş kuruş civarındaydı. 

    Olay günü 

    Uçağın düştüğü Hükümet Caddesi’nin olay günü görünüşü. Hayat bürosunun bulunduğu banka binası solda kıyısı görünen binaydı. 

    İşte 1 Şubat 1963 günü de Posta Caddesi’nde bir kırtasiyeci dükkanındaydım. Saat 16.00 civarıydı. Aniden, çarpma sesinden çok bir hava emici aygıtın “vuuup” diye çıkardığı sese benzer yüksek volümlü bir ses oluştu. Kapıdan dışarıya fırladığımda gerçekten ortalıkta havasız kalmışız gibi bir his uyandı içimde. İnsanlar hal binasına doğru koşuşturuyorlardı. Birisi “galiba uçak düştü” diye bir şeyler geveledi. Fotoğraf makinam yanımda değildi. Dükkan sahibinin telefonunu kullanarak büroya telefon ettim. Yardımcımızdan hemen kameramı getirmesini istedim. Makinam kısa zamanda geldi. Ben de olay yerine doğru koşmaya başladım. 

    Uçağın binaların üzerine değil, Hükûmet Caddesi’nin ortasına düştüğü anlaşılıyordu. Caddenin girişinin tam karşısındaki bir noktada, daha sonra Köyişleri Bakanlığı olarak kullanılacak binanın inşaatı bulunuyordu; olay alanının bütünüyle görüntülenmesine olanak verir bir konumdaydı. Yedi-sekiz katlı bina kolon ve kirişlerden ibaret bir iskelet halini almıştı. 

    Söndürme-kurtarma faaliyetleri Ankara itfaiyesinin cadde üzerindeki söndürme-kurtarma faaliyetleri… Hükümet Caddesi’ne düşen uçağın içindeki yolcular havadayken etrafa ‘saçılmış’, cesetler çevre binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. 

    İlk işim uyduruk merdivenlerden tırmanarak o inşaatın en üstüne kadar çıkmak oldu. Kuşbakışına yakın bir görüşle, uçağın ana gövdesi, artık gövde bile denilemeyecek bir dağılış halinde caddeyi, tarihi Jülien sütununun bulunduğu park alanına bağlayan sokağın buluştuğu yere düşmüş ve yanar haldeydi; itfaiyeciler söndürmeye çalışıyorlardı. Uçaktan savrulan parçalar sokağın her yerine dağılmıştı. Kimisi alevler içindeydi, kiminin dumanı tütüyordu. Bazı parçalar bizim henüz bir-iki ay önce terkettiğimiz ilk büromuzun kapısına kadar dayanmıştı. 

    Fotoğraf çekmeye çalışırken, hemen yanımda tanıdık birine rastladım. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası viyola grubundan Faruk Güvenç de fotoğraf çekmeye gayret ediyordu. Yeterli çekim yaptıktan sonra olayı daha yakından saptamak üzere birlikte aşağıya indik. Önce meraklı insan halkasını, sonra halkı engellemeye çalışan zabıta kuvvetlerini yarıp geçmek gerekti. Nihayet kendimizi enkazın arasında bulduk. Yangın yer yer devam ediyordu. İtfaiye erleri her alevin ya da duman tüten yerin üzerine su sıkma gayreti içindeydi. 

    İtiraf etmeliyim ki, kendi inisiyatifime kalmış olsaydı cesetlerin fotoğraflarını çekmeye pek hevesli davranamazdım. Faruk Güvenç orkestraya girmeden önce tıp fakültesinde okumuştu. Kadavra görmeye alışkındı. Hatta kısa bir süre öncesinde İstanbul-Ankara yolunda çok kötü bir kaza olmuştu. Bir yolcu otobüsü sülfirik asit tankeri ile çarpışmış, yolun yanındaki hendek tankerden boşalan asitle dolmuştu. Can havliyle otobüsü boşaltmaya çalışan yolcular su zannettikleri hendeğe ayak basar basmaz asitin yakıcı etkisiyle kavrulup kömüre dönmüşlerdi. Faruk Güvenç tesadüfen oradan geçiyormuş. Üst üste yığılmış cesetlerin birçok fotoğrafını çekmiş. Sonra bunları bazı basın kuruluşlarına dağıtmış. İyice anımsıyorum, onlardan bizim dergimiz de nasibini almıştı. 

    Faruk Güvenç bana “hadi cesetlerin fotoğraflarını da çekelim” dedi. Biraz zalimce bir hükme varmak gibi olacak ama, onun bu tür bir hevese sahip olması beni bir hayli şaşırtmıştı. Onun soğukkanlılığının etkisi ile dumanı tüten enkazın iyice içine daldık birkaç yanık ceset fotoğrafı da çektik. Bunlar uçağın içinde olanlardan ziyade, cadde üzerinde bulunup da kazanın etkisiyle çıkan yangında yanan insanlara benziyordu. İçinde bulunduğumuz havayı, günlerce etkisinden kurtulamadığım dayanılmaz bir koku sarmıştı. 

    Faciaya tanık olanlar İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlardandı. Zabıta ve askerler tarafından girişi tutulan caddenin dışında kalanlar da facianın dehşetini yaşıyorlardı. Ramazan’ın ilk günü gerçekleşen kaza, çarşı ve halde alışverişin arttığı, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camii’lerinde ikindi namazı vaktine denk gelmişti. 

    İlk parti fotoğrafların filmini acelemiz olduğu için banyo etmeden uçak postasıyla dergiye postaladım. Ertesi gün ve daha ertesi günlerdeki olayları izleyip ayrı bir posta ile gönderecektim. Dergide yayımlanan fotoğraflar içinde ceset fotoğrafları yoktu. Onları merkezde filmi banyo eden Ara Güler makaslamış; aramızdaki mevcut samimiyete dayanarak dış basına servis etmiş. Benim büyük bir isteksizlikle çekmiş olduğum ceset fotoğraflarından biri daha sonraki tarihlerde Ara’nın Ara’dan 77 yıl Geçti isimli albümünde, bir diğeri de bir başka portfolyosunda yayınlandı. 

    Kazanın ayrıntılarını daha sonraki günlerde öğrenebilmiştik. Ulus’a düşen o uçak, Middle East Havayolları’na ait Vickers Viscount 745D tipinde bir Lübnan uçağıydı. 265 sefer sayısıyla Beyrut-Lefkoşa hattının uzantısı olarak Ankara Esenboğa Havaalanı’na inmek üzere yoluna devam etmekte imiş. İçinde 11 yolcu ve 3 mürettebat varmış. Kaza, bu uçağın Etimesgut Havaalanı’ndan bir süre önce havalanan Douglas C-47 tipinde Çubuk 28 askerî nakliye uçağıyla çarpışması sonucunda meydana geliyor. Eğitim uçuşundan dönen bu uçağın mürettebatı da 3 kişiden ibaret. Hava güzel, görüş açık. İnsanın aklına rahat rahat uçmaktan başka bir olasılık gelmez. Anlaşılan bu kadar olumlu atmosfer her iki uçağın pilotunun da rehavete kapılmalarına neden olmuş. Son dakikada birbirlerini farkedince iş işten geçmiş. İki uçak Altındağ tepesi ile Ankara Kalesi arasındaki Bend Deresi vadisi üzerinde çarpışırlar. Askerî uçak oralarda bir yere düşmüş, iskân bölgesi olmadığı için fazla bir zayiata sebep olmamış. Yolcu uçağı ise daha havada iken ikiye bölünmüş. İçindeki insanlar havaya saçılmış. Nitekim bunların bir kısmı binaların çatılarından, balkonlarından toplanmıştı. Uçak sonunda Anafartalar Caddesi’nden Hacı Bayram’a doğru uzanan Hükûmet Caddesi’ne düşmüştü. Düştüğü anda Ticaret Han’a çarpmış ve parçalanmıştı. Pervaneli uçak olduğu için yakıtı benzindi. Benzin alev almış, binaları da etkileyen bir yangın başlatmıştı. Ticaret Hanı, ilk büromuzun bulunduğu banka binasının yapışık komşusuydu. 

    İnsan kaybı daha çok yerde bulunanlar arasındaydı. Ramazan’ın ilk günü olması dolayısıyla çarşı ve halde alışverişin artması, o civardaki Hacı Bayram ve Zincirli Camiilerinde kılınacak ikindi namazı saatine denk gelmesi, yollarda insan kalabalığının artmasına neden olmuştu. Ayrıca uçağın düştüğü sokak kavşağında karşılıklı iki banka şubesi bulunuyordu. Bunlardan birisi Garanti, diğeri İstanbul Bankası’na aitti. Özellikle İstanbul Bankası şubesinin kapı ve pencereleri demir parmaklıklıydı; ayrıca acil çıkış kapısı da yoktu. Kazaya orada yakalananlardan hiçbiri boğulmaktan veya yanmaktan kurtulamamıştı. O aralıktaki bir lokantada ve amele kahvesinde de yangınlar çıkmış ve oralarda bulunanlardan pek kurtulan olmamıştı. Yanan ya da hasar gören işyeri sayısı 40’tan fazlaydı. 

    Cenaze namazında mahşeri kalabalık Faciadan dört gün sonra 5 Şubat 1963’te ölenlerin cenaze namazları büyük bir kalabalık eşliğinde Hacı Bayram Camii’nde kılınmış, tabutlar olay yerinden geçirilerek Cebeci Asri Mezarlığı’na götürülmüşlerdi. 

    Cesetlerin toplanması çok zaman almıştı. Kesin hüviyet tespitleri yapılamıyordu. Kurban sayısı da kesin olarak söylenemiyordu. İlk ağızda ölenlerin 80’i aştığı söylenmişti. Sonradan sayı 120’ye kadar çıkarılmıştı. Birçok ailenin evlerine acı yerleşmişti. Ölenlerin arasında Ankaralıların tanıdığı bazı önemli kişiler de vardı, sıradan insanlar da. 

    Aklım daha önceki günlere kaydı. Kaç kez o noktalarda bulunmuştum. Yanan uğrak lokantasında yemek yemiştim; İstanbul pastacısına uğramıştım. Aklımda kaldığına göre uçağın çarptığı iş hanının bir katında bulunan Foto Görçek’i merak edip ziyaret etmiştim. Caddenin girişinin bir köşesinde ilk Gima binası açılmıştı; öbür köşesinde de bizim ilk büromuzun bulunduğu banka binası. Bizim giriş kapımızın hemen yanındaki sağır duvar boşluğunun önünü dört ayakkabı boyacısı yer edinmişti. Herhangi birisi Gima’nın bulunduğu köşeden onların bulunduğu karşı köşeye geçmeye kalkarsa fırçalarının tahta kısmını önlerindeki sandığa vurarak ritmik bir davet takırtısı çıkarırlardı. Bunlardan üçü belli ki esmer vatandaşlardandı, işlerinin ustasıydılar. Biri daha vardı ki, çiçek bozuğu ablak suratıyla besbelli bir orta Anadolu köylü çocuğuydu. Çok saf görünüyordu. Pek müşterisi olmadığına da tanık oluyordum. Onun o haline acıdığım için ayakkabımı boyatmak gerektiğinde onu tercih ediyordum. Bir gün yine karşıdan bu yakaya geçerken bizimkilerde bilinen takırtı başladı. Yürüdüm yürüdüm, yanlarına geldiğim zaman ayağımı o boyacının sandığının üzerine koydum. Arkadaşın yüzünde güller açtı. Gülerek öbür boyacılara “Ben size demedim mi len, bu herüf hep bana gelir” demişti. İçin için gülmüştüm onun bu safiyane sözüne. 

    İşte o kaza gününden sonra benim “Herüf”üm ve diğer üç boyacının hiçbirine bir daha rastlamadım. Oradan her geçişimde içimi bir hüzün kaplar olmuştu. 

    Cenaze töreni kazadan ancak dört gün sonra yapılabilmişti. O sırada İnönü hükümeti iktidarda idi. Başta Başbakan ve Bakanlar olmak üzere devlet protokolünde bulunan pek çok kişi Hacı Bayram’da kılınan namaza ve törene katılmışlardı. Cebeci Asrî Mezarlığı’na yönlendirilen cenaze kortejinde 87 tabut bulunuyordu. 

  • Tarihî İstanbul’dan Fener ve Haliç…

    Tarihî İstanbul’dan Fener ve Haliç…

    Yavuz Sultan Selim Camii ve külliyesi ile Fener semtinin görüldüğü fotoğraf bir askerî uçaktan çekilmiştir. Fener Rum Patrikhanesi’nin ahşap yapıları 1941’de yanarak yok olmuş ama 1960 dolaylarında açılan Haliç Caddesi henüz yok. Fotoğraf bu ara döneme ait.

     1. Darüşşafaka

    Yetim ve yoksul çocukların yetiştirilmesi amacıyla 1873’te açılan parasız yatılı okul. Cumhuriyetin ilanından sonra lise olarak düzenlenen okula 1969’da yatılı kız öğrenci de alınmaya başlandı. 1994’de Ayazağa’da yeni inşa edilen yapılara taşınan okulun eski yapılarına başka bir eğitim kurumu taşınmıştır. 

    2. Aspar Sarnıcı

    Geç Roma, Erken Bizans döneminde inşa edilen su toplama ve dağıtım tesisi. Yapıyı inşa ettiren Aspar, 5. yüzyılda kentin en önde gelen isimlerinden biriydi. Açık sarnıç 152 x152 metre boyutlarında kare şeklinde bir yapıdır. İlk yapıldığında 11 metre derinliğinde olduğu tahmin edilmektedir. Bizans döneminde terkedilen ve bostan olarak kullanılmaya başlanan sarnıç içine Osmanlı döneminde 16. yüzyıl ortalarında Hatip Müslihüddin Mustafa Efendi tarafından bir mescit inşa edilmiş. Etrafında ahşap evlerden oluşan mahalle 1950 dolaylarında ortadan kalkmış. 

    3. Sultan Selim Camii

    Yerin seçimi ve yapılaşma kararı Yavuz Sultan Selim döneminde. Ancak inşaata 1520’de onun ölümünden sonra oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından başlanmış ve kısa sürede tamamlanmış. Caminin ana mekanı 24.5 metre çapında bir kubbe ile örtülmüş, yanlarda müstakil tabhaneler inşa edilmiş. 

    4. Yavuz ve Abdülmecit Türbeleri

    Sultan Selim Camii’nin mihrap önündeki ilk yapı, 1520’de buraya gömülen Yavuz Sultan Selim Türbesi’dir. Daha sonra bunun karşısına Şehzadeler Türbesi, hemen arkasından bu iki türbenin arasında Yavuz Sultan Selim’in eşi Kanunî’nin annesi Hafsa Valide Sultan Türbesi inşa ettirilmiştir. Fotoğrafta 1894 depreminde çöken bu türbenin yaklaşık 1 metre yüksekliğindeki duvarları görülmektedir. 19. yüzyılda Sultan Abdülmecit buraya defnedilmiş, mezar üzerine türbe ile birlikte bir hünkar kasrı da inşa edilmişt. 

    5. Yavuz Sultan Selim İmareti

    Aynı adlı külliyenin imareti 1894 depreminde yıkılmış, tamir edilemez durumdaki yapının arsasına Evkaf Nezareti’nin başmimarı Kemalettin Bey tarafından Darülhilafe Medresesi yapılmış. Türk neoklasiği üslubundaki yapı, bugünYavuz Sultan Selim Kız Meslek Lisesi olarak kullanılmakta. 

    6. Fethiye Camii (Pammakaristos Manastırı)

    13. yüzyılda Meryemana’ya adanan bir kilise olarak inşa edilen yapının banisi Mihail Glabas Tarkaniotes’dir. Muhtemelen daha eski bir kilisenin yerine inşa edilen yapı, İstanbul’un fethinden sonra Rum cemaatinin elinde kalmaya devam etmiş ve bir kadınlar manastırı olarak kullanılmıştır. 1455’te Osmanlı döneminin ilk patriği Gennadios Efendi patrikhaneyi bu manastırın yerine taşımıştır. Yaklaşık 130 yıl patrikhane olarak kullanılan yapı, 1590 dolaylarında Gürcistan ve Azerbaycan’nın fethinin anısına Fethiye adıyla camiye çevrilmiştir. 1960’lardan itibaren yapının ana binası cami olarak kullanılmaya devam etmiş, mezar kilisesi içinde korunan mozaikler restore edilerek Kültür Bakanlığı’na bağlı bir müze haline getirilmiştir. 

    7. Fener Rum Erkek Lisesi

    İstanbul’un fethinden sonra İstanbul Rum Patrikhanesi’ne verilen haklar ile onun himayesinde kurulan okul, Osmanlı dönemi boyunca varlığını devam ettirmiş. 1861’de klasik lise haline gelen kurum, 1881’de bugünkü yerinde ve etkileyici bir mimari ile yeniden inşa edilmiş. Mimarı Dimandis Efendi’dir. Okul bugün Özel Rum Lisesi olarak hizmet vermekte. 

    8. Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi

    Fatih döneminde yeniden kurulan İstanbul Rum Patrikhanesi, 1602’den itibaren bugünkü yerine taşındı. 19. yüzyılın başlarında kilise ve bitişiğindeki ahşap konak yeniden inşa edildi. 1941’de çıkan bir yangınla yapının ahşap bölümleri tamamen yokoldu. Bu bölümler ancak 1991’de yeniden inşa edilebildi. 

    9. Maraşlı Mektebi

    Odesalı Rum tüccarlardan Grigorios Maraslis tarafından inşa ettirilen okul, İstanbul’un nitelikli okul binalarından biridir. 1901’de tamamlanan okul binasının girişi, neoklasik üslupta bir tapınak cephesi şeklindedir. Okul günümüzde öğrencisi kalmadığı için kapanmıştır. 

    10. Haliç Sanayi Tesisleri

    Haliç kıyıları Osmanlı döneminde yalıların ve sarayların uzandığı, kentin sevilen semtlerinden biriydi. Ancak bu kıyılarda her zaman sanayi tesisleri de olmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şekillenen yeni endüstri tesisleri kıyıları doldurmuştur. 1980’lı yıllarda bu tesisler pek araştırılmadan yıktırılarak sınırsız park alanları oluşturuldu. 

    11. Ayakapı Hamamı

    1582’de Sultan 3. Murat’ın validesi Nurbanu Sultan’ın Üsküdar’daki külliyesine vakıf olmak üzere inşa edildi. Aya Kapı ile Yeni Kapı arasında Mimar Sinan tarafından tasarlanan tek hamamdır. Uzun süredir kaderine terkedilmiş olan özel mülk yapının bir çok bölümü çökmüş ya da ciddi değişikliklere mâruz kalmıştır 

  • ‘Yeni İstanbul, yeni bakış’

    ‘Yeni İstanbul, yeni bakış’

    Refah Partisi, 27 Mart 1994 Yerel Seçimleri’nde aldığı oy oranıyla olmasa da kazandığı kent sayısıyla tam anlamıyla bir zafer elde etmişti. Yenilgi ise koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nindi. Recep Tayyip Erdoğan 28 Mart sabahına kadar parti merkezinde sonuçları ekibiyle birlikte takip etmiş, sıcağı sıcağına yapılan röportajda “SHP, ANAP, vesaire… İstanbul’a bir oradan bakış var, Moda’dan bakış var, Bebek’ten bakış var, Ataköy’den bakış var; bir de İstanbul’a Bağcılar’dan, Dudullu’dan bakış var. Gecekondu bölgelerinden bakış var. Şimdi bu ‘yeni İstanbul’un oyları geliyor” demişti. Erdoğan, anketlere, tahminlere ve basındaki havaya rağmen İstanbul’da 25.7 oranında oy almış, en yakın rakibi İlhan Kesici’nin 2.4 puan önünde, ilk sırada yer alarak başkan seçilmişti (Melih Gökçek Ankara’da 21.4 ile kazandı). 30 Mart’ta Necmettin Erbakan’ın sağında Erdoğan, solunda Gökçek ile yaptığı basın toplantısı… 

    Fotoğraflar: Depo Photos

  • OSMANLI DÜNYASI HALKA AÇILDI!

    OSMANLI DÜNYASI HALKA AÇILDI!

    1980’lerde Türkiye’ye gelen Fransız koleksiyoner Pierre de Gigord, arşivine Osmanlı dönemine ait binlerce fotoğraf eklemişti. 19. yüzyıl ile erken 20. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında çekilen ve sayıları altı bini aşan bu fotoğraflardan bir kısmı bugüne kadar araştırmalarda kullanılmış, kitapları süslemiş ya da sergilere konu olmuştu. Sembol yapılardan şehir panoramalarına, doğa manzaralarından tarihî hadiselere, arkeolojik sitlerden günlük hayat görüntülerine kadar son derece geniş bir tematik içeriğe sahip olan koleksiyonun tamamı, şimdi Getty Araştırma Enstitüsü tarafından dijital ortama aktarıldı ve araştırmacıların, meraklıların ücretsiz kullanımına açıldı. Pierre de Gigord’un Osmanlı dünyasına ayna tutan zengin koleksiyonundan yaptığımız seçki… (www.getty.edu/research/)

    Kozmopolit zenginlik İstanbul’un en canlı arterlerinden Cadde-i Kebir’de (İstiklal Caddesi) yoğun yaya trafiği. Günün hemen her saatinde ana baba günü olan güzergâh kalabalıklığıyla günümüzü aratmıyor. önde siyah tüller içinde bir kadın, arkada müthiş bir kültürel çeşitlilik. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1900’lerin başları.) 
    Liman-ı Kebir’in “dolmuş”ları Karaköy Limanı, o zamanki adıyla Liman-ı Kebir yani Büyük Liman. Önde o günlerde yolcu ve yük taşımada kullanılan irili ufaklı kayıklar. Kimi bağlı, kimi seyir halinde. Arka plandaki yapı kalabalığının içinde Galata kulesi ile Osmanlı Bankası binası seçiliyor. Görüntüdeki kayıklar Lale Devri’nden beri “dolmuş” adıyla anılıyor. Günümüzdeki dolmuş sözü, doldukları zaman kalkan bu kayıklardan geliyor. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1919.)  
    Kazan kaynıyor, içler ısınıyor Karaköy Limanı yakınlarında, muhtemelen Perşembe Pazarı civarında bir seyyar çorbacı. Fonda görülen kahvehanenin önüne atılmış masa üzerindeki sönmüş mumlar, henüz semte ya da binaya elektriğin gelmediğini gösteriyor. Kaynayan çorbayla ısınan esnaf grubunun arasında, gayrimüslim bir çift görülüyor. Poşulular, sarıklılar, fesliler, modern giyimliler… Osmanlı Dönemi’nin son yıllarından, İstanbul’un kozmopolit dünyasından bir başka kesit. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1919.) 
    Şehir merkezinde sakin bir sokak Nuruosmaniye Camii’nin yanından geçen dar sokaktan bir günlük hayat manzarası. Caminin sütun ve revakları ile sokağın arnavut kaldırımı zemininin bakıma muhtaç olduğu dikkat çekiyor. Revakların üzerindeki terasta Nuruosmaniye Medresesi öğrencisi genç bir molla; aşağıda, sokakta başında yeldirmesi, kucağında çocuğuyla yürüyen bir kadın, fonda Mısır Çarşısı’nın dükkanları göze çarpıyor. (Sébah&Joailiers, 1880.) 
    Eminönü Meydanı’nda sıradan bir gün Dersaadet’te ekonomik faaliyetlerin önemli merkezi Eminönü Meydanı’nda iğne atılsa yere düşmeyecek… Valide Camii’nin önüne inşa edilmiş süslü cepheli, saat kuleli bina, turistik Eminönü Palas. Otel ile tarihi caminin öngörünümünü kapatan diğer yapılar Lütfi Kırdar’ın belediye başkanlığı sırasında yıkılacak, meydan bu fotoğrafın çekilmesinden yıllar sonra orijinal görünümüne kavuşacak. (Sébah&Joailiers, 1884-1900.) 
    Ağır eşyalarınız itinayla taşınır! Osmanlı Dönemi’nde günümüzün nakliyecilerinin yaptığı işi sırık hamalları yapar, ağır ve nakli zor eşyaları onlar taşırdı. Kamyonların, vinçlerin, yükleyicilerin olmadığı bir çağda sırık hamallığı kendine has teknikleri olan, deneyim gerektiren çok özel bir meslekti. Fotoğrafta, sırık hamalları büyük bir fıçıyı kaldırıp taşımaya hazırlanırken görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1880’lerin ortaları.) 
    Develer tellal iken Bugün İzmir sokaklarında -eğer turistik bir atraksiyon sözkonusu değilse- deve görmek neredeyse imkansız. Oysa fotoğrafın çekildiği yıllarda, bu önemli liman şehrinin her iki yönde mal sevkiyatı deve kervanlarıyla yapılıyordu. Fotoğrafta kordon boyunda poz veren bir meraklının arkasından geçmekte olan kervanın iki devesi görülüyor. Onların önünde bütün deve kervanlarında olduğu gibi bir kılavuz eşek yürüyor. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1890’lar.)
    Beyoğlu sedyesi  Fotoğrafta görülen taşıtın adı Beyoğlu sedyesi. O yıllarda Frenkçe paralayanlar bu araca şeza portör (chaise à porteur-hamallı koltuk) demeyi tercih ederlerdi. Civardaki zengin muhitlerde oturan aileler, özellikle madam ve matmazeller Beyoğlu’na çıkmak için bu ilginç tahtırevanlara ücret karşılığında binerler; yokuşlarda, bozuk sokaklarda yürümezler, iskarpinlerini, eteklerini kirletmezlerdi. Fotoğrafta Beyoğlu sedyesinde bir hanım ile onu taşıyan özel giysili hamallar görülüyor. (Abdullah Frères, 1865.)  
    Abdal Köprüsü’nden ücretsiz geçiş 19. yüzyılda Bursa’nın şehir merkezinde pek çok fotoğraf çekilmiştir. Ama Çanakkale, Afyon, Kütahya, Balıkesir, Sakarya ve Bilecik’i de içeren Hüdâvendigâr Vilayeti’nin merkezi Bursa’nın kırsal bölgelerinden manzaralara nadir rastlanır. Fotoğrafta önde Nilüfer Çayı’nın üzerine kurulu Abdal Köprüsü’nü kağnı arabası ile geçen bir aile, fonda Bursa’nın dış mahalleleri görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1894.) 
    Antika olan antikacı Kapalıçarşı’daki antikacı dükkanlarından biri. Bunların başlıcaları Büyük Bedesten, Bedesten-i Atık ya da İç Bedesten adlarıyla da bilinen Cevahir Bedesteni’nde faaliyet gösterirdi. Fotoğrafta daha önceleri hâcegî denen ünlü antika satıcılarının yeni kuşakları artık ceketli, kravatlı, fesli kıyafetleriyle görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1880.) 
    Kahveci ve müşterileri 19. yüzyıl sonlarında tipik bir Türk kahvesi… muhtemelen Eyüp Çarşısı’nda bulunan klasik kahvehanede nargile içenler, tavla oynayanlar, onları seyrederek vakit öldürenler ve arka plandaki kahveci görülüyor. Şişeler, kupalar, tepsiler tezgahın üstüne, büfenin içine göz alıcı bir dekor oluşturacak şekilde dizilmiş. Zamanın tabiriyle, kahveci mostra düzenlemiş. (Guillaume Berggren, 1875.) 
    Eski zaman piknikleri İstanbullu feraceli, yaşmaklı zarif iki hanım ve bir kız çocuğu kır arabasının yanına halı sermiş, boğaz sırtlarında ilkbahar havası alıyorlar. Bahar aylarında Kâğıthane’ye, Göksu’ya ve diğer mesire yerlerine kır gezisine gitmek İstanbullu hanımların vazgeçilmez tutkularıydı. Bu pikniklerde nevale sepetlerinde başta söğüş et, envai çeşit yiyecek bulunurdu. Gezinti sezonu Hıdırellez’le açılırdı. (Abdullah Frères, 1865.) 
    İyi ki doğdun ufaklık! Gayrimüslim bir Osmanlı ailesinin, olasıdır ki Ermeni bir ailenin evinde, şık bir çay sofrası kurulmuş, karenin ortasına yerleştirilmiş küçük kızın doğum günü kutlanıyor. Sol önde anne, sağ önde baba, arkada halalar, teyzeler, ablalar… Doğum günü kızı ise, pastaya yakın olmaktan pek memnun. Fotoğraf, aile içinde, mahrem alanda çekilmiş olması bakımından ilgi çekici. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1890.)  
    Tulumbacılar tatbikatta İstanbul tarihi boyunca yangınlardan çok çekmiş, birçok semti farklı tarihlerde meydana gelen büyük felaketlerde yanıp kül olmuştu. Fotoğrafta Cibali Tütün Fabrikası’nın kurum içi itfaiye teşkilatı bir yangın tatbikatı sırasında görülüyor. Uzun merdivenler yüksek binaya dayanmış, tulumbacılar, amirlerinin direktiflerine uyarak söndürme çalışması yapıyor. (Guillaume Berggren, 1885.)  
    Hastane bahçesinde ameliyat 93 Harbi’nde (Osmanlı-Rus savaşı) yaralanan Osmanlı askerlerinin tedavi edildiği Beylerbeyi Hastanesi’nde, ihtimaldir ki gün ışığından yararlanmak için açık havada yapılan bir ameliyat. Fotoğraf çekimi için tüm hastane personeli ve durumu iyi olan hastalar da kapı önüne çıkmış. Fessiz ve sakallı hekimler ile başlarında diğerlerinden farklı geniş kep taşıyan hemşirelerin müttefik Almanya’dan gelmiş olmaları kuvvetle muhtemel. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1877-78.) 
    Al sunağı, ver çeşmeyi! II. Abdülhamid’in Bergama Sunağı’nın Berlin’e götürülmesine izin vermesine karşılık olarak Alman İmparatoru Wilhelm de bir teşekkür jesti yapmış, Sultanahmet’e tüm malzemesi Almanya’dan getirilen bir çeşme inşa ettirmişti. Alman çeşmesi adıyla bilinen eserin açılış töreni sırasında çekilen tarihi belge niteliğindeki fotoğrafta, Alman diplomatik misyonu ile saray erkanı bir arada poz veriyor. (Ali Sami, 27 ocak 1901.) 
    Deniz yoluyla cuma selamlığı Ortaköy Büyük Mecidiye Camii’nde bir cuma selamlığı. Sultanın maiyeti ve geleneksel ritüel için toplanan kalabalık tören sonunu bekliyor. Ortada görülen köşklü saltanat kayığı, dönemin padişahı II. Abdülhamid’in selamlığa deniz yoluyla geldiğini ve camiden deniz yoluyla ayrılacağını gösteriyor. (Pascal Sébah, 1885.) 
    ‘Boynuzlu’lar İstanbul caddelerinde Gelişen teknolojiyle birlikte atlı tramvay döneminin sonlarına gelinmiş, İstanbul’da şehiriçi ulaşımda elektrikli tramvaylar kullanılmaya başlamıştı. Ulaşım tarihi açısından özel bir kıymete sahip bu fotoğraf, yeni açılan Karaköy-Beşiktaş hattındaki ilk elektrikli tramvay seferinin yapıldığı gün çekilmiş. Zamane aracı, Tophane Çeşmesi’nin önünde. (bilinmeyen fotoğrafçı, 20 şubat 1914.) 
    Katledilmeden üç yıl önce Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Mahmut Şevket Paşa, yaverleri eşliğinde bugün İstanbul Üniversitesi olarak kullanılan Savaş Bakanlığı binasından çıkıyor. 23 Ocak 1913’teki Bâbıâlî Baskını’nın ardından sadrazamlığa getirilecek olan Mahmud Şevket Paşa, bu tarihten birkaç ay sonra silahlı bir saldırıya kurban gidecek, büyük bir törenle Âbide-i Hürriyet’e defnedilecekti. (1910.)
    Cephe gerisinde savaşanlar Kurtuluş Savaşı sırasında Erzurum’dan Eskişehir’e, Ankara’dan Konya’ya Anadolu’nun birçok ilinde silah tamirhaneleri, cephane ve mühimmat atölye ve fabrikaları kurulmuştu. Bu onarım ve üretim tesisleri var güçleriyle çalışarak cephedeki Mehmetçik’e silah ve cephane yetiştirmiş, zaferin kazanılmasında önemli rol oynamıştı. Tezgahlarının başında gururla poz veren, aralarında çocukların da bulunduğu silah imalathanesi çalışanları. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1920-1922.) 
  • EMEKÇİ VE SANATLAR GAZETE PATRONU

    EMEKÇİ VE SANATLAR GAZETE PATRONU

    Basın tarihimizde ondan başka hem gazeteci hem gazete patronu hem yazar hem zanaatkar hem de sanatkar insan yoktur. Sedat Simavi bütün bu özellikleriyle müstesna bir insandı. Halen çıkmakta olan Hürriyet gazetesi ile de adı yaşayan Sedat Simavi’nin Türk basın-yayın hayatının her alanında yaratıcı etkileri görülür. 

    Sedat Simavi’den söz ediyoruz. Hande, Diken, İnci, Dersaadet, Payitaht, Güleryüz, Hanım, Hacıyatmaz, Yeni İnci, Resimli Gazete, Yıldız, Meraklı Gazete, Yeni Kitap, Arkadaş, Bravo, 7 Gün, Karagöz, Karikatür, Model, Yeni Ev Doktoru, Hürriyet isimli gazete ve dergilerin kurucusu, çıkaranı, çalışanı yani herşeyi Sedat Simavi’den. 

    Hürriyet, 7 Gün, Karikatür gibi uzun soluklu süreli yayınlarla Türk basın tarihinde özel bir yeri olan Sedat Simavi’nin adına kurulmuş bir vakıf, her sene Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin öncülüğünde basın ödülleri verir. Halen çıkmakta olan Hürriyet gazetesi ile de adı yaşayan Sedat Simavi’nin Türk basın-yayın hayatının her alanında yaratıcı etkileri görülür. 

    HARB FAKİRLERİ DERGİSİ KAPAĞI 

    SEDAT SİMAVİ’NİN EL YAZISIYLA İSMAİL HAKKI BEY’E YOLLADIĞI MEKTUP. 13 OCAK 1929. 

    Sedat Simavi’nin Türk dergi ve gazeteciliği üzerine pek çok kitap kaleme alınmış, tezler yapılmıştır. En önemli kaynak eserlerin başında Hürriyet gazetesi yayını olarak çıkan, Beyazıt Devlet Kütüphanesi Müdürü Muzaffer Gökman tarafından hazırlanan Sedat Simavi (İstanbul, 1970) kitabı gelmektedir. 508 sayfalık bu çalışma halen en önemli başvuru kitabı olma özelliğini korumaktadır. İkinci önemli kitap yine Hürriyet Yayınları tarafından neşredilmiştir: Sedat Simavi’nin yazdığı Fuji Yama, Jean-Jacques Rousseau, Hürriyet Apartmanı, Düşenin Dostları, Ceza isimli eserleri içeren Sedat Simavi Eserleri (İstanbul, 1973). Son önemli çalışma ise yakın bir tarihte yapılan akademik tezin kitaplaşmış halidir. Esra Oğuzhan Yeşilova’nın araştırıp kitaplaştırdığı çalışmanın adı Gazetecilikte Bir Ömür: Sedat Simavi başlığını taşır. 2013’te basılan 230 sayfalık bu eser, ilk kaynaklarda görülen eksiklikleri tamamlayan ve bilimsel ağırlığı olan önemli bir kitaptır. 

    1896’da İstanbul’da doğan Sedat Simavi, amcası Lütfi Simavi Bey tarafından kaydettirildiği Galatasaray Sultanisi’nde okurken karikatürler çizerek tanınmış, mektep müdürü Salih Arif Bey’i iki çizgi ile karikatürleştirip Vâlâ Nureddin gibi okul arkadaşlarını kendisine hayran bırakmıştır. Sedat Simavi okul sıralarında çizdiği karikatürleri amatör bir ruhla dergilere gönderip yayın hayatına girer. Fransızca öğretmeni Pierre Lambert, Simavi’nin karikatürlerini görüp beğenmiş ve ilk karikatürlerini Visions Orientales’de yayımlatmıştır. 

    İlk karikatürleri Kehkeşân, Djin, Zekâ, Eşek, Köylü, Stamboul gibi yayınlarda görülen çizerimize ilgi arttar. Doktor Abdullah Cevdet’in de ilgisini çeken Simavi, ünlü yayıncıdan karikatür siparişi alır. Feridun Kandemir ile arkadaş olan Sedat Simavi, birlikte karşılaştıkları Nâzım Hikmet’in babası matbuat müdürü Hikmet Bey’in “Hevesiniz var… Neden başlamıyorsunuz?” demesiyle birlikte kendilerini Beyoğlu’nda Levant Matbaası’nda bulurlar. 

    Sedat Simavi 1916’da ilk haftalık mizah gazetesini çıkarmayı başarır. Hande isimli bu mizah gazetesinin sahibi Sedat Simavi, sorumlu müdürü Feridun Kandemir’dir. Uzun yıllardır çıkan Karagöz gazetesine benzeyen süreli yayının karikatüristliğini Sedat Simavi yapmaktadır. Sedat Simavi’nin 1. Dünya Savaşı nedeniyle askere alınması, kağıt kıtlığı gibi nedenlerle Hande’den sonra Sedat Bey yeni bir dergi çıkarır adı: Diken (1918). 

    Çıkardığı bütün bu dergilerin, gazetelerin hikâyesinin arkasında Sedat Simavi’nin iyi bir karikatürist, iyi bir kapak ressamı, iyi bir sayfa düzeni tasarlayıcısı olması yatar. O Babıâli’de bir dergi veya gazetenin çıkarılması için gerekli bütün işleri iyi bilen hatta bizzat yapabilen bir kabiliyettedir. 

    Ayrıca bütün bu sanatkar özelliklerinin yanısıra aynı zamanda iyi bir ticaret erbabıdır. Gerektiği zaman firmasını korumak adına sert mektuplar göndermeyi de bilir. Elimizdeki bir Sedat Simavi mektubu bunun en güzel kanıtıdır: 

    Resimli Gazete 

    Eskişehir’de gazeteler başbayii İsmail Hakkı Bey’e 

    13/01/1929 

    Azizim İsmail Hakkı Bey, 

    Aybaşında gönderilen fatura mucibince sizden 3434 kuruş matlubumuz olduğunu bildirmiş ve bu paranın irsalini rica etmiştim. Bu güne kadar maalesef bize para göndermediniz. Bu mektubumuzu alınca vakit geçirmeden derhal fatura muhteviyatını göndermenizi ve tekrar ihtara meydan bırakmamanızı rica eder ve süratle cevabınızı beklerim. 

    Resimli Gazete ve Arkadaş sahibi 

    Sedad Simavi” 

    Karikatüristliğinin yanısıra çok özel kitapların sayfa düzenlerini yapmış, desenlerle süslemiştir. Pek çoğumuzun en azından başlangıcını ezbere bildiğimiz Ziya Gökalp’in ünlü “Ala Geyik” şiirini kitap halinde düzenlemiş ve içine enfes desenler çizmiştir. Çocuk Dünyası mecmuası tarafından yayımlanan derginin 13. kitabı olarak İstanbul’da basılmıştır. Yine Sedat Simavi, “Diken Mecmuası Neşriyatından” ismiyle bazı önemli şahşiyetlerin karikatür/kartpostallarını yayımlamıştır. 

    SEDAT SİMAVİ’NİN ÇIKARDIĞI HÜRRİYET GAZETESİ’NİN 1 MAYIS 1948 TARİHLİ İLK NÜSHASI 

    EFRUZ BEY 

    SEDAT SİMAVİ’NİN ALA GEYİK SERİSİNDEN…

    ALA GEYİK KAPAĞI

    YÜZ MİLYON TÜRK BU ANDA SENİ BEKLER TURAN’DA 

    NEREDE “DÜNYA GÜZELİ” DEDİ: “ELİNDE ELİ” 

    DÖNDÜM, BAKTIM BİR, KIRGIZ ELBİSELİ GÜZEL KIZ 

    KURT İLE AYI 

    KURT KOCALDI, KÖTÜRÜM OLDU / BUNU SEZEN BİR GENÇ AYI /YAKALADI, KURDU / YOLDU / DEDİ: “HAYDİ TÜYSÜZ DAYI, / YÜRÜ; YİNE YİĞİTLİK SAT; DAR ET BİZE YEŞİL YURDU!” 

    P..LERINE DEDI: “FIRSAT KAÇIRMAYIN, BOĞUN KURDU!” ZAVALLI KURT ÖLDÜ, İNDE BEŞ YAVRUSU KALDI / ÖKSÜZ FAKAT BİRKAÇ YIL İÇİNDE BUNLAR BİRER YİĞİT, GÜRBÜZ KURT OLARAK SALDIRDILAR YEŞİL YURTTAN AYILARIN VÜCUDUNU KALDIRDILAR. ÇOCUKLARIM İBRET ALIN HER BİR GÜNE VAR BİR YARIN! 

    GÜNDÜZ OLDU GECELER AK SAKALLI CÜCELER 

    SEDAT SİMAVİ’NİN ÇİZGİSİYLE DÖNEMİN ÖNDE GELEN YAZAR VE EDEBİYATÇILARI

    ALİ KEMAL BEY 

    İSMAİL CENANİ BEY 

    MEHMET EMİN BEY 

    ÖMER SEYFETTİN BEY 

    SÜLEYMAN NAZİF BEY 

    RIZA TEVFİK BEY

    KADIN ÇİZİMİ

    KADINLAR SALTANATI KAPAĞI 

    “DAMAT FERİT’İN KABUSU MUSTAFA KEMAL”, GÜLERYÜZ DERGİSİ, 16 KASIM 1922. 

    YENİ ZENGİNLER KAPAĞI