Kategori: Albüm

  • Türk grafik sanatının son 60 yılıydı

    Türk grafik sanatının son 60 yılıydı

    Grafik tasarımının büyük ustalarından Yurdaer Altıntaş’ı geçen ay, 24 Temmuz’da kaybettik. Bu kayıp hem bizzat kendisini tanıyıp sevenlerin hem de yapıtına hayranlık duyanların yüreğinde doldurulamaz bir boşluk yaratacak hiç kuşkusuz. Türkiye grafik tasarımının 60 yıllık kesintisiz bir manzarasını sunan meslek hayatını yeteneğiyle, kendisi olma cesaretiyle ve işine duyduğu saygıyla yüceltmeyi başaran uluslararası bir sanatçıydı Yurdaer Altıntaş. Dolu dolu ve tavizsiz yaşadığını, dolu dolu ürettiğini bilmemiz belki de tek tesellimiz. Temmuz ayında, vefatından hemen önce Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Yurdaer’i Anlatmak-Yurdaer Altıntaş’ın Yapıtlarına Bir Bakış isimli kitaptan yaptığımız seçkiyle, ustayı bir kez daha görüyor, dinliyoruz. Saygıyla… 

    “YURDAER ALTINTAŞ’IN 80. YAŞI NEDENİYLE ULUSLARARASI ÇAĞRILI AFİŞ SERGİSİ”NDE, MEHDİ SAEEDİ’NİN AFİŞİ ÖNÜNDE, 2015. 

    “… Zaten 1960-70 arası, Türk tiyatrosunun altın dönemi. Kenterler hafta sonu iki farklı oyun oynuyorlar, sabah da gelecek oyunun provasını yapıyorlar. Müthiş bir tempo. Bilet bulamıyorsun. Oyunlar arttıkça duvarlar benim afişlerimle doluyor. Elmadağ’daki tahta panolarda asılı 100×140 cm afişler, neredeyse kişisel afiş sergim gibi…” 

    “APTAL KIZ” TİYATRO OYUNU AFİŞİNİN ORİJİNALİ, KAĞIT ÜZERİNE GUAJ, 100X140 cm., 1961. 

    BUGÜN GİT YARIN GELTİYATRO OYUNU İÇİN AFİŞ, 100X140 cm., 1966. 

    “MARY MARY” TİYATRO OYUNU AFİŞİNİN ORİJİNALİ, KAĞIT ÜZERİNE GUAJ, 100X140. cm., 1962. 

    “1970’li yıllarda tiyatrolar afiş yaptırmaz oluyorlar. Dormen Tiyatrosu kapanıyor. Ajanslarla da flört etmiyorum. Zaman bol. Belki ilerde nasıl olsa değerlendiririm diyerek Karagöz figürleri resmetmeye başlıyorum. Tiyatro sonrası Karagöz… Çok da ters düşmüyor açıkçası…” 

    ”ÇELEBİ”, KARAGÖZ TİPLEMELERİ RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA 23X50 cm., 1969. 

    SALINCAK”, KARAGÖZ OYUNLARI RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA, 46X22 cm., 1970. 

    ÇENGİ”, KARAGÖZ TİPLEMELERİ RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA, 23X50 cm., 1969. 

    “… Bu sefer Nasreddin Hoca fıkraları yapıyorum takvim için. Tabii şu çıkıyor ortaya; resimlemeye çok uygun olmasına karşın, o güne kadar hiçbir grafik sanatçısı Türk folkloruna eğilmemiş. Oysa yayılması lazım. Karagöz ve Nasreddin Hoca gibi Dede Korkut efsanelerini de resimliyorum…” 

    GÖL MAYA TUTAR MI?”, NASREDDİN HOCA FIKRALARINDAN RESİMLEME, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE YAĞLI PASTEL, 30X35 cm., 1971. 

    “DELİ DUMRUL ÖYKÜSÜ”, DEDE KORKUT RESİMLEMELERİ, KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE YAĞLI PASTEL, 45X23 cm., 1977. 

    “1989’da Galeri MD’de “Yurdaer’in Melekleri” başlıklı bir sergi açıyorum. Kadınlardan çok erkeklerle ilgili bir sergi. Kadına salt cinsel açıdan bakan erkeğin eleştirisi, onları açık seçik ortaya koymak işte. Bana sergiyi gören kadınların çok kızacağı söyleniyor ama en çok da onlar beğeniyor…” 

    “YURDAER’İN MELEKLERİ”, RESİMLEME KAĞIT ÜZERİNE YAĞLI PASTEL, SULUBOYA VE KOLAJ, 47X67 cm., 1989 

    “YURDAER’İN MELEKLERİ”, RESİMLEME KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE KOLAJ, 59X44 cm., 1989. 

    “YURDAER’İN MELEKLERİ”, RESİMLEME KAĞIT ÜZERİNE SULUBOYA VE GUAJ, 29X41 cm., 1987. 

    “Ardından ‘Surname-i Hümayun’. Bu minyatürler yapılmış, edilmiş. Bu bir resimlemedir. Ben de tasarımcı olarak bu resimleri başka türlü ele alsam nasıl olur diye kafaya takıyorum yine. Mizah katılabilir ama çok tehlikelidir mizah katmak. 60×80 cm tuval üzerine akrilik çalışıyorum. Esasen minyatürdür orijinalleri tabii…” 

    “ELEK YAPIMCILARI”, SURNAME-İ HUMAYUN RESİMLEME, TUVAL ÜZERİNE AKRİLİK, 60X80 cm., 2007. 

    “DENIZCİLER”, SURNAME-İ HUMAYUN RESİMLEME, TUVAL ÜZERİNE AKRİLİK, 80X60 cm., 2007. 

    “AT BİNİCİLER”, SURNAME-İ HUMAYUN RESİMLEME, TUVAL ÜZERİNE AKRİLİK,80X60 cm., 2008. 

    “(1990’larda) Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne afişler yapmaya başlıyorum. O döneme kadar genel festival afişleri yarışma ile seçiliyordu, sonra yarışmadan sonuç alınamayınca benden isteniyor. Ben yarışmalar konusunda hep ısrarcıyım. Afiş yarışmaları yapılmazsa gençler kendilerini nasıl gösterecek?..” 

    “SİNEMANIN YÜZÜNCÜ YILI”, AFİŞ, 50X70 cm., 1995.

    “DAMGALI KADIN”, AFİŞ, 57X82 cm., 2004. 

    “ŞEHİR IŞIKLARI”, CHARLES CHAPLIN FİLM AFİŞİ, 50X70 cm., 2000. 

    “ ‘Yurdaerce’ diyorlar benim işlerime. Ama bu ne demek? Bilmiyorum. ‘Senin işini gördüğüm zaman imzan olmasa bile bu Yurdaer’indir diyorum ve doğru çıkıyor’ diyorlar. Bu nasıl oluyor, ben de bilmiyorum. Numara yapmamak mı diyelim buna; tamamen doğru bulduğum doğrultuda ve tamamen kendinden, birtakım etkiler altında kalmadan, birtakım özentilikler olmaksızın iş üretmenin sonucu belki de…” 

    “30. GRAFİK ÜRÜNLER SERGİSİ”, AFİŞ, 70X100 cm., 2011. 

    YURDAER ALTINTAŞ, “TİYATRO AFİŞLERİ VE KARAGÖZLER”, SERGİ AFİŞİ, 50X70 cm., 1987. 

    Bülent Erkmen’in cenaze töreninde yaptığı kısa konuşma

    “Bir hafta önce hastaneye, onu görmeye gittiğimde elimi tuttu ve bir şey söyledi, sesi çıkmadığı için uzun süre anlamadım, çevredekilerin yardımıyla sonunda anladım ki ‘İşin gücün yok mu senin?’ diyordu. Evet, işte Yurdaer buydu! Bütün hınzırlığıyla, coşkusuyla, tutkusuyla, doğru bildiğini doğrudan söylemesiyle, kızgınlıklarıyla ve inadıyla! Hayata bu inatla tutundu, inadına afiş yaptı, yaptıklarını inadına sergiledi, inadına öğrenci yetiştirdi, öğrencileriyle birlikte inadına yaşgününü kutladı, hatta onlarla daha fazla beraber olmak için bir yılda birkaç yaşgünü kutladı! Konuştu, yazdı, güldü, rakı sohbetlerinin aranılanı oldu, örgütledi, söylendi, kızdı, bağırdı… Sakin olduğunda neyin var derdim! Sonra sustu. Önce fısıldadı sonra tamamen sustu. Son anına kadar pırıl pırıl bir zihin açıklığıyla, o zihnin hapsolduğu bedenle gözümüzün önünde eridi, 24 Temmuz Çarşamba günü 12:28’de de gitti. Yurdaer’in yakın dostları olan Norgunk Yayınları’nın sahipleri dün Twitter hesabından bir öneride bulundu: ‘Yurdaer Altıntaş’ın adı bir rüzgara verilsin’. Evet, bir rüzgara Yurdaer’in adını vermek, yüzümüzü o rüzgara çevirmek”. 

    Yurdaer Altıntaş’ın yapıtını ve grafik sanatına bakışını daha iyi “anlamak” için editoryal çalışmasını Umut Altıntaş’ın yaptığı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Yurdaer’i Anlatmak-Yurdaer Altıntaş’ın Yapıtlarına Bir Bakış” isimli kitaba başvurabilirsiniz. 

  • İstanbul’un ortasında, tertemiz plajlarda…

    İstanbul’un ortasında, tertemiz plajlarda…

    Caddebostan, Moda, Ataköy, Florya… Yüzen güneşlenen kadınlı erkekli insan kalabalıkları… Bir dönemin deniz hamamları, 1950’lerden itibaren yerlerini bikinilerle denize girilen plajlara bırakmıştı. Tabii İstanbul’un o yıllarda neredeyse her köşesinde rahatlıkla denize girilebilen pırıl pırıl plajlar vardı. 

    Temmuz, Ağustos ayları denilince aklımıza ilk düşen şeylerden biri de hiç kuşkusuz denizdir. Kendimi ilk bildiğim, yani ayrıntılarıyla anımsadığım çocukluk yıllarımda babam Edremit’in iskele mahallesi olan Akçay’da Denizyolları’nın acentesiydi. Bu bakımdan gözlerim bir deniz kıyısında açılmıştı diyebilirim. 

    Sadece 19 haneli ve nüfusu 100’ü geçmeyen küçük bir yerleşim yeri. Bir liman reisi, bir sahil sıhhiye memuru, bir gümrük muhafaza memuru, bir PTT memuru, bir bakkal, aynı zamanda meyhane olan kahvehane sahibi… Onların işyerleri ve aileleri… 

    Fransız kızlar temizlikte

    Fransız rövü kızları Açıkhava Tiyatrosu’nu plaja çevirmeden önce temizlik yapıyorlar. Bu temizliğin ardından tiyatronun taş zemininde kısa aralıklarla güneşlenmeye başlayacaklar. 

    Bunun dışında göz alabildiğine, uçsuz bucaksız bir kumsal. Yalınayak başıkabak kumsalda koşuşturan topu topu beş-on çocuğuz. Denizin derinleri yunusların, kıyı yanı ise biz çocukların. Babamın arkadaşı fotoğrafçı Fehmi Bey Amca, ağabeyimle benim dizimize kadar suyun içinde elele bir fotoğrafımızı çekmiş. Ağabeyim 10, ben beş yaşındayız o zamanlar. Onun ayağında donu var, ben Allah ne verdiyse… Çocukken çok utanırdım o fotoğraftan, saklamaya çalışırdım. 

    Annemin babası Yakacık’ta otururdu. Civan adında bir kedisi vardı anneannemin ev şenliği namına. İkinci bir ev şenliği olarak —özellikle yaz aylarında— zaman zaman beni, yani o günlerde en sevimli torunlarını yanlarına alırlardı. Lise çağlarında iki dayım vardı. Onlar Kartal’a inip plaja giderlerdi. Bir gün beni de yanlarına almışlardı. Süreyyapaşa Plajı’na gittik. Aman Allahım plaj neymiş! İlk defa orada görmüştüm. Denizin orta yerinde, bir örneğini Odeon markalı plakların göbeğinde gördüğümüz gazebo benzeri küçük bir adacık vardı (Sahil yolu yapıldıktan sonra “karada” kaldı). Çevresinde ise yüzen, güneşlenen bir yığın erkekli kadınlı insan… Şaşmış kalmıştım. 

    Rövüden plaja

     Rövü kızları yeni yeni Baruthane plajında. Ozan Sağdıç aynı araçta seyahat etmeleriye doğan tanışıklık sonucu, hanımları fotoğraf çekimine ikna etmeyi başarıyor. 

    Gel zaman git zaman, kader beni Kabataş Lisesi’nin yatılı öğrencisi yaptı. Birinci sınıfı bütünlemeye kalmadan doğrudan geçtim. İkinci sınıfta tek dersten çakmıştım. Sınav dolayısıyla İstanbul’a geldim. Doğal olarak okulda kalacağım. Bizim lisenin binaları Feriye sahil sarayları olarak bilinir… Bir de baktım ki okulun ön bahçesi olan rıhtım bölümü aile plajına dönmüş. Meğer yaz aylarında Milli Eğitim Bakanlığı mensuplarının her bir yandan gelen konuklarına evsahipliği edermiş bizim eğitim yuvamız. Mayolu genç kızlar filan sahil boyunca cevelân etmekte… Ne kadar da şenlikliymiş burası! Ondan sonra ben bütünlemeye kalmayı âdet edindim. 

    Deniz hamamları 1950’li yıllarda, Moda Plajı hâlâ tarihî deniz hamamları manzarasını korur gibiydi. 

    Caddebostan’da yaz kampları 

    Daha sonra İstanbul plajları neredeyse sürekli mekânım oldu. Yavaş yavaş şehrin gerçek plajlarını keşfetme çağım başlamıştı. Yıl 1956; yolum gazetecilikle çakıştı. İşim magazin fotoğrafçılığı. Beni görevli olarak o tür yerlere gönderiyorlar. Gitmem diyemezsin ki, görev… Bana verilen ilk işlerden biri Caddebostan’daki bir kız kampına aitti. Ankara’daki Türk-Amerikan Derneği, kız öğrenciler için bir yaz kampı düzenlemiş. Kampta nisbeten küçük yaşta kız çocukları da vardı, yetişkin genç kızlar da. Kamp yeri deniz kenarında, çok büyük bir bahçe içindeki yalı köşkü idi. Bu köşkün önü de tıpkı Kabataş Lisesi’ndeki gibi plaja dönüştürülmüştü. Denizin biraz açığına atlama rampası görevi gören bir duba demirlenmişti. 

    Amerikan Kız Kampı Caddebostan’daki Amerikan Kız Kampı’nda değişik yaş gruplarından kızlar denize giriyor. Kamp yeri, arka plandaki yalı köşkü. 

    Bir başka örnek: 1957’de şimdi Ataköy olarak anılan sahilde, eski Baruthane arazisinde yeni bir plaj açılmıştı. Açılışı dahil oradan ne çok fotoğraflar çekmiştim! 

    Yine o günlerde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’na bir Fransız rövüsü gelmişti. Gündüz provasına gitmiştim. Seçkin rövü kızları kızgın güneş altında programlarının orkestralı provasını yapıyorlardı. Ortamı bronzlaşma adına uygun bulmuş olmalılar ki, önce oraları güzelce silip süpürüyor, ardından kısa aralıklarda bikinilerle taş zemin üzerine yatı yatıveriyorlardı. Prova bitince onları bir araca bindirip yeni açılan Baruthane Plajı’na taşımışlardı. Ben de aynı araca bindim. Küçük bir tanışıklık sayesinde bana plajda da cömertçe pozlar vermişlerdi. 

    Zorunlu banyo Plajda bir taşa bağlanıp zorunlu güneş banyosu yaptırılan bir eşek. 

    Zamanla İstanbul’daki birçok plajı görüp tanımam kısmet olmuştu. Hatta bu tanışıklık Kilyos ve Şile kıyılarına kadar uzanmıştı. Hatta bana 1970’lerde Turizm Bakanlığı’nca Türkiye’nin genelinde sahil kenarındaki tesisleri saptamak amacıyla bir görev bile verilmişti. Samandağı’ndan Karadeniz kıyılarına kadar bir tarama yapmıştım. Bizzat denize girip çıkmadım, tadına bakamadımsa da bol bol tanıklık etmiştim. Bol denizli, iyi tatiller efendim. 

    Bir gölge, üç beden Üç kişi bir plaj şemsiyesinin gölgesine en ekonomik biçimde sığışmaya çalışıyor. 
  • Churchill ve Maria Callas, Onasis’in yatıyla İstanbul’da

    Yunanlı armatör Aristotle Onassis’in 1959 Ağustos’unda Büyükada’ya demir atan görkemli yatı, Sir Winston Churchill ve ünlü soprano Maria Callas’ın da içinde bulunduğu misafirlerini İstanbul’a getirmişti. Adını Onassis’in kızından alan Christina O. adlı tekne, 100 metre uzunluğuyla dönemin en lüks deniz aracıydı. 

    Churchill’in resmî biyografi yazarı, ünlü devlet adamının kariyerinde uzun yıllar silinmeyen bir leke olarak kalan Çanakkale bozgununu hatırlatarak, Churchill’in İstanbul halkını meşhur zafer işaretiyle selamladığı bu fotoğraftan “Dünya üzerinde belki de bu hareketinin en uygunsuz karşılanacağı yerdeydi” diye bahsediyor: “Lüks yat 4 Ağustos akşamı, ancak Churchill yatağa gittikten sonra Çanakkale Boğazı’na girmiş ve İstanbul’a varmıştı. Çünkü bu Çanakkale rotasının onu üzeceğini biliyorlardı”. 

    Yunanistan ve Türkiye kıyılarında üç hafta boyunca seyreden tekne, aynı zamanda Callas ve Onassis’in fırtınalı aşkının da başladığı yerdi. Tura eşleriyle katılan Callas ve Onassis’in arasında bir ilişki olduğu üç haftanın sonunda herkesçe aşikar hâle gelmişti. Ardından ikisi de eşlerinden boşanacak ancak birbirleriyle evlenmeyeceklerdi. 

    Fotoğraf: Sport & General Agenty

    Fotoğraf: Ara Güler

  • ESKİ TÜRKİYE’NİN POPÜLER SİMALARI

    ESKİ TÜRKİYE’NİN POPÜLER SİMALARI

    Bir zamanlar bayramlar toplu whatsapp mesajlarıyla kutlanmaz; insanlar birbirlerinin yaşgünlerini, yıldönümlerini sosyal medya paylaşımlarıyla hatırlamazdı. 19. yüzyılın sonlarından 21. yüzyılın arefesine kadar bu kutlamalar için kartpostallar kullanıldı. Bugün birer sosyal tarih belgesi, koleksiyon objesi olan kartpostallar, akla gelebilecek hemen her konuyu-kişiyi görselleştirir, cazibelerine cazibe katardı. Ülkemizde 1970’lere kadar kartpostalların üzerinde artistlerden, şarkıcılardan, sporculardan çok edebiyatçıların birer “popüler kültür ikonu” olarak boy göstermesi, geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kültür hayatımızın kalitesine tanıklık eder niteliktedir. Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın’ın Yüzler ve İzler: Kartpostallarda ve Pullarda Edebiyatçılarımız adlı çalışmasından, edebiyatçı kartpostalları… 

     NAMIK KEMAL KARTPOSTALIN ÖN YÜZÜNDE LATIN HARFLERIYLE “NAMIK KEMAL BEY” YAZISI VE FRANSIZCA “L’IMMORTEL POÈTE TURC” (ÖLÜMSÜZ TÜRK ŞAIRI) SÖZÜ BULUNUYOR. RESMIN ALTINDA ESKITÜRKÇEYLE NAMIK KEMAL’IN “HÜRRIYET KASIDESI”NDEN IKIDIZE YER ALIYOR. 

    Lütfen kıpırdamayınız!

    Kartpostallarda edebiyatçılarımızın fotoğraflarının kullanılmaya başlandığı ilk dönemlerde şairlerin, yazarların çoğunlukla bir eşyaya tutunduğu, yaslandığı ya da oturduğu görülür. Fotoğrafçılığın emekleme döneminde pozlama uzun sürdüğünden, fotoğrafı çekilen kişilerin kıpırdamaması bu şekilde sağlanıyordu. 

    RECAİZADE EKREM BEY

    MURAD BEY

    BEŞİR FUAD BEY

    BİR KÜÇÜK RESİM ŞİMDİ

    ‘Benden sana son kalan…’

    ŞÜKRÜ HALÛK AKALIN

    Bir zamanlar kartpostallarımız vardı… 

    Bayramlarda, yılbaşlarında genellikle postane önlerinde sergilenen, sevdiklerimiz için beğeniyle seçip, özenle yazıp postaladığımız kartpostallarımız vardı. Çıkılan uzun yolculukların da bir belgesi, hatta kanıtıydı kartpostallar… Gidilen yerin en ilgi çekici görüntülerinin yer aldığı kartpostallar geride kalanlara gönderilirken “bakın ben nerelerdeyim, nereleri geziyorum” mesajı verilirdi. 

    Tarihî, kültürel, sanatsal açıdan önemli noktalardan gönderilen ve o bölgeden bilgilerin yanısıra görseller de içeren kartpostallar âdeta seyahat günlüğünün sayfalarıydı. 

    Yahya Kemal’in öğrencilik yıllarında Paris’ten babasına gönderdiği kartpostallarda Fransa’nın anıtsal yapılarına, tanınmış edebiyatçılarına, düşünürlerine ait fotoğraflar yer almaktaydı. Kimi zaman kartpostalın arka yüzünde yazacak yer bırakmayan, ön yüzündeki fotoğrafın çevresindeki boş alanları da yazılarıyla donatan Yahya Kemal, fotoğraftaki bina, anıt, kişi hakkında bilgiler veriyor, kartpostallarla seyahat günlüğü oluşturuyordu… 

    Günümüzde, akıllı telefonlardaki çeşitli uygulamalardan gönderilen kalıp sözlerle, iletilen çeşitli görsellerle kutluyor insanlar birbirini… Oysa 19. yüzyıl sonlarında yaygınlaşmaya başlayan, fotoğrafla buluşmasının ardından 20. yüzyıl başlarında altın çağını yaşayan kartpostallar için her şey konu olabiliyordu: Binalar, sokaklar, caddeler, arabalar, insanlar, hayvanlar, ağaçlar, çiçekler, dağlar, denizler, dereler, gemiler, fabrikalar, demiryolları, trenler, paralar, balonlar, zeplinler, uçaklar, savaşlar… 

    İnsan fotoğrafları mesleklerle çeşitlenmekteydi. Neredeyse her mesleğin en karakteristik tipleri kartpostal için verdikleri pozlarla ölümsüzleşiyordu. Bugün yokolmuş mesleklerden bazıları kartpostallarla belgelenebiliyor. 

    Sanatçıların, yazarların, şairlerin, düşünürlerin resimleri, fotoğrafları da kartpostalların önemli türlerinden biriydi. İnsanlar hayranı oldukları bu önemli şahsiyetlerin kartpostallarını da alıyorlar, topluyorlardı. 

    Bizde 1890’lı yıllardan itibaren şairlerimizin, yazarlarımızın önce gravürleri, resimleri sonra da fotoğrafları kartpostallarda yer almaya başlamıştı. Kartpostal editörleri edebiyatçılarımızın fotoğraflarının yanısıra kartpostallarda dizelere, birtakım bilgilere de yer veriyordu. Zamanla fotokartların yaygınlaşmasıyla bu gelenek devam etti. Ancak 1970’lerden itibaren şarkıcı, oyuncu, sporcu kartpostalları arasında edebiyatçılarımızın kartpostalları azalmaya, yitmeye başladı. 21. yüzyıl başlarında kartpostal hayatımızdan neredeyse tamamen çıktı. 

    Evet, bu dünyada pek çok şey değişiyor, dönüşüyor… Kartpostalların öncesinde manzumelerle, süslü sözlerle ve el yazısıyla yazılan tebriknameler, muharremiyyeler kaybolurken onun yerini alan tebrik kartları ve kartpostallardan sonra şimdi de kısa mesaj, anlık haberleşme, görüntülü iletişim ve “emoji” çağını yaşıyoruz. 

    Değişim kaçınılmaz ama bugünkü uygulamalardan yarına hangisi kalacak önemli olan o… Telefonun hafızası dolunca silinen veya daha üst bir modele geçince yitip giden mesajlar, görüntüler, görseller çoğunlukla yok olacak, yarına kalmayacak. Ama muharremiyyeler, tebriknameler, tebrik kartları, kartpostallar ve fotokartlar arşivlerde, koleksiyonlarda geçmişten bugüne kaldığı gibi bugünden de yarına, geleceğe kalmaya devam edecek. 

    Ve bir gün… Bir kitabın arasında unutulan, günü geldiğinde koleksiyonerin eline geçecek bir tebrik, bir kartpostal yüzyıl sonra tarihsel belge hâline gelecek ve adınızın anılmasına vesile olacak. Evet, önümüzdeki ay bayram… Kutlamalarınızı yine kısa mesajlarla, akıllı telefon uygulamalarıyla mı yapacaksınız yoksa bir geleneği canlandırarak kartpostallarla mı? 

    Takdir sizlerin…

    İsrailovich Kartpostalları 

    Moise İsrailovich, yayımladığı 1000 civarında kartpostalla, bu alanda Max Fruchtermann’dan sonra ikinci sırada gelir. Israilovich’in yayımladıkları arasında toplu çekilmiş fotoğrafların kullanıldığı kartpostallar ile ayrı ayrı kartpostalların biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş büyük boy kartlar da vardır. 

    Osmanlı hürriyetinin öncüleri

    Edebiyatçı kartpostallarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş büyük kartta Ziya Paşa, Şinasi, Namık Kemal, Abdülhak Hamid (Tarhan), Şemseddin Sami, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed Mithat Efendi, Recaizade Mamud Ekrem, Beşir Fuad, Ebüzziya Tavfik, Kemalpaşazade Said görselleri bulunuyor. Adların altında Fransızca “Les Pionniers de la Liberté Ottomane (Osmanlı Hürriyetinin Öncüleri) ibaresi okunuyor. 

    GENÇ TÜRKİYE KOMİTESİ

    Toplu çekilmiş bir fotoğrafın kullanıldığı Fransızca “Comité de la Jeune Turquie” altyazılı kartpostalda Ahmed Rıza Bey, Nazım Efendi, Prens Mehmed Ali Paşa Fazıl, Ahmed Saib Bey ile birlikte ünlü yazarımız Samipaşazade Sezai Bey de (soldan dördüncü, ayakta) yer alıyor.

    Hürriyetin ilanı anısına

    Kâinat Kütüphanesi edebî eserlerin yanısıra okul kitapları, çeviri popüler romanlar da yayımlayan bir yayıneviydi. Kainat’ın kartpostal da yayımladığını gösteren “Kanun-ı Esasî (24 Temmuz 1908) Yadigârı” serisine ait üç örnekte, ünlü edebiyatçılarımıza yer verilmiş. Yalnızca Şinasi ve Ziya Paşa kartpostallarında “merhum” sözü bulunduğundan, Ebüzziya Tevfik Bey’in ise 27 Ocak 1913 tarihinde vefat ettiği bilindiğinden, bu kartpostalların 23 Temmuz 1912’de veya daha önceki 23 Temmuz yıldönümlerinden birinde çıkarıldığı söylenebilir. 

    ZİYA PAŞA ŞİNASİ KARTPOSTALINDA YER ALAN TÜRKÇE VE FRANSIZCA İBARELERİN, ZİYA PAŞA KARTPOSTALINDA DA HİÇ DEĞİŞTİRİLMEDEN KULLANILDIĞI GÖRÜLÜYOR. 

    EBÜZZİYA TEVFİK FOTOĞRAFIN ALTINDA ESKİ TÜRKÇE “MATBUAT-I MEMLEKETE BİRÇOK HİZMETLERİ, EDEBIYAT-I OSMANİYYEYE PEK KIYMETTAR HEDİYELERİ OLAN TABİ(BASIMCI) VE EDİB EBÜZZİYA TEVFİK BEYEFENDİ” YAZIYOR. EN ALTTA İSE FRANSIZCA “EBOU-ZIA TEVFIK BEY” VE “ÉCRİVAIN ET ÉDITEUR” (YAZAR VE YAYINCI) YAZILARI OKUNUYOR. 

    Diken‘in karikatür kartları

    İlk sayısı 31 Teşrinievvel 1918 tarihinde yayımlanmış olan 15 günlük edebî, siyasi mizah gazetesi Diken, dönemin 12 meşhurunun karikatür kartpostallarını yayımlamıştır. Bunlar arasında edebiyatçılarımız da yer almıştır. Sedat Simavi’nin çıkardığı gazetenin ilk sayısının kapağında “sahne-i hadisatta eski bir sima” altyazısıyla Süleyman Nazif ’in karikatürü yayımlanmıştır. Diken’in daha sonra çıkaracağı kartpostallarının ilkinde de bu karikatür yer alacaktır.

    SÜLEYMAN NAZİF BEY 

    SÜLEYMAN NAZİF BEY 

    ÖMER SEYFEDDİN BEY 

    RIZA TEVFİK BEY 

    Foto Bayer kartları

    Kartpostal boyutundaki kartların ön yüzünde 5×7,5 cm boyutunda fotoğraf baskısı bulunmaktadır. Kartların ön yüzlerine edebiyatçılarımızın adları siyah mürekkeple aynı elden çıktığı belli olan güzel bir hatla, eski harflerle yazılmıştır. Kartların arka yüzünde “Carte Postale” ve “Foto Bayer” yazıları vardır. 

    NİGAR HANIM “SULTAN” ŞAİR NİGÂR HANIM’IN ADININ SONUNA “SULTAN” SÖZÜ SONRADAN EKLENMİŞTİR. 

    HÜSEYİN RAHMİ BEY 

    MEHMED RAUF BEY

    Cumhuriyet Dönemi kartpostalları

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da edebiyatçılarımızın kartpostallarının basılması geleneği devam etmiştir. Baskı tekniğindeki gelişmelerle birlikte bazı kartpostallarda renkli zemin kullanılmaya başlandığı görülür. Latin alfabesi öncesine ait kartların fotoğraf altyazıları eski harflerle basılmış, 1928’den sonra çıkartılan kartlarda ise Latin alfabesi kullanılmıştır. 

    UŞŞAKİZÂDE HALİD ZİYA BEY 

    ABDÜLHAK HAMİD BEY 

    TEVFİK FİKRET BEY 

    Tasvir neşriyatı kartpostallar

    Ziyad Ebüzziya yönetiminde kitap, takvim, kartpostal yayımlayan Tasvir Neşriyatı, adını Şinasi’nin kurucusu olduğu Tasvîr-i Efkâr gazetesinden almıştı. Ziyad Ebüzziya tarafından 1940’ta yeniden yayımlanmaya başlanan gazetenin bir de yayınevi bulunmaktaydı. Ziyad Ebüzziya dönemin gazetecilerinin, yazarlarının karikatürlerinin yer aldığı bir kartpostal serisi çıkartmıştı. Orhan Ural tarafından çizilen karikatürler dönemin gazetelerinin adını taşıyan kartpostallarda yayımlanmıştır. 

    GAZETE KARTPOSTALLARI

     BU SERİNİN 12 KARTININ 11’İ GAZETELERE AYRILMIŞTIR. CUMHURİYET, AKŞAM, VAKİT-HABER, SON POSTA, SON TELGRAF, TAN, TANIN, TASVİR-EFKÂR, ULUS, YENİ SABAH, VATAN GAZETELERİ SAHİPLERİ VE YAZAR KADROSUYLA AYRI AYRI KARTLARDA KARİKATÜRİZE EDİLMİŞTİR. 

    DERGİLERE ÖZEL KARTPOSTAL 

    TASVİR NEŞRİYATI KARTPOSTALLARININ SONUNCUSU DERGİLERE AYRILMIŞTIR. AKBABA, BÜYÜK DOĞU, ÇINARALTI, HEMŞERİ, KARİKATÜR, KÖROĞLU, ŞAKA VE YEDİGÜN DERGİLERİNİN SAHİPLERİNİN KARİKATÜRLERİ TOPLUCA BU ON İKİNCİ KARTPOSTALDA YER ALMAKTADIR. 

  • Yeşilçam tadında kısa bir aşk hikayesi

    Yeşilçam tadında kısa bir aşk hikayesi

    Fatma Girik’le Memduh Ün’ün yarım asırlık efsane aşkı, onuncu yılının sonunda kısa bir ayrılıkla kesintiye uğradı. Bu kısa ayrılık, başka bir efsane aşkın başlangıcı olmuştu; Fatma Girik ve birlikte sahneye çıktığı Durul Gence birbirlerine tutulmuşlar, alelacele nişanlanmışlardı. Ozan Sağdıç’ın ilk elden tanığı olduğu bu kısa ama tatlı hikaye, başladığı gibi yıldırım hızıyla bitecekti. 

    Henüz amatör fotoğrafçıyken, 1955’te Sultanahmet civarında çektiğim bir fotoğrafımı Milliyet gazetesine götürüp rahmetli Abdi İpekçi’ye göstermiştim. Haber değeri olduğu için beğenmiş, ertesi gün yayımlanmak üzere odanın ortasındaki camlı bölmenin öbür tarafında oturan Turan Aytul’a vermiş ve “Arkadaşımızı muhasebeye götür de telifini versinler” demişti. O gün, benim sadece ünlü bir gazetecinin elinden aldığım ilk telif hakkının anısı olarak kalmadı; aynı zamanda büyük ustayla giderek gelişecek bir dostluğun başlangıcı da oldu. Takipçi ve dikkatli bir insandı. 

    Nişan günlerinde, Durul Gence ve Fatma Girik. 

    Gazetenin idarehanesi Molla Fenari Sokağı’ndan Nurosmaniye Caddesi’ne taşındığı zamanlar ben de Hayat mecmuasında mesleğe başlamıştım. Abdi Bey’in odası birinci kattaydı. Kıvrımlı bir merdivenden çıkar çıkmaz hemen karşınıza çıkardı. Hem merdiven boşluğuna hem de yazıişleri salonuna açılan iki kapısı da genellikle açık olurdu. Milliyet’te arkadaşlarım vardı. Onları ziyarete gittiğimde açık kapıdan gözüne çarparsam, işaretle yanına çağırırdı. Kimi konularda fikrimi sorardı. Ben işin başlarında çok genç bir gazeteciydim. Onun engin deneyimi karşısında benim düşüncemin ne değeri olabilirdi ki… Bu tutumu bana garip gelirdi. Kimbilir, belki de beni sınıyordu. 

    Nişan töreninde davetlilerden biri de o günlerde Ankara’da program yapan Öztürk Serengil’di Nişan. 

    Dergimizin Ankara bürosunun açıldığı 1960’ta, gönüllü olarak Ankara’ya atanmıştım. Hayat dergisinin yanında ona kardeş bir dergi daha yayın hayatına girmişti. Hayat bir aile magazini kimliğini korurken, Ses dergisi daha önce Türkiye Yayınevi’nin yıllardır yayınladığı Yıldız dergisinin konularını, yani sinema, tiyatro ve diğer eğlence dünyasının, şehirdeki gece hayatının aktüalitesini işleyecekti. Bize bu alemle daha çok ilgilenmek için bir alan açılacaktı. Böyle bir meşgaleden hoşlananlar için bulunmaz bir fırsattı. 

    Nişan yüzükleri takılıyor… 

    O günlerde ben şehirde konu avına çıktığımda peşimi bırakmayan meraklı bir arkadaş türemişti. Gittiğim her yerde bana eşlik ediyor; sorular sorup duruyordu. Ben Ankara’ya gideceğim için yerim boşalacaktı. Bizimkilere bu meraklı arkadaşı tavsiye ettim. Erol Dernek adındaki bu genç arkadaş, tam da bu işlerin adamı çıktı. Öylesine bu aleme daldı ki kendisini helak etti. Ve sonunda genç yaşında ölüverdi zavallı. 

    Gelelim bizim Ankara’daki yaşamımıza… Ankara’da büro açma fikri, o zamanlar iktidarda olan Menderes yönetiminin basın üzerindeki baskısı yüzünden onlara yakın olma politikasının sonucu olduğu kadar, o zamanın koşullarında Başkent’te yeni bir sosyetenin de yeşermesindendi. Opera, Devlet Tiyatrosu ve Cumhurbaşkanlığı Orkestrası sadece Ankara’daydı. Balolar, galalar gırla… Öyle ki, şaşaalı yılbaşı balolarında boygöstermek üzere tuvalet diktirenler iki ay öncesinden sıraya giriyorlardı. Hatta Paris’te tuvalet diktiren Bakan hanımlarından bahsedilir olmuştu. Henüz televizyon yoktu. Gazinoların altın çağıydı, pıtrak gibi çoğalmışlardı. 

    Öztürk Serengil, nişanın ikinci günü de onlarla beraberdi. 

    Birden “27 Mayıs İhtilali” oldu. Bazı oluşumların önü kesildi, bazıları şekil değiştirip devam etti. Gazino kültürünün sürdürülebilmesi için sahneye çıkaracak yeni elemanlara ihtiyaç vardı. Bunlar ya radyo sanatçılarından ya da sinema dünyasında parlamış artistlerden devşiriliyorlardı. 

    Türk sinemasının zirve yaptığı 1960’ların Türkan Şoray, Neriman Köksal, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Muhterem Nur gibi starlarının yanına yeni bir isim daha katılmıştı: Fatma Girik. Aslında genç bir sinema yıldızı olan Fatma Girik’i uzun boylu anlatmaya gerek yok. Henüz 16 yaşındayken figüran olarak katıldığı bu kafilede, sanat hayatı boyunca 180 civarında filmde rol alarak sevilen bir sanatçı olmuştu. Filmlerinin önemli bir bölümü köy filmleri idi. 1960 yapımı “Ölüm Peşimizde” rol aldığı ilk ciddi filmdi. Bu filmin yönetmeni Memduh Ün’dü. Bu olay aynı zamanda hayat boyu sürecek bir beraberliğin başlangıcı olmuştu. Memduh Ün, eski eşinden ayrılmamıştı ama Fatma Girik’le olan beraberliği 50 yılı aşan bir süre büyük bir bağlılıkla sürecekti. Bunun tek bir istisnası olmuştu. Talihin bir cilvesi olarak bunun yakın tanıklarından biri de ben olmuştum. O sıralarda Hayat Ses grubundan kopmuştum. Ankara’daki gazetecilik hayatımda, iki kişiyle sıkı-fıkı arkadaşlığım oluşmuştu. Bunlardan birisi Örsan Öymen, diğeri Mete Akyol’du. Ne yazık ki Örsan’ı pek genç bir yaşta yitirmiştik. Sessiz sedasız Mete’ye magazin malzemesi yardımı yapıyordum. Siyah-beyaz televizyon yeni başlamıştı. İlk kez Milliyet gazetesi bağımsız bir dergi niteliğinde radyo-televizyon eki vermeye başlamıştı. Tek televizyon stüdyosu Ankara’daydı. En güçlü radyo merkezi de oradaydı. Daha önce belirttiğim gibi, Abdi İpekçi ile özel bir tanışıklık içindeydik. Abdi Bey bu ilavenin hazırlanmasını Mete ile ikimize havale etmişti. O tarihlerde teknoloji, bir yayının bir şehirde hazırlanıp başka bir şehirde basılmasını sağlayacak kadar gelişme göstermişti. 

    İkilinin belki de son mutlu anı. 

    Yine daha önce söylediğim gibi gazinocular, ünlü oyunculara el atmıştı. Fatma Girik artık sahnelere de çıkıyordu. Bir süreliğine de Ankara’daki bir gazinonun konuğu olmuştu. “Kızı boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya” derler ya, Fatma Hanım da bu kısa süre içinde kendisine uygun bir davulcu bulmuştu! İş ortamında tanıştığı Durul Gence’yle birbirlerine kanları ısınmış ve alelacele evlenmeye karar vermişler. İlk etap da Durul’un babasının evinde gerçekleşecek nişan töreniydi. 

    Hem ben hem de Mete Akyol, son derece sevimli bir insan olan Durul Gence’nin iyi arkadaşıydık. Onu o günlerde Ankara’nın yıldızı olarak parlayan Alpay’a eşlik eden müzik topluluğunun bateristi olarak tanımıştık. Nişan töreninin doğal konuklarıydık. Olayı olabildiği ölçüde fotoğraflayabildiğimi sanıyorum. Nişandan sonra Maltepe’deki bir gece kulübüne gidildi. Genç çift bol bol dans ettiler. 

    İşin tadını kaçıran telefonun geldiği an, çiftin gerginliği gözlerinden okunuyor. 

    Ertesi gün yine baba evindeydik. Bu kez konuk olarak sadece üç kişiydik. Biri bendim o konuklardan, biri Mete, biri de Öztürk Serengil… Vakit muhabbetle geçerken telefonun zili çaldı. O zamanlar cep telefonunun hayali bile kurulamazdı. Şehirlerarası görüşmeler santrala yazdırılır; uzun bir bekleyişten sonra sıra gelirdi. Gelen telefon, şehirlerarası bir aramaydı. Kimdi acaba, haberi duyan bir dost tebrik mi edecekti? 

    Arayan, Fatma ile görüşmek istiyordu. Fatma Girik ahizeyi eline aldı. Evet arayan bir dosttu, ama arama nedeni çok farklıydı. Oldukça sert bir dille ona “Bu saçmalığı bırak, hemen İstanbul’a dön” ihtarını çekti. Tahmin edileceği üzere sesin sahibi Memduh Ün’dü. O an akan sular durmuştu. Gerisini anlatmaya gerek olmayacak sanırım. Bir tatlı rüya bitmiş; herkes kendi dünyasına çekilmişti. 

    Yıllar sonra Durul ile bir sohbet sırasında o günleri anımsadık. Güleç bir yüzle “Ama çok güzel bir şeydi yahu” dedi sadece. 

  • Çağlayan Meydanı’nda ilk ulusal bayram

    Çağlayan Meydanı’nda ilk ulusal bayram

    Ülkemizin ilk ulusal bayramı olan “İyd-i Millî”, ilk defa 23 Temmuz 1909’da kutlandı. Meclis-i Mebusan’ın 5 Temmuz 1909 tarihli oturumunda çıkarılan bir kanunla, 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilân edildiği 23 Temmuz günü ulusal bayram günü kabul edilmişti. Kanun, ayrıca, 23 Temmuz’da resmî törenler ve şenlikler yapılmasını da öngörüyordu. 110 yaşındaki fotoğrafta, İstanbul’da yapılan bu törenlerin ilkini görüyoruz. Tören alanı ise, Hareket Ordusu’nun üç ay önce İstanbul’a girdiği iki noktadan biri: Çağlayan Meydanı. 31 Mart isyancılarıyla ilk ciddi vuruşmaların geçtiği yer olması nedeniyle önemli bir sembolik değer taşıyan bu yerdeki töreni gösteren fotoğraf, daha sonra Hürriyet Abidesi’nin dikileceği Hürriyet-i Ebediyye Tepesi’nden çekilmiş. 

    Fotoğraflar: Depo Photos

  • 48 sene önce, bir ‘bilimkurgu’ filminde…

    48 sene önce, bir ‘bilimkurgu’ filminde…

    Tarih 1971. Moda Plajı’nda “En Güzel Bacak” yarışması… Gerek adı gerek mekanı gerekse fotoğraflarıyla tam bir “Eski Türkiye” hâlinin yaşandığı bu organizasyonda birincilik ödülü de İtalya seyahatiydi. Jüri üyelerinin katılımcıların yüzlerinden etkilenmemesi için yarışmacılara kukuletalar takılmıştı. Yarışmada 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, yıllar sonra ünlü bir işkadını olacak 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci, 17 yaşındaki Nilgün Polat da üçüncü gelmişti. Birinci Neşe Ersoy sınavları olduğu, ikinci Sema Küçüksöz çalıştığı işyerinden izin alamadığı için İtalya seyahatine üçüncü Nilgün Polat gidecekti. Jürideki iki erkek ve dört muhabir dışında hiçbir erkeğin yarışma alanına girmesine izin verilmemiş, erkek meraklılar yarışmayı denizde sandalların üzerinden izlemişti.

    Murat Toklucu Arşivi

  • Dört büyük bayram cumhuriyet mirasıdır

    Dört büyük bayram cumhuriyet mirasıdır

    Bir dönem tanığı olduğumuz ulusal bayramları düşündükçe, ister istemez “Nerede o eski ulusal bayramlar” diyeceğimiz hâle gelmişiz. Bunlar cumhuriyetimizi kutsayan, yücelten, anılması gereken bayramlar. Ama dikkatten kaçırılmaması gereken çok önemli bir ortak özellikleri de vardır: Tümü aslında birer “Atatürk Bayramı”dır.

    Son iki ay içinde kutladığımız iki ulusal bayram, beni bunların geçmişi üzerine düşünmeye yönlendirdi. Aynı zamanda yaşadığım süreçte, içinde bizzat yer aldığımız ve önce belleklerimizde izler bırakmış olan, sonraları çektiğim fotoğraflarla da kayda geçirdiğim bayramları düşünmeye çalıştım bir bir.

    Hani dinî bayramlar için söylenmiş bir nostaljik söz vardır: “Nerede o eski bayramlar”. Benim çocukluğumda, gençliğimde, hatta olgunluk çağlarımda tanığı olduğumuz ulusal bayramları düşündükçe, ister istemez “Nerede o eski ulusal bayramlar” da diyeceğimiz hâle gelmişiz.

    Önce bu bayramların özüne bakalım: Bunlar cumhuriyetimizi kutsayan, yücelten, anılması gereken bayramlar. Ama dikkatten kaçırılmaması gereken çok önemli bir ortak özellikleri de var: Tümü aslında birer “Atatürk Bayramı”dır.         

    19 Mayıs: Gençlik ve Atatürk’ü anma

    Diyelim 19 Mayıs, bu nedir? 1919’un bu tarihî günü, uzun bir savaş sonucu yenilmiş, toprak kaybetmiş, Mondros ve Sevr ile tutsaklığı tasdik edilmiş, başkenti ve en kritik noktaları işgale uğramış bir vatanı bir ulusu kurtarma yolunda; Mustafa Kemal adındaki bir paşanın bütün olasılıkları sezip, planlayıp, azimle Samsun’a ayak bastığı bir gün. Üç yıldan fazla sürecek bir kutsal savaşın başlangıç günü. Bunun elbette sembolik bir değeri var.

    Atatürk’ün yazdığı Nutuk,  “1919 senesi 19’uncu günü Samsun’a çıktım” tümcesi ile başlıyor. 10 sayfa kadar o anda ülkenin içinde bulunduğu durum ve koşullar açıkça ortaya konuyor. Durum o kadar içkarartıcı ki, herhangi bir kişinin karamsarlığa kapılmaması mümkün değil.

    Ülkenin savaşa girmesine neden olanlar can derdine düşmüş, yurtdışına kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamını işgal eden Vahdettin, ikircikli bir ruh hali içinde yalnızca şahsını ve tahtını koruma kaygısıyla tedbirler aramakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki kabine, çaresizlik içinde, haysiyetsiz, yüreksiz bir biçimde padişaha bağlı; onunla birlikte kendilerini koruyacak herhangi bir çözüme razı.

    1990’larda 19 Mayıs Stadyumu’nda 19 Mayıs gösterileri.

    Ordunun elinden bütün silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri barış koşullarına uysun uymasın istedikleri bölgeleri bir bahane uydurup işgal etmekte. Devletin başkenti İstanbul, İtilaf’ın donanma ve askerleri tarafından işgal altında. Adana Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyanlar cirit atıyor. Samsun ve Merzifon’da İngiliz askerleri var. Henüz dört gün önce, 15 Mayıs’ta, İngiltere’nin teşvik ve himaye ettiği Yunanlılar İzmir’e çıkmış.

    Ülkenin her köşesinde Hıristiyan azınlıklar içten içe bir kaynama içinde. Düşmanlarla işbirliği girişimleri mevcut. Mavri Mira cemiyeti Karadeniz ve Ege bölgesinde Rum egemenliği kurma amacını güden çetelerin oluşmasına gayret etmekte. Karadeniz illerinde Pontus cemiyeti ilerleme kaydedip durmakta. Ermenilerin buna paralel faaliyetleri var.  

    Halkımızda derinden derine işleyen bir direnç ruhu varsa da, kötümserlik hakim. Çoğu kimse, “İtilaf’ı hedef almak, düşmanca davranmak onların öfkesini kabartır; devlete ve millete daha çok zarar verebilir” düşüncesine sahip. “Zaten tükenmiş olan egemenlik hakkını İngilizlerle ya da Amerikalılarla paylaşmak bir çıkar yol olabilir” diye düşünenler epeyce. İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurulması da kimi aydınların Amerikan mandasını önermesi de bu kötümserliğin dışavurumu. Vahdettin’in yanısıra Damat Ferit, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Sait Molla gibi birçok kişi buna benzer düşüncelerle  bir ihanet çemberine içine düşmüş hâlde.

    Öte yandan Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve Trakya’da ülkeyi savunma amacı güden dernekler kurulmuş ve kurulmakta. Mustafa Kemal Paşa bu tür girişimlerin önderleri ile daha İstanbul’da iken bağlantı kurmuş.

    İşte bu durum ve koşullar içinde Atatürk’ün kafasındaki billurlaşmış düşünce kendisinin de belirttiği gibi: “Türk milleti haysiyetli ve şerefli bir ulus olarak yaşamalıdır. Bu esas ancak eksiksiz bir bağımsızlıkla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve rahat olursa olsun, bağımsızlığı olmayan bir ulus, uygar olanlar karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir tutuma lâyık sayılamazlar. Yabancı bir devletin himayesine sığınmak insanlık niteliklerinden yoksunluğu, miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Türkün haysiyet ve öz değerine saygısı çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulusun esir yaşamaktansa yokolması daha iyidir. Bundan dolayı, Ya istiklâl ya ölüm!” idi. Kurtuluşun parolası bu olmalıydı.

    Kurtuluşun ilk adımı olan 19 Mayıs’ın bir ulusal bayram olarak kabul edilmesinden farklı bir şey düşünülemez. Geleceğin gençleri akılca ve bedence sağlıklı kuşaklar olarak yetiştirileceklerdir. Onun için bu bayram, spor yapılan alanlarda, o alanlardan taşan bir coşku ile kutlanmalıdır.       

    Kirlenmek güzeldir 1960’larda statlarda düzgün çim sahalar yoktu. Yağmur yağınca çamur oluyordu. Gösteri provası sırasında gençler disiplini korumak adına çamura yatmışlardı.
    Liseli jimnastikçi kızların gösterileri.

    23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı

    Mustafa Kemal’in Samsun’da başlayan hareketi, 25 Mayıs’tan 12 Haziran’a kadar Havza’da kısa bir bekleme süreci ile devam eder. Yıllardan beri cepheden cepheye koşarak savaşlar içinde yaşamaktan sağlık durumuna gereken dikkati gösterememiştir. Bu süre içinde Anadolu’nun her köşesinden istihbarat toplamakta ve durum değerlendirmesi yapmaktadır. “Millî Mücadele” denilen hareketin ilk genelgesi Havza’dan yayınlanmıştır. Yurdun her yanına yayılan bu genelge ile, vatanın her köşesinden işgallerin protesto edilmesi, bu konuda mitingler yapılması istenmiştir. Bu yolla İstanbul Hükümeti’nin ve askerlerinin ve işgale yönelen büyük devletlerin dikkati çekilecektir. Bir bahane yaratmamak amacıyla Hıristiyan halka zarar verilmeyecektir. Ulusun geleceğini yine ulusun kendisi belirleyecektir.

    Bu ilk genelge İstanbul Hükümeti’ni harekete geçirmiş ve Mustafa Kemal geri çağrılmıştır. O ise ilk anda “kömür ve benzin yetersizliği dolayısıyla geri dönemiyorum” gerekçesiyle adeta alay edercesine gönderdiği yanıtla bir süreliğine oyalama taktiğine başvurmuş; ideali istikametinde yoluna devam etmiş ve izleyen günlerde Amasya’ya geçmiştir.

    Amasya’da 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa, 3. Kolordu Kumandanı Refet Bey, Hamidiye zırhlısı kahramanı,eski Harbiye Nazırı Rauf Bey, Erzurum’dan 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir, Edirne’den 1. Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Bey başta olmak üzere birçok üst rütbeli asker kişinin telgraflarla oluru üzerine, Mustafa Kemal Paşa daha güçlü ve kapsamlı bir şekilde Amasya Genelgesi’ni hazırlamış ve yaymıştır. Genelge 10 Temmuz’da toplanacak olan Erzurum Kongresi’ne çağrı niteliğindedir. Delegeler vilayetlerin “Müdafaa-i Hukuk-u Milliye ve Reddi İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.

    Erzurum ve onu izleyen Sivas Kongrelerinin ayrıntılı öyküleri oldukça bilinen ve kolayca ulaşılır konular. Oralara hiç girmeyelim. O süreç bizim kurtuluş tarihimizde kongreler dönemi olarak bilinir.

    Ege yöresindeki vatansever halkın kendiliğinden örgütleşerek topladıkları, Yunan işgalinin hemen öncesindeki İzmir Kongresi’yle başlayan ve daha sonra Alaşehir ve Balıkesir Kongreleri sayesinde sağlanan cephe faaliyetleri şeklinde sürdürülen Kuvayı Milliye eylemine paralel olarak, Mustafa Kemal Paşa’nın Doğu’da izlediği rota boyunca Erzurum ve Sivas Kongreleri, vatan sathında daha güçlü bir birliğin doğmasını sağlamıştır. Bu faaliyetler bir ulusal meclisin provaları gibiydi ve o provalar nihayet Ankara’da meyvesini verdi.

    İstanbul’daki meclis İngilizler tarafından basılmış ve belli başlı üyeleri Malta’ya sürülmüşlerdi. Mustafa Kemal’in yolunu ne azledilmiş olması ne de hakkında çıkarılan idam fermanı kesebilmişti. İstiklaline âşık Ankara halkı onu bağrına basmıştı. Yurdun her yanından seçilmiş üyelerle 23 Nisan 1920 tarihinde henüz çatısı kiremitlerle örtülmemiş bir binada Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştı. Mustafa Kemal ve arkadaşları açılıştan önce Hacıbayram camiinde dua etmişlerdi.

    “Büyük devletler çok güçlü, onlarla başaçıkılmaz” diyenlere Mustafa Kemal’in “Onlar güçlü olabilir, ama bizim onların gücünden daha üstün bir gücümüz var, çünkü biz haklıyız” dedirten o çelik iradenin bir eseriydi bu başlangıç. Bağımsızlık savaşımız bireysel girişimlere, kahramanlıklara değil, halk iradesine dayandırılan bir meşruiyete sahip kılınmıştı. Bu Atatürk olarak andığımız o yüce kişinin önce Türk ulusuna armağan ettiği, bütün dünyaya örnek olduğu tarihî bir gündür. Kurtuluş Savaşımız bu meclisle meşruiyet temelinde zafere kavuşmuştur. O kadar da değil, henüz ufuklarda görülmeyen, hemen hemen hiç kimsenin aklına getirmediği, hedefi demokrasi yani halk yönetimi olan bir cumhuriyetin mayasının atıldığı gündür 23 Nisan. Bayram olmayı hak etmiş bir dönüm noktasıdır.

    Ata ve çocuklar Çanakkale’nin Çan beldesinde bir 23 Nisan kutlaması.

    1927’de Himaye-i Etfal Cemiyeti 23 Nisanı “Çocuk Günü” olarak ilân etmişti. 1929’da Atatürk, daha önce “Hakimiyet-i Milliye Bayramı” olarak bilinen günün  aynı zamanda  “Çocuk Bayramı” olarak da kutlanmasını beyan ederek, bunu Türk ve dünya çocuklarına armağan etti. Atatürk iki büyük eserini birleştirerek, genç cumhuriyetin yetişecek kuşaklarla birlikte bir coşku içinde gelişmesi arzusunu dile getirmişti. 23 Nisan’lar sadece bir bayram değil, Çocuk Esirgeme kurumu aracılığıyla yeni kuşaklara destek olma günü olarak kutlanmaya başladı.

    Ata ve çocuklar 1964’te Ankara’daki 23 Nisan kutlamaları sırasında bir çocuk.
    Ata ve çocuklar Yine aynı gün silindir şapkayla poz veren bir başka öğrenci.

    Son zamanlarda. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun işlevsiz hale sokulduğuna, bağımsız kurum olmaktan çıkarılıp, devlet malı haline getirildiğine; çok değerli malvarlığının devlet tarafından yabancılara ve bir takım şirketlere satılmak üzere çalışmalar yapıldığına ve TOKİ alanları ilân edildiğine tanık olmaktayız. Üzüntü verici bir durum.

    30 Ağustos Zafer Bayramı

    Bundan ötesi, artık “Türk’ün ateşle imtihanı” ya da çete savaşlarından düzenli orduya geçiş ile “Millî Mücadele” günleri…

    10 Nisan’da Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah’ın Kuvayı Milliye aleyhine fetvası yayınlanır. 16 Nisan’da Ankara Müftüsü Börekçizade’nin bu fetvaya yanıt olarak “olaylara ters düşen ve uygun olmayan fetvalara uyma zorunluluğu yoktur” anlamındaki  fetvası yayınlanır. Bu fetva Anadolu’nun pekçok köşesindeki müftüler ve din adamları tarafından onaylanır.

    Önce Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip, Hüsrev Gerede başta oymak üzere önemli kişiler Ankara’ya gelmeye başlamışlardır. Hemen ertesi günü İsmet İnönü, Celalettin Arif ve Saffet Arıkan gelirler. Meclisin açılışından önce dünyaya Ankara’nın sesini duyurmak üzere Anadolu Ajansı kurulur.

    Mustafa Kemal Paşa önce Ankara istasyonundaki direksiyon binasına yerleşmiştir. Daha sonra Keçiören taraflarındaki Ziraat Mektebi’ne taşınmıştır. İdari işlerini daha çok Meclis binasındaki özel odasında yönetirken bir yandan da Ziraat Mektebi’nde kendisiyle gelen heyete yeni katılımlarla bir Genelkurmaylık bürosu kurmuş gibidir. Yunanlılarla savaşın planları burada yapılacaktır.

    Sevr Antlaşması’nın tarafı olan İngiltere, Fransa, İtalya, Polonya, Romanya, Çek Devleti, Sırp-Hırvat-Sloven ittifakı, Ermenistan, Belçika, Hicaz aç kurtlar gibi her biri bir pay kapma peşindeydiler. Anadolu bir yandan İngiliz ve Fransızların Güneydoğu’daki işgal hareketleriyle bunu önlemeye çalışan millî kuvvetlerin savaşlarına sahne olurken; batıda Yunan ordusu biri Manisa-Salihli hattı, biri Menderes vadisi boyunca diğer biri de Aydın üzerinden olmak üzere üç koldan ilerlemiş, yine millî kuvvetlerin cansiparane savunmalarına karşın işgal “Milne Hattı’ denilen sınıra kadar dayanmıştı. İşgal altındaki halk sıkıntı içindeydi. Bu yetmezmiş gibi bir çok yerde vatan toprakları bir kısmı yerel inisiyatiflerle, daha çoğu dış güçlerin ve İstanbul hükümetinin teşvikiyle sayısız ayaklanmalara sahne olmaktaydı.

    Kuzey Ege ve Marmara  bölgesinde “Kuvayi İnzibatiye” namı altında İstanbul’dan fetvalı Anzavur Ahmet’in Kuvayı Milliye’ye karşı harekâtları en akılda kalan faaliyettir. Bunun yanında, İngiliz parmağı olan Ali Batı ve Ali Galip olayları; Bozkır ve Düzce ayaklanmaları; Şeyh Eşref’in Hart isyanı; Apa, Dinek ve Demirkapı çarpışmaları; Yozgat, Çapanoğlu, Zile, Aynacıoğlu ayaklanmaları; Urfa bölgesindeki Milliî Aşiret olayı; Fransız ve İngiliz kışkırtması ile Kürt Teali Cemiyeti’nin desteklediği Cemil Çeto ayaklanması; Kula bozgunculuğu; Konya’da Koçgiri’de meydana gelen olumsuz durumlar; Karadeniz bölgesinde Pontus kıpırdanmaları; Demirci Efe’nin ve Çerkez Ethem’in genel çizgiden ayrılmaları hep halledilmesi gereken sorunlar yumağıydı. Düşmanla savaşırken bunlar önemli başağrılarıydı.

    1. İnönü zaferinin içte dışta çok olumlu etkileri olmuş, TBMM’nin itibarı artmıştı. Albay İsmet Bey artık İsmet Paşa’dır. 16 Mart 1921’de Moskova ile bir antlaşma yapılmış, İtilaf Devletleri Sevr Antlaşması’nın koşullarını gevşetme teklifleri getirmeye başlamışlardı. Düzenlenen Londra Konferansı’nda Türkiye teklifleri reddetti ve 23 Mart’ta Yunanlar yeniden hücuma geçtiler; ancak düzenli ordu karşısında başarı kazanamadılar. Mustafa Kemal’in’ün ifadesiyle bu zafer “Sadece düşmanı değil, Türk’ün ters giden talihini çeviren bir zafer”di.

    Zafer Bayramı Hipodrom’da 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın anısına Muhafız Alayı Süvarileri geçit töreninde.

    23 Ağustos 1921 tarihinde Yunanlar çok güçlü kuvvetlerle saldırıya geçtiler. Sakarya Savaşı adı verilen hadise 22 gün 22 gece sürecek ve bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetilecektir. Bir kaza sonucu kaburga kemiklerindeki kırıklar nedeniyle büyük acılar çekmesine karşın yenilmez azmi sayesinde bu savaş da büyük bir zaferle taçlandırılmıştır.

    Sakarya Muharebesi doğuda ve batıda Türklerin kolay lokma olmadığını ortaya koymuştu. 26 Ağustos 1922 sabahı Dumlupınar’da başlayan Türk taarruzu gerçek bir Başkomutanlık Savaşı’dır. Dört gün içinde Yunan ordusu bitirilmiştir. 30 Ağustos’ta Gazi’nin “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emriyle ordumuz bozguna uğrayan düşmanı 9 Eylül’e kadar kovalamış, savaş İzmir’in kurtuluşu ile fiilen sona ermiştir 18 Eylül’de Batı Anadolu’da hiçbir Yunan kuvveti bırakılmamıştır.

    Başkomutan Gazi Mustafa Kemal’in yönetimindeki Türk Ordusu’nun vatanı kurtaran bu büyük zaferi elbette bayram olmayı haketmiş bir zaferdir ve 30 Ağustos Zafer Bayramı kahraman askerimize adanmıştır.

    Gövde gösterisi 30 Ağustos Zafer Bayramları sırasında, dosta düşmana savaş gücümüzü göstermek gelenekselleşmişti.

    Ve 29 Ekim…

    Büyük zaferden sonra Ankara’daki Büyük Millet Meclisi tam bir meşruiyet kazanmıştı. Padişah Vahdettin bir İngiliz donanma gemisiyle kaçmıştı. İstanbul hükümetinin hiçbir hükmü kalmamıştı. Mudanya Silah Bırakışması’ndan sonra Lozan Barış görüşmeleri başlamıştı. Lozan Konferansı pek kolay geçen süreç değildi. İtilaf Devletleri’nin temsilcileri olaya Sevr Antlaşması’nın bir revizyonu gözüyle bakmak istiyorlardı. Karşılarında 1. Dünya savaşının yenilmiş Osmanlı Devleti’nin ezik delegelerinin olduğunu varsayıyorlardı. Zafer kazanmış, genç ve dinamik yeni bir devletin mevcudiyetini geç de olsa anladılar. Oradaki müzakereler ve alınan sonuç yeni devletimizin tapusu gibiydi.

    Artık halk egemenliğine dayalı bir yönetim kurulmasının, ülkenin yapısal sorunları için savaşın zamanıydı. Bu yeni devletin şekli ne olacaktı? Onun da sırası geldi. Gazi, Millet Meclisi’ne “Cumhuriyet” önergesini verdi ve kabul edildi. Ardından yapılan seçimle de kendisi ilk cumhurbaşkanı olarak seçildi. Artık ülkenin uygar devletler arasındaki yerini alması hedefine yönelik devrimlerin yapılması; çağdaşlaşmaya hizmet edecek kurumların, tarım ve sanayinin kalkınması; fabrikaların ve benzer tesislerin kurulması; demiryollarının islah ve geliştirilmesi; topyekun kalkınma hamleleri ve  insan kalitesini artıracak eğitim reformları zamanıydı… Özetle cumhuriyet ve devrimlerle birlikte, planlı kalkınma günlerinin kapısı da açılıyordu. Coşkuyla kutlanan Cumhuriyet Bayramları, Türk milletinin en büyük bayramı olarak kutlanageldi.

    Biz bu bayramları neredeyse ana kucağındayken tanımaya başlamıştık. İlkokulda beyaz yakalı siyah önlüklerle geçit törenlerine ellerimizde kağıttan bayraklarla katıldığımızda ne kadar gururluyduk. Defne dallarıyla sarılmış zafer taklarının altından geçerken burnumuza gelen defne kokusu hâlâ belleğimizdedir. Ortaokulda izci kafileleriydik, liselerde sporcu gençler… Fotoğrafçı olup yeni kafileleri fotoğraflarken de hep o heyacanı tattık. Kurtuluşun ve kuruluşun yüz yıldır sönmeyen ateşini hep yüreğimizde yaşattık. Ve sonsuza kadar da yaşatacağız.

    Geçmişten geleceğe- 1973 Cumhuriyet’in 50. yıldönümünde ilk TBMM binasında yapılan törenin konukları o mecliste görev almış kişilerdi.
  • Tanrılar Nemrut’u mekan tuttular

    Tanrılar Nemrut’u mekan tuttular

    Meşhur tümülüs, bugün Adıyaman ili ve çevresinde MÖ 109 ile MS 70 yılları arasında 179 yıl hüküm süren Kommegene Krallığı’nın meşhur hükümdarı Antiokhos (MÖ 69 – 32) döneminde inşa edildi. Dağın zirvesinde, yaklaşık 2150 metrede 145 metre çapında yaklaşık 50 metre yükseklikteki tümülüs (mezar odası üzerine yığılan tepe) kralın anıt mezarı olarak hazırlanmıştı. Tümülüsün doğu ve batısında iki ayrı terasta bulunan mezar odasına sırtını dönmüş dev heykeller ve kabartmalar, kralın Helen ve Pers kökenli atalarını ve inançlarını anlatmak için tasarlanmıştı. Heykel kaidelerinin arkasında bulunan 237 satırlık uzun bir Yunanca kitabe, yapının öyküsünü kurucusu Kral Anthiokos’un ağzından anlatır.

    Yunan ve İran uygarlıklarının yoğun bir ilişki içerisinde olduğu bu bölgede, iki uygarlığın da mirasçısı olduğunu vurgulamaya çalışan bir kralın inşa ettirdiği bu anıt benzersizdir. Dağın zirvesinde bulunan dev heykeller muhtemelen kutsal metinler ve eski hikayelerde anlatılan Kral Nemrud ile bir tutulmuş ve zamanla tüm dağ bu isimle anılır olmuştur. Modern araştırmacılar kalıntılardan 1881’de haberdar olmuş, bir yıl sonra incelemeler başlamıştır.

    1883’te Osman Hamdi Bey tümülüsü ve heykelleri konu alan Fransızca bir kitap yayınlar. Bir çok kazı ve araştırmaya konu olan anıt, 1987’de Dünya Miras Listesi’ne girmiş ertesi yıl da Nemrut Dağı Millî Parkı ilan edilmiştir.

    Arslan ve kartal heykelleri

    Muhtemelen koruyucu olarak düşünülen bu hayvan figürleri her iki terasta beş tanrısal varlık heykelinin her iki yanında yer alır. Anıtsal hayvan heykelleri tek bir kaideye oturtulmuştur.  

    Anthiokhos

    Anıt mezarın ve kutsal alanın inşaını başlatan kral, kendi heykelini de Tanrıların arasında hazırlatmıştır. Kitabede kendisini Helenlerin ve Romalıların dostu sayan kralın başında, tiara denilen bir Pers külahı vardır. Tanrılığa yükselen kral, heykelini şu cümlelerle anlatır: “… yüce Tanrıların çok eski çağlardan kalma heybetini, benim genç yüzümün aynı yaşta yol arkadaşı yaptım…”

    Kommagene

    Anıtsal heykeller içindeki tek kadın figürü, krallığın topraklarını simgeleyen Tanrıça Kommagene olarak tanımlanmıştır. Bir elinde omuzuna doğru büyük bir bereket boynuzu tutan bu heykel, bir Bereket Tanrısını da göstermektedir.

    Zeus / Oramasdes

    Zeus, Yunan Panteonu’nun baş Tanrısıdır. Oramasdes ise Zerdüşt dininin bilge efendisi Ahura Mazda’nın Yunan dilindeki karşılığıdır. Tanrı’nın başındaki başlık yine Pers başlığıdır. Anıtsal heykel grubunun ortasındaki Zeus-Oramasdes diğer heykellerden biraz daha büyük tasarlanmıştır.

    Apollon / Mitras / Helios / Hermes

    Yunan Panteonu’nun sevilen tanrılarından Apollon, Zeus ve Leto’nun oğlu, ışık-güneş-müzik-kehanet gibi kavramların Tanrısıdır. Heykel ayrıca Güneş Tanrısı Helios’u, Tanrıların habercisi Hermes’i ve aynı zamanda İran dininde ışık, güneş, ahit, yemin, anlaşmaya, dostluk kavramlarına karşılık olan Mitras’ı da tanımlıyordu. Mitras daha sonra birçok Roma kültüyle karışarak Mitraizm inancının gelişmesini sağlamıştı. Heykel başının üzerinde bir Pers Tiara’sı vardır.

    Herakles / Artagnes / Ares

    Baş Tanrı Zeus ve bir ölümlü olan Prenses Alkmene’nin oğlu olan yarı Tanrı ya da Tanrılaşmış Herakles, Yunan mitolojisinin en tanınmış isimlerindendir. Kommagene’de çok saygı gören bu kahraman heykeli, aynı zamanda Savaş Tanrısı Ares’i ve onun İran’daki karşılığı olan Artagnes’i de temsil ediyordu.

  • Sultanahmet mitingleri: İstiklale doğru İstanbul

    Sultanahmet mitingleri: İstiklale doğru İstanbul

    Sultanahmet mitinglerinin ilki 23 Mayıs 1919’da yapılmıştı. Daha sonra 30 Mayıs, 10 Ekim, 13 Ocak 1920 tarihlerinde tekrarlanacaktı. Öncesinde ise 19 Mayıs 1919’da Fatih’te, 20 Mayıs’ta Üsküdar-Doğancılar’da, 22 Mayıs’ta Kadıköy’de mitingler gerçekleşti. Bunların en ihtişamlısı ve en geniş kapsama ulaşanı 23 Mayıs’takiydi. Nüfusu 1 milyon civarında olan başkentte yaklaşık 200.000 kişi mitinge katılmıştı. Özellikle kadınların dikkati çektiği kitleyi Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları’nda şöyle anlatıyor: “Sultanahmet Meydanı’nı görmeliydiniz. Siyah çarşaflı bir kadın kalabalığı, memleketin üzerinde bir an, siyah bir bayrak gibi dalgalandı”.

    Mitingde siyah örtüyle kaplı, üzerinde Wilson Prensipleri’nin Türk halkına “egemenliğini, yaşam güvenliğini ve özgürlüğünü” tanıyan 12. maddesi yazılı kürsüde ilk söz Mehmet Emin (Yurdakul) Bey’in, ardından Fahrettin Hayri Bey’indi. Üçüncü konuşmacı ise Halide Edip’ti. Halide Hanım o günü şöyle anlatıyor: “Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker, bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım”. Halide Edip’in tarihe geçen konuşmasına topluluğa ettirdiği yemin damgasını vurmuştu:

    “Türkiye’nin istiklal ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. Yedi yüz senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediniz!”