Kategori: Albüm

  • Meslekten mimar çekirdekten fotoğrafçı

    Meslekten mimar çekirdekten fotoğrafçı

    Cumhuriyet öncesi devrin imkansızlıkları içinde fotoğrafçılığa başlayan Arif Hikmet Bey, ünlü bir mimar olmadan önce mesleğin inceliklerini öğrenmiş bir ustaydı. Binbir zorluk içinde çalışan Arif Hikmet, “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış ve bizdeki stüdyolarda elektrik ışığı kullanarak fotoğraf çeken ilk kişi olmuştu.

    Hatırlanacaktır sanırım, bir sayımızda Mudurnulu Ahmet İzzet Bey’in anlatılmaya değer i̇lginç öyküsünü ele almıştık (#tarih 26. sayı, Temmuz 2016). Bir başka sayımızda da hatırasına çok değer verdiğimiz, gerçekten de hayırla andığımız bir başka fotoğrafçımız Osman Darcan’dan söz etmiştik (#tarih 20. sayı, Ocak 2016).

    Fotoğrafı sevmiş ve bu konuda uğraş vermiş önemli bir insan daha var. Onu herkes mimar olarak tanıyor, öyle biliniyor. Ne var ki asıl mesleğine başlamadan önce fotoğrafçılık yapmış birisi; öyle ki İstanbul’da ciddi bir fotoğrafhane bile açmış: Arif Hikmet Koyunoğlu (1888-1982).

    Cumhuriyetin ilk yıllarında, Mimar Kemalettin Bey gibi, Vedat Bey gibi en ünlü mimarlarımızla boy ölçüşen, özellikle Ankara’da bugün herkesin görüp tanıdığı birçok yapıya i̇mzasını atmış biri. Cumhuriyete geçiş yıllarının kültür köprülerimizden biri olarak kabul edebileceğimiz bir kişilik.

    Sanata adanmış 92 yıllık bir ömür

    Koyunoğlu, bu fotoğrafının arkasına “Bu resmin çekildiği anda ben şimdi 92 yaşındayım” notunu düşmüş.

    “Fotoğrafik hafıza” açısından bizim dikkatimizi çeken husus, ömrünün sonuna kadar sürdüreceği fotoğraf ilgisinin çok erken bir yaşta başlamış olmasıdır. Henüz 10 yaşındayken babası ona bir fotoğraf makinası satın almış. Ortaokul öğrencisi iken pratiğini arttırmak amacıyla Phébus fotoğrafhanesinde çıraklık etmiş. Mimarlık eğitimi aldığı sıralarda arkadaşlarının fotoğraflarını çekmiş. İlk Müslüman Türk fotoğrafçısı olarak bilinen ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Bahaettin Efendi’nin dikkatini çekmiş ve bir süre onun yanında da çalışmış.

    O zamanlar fotoğrafçılık hem teknoloji yönünden hem malzeme yönünden pek kolay bir uğraş değil. Örneğin işin en temel öğesi negatif film yok. Fotoğraflar tek tek ışığa duyarlı ecza kaplı camlara çekiliyor. O camları ışık aldırmadan taşımak ve her seferinde makinaya yerleştirmek sorunu kadar banyo etmek de külfetli işler. Böyle olmasına karşın, 1. Dünya Savaşı sırasında doğu cephesinde çarpışmaya giderken ağır fotoğraf avadanlığını ve hassas camlarını beraberinde götürmüş. Emrindeki kayakçı birliğinin subay ve erlerinin görüntülerini çekip, sırt çantasında sürekli taşıdığı küvetlerde geceleri banyosunu yapıp İstanbul basınına haberler göndermiş.

    Savaş sonrası İstanbul’a dönünce, para kazanmak amacıyla Bâbıâli semtinde bir bodrum katında “Yeraltı Fotoğrafhanesi” adını verdiği bir işyeri açmış; orada yapay ışık kullanmış, portreler çekmiş.

    Yıllar önce bir sahafta gördüğüm, içinde bir takım fotoğraflar bulunan bir dosyanın Arif Hikmet Koyunoğlu’na ait olduğunu anlayıp hemen satın almıştım. Zamanla sararmış ve bozulmuş fotoğraflardan bazıları, onun daha çok Ankara’da Türkocağı Genel Merkezi başta olmak üzere, kendi inşa ettiği eserlerinden alınmış detay fotoğrafları idi. Bazıları da bulunduğu yerlerdeki tarihî yapılardan çekilmiş fotoğraflardı.

    Mimari ve fotoğraf Koyunoğlu’nun fotoğraflarının pek çoğu tarihî eserlere ait: Üsküdar Valide Sultan Camii.

    Üstadın o döneme ait kimi fotoğrafları, evrakları ve kişisel eşyası Türkocakları Genel Merkezi’ndeki odasında muhafaza ediliyormuş. Ancak Ocakların kapatılmasından sonraki değişim sırasında o oda boşaltılırken bunların kaybolduğu, bu arada negatif camların da kırılıp yokoldukları söyleniyor. Bir ara sigorta müfettişliği yaptığı için Anadolu’yu kıyı bucak gezip dolaşmış olan Koyunoğlu’nun oralarda çektiği fotoğraflar, hiç kuşkusuz meraklı bir insanın titizce derlediği çok değerli dokümanlar olmalıdır. Ömrünün sonlarına doğru, evindeki karanlık odasında bunlardan pek çoğunun baskılarını yapmış; eklediği bazı yazılarla basına, özellikle meslek dergilerine ve isteyen dostlarına dağıtma fırsatı bulmuş.

    Koyunoğlu sadece inşaına bizzat nezaret ettiği, eliyle dokunduğu eserleriyle değil, mimarlık konusunda yazmış olduğu yazılarla da hizmet vermiştir.

    Koyunoğlu, bir bölümü saraya kadar uzanan çok karışık ve büyük bir ailenin ferdi. Çocukluk ve gençlik hatıraları da o derece zengin. Balkanlar’da geçen günlerden sonra, İstanbul’a gelirler. Arif Hikmet’in i̇lk işi yazmacı kalıpları ile kumaşlara baskı yapmaktır. Vefa Lisesi’ne kayıt yaptırmıştır. Oradan mezun olduktan sonra Sanayi-i Nefise mektebine başvurur. Giriş sınavını birincilikle kazanır. Parasız bir öğrenci olarak; yeteneğini görüp kendisine yardımcı olan öğretmenleri sayesinde başarılı bir öğrenim yılları başlamıştır artık.

    Perişan halde öğrencilik yılları

    Arif Hikmet Koyunoğlu, gençlik yıllarından kalma bu fotoğrafın kenarına “Sanayi-i Nefise’ye girdiğim yıl böyle perişan bir haldeydim” yazmış. Parasız olarak birincilikle girdiği okulu, hocalarının yardımıyla başarıyla tamamlamış.

    İlk fotoğraf makinasını bir rastlantı sonucu satın alır. Fotoğrafı çekmek işin başı. Çekilmiş camlar nasıl banyo edilecek, hangi eczalar gerekli ve bunlar nasıl temin edilecek. Ayrıca bu işlemler aydınlık bir ortamda yapılamaz, kırmızı ışığı olan bir karanlık oda gerekli. Önce bir tenekeciden fener alır, bunun camlarını kırmızı camlar ile değiştirtir. Piyasada hazır kimyasal zaten yoktur. İçeriğindeki maddeleri bulabilmek için bütün ecza depolarını dolaşır; hiçbirinden işe yarar bir yanıt alamaz. Kimyadan anlayan bir tanıdığı, bazı maddelerin eşdeğerlerinin de aynı işi görebileceğini söyler. Koyunoğlu bütün hazırlıkları tamamlar, gece olmasını havanın kararmasını bekler. Kırmızı fenerini yakmıştır, hazırladığı banyo karışımları küvetlere konulmuştur. Çektiği fotoğrafların camlarını verilen sürelere uyarak küvetlerdeki banyolara daldırıp çıkarır. Sanki bir mucize gerçekleşmiş, tatmin edici sonuca varmıştır. Fotoğraf çekme hevesi daha da artmıştır.

    Ancak bu i̇şin püf noktalarını daha iyi öğrenmeye, ustalaşmaya ihtiyacı vardır. O tarihlerde fotoğrafçılık işi sadece Ermeniler ve Rumlara ait sanattır. Nerede bir açık kapı bulabilecektir? Bu sorununu resim öğretmeni Agâh Bey’e açar. Agâh Bey, Phebus fotoğrafhanesinin büyüttüğü bazı fotoğrafları yağlıboya ile renklendirerek tablolar haline getirmektedir. Bu yüzden o fotoğrafhane ile bir ilişkisi vardır; yerin sahibi ile görüşür. Arif Hikmet Bey burada çalışmaya başlar ve işi öğrenir.

    Sanayi-i Nefise’de okumaya başladıktan sonra fotoğrafa olan merakı giderek artar. Bir gün Bâbıâli yokuşundan yukarı doğru yavaş yavaş yürürken Vilayet olarak anılan yere geldiğinde olağanüstü bir kalabalıkla karşılaşır ve “ne oluyor” diye sorduğunda “Türk fotoğrafhanesi açılıyor” derler. Epey uğraştıktan sonra içeri girer ve Resne Fotoğrafhanesi’nin sahibi Rahmizade Bahaettin Bey’le tanışır. Türk fotoğraf tarihinin bu anlı şanlı gününde iki usta arasındaki dostluk işte böyle başlayacaktır.

    Tarihin merdivenlerinde Koyunoğlu Süleymaniye Camii’nin merdivenlerinde Sanayi-i Nefise’de okuyan iki mimar arkadaşının fotoğrafını çekmiş.

    Aradan yıllar geçiyor, bu arada bir çok macera… Mütareke İstanbul’unda Arif Hikmet işsizdir. Yine Bâbıâli’de Ermenice yayımlanan bir gazetenin hemen altında ressam arkadaşı Vahan Atamyan tabelacılık yapmaktadır. Onun arkasında bir oda, bir de altında boş duran bir bodrum katı vardır. Arif Hikmet, onunla konuşup bu mekanı kiralar. Duvarların, tavanın sıva ve badana işini dört-beş top patiska kaplamak ile halleder. O tarihe kadar stüdyolarda elektrik ışığı ile fotoğraf çekmek pek düşünülmemiş. Arif Hikmet bu işe ilk cesaret eden kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Mekanın adı “Yeraltı Fotoğrafhanesi” olarak konulur. Tabelacı arkadaşı Atamyan çarşaf gibi bir beze bunu döşenir. Bir de cafcaflı bir anons: “Elektrik ışığı ile fotoğraf çekilir”.

    Arif Hikmet Koyunoğlu’nu biz konumuz dolayısı ile ancak fotoğrafçılığı ile anabildik. Bu onun denizinde bir katrecik su gibi. Onun o kadar çok macerası var ki. Bunları yayımlanmış anılarından (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu. Anılar, yazılar, mektuplar, belgeler– Hazırlayan: Hasan Kuruyazıcı- Yapı Kredi Yayınları, 2008) mutlaka okumak gerek.

    Onur konuğu Koyunoğlu, Türk Ocağı Genel Merkezi olarak inşa edilen ve daha sonra Resim ve Heykel Müzesi’ne çevrilen binanın açılış töreninde onur konuğu olarak konuşma yapıyor.
  • Mevlevîler: 1. Dünya Savaşı’nın manevi destek taburu!

    Mevlevîler: 1. Dünya Savaşı’nın manevi destek taburu!

    Daha Balkan Savaşı’nın acıları dinmeden 1. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti, azalan askerî kuvvetini manevi güçlerle takviye etmek için gönüllülerden oluşan bir Mevlevî taburunu cepheye göndermeye karar verdi. Kendisi de Mevlevî olan Sultan 5. Mehmet Reşat’ın emriyle Sina-Filistin Cephesi’ne gönderilmek üzere kurulan “Mücahidin-i Mevleviyye” taburunun asıl amacı fiilen savaşmak değil, ordunun maneviyatını yükseltmekti. 14 Ocak 1915’te Tokat Hatuniye Camii’nin önünden önce Konya’ya oradan da Halep’e ve Şam’a uğurlanan dervişler için düzenlenen törenin fotoğrafında, arka planda beyaz çarşafları içinde gözü yaşlı anneler görülüyor. Askerlerden kaçının Tokat’a geri dönebildiği bilinmiyor.

  • İstanbul Boğazı’nda tanker kazası hatırası

    İstanbul Boğazı’nda tanker kazası hatırası

    Tarih 14 Aralık 1960. Sabaha karşı 02.30 sularında İstanbullular müthiş bir patlamayla uyanır. Yunan bayraklı gemi World Harmony, Boğaz’ın en dar geçitlerinden Kanlıca-İstinye arasında 10 bin ton benzin, 12 bin ton petrolle yüklü Yugoslav bandralı Peter Zoranic tankeriyle çarpışmış; tankerin deposundaki akaryakıt alev almıştır. Akıntıyla sürüklenen tanker, önce İstinye’de bekleyen Tarsus vapuruna yaslanıp onu da kül eder, oradan lodosla beraber Beykoz koyuna doğru sürüklenir. İstanbullular bu tarihî anı gözleriyle görmek için Beykoz kıyılarına gelir. Kazadan dört gün sonra Beykoz’daki Umuryeri Kışlası’nın önünde ailesiyle çektirdiği fotoğrafı paylaşan Alex Abigadol, o yıl 11 yaşındadır. İstanbul şehri bu kazadan tam 19 yıl sonra, 1979 Kasım’ında Independenta tankerinin patlamasıyla sarsılacaktır. 

    ALEX ABIGADOL KOLEKSİYONU

  • Memleketimden insan manzaraları…

    Memleketimden insan manzaraları…

    Nasrettin Hoca’nın “Eski ayları ne yaparlar?” sorusuna verdiği bir yanıt var ya hani: “Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar” diye. Ozan Sağdıç ise bu ayki yazısında tam tersini yapıyor, ayrı ayrı yıldızları toparlayıp bir “ay” ortaya çıkarıyor. Bir fotoğraf ustasının objektifinden, 60’lı 70’li yılların Türkiye’sinden gündelik hayat görüntüleri ve hikayeleri.

    Yaşasın balkonsuz evler!

    Kimbilir balkondan, pencereden düşen nice çocuk haberi okumuş, duymuşuzdur. Küçük çocuklar için potansiyel bir tehlikedir bu olgu. İşte oldukça eski bir tarihte Ankara’da çekilmiş bu fotoğraf, tek başına balkona bırakılmış böyle bir yavruyu göstermekte. Belli ki annesi evin içinde kendi işiyle meşgul. Oysa küçük çocukların henüz ermeyen akılları, sahip oldukları merak dürtüsüyle genellikle muzır işler peşindedir. Sezai Karakoç’un meşhur “Balkon” şiirindeki dizeler geliyor aklımıza “… Koşa koşa gidiyorum/ Alnından öpmeye gidiyorum/ Evleri balkonsuz yapan mimarları…”

    Ankara

    Kamyon sırtında rampalı yıllarda

    Çukurova’nın pamuk tarımı herkesçe bilinir. Ürünü ekme, zaman zaman çapalama ve hasat zamanı usulünce toplama işçi emeği gerektirir. İşte bu işlerin ırgatları Urfa, Diyarbakır gibi illerimizin kırsalından ‘elci’ denilen aracılar tarafından sağlanır. O gariban kişiler bölgeye ailecek gelirler; yatak yorganlarıyla, çoluk çocuklarıyla. Elbette açık kamyon sırtlarında. 1970’li yıllarda Güneydoğu’ya yaptığımız bir iş gezisinde bunlardan pek çoğuna rastlamıştık. Eğribüğrü, inişli çıkışlı, rampalı yollarda yapılan bu yolculuklar gözümüze bir hayli tehlikeli görünmüştü. Osmaniye civarında çekilen bu fotoğraf…

    Osmaniye

    ‘Gavur İzmir’in yaşayan geçmişi

    Gavur İzmir diye bir söz vardır. Bu, İzmir’in tümü için söylenmiş bir söz değildir. Kurtuluştan önce kozmopolit bir manzara arzeden şehrin Müslüman mahallelerinden bariz bir biçimde ayrılan ve gayrımüslimlerin yaşadığı bir kesimine İzmir halkının verdiği bir bölgenin adıdır. Bir kısmı 1922’deki büyük yangın sırasında yanıp yokolmuş ve yerine sonradan Kültürpark yapılmış. Alsancak civarında kalan bir kısım ise yangından sağlam olarak kurtulabilmiştir. Oradaki güzel evlerden günümüzde gelen, yaşatılan örnekler pek çok. Çoktan beri kullanılmadığı anlaşılan ve satılığa çıkarılmış evin sahipleri “Bu evin yıkılma tehlikesi var. Aman dikkatli olun, sizin de bizim de başımız belaya çatmasın” kaygısını taşıyan ilanlar asmışlar. Buna karşın yüreği geniş bir İzmirli (ki genellikle öyledirler) gıcır gıcır yepyeni arabasını inadına getirip o evin cephesine ve uyarı levhalarının önüne parketmiş. 

    İzmir-Alsancak

    Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete

    Anadolu’da dolaşırken bir eşeğe ayni anda dört, hatta beş köylü çocuğun binmiş olduğuna rastlamıştım. Atik davranıp fotoğraflarını çektiğim de olmuştur. Modern zamanlarda at, eşek yerine kullanılan bisiklet ve motosikletlere de aynı muamelenin yapıldığına tanık olmuşuzdur. Özellikle kimi motosiklet sahiplerinin araçlarını “aile boyu” kullanmakta oldukları defalarca rastgeldiğimiz hadiselerden. Hani damdan düşenin halini damdan düşen bilirmiş; benim de çocukluğumda böyle kötü bir deneyimim var. Kayseri istasyonunda biraz nefes almak üzere trenden indiğim bir anda önünde ikisini yerleştirdiği, ikisi de arkasında olmak üzere dört çocuklu bir motosikletli gülüş ahenk önümden geçti. Bir başka fotoğrafta, adamın önünde bir, ardında diğer oğlu. Onların arkasında adamın eşi, kucağında bir bebek, arkasında da bir kız çocuğu. Kızcağızın oturacak yeri bile yok sanki. Bir motosiklette altı nüfus. Bizim bir de bagaj yolculuklarımız var. Aile arabamızın içine sığmadığı hallerde fazlası bagaja! Artık ne kadar sağlıklı ve güvenli olursa… Çayırhan Termik santralı civarında çekilmiş bu fotoğraftaki çocuk bagajın kapağını aralamakla kalmamış, bütünüyle kaldırmış. Etrafını seyrede seyrede sefasını sürerek yolculuk yapıyor.

    Kayseri

    Dikenli çocukluk

    1960’larda İstanbul’un içinde turlarken, Cerrahpaşa taraflarında bir çocuk parkına rastlamıştım. Park dikenli tellerle çevrelenmişti. Esir kampı gibi, toplama kampı gibi bir hâl. Böyle bir önlem niçin alınır? Parktaki çocukları dışardakilerden korumak için mi, yoksa çocuklar parktan kaçmasın diye mi? Her halükârda saçma bir durum. Ayrıca sakınmasızca koşup oynayan çocuklar için büyük tehlike.

    İstanbul-Cerrahpaşa

    Göğe diker damperi, kim takar şaheseri

    Sivas-Divriği’deki 13. yüzyıl yapısı tarihî Ulucami ve aynı çatı altındaki Darüşşifa binası 35 yıl kadar önce UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmıştı. Türkiye’de bu listeye alınan ilk eserdi. Mücevher değerinde bir mimari şaheseri. Özellikle biri camiye biri şifahaneye ait iki taçkapısı, taş işçiliği bakımından dünyada eşi menendi bulunmaz değerde ve geçen zamana iyi dayanmış durumda. Yaklaşık 40 yıl önce çekilen bir kare. Bir damperli kamyon şoförü, gölgelik bulduğu en görkemli ana kapının boşluğuna iyice yanaşmış, damperini kaldırmış, aracının bakımını ve pistonların yağ değişimini yapıyor.

    Sivas-Divriği

  • 20. yüzyılın en büyük piyanisti

    20. yüzyılın en büyük piyanisti

    Ozan Sağdıç, uzun gazetecilik kariyeri boyunca klasik müziğin pekçok efsane ismiyle tanışma fırsatı bulmuştu. Söyleşi yaptığı ve fotoğrafladığı müzik insanlarından biri de, 1960’lı yıllarda konser vermek için Ankara’yı ziyaret eden ve “20. yüzyılın en büyük piyanisti” olarak anılan Arthur Rubinstein’dı. Esprili, keyifli ve en eğlenceli yönleriyle bir müzik dehası.

    İtiraf etmeliyim ki gazetecilik mesleğinin en hoşuma giden yanı, dünyaca ünlü kişilerle tanışma olanağıydı. Röportajlarda biraraya geldiğim şöhretleri yakından tanıma ve onları rahatça fotoğraflama imkanı buluyordum. 20. yüzyılın en büyük piyanisti olarak tanıtılan Arthur Rubinstein (1887-1982) ile Ankara’da dolu dolu geçirdiğim üç gün, bu paha biçilmez, başka hiçbir şeyle kıyas kabul etmez kazançlardan biri olsa gerek. Onunla birlikte geçirdiğim zaman diliminde sadece büyük bir piyanistle, bir virtüozla, bir sanat dahisiyle tanışmış olmakla kalmadım aynı zamanda dünyanın belki de en eğlenceli kişilerinden biriyle, adeta bir komedyenle, bir şovmenle neşeli dakikalar geçirme şansına da sahip oldum.

    1960’lı, 70’li yıllarda Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) sürekli mekanı olan Devlet Konser Salonu’nda bir yıldız yağmuru vardı. Dünyanın en büyük yıldızları olan besteciler, orkestra şefleri, solistler o daracık salona bir bir düşüyorlardı. Bestecilerden Joaquin Rodrigo, Aaron Copland… Şeflerden Zubin Mehta, Arthur Fiedler, Anatole Fistoulari, Niyazi Takizade…  Viyolonselci İgor Oistrakh, Leonid Kogan, Ruggiero Ricci… Piyanistlerden Sviatoslav Richter, Wilhelm Kempff, Claudio Arrau… Çellistlerden Pierre Fournier, Andre Navarra, Paul Tortelier… Soprano Victoria de Los Angeles ve daha niceleri resm-i geçit yapıyorlardı.

    Dâhi piyanist

    Pek çok müzik otoritesi tarafından 20. yüzyılın en büyük piyanisti kabul edilen Arthur Rubinstein’ın, 1966’da yazarımız Ozan Sağdıç tarafından çekilen portrelerinden biri.

    Birçoğuyla az çok tanışmıştık. Ankaralı müzikseverlere ve Filarmoni Derneği’ne bu olanağı sağlayan, o yıllarda emprezaryoluğa özenmiş olan Ömer Umar ile şeytana külahı ters giydirecek kadar becerikli CSO müdürü Mükerrem Berk’ti.

    İşte o günlerde Ömer Umar’ın sempatik yaklaşımı ile “tavlanan” ve kabul edilebilir bir kaşe karşılığında bir resital için yolu Ankara’ya düşen yıldızlardan biri de Arthur Rubinstein’dı.  Dünya devi sanatçı bu ziyareti sırasında 85 yaşındaydı. Ama piyano başına geçtiğinde yorulmak bilmez bir gencin enerjisine sahipti. Onu havaalanında karşıladık. Eşiyle birlikte gelmişti. Meşhur çifti o zamanların en büyük oteli sayılan Dedeman Oteli’ne yerleştirdik. Yemek zamanı sofraya birlikte oturduk ve ilk sohbetimize başladık.

    Rubinstein’ı kısaca tanıtacak olursak… Yahudi kökenli bir Polonya vatandaşıydı. 1887’de Lòdz kentinde doğmuştu. Kendi anlatımına göre gençliğinde acar bir delikanlıymış. Dört çocuk babası. “Bu kadar yıl yaşadım, hâlâ hayata doyamadım” demişti. Bir piyanist olarak ilk konserini 13 yaşında iken Berlin’de Beethovensaal’da vermiş. Türkiye’ye ilk gelişi 1917’de, İstanbul’daki bir resital dolayısıyla olmuş. O zaman 19 yaşında imiş. Dönemin İstanbul’u hakkında çok canlı anıları ve gözlemleri vardı: “İstanbul benim için bir masal gibiydi. Yaşadığım Varşova’ya İstanbul’dan, Odesa üzerinden helva getirilirdi, Türk helvası… Çocukluk günlerimin en büyük tutkusuydu o. Hâlâ da çok severim. Öyle ki helva uğruna her suçu işleyebilirim. İstanbul’a ayak bastığımda helva cennetine düştüm diye bayram etmiştim”. İstanbul’u doya doya gezmiş. Hatırladığı yerleri isim de vererek doğru şekilde tanımlayabiliyordu.

    Sahneye taşan dinleyiciler Dev sanatçının resitaline koltuk kapasitesinin çok üzerinde talep olmuş, bu nedenle sahneye de sandalyeler konulmuştu. Birçok klasik müzik tutkunu ise resitali ayakta dinlemişti.

    Sonra 1932’deki gelişinden, ilginç olduğu kadar da talihsiz bir olayı gülünç bir şekle sokup nakletmişti: “Pera Palas’ta kalıyordum. Konser çok yakınımızdaki Fransız Tiyatrosu’nda idi. Güzel, kırmızı kadifelerle süslü bir salondu. Ancak yazın ortasında, çok sıcak bir gündü. Salon serinlesin diye sahnenin yüksek sofitasının en üstündeki pencereleri açmışlardı. O pencereler, yandaki dar sokakta bulunan bir apartman katının pencereleri ile aynı hizadaymış. Hafta tatiliydi. Evin sahipleri kocaman bir köpeği evde bırakıp Adalar’a gezmeye gitmişler. Piyano çalmaya başlamamla birlikte köpek de havlamaya başladı. Sanki salonun içinde havlıyordu. Benim alçak sesle çaldığım kısımlarda pek sesi çıkmıyordu. Ama forte çalmam gereken yerlerde yeri göğü inletiyordu. Artık o konserde ben mi ona eşlik ettim, o mu bana pek anlaşılamadı. Konseri yarışırcasına birlikte icra ettik. Alkışları da birlikte aldık. Şuradan anladım ki, ben alkışçıları başımı eğerek selamlarken refakatçim uzun uzun ulumalarla kendi teşekkürlerini sunuyordu”. Bu anıyı naklederken, sanki hadise yeni yaşanmış gibi taze bir heyecanla gülüyordu.

    Fotoğrafa ‘tamam’ resitale devam Muzip kişiliğiyle bilinen Rubinstein, iki eser arasında daha yakından fotoğraf çekebilmek için kalabalıktan istifade ederek kendisine yaklaşan Ozan Sağdıç’a gülümseyen bir yüz ve hoşgörülü bir jestle “artık yeter” diyor.

    Keyifli adamdı. Anlattığına göre, bir keresinde provalarda Şef Pierre Monteux onu çok üzmüş. Rubinstein içinden “Ben sana gösteririm, bunu yanına bırakmam” demiş ve fırsat kollamaya başlamış. Şunu da belirtelim ki Rubinstein aynı zamanda bir otomobil kullanma virtüozu. Cadillac firmasının idolü. Firma model yeniledikçe, kullandığı arabayı ondan alıyor, yenisini veriyor. Bu derece yani! Bir gün beklediği fırsat eline geçiyor. Prova sonrasında maestroya “Sizi gideceğiniz yere ben götüreyim” teklifinde bulunuyor ve arabasına alıyor. Sürate de meraklı. Biraz gaza basınca üstadın koltuğa sımsıkı yapıştığını görüyor. Belli ki hızdan rahatsız. Öyküyü de şöyle noktalıyor: “İçimden ‘şimdi canına okudum işte’ diye geçirdim. Topukladıkça topukladım. Bir yandan da ona dönüp ‘Üstadım ehliyetimi aldığım bu ilk günde sizin gibi çok değerli birine hizmet etmek benim için ne büyük onur’ dedim”.

    Bu arada bizzat kendisinden ünlü Heifetz-Rubinstein-Piatigorsky üçlüsünün nasıl dağıldığının dedikodusunu dinledim. Heifetz paraya fazlasıyla düşkünmüş. “Benim emeğim sizden daha büyük” diye tutturmuş. Öbür ikisini öylesine bir yıldırmış ki “Aman hepsi senin olsun” diyerek beş para almadan ayrılıvermişler.

    Bir başka anısı da Mevlevi müziği ile ilgiliydi. “Ceneviz Kulesi’nin oralardaydı” dedi, “dönen dervişlerin yerini ziyaret ettim”. Kuşkusuz, Galata Kulesi, Galata Mevlevihanesi’ni kastediyordu. Zaten gittiği ülkelerin yerel müziklerine ilgi duyar, bulup dinlermiş. İstanbul kahvehanelerini dolaşıp nargile içerek bir hayli alaturka dinlemiş. En çok Mevlevi musikisini beğenmiş. “Orada işittiğim musiki çok ilginçti. Monoton gibi görünen, ama aslında renkli ve ahenkli olan Mevlevi musikisinde çağdaş müzik için pek çok eleman var. Akıllı bir Türk bestecisi için zengin bir kaynak. Arayan çok şeyler bulabilir. Bu musikiden esinlenerek eser verirse dünya çapında sükse yapabilir” demişti bu konu üzerinde sohbet ederken. 1917’deki ilk ziyaretinden sonra 1926 ile 1936 arasında üç-dört defa daha gelmiş ülkemize. Sonra araya 2. Dünya Savaşı, Doğu-Batı bloklaşması, Soğuk Savaş falan girince geliş-gidişler kesintiye uğramış. Ancak Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve devrimler hakkında bilgisi fevkalâde idi.

    İnönü’yle buluşma

    Rubinstein’ın resitali sırasında sergi salonunun konser salonuna çevrilmesi henüz çok yeniydi, fuayede protokol bölümü yoktu. Önemli kişiler sağlık odasında ağırlanıyordu. Ünlü piyanist, kendisini dinlemeye gelen İsmet İnönü ile işte o odada sıkı bir muhabbete koyulmuştu.

    Dünya çapındaki şöhreti, ABD’ye hicretinden sonra olağanüstü büyümüş. “Dünyanın birçok yerini gezdim. Ama onların hepsi konserler içindi, yani iş gezisiydi. ABD’ye taşındıktan sonra hayatımda ilk kez bir tatil yapma fırsatım oldu. Bir yere gitmem gerekiyordu. İstanbul’u seçtim” demiş, sözünü “Ömrüm boyunca yaptığım tek özel turistik gezim işte bu şehre olmuştur” diyerek bağlamıştı.

    Beethoven, Brahms, Schumann yorumları eşsiz deniliyor. Ancak yaşadığı ülkenin etkisinden olacak, “en iyi Chopin yorumcusuydu” diyenler de var. Bir gazete yazısında Fazıl Say’ın bir beyanına rastlamıştım, Rubinstein’ın bir  sözü varmış çalma tekniği hakkında: “Mozart’ı Chopin gibi çalmalı, Chopin’i de Mozart gibi”. Ondan daha mı iyi bileceğim? Herhalde dediği gibi olmalı.

    Ayrılık vakti

    Rubinstein ve eşi, Ankara ziyaretlerinin sonunda Esenboğa havalimanında uçak saatini bekliyorlar.

    Ayrılık vakti

    Ünlü virtüoz dönüş için havaalanına gitmeden önce, Dedeman Oteli’nin önünde son bir keyif purosu tüttürüyor.

  • Gündelik hayatın oyuncaklı tarihi

    Gündelik hayatın oyuncaklı tarihi

    Oyuncak, hayatın bir izdüşümü. Modadan mimariye, savaşlardan uzayın fethine, görmesini bilen gözlerin oyuncaklar üzerinden okuyabileceği koca bir dünya tarihi var. Sunay Akın, 2005’te Göztepe’de ailesinden yadigar köşkte açtığı İstanbul Oyuncak Müzesi’nde tam da bu tarihi anlatıyor. Sonunda çocukların hayal dünyalarını geliştirmekle onları oyalamak arasında yapılan seçimin etkisi de açığa çıkıyor. Çocuk oyunları hemen her zaman yarına dair bir kehaneti içinde barındırıyor.

    Hisse senedi değil, hissî senet 

    Charlie Chaplin’e hediye edilmek üzere ABD’deki Schoenhut Fabrikası’nda yalnızca bir adet üretilen el yapımı Şarlo oyuncağı, beyazperdenin bu naif ve sakar kahramanının 100. yaşgününde İstanbullu oldu. “Kimileri hisse senedi, kimileri hissî senet toplar” diyen Sunay Akın için her daim barıştan, adaletten ve sevgiden yana olan Şarlo’nun bu oyuncağı, yıllar boyu özenle biriktirdiği çocukluk hazinelerinin en kıymetlilerinden… 

    Müzeci olacak çocuk oyunundan belli Sunay Akın’ın müzecilik merakı çocukluk yıllarına uzanıyor. 6 yaşındayken İstanbul’a ilk gelişlerinde trenden iner inmez babasının Arkeoloji Müzesi’ne götürdüğü Akın, Trabzon’a döndüğünde yeni bir oyun keşfetmiş: Müzecilik! Annesinin takılarını sokakta sergileyerek arkadaşlarıyla müzecilik oynayan Akın’ın bu merakı “Tepeden bir müdahale”yle kesintiye uğramış. Daha sonra oyuncak müzesi kurma fikriyle geldiğinde, ailesi “Biz senin hevesinin üzerinde oturamayız” diyerek Göztepe’deki köşklerini ona bırakmış.

    37 yıl sonra kavuşulan sünnet hatırası 

    Yıl 1967. Sünnet töreninden önce, ailesinin Trabzon’da bir fotoğrafçıya götürdüğü 5 yaşındaki Sunay Akın’ın eline bir oyuncak gemi tutuşturulur. Gemiyi fotoğrafçının kendisine verdiği bir sünnet armağanı zanneden Akın’ın oyuncaktan ayrılması hiç de kolay olmaz. Bu fotoğrafın çekildiği tarihten 37 yıl sonra Almanya’da bir antikacıda bulunan Neptune adlı oyuncak gemi, bugün Oyuncak Müzesi’nin manevi değeri en yüksek parçalarından…

    Bir tahta atla başladı, dört bin parçaya ulaştı

    Oyuncak Müzesi macerası, Sunay Akın’ın Nürnberg’de bir oyuncak müzesi broşürüne rastgelmesiyle başlıyor. Akın’ın planı, şöyle bir kapıdan göz atıp çıkmak. Kendisini kaybedip günün tamamını orada geçirdiğini, Alman görevlinin “Kapatıyoruz” uyarısıyla farkediyor. 1997’de Berlin’de bir antikacıdan aldığı tahta atla ise İstanbul Oyuncak Müzesi’nin temelini atıyor. Oyuncak Müzesi’nin 4 bin parçaya ulaşan koleksiyonunun bu ilk oyuncağı, 1930’da Almanya’da üretilmiş.

    Oyuncak Müzesi Sunay Akın’ın şiiri  Müzenin kuruluş aşamasında, Sunay Akın’ın içine sinmeyen bir şeyler olduğunu sezen abisi “Tabii, bu müzenin bir mimara değil, bir şaire ihtiyacı var” demiş. Akın’ın hayalinde canlanan metaforları ete kemiğe büründürecek kişi ise Şehir Tiyatroları baş dekoratörü Ayhan Doğan. Uçakların ve vapurların sergilendiği odaya tepeden bakan martılar, itfaiye arabalarının olduğu odanın duvarlarındaki yanıklar, savaş oyuncakları odasında bombardıman altında yıkılmış bir kentin taşlarına takılan ayaklarınız, hep bir şair bakışının sanatla birleşmesinden doğmuş. Oyuncak trenlerin sergilendiği oda ise Adapazarı’ndan açıkartırmayla alınmış eski bir vagondan sökülen parçalardan oluşuyor.
    Akülü arabayla 15 kentte devr-i âlem Belçikalı otomobil yarışçısı Camille Jenatsky, 1899’da yaptığı test sürüşünde akülü arabayla saatte 100 kilometre hızın üzerine çıkan ilk insan olur. O yıllarda gazetelerin ön sayfalarını süsleyen rekortmen otomobilin oyuncağını yapmaya karar veren Ernest Paul Lehmann, hem karada hem de suda hareket edebilen bu yeni amfibik oyuncağa “UHU” adını koyar. Üstüne de bir dünya turunda mutlaka görülmesi gereken kentlerin adlarını yazar. O 15 kentten biri de İstanbul’dur! Teneke oyuncakların Rolls Royce’u olarak bilinen Lehmann oyuncaklarının üretildiği fabrika, 1881’de Almanya’nın Brandenburg kentinde kuruldu.

    Mona Lisa’nın porselen gülüşü 

    Teknoloji kadar, güzel sanatlar da çocukların hayallerini besliyor. Dünyanın en ünlü tablolarından Mona Lisa’dan esinlenerek 1954’te Amerikali porselen bebek sanatçısı Fawn Zeller tarafından üretilen bu bebeğin yegane örneği Türkiye’de. Bayan Zeller, bu oyuncağı yaparken kıyafetlerinden yüz ifadesine her detaya büyük özen göstermiş. Hatta 1500’lü yıllarda iççamaşırı olmadığını dikkate alarak, Mona’nın ipek giysilerinin altına dantelli bir jüpon dikmeyi de ihmal etmemiş.

  • Dedikodu yapma, spor yap!

    Dedikodu yapma, spor yap!

    Ankara-Beypazarı Halkevi, 80 yıl önce Cumhuriyet Bayramı’nda, İsmet İnönü’nün de katıldığı bir törenle açılmıştı. Beypazarı halkının hazır bulunduğu açılışta ünlü şair Behçet Kemal Çağlar “Tarih örnek kasaba diye adını yazar, böyle ilerledikçe kaynaştıkça Beypazar…” diye başlayan Beypazarı adlı şiirini okumuştu. Beypazarlıların hazırladığı bez pankartta ise Halkevleri’nin işlevini iyi özetleyen bir pankart vardı: “Dedikodu yapma, spor yap”! Halkevlerinde dil ve edebiyat, güzel sanatlar, gösteri, kitaplık ve yayın, müzik, halkbilim, spor, turizm ve gezi gibi alanlarda yetişkinlere yönelik eğitimler düzenleniyordu. Halkevleri de aynı Köy Enstitüleri gibi, kadınlarla erkeklerin birarada bulunmasını hazmedemeyenlerin dedikoduları yüzünden hedef haline getirilecekti.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Ekran-Resmi-2020-11-10-09.08.00.png
  • SAVAŞIN ELİ KULAĞINDA AVRUPA GERİ SAYIMDA

    SAVAŞIN ELİ KULAĞINDA AVRUPA GERİ SAYIMDA

    İnsanlık tarihin kaydettiği en büyük yıkımlardan biri, hiç şüphesiz 1 Eylül 1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı’ydı. Tarifsiz acılara, ölümlere sahne olan bu felaketle ilgili görmeye alıştığımız fotoğraflar, çoğunlukla savaş başladıktan sonra çekilenler; cephelerde vuruşan askerler, cephe gerisinde yaşam savaşı veren siviller, günlük hayattan utanç sahneleri… Ancak savaştan hemen önce, özellikle İngiltere’de çekilen kareler, yaklaşan savaşın seslerini bugüne kadar taşıyor ve ve belki de sıcak savaş sırasında çekilenler kadar önemli dersler barındırıyor. 

    SAVAŞA BEŞ KALA SİPERDE 5 ÇAYI SAVAŞIN İLANINDAN SONRA BRİTANYA’DA TOPYEKÛN VE HUMMALI BİR HAZIRLIK BAŞLAMIŞTI. LONDRA’DA HAVA SALDIRILARINI GÖZLEMEKLE GÖREVLİ BİR SİVİL SAVUNMA GÖNÜLLÜSÜ KUM TORBALARININ ARASINDA ÇAY KEYFİ YAPIYOR, 1939. 


    SINIR TANIMAYAN NAZİLER VE İŞGALE SEVİNENLER ALMANYA 1936’DA HİTLER’IN BİR OLDUBİTTİSİYLE VERSAILLES ANTLAŞMASI’NA GÖRE ASKERDEN ARINDIRILMIŞ BULUNAN RENANYA (RHINELAND) BÖLGESİNE GİRDİ. REN NEHRİ’NIN BATI YAKASINI OLUŞTURAN VE DÜSSELDORF, KÖLN, AACHEN GİBİ BÜYÜK ŞEHİRLERİ BARINDIRAN BÖLGENİN İLHAKI ÜZERİNE MİLLETLER CEMİYETİ KONSEYİ, LONDRA’DA TOPLANDI. MÜEYYİDE UYGULAMAYI GÖZE ALAMAYAN KONSEY, ALMANYA’YI KINAMAKLA YETİNDİ. RENANYALILAR, ALMAN SÜVARİLERİNİ ÇİÇEKLERLE KARŞILADI. MART 1936. 

    İNGİLİZ FAŞİSTLER LONDRA SOKAKLARINDA NAZİ ALMANYASI’NIN YAYILMACI POLİTİKALARINI RENANYA İŞGALİYLE UYGULAMAYA KOYDUĞU GÜNLERDE İNGİLİZ FAŞİSTLERİ DE BOŞ DURMUYORDU. FOTOĞRAFTA AŞIRI SAĞCI 20.000 ÜYEDEN OLUŞAN BRİTANYA FAŞİST BİRLİĞİ’NİN (BRITISH FASCIST UNION) KURUCUSU SIR OSWALD MOSLEY, 1936’DA LONDRA SOKAKLARINDA “SİYAH GÖMLEKLİLERİ”Nİ TEFTİŞ EDERKEN GÖRÜLÜYOR. BU FOTOĞRAFIN ÇEKİLMESİNİN HEMEN AKABİNDE, İNGİLTERE HÜKÜMETİ POLİTİK ÜNIFORMALARIN KAMUYA AÇIK YERLERDE GİYİLMESİNİ YASAKLAYACAKTI. 
    CARABINIERI’LERDEN ATLI GÖVDE GÖSTERİSİ İTALYA 1936’DA ALMANYA’YLA ASKERÎ İTTİFAK ANTLAŞMASI İMZALAMIŞ, 1937’DE İSE ALMANYA’NIN ISRARIYLA ANTI-KOMINTERN PAKTI’NA KATILMIŞTI. ANTLAŞMANIN TARAFI OLAN ÜLKELERDEN BİRİ SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN SALDIRISINA UĞRARSA, DİĞERLERİ ONA YARDIM EDECEKTİ. AVRUPA’DA SAVAŞ RÜZGARLARININ ESTİĞİ GÜNLERDE İTALYAN JANDARMA KUVVETLERİ (CARABINIERI), GÖVDE GÖSTERİSİ YAPIYOR. ZAFER TAKININ EN ÜSTÜNDE DEV HARFLERLE “DUCE” YAZISI, ALTTA İSE NAZI HAÇLARI VE HİTLER’I SIMGELEYEN “H” HARFİ. ROMA, 1938.

    CHAMBERLAIN’IN POLLYANNA İYİMSERLİĞİ HİTLER, RENANYA VE AVUSTURYA’NIN İLHAKININ (11 MART 1938) ARDINDAN ÇEKOSLAVAKYA’NIN SÜDETYA BÖLGESİNE GÖZ DİKMİŞTİ. İNGİLTERE, FRANSA VE İTALYA, FÜHRER’İN BASKISIYLA TOPLANAN MÜNİH KONFERANSI’NDA, NÜFUSUNUN YAKLAŞIK YARISI ALMAN KÖKENLİLERDEN OLUŞAN BÖLGENİN ALMANYA’YA BIRAKILMASINI KABUL EDECEKTİ. BRİTANYA BAŞBAKANI NEVILLE CHAMBERLAIN, EYLÜL 1938’DE MÜNİH DÖNÜŞÜNDE HESTON HAVAALANI’NDA YAPTIĞI KONUŞMADA, “UZUN SOLUKLU BARIŞI TESİS ETTİKLERİNİ” SÖYLÜYORDU. OYSA O UZUN SOLUK, SADECE 12 AY YETECEKTİ. 

    ELLER HAVAYA, FÜHRER BURAYA! ÇEKOSLAVAKYA’NIN SÜDETYA BÖLGESİNE ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GİREN ALMAN KUVVETLERİ, CARLSBAD’DA (BUGÜN ÇEK CUMHURİYETİ’NİN KARLOVY VARY ŞEHRİ) ALMAN ASILLI SÜDETYALILAR TARAFINDAN COŞKULU TEZAHÜRAT VE SEVİNÇ GÖSTERİLERİYLE KARŞILANIYOR, EYLÜL 1939. BU GELİŞME KARŞISINDA SAVAŞ İLAN EDİLMESİ GEREKTİĞİNE İNANAN BRİTANYA’NIN DONANMA BAKANI CHURCHILL, CHAMBERLAIN TARAFINDAN ENGELLENECEK; İNGİLTERE’NİN ALMANYA’YA SAVAŞ İLANI 1 YIL SONRA GERÇEKLEŞECEKTİ. 

    KRISTAL GECE’NİN SİLİNEMEZ İZLERİ SAVAŞ ADIM ADIM YAKLAŞIRKEN ALMANYA YAHUDİLERİNİN ÜZERİNDEKİ AŞAĞILAYICI BASKILAR ŞİDDETE DÖNÜŞMÜŞTÜ. PARİS’TEKI ALMANYA BÜYÜKELÇİLİĞİNDE GÖREVLİ ERNST VON RATH’IN ÖLDÜRÜLMESİ BAHANE EDİLEREK KIŞKIRTILAN POGROMDA, 9 KASIM 1938’DE BERLİN’DE YAHUDİLERE AİT BİNLERCE DÜKKAN VE MEKAN YAKILIP YIKILDI, YAĞMALANDI. TARİHE, KIRILAN VİTRİN CAMLARINDAN ESİNLENEN KRİSTAL GECE (KRISTALLNACHT) ADIYLA GEÇECEK HADİSEDE 90 CIVARINDA YAHUDİ ÖLDÜRÜLECEKTİ. YERLE BİR EDİLMİŞ MAĞAZASINI TEMİZLEYEN YAHUDİ BIR ESNAF, 11 KASIM 1938.


    FELAKET YAKLAŞIYOR, KAÇABİLEN KAÇIYOR KRİSTAL GECE BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLAYDI. YAHUDİLERDEN VE ARYAN OLMAYAN ALMANLARDAN OLUŞAN 5000 KİŞİLİK İLK MÜLTECİ KAFİLESİ ARALIK 1938’DE İNGİLTERE’YE ULAŞTI. GÖZLERİNE YANSIYAN KORKU VE UMUTSUZLUĞU KUCAĞINDAKİ OYUNCAK BEBEĞİNE SARILARAK DİNDİRMEYE ÇALIŞAN KÜÇÜK BIR MÜLTECİ KIZ, İNGİLTERE’NİN HARWICH LİMANINDA. 

    VE BEKLENEN OLUYOR: BÜYÜK SAVAŞ PATLIYOR POLONYA’NIN İŞGALİNDEN İKİ GÜN SONRA BİRLEŞİK KRALLIK, ÜÇ GÜN SONRA İSE FRANSA ALMANYA’YA SAVAŞ İLAN ETTİ. POLONYA SAVUNMASI ALMANLARIN YILDIRIM SAVAŞI’YLA (BLITZ) YARILMIŞTI. PARİS SOKAKLARINDA SAVAŞIN BAŞLADIĞINI DUYURAN GAZETELER… 4 EYLÜL 1939. 

    BUGÜN TEHDİT, YARIN BOMBA! 1936’DAN 1938’E KADAR RENANYA, AVUSTURYA VE SÜDETYA’DA TEK KURŞUN SIKMADAN YAYILMA STRATEJİSİNİ SÜRDÜREN ALMANYA, 1 EYLÜL 1939’DA SİLAH ZORUYLA POLONYA’YI İŞGALE BAŞLADI. HİTLER’İN VARŞOVA SOKAKLARINA ASTIRDIĞI AFİŞLER, POLONYALILARA İKİ SEÇENEK SUNUYORDU: “YA TESLİM OLURSUNUZ YA DA YOK OLURSUNUZ”. DUVARLARDAKİ ULTİMATOMLARI ENDİŞEYLE OKUYAN VARŞOVALILAR, ERTESİ GÜN ALMAN UÇAKLARININ BOMBALARI ALTINDA KALACAKLARDI. 


    ÇOCUKLARI KURTARMAK VE KURTARAMAMAK SAVAŞIN HENÜZ TOPRAKLARINA ULAŞMADIĞI İNGİLTERE’DE SEFERBERLİK İLAN EDİLMİŞTİ. DAHA GÜVENLİ OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN BÖLGELERE SEVKETMEK İÇİN EALING BROADWAY TREN İSTASYONU’NA GETİRİLEN 800 LONDRALI ÇOCUKTAN BİR BÖLÜMÜ… BU ÇOCUKLAR, BİR SÜRE SONRA TEHLİKENİN AZALDIĞI ZANNIYLA LONDRA’YA GERİ GETİRİLECEK VE BOMBARDIMANLARIN TAM ORTASINA DÜŞECEKLERDİ. 
    NÜRNBERG’DEN ‘SIRA SİZDE’ MESAJI 2. DÜNYA SAVAŞI’NIN RESMEN BAŞLAMASINDAN YAKLAŞIK BİR HAFTA SONRA, NAZİ TÖREN KITALARI, FÜHRER’İN ÖNÜNDEN GEÇİYOR. ŞAŞAA VE İHTİŞAMI PROPAGANDA MALZEMESİNE DÖNÜŞTÜRME KONUSUNDA GERÇEK BİR UZMAN OLAN HİTLER, ADETA MÜTTEFİK DEVLETLERE GÖZDAĞI VERİYOR. NÜRNBERG’DE DÜZENLENEN NAZİ KONGRESİ DOLAYISIYLA YAPILAN RESMİ GEÇİT, 10 EYLÜL 1939. 

    SAVAŞA RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR BRİTANYA’NIN BAŞKENTİNDE SAVAŞIN GÖLGESİNDE BİR NİKAH. LONDRA 1. ALAY’DA GÖREVLİ ONBAŞI WHITE, A. NOCK İLE KUM TORBALARIYLA TAHKİM EDİLMİŞ ISLINGTON EVLENDİRME DAİRESİ’NDE DÜNYAEVİNE GİRİYOR. YAKINDA GENÇ ÇİFTİN ÜZERLERİNE YAĞAN KONFETİLERİN YERİNİ LONDRA’YI ALEVE BOĞAN ALMAN BOMBALARI ALACAK; 1939.


    KAUÇUK KOKULU SEVİMSİZ TATBİKAT BRİTANYA’DA GAZ MASKELERİ SAVAŞ BAŞLAMADAN ÇOK ÖNCE SİVİL HALKA DAĞITILMIŞTI. MASKELERİN KAUÇUK KOKUSU MİDE BULANDIRICIYDI AMA ONLARI KULLANMAK GAZLA BOĞULARAK ÖLME RİSKİNİ ALMAKTAN ÇOK DAHA İYİYDİ. İNGİLTERE’NİN SOUTHEND ŞEHRİNDEKİ BİR FABRİKANIN KADIN ÇALIŞANLARI GAZ MASKELERİNİ KULLANMAYI ÖĞRENİYOR; ŞUBAT 1939. 

    HASTANE ÇATISINDA GÜVENLİK ÖNLEMLERİ ALMAN HAVA SALDIRILARINA KARŞI ÖNCELİKLİ KORUMAYA ALINAN BİNALAR ARASINDA DOĞAL OLARAK HASTANELER DE VARDI. SAĞLIK KURUMLARININ ÇATILARI, BİRÇOK KAMU BİNASI GİBİ KUM TORBALARIYLA KAPLANMIŞTI. LONDRA’DA BIR HASTANENİN ÇATISINDAKI GÜVENLİK ÖNLEMLERİNİ DENETLEYEN HEMŞİRELER, EYLÜL 1939. 

    LONDRA’DA DOĞAN İLK GAZ MASKELİ BEBEK 2. DÜNYA SAVAŞI’NIN İLANINDAN SONRA LONDRA’DA DÜNYAYA GÖZLERİNİ AÇAN İLK BEBEK NEVILLE MOONEY, ANNESİ VE BABASI TARAFINDAN HASTANEDEN EVE GETİRİLİYOR. NEVILLE’IN GAZ MASKESİ ÇOK ÖZEL, ÇÜNKÜ O BEBEKLER İÇİN ÜRETİLEN BİR MODEL; 14 EYLÜL 1939. 

    KUM TORBASI SEFERBERLİĞİ SAVUNMA HATLARINI HIZLA TAHKİM EDEN İNGİLTERE’NİN HEMEN HER YERİNDE KUM TORBALARINA İHTİYAÇ VARDI. ASKERLERİN YANI SIRA SİVİLLER, İZCİLER, HATTA OKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLAR BİLE KUM TORBASI İMAL ETMEK İÇİN SEFERBER OLMUŞTU. NORTHUMBERLAND’DA, WHITE BAY SAHİLİNDE ÖĞRETMENLERİYLE BİRLİKTE KUM TORBASI DOLDURAN İLKOKUL ÖĞRENCİLERİ, 1939. 

    İŞYERLERİ BOŞALTILACAK SIĞINAKLARA KOŞULACAK SICAK SAVAŞA KARŞI SON HAZIRLIKLARINI YAPAN İNGİLTERE’DEN BİR BAŞKA SİVİL SAVUNMA TATBİKATI GÖRÜNTÜSÜ. PLANLI UYGULAMALAR HEM CAN KAYBINI AZALTMAYI HEM DE HALKIN BİRLİK, BERABERLİK, DAYANIŞMA RUHUNU GELİŞTIRMEYİ AMAÇLIYORDU. İŞYERLERİNİ HIZLA BOŞALTAN KADINLI ERKEKLİ OFİS ÇALIŞANLARI, DÜZENİ KORUYARAK SIĞINAKLARA KOŞUYOR, 1939. 

    CAMLAR PATLAMASIN KİMSE YARALANMASIN HAVA SALDIRILARINDA YAŞANACAK PATLAMALAR NEDENİYLE KIRILIP ETRAFA SAÇILACAK CAMLARIN İNSANLARI YARALAMASINA ENGEL OLMAK İÇİN, O YILLARDA YENİ BULUNAN BİR MALZEMEYE, SELOFANA BAŞVURULDU. EVLERİN VE İŞYERLERİNİN CAMLARI BU YENİ MALZEMEYLE İÇERDEN KAPLANIYOR, GIDA MALZEMELERİNİ SARIP SAKLAMAK AMACIYLA ÜRETİLEN SELOFAN, CAM KESİKLERİNE KARŞI ÖNLEM OLARAK KULLANILIYORDU, 1939.

    FARK EDİLMEK DEMEK ÖLDÜRÜLMEK DEMEK KARARTMA MALZEMELERİ ÜRETEN BİR FABRİKADA GÖREVLİLER BÜYÜK BİR TİTİZLİKLE KALİTE KONTROL YAPIYORLAR. BU MALZEMELER KALIN VE KESİNLİKLE IŞIK GEÇİRMEZ OLMALIYDI. ÇÜNKÜ ALMAN UÇAKLARI İNGİLTERE SEMALARINDA UÇMAYA BAŞLADIĞINDA EN KÜÇÜK BIR DEFO İÇERDE YAŞAYANLARI ALMAN PİLOTLARIN HEDEFİ HALİNE GETİRECEKTİ. 
    ALMANLARA KARŞI ÖNCE YÜKSEK MORAL! BAY BARLOW, ALMAN HAVA SALDIRILARI SIRASINDA BAŞINI SOKACAĞI SIĞINAĞI DÜŞMAN GÖZLERDEN GİZLEMEK İÇİN SON RÖTUŞLARI YAPIYOR; TEMMUZ 1939.

    ALMANLARA KARŞI ÖNCE YÜKSEK MORAL! PIGOT ÇİFTİ İSE KÜÇÜK SIĞINAKLARININ ÇATISINI ÜZERİNE DİKTİKLERİ ENVAİ ÇEŞİT ÇİÇEKLE GİZLEMEYİ TERCİH ETMİŞLER. SIĞINAKLAR İTİNAYLA SÜSLENİYOR, MANEVİYAT YÜKSEK TUTULUYORDU. 

    (Fotoğraflar, Getty Images koleksiyonlarından derlenen “Fotoğraflarla 20. Yüzyılın Sosyal Tarihi-1930’lar” (Literatür Yayınları, 1998) isimli eserden alınmıştır). 

  • Başkaları Ay’la, biz ayılarla…

    Bundan 57 yıl önce, bir grup evkadını artan tecavüz ve sarkıntılık hadiselerini protesto etmek amacıyla Ankara’da sessiz bir yürüyüş düzenlemişti. Ellerinde “Ey namus düşmanı, anan kadın değil miydi?”, “Irz düşmanlarına ölüm”, “Başkaları Ay’la biz ayılarla uğraşıyoruz” yazılı kartonlar taşıyan kadınlar, Sıhhiye-Zafer Meydanı’ndaki Atatürk Anıtı’na kadar yürüyüp buraya çelenk bırakmış ve saygı duruşunda bulunmuşlardı. Yürüyüşü düzenleyen kadınlar, mesai çıkışında evlerine gitmekte olan memurelere de “Ne olur siz de gelin, hepimizin davası bu” demişler ama olmamış. Etraflarını saran meraklı erkek güruhu içerisinde ancak 25-30 kadın kalmış.

    Fotoğraflar: DEPOPHOTOS

  • Bir zamanlar Sirkeci, İstanbul’un merkezi

    Bir zamanlar Sirkeci, İstanbul’un merkezi

    1950’li hatta 60’lı yılların başlarına kadar, gerek Anadolu’dan gerekse Trakya yönünden gelen bütün şehirlerarası otobüslerin son durağı Sirkeci ve civar sokaklardı. Şehre gelenlerin ilk durağı da, Sirkeci ve civarındaki her keseye uygun otellerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci’ye “iltica” ediyorlardı. 

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yönetim değişikliğinden hemen sonra, sözü edilen sorunların en başında gelenlerinden biri kentin yeni bir otogara gereksinimi olduğu konusuydu. Gerçekten de Avrupa yakasında halen mevcut Alibeyköy ara terminali çok fena değilse de, son durak olan Esenler terminalinin feci durumu ortada. Kargaşa ve yoğunluk bir yana, bodrum katındaki labirent benzeri yapı gerçekten korku tüneli gibi. 

    Anadolu ve Trakya’da karayollarının gelişmesi, otobüs şirketlerinin firma bazında ve her firmanın kendi bünyesindeki genişlemeleri yüzünden, kente akın eden ya da buradan her yöne doğru ayrılan otobüslerin meydana getirdiği yoğun trafiği mevcut yapı kaldıramıyor artık. Yakın tehlike ise sistemin temelli kilitlenebileceğidir. 

    Trakya yolcuları

    Kendilerini memleketlerine geri götürecek otobüslerini bekleyen Trakyalılar.

    Bu koşulları gözönününde tutarak, güzel İstanbul’umuzun bir havalimanı kadar konfora sahip, rahat, fonksiyonel ve çağdaş bir ana otobüs terminali olması hakkıdır, diyoruz. 

    Hızla eskiyen mevcut Esenler otogarı, çok değil 35 yıl önce 1984’te açılmıştı. Eğer doğru ise Avrupa’nın en büyük, dünyanın da üçüncü büyük terminal yapısında 100’den fazla firmanın yazıhanesi ve tahsisli peronu, 5-6 bin çalışanı ve hemen her firmanın çeşitli semtlere servisleri var. Buna karşın yine de iyileştirmeye muhtaç, sıkıntılı bir yer. 

    Otobüs firmaları Şehirlerarası otobüs firmalarının yazıhanelerinin pek çoğu Sirkeci’nin Hocapaşa Caddesi taraflarındaki sokaklarda yer alıyordu.

    İstanbul’un bundan önceki ilk otogarı, surlar dışına doğru iletişimi rahatlatan Vatan ve Millet Caddelerinin açılmasından sonraki 70’li yıllarda, Topkapı surlarının hemen dışında açılmıştı. O da ortalama bir 25 yıl kadar hizmet vermişti. O alanda şimdi Topkapı kültür parkı ve Panorama 1453 Tarih Müzesi bulunuyor. Anadolu yakasındaki durum da pek farklı sayılabilir mi bilmem. Harem otogarının yapısal ve iletişim sorunları sözkonusu diye biliyorum. 

    Peki günümüzde durum böyle de, İstanbul’un hiç toplu otobüs garajı olmadığı yıllarda ne yapıyordu İstanbul’a gelip gidenler? 1950’li, hatta 60’lı yıllardan sözediyorum. 

    Firmalar ve bagajlar Burası Sirkeci’nin en geniş, en uzun ve park etmeye en uygun sokağı. Demiryoluna paralel uzanan bu sokağın adı İstasyon Arkası Sokağı. O zamanın otobüslerinde bagaj yeri otobüsün üzerinde idi. Bu fotoğraf 1926’da kurulmuş olan ve şu günlerde Almanlara satıldığı haberi verilen en eski otobüs firmasının aracı.
    Firmalar ve bagajlar Başka bir firmanın çeşitli şehirlere gidecek yolcuları yazıhane önünde bekliyorlar. 

    O zamanlar gerek Anadolu’dan gerekse Trakya yönünden gelen olsun, bütün şehirlerarası otobüslerin son durağı Sirkeci ve civar sokaklardı. Semtin bütün ara sokakları otobüs firmalarının yazıhaneleri ile doluydu. Otobüsler son müşterilerini yazıhane önlerine bırakırlardı. Giden otobüslerin yolcuları da ne olur ne olmaz hesabıyla biraz erken gelir, yazıhanelerin önünde öbek öbek bekleşirlerdi. 

    O zamanların otobüsleri de şimdikilere pek benzemezdi. Yolcu kapasiteleri daha düşüktü. Dolayısıyla sokak aralarına girebilecek ölçüde daha küçüklerdi. Motorları arkada değil, otomobillerde olduğu gibi önde bir çıkıntı halindeydi; bu bakımdan onlara “burunlu otobüsler” denirdi. Sayıları da çok olmadığından, Sirkeci’nin ara sokaklarında rahatça yer bulabiliyorlardı. 

    Gençlik günlerimin 10 yıla yakın süresi Babıali’de geçtiği için çok iyi bilirim o sokakları. Otobüslerin o mekanı niye seçtiklerini anlayabilmek için, saati biraz daha geriye alalım isterseniz.

    Arıza halleri Otobüslerin arızalanması sıklıkla görülen bir haldi. İstanbul ve Balıkesir’de (altta) arıza yapan otobüsler yolcular tarafından itiliyor. 

    Gençlik günlerim dedim ama, hatta daha önceleri çocukken, memleketim Edremit’ten Kartal’ın köyü olan Yakacık’a gelip gittiğimizde, vapur saatlerine göre bir gece biz de Karesi Oteli’nde kalırdık. Sirkeci otobüs semti olmadan çok önce oteller semti idi. Büyük bir çoğunluğu hiçbir lüksü olmayan, her keseye uygun ucuz otellerdi bunlar. Tabii DDT henüz ortaya çıkmadığından, tahtakurularının cirit attığı yerlerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci’ye “iltica” ediyorlardı. 

    Aynı yöreden gelen insanlar belli otelleri tercih ettikleri için, bunlar genellikle yöreyi belirleyen isimlerle anılırdı. Karesi Oteli dediğim yer de bunlardan biriydi. Hemşehriler orada toplaşırlardı. Sirkeci’nin tam göbeğinde, bugün Kastelli iş hanının bulunduğu yerde yani Bahçekapı’dan gelen Hamidiye caddesi ile Babıali’ye tırmanan Ankara caddesinin tam köşesinde üç katlı ahşap bir oteldi. Tam karşı köşesinde ise zamanın ünlü hazır ilaç firmalarından Kanzuk Eczanesi yer alıyordu. O zamanın otellerinde lobi bulunmazdı; onun yerine kimilerinin altında kıraathane olurdu. Karesi Oteli’nin kıraathanesi de Babıali’ye yakınlığı dolayısıyla yokuşun az yarısındaki Meserret Kıraathanesi kadar ünlü sayılırdı. 

    Yemeklerimizi daima meydana bakan Konya Lezzet Lokantası’nda yerdik. Hediyelik lokum almak üzere Bahçekapı’ya doğru birkaç adım yürünürdü. Orada halâ mevcut olan Hacıbekir şekercisi vardı. Ankara caddesiyle Büyük Postane caddesinin kesiştiği yerde bulunan İzmir Şerbetçisi çok ünlüydü. 

    Acil servis Acil işi olanlar için Sirkeci-Anadolu dolmuş-taksi servisi.

    Caddenin karşı sırası ise ünlü köfecilerin sıralandığı yerdi. Oralarda Babıali’nin ünlü kişileri ile masa arkadaşı olma ihtimali çok yüksekti. Tırmanan yokuşun sağında Türkiye’nin en ünlü kitapçıları yer almışlardı. Yayınevi kavramı pek yaygın değildi. Kitapçı dediğiniz kişiler hem dükkân sahibiydiler hem de yayıncı. Daha yukarılarda ise efkâr-ı umumiyenin merkezi olan gazete idarehaneleri yer alıyordu. 

    50’li yıllarda Sirkeci, şehrin giriş çıkış kapısı gibiydi. Gar binasının burada bulunması, 19. yüzyıldan beri Sirkeci’yi bir merkez yapmıştı. Tren yolcuları Anadolu’dan gelip Haydarpaşa’ya inmişlerse de, yolculukları Galata köprüsündeki iskelede sonuçlanıyor, çoğunun yolu Eminönü üzerinden buraya düşüyordu. Vapurla Galata ya da Tophane rıhtımlarına çıksalar da, dağılımlar buradan oluyordu. 

    Sirkeci’nin merkez olmasındaki bir neden de, galiba Anadolu ile bağlantılı emanetçi ambarlarının varlığı idi. İstanbul’daki toptancılardan taşradaki ticaret erbabına mal taşıyan, hatta tek tek vatandaşların ihtiyacına cevap veren, bu bakımdan kente sık sık gidip gelen emanetçilerin yerleri de buradaydı. Benim şahsen gariblik yıllarımda kullandığım bir yatağım vardı. Onu dürüp büküp bohçaladıktan sonra Sirkeci’de bir emanetçiye bırakmıştım. Üzerine mazot gibi bir şey dökülmüş. Kokusundan dolayı bir daha kullanamamış, yataksız kalmıştım. Böyle acı bir anım da var. Sirkeci işte böyle bir yer. Daha doğrusu böyle bir yer idi.