Hem katılımcıların hem halkın büyük bir heyecanla yer aldığı ulusal bayramlarımız, bir ülkü birlikteliği, bir mutluluk oldu hep. Bayramlarımız sadece milletçe biraraya gelmenin bir sembolü değil, aynı zamanda yakın tarihimizin unutulmaması yolunda bir vefa, bir bilinç geleneği.
Ne bayramlardı o bayramlar… Ulusal bayramlarımızdan sözediyorum; içtenlikle ve coşkuyla kutlanan bayramlarımızdan. Bazılarında çok yorulurduk hatta üşürdük ama coşku hiç içimizden eksik olmazdı. Kendimizi mutlu hissederdik. Bir vatan sahibi olmanın gururu, bir ülkü birlikteliği ile birbirimize bağlanmanın şenlikleriydi onlar. Çocukluk ve gençliğimde içinde bulundum; daha sonraları gazetecilik mesleği gereği bol bol izleme fırsatım oldu. Kuru bir gözle değil, fotoğraf makinesinin objektifi ile saptama olanağı bulduğum büyük kalabalıklara karıştım. Halkımın coşkusunu, gururunu ve değişik duygularını, bu arada zaman zaman insana mutluluk verebilecek görüntüler de yakalamaya gayret gösterdim…
Şimdilerde, “acaba o eski duygular törpülendi mi, köreldi mi?” sorusunu soruyorum kendime. Kesinlikle hayır! Biz yaşlanırız ama ruhumuz asla. Atatürk ve cumhuriyet ruhu ilelebet payidar kalacak bu topraklarda.
Elbette o güzel bayramların tarihçelerini uzun uzadıya anlatmak mümkün değil. Sadece birkaç değinmeden ve “fotografik hafıza”dan ibaret olacak onlara dair aktaracaklarım.
29 Ekim
Sèvres Antlaşması ile sadece Karadeniz’e açılan ve Orta Anadolu’da birkaç vilayeti kapsayan bir alana dönüşmüştü ülkemiz. Ancak Türk ulusu bu duruma razı olmayacaktı. Yepyeni bir ordu kurulmuş, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ile tam bağımsızlık kazanılmış ve Lausanne Antlaşması ile bu tescil edilmişti. 29 Ekim 1923’te cumhuriyet resmen ilan edildi. 29 Ekim, Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda Türk ulusunun en büyük bayramı olarak betimlenmiştir. Cumhuriyet Bayramı Türkiye’nin her köşesinde stadyumlarda, spor alanlarında ve şehirlerin önemli meydanlarında resmî kuruluşların katılımı ile kutlanır. Geceleri de fener alayları alışılmış olaylardandır. Çocukluğumda ve gençliğimde halkın da bu bayramlara büyük bir şevkle katıldığına tanık olmuşumdur.
Hiç unutamadığım bir anı: İlkokul 5. sınıf öğrencisiydik. Boynuma bir kumbara astılar; bir kız arkadaşıma da içi çiçek biçiminde kâğıttan rozetlerle dolu bir sepetçik. Kızcağız ayak parmakları üzerinde yükselerek insanların yakalarına o rozetlerden iğnelemeye çalışıyordu. Ondan sonra ben kumbarayı sallayıp şıkırdatarak rozet takılan kişiye uzatıyordum. O da gönlünden kopan birkaç kuruşu kumbaraya bırakıyordu. Toplanan paralar Kızılay yararınaydı.
Cumhurbaşkanının, Cumhuriyet Bayramı’nda TBMM protokol salonunda tebrikleri kabul etmesi bir gelenekti. 27 Mayıs darbesinden sonra, 1961’deki törene bütün elçilik mensupları klasik resmî üniformaları ile iştirak etmişlerdi. Bu olay bir daha yinelenmedi.
23 Nisan
“Gazi Meclis” olarak anılan TBBM’nin açılış gününün, bir ulusun uyanış ve şahlanışının başlangıç noktası olması sebebiyle elbette bir bayram olarak kutlanması gerekirdi. Mustafa Kemal Ankara’ya gelip yerleşince,19 Mart 1920 tarihindeki bir bildiri ile Ankara’da bir meclisin açılacağını ve seçimler yapılmasını tebliğ etmişti. Seçimler kısa bir süre içinde yapıldı. Toplam 337 milletvekili seçildi ama, bunlardan sadece 115’i Ankara’ya ulaşabilmişti. Mustafa Kemal yayınladığı bildirge ile meclisin açılış tarihini 23 Nisan olarak belirlemişti. İlk meclis binası, Hacıbayram Camii’nde kılınan namazdan sonra dualarla açılmıştı.
O zamanlar özellikle şehit çocuklarını himayesine almasından dolayı Himaye-i Etfal Cemiyeti olarak anılan Çocuk Esirgeme Kurumu çok gözde bir dernek konumundaydı. Atatürk’ün Türk çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan’ı derneğin 1937’de “Çocuk Bayramı” ilan etmesi üzerine bu isimle tescillenmiş oldu. Egemenliğimizin ilk millî bayramı olarak, önceleri saltanatın kaldırıldığı gün olan 1 Kasım 1922 kabul edilmişti. 1935’te iki bayram kendiliğinden kutlanan tek bir bayram olarak birleşti. Nihayet 1980 sonrasında bu ulusal bayramımızın adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu. 23 Nisan şenlikleri 1979’dan itibaren TRT tarafından uluslararası katılımlarla bir çocuk festivaline dönüştürülmüştü.
1970’li yılların 23 Nisan’larında çocuk parlamentosu kuruluyor ve bu iş için gerektiğinde TBMM toplantı salonu tahsis ediliyordu.
19 Mayıs
Bilindiği gibi Atatürk’ün Nutuk‘u “1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım” tümcesi ile başlar ve “vaziyet ve manzarayı umumiye” olarak Anadolu’nun perişan durumu detaylı şekilde anlatılır. Bu tarihte ilk kez Samsun’da 1926’da “Gazi Günü” olarak kutlamalar yapıldı. Beşiktaş Spor Kulübü’nün girişimi ile 1935’te yapılan bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile “Spor Bayramı” kişiliği kazandırılmıştır. En son 1980’lerde “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla tescil edilmiştir.
Bayram, belli bir süre öncesinde Samsun’dan yola çıkan ve üzerlerinde “Gençlikten Atatürk sevgisiyle cumhurbaşkanına” yazılı bir flama ve “sevgi bayrağı” adı verilen büyük boyutlu bayrağımızın taşıyan bir grup atlet tarafından başlatılır. Bunlar Ankara’ya kadar koşarak, O’nun emanetlerini başkente ulaştırır.
Ankara’da adı 19 Mayıs Stadyumu olan statta geleneksel hâle getirilmiş tören yapılır. Ondan sonra gençliğin jimnastik ve folklor gösterilerine geçilir. Gösterileri yapanlar daha çok orta dereceli okulların öğrencileridir. Bu gösterilerde bir dönem özellikle Harp Okulu öğrencilerinin katkısı büyük olurdu. Bayram dolayısıyla özel koşular da düzenlenirdi. Türkiye’nin her tarafında da benzeri gösteriler düzenlenirdi.
Harp Okulu öğrencileri, Gençlik ve Spor Bayramı’nda günün anlam ve önemini yansıtmak için yaşıtlarından daha ustalıklı tablolar meydana getirmeye çalışırdı.
30 Ağustos
Dertli günler sona ermiş, cumhuriyet kurulmuştu. Gazi, eşi Lâtife Hanım ile birlikte yurt gezilerine başlamıştı. 30 Ağustos 1924 tarihinde Dumlupınar Şehitler Anıtı’nın açılış töreni için Afyon’a gelmişti. Gazi, anıtın başında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada atıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu gökyüzünde uçuşan şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedi kurucularıdır. Burada esasını koyduğumuz Şehit Asker Anıtı işte o ruhları, o ruhlarla birlikte gazi arkadaşlarını, fedakar ve kahraman Türk milletini temsil edecektir”.
Kurtuluş Savaşı’na son noktayı koyan 30 Ağustos zaferi sadece bir kahramanlık destanı değil, aynı zamanda savaş taktiği bakımından da bir kurmaylık şaheseridir. Bu bayram, tüm ulusça kahraman askerlerimize bir şükran armağanı olarak adanmıştır.
Ankara Hipodrom’da yapılan 30 Ağustos Zafer Bayramı geçit törenleri Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü dosta-düşmana göstermesine de vesile oluyordu. Törenlerde temsilî bir Seymen alayı…
Takvimlerimizde resmî tatil olarak belirlenmiş bu bayramlardan başka, bayram olarak bildiğimiz kutlama günlerimiz de var. Bunların bazıları zaman içinde unutuldu. Ancak henüz anılarımızda ve fotoğraflarımızda yaşayanlar da mevcut.
Örneğin düşman işgaline uğramış her beldemizin kurtuluş günü yerel bir bayram olarak kutlanır. Ayrıca Denizcilik Bayramı, sahili olan pek çok ilimizde canlı bir şekilde yaşatılır. Karasularımız içinde kendi limanlarımız arasında yolcu ve yük taşıma işini sadece kendi gemilerimizle yapma hakkını tanıyan kabotaj yasasının kabul edildiği tarih olan 1 Temmuz 1926’dan beri, o gün deniz şenlikleri için benimsenmiştir.
1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, özellikle liman kentlerinde coşkuyla kutlanırdı. Bu kare Sinop’tan…
Atatürk 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefat ettikten sonra, naaşı 16 Kasım’da sarayın muayede salonuna yerleştirilen katafalka kondu, onu son bir defa selamlamak isteyen onbinler saraya koştu. 19 Kasım’da saraydan çıkartılan bayrağa sarılı tabut, Yavuz zırhlısı ile İzmit’e, oradan da trenle Ankara’ya nakledilerek Etnografya Müzesi’ndeki geçici istirahatgâhına yerleştirildi. İstanbullular Yavuz zırhlısı gözden kaybolana kadar Gazi’yi yaşlı gözlerle uğurladılar. İzmit’ten Ankara’ya uzanan demiryolunun iki yanı da Gazi’yi taşıyan treni görmek isteyen insanlarla dolmuş, halk başkente doğru ilerleyen trendeki büyük devlet adamını son kez saygıyla selamlamıştı.
Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumduğunda, tüm Türkiye derin bir yasla sarsılmıştı. Aziz cenazesi, 19 Kasım’da kurtarıcısı olduğu şehirden geri dönmemek üzere ayrılırken, İstanbul’un bütün sokakları, pencereleri, damları onu uğurlamaya gelen insanlarla doluydu. İlk feryat Dolmabahçe’den koptu. O andan itibaren büyük-küçük, kadın-erkek herkes, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın “Atasına Ağlayan Çocuklar” şiirindeki gibi ‘Neden koyup gittin bizi’ diye ağlamaya başladı. Matem Karaköy, Eminönü, Sirkeci ve nihayet Zafer Torpidosu’na konulacağı Sarayburnu’na kadar bir nehir gibi cenaze alayının ardından şehre yayıldı.
Genco Erkal’la lise yıllarında başlayan tiyatro sevgisinden, toz almaktan dekor kurmaya tiyatronun her aşamasıyla kurduğu sıradışı ilişkiden ve 60 yıl boyunca bir nebze olsun azalmayan sahne tutkusundan konuştuk. Kariyerinin kilit noktalarından seçtiğimiz fotoğraflar, Türk tiyatrosunun en önemli oyuncularıyla birlikte bir dönemin siyasi ve kültürel atmosferiyle ilgili de ipuçları barındırıyor.
60 sene önce oyunculuk maceranız başladığı zaman, bugün geldiğiniz yere dair planlarınız var mıydı? Çok kısıtlı bir çevrenin tiyatroyla ilgilendiği bir dönemde nasıl başladınız, nasıl kendinizi geliştirdiniz? Ben çocukluğumda hissettim bu çağrıyı. Okul öncesinde bile böyle bir yatkınlık vardı içimde. Çok içine kapanık bir insandım. İnsanlarla kendim olarak değil de ancak bir başkasını oynayarak rahat ilişki kurabiliyordum. Tiyatrocu olmamın kökeninde bu var. Sonradan çok değişti tabii. Başlarken beğenilme arzusu, başarılı olmak, birilerinin beni takdir etmesi esastı. Sonradan tiyatronun tarihini, büyük yazarları öğrendim. Zaman içinde giderek yaptığım işi sanat haline getiren incelikler çıktı ortaya. Sonra da politik bilinç geldi. Toplum içinde bir görevim, bir işlevim, bir sorumluluğum olduğunu fark etmemle birlikte hep politik bir tiyatro yapmayı tercih ettim.
Joan Baez Hatırası
Genco Erkal, bugünkü Cemil Topuzlu, eski adıyla Açık Hava Tiyatrosu’nun merdivenlerinde… Ünlü şarkıcı Joan Baez’in 1993’te İstanbul’da vereceği bir konserin provası esnasında çekilen bu fotoğraf, Baez’in Amerikalı asistanı Martha Henderson’un objektifinden.
O dönemde, 50-60 sene öncesinde, tiyatroya kafa yoran insanların dünyayla ilişkileri genel olarak epey sınırlı bir çerçevede kalmış. Sizin formasyonunuzdan gelip de bu yola girmiş insan sayısı çok az. Robert Kolej’de aldığınız eğitimin etkisi ne oldu? Aslında özellikle Galatasaray Lisesi ve Robert Kolej’den çıkmış insanlar vardı. Tercümelerin çok kısıtlı olduğu, hele kuramsal metinlerin hiçbir şekilde çevrilmediği bir dönemde bu okullarda çok iyi yetişmiş, tiyatroyu özgün dilinden okuyabilen insanlar olmuş. Doğrusu, bu iki büyük lisenin içinde biz de ayrık otu gibi, küçük gettolar halinde yaşıyorduk. İki okulda da entelektüel ve sanatsal küçük zümreler oluşmuştu, fakat küçük olmalarına rağmen çok etkiliydi bu gruplar. Edebiyat matineleri düzenler; Cemal Süreya’ları, Attila İlhan’ları davet eder, onlara şiir okuturduk. Dergi çıkarır, yazılar yazar, resimler yapar ve tabii ki oyunlar sahnelerdik. Robert Kolej’de Bülent Ecevit bile sahneye çıkmış. Cevat Çapan, Engin Cezzar, Şirin Devrim, Tunç Yalman, sonradan Göksel Kortay, Nevra Serezli… Galatasaray Lisesi’nde de Atila Alpöge, Ergun Köknar, Çetin İpekkaya, Erol Günaydın, Ege Ernart ilk aklıma gelen isimler.
Nasıl buradan bugünkü halimize geldik? Nerede bir kopukluk yaşandı ki bu gelenek bugüne daha da zenginleşerek ulaşmadı, hatta tam tersi oldu? Her zaman azınlıktı bu insanlar. Bugün de bu işlerle uğraşan, canını sanatına vermeye hazır insanlar var. Ama bugün işler daha zor. Gençler bizim o zaman sahip olduğumuz mecraları bulamıyorlar. Medyanın gücü muazzam. O zaman televizyon yoktu. Tiyatro baştacı edilen, ağırlığı olan tek sanatsal aktiviteydi. Şimdiyse kıyıda köşede kaldı. Ya 50-100 kişilik küçük salonlarda yapılıyor ya da Zorlu Center gibi devasa merkezlerde, büyük televizyon yıldızlarının başını çektiği süper prodüksiyonlar sahneleniyor. Bunların tiyatro olup olmadığı tartışılır tabii.. Ben küçük topluluklardan ümitliyim. Şu anda daha emekleme sürecindeler ve az sayıda seyirciye seslenebiliyorlar. Ama böyle bir avangard Paris’te de New York’ta da var. Yine yurtdışında da, meşhur tiyatro sokaklarında bazıları ambalaj olsa da büyük prodüksiyonlar görüyoruz. Bunlar yıllardır ayakta. Fakat biz ne yazık ki kendi tiyatrolarımızı korumayı başaramadık. Bir kısmı yandı. Halbuki yananların ardından aslına sadık bir şekilde daha iyileri yapılabilirdi.
Ben de bunu soracaktım, siz 60 senedir yanmamayı nasıl başardınız?
Çok seviyorum sanırım. Ne oluyor bilmiyorum. Oyun olmayan günlerde boşluğa düştüğümü hissediyorum. Sanki gerçek hayat sahnedeyken başlıyor, ancak orada yaşadığımı hissediyorum. Bütün öfkelerimle, hayal kırıklıklarımla, hüsranlarımla sahneye çıkıyorum. Ve kendim kadar aynı hisleri Nazım da Brecht de yaşıyor mu, bunu anlamaya ve yansıtmaya çalışıyorum. Tiyatro benim için bir bütün. Dekoruyla da uğraşıyorum, ışığıyla da, toz da alıyorum. Ben bu koca bütünün hem küçük bir parçasıyım hem de aynı zamanda merkeziyim… Emeğimin karşılığını da fazlasıyla aldığımı hissediyorum. Bu nedir diye sorarsanız, alkıştan başka bir şey değil.
Kent Oyuncuları ve Muhsin Ertuğrul Yıldız Kenter, Muhsin Ertuğrul, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Şükran Güngör (üst sıra, soldan sağa), Kamuran Yücel, dekor tasarımlarını yapan Ergun Köknar ve ışıklardan sorumlu İbrahim Turgut (alt sıra, soldan sağa) Evdeki Yabancı oyununun genel provasından sonra… Site Tiyatrosu, 1960.
Dostlar Tiyatrosu’nun Kurucu Kadrosu Adı Genco Erkal’la Özdeşleşen Dostlar Tiyatrosu’nun 1969’daki ilk kadrosunda, Şevket Altuğ, Halit Akçatepe, Genco Erkal (üstte, soldan sağa), Arif Erkin, Bilge Şen ve Mehmet Akan (altta, soldan sağa) var. Bunlardan Şevket Altuğ, Arif Erkin, Genco Erkal ve Mehmet Akan tiyatronun kurucu ortaklarındandı.
HA-ME-KA-HA-HA-PE Dostlar Tiyatrosu’nun ilk oyunu Ha-Me-Ka-Ha-Ha-Pe’nin (Haysiyetli Milli Kalkınma ve Hak Hukuk Partisi) prömiyeri, 15 Ekim 1969 akşamı Yapılmıştı. Oyuncular arasında (soldan sağa) Şevket Altuğ, Genco Erkal, Arif Erkin, Halit Akçatepe, Mehmet Akan ve (önde) Bilge Şen Var.
Aslan Asker Şvayk
Aslan Asker Şvayk’ın Arena Tiyatrosu’nda oynanan ilk versiyonunda Genco Erkal, Şvayk rolüyle ilk ödülünü aldı.
Bir Delinin Hatıra Defteri üGenco Erkal’ın dört farklı yorumunda rol aldığı Bir Delinin Hatıra Defteri oyununun 1965’te Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenen ilk versiyonundan bir kare.
Rosenbergler Ölmemeli ve Aziznâme Dostlar Tiyatrosu’nun ilk sezon programında (1969-70) yer alan Rosenbergler Ölmemeli’de (soldan sağa) avukat rolünde Şevket Altuğ, Julius Rosenberg rolünde Genco Erkal, yargıç rolünde Arif Erkin, savcı rolünde Mehmet Akan ve Ethel Rosenberg rolünde Ayla Algan oynuyordu. McCarthy döneminde haksız yere hapse atılan bir karı-kocanın hikayesini anlatan oyunun arka planında yaşanan cadı avını anlatmak için hazırlanan belgesel de ilk defa projeksiyon kullanılarak sahneye yansıtılmış (üstte). 1973’te ilk defa sahneye koyulan Aziznâme’de (soldan sağa) Mehmet Akan, Genco Erkal, Macit Koper Ve Cevza Şıpal oynuyordu. Fotoğraf, Ozan Sağdıç’ın objektifinden (altta).
İkili Oyun Bilgesu Erenus’un yazdığı, Macit Koper’in yönettiği İkili Oyun’da, Genco Erkal ve Meral Çetinkaya birlikte rol almışlardı. Küçük Sahne’de sahnelenen oyunun tarihi 1977. Fotoğrafı çeken ise Ersin Alok.
At Genco Erkal, Ali Özgentürk’ün Yönettiği 1981 yapımı At filminde, oğlu Ferhat’ı (Harun Yeşilyurt) okutmak için köydeki evini ipotek ettirip İstanbul’a gelen Hüseyin rolünde.
Ben Bertolt Brecht
Bertolt Brecht’in şiir, şarkı ve öykülerinden uyarlanan Ben Bertolt Brecht’te Genco Erkal, Zeliha Berksoy ile beraber. 1986-87 sezonunda sahnelenen müzikli kabareyi uyarlayan ve yöneten de Genco Erkal’dı.
Joan Baez’le Nâzım Hikmet için 1992’de Nâzım Hikmet’in 90. doğum yılı etkinliklerinde sahnede sürpriz bir isim vardı. Ünlü şarkıcı Joan Baez, Genco Erkal’la birlikte sahneye çıkmış, Nâzım Hikmet’in şiirlerınden uyarlanan “Yiğidim Aslanım” ve “Hiroşimalı Kız” şarkılarını söylemişti. Baez bu konser için ücret istememiş, masraflarını da kendi cebinden karşılayarak “Bugün benim de doğumgünüm, kendime hediye olarak geldim” demişti.
Galileo Galilei 1983 yapımı, Bertolt Brecht imzalı Galileo Galilei, 80 Darbesi sonrasının baskıcı ortamında “Kahramanlara ihtiyaç duyan ülkelere yazıklar olsun” diye bitiyordu. Oyunda (soldan sağa) Avni Yalçın, Genco Erkal, Güler Ökten, Mehmet Esen ve Ali Sürmeli rol alıyordu.
Can
Can Yücel’in Datça’daki yaşamını anlatan Can adlı oyunda Genco Erkal, hem oyuncu hem yönetmen hem de uyarlayan koltuğundaydı. 1999’da sahnelenen oyunun dekorlarını da Can Yücel’ın kızı Su Yücel tasarlamıştı.
Simyacı Paulo Coelho’nun ünlü romanından uyarlanan Simyacı’da Genco Erkal, Tülay Günal ve Emre Kınay’la birlikte. 1996’da Mehmet Ulusoy tarafından sahneye koyulan oyun, Afife Jale En İyi Dekor Ödülü’nü de kazandı.
Merhaba Genco Erkal’ın 60. Sanat yılı için uyarladığı, yönettiği ve aynı zamanda tek başına rol aldığı Merhaba, Aziz Nesin, Bertolt Brecht, Can Yücel, Nâzım Hikmet ve William Shakespeare alıntılarıyla süslenmiş müzikli bir gösteri. Oyunun müzikleri de Fazıl Say, Kurt Weill, Yiğit Özatalay, Arif Erkin ve Selim Atakan’a ait.
Marx’ın DönüşüHoward Zinn’in kaleme aldığı Marx’ın Dönüşü, Marx’ın günümüze yaptığı kısa bir ziyaretin ardından 19. Yüzyılda getirdiği kapitalizm eleştirisinin halen geçerli olduğunu görmesi üzerineydi… Genco Erkal, bu tek kişilik eğlenceli oyunu 2009’da oynamaya başlamıştı.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’deki vefatından sonra, 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonuna yerleştirilen katafalka kondu. Saygı geçişlerinin ardından 19 Kasım’da bayrağa sarılı tabutu, Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına nakledildi. Cenaze kortejinin geçtiği güzergahta, daha önce tarihte görülmemiş bir kalabalık vardı. Halk Eminönü’nde, Yeni Cami’nin kubbelerine tırmanmıştı. Atatürk’ün naaşı önce Zafer torpidobotuna, oradan Yavuz zırhlısına taşınmış; İzmit’ten sonra trenle Ankara’ya götürülerek Etnografya Müzesi’ndeki geçici istirahatgahına yerleştirilmişti.
Bundan tam 49 yıl önce, Kraliçe Elizabeth, Prens Philip ve Prenses Anne ile birlikte Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın davetlisi olarak Ankara’ya gelmişti. Ankara’da Anıtkabir ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni ziyaret eden Kraliçe’nin ikinci durağı İzmir oldu; Bornova Pınarbaşı’nda bulunan BMC’nin üretim bantlarından çıkacak ilk Morris minibüsü tecrübe edecekti. Majesteleri, seri üretimi başlatacak kurdeleyi kesip, kısa bir teşekkür konuşması yaptıktan sonra ilk Morris’in yolcu koltuğuna yerleşti ve fabrika bahçesinde kısa bir tur attı. Kraliçe Elizabeth, İzmir’de büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Hatta kendisini kalabalıktan korumak için el ele tutuşarak etrafında çember oluşturan polislere de “Bu bir halk dansı mı?” diye sorarak herkesi güldürmüştü. Bugün 94 yaşında olan Kraliçe’ye uzun ömürler diliyoruz.
Cumhuriyet devrinin ilk kuşağı, yeniden yeni bir millet olmanın heyecanıyla ülkeye ve insana sarılmıştı. Ozan Sağdıç’ın babası Ruhi Naci Bey’in Ayvalık-Edremit-Balıkesir-İzmir hattında, 1920’li 30’lu yıllarda, işgalden kurtuluşa yaşadıkları… Ünlü-ünsüz isimler, yazarlar, sanatçılar, yüksek ruhlu insanlar…
Bu yazı hesapta yoktu, en azından şimdilik. Babam Ruhi Naci Sağdıç’tan söz ediyorum. Gerçi 1917 Temmuz sayımızda, onun Kurtuluş Savaşı sırasında üstlendiği rolü anlatmıştım. Ancak babamın savaş yılları dışındaki yaşamı bir yazı konusu olur muydu?
Gençlik günlerimde Hiram Percy Maxim’in Edison’a denk bir mucit olan babası ile maceralarını anlatan Dahi Babam (A Genius in the Family, 1936) isimli kitabını zevkle okumuştum. Ben de bir gün babamın kitabını yazarsam “Hezarfen Babam” adını koyarım diye heveslenmiştim. Gerçekten el attığı ve başarı sağladığı konular pek çoktu.
Adam olacak çocuk demişler ya, babamın çocukluğuna dair bize anlatılan inanılmaz bir öykücüğü aktarayım: O tarihlerde Edremit’te dava vekili olan Naci Efendi’nin oğlu Ruhi henüz 5 ya da 6 yaşında. Bir toprak kumbarası var. Zaman zaman babasının cebinde bozuk para varsa, içine üç-beş kuruş bırakıyor. Çocuk bir gün kumbaradaki bozuk paraları boşaltıyor. Yukarı Çarşı’daki iki-üç salaş yerden biri olan Berber Âdem Efendi’nin dükkanına gidiyor. Âdem Efendi aynı zamanda kasabanın sünnetçisi. Ruhi ona “Amca beni sünnet et,” diyor ve “İşte parası” deyip avucunu uzatıyor.
Balıkesir’de cesur bir girişim Çağlayan dergisinin çekirdek kadrosu: Nuhi Naci ve Mansur Tekin (soldan sağa, oturanlar), Orhan Şaik ve Esat Adil (soldan sağa, ayakta).
Âdem Efendi şaşırıyor ama bozuntuya vermiyor. Çocuğa “Sen biraz otur, bekle, ben aletlerimi hazırlayayım” diyerek dükkandan çıkıyor ve Baba Naci Kasım Efendi’ye gidip durumu anlatıyor. Naci Efendi az düşündükten sonra “Madem kendisi böyle istemiştir, yap sünnetini” diyor. Sünnet işlemi yapılıyor ve çocuk eve yollanıyor. Evine ulaşınca, kapıyı açan annesine “Anne ben kesildim” diyor. Kadının “neren kesildi yavrum?” demesi üzerine gizli takipte olan baba da kapı önünde beliriyor ve “Oğlumuz kendisini sünnet ettirdi annesi” diyor. Şaşkınlık içinde alelacele bir sünnet yatağı hazırlanıyor.
Ruhi Naci idadi öğreniminden sonra Köprülüzade Fuat Bey’in öğrencisi olmak hevesiyle İstanbul Darülfünunu’na yazılmışsa da, Çanakkale muharebesine katılmak üzere gönüllü olduğu için öğrenimi noktalanmış. Ancak nasıl ve hangi koşullarla kendisini yetiştirmişse, her konuda konuşma yeteneğine sahip, allame bir insandı. Bulunduğu meclislerde kutup daima o idi.
Aile içinde ise daha ketumdu. Pek kendinden bahsetmezdi. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu dostlarından duyup öğrenmişimdir.
Gençlik coşkusu, hizmet tutkusu Ruhi Naci Bey’in Balıkesir Vilayet Encümeninde delege seçildiği günlere ait bir fotoğrafı…
Ruhi Naci’nin gençlik yıllarında Edremit’te, Kurşunlu Camii Caddesi’ndeki evinde zamanına göre oldukça geniş bir kütüphanesi var. Ruhi Bey hemen hemen her akşam dokuz-on yaşlarında bir çocuğun fenerin altında durduğunu farkeder. Bir akşam pencereyi açıp ne yaptığını sorar. Çocuk kitap okuduğunu söyler. “Kitabını evinde okusana” sözüne karşılık olarak da “Bizim evde böyle bir ışık yok ki” yanıtını alır.
Ruhi Bey “Bak evlat, bizim evde ışık daha iyi, üstelik ev kitap dolu. İstersen kitabını burada oku” der. Sonra çocuğun adını sorar; adı Sabahattin’dir. Ondan sonra Küçük Sabahattin, bizim evi başlıca uğrak yeri haline getirir. Babam ona özellikle Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip gibi divan şairlerinden başlayarak önemli isimlerden örnekler okutur, aruz öğretir: “Sen bunları öğren. Şiirde en önde tutulması gereken ahenktir. O ruhuna bir işlesin. Sonra ister kullan ister kullanma. Ama ağzından dökülen her söz şiirsel olur”.
Babamın ta Rumeli göçünden beri içtiği su ayrı gitmez bir arkadaşı vardır. Benim çocukken “Kuşlu Amca” diye adlandırdığım Mehmetşah (Semiratedü). O da bu ilk mektep çocuğuna –Fransızca mı, Almanca mı bilmiyorum– yabancı dil dersleri vermeye başlar. Tahmin ettiğiniz gibi o çocuk Sabahattin Ali’dir!
Babamın Kuva-yı Milliye’deki rolünü daha önce anlatmıştık. Cephe çöküp de Edremit Yunan işgaline uğrayınca, yerli Rumların ihbarıyla tutuklanması ihtimaline karşı İzmir’in yolunu tutar. Bu hicreti kendisi “Gavurun bol olduğu yerde gözden kaybolmak” olarak tanımlıyor. İzmir’de ilk bulduğu kişi, çocukluk arkadaşı İzmir Sultanisi edebiyat muallimi İsmail Habip’tir (Sevük). Zamanının çoğunu Mevlevi dergahında geçirir. Rumların ve Yunanlıların kendi hâlinde dervişlerin yeri sandıkları dergah, aslında bir istihbarat merkezi gibidir. Anadolu’daki kurtuluş harekatı ile ilgili tüm gelişmelerin haberleri buraya akar. Ruhi Naci’nin, bu süreçte Sada-yi Hak gazetesinde “Fani Dede” mahlasıyla gazel tarzında birçok şiirinin yayımlandığına tanık oluyoruz. Bu şiirlerde, esaret altındaki millete, tasavvufi görünüşlü, yabancıların anlayamayacağı şekilde umut ve dayanışma sinyalleri verilir…
Albümünden… Ruhi Naci ve onun kıraathane sohbetlerinin sürekli izleyicilerinden Esat Adil (sol başta) ve Sıtkı Yırcalı (sağ başta). Ortadaki şahsın adı saptanamadı (solda). Ruhi Naci ile eşi Rukiye Hanım’ın Üsküdar’daki düğün günü çekilmiş fotoğrafları (üstte).
Babam işgal yılları İzmir’inde iki yıldan fazla bir süre kalır. Arkadaşı Tokadizade Şekip Bey ile birlikte İzmir’in en seçkin iki şairinden biri sayılmaktadır. Onu aralarına kabul etmiş olan İzmir eşrafı da “Ruhi Bey, seni İzmir’den evlendirelim” diye ısrara başlarlar. Uygun gördükleri aday da ilginçtir: “Uşşakizade Muammer Bey’in Avrupa’da tahsil görmüş bir kızı var. Sana onu isteyelim arzu edersen” derler. Ancak babam “Bu kargaşa günlerinde evlenmeyi düşünemem. Zaten uygun geçiş yolu bulursam, Anadolu’daki güçlere katılmayı düşünüyorum” der.
Nitekim bu amaçla trenle Balıkesir’e gider. Halası vefat etttiği ve kendisi para sıkıntısı çektiği için oradaki baba evini satar. Anadolu’ya geçiş yolunu orada da bulamaz. Annesinin özlem duygusu içinde olduğunu bildiği için Edremit’e geçer. Orada geçen birkaç aydan sonra Türk mucizesi gerçekleşir. İzmir ve Edremit aynı gün, 9 Eylül’de kurtuluşa kavuşur.
Mudanya, Lozan, nihayet Cumhuriyet… Ruhi Naci Bey, Balıkesir Vilayet Encümeni’ne Edremit murahhas üyesi olarak seçilir. Mecburen zamanının çoğunu Balıkesir’de geçirecektir. Kaptanzade Oteli’nde bir oda kiralar. Onun oradaki varlığı, otelin kıraathanesini sanata meraklı gençlerin edebi sohbet toplantıları yaptığı “gıpta ile yad edilecek” bir edebiyat ve kültür kulübü haline getirir.
Ruhi Naci Bey’in yetişmelerine katkıda bulunduğu iki arkadaş, Mustafa Seyit Sutüven ve Sabahattin Ali, Akçay ziyaretleri sırasında belediye gazinosunda…
O ilk günlerde Gazi’nin Balıkesir’i ziyareti sırasında Türkocağı’ndaki hoşgeldin konuşmasını yapma görevi babama verilir. Paşa Camii’ndeki ünlü hutbesini dinleyenler arasında yakın arkadaş edindiği Neyzen Tevfik de vardır. Şakayı seven Neyzen babamın kulağına eğilip “Yeni padişahımız belli oldu. Artık ona biat edeceğiz” der.
Kaptanzade Oteli kıraathanesindeki sohbetlere devam eden pek çok genç vardır. Örneğin sonraki yıllarda ilk Sosyalist Parti’yi kuracak olan Esat Adil (Müstecaplıoğlu). 1940’lı yıllarda sosyalist eğilimlerinden dolayı takibata uğrayan, orada evlenen ve af çıkınca yurda dönen Mazhar Tekin. Bu kadar meraklı ve heyecanlı kişi biraraya gelince babam ortaya bir fikir atar. “Haydi bir dergi çıkaralım” der. Dilek matbaasının sahibini ikna ederler. 1923 Mart ayında Dilek dergisinin ilk sayısı en başında çerçeveye alınmış Gazi’nin hutbesi olmak üzere piyasaya çıkar. Bir-iki sayı sonra matbaa sahibi “Çocuklar, ben bu masrafa dayanamayacağım” der ve havlu atar.
Dilek dergisi dolayısıyla duyulan haz akıllarda kalmıştır. Yeni bir dergi çıkaracaklardır. Babam, “Ben bu işe encümenlikten alacağım ödenekleri vakfediyorum; kâğıt temini benden; artarsa baskı işine de katkıda bulunurum” der. Mazhar Tekin’in matbaacılık deneyimi vardır. O da “İşin teknik yanı benden” der. Babam çıkacak derginin adını gençlik coşkusundan esinlenerek Çağlayan olarak saptamıştır.
Sabahattin Ali’yle Akçay sahilinde 1940’ların başında Ruhi Naci Bey Edremit’in iskelesi Akçay’da Devlet Denizyolları Acentesi…Sabahattin Ali’nin ziyareti sırasında çekilmiş bir anı fotoğrafında (soldan sağa, ayaktakiler) M. Seyit Sutüven, Hafız Osman, Sabahattin Ali, Balıkesir Milletvekili Muzaffer Akpınar, Orhan Şaik Gökyay ve Ruhi Naci Sağdıç.
Yeni derginin doğal sahibi babamdır. Künyesine resmen yazılan idare yeri şöyledir: “Kaptanzade otelinde mahsus oda”. Bu elbette babamın kiralık odası. Tam o sırada Balıkesir’e Kastamonu’dan ilkokul öğretmeni olarak ateşli bir delikanlı atanmış ve oteldeki sohbetlere ortak olmaya başlamıştır. Bu girişken gencin adı Orhan Şaik’tir (Gökyay). Çağlayan’ın Sorumlu Yazıişleri Müdürü de bulunmuştur.
15 günde bir yayımlanacak derginin ilk sayısı 1925 Ekim’inde okuyucularına sunulur. Ruhi Naci, Orhan Şaik, Esat Adil ve Mansur Tekin’den ibaret çekirdek kadronun yazılarından başka Hüseyin Avni, Muharrem Hasbi, Nüzhet Şükrü, İbrahim Cudi, Refik Fikret, Faik Ali, Ali Ekrem, Arif Nihat gibi kimi amatör olarak kalmış, kimi adını ileriki yıllarda başka vadilerde de duyurmuş imzalar yer alacaktır.
Bu arada Sabahattin Ali de Edremit’te unutulmamış, babamın girişimiyle Balıkesir Muallim Mektebi’ne yazılmıştır. Onun 16-17 yaşlarında bir öğrenciyken yazdığı ilk şiirler Çağlayan dergisinde yayımlanır. Bu okul macerasının biraz daha ilerisi var. Sabahattin, bir-iki arkadaşıyla bir metni şapograf adı verilen bir teknikle çoğaltıp dağıtmışlar. Ne tür bir metin ise, bu okul idaresince disiplin suçu sayılmış. Cezası ise okuldan tart. Babam “Çocuğun istikbalini karartmayalım, onu okuldan biz almış olalım” diyor ve öyle yapılıyor. Kısa bir süre sonra da İstanbul’daki Çapa Muallim Mektebi’ne gönderiliyor.
Ruhi Naci Sağdıç boş zamanlarında balık ağı örer, Akçay’daki balıkçılara hediye ederdi.
Ruhi Naci Bey, İzmir’den Edremit’e döndüğü sıralarda yetenekli bir başka gencin yetişmesine de yardımcı oluyor. Bu delikanlı Mustafa Seyit. İleriki yıllarda çok iyi bir şair olarak kendini gösterecek ve ünlenen “Sutüven” şiirinin adını soyadı olarak alacaktır. Kafileye o zamanlar çocuk yaşta olan Sıtkı Yırcalı gibi başka örnekleri de katabiliriz.
Anlatılacak İstanbul günlerinde Mehmet Akif’li, Neyzen Tevfik’li, son Mevlevi şeyhi Remzi Dede’li, Mahir İz’li daha pek çok hikaye heybede kaldı. Belli olmaz, onları da heybeden çıkarabiliriz bir gün. Şimdi “Onlar ermiş muradına” deyip burada keselim.
Dünyaca tanınmış keman virtüozu Ayla Erduran, “Pera’nın taçsız kraliçesi” ressam ve gravür sanatçısı Aliye Berger’in Narmanlı Hanı’ndaki atölye-evinin balkonundan İstiklal Caddesi’ni kemanının sesiyle dolduruyor. Müeyyet Sokak ve İstiklal Caddesi’nin kesişimindeki balkonda bu beklenmedik konserle karşılaşan insanların meraklı bakışları da Eliza Day’in objektifine takılmış. Birçok ünlü sanatçı ve yazara ev sahipliği yapan Narmanlı Hanı bugün tarihsel dokusunu yitirmiş durumda; civardaki her şey gibi…
Hayal etmesi bile güç ama, bugün Kalamış Marina’nın olduğu güzelim koyda bir zamanlar neşe içinde gülüp-eğlenen, sandal sefası süren, “deniz banyosu” yapan insanlar vardı. Bu kareden bize gülümseyen dört genç hanımın arkasında bir de deniz hamamı var. 19. yüzyılın ortalarından itibaren yaygınlaşan tahta perdelerle çevrili bu ahşap kulübeler, daha sonra Haliç dahil şehrin muhtelif yerlerinde açılmıştı. Yaz aylarında kadınlar ayrı, erkekler ayrı deniz hamamlarında serinlerdi. 1920’lerde modern plajların açılmasıyla bu kareyi çekmek mümkün olabildi. Kalamış Koyu, şehir içinde 70’li yıllara kadar denize girilebilen bir durumdaydı. Sonrasında kirlilik arttı ve koya yat limanı koydurularak “temiz bir başlangıç” yapıldı.
Kommagene krallığının müstesna heykelleri, Nemrut Dağı coğrafyasının benzersiz bir özelliği. 2150 metre yükseklikte bulunan bu eserler, yapıldıkları 1. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar insanlık hafızasından silinmiş. 1881’de yeniden keşfedilen heykeller, dünyadaki tüm arkeologların gözdesi olmuş. Ozan Sağdıç, bundan 60 yıl önce Hayat dergisi için gerçekleştirdiği zorlu yolculuğu ve arkeolojinin insan hikayelerini anlattı.
Gençlik yıllarımda fotoğrafa olduğu kadar belgesel filmlere karşı da ilgim giderek artmıştı. Hayat dergisindeki işime başladığım tarih, İstanbul Üniversitesi Film Merkezi’nin kuruluşunu öğrendiğim tarih ile hemen hemen aynıdır. Bu merkezin kurulması için önderlik eden ve ardı ardına ilk filmlerini üreten hocalar Sabahattin Eyüboğlu ile Mazhar Şevket İpşiroğlu idi. Amaçlarını gelmiş geçmiş tüm Anadolu uygarlıklarını kucaklamak, sanat tarihi açısından onların değerlerini ortaya çıkarmak ve 16 mm.lik film çekimleriyle bunları hem Türk kamuoyuna hem de dünyaya sunup tanıtmak olarak açıklamışlardı.
İlk ürünleri “Hitit Güneşi” idi. Nasıl heyecanla seyrettiğimi anlatamam. “Siyah Kalem”, “Surname”, “Saklı Kilise”, “Karagöz’ün Dünyası” belgeselleri birbirini izlemişti. Beni en çok etkileyen Sabahattin Eyuboğlu-Aziz Albek ortak çalışması olan “Nemrut Dağı” filmi olmuştu. Oradaki eserler hakkında bir rapor kitabı olduğunu öğrenince, Arkeoloji Müzesi kütüphanesinde arayıp bulmuştum. Sözkonusu eser Osman Hamdi Bey’in zengin içerikli Le tumulus de Nemroud Dagh adındaki rapor kitabıydı. Ne yazık ki eser Fransızcaydı ama, fotoğrafları ilgimi artıracak nitelikteydi (çok sonra tıpkıbasımı yapılınca satın alacaktım bu kitabı).
Gel zaman git zaman, 1960 başlarında çalıştığım derginin Ankara bürosu açılmış ve ben gönüllü olarak oraya atanmıştım. Temsilcimiz Yılmaz Çetiner olacaktı. Ancak Demokrat Parti yanlısı bir akşam gazetesindeki ortaklığı yüzünden boş yere “Yassıada mahkemelerine çağırılırım” endişesine kapılmış, demoralize olmuştu. Bizim büroya hiç uğramadı. Hayat’ın temsilciliği tek başıma benim üzerime kalmıştı.
Yolculuk zorlu, imkanlar kısıtlı Ozan Sağdıç’ın, Nemrut Dağı’nın tepesine doğru çıktığı yolculuk iki gün sürmüş. Önce araçla, ardından bir katır ve atla… Tümülüse yaklaşırken Sağdıç ve genç rehberinin karşısına çıkan manzara.
Böyle bir hava içinde 1962’ye geldiğimizde, dergi yönetiminde bir karar alındı: Her hafta bir ilimize ait ilâve çıkarılacak. İlin büyüklüğüne ve önemine göre bazen bir sayı, bazen iki-üç, hatta daha fazla sayı halinde devam edecek. Öyle ki, sonunda hepsi biraraya getirildiğinde bol resimli bir ‘Türkiye Ansiklopedisi’ oluşturulacak. Proje bu. Önde olan bir-iki il ile işe başlandı; ancak ortalıkta yeterli fotoğrafın bulunmadığı ortaya çıktı. Ben ihtilal sonrası Ankara’sında sükûnet içinde yeterli konu olmadığından bahisle “Sinop’tan Anamur’a bir hat çekin, doğuda kalan bütün illeri dolaşıp fotoğraflarını çekeyim” önerisinde bulundum. Teklifi götürür götürmez hemen kabul ettiler.
O yıllarda bu iş —hele Doğu’da— pek kolay değildi. Karayolları gelişmemiş, her istediğin yere otobüs bulunmuyor, bazı yerlerde kamyon kasası dahi lüks. Çok yerde otel bile yok. Böyle bir yolculuğa katlanmak, ancak geniş bir fotoğraf taraması yapma şansına sahip olma aşkından geliyordu. Bu tür bir taramayı daha yüzeysel, ulaşılabilir yerlerde ve devlet olanakları ile 1930’ların sonuna doğru Othmar yapabilmiş. İkincisi aşağı yukarı bir çeyrek yüzyıl kadar sonra bana kısmet olacaktı.
★ ★ ★
Fotoğraf aşkına İki gün süren yolculuğun sonlarına doğru, araçla gidilebilecek yolun sonuna gelip bir atla zirveye çıkan Sağdıç’ın yorgunluğu her halinden belli oluyor. Sağdıç, çalışırken at bir ara salınmış. Kaçacak olsa, dağ başında kalmak korkutucu olsa gerek…
Yüklendiğim işi oldukça güç koşullar içinde azimle yürütürken sıra Adıyaman’a gelmişti. 1962 ya da 63 yılıydı. 23 Nisan günü Adıyaman’daki törende çok naif çocuk fotoğrafları çekmiştim, oradan anımsıyorum. Buraya kadar gelmişken, halkımız tarafından henüz doğru dürüst bilinmeyen ama benim aklımın bir köşesine çöreklenmiş Nemrut Dağı’na çıkmadan olmazdı. Bugün olduğu gibi oraya ulaşan bir yol yoktu. Her yerde küçük de olsa bir yerel gazete ya da İstanbul gazetelerinden birinin muhabirliğini yapan bir heveskar bulunur. Akıl almak için oradaki bir gazeteci arkadaşla konuştum. Eski Kâhta’ya gidip, oradan at-katır gibi bir binek hayvanı kiralamak gerekiyormuş. Çoğu dereiçi bir vadiden tırmanarak ancak 2 günde zirveye varılabiliyormuş. İyi de, yine de bir kılavuzsuz olamaz gibiydi durum. Küçük iş yerindeki 16-17 yaşlarında açıkgöz bir delikanlı “Abi ben sana yardımcı olabilirim” diye öne çıktı.
Durumu kabullenmek gerek. Sabah bir araç tutup o genç ile Eski Kâhta’ya gittik. Orada hayvan kiralayanları bulmak zor olmadı. Bir katır ve bir at verdiler bize.
Yarı yolda Horik adında küçük bir Kürt köyü vardı. Bizi konuk ettiler, orada kaldık.
Ertesi gün yine oldukça zahmetli bir yolculukla zirveye vardık. Gördüğüm manzara düş kırıcıydı. Devasa heykel başlarının yüzleri iri iri taşlarla kapatılmıştı. Bu tedbir, kazıdan sorumlu arkeolog Theresa Goell tarafından alınmıştı. Amaç da besbelliydi: Kimse fotoğraf çekmesin! Arkeologların kendileri yayın yapmadan önce, başkasının fotoğraf çekmesini ve yayın yapmasını istememek gibi bir hakları olabilir. Ancak mevcut durum farklıydı. Burada bir kazı sonucu çıkarılmış bir eser yoktu. Vaktiyle düştükleri yerde yana yatmış birkaç başı doğrultmuşlardı, o kadar.
Tümülüsü bekleyen iki bekçi vardı. Heykelleri taşlarla kapatanlar da onlardı. Allahtan akıl edip, yola çıkmadan önce Müzeler ve Eski Eserler Genel Müdürü’nün imzasıyla “Bir kültür projesinde görevli olduğumu, bütün müze ve ören yerlerinde çekeceğim fotoğraflar için yardımcı olunmasını” isteyen bir belge almıştım. Genel Müdürlüğün antetli kağıdında resmî damgayla mühürlenmiş metin öyle bir dille kaleme alınmış ki okuyan beni idarenin özel görevlisi gibi de algılayabilirdi. Bekçilere o resmî belgeyi gösterdim. “Hadi bakalım şu taşları indirin de güzel güzel fotoğraflarını çekelim” dedim. Onlar Theresa Hanım’ın adamları değillerdi ki, genel müdürlüğün memurlarıydı. Emir demiri keserdi yani. Gerekli temizlik yapıldı ve ben rahat bir çalışmayla iyi bir iş çıkardım.
Tatsız sürpriz: Heykeller kapalı Zahmetli yolculuğun sonunda zirveye ulaştıklarında kötü bir sürpriz Sağdıç’ı bekliyor. Kazıdan sorumlu arkeolog Theresa Goell, heykelleri taşlarla örtmüş. Neyse ki bekçiler, fotoğraflar çekilmesi için zorluk çıkarmadan yardımcı oluyorlar.
Ortaya çıkan başlara baktığımda, çok değer verdiğim ve dostluğunu kazandığım Sabahattin Eyüboğlu’nun bir sözü aklıma geldi hemen. Nemrut Dağı’ndaki mevcut kültürün bir Doğu-Batı sentezi olduğundan bahisle “Burada Doğu, Batı’ya külah giydirmiş” demekteydi. Gerçekten de tümülüsün banisi kral Antiochos ve eşlik ettiği mitolojik tanrıların hepsi yerel bir başlık olan keçe külahlıydılar. Tabii kader-talih kraliçesi Tykhe hariç. İşimiz bitince dönüş yolunda yine aynı köyde bir gece daha kaldık. Eski Kahta’da arkeolog Prof. Friedrich Karl Dörner ile tanıştım. Bu çok mutlu bir raslantıydı. Sekiz-dokuz yıldır Türkiye’de imiş; Türkçeyi oldukça iyi konuşabiliyordu. Beni kazısını yaptığı Arsameia bölgesine götürdü. Burası Kommagene krallığının yazlık başkenti imiş. Mitras tapınağı olabilir diye betimlediği 150 metre kadar derinliğe inen merdivenli mağaranın başına dikilmiş anıtsal bir steli ve çevresini ayıklamış, temizlemiş. Taş anıtın üzerinde Kral 1. Antiochos ile Greklerin tanrısal kahramanı Herakles tokalaşıyorlardı. İki kültürün barış anıtı olarak.
Profesör Dörner bana ders verircesine Kommagene krallığını, Nemrut Dağı eserlerini, bütün o dünyayı, inançları ve kültürü ile anlattı. Bu krallık bir Helenistik Çağ krallığı idi. Büyük İskender’in zaptettiği geniş topraklar ölümünden sonra generallerinin kendi aralarındaki mücadeleye tanık olurken, Kuzey Mezopotomya ile Anadolu’nun öpüştüğü bir noktada küçücük bir alanı kapatmışlar. Bugün yine küçük Adıyaman ilimizin içine sığışmış. Başlangıçta Selevkosların bir satraplığı iken MÖ 100 tarihinde Mitridat Kallinikos tarafından bağımsızlığa kavuşturulmuş. Aynı soydan birkaç kral geçtikten sonra 40 yılında Roma egemenliği altına girmiş.
Nemrut Dağı üzerindeki tümülüsün ve iki yöndeki taraçalardaki anıtsal yapılanmanın Mitridat’ın oğlu 1. Antiochos döneminde gerçekleştiği kabul ediliyor. Bu kral, soyunu bir asalet zincirine bağlamak gereği duymuş olmalı ki, baba tarafından Perslerden, ana tarafından ise İskender’den geldiğini söylüyor. Anadolu’nun 200 yıl kadar Part egemenliği altında kaldıktan sonra İskender ve ardıllarının eline geçmiş olması tarihsel bir gerçek. Antiochos bu iki emperyal gücün varisi gibi davranmış. Hatta kendisini tanrılar katında görmüş.
Her tümülüsün çekirdeğinde bir kabir hücresi vardır ve orada en azından bir kral ölüsü falan bulunur. Bu tümülüsün özelliği toprakla değil, yumruk büyüklüğünde taşlar yığılarak yapılmış olması. Yığından birkaç taşı alacak oldun mu, yukarıdan yenileri yuvarlanıp geliyor. Bu yüzden, mezar odasına ulaşılamamış. Diyorlar ki burasını Antiochos’un kendisi yaptırmış. İş böyleyse karşımıza bir ikilem çıkıyor. Bu devasa tümülüsün içindeki gerçekten Antiochos’un mezarı ise, ölümünden ve gömülmesinden sonra burasını yapabilmiş olması akla uygun değil. İçine babası Mitridates’in ölüsünü gömdüyse, o zaman Tanrılarla birlikte tahta oturttuğu kendisinin değil, babasının heykeli olması gerekirdi. Ölmeden önce kendisi yaptırdı dersek, sonra o taş yığınının altına nasıl girdi? Benim kıt aklımla çözemediğim husus bu.
★ ★ ★
Dünyanın 7 harikası Antik çağların bir seçimi. Nemrut Dağı kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında olduğundan bu kararı verenlerce bilinememiş herhalde. Yoksa listeye onu da eklerlerdi. 1. yüzyılda sayfası dürülen bu uygarlık, 19. yüzyılın sonlarına kadar insanlık hafızasından silinmiş. Ve bakın, bizim Atatürk’ün doğum yılı olarak bildiğimiz 1881’de neler olmuş:
1881 yılı zamanın sadrazamı tarafından Bağdat demiryolunun finansmanı için yabancı sermayeye ihtiyaç olduğuna dair bir lâyihanın yazıldığı tarih. Aynı yıl 1854’ten beri sürekli borçlanan ve bunları ödeyemeyen Osmanlı devletine konulan bir çeşit haciz kararı niteliğindeki Düyun-u Umumiye’nin 2. Abdülhamit’in fermanıyla (Muharrem Kararnamesi adıyla) fiilen devreye sokulduğu tarih. Yine 1881’de Stamboul gazetesinde çıkan bir haberde Karl Humann’ın kazılar yaptığı Bergama’daki eserlerden 140 kasanın Berlin’e ulaştığı, benzer 120 kasanın da beklendiği yazılmış. Humann’ın kazılar için doğru dürüst bir izni bile yok. Bergama altarının parçalarını İzmir Dikili’den Trieste’ye kaçak yollardan sevk ediyor. Tabii bir süreden beri demiryollarının geçeceği yerlerde keşif yapmakta olan mühendisler memlekette cirit atmakta.
Dağ başındaki mucizeler Taşlar temizlenip heykellerin yüzleri açılınca Zeus ve Kral Antiochos’un muhteşem görüntüsüyle karşılaşıyorlar.
Yine 1881’de Karl Sester adında bir yol mühendisi Fırat boylarında keşif gezisine çıkmışken, birileri ona dağdaki devasa heykellerden sözeder. Gider bakar ve 1800 yıldan fazla bir zamandır orada bulunan tümülüsün ve taş heykellerin kâşifi (!) olur. O zamanki Prusya hükümeti harekete geçer. Otto Puchstein adında deneyimli bir arkeoloğu görevlendirirler. Onun katkısı Grekçe yazıtları okuması ve Kommagene tarihi, inançları ve kalıntının banisi olan Antiochos hakkında bilgileri günyüzüne çıkarması olmuştur. 1883’te Alman kazı ekibinin başına Karl Humann getirilir. Bergama altarını yürütmedeki ustalığı bilinen Humann! Neyse, bu sefer Tanrıların dağı gazaba gelir. Hava öylesine bozar ki, ekip tasını tarağını toplayamadan zor kaçar.
Yeniden 1881’e dönüp o yıldan bir örnek daha verelim; bir hayırlı örnek. Dünya çapında oryantalist ressamımız, İskender Lâhdi gibi değeri ölçülemez bir sanat eserini bize kazandıran arkeolog Osman Hamdi Bey tam o tarihte Müze-yi Hümayun müdürlüğüne atanır. Hemen ertesi yıl da ek iş olarak Güzel Sanatlar Akademisi’nin atası olan Sanayi-i Nefise okulunun kurulması ile de görevlendirilir. Osman Hamdi Bey’in yaptığı ilk iş, Asar-ı Atika Nizamnamesi’ni yenilemek olur. Buna göre artık yabancı arkeologların kazılarında bulunan eserler devletin malı olacak, kimse bunları yurtdışına çıkaramayacaktır. Eserlerin koruması, bakımı, saklanması, sergilenmesi hep devletin ilgili kurumlarına ait olacaktır.
Nemrut Dağı’nda olan bitenler hiç kuşkusuz Hamdi Bey’in bilgisi dışında değildi. Kendisi de hemen faaliyete geçmiş ve 1882’de Kâhta’nın yolunu tutmuştur. Giderken yanına müdür yardımcısı Osgan Efendi’yi de almıştır. Bu kişi her şeyden önce maldan anlayan mükemmel bir heykeltıraştır; Ermeni olduğu için bölgenin insanları ve kültürü hakkında olasılıkla fikir sahibidir. Osman Hamdi Bey çok ciddi bir araştırma yapar; hatta Puchstein’ın bulamadığı, astronomi tarihi için önemli bir belge sayılan “aslanlı horoskop kabartmalı levha”yı o bulur. Raporunu tazesi tazesine 1883’te, yazımızın başlarında sözünü ettiğimiz kitapla sunan kişidir Osman Hamdi Bey. Hakkını yemeyelim.
★ ★ ★
Araya iki dünya savaşı girmiş. Osmanlı saltanatı yıkılmış. Cumhuriyet kurulmuş. Herkes kendi derdine düşmüş. Nemrut Dağı’yla ilgilenen olmamış. Nihayet 1940’lı yıllarda yeniden dikkatleri üzerine çekmeye başlamış. Amerikalı kadın arkeolog Theresa Goell daha öğrenci olduğu 1920’lerden beri Nemrut Dağı’nı merak edermiş. Nihayet 1947’de buraya ilk ziyaretini gerçekleştirmiş. Ondan sonra kendi deyişiyle “dağla nikahlanmış” ve uzun erimli bir çalışma sürdürmüş. Kendisini yerel halka sevdirmiş, işçiler ona canla başla yardımcı olmuşlar. Theresa Goell’in asıl hedefi Antiochos’un mezarına ulaşmaktı ama akıllıca yığılmış taşlar yüzünden emeline nail olamadı.
Tanrı Zeus’un boyunun ölçüsü Bu kadar yol geldikten sonra heykellerin fotoğrafını çekip ,yanlarında bir fotoğraf çektirmemek olmaz. Ozan Sağdıç, Tanrı Zeus heykelinin yanında…
Nemrut Dağı’nda çektiğim fotoğrafları, Dörner’den öğrendiklerimle birleştirdiğim röportaj Hayat dergisinde yayımlandıktan kısa bir süre sonra Theresa Goell’in Türkiye’ye geldiğini öğrendim. Ankara’ya ayak basar basmaz düşmüş ve bir ayağı kırılmış. Sakat halde Bulvar Palas otelinde istirahat etmekteymiş. Hemen kendisini ziyarete gittim. Geçmiş olsun dileğinde bulundum. Ona dergiyi ve ayrıca çektiğim birkaç fotoğrafı gösterdim. Ne derse beğenirsiniz. “İşte,” dedi “bunlar tam da benim istediğim tarzda çekilmiş fotoğraflar”. Sonra, son derece kibar bir tavırla “Acaba ben de bunlardan yararlanabilir miyim” diye sordu. “Bana onur verirsiniz” dedim. Hemen büroya koştum yedi-sekiz tane fotoğrafın 18×24 cm. baskılarını yaptım. Bir zarf içinde kendisine iletilmek üzere otelin resepsiyonuna teslim ettim. Ne derece yararlandı bilemiyorum.
★ ★ ★
Çok merak edilen bir konu da Kommagenelilerin hangi milletten olduğuydu… Daha önce yazlık başkentlerinin Arsemia olduğundan söz etmiştik. Kışlık başkentleri ise Samsat imiş. Bunu duyar duymaz bir çağrışım oluştu. Gençlik yıllarımda M.E.B. Klasikleri’nin tiryakisi olmuştum. Bir ara elime Samsatlı Lukianos’un Tanrıların Konuşmaları kitabı geçti. Nurullah Ataç’ın temiz Türkçesi ile, alabildiğine ironi yüklü. Kadim Yunan tanrıları ile resmen dalga geçiyor. Tam askere gitmek üzereydim. Bir tek o kitabı yanıma aldım. Askerliğim süresince okudum okudum, eğlendim. Samsatlı Lukianos çağının gereği Grekçeyi öğrenmiş, eserleri o dilde. Pax Romana ülkelerinin neredeyse tümünü dolaşmış. Sonunda Mısır’da ölmüş. Samsatlı bu adam “Ben Süryaniyim” diyor. Bilmem bu ifadesi işe yarar mı…