Kategori: Albüm

  • Maestro Niyazi Takizade

    Maestro Niyazi Takizade

    1912’de doğan, 1984’te vefat eden Niyazi Zülfikaroğlu Takizade, klasik müziğin dünya çapındaki isimlerinden biriydi. Türkiye’de, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası da dahil seçkin kurumlarda şeflik yapmış, sadece müzik bilgisiyle değil zekası ve dostluğuyla da fark yaratmıştı. Başarılarla dolu ve aynı zamanda trajik hadiselerle örülü müstesna bir hayat… 

    Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı (CSO) 1963’ün 27-30 Kasım tarihlerinde konuk şef olarak yöneten Niyazi Takizade 1912 doğumlu olduğuna göre; onu ilk kez tanıdığımız sırada 50 yaşında olmalıydı. O konserde Çaykovski’nin 4. Senfonisi ile “Romeo ve Juliet” uvertür-fantezisini, Borodin’in “Prens İgor” operasından bazı bölümler ile Vienyavski’nin keman konçertosunu yönetmişti. Çaykovski senfonisi özellikle orkestraya öylesine olağanüstü bir ruh katmıştı ki, müzikseverlerin belleğinde hep canlı kalmıştı. O zamanlar CSO’nun orkestra şefi Lessing idi; iyi bir müzik adamıydı. O bile etkilenmiş, söylemek zor ama, belki de biraz da kıskanmış olabilirdi. O tarihten sonra ardı ardına programa Çaykovski’nin senfonilerini koymasından yapıyoruz bu çıkarımı! 

    Tam adıyla Niyazi Zülfikaroğlu Takizade 1912’de, Tiflis’te ünlü müzisyenlerin bulunduğu bir çevrede doğmuş. Babası Zübeyir Hacıbeyov da müzisyen. İlk müzik eğitimini Bakü’de almış. Daha sonra, o günlerde adı rejim tarafından Leningrad’a çevrilmiş olan Petersburg’da devam etmiş eğitimine. Erivan Devlet Konservatuvarı’nı da bitirmiş, 1934’te Azerbaycan’da orkestra şefliğine başlamış. 1937’den sonra Bakü’deki Ahundov Opera ve Bale Tiyatrosu orkestrasını yönetmiş. 1946’da Leningrad’da orkestra şefleri yarışmasını kazanmış. 1950’de SSCB Devlet Nişanı’nı; 1955’te Azerbaycan Halk Sanatçısı, 1958’de SSCB Halk Sanatçısı unvanlarını almış. 1958’de Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası’nın yöneticiliğine, 1962’de M. F. Ahundov Tiyatrosu’nun genel yönetmenliğine atanmış. Azerbaycan Yüksek Sovyeti’ne de seçilmiş. 

    İKSV’nin ilk festivalinin açılış gecesinde Niyazi Takizade ve eşi Hacer Hanım.

    Takizade’nin hayatı, Azerbaycan’ın müzik dünyasında her vadide birçok hizmetle doludur. Her yıl Azerbaycan Devlet Senfoni Orkestrası, onun heykeli karşısında ölmez operası “Köroğlu”ndan Uvertür’ü ve diğer eserlerini seslendirmeyi sürdürmüştür. 

    Niyazi Takizade ufak-tefek yapılı bir insandı. Böyle bir insanın gençliğinde halter çalıştığı ve bu dalda şampiyonlukları olduğuna pek inanılmaz. Oysa onun 16-18 yaşlarında 56 kg’da birkaç defa Bakü ve Azerbaycan şampiyonluğu var. Konservatuvara sonradan katılmış. Yine de spor sevgisinden vazgeçememiş, hatta uzun süre Sovyetler Birliği Azerbaycan Spor Bakanlığı Halter Dalı Başkanlığı’nı üstlenmiş. Pek çok sporcuya yardımcı olmuş. Tezcanlılığı, yorulmak bilmez enerjisi ve azmi o günlerin eseri olsa gerek. 

    ‘Maestro’  Niyazi Takizade, Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerinden birinin provasında… 

    Onunla tanışıklığımız İKSV’nin ilk festivali sırasında olmuştu. Açılış İTÜ Maden Fakültesi salonunda Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nun icrası ile yapılmıştı. Takizade festivalin onur konuğu idi ve eşi Hacer Hanım’la birlikte seyirciler arasındaydı. Konser sonunda coşkunca alkışlayanlar arasında en göze çarpan o idi. 

    2 gün sonra da Köroğlu Operası’nın dünya prömiyeri yapılacaktı. Son provalar Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılmaktaydı. Bu defa üzerinde koyun postundan yeleğimsi bir ceket vardı. Orkestra çukurunda bir sahne üzerinde bir süre uğraşıyor, zaman zaman arkaya dönüp, ön sıralardan birinde rejisör Aydın Gün ile birlikte oturan Saygun’a o nağmeli Azerbaycan diliyle “Adnan Beeey” diye seslenip yanına çağırıyor, “Bu mahnıyı bu soprano diyebilemez. Ben bunu iştirih edirem” ya da “Bu episodu bu koro diyebilemez” deyip eserden o bölümü atıyordu. Eserlerine dokundurmamasıyla ünlenmiş Saygun, bunların hiçbirine itiraz etmedi. Belki bir Wagner operası gibi 6 saati bulacak Köroğlu, bu sayede 3.5 saate indi de Kadıköy yakasında oturan seyirciler son vapura yetişebildiler! 

    Adnan Saygun’un aslında kadirşinas ve duygulu bir insan olduğunun bizzat tanığıyım. Ancak birçok kişinin gözünde pek de alçakgönüllü bir insan olmadığı kanısı yaygındır. Hatta onun en eski arkadaşlarından biri olan konservatuvar hocası ve müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal, öğrencileriyle yaptığı sohbetlerinde Saygun’un çok mağrur bir insan olduğunu özellikle belirtmeye çalışırmış ve “Hiç insan kendi kendine Saygun deyip soyadı olarak seçer mi, buradan anlayın” dermiş. Takizade’nin tekliflerine karşı nasıl olup da bu kadar uyumlu ve hoşgörülüydü? Zira onun sanatına, müzik kültürüne ve sağduyusuna inanmıştı. 

    Moskova’da bir karşılaşma  Moskova’da bir resepsiyonda Ozan Sağdıç ve Niyazi Takizade yanyana.

    Bu hadiseden iki hafta sonra, Kuzey komşumuzun lütfettiği Bolşoy-Kirov Balesi’nin gösterisi vardı. O tarihlerde, bizim gösteri dünyamızda uzman eleman enderdi ya da hiç yoktu. Açıkhava Tiyatrosu’nda seyirci sıralarının tam ortasında küçük bir plato vardır. Oraya sağlam bir üçayak üzerine, takip ışığı spotu konulmuş; ama onu kullanacak teknik eleman nerede? Organizasyonun böyle bir elemanı yok. Dünyanın önde gelen orkestra şeflerinden biri, festivalin onur konuğu ve en prestijli etkinlik olan “Köroğlu” operasını yönetmiş bir şahsiyet, Niyazi Takizade gönüllü olarak bu işçiliğe talip olmuştu! Öteki gösterilerde frakla, smokinle gördüğümüz maestro, takip ışığının başında, yine koyun postundan ceketiyle iş başındaydı. Sahneyi bütünüyle en iyi gören yer olduğundan, ben de fotoğraf çekimi için ayni mekanı seçmiştim. Hemen arkamızda seyirci sıraları var. Ben çömelip hedef küçülttüğüm için muhatap olmuyordum. Ancak o, ayakta kullanmaya çalıştığı koskoca aparatıyla bir bölüm seyircinin görüşünü kapatıyordu. Sanki onun orada keyfinden durduğunu sanıp “çekil oradan” diye seslenenler, küfür ve tehdit edenler, dahası hedef belirleyip gazoz şişesi gibi cisimler atanlar bile vardı. Takizade seyircilere “Bitti guzum, şimdi bitti” diye diye görevini zor tamamlamıştı. 

    Rusların ve bazı Balkan ve Kafkas halklarının, özellikle Gürcistan’ın halk dansları topluluklarının koreografik bir düzen içindeki gösterilerini izlediğimizde hayranlık duymaktaydık. Bizde de, çok zengin folklorumuzdan yararlanarak bu tür bir topluluk kurabileceğimiz düşüncesi gelişti. Bir dizi toplantılar, çalışmalar sonucunda “Devlet Halk Dansları Topluluğu” kuruldu. Daha henüz yurtiçinde doğru dürüst bir gösteri yapılmadan, ilk turne Moskova, Tiflis ve Taşkent şehirlerinde olmak üzere Sovyetler Birliği’ne gerçekleştirilmişti. Kafileye gazeteci olarak ben de katılmıştım. 

    Ömer Eldarov’un elinden mermere aktarılan Niyazi Takizade tasviri. Maestro’nun kabrinin üstünde duruyor. Yine Eldarov imzalı başka bir yontu, bu sefer ağaçtan (altta)… 

    Takizade beni görünce, İstanbul’da Açıkhava Tiyatrosu’ndaki kader birliğimizi hatırladı. Ayaküstü epey sohbet ettik. Benim hatırımda kalan hoş bir anı da, içki servisi yapan garsonun kendisine “Hacer Hanım ne içer?” diye sorması; onun da “Hacer Hanım ne içecek! Menim ganımı içer o” demesiydi. Şakacı ve neşeli bir adamdı. Türkiye’deki bürokrasiye ait gözlemleri müthişti. Bunları ironik bir şekilde dile getirirdi: “Vallah gardaşım, men sizin memlekette kimin eli kimin cebinde gayt tutamamışam”. Türkleri ve ve Türkiye’yi çok sevdiği “Men bu vetanın da evladiyem” sözlerinden açıkça anlaşılırdı. Şakaları müthişti. Fıkra anlatmaya meraklıydı, yenilerini devşirmeye de bir o kadar. Laz fıkralarına bayılıyordu. 

    İlk festivalin onur konuğu İKSV’nin düzenlediği ilk festivalde onur konuğu olan Niyazi Takizade, Ahmet Adnan Saygun’un “Köroğlu” operasının provaları sırasında eserin bestecisi ile… 

    O zamanlar henüz Sovyetler Birliği dönemi olduğu için, Azerbaycan’ın adı geçmiyordu. Niyazi adının bir Müslüman adı olduğunu kestiremeyenler de bunu bir Rus ismi sanıyorlardı herhalde ve kendisini dünya çapında bir Sovyet sanatçısı olarak tanıyordu. Bu yanılgıya düşenlerden biri de Volksoper Wien’in orkestra şefi Anton Paulik idi. Sanırım 2 yıl kadar İstanbul Senfoni Orkestrası’nın da şefliğini yapmıştı; ancak bu süre zarfında hiç Türkçe öğrenememişti. Paulik’in görev süresinin sonlarına doğru bir konser yönetmek üzere Niyazi Takizade konuk şef olarak davet edilmişti. Tabii sempatik halleriyle ve tatlı Azeri Türkçesi ile bizimkilerle hemen samimi oluvermişti. Orkestra provalarının birini Anton Paulik de parterden izlemekteydi. Niyazi’nin Rus olduğu kanısı kafasına iyice yerleşmiş ya bir kere; arada geçen konuşmaları görünce hayrete düşmüş, yanında oturan ve çevirmenliğini yapan Panoyat Abacı’ya “Bunlar hangi dilden konuşuyor?” diye sormaktan kendini alamamıştı. Abacı da “Tabii Türkçe” demişti. Maestro Paulik “Peki, ne zaman öğrenmiş” diye bir soru daha sormuştu. Kültürlü ve esprili bir adam olan Abacı da fırsatı yakalamış, “İnsaf Anton” demişti, “adam 2 haftadır Türkiye’de, öğrenivermiş işte” cevabını yapıştırıvermişti. 

    Sevgili dostum Sedat Örsel’den dinlemiştim. Hazin bir hikaye. Lenin Nişanı sahibi Takizade sitemli bir dil ile soruyor: “Bu sinede niye bir Atatürk nişanı yohtur?” diyor. “Niye mene Türkiyamızdan bir oratoryo talep etmezler?” dedikten sonra Örsel’e “Sen meni bu diyardan apar, orada bir bimarhaneye yatır. Aziz öz vetanımın torpağına gömüleyim” diye devam ediyor. Takizede’nin bu sözleri adeta vasiyet gibi: 15 gün kadar sonra vefat ediyor (1984). 

    Eşi Hacer Hacıbeyova’nın başına gelenler ise sadece eşinin kaybından ibaret değildi. Onların çocukları olmadığı için bir yakın akraba çocuğunu evlat edinmişler, Ceyhun adındaki bu çocuğu sevgiyle büyütmüşlerdi. Ancak çocuk hayırsız çıkmıştı. Uyuşturucu bağımlısı olmuş, evde değerli ne varsa çalıp satmayı alışkanlık haline getirmişti. Günün birinde yine uyuşturucu parası almak üzere eve gelir. Hacer Hanım istediği parayı vermeyince zavallı kadını darp eder, sonra öldürür. Evi yağma ederek kaçar. Bugün Bakü’de bir Niyazi Takizade müzesi var ama, bu delikanlının verdiği zarar yüzünden Niyazi Bey’in edindiği, kazandığı, kendisine hediye edilmiş maddi değerinden daha da çok manevi değeri fazla olan hatıra eşyasından geriye kalan çok şey kayıp. 

    Kayınpederim ressam Abidin Elderoğlu ve Azerbaycan’da yaşayan kuzeni ünlü heykeltraş Ömer Eldarov ile “Üç Kuşak, Üç Görüş” isimli ortak sergimiz için Bakü’ye gitmiştim. Haydar Aliyev Sanat Merkezi’ndeki açılışta, Eldarov’un sanatkar elinden çıkma ve Niyazi’yi kanatlanmış gibi gösteren heykelini görmüştüm. Ünlü sanatçıların gömüldüğü mezarlıkta Niyazi Takizade’nin kabri de var. 

  • ‘Yavru kurtlar’ ve bayram kutlaması

    ‘Yavru kurtlar’ ve bayram kutlaması

    Genç cumhuriyetin 11. yılında bir ilkokulda kız öğrenciler ve öğretmenleri, “Ne mutlu Türküm diyene” yazılı takın önünde bayram anısı için objektife poz veriyor. Öğrencilerin her biri, geleceğini temsil ettikleri değerlerin yazılı olduğu bantlar taşıyor. Fotoğrafın dikkati çekici bir ayrıntısı da en sağda ve en solda duran çocukların ellerinde taşıdıkları flamalarda bulunan hilalin içindeki “bozkurt” simgesi… Ayrıca ortadaki öğrencinin tacında da aynı kurt figürü var. Özellikle 1930’dan sonra Türk lirasından posta pullarına, CHP’nin kutlama mesajlarından kurum isim ve logolarına pek çok yerde “bozkurt” kullanılmıştı. 

  • Cepheye fotoğraflardan bakmak

    Cepheye fotoğraflardan bakmak

    Üzerinden 106 yıl geçmiş olsa da, 1. Dünya Savaşı’nın bizler için en hatırda kalan muharebelerinin yaşandığı Çanakkale, bize yeni görüntüler-bilgiler sunmaya devam ediyor. 25 Nisan 1915’te İtilaf Devletleri’nin başlattığı kara harekatı büyük bir Türk direnişi ile karşılaşmış; düşman ilk gün hedeflerine yaklaşık 9 ay boyunca ulaşamamış ve Gelibolu Yarımadası’nı tahliye etmek zorunda kalmıştı. 

    Muharebeler sırasında özellikle Kuzey Cephesi’nde zaman zaman komuta kademesinde tartışmalar yaşandı; 19 Mayıs taarruzu, Sazlıdere Bölgesi’nin güvence altına alınması meselelerinde 19. Tümen Komutanı (sonradan Anafartalar Grubu Komutanı) Mustafa Kemal Bey (Atatürk) ile 3. Kolordu Komutanı Esat (Bülkat) Paşa karşı karşıya geldiler. 25 Nisan günü yaşanan destansı direnişin ardından Çanakkale cephe gerisi; şehzadeler, bürokratlar, veliahtlar, gazeteciler ve diğer birçok kişinin ziyaretçi akınına uğradı. Esat Paşa, konumu itibarıyla tüm bu ziyaretçilere eşlik etmek ve onları ağırlamak durumundaydı. Elbette bu ziyaretler esnasında en önemli hususlardan biri de hatıra fotoğraf alınması idi. Esat Paşa tarafından 1950’de 88 yaşındayken ve muharebelerden 35 yıl sonra daktilo edilen; henüz tamamı yayımlanmayan ve tartışmalı bilgiler içeren bu hatıralarda; bahsi geçen bu fotoğraflardan birçoğuna yer verilmiştir. Bunların bir kısmı daha evvel görülmüş olsa da, fotoğrafların iyi kondisyonu ve yeni bilgiler eşliğinde sunulması; savaş coğrafyasının önemini ilk elden yansıtması bakımından benzersizdir. 

    106 yıl sonra, saygıyla-minnetle selamlıyoruz askerlerimizi. 

    KEMALYERİ KARARGAHI 
    Kemalyeri Karargahı’nda (soldan sağa): 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal Bey, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 1. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Eggert (Alman), 3. Kolordu Kurmayı Yüzbaşı Burhanettin. 

    MÜBAREK DERE  Kemalyeri’nde bulunan 3. Kolordu karargahının yaklaşık 400 metre kadar güneydoğusunda bulunan ve kolordu ihtiyatlarının bulunduğu Mübarek Dere içinde bir grup subay. Çok iyi kamufle edilmiş çadırlar ve muntazam bir telgraf hattı. Öne çıkan isimler ise 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa ve Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay). Bugün bu noktada Mübarek Dere Şehitliği bulunmaktadır. 

    TALAT VE ENVER PAŞALAR Talat Paşa’nın cepheye gelişini ispat eden bir belge. 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa, Adliye Nazırı İbrahim Bey, 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin Bey (Altay), 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal göze çarpıyor. Esat Paşa’nın ifadesine göre Talat Paşa, 5 Haziran 1915 tarihinde Esat Paşa’nın karargahına gelmiştir. Öğle yemeğini beraber yediklerinden; yemekte kadınbudu köfte, etli enginar, pancar turşusu ve kahve ikram edildiğinden; sonrasında da Talat Paşa’nın maiyetindekilerle beraber Kilitbahir üzerinden Güney Cephesi’ne gittiklerinden bahseder. Ancak Esat Paşa bu bahsinde Enver Paşa’dan sözetmediği gibi, Enver Paşa’nın 5 Haziran 1915 tarihinde cepheye bir ziyareti yoktur. Bu fotoğraf büyük ihtimalle Enver Paşa’nın bilinen ziyaret tarihlerinden olan 28 Temmuz, 23 Ağustos, 24-25 Eylül 1915 ziyaretlerinden birindendir ve Talat Paşa da tekrar Yarımada’ya gelmiş, ona eşlik etmiştir. 

    ATEŞKES GÜNÜ  Muharebeler esnasında tek resmî ateşkes, 24 Mayıs 1915 tarihindeydi. Fotoğraf, ateşkes esnasında cepheye gelen yabancı gazeteciler tarafından, Esat Paşa’nın Kemalyeri’nde bulunan karargahı yakınında çekilmiştir. Esat Paşa’nın hatıralarında bahsettiği; Wolff Telgraf Ajansı’ndan Schwedler, Tägliche Rundschau Ajansı’ndan Rudolf Zabel, Société de le Presse Americaine’den Domon adlı bu gazeteciler, ateşkesin sona ermesinden yarım saat sonra, 17.00 sıralarında 3. Kolordu karargahına varmışlardı. Esad Paşa, daha önce Maltepe’de bulunan karargahını, 24 Mayıs’tan sadece 7 gün önce Kemalyeri’ndeki bu noktaya taşımıştı. Yeni taşınması sebebiyle, karargahın oldukça derme çatma bir hâlde olduğu görülüyor. 

    SANCAĞA NİŞAN  Cephede kahramanlık gösteren bir alayın sancağına nişan takılma merasimi. Önde Esat Paşa. 

    VE MUSTAFA KEMAL!  Kuzey Grubu komuta kademesinin neredeyse tamamı. Mevcut telgraf direkleri, eğim ve bitki örtüsü ile kamufle edilmiş yapılarla birlikte değerlendiğimizde, bu fotoğrafın da Mübarek Dere içinde alındığını söylemek mümkün. Yüzbaşı Suat, Yarbay Willmer, Binbaşı Mehmet Haydar (Alganer), 16. Tümen Komutanı Albay Rüştü (Sakarya), Binbaşı İzzettin, (x) işaretli 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, arkasında 3. Kolordu Topçu Kumandanı Yarbay Hasan, Esat Paşa’nın solunda Albay Kannengiesser, onun yanında 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal (Atatürk), 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay) ve 3. Kolordu Kurmayı Yüzbaşı Burhanettin. Mustafa Kemal’in cephede az bilinen fotoğraflarından. 

    MEHMET NÂZIM’A SAYGI  Enver Paşa’nın 24-25 Eylül 1915 tarihinde Çanakkale cephesine yaptığı ziyarette çekilen bu fotoğraf aslında çokça biliniyor. V (7) olarak işaretlenen (arkada, en sağda) 16. Tümen Kurmay Başkanı Yüzbaşı Mehmet Nâzım. Mehmet Nâzım, 24 Mayıs ateşkesi sırasında İngiliz İstihbarat Subayı Aubrey Herbert’a iç yakan manzara için şu sözleri söylemişti: “Bu görüntü karşısında en kibar insan bile vahşi hisseder, en vahşi insan bile ağlar”. Mehmet Nâzım, Kurtuluş Savaşı sırasında 4. Tümen Komutanı iken aldığı yaralar sonrası 15 Temmuz 1921 günü şehit olmuştu. 

    VELİAHT VE NÂZIM HİKMET’İN ŞEHİT DAYISI  Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi cephede bir tüfekle atış talimi yaparken poz veriyor. Veliaht, 19 Temmuz 1915 tarihinde cepheye gelmiş, akşamüzeri 3. Kolordu karargahını ziyaret etmeye karar vermişti. Kolordu Komutanı Esat Paşa veliahtı karşılamış ve onunla beraber kolordu karargahına doğru yola koyulmuştu. Veliahtın cepheye geldiğini haber alan düşman, keşif uçakları ile otomobilleri takip etmeye başlamıştı. Bunun üzerine Kocadere Köyü’nün 700 metre kadar kuzeybatısında bulunan Eltutan Baba Tekkesi’nin olduğu ormanlık alanda otomobiller ve veliaht saklanmak zorunda kalmıştı. Bir müddet sonra uçaklar çoğalmış ve birkaç noktayı da (elle) bomba atmıştı. Bu esnada Yüzbaşı Haydar Bey, Teğmen Mehmet Ali ve 2 er şehit olmuştu. İşte bu hadisede şehit olan Teğmen Mehmet Ali, Nâzım Hikmet’in adına şiirleri yazdığı dayısı idi! Esat Paşa, veliahtın kolordu karargahına gitmek arzusu yüzünden şehit olan askerleri ona söylemediğini ifade eder. 

    HEYET-İ EDEBİYYE CEPHEDE  Heyet-i Edebiyye adı verilen yazarlar-sanatçılar grubu, 15 Temmuz 1915 tarihinde Çanakkale cephesini ziyaret etmeye başlamıştı. Heyet 16 Temmuz günü öğleden sonra saat 4 sıralarında Kemalyeri’nde bulunan 3. Kolordu karargahını ziyaret etti. Ziyaret esnasında alınan fotoğrafta 3. Kolordu Kurmay Başkanı Albay Fahrettin (Altay), 3. Kolordu 1. Harekat Şube Müdürü Binbaşı Ohrili Kemal görülüyor. Esat Paşa fotoğrafta yoktur; zira o gün heyetten müsaade isteyerek ayrılmış, resmî açılışı yapılacak olan Bigalı Kalesi Silah Tamirhanesi’ne gitmişti. Fotoğrafta işaretlenenler 1: Şair Mehmet Emin (Yurdakul), 2: Ağaoğlu Ahmet (Ahmet Bey Ağayev). Fotoğraftaki diğer yazar ve sanatçılar: Enis Behiç, Celal Sahir, Hakkı Bâha, İbrahim Alaettin (Gövsa), Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ahmet Yekta, Özkul Hamdullah, Nazmi Ziya, Yusuf Razi, ressam İbrahim (Çallı). 

    GEYİKLİ ALAY  Çanakkale’deki birliklerin muhakkak canlı hayvanlardan oluşan maskotları bulunmaktaydı. Bunlar çoğunlukla köpek, kedi, güvercin, karga, akbaba, şahin oluyordu. 39. Alay’da ise hem köpekler hem de bir geyik-karaca bulunmaktaydı. Alay bu nedenle “Geyikli Alay” olarak da biliniyordu. 39. Alay Çanakkale Muharebeleri’nin başında, 25 Nisan günü Kumkale’ye çıkan Fransız kuvvetlerine karşı mücadele etmiş ve ağır zayiat vermişti. Alay daha sonrasında Temmuz başında Gelibolu Yarımadası’na geçecek ve Güney Grubu’nda Zığındere Muharebeleri’ne katılacaktır. 

    GEYİKLİ USTA  Çanakkale Muharebeleri sırasında geyiği maskot olarak kullanan sadece 39. Alay değildi. Bigalı Kalesi’ndeki silah tamirhanesinde çalışan İsmail Usta ve arkadaşları da bir geyiği kendilerine yoldaş edinmişti. İsmail Usta, İngilizlerden ele geçirilen makinalı tüfeklerde Osmanlı üretimi olan mermilerin kullanılabilmesi için gerekli uyarlamaları yapıyor ve bunlar tekrar kullanılabiliyordu. 

  • Bebek’teki Amerikan kapısı ve parlak yıldızlar geçidi

    Bebek’teki Amerikan kapısı ve parlak yıldızlar geçidi

    1863’te Bebek’te erkek öğrencilere eğitim vermek için kurulan Robert Kolej girişimi, Amerikan Kız Koleji, Robert Kolej Yüksekokulu, Amerikan Hastanesi, Amiral Bristol Hemşire Okulu ve Boğaziçi Üniversitesi’yle Türkiye’de köklü izler bırakmış, siyaset, sanat, edebiyat gibi pek çok alanda Türkiye’nin en iyi yetişmiş insanlarını mezun etmişti. Türkiye’nin en “elit” eğitim kurumlarından birinin tarihine yolculuk. 

    Robert Kolej denince akla biraz karışık bir miras geliyor. Öyle ki bu mirasın içinde sadece Robert Kolej yok. Amerikan Kız Koleji, Robert Kolej Yüksekokulu, Amerikan Hastanesi, Amiral Bristol Hemşire Okulu ve Boğaziçi Üniversitesi de var. Burada konuyu dağıtmamak için Robert Kolej tarihine odaklanacağız. 

    Robert Kolej bundan 158 yıl önce Bebek’te bir Amerikan okulu olarak açılsa da bugün bir Türk-Amerikan okulu olarak yoluna devam ediyor. Mütevelli heyeti üyeleri içinde hem Amerikalı hem de Türk isimler var. Milli Eğitim Bakanlığı’na ve müfredatına bağlı olan okul Lise Giriş Sınavı ile öğrenci kabul ediyor. 1997’de çıkan “8 Yıllık Zorunlu Eğitim Yasası” sonrasında orta kısmı zaman içinde kademeli olarak kapatıldı; günümüzde sadece lise eğitimi veren kısmı kaldı. Bir yıl İngilizce hazırlık okunan okuldan toplam beş yıllık bir eğitim sürecinin ardından mezun olunabiliyor. 

    ACG Amerikan Kız Koleji’nde öğrenciler, 1927. 

    Robert Kolej’in kuruluşunda özellikle iki isim ön plana çıkar. Bunlardan biri New York’lu işadamı Christopher Robert, diğeri ise eğitimci ve misyoner Cyrus Hamlin. Hamlin 1811’de ABD’nin kuzeydoğusundaki Waterford Maine’de doğar. Ailesi çiftçidir. Zayıf bir çocuk olduğundan çiftlikte çalışması yerine eğitim görmesine karar verilir. Eğitimi süresince hem çalışacak hem de okuyacaktır. Yaşadıkları, Hamlin’in mücadeleci kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Önce Bowdoin Koleji’nde okumuş, oradan Bangor Seminer Okulu’na devam etmiştir. Bowdoin Koleji’nde eğitim gördüğü sırada mühendisliğe de merak sarmış ve burada bir buhar makinesi yapmayı başarmıştır. Bangor Seminer Okulu’nda misyoner olmaya karar veren Hamlin, Çin ya da Afrika’da vazifelendirilmeyi beklerken İstanbul’a gönderilmiş. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği günlerde şehre geldiğinde, evvela Pera’daki Protestan okulunda görev yapmıştı. Bu okulun kapanmasından sonraysa Bebek’te bir seminer okulu açmış. Aynı bölgede yer alan, Saint Benoit ile irtibatlı Katolik kolejiyle amansız rekabetinin neticesinde Katolik okulu kapanmak zorunda kalmış. 

    Denize nazır bir eğitim kalesi  Cyrus Hamlin tarafından 1869’da inşa edilmeye başlanan Robert Kolej binası, Ahmed Vefik Paşa’nın Rumelihisarı’nda Kayalar adı verilen mevkideki arazisi üzerine yapılmıştı. 

    Gelgelelim bu dönemde Bebek Protestan okulunda da işlerin pek iyi gittiği söylenemez. Hamlin iki büyük problemle mücadele etmek zorunda kalmış. Bunlardan ilki okuldaki Ermeni öğrencilerin durumu olmuş. Bu öğrencilerden bazıları bir Protestan okulunda eğitim gördükleri için Ermeni Patrikhanesi’nin tepkisini çekmiş; aileleri ile birlikte aforozla tehdit edilmiş; işsizlik ve geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kalmışlar. Haliyle eğitim masraflarını karşılayamadıkları için okuldan ayrılmışlar. Maddi zorluklar içinde okuyan Hamlin, okul olarak kullandığı konağın bahçesinde imalathaneler kurmuş. Öğrencilerle birlikte soba borusu, ahşap fare kapanları imal etmiş; bir fırın kurarak ekmek üretimine başlamış. Bu ekmekleri evvela Beşiktaş pazarında, ardından Rumelihisarı ve Bebek’te sattırmış. 

    Rumelihisarı’ndaki müşterileri arasında sonradan arazisi üzerine okulun kurulacağı Ahmed Vefik Paşa da vardı. 1854-56 arasında Kırım Savaşı dolayısıyla Selimiye Kışlası’nda bulunan İngiliz askerlerinin ekmek talebini de karşılamaya başladı. Bu askerlerin bitli çamaşırlarının yıkanması işini üstlendi. Bu yolla okulda eğitim gören öğrencilerin ailelerine ciddi kazanç temin etti. Ancak öğrencilerin ilahiyat dışında dünyevi işlerle uğraşıyor olması, Hamlin’in, bağlı olduğu, yurtdışındaki misyonerlik faaliyetlerini organize eden Amerikan BOARD kurumu ile arasının açılmasına yolaçtı. BOARD’un tepki gösterdiği tek durum bu değildi. Hamlin, Bebek’teki okulunda sadece ilahiyat eğitimi vermemekte; fen bilimleri, matematik gibi derslere de odaklanmaktaydı. Hatta Osmanlı ülkesinde iyi bir aritmetik kitabı olmadığına kanaat getirerek bir kitap dahi hazırlamıştı. Bu kitabı pek beğenen Maarif Nazırı Ahmed Vefik Paşa, evvela Türkçeye çevirtmiş sonrasında maarif müdürlüklerine dağıttırmıştı. Hamlin, İngilizceye de büyük önem veriyordu. Bunun nedenini de öğrencilerin hem daha çok kaynağa ulaşmasını sağlamak, hem de farklı etnik unsurlardan oluşan Kolej’de bir ortaklık tesis etmek olarak açıklıyordu. Oysa BOARD bu duruma da karşı çıkıyordu. Zira öğrenciler tüm bu bilimleri ve üzerine ilaveten İngilizceyi öğrendikten sonra pek zorlu bir alan olan misyonerliğe yönelmek yerine iş sahasına ya da çevirmenlik gibi alanlara yöneliyorlardı. Hamlin’in eğitim felsefesi BOARD ile uyuşmuyordu. Hamlin, bu kurum ile ilişkilerini kopartma noktasına geldiği sırada bir seyahat vesilesiyle İstanbul’da bulunan Christopher Robert ile tanıştı. 

    Christopher Robert demiryolu yapımı, çay, şeker ve pamuk ithalatı gibi işlerle uğraşarak hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştu. Servetinin önemli bir kısmını hayır işlerine ve özellikle de eğitim alanına harcıyordu. Hamlin’in İstanbul’da BOARD’dan bağımsız ve daha seküler bir okul kurma fikrine sıcak bakacak ve bu iş için sermaye vermeye razı olacaktı. Christopher Robert ölene kadar Kolej’i desteklemeyi sürdürdü. Vasiyetinde mirasının bir bölümünü de okula bağışladı. Kolej’e isim verilmesi gündeme geldiğinde kendi adının verilmemesini talep etmiş ancak okul idaresi bunun aksine davranmıştı. 

    Maddi olarak Robert Kolej’i ölene dek desteklemeyi sürdüren ve okula adını veren Christopher R. Robert ve okulun ilk üç müdürü.

    Kolej’in arazisi 

    Kolej’in kurulacağı arazi için evvela Kuruçeşme sırtlarından bir yer satın alınmış, ancak sonradan Ahmed Vefik Paşa’nın Rumelihisarı’nda Kayalar adı verilen mevkideki arazisi üzerinde karar kılınmıştır. Paşa ilk başlarda arazisini elden çıkarmak istememiş, lakin Paris elçiliği sırasında yaptığı harcamaların Babıâli tarafından ödenmemesi üzerine ciddi bir borç yükü altına girmiş ve araziyi Kolej idarecilerine satmıştır. 

    Asırlık miras  Başkanlık lojmanı olarak kullanılan Kennedy Lodge, John Kennedy’nin okula bıraktığı miraslarından. 

    Yeri gelmişken burada akıllara çokça takılan bir konuya da açıklık kazandırmakta fayda var. Bazı çalışmalarda Ahmed Vefik Paşa’nın, Kolej arazisini Amerikalılara satmasından dolayı 2. Abdülhamid’in hışmına uğradığından bahsedilir. Bu rivayete göre Ahmed Vefik Paşa vefat ettiğinde Sultan 2. Abdülhamid ailesinin Paşa’yı Eyüp’te defnetme isteğini onaylamamış ve Aşiyan kabristanına defnedilmesini emretmiştir. Hatta Paşa’ya olan öfkesini dillendirmek için de “Kıyamete kadar bu okuldaki çan seslerinden ruhunun muazzeb olmasını” dilemiştir. Bu rivayetin gerçekliğine dair ciddi bir vesikaya ben tesadüf edemedim. Paşa’nın yaşadığı yer zaten Rumelihisarı’dır. Aile mezarlığı da buradadır. Paşa’nın gösterişten hoşlanmadığı bilinir. Biraz da huysuz olduğu için daha sağlığında Tanzimat devrinin pek çok ricali gibi Cağaloğlu’ndaki 2. Mahmud haziresine defin meselesine sıcak bakmamış “Sağlığımda iken uğraştığım adamlarla ahirette tepişmek istemem” demek suretiyle bu teklifi reddetmiştir. Paşa’nın cenaze masrafları da Sultan 2. Abdülhamid tarafından karşılanmıştır. 

    Okul arazisinin bir kısmı Şehitlik Dergahı ya da Nafi Baba Dergahı olarak bilinen dergahın şeyhi Nafi Baba tarafından Kolej’e verilmiştir. İlerleyen yıllarda bu aileden pek çok isim Kolej’de eğitim görecektir. Nafi Baba’nın torunu Hüseyin Pektaş, Robert Kolej’in ilk Türk mezunu ve ilk Türk müdürü olacaktır. 

    Robert Kolej 1863’te açılır. Ancak bina inşası için gerekli izinler 1868’de alınır. Kolej o vakte kadar Bebek’teki bir konakta faaliyet gösterir. 1869’da Kolej’deki ilk yapı olan Hamlin Hall’un yapımına başlanır. Cyrus Hamlin 1873’e kadar Kolej’i idare eder. Bu tarihte yerine damadı George Washburn getirilir. Hamlin ve Christopher Robert’in kararlılığı olmasa Robert Kolej’in doğum aşamasındayken tarihe karışacağı aşikardır. 

    George Washburn zamanında okuldaki bina sayısı artar ve Kolej hızla büyür. Okulun mütevelli heyetine önemli isimler katılır. Bunlardan biri olan Cleveland H. Dodge, ABD Başkanı Wilson’un yakın dostudur. Bir diğeri, John Kennedy ise okula başta başkanlık lojmanı olarak kullanılan Kennedy Lodge olmak üzere pek çok katkı yapmıştır. Mirasının 1.5 milyon dolarlık kısmını Kolej’e bırakmış ve bu muazzam parayla 1912’de Robert Kolej Mühendislik Okulu’nun temelleri atılmıştır. Bu gelişmeyi Boğaziçi Üniversitesi’nin bir nevi habercisi olarak yorumlamak mümkündür. Yine Washburn’un başkanlığı zamanında Kolej bünyesinde bir tabiat tarihi müzesi kurulacaktır. Bu müze British Natural History Museum tarafından Ortadoğu’nun en iyi doğa tarihi müzesi olarak tanımlanacaktır. 

    Lozan’da iki Robert’li 

    1902’ye gelindiğinde Washburn okuldan ayrılma kararı alır ve yerini Caleb Frank Gates’e bırakır. Gates, 1881-94 arasında Mardin, 1894-1902 arasında ise Harput’ta Amerikan kolejlerinde görev almış bir isimdir. Bundan dolayı Osmanlı toplumunu iyi tanır. 1932’ye kadar Kolej’in idareciliğini yapacak ve okulu Ortadoğu’nun en muteber kurumlarından biri haline getirecektir. Kolej’in belki de en önemli şansı art arda yetenekli ve birbirinin eksiğini kapatan üç müdür tarafından idare edilmesidir. Hamlin’in girişimciliği ve enerjisi Kolej’in açılmasını sağlarken, Washburn kaliteli bir kadronun temellerini atmış, Kolej’i özellikle Balkan coğrafyasında sayılan ve tanınan bir kurum haline getirmiştir. Ancak bunu yaparken zaman zaman Osmanlı yetkililerinin öfkesini üzerine çekmiş, özellikle Bulgaristan’ın bağımsızlık sürecine verdiği destek nedeniyle Müslüman halkın Kolej’e bakışının olumsuzlaşmasına neden olmuştur. Gates’i tanımlayan en güzel özelliği ise esnek ve zamanın gereklerine uygun hareket eden kişiliği olsa gerek. Bunun bir sonucu olarak toplum içindeki Robert Kolej imgesi de olumlu yönde değişecektir. 

    Caleb Gates zamanında Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı gibi çok önemli siyasi hadiseler meydana gelir ve Gates, Kolej’i bu ortamda başarıyla idare eder. Hem 2. Abdülhamid rejimi hem İttihat Terakki Cemiyeti hem de yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin idarecileriyle birlikte çalışır. Müdürlüğü zamanında Enver Paşa ve İsmet İnönü kardeşlerini Robert Kolej’e yazdırırken Mustafa Kemal Atatürk de iki manevi kızı Zehra ve Sabiha’yı Amerikan Kız Koleji’ne kaydettirecektir. Tüm bu örnekler farklı dönemde siyasi iktidarların Kolej’e duydukları güvenin yansıması olarak okunabilir. Yine 1. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan ülkelerin okulları kapatılırken Robert Kolej eğitim faaliyetlerine devam eder. Bunda, ABD’nin Osmanlı Devleti ile doğrudan bir savaşa girmemiş olmasının yanında Gates’in çabalarının da rolü büyüktür. Gates, Lozan görüşmeleri sırasında ABD heyeti içinde danışman olarak vazife yapar. Amerikan heyetine yeni kurulacak olan Türk devleti ile iyi geçinilmesini telkin eder. Lozan’daki Türk heyetinde ise Kolej’in ilk Türk mezunu ve aynı zamanda Türkçe öğretmeni olan Hüseyin Pektaş çevirmen ve yazman olarak vazife alacaktır. Hüseyin Pektaş, Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa ile Amerikalı general Harbord arasında yapılan görüşmede de tercümanlık yapmış ve Mustafa Kemal Paşa’nın takdirini kazanmıştı. 

    İlk Türk müdür  Robert Kolej’in ilk Türk müdürü Hüseyin Pektaş, bir mezuniyet töreninde… Pektaş, okul arazisinin bir kısmını bağışlayan Nafi Baba Dergahı’nın şeyhi Nafi Baba’nın torunuydu. 

    Türkolog bir müdür 

    Caleb Gates’ten sonra okulda pek çok başarılı idareci görev yapar. Bunlardan biri olan Paul Monroe göreve geldiğinde eğitim konusunda çağının önde gelen akademisyenleri arasında yer alıyordu. Bir yandan Çin hükümetinin eğitim programına danışmanlık ediyor, bir yandan Columbia Üniversitesi’nde dersler veriyor, bir yandan da Robert Kolej’in başkanlığını yürütüyordu. Monroe’dan görevi devralan Dr. Walter Livingston Wright ise ABD’nin en önemli Türkologlarından biriydi. Wright, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın Nasayihülvüzera ve’l Ümera adlı eserini tahlil, tercüme ve tabetmiş bir isimdi. 

    Zor zamanlarda esnek bir yönetim  Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı yıllarında esnek ve zamanın gereklerine uygun hareket eden kişiliğiyle Kolej’i başarıyla yöneten Caleb Gates, okulun öğretmen kadrosuyla birlikte.
    1912 Yaz Olimpiyatları’na kendi imkânlarıyla katılarak Osmanlı İmparatorluğu’nu olimpiyat oyunlarında temsil eden ilk iki sporcudan biri olan Mıgırdiç Mıgıryan, Robert Kolej’de disk atarken (1921).

    1946’dan itibaren Sovyet tehdidine karşı Türkiye ile ABD’nin yakınlaşma süreci içine girmesi Robert Kolej’in önemini daha da artırdı. Türkiye’nin NATO’ya katılması da bu durumu perçinleyecekti. Kolej’de artık Harp Okulu öğrencileri de eğitim görüyordu. Zira NATO bünyesinde İngilizce bilen subaylara duyulan ihtiyaç artmıştı. Demokrat Parti döneminde Robert Kolej’in üniversite olması gündeme geldi. Ancak ülkede yabancı bir özel üniversitenin varlığı doğru bulunmadı ve sonuçta 1957’de çıkan bir Bakanlar Kurulu kararıyla Robert Kolej “yüksekokul” olarak yapılandırıldı. 

    Yüksekokul olmak eğitime daha çok yatırım yapmak anlamına geliyordu. Yabancı akademisyenlerin maaşları ciddi bir yekûn tutuyordu. 60’lar ve 70’lerde gerek dünyada ve gerek Türkiye’de tırmanışa geçen anti-Amerikan tepki de okulun mütevelli heyetini zor durumda bırakıyordu. Mütevelli heyeti 1932’den beri hem Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji’ni hem de Bebek’teki Robert Koleji fonlamaktaydı ve artık bütçe açığı idare edilebilir olmanın çok ötesine geçmişti. Bu ortamda kız ve erkek okullarının tek bir kampüste birleşmesi, diğer kampüsün satılarak gelir elde edilmesi, yüksekokulun kapatılması gibi konular gündeme geldi. Ancak yasal mevzuat kampüs satışına izin vermiyordu. Mütevelli heyeti yüksekokulun 1912’ye kadar uzanan geçmişini ve bu alana yaptığı yatırımın heba olma riskini de düşünerek Robert Kolej’i Bebek’teki tarihî kampüste karma bir ortaöğretim kurumu olarak yeniden düzenlemeye ve Arnavutköy’deki Kız Koleji kampüsünü bir üniversite tesisi için Millî Eğitim Bakanlığı’na devretmeye karar verdi. Ancak Bakanlık yetkilileri Bebek’teki kampüsün bir üniversite için daha uygun olduğu konusunda ısrar ettiler. Sonuçta 1971’de Bebek’teki Robert Kolej kampüsünde İngilizce eğitim veren Boğaziçi Üniversitesi kuruldu. Kurucu rektör olarak da yine Robert Kolej mezunu olan ve ODTÜ’de mimarlık tarihi dersleri veren Prof. Aptullah Kuran tayin edildi. Robert Kolej ise karma bir orta eğitim kurumu olarak Arnavutköy Kız Koleji’nin kampüsüne taşındı. 

    Sporda ve sanatta  Robert Kolej, Türkiye’de ilk defa kampüsünün bahçesinde yapılmaya başlanan spor dallarından tiyatroya çok yönlü eğitimiyle öğrencilerinin tam teşekküllü bireyler olarak yetişmesine yardımcı oluyordu. 

    Kimler geldi kimler geçti? 

    Robert Kolej, Türkiye’de pek çok alanda önemli işlere imza atmayı başaran bireyler yetiştiren bir okul. Hemen belirteyim ki Kolej’de çok farklı kesimlerden öğrenci ve öğretmenler görev yapmıştır. Kolej’de muhafazakar kesimin önemli isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek edebiyat, Nurettin Topçu ise tarih ve din derslerine girmiştir. Osman Nuri Ergin’in de bir dönem tarih dersi verdiğini biliyoruz. Sol kimliği ile tanınan ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk içişleri bakanı olan Cami Baykut, bir dönem okulun Türkçe öğretmeniydi. 

    Okulun mezun ettiği öğrenci profili de çeşitlilik gösterir. Siyaset alanında ilk akla gelen mezunlardan Bülent Ecevit, Amerika’nın muhalefetine rağmen Kıbrıs’a yaptığı müdahale ile tanınan bir isim. Aynı dönemlerde okuyan Altemur Kılıç ise MHP üyesi bir gazeteciydi. Ahmet İsvan, İsmail Cem, Kasım Gülek gibi isimler CHP’nin politik hayatında önemli roller oynarken, anti-Amerikancı kimlikleriyle tanınan Mihri Belli ve Vartan İhmalyan da okulun mezunları arasındaydı. 

    Kolej mezun ettiği başarılı işinsanlarıyla da tanınır. Bunlar arasında bir çırpıda akla gelenler Nejat ve Şakir Eczacıbaşı, Rahmi Koç, Feyyaz Berker, Cem Boyner, Serdar Bilgili, Mehmet Emin Karamehmet, İbrahim Betil, İbrahim Bodur, Halis Komili, Hüsnü Özyeğin olsa gerek. 

    Kolej ve tiyatro 

    20. yüzyıl Türkiye tiyatro tarihi, zannımca Kolej tarihine atıf yapmadan yazılamaz. Bunda Kolej bünyesinde görev yapan Hilary Sumner Boyd ve Charles MacNeal gibi başarılı tiyatro hocalarının rolü çok büyüktür. Haliyle bu durum Kolej’den çok önemli tiyatrocuların çıkmasına vesile olacaktır. Bunlardan birkaçını saymam okulun bu alandaki rolünü göstermeme sanırım yetecektir: Haldun Dormen, Tunç Yalman, Engin Cezzar, Genco Erkal, Nüvit Özdoğru. Ayrıca Zeki Alasya ve Can Gürzap da okulda eğitim almış ancak başka okullardan mezun olmuşlardır. 

    Edebiyat da okulun üstün başarı gösterdiği bir diğer alandır. Okulda bir kısmı Türk edebiyatında derin izler bırakan Tevfik Fikret, Filozof Rıza Tevfik, Ruşen Eşref Ünaydın, Refik Halid Karay, Keramet Salih Nigar, Feridun Nigar, Muallim Cevdet, Necip Fazıl Kısakürek, Behçet Kemal Çağlar, Faruk Nafiz Çamlıbel, İsmail Hakkı Ertaylan, Baha Toven, Zahir Güvemli gibi isimler öğretmenlik yapmışlardır. Mezun öğrenciler arasında edebiyat sahasında tanınmış simalar arasında ise Orhan Pamuk, Cevat Çapan, Talat Sait Halman, Refik Erduran, Ülkü Tamer gibi isimler sayılabilir. 

    Listeyi uzatmak mümkün. Okurlarımız bu yazıda Amerikan Kız Koleji’ne yer verilmediğini fark edeceklerdir. Amerikan Kız Kolej kanımca bağımsız bir yazıyı fazlasıyla hak ediyor. Onu da başka bir yazıya saklayalım. 

  • Türk balesinin kurucusu içimizdeki İrlandalı

    Türk balesinin kurucusu içimizdeki İrlandalı

    Dünya bale tarihinin en önemli isimlerinden, İngiltere Kraliyet Balesi’nin de kurucusu Ninette de Valois, 1947’de 50 yaşındayken ülkemize gelmiş ve Türk balesinin temellerini atmıştı. Onun yetiştirdiği çocuklarla kurulan Devlet Balesi, ilk gösterisini bundan 60 yıl önce yapmış; “Madam” lakaplı Ninette de Valois olağanüstü kariyerini Türkiye’de taçlandırmıştı. 

    Cumhuriyetin henüz kuruluş aşamasında bile, kurucu iradenin düşüncesinde bir kültür devrimi, bir çağdaşlaşma ülküsü olduğu açıktır. Henüz 1924 Nisan’ında, müzik eğitiminin temellerini atmak üzere Musiki Muallim Mektebi açıldı. 1938’de müzik öğretmeni eğitimi Gazi Eğitim Enstitüsü müzik bölümüne devredildi ve okul konservatuvara dönüştürüldü. Müziğin yanında tiyatro ve opera bölümleri oluşturuldu. Bu girişim ile, temeli Muzıka-yi Hümâyun’a dayanan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yanında Devlet Tiyatrosu ve Operası’nın da temelleri atılmış oluyordu. 

    Devlet Konservatuvarı’ndaki eğitimin ve 10 yıla yaklaşan bir süreçte “Tatbikat Sahnesi” adı altındaki genç kadroya deneyim kazandırma faaliyetinin başında, dünya çapında bir şöhrete sahip tiyatro adamı Carl Ebert bulunuyordu. Ebert 1947’de ayrıldı, yerine Muhsin Ertuğrul getirildi. Aynı günlerde tatbikat sahnesinin görevi artık tamamlanmıştı; Devlet Tiyatro ve Operası fiilen kurulma aşamasına gelmişti. 10 Haziran 1949’da yasası çıkarılmıştı. 

    042-045

    Balede ilk perde
    28 Ocak 1961, tarihî bir gündür. O gün, Devlet Balesi, Léo Delibes’in “Coppélia” isimli eserinin gala temsili ile ilk defa seyirci karşısına çıkar. 

    Sıra artık devlet himayesindeki sahne sanatlarından baleye gelmişti. Onun da hazırlığı başlamış sayılabilirdi. Türkiye, öğretici seçme bakımından bu konuda da şanslıydı. Bu defa 1947’nin Mayıs ayında İngiliz Kültür Heyeti aracılığı ile yine kendi alanında dünya çapında bir şöhrete sahip bale kurucu ve öğreticisi Dame Ninette de Valois davet edilmişti. 

    Önce onu iyice bir tanıyalım. 1898 doğumlu, İrlanda asıllı olan De Valois’nın ailesi o 6 yaşındayken İngiltere’ye taşınmıştı. 10 yaşındayken bale eğitimine başladı. Giderek rövü ve operalarda dansçı olarak deneyim kazandı ve profesyonel balerin oldu. 1923’te Fransa’daki Rus Diaghilev topluluğunda konuk sanatçıydı. Edindiği deneyimlerle İngiltere’de Kraliyet Balesi’nin kurucusu oldu ve kadınlarda şövalyelik ünvanına denk “Dame” unvanı ile ödüllendirildi. Türkiye’ye geldiği zaman 50 yaşındaydı. Ancak azmi ve enerjisi yerindeydi. Vaktiyle ilk defa tüm kadrosu İngilizlerden kurulu bir bale topluluğu oluşturduğu gibi, şimdi de kadrosu tamamen Türklerden oluşan bir bale meydana getirme fırsatını utkuya çevirme gayreti ile işe dört elle sarıldı. 

    042-045-1
    Sahne arkasında bir “Madam” vardı  Türkiye’ye 50 yaşında gelen ve “Madam” olarak tanınan Ninette de Valois, “yavrularım” dediği Türk balecilerinin opera sahnesindeki ilk temsillerini kulisten izlerken öğrencilerinden daha heyecanlı görünüyor. 

    İlk iş olarak İstanbul’da ilkokul seviyesindeki çocuklardan bale eğitimine uygun olanlar seçilerek 6 Ocak 1948’de Yeşilköy’de yatılı bir okul açıldı. Bu okul 3 yıl sonra 1950 Ekim ayı başında Ankara’ya taşındı ve artık kıvamını bulmuş olan Cebeci’deki tek Devlet Konservatuvarı’nın yeni bir bölümü haline getirildi. Ninette de Valois küçük öğrencilerine birer evlat gibi sarılmıştı. Onların ağzındaki adı “Madam” idi. Bu bakımdan o yıllara “Balemizin Madamlı yılları” diyoruz. 

    “Madam” kendi ülkesinden sık sık ülkemize geliyor, işi kontrol altında tutuyordu. Bazı derslere bizzat nezaret ediyordu ama sürekli olarak buraya eğitimi sürdürecek pek çok elemanın gelmesini sağlıyordu. Bunları isim isim sayacak olursak: Beatrice Appleyard, Molly Lake, Travis Kemp, Joy Newton, Audrey Knight, Lorna Mossfort, Brenda Averty, Irina Hudova, Ailne Philips, Dudley Tomlinson, Richard Glasstone, Alfred Rodriges… Bir düzine hoca, eğitmen, asistan, koreograf… 

    042-045-2
    Ninette de Valois, “Çeşmebaşı” balesinin ilk temsilinden sonra, Metin And ve eserin bestecisi Ferit Tüzün’le…
    042-045-3
    İlk “Coppélia” temsilinden sonra, İsmet İnönü ve Millî Eğitim Bakanı Turhan Feyzioğlu sahnede gençleri kutluyor.

    Daha genç yaşlarda, İngiltere’deki eğitim çalışmalarında dansçılara çok katı, çok haşin davranırmış; yanlış yapanların bacaklarına elindeki sopayla vurmaktan çekinmezmiş! Oradaki eski öğrencileri kendisine büyük saygı besliyorsa da, bu durumu belirtmeden edemiyorlar. Halbuki Türkiye’deki öğrencilere daima anaç davranmıştır. Onların kişisel sorunları ile yakından ilgilenmiştir. Kimsenin kalbini kırdığını anımsayan yok. “Türk balesi benim yavrum” sözü onundur. Yerinde eğitimi yeterli görmüyor, yetenekli birçok öğrenciye İngiltere’deki Kraliyet Balesi’nden burslu staj ve çalışma olanakları da sağlıyordu. 

    O, Türkleri sevdi. Ankara’nın sanat ortamındaki pek çok Türk de onu sevdi ve ona saygı duydu. Dostlarından birine “Ben İrlandalıların Türk soylu olduklarına inanmaya eğilimliyim” demiş olduğunu işitmiştim. 

    Öğrenciler belli bir seviyeye erişince, ilk önce Cebeci’deki konservatuar binasının gösteri salonunda birkaç bale eseri seyirciye açık sunulurdu. Örneğin “Keloğlan” balesi gibi bir deneme de vardır. Bu tek örnek bile, Ninnette de Valois’nın bir ülkede evrensel bale sanatını geliştirme gayreti gösterirken o ulusun kendi kültür ve folklorunu gözardı etmediğini, aksine onlarla bağlar kurduğunu gösterir. Konservatuvar ilk bale mezunlarını 1957’den itibaren vermeye başlar. 

    042-045-4
    “Kuğu Gölü” Türkiye prömiyeri  Türkiye prömiyerini 29 Ekim 1965’te Ankara’da yapan “Kuğu Gölü” balesinin rejisini Ninette de Valois yapmıştı. Başrolü Gülcan Tunççekiç’le dönüşümlü olarak üstlenen Meriç Sümen, kara kuğunun dansı sırasında… 

    Artık büyük gün gelmiştir. Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü’ne bağlı bale şubesi için Büyük Tiyatro da denilen Opera binasında bir bale stüdyosu hazırlanır. Gösteriler de aynı binanın sahnesinde yapılacaktır. Takvimler 28 Ocak 1961 tarihini gösterirken, Devlet Balesi, Léo Delibes’in “Coppélia” isimli eserinin gala temsili ile ilk defa seyirci karşısına çıkar. Bu tarihî hadiseyi en başından itibaren etap etap yakından izlemiştim. Başrolde henüz 17 yaşında olan Binay Okurer büyük bir başarı sağlamıştı. Bu ilk temsilde tiyatro sanatçılarından da takviye alınmıştı. O zamanlar henüz çocuk tiyatrosu kadrosunda olan Nurtekin Odabaşı’nın başarılı ihtiyar Dr. Coppelius kompozisyonu hâlâ hatırlarda tazedir. Orkestrayı Ulvi Cemal Erkin yönetmişti. 

    Dame Ninette de Valois’nın en büyük hizmeti, Ferit Tüzün’ün bir orkestra eseri üzerine kurguladığı ilk Türk balesi ünvanını kazanmış olan “Çeşmebaşı” balesidir. Opera ve bale, 1970’e kadar Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bünyesindeydi. O tarihte çıkarılan bir yasa ile tiyatrodan ayrıldı; Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı ayrı bir genel müdürlük olarak yeniden yapılandırıldı. Her 10 yılda yeni bir atılımla önce İstanbul Devlet Balesi, 1982’de İzmir Devlet Balesi, 1992’de Mersin Devlet Balesi faaliyete geçirildi. İzleyebildiğimiz kadarıyla Ankara sahnesi, repertuvarına bugüne dek Kuğu Gölü, Fındıkkıran, Uyuyan Güzel, Les Sylphides, Gisele, Kibritçi Kız, Patenciler, Satranç, Kapandakiler, Romeo Jülyet, Zorba, Kamelyalı Kadın, Pinapple Poll, Amadeus ve daha birçok bale eserini kattı. Bunlara ek olarak 2002’de genel müdürlük bünyesinde bir de Modern Dans Topluluğu kuruldu. 

    “Madam” 20 yıl önce 8 Mart 2001’de öldüğünde 102 yaşındaydı. Önce İngiliz balesinin sonra da Türk balesinin kurucusu olarak gönüllerde şükranla anılmaya devam edecektir. 

  • Sanatın destekçileri fotoğrafın ‘heveskârları’

     Eczacıbaşı ailesinin sanatçılara verdiği destekten bahsederken, fotoğraf sanatına kendi eserleriyle yaptıkları “heveskâr” katkıyı da unutmamak gerek. 2020’de önce Bülent Eczacıbaşı’nın, ardından Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafları birer albüm olarak basıldı. Ozan Sağdıç, bu vesileyle Eczacıbaşı ailesinin İzmir yıllarından İstanbul Modern’e uzanan yolculuğunda kesiştikleri anları anımsıyor; fotoğraf anlayışlarını yorumluyor.

    Birkaç ay önce adıma gönderilmiş bir ko­li içinden fotoğrafçılık açısından mücevher değerin­de bir kitap çıktı. Bu, Bülent Eczacıbaşı’nın imzasını taşı­yan Yoldan isimli bir fotoğ­raf albümüydü. Aradan 1-2 ay geçti geçmedi, yine bana ula­şan başka bir koliden çok sev­gili eski dost, merhum Şakir Eczacıbaşı’nın okkalı bir al­büm kitabı daha çıktı.

    Aynı aileden çıkmış iki de­ğerli işinsanının fotoğrafçılık­la yakın ilişkileri, beni Eczacı­başı ailesi üzerine düşünmeye sevk etti. Aile bireylerinin be­nim kendi yaşamımla kesiştiği noktaları gözden geçirme gereği duydum. Aklımda kalan izle­nimleri arz ediyorum.

    1983’te bir televizyon röportajı için evindeki çalışma odasında poz veren Bülent Eczacıbaşı.

    Kurtuluş Savaşı sırasın­da Dedem Mehmet Cavit Bey, Ayvalık Cephesi kumandanıy­dı. Ona ait cephe anılarını da­ha önce anlatmıştım. Ama İz­mir’de geçen esaret günlerinden söz etmemiştim. Güçlü saldırı karşısında cephe bozulmuş, o da esir düşmüştü. Konumu do­layısıyla başka esirler gibi bir şilebe bindirilip Yunanistan’a sürülmemiş, İzmir’de gözetim altında tutulması tercih edil­mişti. O da, Konak civarında, Arap Fırını Sokağı’nda Salih Paşa Köşkü denilen evi kirala­mış. Kısa zamanda Edremit’te olan ailesini de yanına aldırmış. Annem o zamanlar 13-14 yaşla­rında olmalı. Ondan o günlere ait anılarını dinlerken birkaç kez “Beybabam sık sık Ferit Bey Amca’nın eczanesine giderdi” sözünü duyduğumu anımsıyo­rum. Bahsettiği kişi Süleyman Ferit Eczacıbaşı’ydı. Arap Fırını Sokağı’na pek yakın bir yerde, Kemeraltı Caddesi’nin girişin­deki Şifa Eczanesi’nin sahibiy­di.

    İlaçların eczanelerdeki kü­çük laboratuvarlarda havanlar­da hazırlandığı dönemde Ferit Bey müstahzarat denilen hazır ilâç üretimiyle bir devrim ya­ratmıştı. İlk üretimi kolonyaydı. İşe bakın ki bu ürün Arap Fırını Sokağı’ndaki deposunda üretil­miş. Daha sonra, Beyler Soka­ğı’ndaki imalathanesi bir fabri­ka gibi çalışmış. Diş suyu, kud­ret hapı, nane ruhu, talk pudrası gibi birçok hazır sağlık ürünü hep Ferit Bey markasıyla piya­saya sürülmüş.

    Hayat dergisinin foto mu­habiri olduğum yıllarda İstan­bul’un sanat ortamında nereye sokulsak, orada Şakir Eczacıba­şı’nın ya kendisiyle ya da ondan bir izle karşılaşırdık. “Sinema­tek” bunlardan biri. Giderek bir aşinalık, tanışıklık gelişti. Bu da “Eczacıbaşı Ajandaları” dolayı­sıyla sıkı bir dostluğa dönüştü. Şakir Bey’in başlattığı “Ecza­cıbaşı Ajandaları” Şakir Bey’in vefatından sonra, 2010’dan iti­baren fotoğraf sanatçılarına ait eserlerden oluşan albümlere dönüştürüldü. İlk kitap doğal olarak Şakir Eczacıbaşı kita­bıydı. İkinci kitap Ara Güler’e aitti. Üçüncü kitap ise benim ki­tabımdı.

    Yürüyen zaman içinde, Ne­jat Eczacıbaşı’nın önderliğin­de Eczacıbaşı Topluluğu’nun girişimi olarak İstanbul Sanat ve Kültür Vakfı (İKSV) kurul­muş; bir Sanat Müzesi projesi ve bir de İstanbul Festivali pro­jeleri gündeme gelmişti. İlk fes­tival 1973’te faaliyete konuldu. Ben bu girişimin Türkiye’deki başka birçok örnekte olduğu gi­bi, sadece birkaç yıllık heves­ten ibaret olmayıp, geleneksel hale geleceğini hissettim. Çok önemli bir tarihî olayın başlan­gıç günlerini bir foto muhabiri duyarlılığıyla saptamanın doğru bir iş olacağı kanısına vardım. Ankara’dan bir aylığına İstan­bul’a geldim. İki buçuk yıl kadar önce AKM yandığı için sahne bulmak pek kolay olmamıştı. 91 etkinlik 16 farklı mekâna dağı­tılmıştı. Adeta maraton koşucu yaparcasına mümkün olan bü­tün prova ve temsillere ulaş­maya çalıştım; sayısız fotoğraf çektim. Festivalin 40. yıldönü­mü öncesinde 40 yıl beklettiğim dosyayı kendilerine sundum. Aydın Erkmen’in kitap tasarı­mıyla Ozan Sağdıç’ın Fotoğraf­ları ile Birinci Festival adıy­la büyük boyda, muhteşem bir albüm olarak basıldı ve dağıtıl­dı. AKM yangınından sonraki restorasyonu izleyen günlerde (sanırım İstanbul Festivali’nin de üçüncü yılıydı) AKM galeri­sinde çektiğim sahne fotoğraf­larından bir sergi açmıştım. Bu serginin açılışını da Nejat Ec­zacıbaşı ve Aydın Gün birlikte yapmışlardı.

    Türkiye’nin ilk tasarım yarışması 1970’te Ankara’daki OR-AN Yapı Endüstri Merkezi’nde Ozan Sağdıç tarafından çekilen bu fotoğrafta Türkiye’nin ilk tasarım yarışması olan “Sağlık Gereçleri Dizayn Yarışması”nda Nejat Eczacıbaşı jüri üyelerine hitaben bir konuşma yapıyor.

    Şimdi, Bülent Eczacıbaşı ile tanışıklığımızdan söz etmeli­yim biraz da. En az 40 yıllık bir hikâye. Bizim TRT kurumu­muz İtalyan televizyonu RAI 2 ile “Çok Güzel Ülke Türki­ye” adlı ortak bir dizi yapmak üzere anlaşmışlar. Kurumdaki arkadaşlar bana “İstersen se­ni de bu projeye dahil edelim. Hem İtalyan ekibe Türkiye’nin görülecek yerlerini gösterirsin, hem de bu arada bol bol fotoğ­raf çekersin. Bakarsın verimli bir iş ortaya çıkar. Bu işin bir de kitabını kazanmış oluruz” de­diler. Uzatmayayım, ekibe dahil olduk ve epey yer dolaştık. Sıra İstanbul’a gelmişti. Burada Tür­kiye’nin belli başlı işinsanlarıy­la kısa röportajları programa almışlar. Bülent Eczacıbaşı’yı ilk kez bu vesileyle bizzat kendi evinde tanımış oldum. Çektiğim fotoğrafların içinde en çok sev­diğim, Bülent Bey’in evin içinde küçük bir büro haline getirilmiş odasındaki portreleri olmuş­tu. İstanbul Modern faaliyete geçtikten sonra etkinliklerinde biraraya geldiğimiz de olmuş­tu. Ama en çok aklımda kalanı, Ankara’daki sanat fotoğrafçıla­rı arası bir sıcak temas günüdür. Benim bir süre Matbuat Umum Müdürlüğü adına çalışmış olan Avusturya doğumlu fotoğraf ustası Othmar Pferschy adına çok özel bir saygım vardır. 2007 Nisan’ında Ankara’da Devlet Konuk Evi olarak hizmet gören Ankara Palas binasında onun “Ankara’dan Yükselen Işık” isimli bir sergisi açılmıştı. Sergi İstanbul Modern’in bir etkin­liğiydi. Açılış konuşmasını Bü­lent Eczacıbaşı bizzat yapmıştı. Özenli bir dille, Othmar’a gös­terilmesi gereken değerbilirliği belirtmişti. Arkasından Anka­ra’daki fotoğrafçı arkadaşlarla birlikte kurulan sıcak muhab­bet, anılarım arasında kaydade­ğer bir yer tutmakta.

    Şakir ve Bülent Eczacıba­şı’nın fotoğraf sanatındaki ye­rine gelince… Şakir Eczacıba­şı’nın fotoğrafları iki ayrı ze­minde gelişme göstermiştir. Birincisi bilinen usulde, durum tespiti fotoğraflarıdır. İkincisi ise son Seçilmiş Anlar kitabın­da bariz şekilde ortaya çıkan eğilimdir. Daha iyi kavrayabil­mek için, 1939’da ünlü şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın fotoğ­raf sanatı üzerine kaleme aldığı önemli bir yazısından bir pasajı biraz özetleyerek aktarırsam, bize ışık tutacaktır sanırım. “Büyük İsveç yazarı Strindberg kamerada zayıf bir objektif ara­cılığıyla uzun bir poz veriyor ve poz esnasında modeli hare­ket ettirerek, bu suretle fotoğ­raf kağıdı üzerinde bazı ifade­ler tespit edebilmekle hikâye­ler anlatıyordu. Sonucunda flu ve kımıldamış resimler elde ediyordu. Bugün fotoğrafçılar net ve yakışıklı fotoğraflar çe­kiyorlar; fakat Strindberg bir sanatkârdı” diyordu Dıranas. Neredeyse bütün sanat dalla­rını kendi i̇lgi alanı içinde ka­bullenmiş gibi görünen Şakir Bey, 20. yüzyılın şafağında or­taya çıkmış ve süratle birbirini izlemiş empresyonizm, fovizm, ekspresyonizm, fütürizm, kü­bizm, dadaizm, sürrealizm gibi bütün çağdaş sanat akımlarını takip etmiş bir insandı. Onun davası bence çağdaş olmaktı ve fotoğraf sanatını resim sanatına rampa etmek üzerineydi. Onun fotoğraflarında biz, bir çerçeve­leme özeni görüyoruz. Kimi kez bunun için bir kapı ya da pen­cereyi kullanabiliyor. Yapıların doğal grafik düzeninden yarar­lanıyor. İnsan manzaralarında doğallığı önemsiyor. Rastgeleli­ği bir özellik olarak kullanıyor. Zaten önemli olan husus, Şakir Eczacıbaşı’nın fotoğrafçılığın­dan çok, fotoğrafa olağanüstü önem vermiş olmasıdır.

    Tanzanya yollarında İş dünyasının yanısıra amatör bir fotoğrafçı olarak da kendini kanıtlayan Bülent Eczacıbaşı’nın objektifinden Tanzanya çocukları…

    Söz sırası, sayın Bülent Ec­zacıbaşı’nın Yoldan adını ver­diği, çok taze kitabına gelince… Her şeyden önce eser, fotoğrafın söze gerek duymadan kavram yüklü olabileceğini göstermesi bakımından bir ders niteliğin­de. 200 sayfaya yakın kitabın her sayfası fotoğraf. Önsözü de fotoğraf, son sözü de. Yazılı hiç­bir değerlendirmeye, açıklama­ya kasıtlı olarak yer verilme­miş. Adeta “İşte fotoğrafta ne görüyorsan, benim anlatmak istediğim odur” denilmek isten­miş. Fotoğrafın başlı başına bir anlatım dili olduğunu belirtme­nin bundan daha kestirme yolu olabilir mi? Bülent Bey’in fotoğ­raf anlayışı, benim öteden beri sahip olduğum anlayışla birebir örtüşüyor. İyi fotoğraf, seyret­mesi haz veren fotoğraftır. O kendi kendini göz diliyle eksik­siz anlatır.

    Bu tavır bana çok değerli bir anekdotu anımsattı: Ünlü bes­teci Beethoven, içinde yenilik­ler bulunan bir sonat bestele­miş. Bunu yakın arkadaşların­dan birine dinletmiş. Arkadaşı “İyi de, sen burada ne demek is­tedin” diye sormuş. Üstat “Bak, sana ne demek istediğimi tam olarak göstereyim” demiş. Pi­yanonun başına oturup aynı so­natı bir daha çalmış. “İşte bunu demek istedim” demiş. Bülent Bey’in gözlemleri ve deklanşöre basış anları en iyi fotojurnalist­lere parmak ısırtacak nitelikte. Dünyanın dörtbir köşesinden derlenmiş, dört dörtlük insan manzaraları…

    Şakir Eczacıbaşı’nın gözüyle İstanbul Ozan Sağdıç’ın Büyükdere Caddesi’ndeki ofisinde fotoğrafladığı Şakir Eczacıbaşı (aşağıda),1995’te kendi kamerasını Tarlabaşı sokaklarına çevirmiş (üstte).

    Gerek Şakir Bey, gerek Bü­lent Bey işinsanı olmalarına karşın fotoğrafa bir uğraş ola­rak gönül verdikleri için, onla­rı amatör fotoğrafçı saymamız gerekir. Değerli şairimiz Ahmet Muhip Dıranas’ın “Amatör res­sam dediğimiz zaman acemi ressam anlaşılır. Ama amatör fotoğrafçı denildiğinde, sıra­dan fotoğrafçı değil de sanatkâ­rane fotoğraflar çekebilen us­ta biri anlaşılmalıdır” şeklin­de bir tümcesini anımsıyorum. Amatör sözcüğü dilimize girip yerleşmeden önce, o kavramı hangi sözcükle karşılardık, bu­nu merak eder dururdum. Eski dergi ve gazeteleri karıştırırken bunun yanıtını da buldum. Hal­kevlerinin etkili olduğu günler­de oralarda amatör gruplar tem­siller hazırlayıp gösteriler ya­parlardı. Bir Halkevinin gazete ilanında “Heveskâr temsilleri” şeklinde bir başlık gördüm. İşte bu, bence tam karşılıktı. Çünkü amatörlük bal gibi bir heves işi­dir. Bunun küçümsenecek bir yanı yoktur. Aksine övülecek bir şeydir. Adı ister amatör olsun ister heveskâr, bir güzel uğra­şa kendini adayan kişi bundan maddi bir çıkar beklemez. Ar­zusu sadece kendi hevesini ger­çekleştirmenin hazzını duyum­samak; beklediği de takdirdir.

    Şakir Eczacıbaşı’nın vefa­tının 10. yılı dolayısıyla Kasım ayında İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde özel bir sergisi açıl­mıştı. Mart sonuna kadar da açık kalacak. Duymamış olanla­rın haberi olsun.

  • Hapishane de depremde yıkıldı, mahpus kaçmadı, hayat kurtardı

    Erzincan, 27 Aralık 1939’da 7.2 şiddetinde bir depremle Türkiye tarihinin en ağır yıkım­larından birine sahne oldu. 33 bine yakın insanımız öldü, 100 binden fazla ev yıkıldı. Ağır kış koşullarında ısınmak için kullanılan sobaların devrilmesiyle yangınlar çıktı. Karlar altındaki şehrin dış dünyayla bağlantısı kesildi. Gelen yardımların iletilememesi şehirde tam bir can pazarının yaşanmasına neden oldu. Sadece tek duvarı ayakta kalan cezaevi binasındaki mahkumlarsa, bu ortamda kaçmak yerine kurtarma çalışmalarına omuz verdiler. 1000’den fazla insanı kurtardılar; onları kendi barakalarında misafir ettiler; paltolarını depremzedelerle paylaştılar. Daha sonra özel bir af kanunuyla 241 mahku­mun cezaları affedildi. Depremin ardından, o dönem Life dergisinde fotomuhabir olarak çalışan ve ABD’nin ilk kadın savaş fotoğrafçısı olan Margaret Bourke-White da bölgeye gitmiş; bu fedakar mahkumları görüntülemişti.

  • Bir kültür mabedi Başkent’in ikinci kalesi

    Bir kültür mabedi Başkent’in ikinci kalesi

    Yıllar önce Murat Karayalçın, “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST” demişti. Emek verenlerin tırnaklarıyla kurdukları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileriyle adeta canlı bir tiyatro müzesi olan bu ikinci kale, bugünlerde düşme tehlikesi altında. Neredeyse 60 yıllık bir kültür geleneğinin yakın tanığından Ankara Sanat Tiyatrosu’nun öyküsü. 

    Son günlerde bizi üzüntüye sevk eden konulardan biri, 58 yıllık bir kültür çınarı için son günün yaklaştığı haberi oldu. Bu kara haber, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kirasını ödeyemediği için yerinden edileceği havadisiydi. 

    Seyircisi ile iç içe, diz dize yeni bir tür gibi sunulan ilk üç tiyatronun doğuşuna tanıklık etmiştim. Bunlardan birincisi İstanbul’da Sıraselviler Caddesi’ndeki Arena Tiyatrosu’ydu. İkincisi Ankara’daki Meydan Sahnesi girişimi. Üçüncüsü ise günümüzde dahi varlığını bir direniş anıtı olarak sürdüren AST’ydi. Bu üç tiyatroyla ilgili anılarımı anlatmak niyetindeydim. Ancak şimdi yalnız AST’den bahsedeceğim. 

    İlk oyun: Godot’yu beklerken  Ankara Sanat Tiyatrosu perdelerini, ilk defa Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuyla açmıştı. Oyuncular: Tunca Yönder, Işık Toprak, Güner Sümer ve Şevket Altuğ. 

    1960 başlarında İstanbul’dan Ankara’ya göç etmiştim. Hayat dergisinin Ulus semtinde açtığımız ilk bürosunu 1962’de Kızılay’daki İzmir Caddesi’ne taşımıştık. Büromuzun görüş açısı içerisinde, bu caddeye açılan Ihlamur Sokak adında kısa bir sokak vardı. 1963’ün sonlarına doğru o sokakta bir tiyatro hazırlığı olduğunu haber alınca hemen ilgilendim. Tiyatronun ana kadrosu İstanbul’daki Arena Tiyatrosu’nun belkemiğini teşkil eden kişilerdi. Sanat işlerini Asaf Çiyiltepe yönetecek; idari ve mali işleri ise Bülent Akkurt üstlenecekti. Onları Ankara’ya çekenin bir başka tiyatro çılgını, Güner Sümer olduğu söyleniyordu. Ankara Radyosu’nda görevli ve kendisi de bir tiyatro koruyanı olan Adalet (Ağaoğlu) ablamızın kardeşiydi Güner Sümer. Lise yıllarımızda zamanın en gençlerinden bir grubun ürünü olan ünlü Mavi dergisini çıkaranlar arasında adını duyurmuştu. Bir yolunu bulup Paris’e uzanmış, sıkı bir tiyatro eğitimi almıştı. 

    Asaf Çiyiltepe iri cüsseli, babacan görünümlü bir tipti. Ben onu İngiliz asıllı Charles Laughton’a benzetirdim. Kendimden de bir hayli yaşlı zannederdim. Öyle saygıdeğer bir tavrı vardı. Doğuştan sanatçı bir ruha sahipti. 1957’de Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazanmıştı. Buna karşın kendini tiyatroya adamıştı. Kısa süreli bir Fransa serüveni de vardı. Arena Tiyatrosu’nda geliştirdiği devrimci tiyatro deneyimini AST’ye taşımaktaydı. 

    Ankara’nın ölümsüz ekibi  Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ilk kadrosundan bir grup, Güven Parkı’nda parka adını veren Güven Anıtı’nın önünde bir hatıra fotoğrafı için poz veriyor. 

    Bülent Akkurt Harp Okulu mezunuydu. Ancak o ismini sanat dünyası içindeki yöneticilik ve organizasyon ustalığıyla duyurmayı tercih etmişti. Onun bir aralık Rusya’dan gelen ünlü sanatçıların organizasyonuyla uğraştığını anımsıyorum. Yanılmıyorsam ünlü Kızılordu Korosu’nun Ankara konserinin organizasyonunu o yapmıştı. AST macerasından sonra yerleştiği Bodrum’dan bile İstanbul ve İzmir basınıyla ilişkilerini sürdürmüş; San Ajans’ı kurmuş ve Çağdaş adlı sanat dergisi çıkarmayı sürdürebilmişti. 

    Yönetici konumunda olan bu üç arkadaş, 8 Aralık 1963 tarihinde perde açacak olan tiyatro için genellikle kendi çevrelerinden seçtikleri yetenekli gençlerden iyi bir kadro oluşturmuşlardı. AST ile bizim büromuz arasındaki mesafe adım hesabıyla 100 adımdan fazla değildi. Resmen komşu olmuştuk. Tiyatro sanatına karşı duyduğum özel sevgi dolayısıyla en başından itibaren boş binanın bir gösteri alanına dönüştürülmesini, daha sonra da ilk provaların başlamasını günbegün izlemekteydim. Zaman zaman kayıt düşmek adına fotoğraflar da çekiyordum. Böylece AST’nin o ilk kadrosuyla aramda bir arkadaşlık gelişmiş oldu. Kadrodaki sanatçıların fuayeye asılacak portre fotoğraflarını çekmek de bana kısmet oldu. O fotoğrafları bizim büronun adeta bir stüdyo haline getirdiğim salonunda çektim. İşte bu vesileyle onlar da benim işyerimi keşfetmiş oldular. O yıllarda Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda tek temsilci konumundaydım. Büro neredeyse benim evim gibiydi. 

    Tiyatro’nun repertuvarına eklediği ilk eser, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunuydu. Dört kişilik oyunun icrasıyla bu yeni tiyatro Ankaralı tiyatroseverlerin gönlünü hemen kazanmıştı. Oyunun fotoğraflarını Hayat dergisine haber yapmak üzere çekmiştim. Asaf Çiyiltepe bana “Bundan sonraki bütün oyunlarımızın fotoğraflarını da hep sen çek” demişti. 

    İlk kadroda bulunanlardan hatırda kalan bazılarını sayacak olursak, ilk aklıma gelenler: Erkan Yücel, Ayberk Çölok, Aysan Sümercan, Tolga Tiğin, Ayton Sert, Tunca Yönder, Işık Toprak, Erkan Yücel, Tuncer Necmioğlu, Şevket Altuğ, Gündüz Kalıç, Yurdan Köklü, Çetin Öner, Rana Cabbar, Ergin Orbey. Kısa zamanda başka katılanlar da olmuştu. O günlerde ayrıca Genco Erkal’ı “Bir Delinin Hatıra Defteri”nde alkışlamıştık. Bu tek kişilik bir oyunun Türkiye’deki ilk icrasıydı. Oyuncu kadrosunun dışında, AST’nin iki dekoratörü Osman Şengezer ve Yücel Tanyeri’ni de dostlar arasında saymalıyım. 

    Tiyatro’nun açılışının ikinci yılından, Güner Sümer’in AST’yle ilintili hoş bir anısını aktarmak isterim. 16. yüzyılın başlarında yaşamış, takma adı Ruzante olan Venedikli bir komedi yazarının Yosma isimli bir oyununu Türkçeye çevirmiş; AST’de başrolü kendisi üstlenip, kendisi sahneye koymuştu. Nedense seyirci “Yosma” oyununa pek ısınamadı. Gişe hasılatı hemen hemen hiç seviyesinde kaldı. Bu durum karşısında Güner kardeşimiz kendini suçlu hissetmiş, morali bozulmuştu. Biraz moral bulmak üzere bir süreliğine Paris’e uçtu. Paris’in bulvar kafeleri pek ünlüdür ya, bir gün o kafelerden birinde otururken yan masadaki bir adam dikkatini çekmiş. Selamlaşmışlar. Rastlantıya bakın ki bir İspanyol olan o adam da bir tiyatrocuymuş. Meslektaş olunca muhabbeti ilerletmişler. Bir ara Güner Sümer İspanyol’a “Arkadaş, seni biraz dertli görüyorum, neden” diye sormuş. İspanyol “Hiç sorma,” demiş, “Ruzante diye bir herifin Yosma oyununu sahneye koydum; tiyatrom iflas etti”. Rastlantının bu kadarına inanmak zor ama, aynen yaşanmış. 

    AST’nin tozunu yutanlar  Ruzante’nin Yosma oyunundan bir sahnede Güner Sümer ve Serap Tayfur.

    Cahit Atay’ın Sultan Gelin oyununun baş aktristi Elif Türkan Atamer. 

    AST oyuncusu olan arkadaşlar arasında, daha sonraki yıllarda AST’de 40 kadar oyunda rol almış olan Çetin Öner ile, deyim yerindeyse “kanka” durumundaydık. Bunun bir nedeni vardı. Bizim büronun üstüne, çatı katı durumundaki daireye Devlet Su İşleri’nin Bölge Müdürlüğü yerleşmişti. Çetin Öner’in orada memur olarak bir görevi vardı. Şefi de tiyatro yazarı Cahit Atay’dı. Benim asıl sürekli konuğum ise bizzat oydu. Neredeyse her gün bana gelirdi, oturup sohbet ederdik. Yazdığı oyun sahnelerini önce bana okur, fikrimi sorardı. Bildiğimden değil, sohbet ediyoruz ya, aklıma takılan kimi ayrıntılara öylesine, ama samimiyetle değinirdim. Bir keresinde bana “Çok haklısın” dedi, elinde tuttuğu sayfalarca metni toptan yırtıverdi. “Bu oyunu yeniden yazacağım” dedi. Şaşırdım ve üzüldüm. Ama o beni kendi dramaturgu ilan etti. 

    AST için kırsal kesimde yaşayan kadınların trajikomik öyküleri üzerine üç kısa oyun yazmıştı. Daha önce Meydan Sahnesi’nde oynanıp çok beğenilen Karaların Memetleri oyununda denediği Ermiş Memet, Yangın Memet, Kerpiç Memet adlı üç ayrı Memet’in bağımsız öyküsü formatının kadın tipleri üzerinden yazılmış bir benzeriydi. İroni mükemmel, diyaloglar harika, kendi içlerindeki kurguya diyecek yok. Ama öykülerin birbirlerinden kopuk oluşları pek hoşuma gitmemişti. Kendisine “Acaba bu kadınların hepsi aynı kadın olsa, başına gelenler hayatının çeşitli evrelerinde değişik biçimde karşısına çıkan kaderin tecellisi gibi görünse” biçiminde bir öneride bulundum. Fikrimi çok beğendi, “Buna çalışacağım” dedi. Sultan Gelin oyunu bu şekilde ortaya çıktı. Ruzante’nin Yosma’sından hemen sonra sahnelenen ilk oyundu “Sultan Gelin”. Kayıtlara göre 50 binin üzerinde seyircinin izlediği oyun, moralleri düzeltmişti. AST’nin ayakta kalmasını asıl sağlayan Sermet Çağan’ın “Ayak Bacak Fabrikası” olmuştu. O oyunun seyirci sayısı 100 bini de aşmıştı. Daha ne oyunlar izledik… Kadrolu olsun, konuk oyuncu olsun az sanatçı mı alkışladık… Kerim Afşar, Fikret Hakan ve daha niceleri. Ondan sonra Rutkay Aziz’in önderliğindeki süreç. AST macerası uzar gider… 

    Canlı bir tiyatro müzesi  AST’ın ilk kadrosundan bir grup, Hayat ve Ses dergilerinin Ankara bürosunda, Ozan Sağdıç’ın misafiri olmuşlardı.
    Turgut Özakman’ın Reşat Nuri’nin bir romanından uyarladığı Sarıpınar 1914 oyunundan bir sahne. 

    AST, devrimci karakterini hep korumuştur. Bu yüzden sıkıntılı zamanlarda onun kurumsal yapısına yaramaz çocuk muamelesi reva görülmüştür. Örneğin 1972’de Ankara Sıkıyönetim Kumandanlığı tarafından yasaklanmıştı. Bu yasak ancak 2 yıl sonra çözülebilmişti. Geçmişte AST’nin karşısında yer alanlar olduysa da, ne mutlu ki onlar azınlıkta kaldılar. Yanında yer alan yiğitler daha çok oldu. Kısa bir süre görevde kaldıysa da hatırası belleklerimizde canlı kalan Anakent Belediye Başkanı Sayın Murat Karayalçın’ın şu sözünü anımsayalım: “Ankara’nın iki kalesi vardır. Biri Ankara Kalesi, öbürü AST.” Şimdi o ikinci kale düşme tehlikesi altında. Günümüzde de hem Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamında hem de Çankaya Belediyesi’nin başında yiğit insanların var olduğuna inanıyorum. Eksik olmasınlar, konuyla ilgileniyorlar. Duyduğumuza göre Sayın Mansur Yavaş arabuluculuk edip mal sahibiyle uzlaşma peşindeymiş. Şimdilik bir yıllık bir çözüm de bulunmuş. Sayın Alper Taşdelen ise Çankaya Belediyesi’ne ait sahnelerini AST’nin faaliyetleri için tahsis edilebileceğini, oyunları sanal yollarla kamuoyuna yansıtabileceğini söylemiş. Şimdilik duyduklarımız bu kadar. Bence bu türden önlemler kalıcı değil. 

    Ihlamur Sokak’taki yerin bir tiyatro müzesi haline getirilmesini önerenler de var. Bence o mekân bunca yıllık birikimiyle bir kıdem, adeta bir kutsallık kazanmıştır. AST gibi kendi geleneğini yaratmış bir kültür varlığı, sadece kadrodan ibaret değildir. AST, emek verenlerin adeta elleriyle tırnaklarıyla yarattıkları özgün yapısıyla, oyuncusu, oyunları, seyircileri ile kendi yerinde canlı bir müze olarak yaşatılmalıdır. Her şeyden önce ne pahasına olursa olsun kamulaştırılmalı; Ankaralıların sahibi olmaktan övünç duyacakları öz malı haline getirilmeli. Gerekirse restorasyona tabi tutulmalı; giriş çevresi reklamlardan arınmalı; alçakgönüllü, görkemini sadeliğinden alan bir giriş sağlanmalı. Başkentte, Cumhuriyet’in kurumsal yapılarının sanki kasıtlı olarak terk edilmesine, yok edilmesine ya da başka kurumlara devredilerek kişiliklerinin değiştirilmesine inat, burada bir kültür anıtı var edilerek yaşatılmalı. 

  • Kadınlar hakları için meydanlarda, isyanda!

    Kadınlar hakları için meydanlarda, isyanda!

    Geçtiğimiz ay Türkiye kendi “#metoo” hareketiyle sarsıldı. Özellikle edebiyat ve basın dünyasındaki cinsiyetçilik, yeni bir haber sayılmasa da kadınlar ilk defa yaşadıklarını bu denli geniş kitlelere ulaştırdılar. Bu isyanın tarihiyse çok daha eskiye dayanıyor. Osmanlı döneminden cumhuriyetin ilk yıllarına uzanan kadın hareketi, özellikle seçme ve seçilme hakkı talebi nedeniyle basın tarafından karikatürler ve alaycı köşe yazılarıyla sıklıkla küçümsenmiş; kadınların Meclis’e girdiklerinde gündeme moda ve makyaj gibi konulardan başka katkıları olmayacağı söylenmişti. Kadın hakları mücadelesinin sembol isimlerinden Nezihe Muhiddin, 1927’de yazdığı “Kadınlık yüksektir” açıklamasıyla bu karikatürlerden biri yüzünden Akşam gazetesini özür dilemeye de mecbur etmişti. Ne yazık ki nihayet gayesine ulaşıp kadınların seçme ve seçilme hakkını kazandığı günü gördüğünde bu saldırılar yüzünden hareketten uzaklaşmıştı. Yüksek ihtimalle 11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingde çekilen bu fotoğrafta onu bu yüzden göremiyoruz. 

    DEPOPHOTOS 

  • Baktığımız sahneleri önceden gören sanatçı

    Baktığımız sahneleri önceden gören sanatçı

    Orhan Oğuz’u bugünkü genç kuşak esas olarak televizyondaki “Arka Sokaklar” dizisiyle biliyor. Bu yıl sinemadaki 50. yılını tamamlayan Orhan Oğuz, aynı zamanda unutulmaz filmlerin de yönetmeni. Peki böylesine başarılı bir kariyerin sırrı nerede? Kendisine sorduğumuzda önce “çalışmak” diyor ve ardından diğer önemli kareleri sıralıyor.

    Meslekte 50. yılınız ve geçen ay Orhan Kemal Emek Ödülü’nü aldınız. Profesyonel kariyerinizdeki kilometre taşlarına geçmeden, bu dünyaya uzak bir insan olarak şunu merak ediyorum: Siz görüntü yönetmenliğinden geliyorsunuz. Sinemada “görüntü yönetmeni” ne demek, ne iş yapar? Bizim göremediğimiz neyi görüyor, yönetiyor bu insan?

    ORHAN OĞUZ (O. O.) Bizim beyazperdede ve ekranda baktığımız-seyrettiğimiz planları, önceden görüp planlayan insandır görüntü yönetmeni. Sinemanın felsefesi ve dili, görüntü ile anlatmadır. Edebiyatla beraber yürür, şiirle beraber yürür; önemli olan görüntü ile o durumu yansıtmak, ifade etmektir. Bu bir bakış gerektiriyor tabii. Bir dizi aşamadan sonra, sinema perdesinde “19.6” gibi bakışınız oluyor. Ben mesela sizinle aynı şekilde bakmıyorum. İkimiz birlikte bir filmi izlediğimiz zaman da kesinlikle aynı şekilde bakmayız.

    #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü, meslekte 50. yılını kutlayan Orhan Oğuz’la konuştu.
    ‘19.6’lık bakış Kamera arkasında geçen yılların ardından, sinema perdesine “19.6” baktığını anlatıyor Oğuz. “İkimiz birlikte bir filmi izlediğimiz zaman da kesinlikle aynı şekilde bakmayız” diyor.

    Peki daha ortada senaryo hariç hiçbir şey yokken, bizim görmediğimiz bir görüntüyü siz nasıl tasarlıyorsunuz?

    O. O. Hikaye ile, anlatacağınız senaryo ile birlikte çalışırken. Mesela siz bir kitap okurken görüntüler oluşmuyor mu kafanızda? Diyelim “odaya girer, kapıyı açar ve karşısında da annesi vardır, konuşurlar…”. Şimdi bunu okuduğunuz zaman, bir evin görüntüleri gözünüzün önüne gelir. İşte bana da öyle görüntüler geliyor. Bunlar yüzlerce alternatifi olan görüntüler olabilir. Herkes başka görebilir. Her kişiye özel bir şeydir bu. Tabii görüntü yönetmenliği, yönetmenle beraber yürüyen bir meslek. Analog dönemde, bir görüntü yönetmeni olmak uzun seneler alıyordu. Yani muhakkak usta-çırak ilişkisi gerekiyordu.

    Usta-çırak ilişkisi Analog dönemde, görüntü yönetmeni olmak uzun seneler alıyor; mutlaka bir usta-çırak ilişkisi gerekiyordu. Oğuz’un ustalarından biri de 1967’de birlikte çalıştığı Cahit Engin’di.

    Analog dönemde çırak, ustanın nasıl gördüğünü mü görüyor?

    O. O. Hayır, orada önce teknik bilgileri alıyor ondan. Bu arada öğretmeyenler de var tabii. Ben mesela öğreterek gittim, hep öyle. Ancak öğretmenin de sınırları var. Sadece teknik imajlar verip işin tekniğini gösterebilirsin. Yani okullarda yapıldığı gibi. Ancak yaratıcılık kısmını, nasıl bakacağını öğretemezsin. O onun bakış açısıdır. Görüntü yönetmeni olmak için bu aşamalardan geçmek gerekiyordu. Ben asistanlığa başladım; 10 yıl sonra kameraman oldum; aradan bir 4 yıl daha geçtikten sonra görüntü yönetmeni oldum. O dönem riskli ve masraflı bir işti görüntü yönetmenliği.

    Niye pahalı? Niye pahalıydı daha doğrusu?

    O. O. Sinemasal bütçede bayağı negatif riskli bir işti. Hem pahalıydı, hem dolar üzerindendi. Laboratuvarlar da öyleydi. Zira o görüntü sadece bir kere alınıyor. Görüntü kötü ise işi yapan -yani yapamayan- insan yollanırdı. Mecburen yeniden çekilecek ve bu da tekrar masraf demek. Burada en önemli mesele bana göre yönetmenle beraber aynı şeye, aynı senaryoya bakmaya çalışmak, aynı duyguların kesişmesi. Ben hep en iyi yönetmenlerle çalıştım ve hikayeleri çekilecek olan senaryolar üzerinde çok yerde hemfikir olduk.

    Bu ünlü yönetmenler arasında özellikle bu “görüntü” meselesine en fazla önem veren kimdi?

    O. O. Hepsi. Zira onlar “göremiyorlardı”. Yani kamerayı sadece görüntü yönetmeni çalıştırdığı zaman görebiliyorlardı. Tabii yönetmen o aksı düşünüyor, bu aksı düşünüyor, planları çiziyor. Bazısı bütün planları çizerdi; mesela rahmetli Atıf (Yılmaz) Abi. Ben baktığım zaman onun açılarını görürdüm anında. Onun üslubu öyleydi. Bazısı ise daha doğaçlama giderdi. Mesela rahmetli Ömer Kavur daha doğaçlama, daha sakin ve entelektüel bir yönetmendi. Rahmetli Memduh Ün apayrıydı. Açıyı arardı. En iyi açıyı nereden buluruz, çekeriz diye düşünürdü. Ya da bir amorslu plan mesela çok önemliydi onun için: Bir gıdım sağa kayalım, bir gıdım sola kayalım… Tabii o sırada onlar da vizörden bakıyor. Ancak bu bir ayna görüntüsü. Bir ayna paralaks görüyor aslında. Ancak kamera çalıştığı zaman tonlar oturuyor. Onu da sadece görüntü yönetmeni görüyor. Çektikten sonra yönetmen “Tamam Orhancığım” diyor. Bu kadar yani. Finali o. Yani buradan ne çıkacağını, nasıl çıkacağını o da hayal ediyor. Aslında görüntü yönetmeni olarak onun perdeye yansıyacağı şekli aşağı-yukarı biliyorum ama yine de tam bilemiyorum; zira biz de aynadan görüyoruz. Bir tek diyafram oturuyor çalışınca kamerada.

    Şimdi ise istediğin kadar çekebilirsin. İstediğin yerden çekebilirsin. Her şeyi yapabilirsin. Çünkü karta çekiyor; bir hafızaya çekiyor. Mesela analog dönemde Doğu’da çalıştığımız zaman, diyelim 20 kutu çektin. Laboratuvara göndermen lazım. Çizik mi var, bozuk mu? Bilmiyorsun. Peki uçakla mı gönderelim, otobüsle mi gönderelim? Genelde otobüslere veriliyordu; zira havalimanında X-ray meselesi var ve oradan geçmemesi için ayrıca izin gerekiyor. Ve ancak laboratuvarda yıkanıyordu, banyo ediliyordu. Sağlam çıktıktan sonra rahatlıyorduk.

    Tekrarı olmadığı için, yaptığınız işe inanılmaz bir itina gösteriyorsunuz.

    O. O. Düşünün; diyorlar ki sana “üç kutu yandı”. Hangileri yandı önce bir kere? Hangi sahneler yandı? Korkunç bir şey. Ancak dünyada da bu böyleydi. Yani düşünsenize; yönetmensin, bir şeyler çekiyorsun, görmüyorsun. Kutulara koyuyorsun, duruyor bir kenarda. Otelin kasasına konuluyordu. Şimdi çekiyorlar, hemen link ile atıyorlar. “Hadi siz kurguya başlayın” diyorlar. Özel olarak negatifleri götürüp, getiren insanlar vardı.

    Görüntü yönetmeni olarak hangi yönetmenlerle, nasıl çalıştınız?

    O. O. Yönetmenlerin hepsi iyi bir görüntü yönetmeniyle veya alıştığı bir görüntü yönetmeniyle çalışmayı yeğler her zaman; çünkü kafaları uyuyordur, atmosferi biliyordur. Mesela Atıf Abi ile beş film çektik; her buluştuğumuzda başka bir hikaye. Ömer Kavur ile üç film çektik. Zeki Ökten ile, Memduh Ün ile film çektik. Hepsinin ruhları değişiktir. Ben onların senteziyim; öyle düşünüyorum. Hepsinden bir parça bende var. Yönetmenin bu yukarda bahsettiğim “görememe” hâli de var ya… Yönetmen olduğum zaman kendi filmlerimin görüntü yönetmenliğini de bir süre ben yaptım.

    Hangileriydi onlar?

    O. O. “Her Şeye Rağmen”, “Üçüncü Göz”, “Dönersen Islık Çal”, “Manisa Tarzanı”. Hâlâ analog dönemdeydik. Mizansenlerimi görüntüye göre kurmaya başladım. Şimdi bunu bir görüntü yönetmenine anlat falan filan, zor iş. Birçok şeyi de göremeyeceğim… Bundan dolayı “dijital”in çıkmasına çok sevindim ben. Önceleri tabii kalitesizdi ama şu anda her yerden görebiliyorsun. Yönetmen de görebiliyor. Herkes görüyor. Görüntü yönetmeni ile yönetmen daha iyi anlaşır oldular; görüyorlar çünkü. Yönetmen de kafasındaki görüntüyü orada arıyor. Aslında biraz sorunlar da oldu. Görüntü yönetmeninin hegemonyası kalktı ortadan. Artık hem ışıkları hem her türlü detayı monitörden görüyorsun. Kareyi görüyorsun en azından. O atmosferi de görebiliyorsun. Tabii ondan sonra “colour analyser”a falan giriyor ama, dijital teknoloji yepyeni bir çalışma sistemi ve algı meydana getirdi.

    Analog dönem “Her Şeye Rağmen”, “Üçüncü Göz”, “Dönersen Islık Çal” ve “Manisa Tarzanı” filmlerinde Oğuz, hem görüntü yönetmeni hem de yönetmen olarak çalıştığında henüz film endüstrisi dijital döneme geçmemişti.

    Bu yarım yüzyıllık meslek hayatınızda, biz seyircilerde de iz bırakan çok filminiz var. Peki sizin için önemli kırılma noktaları hangileriydi?

    O. O. 35 sayfalık bir hikaye vardı: “Her Şeye Rağmen”. Hikaye aslında çok basit. Hapisten niye çıktığını anlamadığımız bir adam. Kamu hizmetinde çalışamıyor; şoförlük arıyor ama kapılar yüzüne kapanıyor. Sonunda, eleman arayan bir kiliseye gidiyor. Elinde tesbihle giriyor içeri. Kendisi de tedirgin, civardakiler de, rahip de. Ona hemen “Ben hapisten çıktım ama biliyor musunuz?” diyor. “Sen cenaze arabasında şoför olacaksın. Ücretin de dolgun” deniyor. Ben bunu yapımcıya götürdüm. Senaryolar genellikle 100 sayfa civarıdır. Dedim ki “bunu çekeceğim”. Yapımcı Kadri Yurdatap ve Memduh Abi. Kadri Abi aldı dosyayı, bakmadı bile. Çekmeceye attı. “Yarın hazırlıklara başla” dedi. Şaşırdım. Çünkü ilk filmimdi. Hemen ekip kurmaya başladım. Sonra öğreniyorum, diyorlar ki Kadri Abi’ye “Orhan’ın senaryosunu okumadan falan yani nasıl kabul ettin?” O da “Ya, nasılsa görüntüler iyi çıkacak” demiş.

    “Her Şeye Rağmen” filmi dünyayı gezdi ve dünyanın her yerinden ödüller aldı. Ben çoğuna gidemedim. Bir zaman sonra “Üçüncü Göz” filmini çektim. O film de bir yönetmeni anlatıyordu. Arkasından “Dönersen Islık Çal”, “Manisa Tarzanı”, “Eksi Bir” geldi.

    Cannes Film Festivali’ne gittik. “Her Şeye Rağmen” filmimizin gösterimi vardi. Bekliyoruz, insanlar sırada. Orada bir haber geldi. “Filmde çizikler var. Bunu seyirciye söylemek zorundayız” dediler. Ağladım ben orada. Neyse ki Atilla Dorsay devreye girdi; söylemediler. Film başladı. Rulonun hep başında çizikler vardır. Böyle bir çizik atar, sonra yerine oturur. Aynen öyle oldu. Kadri Abi’ninki laboratuvardan yeni çıkmış kopya ve tertemiz. Seyircilerden 1 kişi çıkarsa arkası gelir mi diye düşünüyorum. Kimse çıkmadı. Sonunda herkes ayağa kalktı. Biz loca gibi bir yerdeyiz. Çılgın bir alkış koptu! O sırada hanım hamile. Ertesi gün bir telefon: “Doğuramıyor, hemen gel, psikolojik olarak doğuramıyor”. Atladım uçağa hemen. Uçakta öğrendim ödül aldığımı. Kaptan pilot söyledi.

    Daha sonraki dönüm noktalarından bahseder misiniz biraz?

    O. O. Çok süründüğüm zamanlar oldu. Yönetmen olarak bana gelen birkaç iş vardı. Ticari format taşıyan. O ticari formatı hemen anlarsın zaten. Onun için hep direndim. Sonunda çok parasız kaldım ve “Büyü” diye bir filme başladım. Beni tanıyan sinema izleyicisi “Büyü” filmine başladığım zaman bana e-postalar atıyor. “Ne oluyor hocam, sen şimdi böyle ticari işler mi yapıyorsun?” diye soruyor. Antalya’da çekilecek olan bir korku filmi bu. Ben bunu aldım götürdüm Doğu’ya. Doğu’nun içine soktum. Bomboş bir köy. Böyle bir atmosferde iş bambaşka bir hâle büründü tabii. Sonra “Hayda Bre” filmi geldi. Dijital çektiğim ilk filmdir.

    Halen devam eden ve 15 yıldır yönettiğiniz “Arka Sokaklar” dizisi, Türkiye’de rating rekorları kıran, sürekli ilk sırada bir yapım. Nedir bunun sihri?

    O. O. Bunun öncesinde “İkinci Bahar’ı çektim; çok güzel bir hikayeydi ve çok tutuldu. Ondan evvel “Baba Evi” ve “Süper Baba” vardı. “Arka Sokaklar” ise polisiye bir dizi. Bunu nasıl çekerim diye düşündüm. Çizgiroman çok severdim çocukken, hâlâ bayılırım. Çizgiroman karelerinde bir tür hız vardır; o kareden bu kareye. Çarşamba günleri Kinowa gelirdi bayiye. Gece 2’de Nişantaşı’nda bayinin önünde beklerdik. Beni çok etkileyen bir tempo vardı. Aynı şey Red Kid için de geçerli; aldığımda, çizgiromanla beraber zaman geçireceğim bir ortamı önceden hazırlamış olurdum. Yani yolda falan bakmazdım; ona özel bir zaman ayırırdım. Sinemaya gitmek gibi. “Arka Sokaklar”da da bu heyecanı nasıl yakalarım diye düşündüm. Sonunda o karelerin hem yakın hem genel planlarının da aynı heyecanı taşıması gerektiğini düşündüm. Bunun için de çok kameraya ihtiyacım vardı. Onun içindeki o heyecan var ya; onu karelerle yakalamak için çoklu kameraya geçtim. Büyüsü burada işin. Bu üslupta zaman zaman kameralar sallanıyor ama bir heyecan var altta. Önce en çok gençler izliyordu. Ortayaşlı ve yaşlı kesim “kameralar biraz daha az hareket etse iyi, göremiyoruz” dediler ama sonrasında onlar da alıştı.

    “Arka Sokaklar” hiçbir diziye benzemiyor. Yeni nesil artık çizgiroman okumuyor belki ama çizgiroman seyrediyor. Biz nasıl bir dönem bayi kapısında bekliyorsak, insanlar da şimdi dizinin o haftaki bölümünü bekliyor. Bu duygu, o duygu!

    ‘Arka Sokaklar’ın başarısının sırrı Orhan Oğuz, 15 yıldır popülerliğini koruyan “Arka Sokaklar”ın başarısını, bir çizgiroman mantığıyla tempoyu sürekli ayakta tutmasına bağlıyor.

    Dizinin formatı sinemadan farklı şüphesiz. Dolayısıyla meydana getirdiği etki de farklı. Nedir bu fark?

    O. O. Tabii aslında dizi, sinemadan daha zor. Sinemada halkı topluyorsun, ışıkları söndürüyorsun, al seyret diyorsun. Yani bir anlamda onu mecbur tutuyorsun. Televizyon olduğu zaman bakmayabilir. Ekrana hep arkadan vurmak gerekir. Bana bak, bak bana! Çorbayı içerken, hem çorbayı içsin hem dönsün izlesin. Mesela sesler yükseliyor, bir yerde bomba patlıyor. Veya biri taş atıyor, cam kırılıyor vs. Neden? Zira seyirci çorba içerken sesi duyunca “ne oluyor” diye dönüyor. Dönmesini istiyorum. Neredeyse her sahnenin böyle bir tarafı var. Bir yerlerde bir şeyler oluyor, koşuşmalar oluyor. Seyirci, nereye koşuyorlar diye izliyor. Benim içsel tempom da öyle. Benim sinemadaki üslubum da böyle. Bir heyecan var, neler olacak, hep bir sonraki durum nedir gibi… Edebiyatta da öyle değil mi? Yani güzel bir roman okurken, “Dur bakalım, şimdi ne olacak” diye sayfaları çevirmek.

    Orhan Oğuz için yaşlı diyemeyiz ama doğum tarihiniz belli: 1948. Siz bu olgunluk döneminde bu kadar genç insanları etkileyebilmeyi, onların bakışaçısını yakalamayı nasıl başardınız?

    O. O. Bu tabii her şeyden önce okumakla, hayatı takip etmekle ve çok iyi arkadaşlar seçmekle oluyor. Bilgi alışverişi, beslenme. Ben mesela Cihangir’den ayrılamıyorum, burada besleniyorum. Siyasetle ilgilenenleri, onların heyecanlarını da anlamıyorum. Yaptığım filmlerde de kenarda köşede kalmış, görmediğimiz insanları arıyorum. İnsanlar belki onu görmemiştir, bakıp geçmiştir diye onu gösteriyorum. Hangi hükümet gelirse gelsin bizi iyi yaşatmak zorunda diye düşünürüm. Bizim onları düşünmememiz lazım. Ben işimi düşüneyim, filmimi yapayım, dizimi çekeyim, resmimi yapayım. Siyasetten anlamadığıma da çok memnunum. Eğer anlasaydım, belki siyaseti filmlerime karıştıracaktım, bayraklar-pankartlar açacaktım. O da filmlerimi zedelerdi. İki tane milletvekili ismi sayamam.

    Orhan Oğuz, Muzaffer İzgü uyarlaması “Zıkkımın Kökü”nde yönetmen Memduh Ün.

    Dünyada büyük bir dizi piyasası var. Sinema deseniz, o da dev gibi. Bizde neden olamıyor?

    O. O. Sinema şöyle olamıyor. Mesela 1930’ları çekemezsin Türkiye’de. 1930’ların dekorlarını kuramazsın. O insanların giysilerini giydiremezsin. Görselliğini hiç bir zaman tutturamazsın sinema olursa. Zira en fazla 2 saatlik bir iş. Ancak dizi olursa kuruluyor; en az 50 bölüm düşünülerek. Bu, işin teknik tarafı. Bir de hukuki tarafı var. İyi filmlerimizi niye görmüyoruz, niye gösteremiyoruz? Altyapımız yok. Yasamız yok. Endüstrimiz yok. Bireysel yapımcılar var. Bireysel savaşıyorlar yani. Yani ABD’den, Avrupa’dan yapımcı bulabilirsin. Warner Bros.’a “bu filmi al dağıt” diyebilirsin; ama bu büyük paralar demek.

    Bizde yasa olmadığı için telif hakları da olmuyor. Mesela benim dizi 15 yıldır kimbilir kaç defa gösterilmiştir. Telif falan yok. Mesela Avrupa’ya festivallere gittiğimizde, “Ooo Orhan Bey, sizin adanız falan vardır herhalde” diyorlar. Tabii yapımcıya zorlayamazsın telifi, bireysel kalırsın. “Ben bundan telif istiyorum” diyemezsin; bunu ancak yasa der. Mesela Devlet Tiyatroları var. Devlet Sinemaları var mı? Yok. Mozambik’de sinema yasası var, bizde yok. Çok ayıp! Ben bu diziden kazandığım parayı filmlerime harcıyorum. Bir anda beş kuruşsuz kalıyorum. Sonra yine hadi dizi çekimi.

    Bir de sinema çok ciddi bir iş. Bence bir bilim dalı. Kolektif bir iş. Senaryosu var, kameramanı var, görüntü yönetmeni var, yönetmeni var. Uzun bir hazırlık dönemi gerektiriyor.

    “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” filminde Şener Şen’le birlikte.

    Sinema yasasının çıkması için bir dönem adımlar atılmıştı diye hatırlıyorum.

    O. O. Bir dönem rahmetli Adnan Kahveci uğraştı bununla. Sonra 2004’te tekrar bir girişim oldu. Tayyip Erdoğan böyle bir yasayı çıkarabilirdi ama, bizim sinemacılar “Biz size hayranız ama partinizden nefret ediyoruz” gibi bir açıklama yaptılar. Orada her şey bitmişti zaten. Yani Türk sinemasının hâlâ yasası yok. Telif hakları yok. Hâlâ dünyaya sinema pazarlayamıyoruz. Bir-iki dizi pazarlanıyor şimdi ama sinemada bir etkimiz yok. Ben bir film yapıyorum; işte Nuri bir film yapıyor. Birkaç iyi yönetmen var. Birkaç ödül alıyoruz ama o kadar. Diğer taraftan mesela Meksikalılar, Hollywood ile çalışıyor. Hindistan kendisi zaten yapıyor ve hepsinin yasaları var. Bu aslında bizim yaramız. Türk sinemasının yarası. Bu işi de bence sadece cumhurbaşkanı yapabilirdi. Onu da işte böyle mahvettiler. Halbuki o gerçekten dersini iyi çalışmıştı ve konuya hâkimdi.