14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kurulmasıyla Türkiye’de modern tıp eğitimi başladı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, Türkiye’de 1919’dan beri Tıp Bayramı olarak kutlanıyor. 1919’daki ilk 14 Mart, 1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Mütareke Dönemi’nin düşman işgali altındaki İstanbul’unda biraz buruk geçmişti. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin çok önceden planlama çalışmalarına başladığı organizasyon, kente sinmiş acı ve matem havasında, bugün yerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olan Darulfünun konferans salonunda yapılmıştı. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Avrupa ayarında tahsil gören öğrencileri, bir kadavra üzerinde anatomi dersi işlerken…
Mondros Mütarekesi’nin ardından, özellikle de 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan Yunan işgali, ülke genelinde büyük tepkiyle karşılandı. Başta İstanbul olmak üzere yurt genelinde düzenlenen protesto mitinglerine kadın-erkek binlerce kişi katıldı. İlki 19 Mayıs 1919’da Fatih Meydanı’nda, ardından Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen açıkhava mitinglerinde kadınlar ilk defa binlerce kişinin önünde erkeklerle birlikte söz aldı. Kastamonu’da 11 Aralık 1919’da düzenlenen kadın mitingi ise Türkiye’de bir ilkti.
Halide Edip (Adıvar), Sabahat (Filmer), Şükufe Nihal (Başar) ve Hayriye Melek’in (Hunç) yanısıra Nakiye (Elgün) Hanım da mitinglerde işgale karşı seslerini yükselttiler. Fotoğrafta 13 Ocak 1920’de düzenlenen 150 bin kişilik son mitingde Muallimler Cemiyeti Başkanı sıfatıyla kürsüye çıkan Nakiye Hanım, kadınlara ve erkeklere mücadele çağrısı yapıyor.
Nakiye Hanım’ın konuşması Türk ve dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Ünlü Fransız dergisi L’Illustration, 7 Şubat 1920 tarihli sayısındaki “İstanbul’da Bir Gösteri” başlıklı makalede “yumuşak, etkileyici ve kendinden emin bir sesle haykırarak duygusal ve ateşli sözleri ile dinleyiciler üzerinde büyük bir izlenim bırakan gözlüklü, orta yaşlı ve ciddi görünümlü bir kadın” olarak tasvir ettiği Nakiye Hanım’ın işgal devletlerini kınayan konuşmasına tam sayfa yer vermişti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Ankara’ya getirilmiş ve Etnografya Müzesi’nde koruma altına alınmıştı. 10 Kasım 1938’den 15 yıl sonra, buradan hareketle Anıtkabir’e nakledildi. O gün, 136 asteğmen tarafından çekilen top arabasındaki Ata’nın yola çıkış anı. Arkada 12 general ve TBMM üyelerinin oluşturduğu kortej…
19 Nisan 1925 tarihinde TBMM’de kabul edilen “29 Teşrinievvel (Ekim) günlerinin Ulusal Bayram olması addi” ile, bu mutlu gün Atatürk’ün deyimiyle Türk ulusuna “En büyük millî bayram” olarak hediye edildi. Bu tarihi izleyen yıllarda, Cumhuriyet Bayramı’nın coşkulu kutlamaları yurt çapında devam etti. Özellikle 1933’teki “Onuncu Yıl Bayramı” ve 10. Yıl Marşı tüm yurtta günlerce devam eden gösteri-şenliklerle toplumsal hafızamızda unutulmaz anılar bıraktı, bugün de devam eden bir gelenek yarattı. “Ne Mutlu Milletime, Kendi Bağrından Bir Mustafa Kemal Çıkardı” pankartı altında Turgutlu’da (Manisa) düzenlenen “Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlaması”…
Henüz değil sosyal medya, Google, internet tarayıcıların, www’nin bile olmadığı bir dönem. Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), yeni bir bilgisayar sisteminin işletmeye alınması için atılım yapmış. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, IBM3090’ı düğmesine basarak değil, iki bilgisayar arasındaki kırmızı kurdeleyi keserek “açılış”ı gerçekleştiriyor. Akülü engelli araçları, itfaiyeye alınan yangın dolapları, Tokat’ta hambugerci açılışı, yine Özal’ın 1988’de kurdelesini kestiği Osmanlı arşivleri katalogu… Politikacılarımız kurdele kesmeyi seviyor. ODTÜ’de 1990’da başlayan çalışmaların, 12 Nisan 1993’te internete bağlanmamızla sonuçlanması ise Türkiye için gerçek bir açılış-açılım olmuştu.
Sözünün sadeliği ile Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi Yunus Emre, ölümünün 700. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. 1971’de UNESCO’nun Yunus Emre Yılı ilan etmesi nedeniyle Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanan plak çalışmasında uzman isimler tercüme etmiş; Ayla Algan seslendirmiş; Ozan Sağdıç tasarımı yapmıştı.
Yunus Emre’nin doğum tarihi kimi kayıtlarda 1238-40 arası olarak veriliyor. Ölüm tarihinin ise 1320-1328 arası olduğu rivayet edilmekte. Kesin olan tek şey onun bir 13. yüzyıl ozanı olduğu. Genellikle 1240’ta Eskişehir’e bağlı Mihallıçık ilçesinin Sarıköy’ünde doğduğuna, 1321’de aynı köyde vefat ettiğine ve kabrinin de yine orada olduğuna inanılmakta. Bu tarihler Selçuklu Devleti’nin son günlerine Osmanlı Devleti’nin ise ilk günlerine denk geliyor. Yani Türkiye tarihinin önemli bir değişim çağı. Üstüne üstlük, Anadolu’yu büyük ölçüde etkileyen Moğol istilası da aynı döneme denk gelmekte.
Yunus Emre, böyle oldukça karanlık ve kargaşa dolu Ortaçağ yıllarında, çok sade bir dille “insan-ı kâmil” yani doğru ve olgun insan olmanın erdemini dile getirebilmiş bir derviştir. Deyişleri liriktir, özlüdür, eğiticidir. Buna karşın anlaşılmazlık örtüsüyle örtülü de değildir. Sanatın, özellikle de söz sanatının yüceliğine, özgünlüğüne değer verir. Tasavvuf edebiyatı bakımından Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, Hacı Bayram Veli geleneğinin bir halkası sayılsa da, her iki dünyaya sağlam ayakla basan bir veli olarak halkın gönlünde farklı bir yer edinmiştir. “Bir sözü söylemek gerek, melekler de bilmez ola” deyişi, onun anlayışının anahtarıdır. Derin anlamlar taşıdığı halde, sözünün sadeliği ile kendisini Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi olarak anmamız yerinde olacaktır.
Sıkıyönetim günlerinde plak kaydı Yunus Emre plağının çalışmaları, sıkıyönetim zamanına denk gelmiş; stüdyoda çalışmalar uzayınca sabaha kadar orada kapalı kalan müsteşar yardımcısı Mukadder Sezgin çareyi kanepeye uzanmakta bulmuştu.
Güncel bir habere göre UNESCO Millî Komisyonu 2021’i onun ölümünün 700. yılı kabul edip, “Yunus Emre Anma ve Kutlama Yılı” olarak anılması konusunda genel merkeze teklifte bulunmuştu. 30 Ocak 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bir cumhurbaşkanlığı genelgesi ile içinde bulunduğumuz yıl “Yunus Emre ve Türkçe yılı” olarak tescil edilmiş bulunmakta. Görünen o ki, Kültür Bakanlığı ve Yunus Emre Enstitüsü birtakım etkinlikler organize edecekler.
Enstitü başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş de Anadolu Ajansı’na verdiği bir mülakatta, “Yunus Emre’nin sözlerini dünyanın farklı noktalarındaki insanlarla buluşturmak ve onun ‘insanlığın özü itibarıyla bir olduğunu’ anlatan felsefesini anlatmak için kültürel etkinlikler düzenlemeye devam edeceklerini belirtmiş; “enstitü olarak 2021’de bütün dünyaya sadece Yunus’u götürmeyeceğiz, oralarda da Yunus’un çağdaşı, Yunus’un benzeri olan insanlarla birlikte bu yılı kutlayacağız ve onun görüşlerini yeniden gündeme getireceğiz” demişti. Ayrıca salgın hastalık yüzünden düzenledikleri etkinlikleri dijital platforma taşıdıklarını da ifade etmişti.
★★★
Yıllar önce, yine UNESCO şemsiyesi altında “Yunus Emre Anma ve Tanıtım Yılı” etkinlikleri düzenlenmişti. Bu etkinlik kararı, 1971 yılında Yunus Emre’nin ölümünün 650. yılında alınmıştı. 1972 yılında da devam eden o etkinliklerin bir safhasına ben de bizzat hem tanık olmuş hem de görev almıştım.
UNESCO’nun kararı kesinleşince, yurtiçi kutlamaların organizasyonu için devletin ilgili birimlerinde rutin çalışmalar başlamıştı. Türkiye’de Kültür Bakanlığı yeni kurulmuştu; örgütlenmesi tamamlanamadığı için elinde fazla bir olanak yoktu. Yurtdışı tanıtım işlerinin Turizm Bakanlığı’nın görev çerçevesi içinde olması gerekiyordu. O sıralarda bakanlık müsteşarı Münci Giz, müsteşar yardımcısı ise Mukadder Sezgin idi. Mukadder Bey’in ilk düşündüğü etkinlik, ünlü bestecimiz Ahmet Adnan Saygun’nun kendisi kadar ünlü Yunus Emre Oratoryosu’nun plak haline getirilmesi ve dünyaya dağıtılması idi. Ancak Adnan Bey, böyle bir vesile ile hatırlanmaktan çok memnun olduğunu, ancak o eserin telif haklarının Almanya’daki bir yayıncı kuruluşuna satıldığını, onlardan izin almanın zorluğu dolayısıyla pek umutlu olmadığını beyan etmişti.
Anadolu ozanı, Batı’yla buluşuyor Kapağında Ozan Sağdıç’ın Tuzgölü civarında çektiği bir hasat dönüşü fotoğrafının kullanıldığı plağı (altta), Ayla Algan seslendirmişti (üstte).
Bu durumda yapılacak iş, yeni bir prodüksiyona gitmekti. Acaba Yunus Emre’nin şiirlerinden uygun ölçüde seçki yapılsa; bunların İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi dünyaca yaygın dillere yapılmış çevirileri, yine Yunus Emre’nin aşık tarzı söyleyişine benzer bir biçimde, bir saz eşliğinde, popüler bir ses sanatçısına söyletilebilir miydi?
O günlerde Ajda Pekkan pek gözde bir isimdi. O veya ona benzer bir başkası bu işin üstesinden gelebilir miydi? Tabii bu noktada, işi erbabına sormak gerekiyordu. Ankara Radyosu müzik yayınlarında prodüktör olmakla birlikte, popüler müzik dünyamızda hemen herkesi çok iyi tanıyan, birkaç organizasyona da imza atmış olan Erkan Özerman’a danışmakta yarar vardı. Mukadder Bey’in bu sorusunu, Özerman 1 gün bile geçmeden yanıtladı. Bunu yapabilecek isim Ayla Algan’dı. Kanımca da bu doğru bir seçimdi.
Ayla Algan o güne kadar gazino sahnelerinde görülmemişti. Bertolt Brecht’in kabare oyunlarında çok iyi performans göstermiş bir tiyatro oyuncusuydu. Sözkonusu yabancı dilleri bilir ve düzgün telaffuz ederdi. Peki kendisine bağlama ile kim eşlik edecekti? Halk müziğini kitabını yazacak kadar iyi bilen, beste yapma yeteneğine de sahip, tezenesi kendine özgü bir sanatçı Cemil Demirsipahi bu iş için biçilmiş kaftandı.
Herkes işinin ehli Sağdıç’ın kayıt stüdyosundaki kumanda odasının camının arkasında fotoğrafladığı Ayla Algan (üstte)… Albüm için halk müziği konusunda zengin bir kültüre sahip Cemil Demirsipahi ortaya çıkan her parçaya uygun ezgiyi buluyordu (altta).
Kadro böylece belirlendikten sonra, hemen faaliyete geçilmişti. Parçalar hazırlanacak, olgunlaştığına kanaat getirildiğinde kayıtları yapılacaktı. Hedef, kısaca LP olarak anılan uzunçalar bir plak üretmekti. Bu evrede ben de devreye girmekteydim. Zira bu plağın albümünü hazırlama işi de bana düşüyordu. Mazrufun zarfı da içeriğine denk bir değerde olmalıydı. Bu düşünceyle faaliyeti yakından izlemeliydim. Meşrutiyet Caddesi’ndeki bir apartman dairesinde Turgut Özakman’ın bir kayıt stüdyosu vardı. Çalışmalar orada gerçekleştiriliyordu.
İngilizce çeviriler, ilk Kültür Bakanımız olup, o günlerde görevini sürdürmekte olan Talat Halman’a aitti. Acilen yapılması gereken Fransızca çevirileri, şair Tahsin Saraç ile müsteşar yardımcısı Mukadder Sezgin ortaklaşa üstleneceklerdi. İkisi de Sorbonne Üniversitesi eğitimi görmüş kişiydiler. Çeviri çalışmalarını, daha önce sözü geçen ses kayıt stüdyosunda yapmaktaydılar. Ben de canlı yayın gibi onları izlemekteydim. Ortaya çıkan her çevirinin anında uygulaması yapılıyordu. Aksayan bir yer olursa hemen düzeltiliyordu. Bütün çalışmalar gece-gündüz sürdürülmekteydi.
Çeviriler taze taze stüdyoya giriyor Şair Tahsin Saraç ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mukadder Sezgin seçtikleri şiirleri Fransızcaya tercüme ediyorlar. Ayla Algan da taze taze zihnine yerleştirmeye çalışıyor (üstte); ardından da hemen stüdyoya geçip aksayan bir yer var mı diye çevirinin uygulamasını yapıyor (altta).
İşin kötü yanı, tam da o sırada ülkece bir sıkıyönetim süreci vardı. Belli bir saatten sonra sokağa çıkma yasağı vardı. Faaliyet uzarsa, orada sabaha kadar kalmaya mahkumduk. Herkes evine çekilmiş, sokaklarda in-cin top oynarken, çalışılan stüdyonun salonundaki ışıklar yanıyor, saz- söz sesleri de ister istemez dışarıya bir miktar sızıyormuş. Bir gece komşulardan biri “Bu dairede vur patlasın, çal oynasın alem yapılıyor” diye ihbarda bulunmuş. Polisler baskına gelmişlerdi. Onlara alem değil, devlet işi yapıldığı anlatıldı. İkna olup gitmişlerdi.
İstanbul’da birkaç firma, çok eski bir tarihten beri “taşplak” dediğiniz 78 devirli gramofon plaklarını basabiliyordu. O tarihte 45’likler de çoktan basılır duruma gelmişti. Ancak henüz uzunçalar (LP) baskısı yapılamıyordu. Kaydı hazırlanmış plağın baskısı Macaristan’da yaptırtılacak, kapak albümü ise Türkiye’de hazırlanacaktı.
Kısa zamanda albüm içeriği olan fotoğrafları ve yazıları toparladım, sayfa düzenini halletim. Özellikle kapak için seçtiğim, akşam vakti güneş batmaya yakınken Tuzgölü civarında çekmiş olduğum buram buram Anadolu kokan hasat dönüşü fotoğrafı çok beğenilmişti. Ankara’da güven duyduğumuz bir basımevinde baskı işini de gerçekleştirmiş olduk.
Daha Üsküdar-Harem sahil yolu açılmamış. Salacak-Harem arasında irili-ufaklı çakılların oluşturduğu doğal kıyı şeridindeki Salacak Bahçesi’nin eteğinde Salacak Plajı uzanıyor. 1937’de İstanbullular burada, arkada tarihî İstanbul yarımadasına, önde Kız Kulesi’ne bakarak kumsalda güneşleniyor, denize giriyorlar. Bu yemyeşil park/plaj aynı zamanda bir gazino. Yazın Pazar geceleri Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a İstanbul’un en ünlü ses sanatçıları Üsküdar’ı şenlendiriyor. Bugün martıların sesleri ve denizin hışırtısı, araç ve insan uğultusunun ardında kaybolup gitmiş; diğer her şey gibi.
Bugün gökdelenler, plazalar arasında gökyüzünü görmenin neredeyse imkansız olduğu Maslak’ta bir zamanlar gözalabildiğine uzanan çayırlar, iki tarafında ağaçların sıralandığı şirin bir yol olduğuna inanmak oldukça güç. Fotoğrafta, Mekteb-i Sultânî’de (bugünkü Galatasaray Lisesi) hocalık, sarayda tercümanlık yapan Mehmed Said Bey’in (1865-1928) fotoğrafın çekildiği tarihte 22 yaşında olan torunu Nesrin Bağana ve 3 yaşındaki oğlu Bülent Bağana görülüyor. Arkalarından korna çalan, trafiği tıkadınız diyen olmayınca anne-oğul yolun kenarında bir hâtıra fotoğrafı çektirmek için durmuşlar.
Türkiye’de ilk defa öğrenciler tarafından toplu halde beden eğitimi gösterileri yapıldığında, tarih 12 Mayıs 1916’ydı. İsmi sonraları Çapa Öğretmen Okulu olacak Darülmuallimîn öğrencileri, şimdi Fenerbahçe Stadı olarak bilinen İttihatspor sahasında “Jimnastik Şenlikleri” adını taşıyan ilk gösterilerini sunmuştu. Büyük ilgi gören “Jimnastik Şenlikleri”, o tarihten sonra “Mektepliler Bayramı”, “İdman Bayramı”, “Jimnastik Bayramı” adlarıyla her yıl Mayıs ayında tekrarlandı. 1935’te ise Samsun’a çıkışın yıldönümü “Atatürk Günü”nün tüm gençliğe maledilmesi için, 19 Mayıs’ın Gençlik ve Spor Bayramı adı altında kutlanması kabul edildi. Fotoğraf, bundan 20 yıl sonra 1955’te Ankara’daki Hipodrom’da düzenlenen 19 Mayıs töreninden… Dinç ve sağlıklı bir neslin fertleri, bir çarkın dişlileri gibi uyumlu.
1960’lı yıllardan itibaren Ankara ve İstanbul sahnelerinde sergilenen müzikaller, Türk seyircisine yeni bir seyirlik anlayışı getiriyordu. Cüneyt Gökçer’in hem tasarladığı hem de oynadığı gösteriler hem hafızalarda hem fotoğraf karelerinde silinmez izler bıraktı: “Kiss Me Kate”, ““My Fair Lady”, “Don Kişot”, “Damdaki Kemancı”…
“My Fair Lady”de Ayten Gökçer.
Broadway, New York kentinin merkezi konumundaki Manhattan bölgesindeki ünlü bir caddenin adı. Davetkâr neon ışıklarının pırıl pırıl aydınlattığı bir eğlence alemi. Caddenin dünya çapındaki şöhreti, daha çok üzerinde ve yan sokaklarında yer almış bulunan 40 kadar tiyatro sayesindedir. Bu sahnelerde, ilk örnekleri Paris’e verilmiş olan bulvar komedisi tarzından eserler, revü türünden gösteriler, kabare oyunları sergilenir. Broadway aynı zamanda, denilebilir ki özgün müzikal türünün doğduğu ve gelişip zirveye ulaştığı bir yerdir. Londra’da da Broadway kadar olmasa da bu tür tiyatrolar mevcut.
Müzikal denilince, genellikle insana hoşça vakit geçirmeyi hedefleyen, konunun gelişimine paralel olarak içinde şarkılar ve müzik parçaları bulunan sahne eserleri akla gelir. Konu bir komedi de olabilir, duygusal bir dram da. Bir bakıma klasik operet türünün bir uzantısı da sayabiliriz. Bizde de çok erken tarihlerde denenmiş bir oyun biçimidir. 1875’te bestelenen Dikran Çuhacıyan’ın “Leblebici Horhor” opereti ilk örneklerden biri sayılabilir. Bu eserin 1934’te Nâzım Hikmet’in senaryolaştırdığı şekliyle Muhsin Ertuğrul tarafından filmi de çekilmiştir. Uluslararası bir yarışmada ülkemize ilk ödül kazandıran Türk filmi olarak tescil de edilmiştir.
“My Fair Lady” müzikalinde Ayten ve Cüneyt Gökçer. Çiçekçi kız Eliza, Albay Pickering’e çiçek satmaya çalışıyor.
Bu arada eskilerin “doğurgan” yerine kullandıkları “velut” sözcüğüyle anılabilecek Muhlis Sabahattin Bey’i gözardı edemeyiz. Meşrutiyet yıllarında gazetecilik mesleği ile göze çarpan ve bu yılların bir bölümünü sürgün olarak Avrupa’da geçiren Sabahattin Bey’in, ancak 1918’de siyaset yapmamak koşuluyla yurda dönmesine izin verilir. Bu arada zamanını boş geçirmemiş, sıkı bir müzik eğitimi almış ve besteci olmuştur. 1917’de ve vefat ettiği 1942’ye kadar kesintisiz sürdürdüğü bestecilik yıllarını hemen hemen her sene bir operet veya revü bestelemekle geçirmiş. “Çaresaz” onun ilk sahne eseri. Onu “Kerem ile Aslı”, “Aşk Mektebi”, “Asaletmeab”, “Muteber Paşa” gibi daha niceleri izlemiş. Çoğunun metnini de kendisi yazmış. “Gül Fatma” ve “Ayşe” en ünlü eserleri.
Değerli bestecimiz bunlarla da yetinmemiş, 1930’lu yıllarda “Muhlis’in Çocukları” adıyla bir operet topluluğu kurmuş; bir süre sonra “Süreyya Opereti” adını vererek ve temsillerini sürdürmek üzere Kadıköy’deki Süreyya Operası’na gelmiş. Operetlerini sahneye koyduğu kadrosunda, Suzan Lütfullah, Lütfullah Sururi, Celal Sururi, Muammer Karaca, Toto Karaca, Avni Dilligil gibi adlarını sonradan sıkça duyduğumuz gençler varmış.
1950’li yılların başlarında Kabataş Lisesinde öğrenciydim. Biri daha sonra Ferhan Şensoy tiyatrosu olan Ses Opereti’ne, diğeri Taksim Sineması’nın yanındaki Maksim salonunda temsillerini sürdüren Muammer Karaca Opereti’ne her fırsatta koşa koşa giderdim. Şimdi “Muhlis’in Çocukları” listesine bakıyorum da, çoğu bu iki tiyatronun kadrolarında olgunluklarını yaşamaktaydılar benim seyircisi olduğum yıllarda. Sururi ailesinden Celal ve Ali Beyleri, Muzaffer Hepgüler’i, Toto Karaca’yı, Adile Naşit’i ve daha nice komedyeni alkışlamıştık.
Ünlü bestecilerimizden Cemal Reşit Rey’in bestelerini yaptığı “Üç Saat”, “Lüküs Hayat”, “Deli Dolu”, “Söz Caz”, “Maskara” ve “Hava Cıva” isimli, kendilerinin operet olarak betimledikleri eserler de, aslında bizdeki ilk müzikal örnekleridir. Özellikle “Lüküs Hayat”ın şarkıları çok beğenildi. Zaman zaman çeşitli tiyatro toplulukları tarafından tekrar tekrar sahnelendi. Bu eserin metin yazarı Ekrem Reşit Rey olarak belirtilmişse de, o sıralarda hapiste olan ve sakıncalı sayılan Nâzım Hikmet’e ait olduğu hakkında bir de söylenti mevcut.
“Keşanlı Ali Destanı” ise bir Haldun Taner klasiği. Büyük kentin varoşu Sineklidağ’da yaşayan Ali’nin bir yandan kabadayı, bir yandan naif yanını hicveden, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nda sahnelenen oyun sadece 6 yılda 493 kez yinelenmiş, yurtdışında da ünlenmişti. Yine Haldun Taner’in yazdığı “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”, Tomas Fasulyeciyan’ın kendi adıyla kurduğu kumpanyasının Bursa’da ayakta kalma çabasını anlatıyordu. Müzikali de yapıldı. 1950’li, 60’lı yıllardan bu yana, “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Yedi Kocalı Hürmüz” ve daha nice yerli müzikallerimiz şanoları hiç boş bırakmadı.
Mancalı Adam Don Kişot uyarlaması “Mançalı Adam” müzikalinden eğlenceli bir sahnede Cüneyt Gökçer, Şahap Akalın, Muammer Esi, ve Ayten Gökçer. En üstte yine aynı müzikalden bir sahne var.
1960’lı yılların başında Devlet Tiyatrosu ile Operası tek bir kurumdu. Nihayet bale bölümü de bu kuruma bağlı bir dal olarak kurulmuştu. Bütün bu faaliyetlerin başında genel müdür olarak Cüneyt Gökçer bulunmakta idi. Kendisi iyi bir aktör, iyi bir sahneye koyucu ve yorumcuydu. Aynı zamanda hırslı bir kişi idi. Bunu kötü bir nitelik olarak görmediğimi belirtmek isterim. Bazen hırs, başarının anahtarıdır. “Kral Lear, Kral Oedipus, IV. Henry, Don Juan” gibi görkemli oyunların büyük oyuncusuydu. O günlerde en çok konuşulan müzikal “Kiss me Kate”e aklı takılmıştı. Ancak, Böyle bir oyun için hem rol yapma becerisi yüksek, hem de şarkı söyleyebilen sanatçılar ile bir orkestra ve koro gerekti. Ancak asıl sorun Amerikan müzikali ruhunu kavramış işin erbabı uygun yönetmen bulabilmekti. O da, 1961’de Devlet Konservatuvarı Bale bölümüne dört haftalık bir eğitim ile bir eserin sahnelenmesi için davet edilmiş Tod Bolender oldu. Rus bale okulunun büyük ustası, Amerikan balesinin kurucusu sayılan Gürcü asıllı George Balanchine’in yetiştirdiği, önceleri bir balet, giderek koreograf olmuş ünlü bir sanatçıydı. Cüneyt Göker ile iyi uyum sağlayarak Broadway müzikallerini Türk halkına sevdiren bir ekip olmuşlardı.
Cole Porter’in yarattığı “Kiss Me Kate” müzikali 1948 yapımıydı. Metni yazan Samuel ve Bella Spewack çifti. Türkçeye Sevgi Sanlı çevirmişti. Başarılı her müzikalin başına geldiği üzere, bunun 1953’te George Sidney’in yönetimiyle, hem de yeni icat 3D formatında filmi de çekildi; 1954’te Oscar’a aday oldu. 1963’te Ankara Opera sahnesindeki Türkiye prodüksiyonu da çok başarılı geçmişti. Başrolleri Cüneyt Gökçer ve Sevda Aydan paylaşmıştı. Gangster tiplemesinde Semih Sergen ve Savaş Başar çok sempatik, göze çarpıcı bir kompozisyon sergilemişlerdi.
Ankara Devlet Operası’nda sahnelenen ikinci Broadway müzikali Bernard Shaw’ın “Pigmalion” (Bir Kadın Yarattım) oyununun müzikli uyarlamasıdır. Eser bir bakıma asaletin, kibarlığın ırsi üstünlük olmayıp eğitimle kazanılabilir olmasının kantı sayılabilir.
Damdaki Kemancı Geleneklere bağlı bir toplulukta, değişen dünya koşullarına direnişi işleyen “Damdaki Kemancı”da Sütçü Teyye’nin kabusu (üstte) ve düğün sahneleri (altta).
“My Fair Lady”nin filmi çevrildiğinde başrollerin Rex Harrison ve Audrey Hepburn’a verilmesi isabetli seçimdi. Bizdeki temsilde ise Cüneyt Gökçer-Ayten Gökçer ikilisi vardı. Albay Pickering rolündeki Asuman Korad ile Eliza’nın babasını oynayan Şahap Akalın da rollerinde göz dolduruyordu. Ankara temsilinden sonra, 1969’da İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışında Devlet Tiyatroları’nın ilk ağızda sahneleyeceği oyunlardan biri olarak repertuvara konulmuştu. Bu prömiyeri tiyatro bölümünün kurucusu Carl Ebert de izlemiş, eski öğrencilerinin olağanüstü başarılarından dolayı onları bağrına basarak kutlamıştı.
Broadway yeni müzikaller piyasaya sürerken, ünlü romanlardan ve tiyatro klasiklerinden büyük ölçüde yararlanmıştır. Dale Wasserman ve Joe Darion işe bu noktada Cervantes’in Don Kişot eserini ele almakla gerçekten turnayı gözünden vurmuşlar. Filmi çevrildiğinde, daha sonra Don Kişot’a dönüşecek olan Cervantes rolünü ünlü oyuncu Peter O’Toole üstlenmiş, Aldonza/Dulcinea rolünü de en parlak yıllarında Sofia Loren oynamıştı. Bizim Ankara versiyonunda ise başrolleri Cüneyt Gökçer/Ayten Gökçer ikilisi paylaşmıştı. Ayrıca Şanso Panso rolünde Şahap Akalın, hancı rolünde de Muammer Esi olağanüstü başarı sağlamışlardı.
Perde arkasındakiler Dört müzikalin de yönetmeni ünlü dansçı ve sahne yönetmeni Amerikalı Tod Bolender’di (sağda). “Kiss Me Kate” hariç diğer üç müzikalin orkestra şefliğini ise Dieter Brux üstlenmişti.
Müziklerini Jerry Bock’un bestelediği, şarkı sözlerini Sheldon Harnick’in yazdığı “Damdaki Kemancı” müzikali ise geleneklere bağlı bir toplulukta, değişen dünya koşullarına direnişin, ama sonunda çaresiz kabul edişin ve zor koşullar içinde bile dengeyi korumaya çalışmanın ironik bir anlatımı olarak özetlenebilir.
İlk kez 1964’te Broadway’de sergilenen müzikalde Tevye rolünü Zero Mostel oynamış ve büyük sükse yapmıştı. Yıllar sonra ben Avrupa’da Zero Mostel’i (hiç kuşkusuz konuk oyuncu olarak) aynı oyunda izleme şansına sahip olmuştum. 1979’da çevrilen filmindeki Tevye’yi Topol canlandırmıştı.
Ankara Devlet Tiyatrosu’nda ilk oynanış tarihi 14 Ekim 1969’dur. Elbette Sütçü Tevye, Cüneyt Gökçer’in bizzat kendisi olacaktı. Zero Mostel’i sahnede izlediğimi söylemiştim; Topol’u da sinemada seyrettik. Üçü arasındaki en iyi Tevye hangisiydi diye soracak olursanız, hiç tereddütsüz ve büyük farkla Cüneyt Gökçer’di derim. Tevye’nin eşi Golde’yi ise yakınlarda yitirdiğimiz çok değerli oyuncumuz Handan Uran oynamıştı.
Bu dört Broadway müzikali, zamanında ağzımıza çalınan birer parmak bal gibiydi. Rüzgar gibi esip geçti. O günleri yaşamış olanların belleğinde birer anı olarak, ünlü şarkılarıyla, bir de çekilmiş fotoğraflarıyla izleri kaldı.