Kategori: Albüm

  • Tıbbiye Mektebi’nde anatomi dersi

    14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kurulmasıyla Türkiye’de modern tıp eğitimi başladı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, Türkiye’de 1919’dan beri Tıp Bayramı olarak kutlanı­yor. 1919’daki ilk 14 Mart, 1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Mütareke Dönemi’nin düşman işgali altındaki İstanbul’unda biraz buruk geçmişti. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin çok önceden planlama çalışmalarına başladığı organizasyon, kente sinmiş acı ve matem havasında, bugün yerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olan Darulfünun kon­ferans salonunda yapılmıştı. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Avrupa ayarında tahsil gören öğrencileri, bir kadavra üzerinde anatomi dersi işlerken…

    ABDULLAH FRERES / LIBRARY OF CONGRESS

  • Nakiye Hanım ve kadınlar Yunan işgaline karşı meydanlarda

    Mondros Mütarekesi’nin ardından, özellikle de 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan Yunan işgali, ülke genelinde büyük tepkiyle karşılandı. Başta İstanbul olmak üzere yurt gene­linde düzenlenen protesto mitingleri­ne kadın-erkek binlerce kişi katıldı. İlki 19 Mayıs 1919’da Fatih Meydanı’nda, ardından Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen açıkhava mitinglerin­de kadınlar ilk defa binlerce kişinin önünde erkeklerle birlikte söz aldı. Kastamonu’da 11 Aralık 1919’da dü­zenlenen kadın mitingi ise Türkiye’de bir ilkti.

    Halide Edip (Adıvar), Sabahat (Filmer), Şükufe Nihal (Başar) ve Hay­riye Melek’in (Hunç) yanısıra Nakiye (Elgün) Hanım da mitinglerde işgale karşı seslerini yükselttiler. Fotoğrafta 13 Ocak 1920’de düzenlenen 150 bin kişilik son mitingde Muallimler Cemi­yeti Başkanı sıfatıyla kürsüye çıkan Nakiye Hanım, kadınlara ve erkeklere mücadele çağrısı yapıyor.

    Nakiye Hanım’ın konuşması Türk ve dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştı. Ünlü Fransız dergisi L’Illustration, 7 Şubat 1920 tarihli sayısındaki “İstanbul’da Bir Gös­teri” başlıklı makalede “yumuşak, etkileyici ve kendinden emin bir sesle haykırarak duygusal ve ateşli sözleri ile dinleyiciler üzerinde büyük bir izlenim bırakan gözlüklü, orta yaşlı ve ciddi görünümlü bir kadın” olarak tasvir ettiği Nakiye Hanım’ın işgal devletlerini kınayan konuşmasına tam sayfa yer vermişti.

  • Anıtkabir’e doğru…

    Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Ankara’ya getirilmiş ve Etnografya Müzesi’nde koruma altına alınmıştı. 10 Kasım 1938’den 15 yıl sonra, buradan hareketle Anıtkabir’e nakledildi. O gün, 136 asteğmen tarafından çekilen top arabasındaki Ata’nın yola çıkış anı. Arkada 12 general ve TBMM üyelerinin oluşturduğu kortej…

    R. SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU KOLEKSİYONU

  • Cumhuriyetin 10. yılında…

    19 Nisan 1925 tarihinde TBMM’de kabul edilen “29 Teşrinievvel (Ekim) günlerinin Ulusal Bayram olması addi” ile, bu mutlu gün Atatürk’ün deyimiyle Türk ulusuna “En büyük millî bayram” olarak hediye edildi. Bu tarihi izleyen yıllarda, Cumhuriyet Bayra­mı’nın coşkulu kutlamaları yurt çapında devam etti. Özellikle 1933’teki “Onuncu Yıl Bayramı” ve 10. Yıl Marşı tüm yurtta günlerce devam eden gösteri-şenliklerle toplumsal hafızamızda unutulmaz anılar bıraktı, bugün de devam eden bir gelenek yarattı. “Ne Mut­lu Milletime, Kendi Bağrından Bir Mustafa Kemal Çıkardı” pankartı altında Turgutlu’da (Manisa) düzenlenen “Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlaması”…

    R. SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU KOLEKSİYONU

  • Vatana-millete hayırlı bilgisayar

    Henüz değil sosyal medya, Google, internet tarayıcıların, www’nin bile olmadığı bir dönem. Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), yeni bir bil­gisayar sisteminin işletmeye alınması için atılım yapmış. Dönemin Cum­hurbaşkanı Turgut Özal, IBM3090’ı düğmesine basarak değil, iki bilgisayar arasındaki kırmızı kurdeleyi kese­rek “açılış”ı gerçekleştiriyor. Akülü engelli araçları, itfaiyeye alınan yangın dolapları, Tokat’ta hambugerci açılışı, yine Özal’ın 1988’de kurdelesini kestiği Osmanlı arşivleri katalogu… Politi­kacılarımız kurdele kesmeyi seviyor. ODTÜ’de 1990’da başlayan çalışmala­rın, 12 Nisan 1993’te internete bağlan­mamızla sonuçlanması ise Türkiye için gerçek bir açılış-açılım olmuştu.

    KAYNAK: CUMHURBAŞKANLIĞI ARŞİVİ

  • 700 yıl önce öldü ama, sesi-sözü hep yaşayacak

    Sözünün sadeliği ile Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi Yunus Emre, ölümünün 700. yılında çeşitli etkinliklerle anılıyor. 1971’de UNESCO’nun Yunus Emre Yılı ilan etmesi nedeniyle Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanan plak çalışmasında uzman isimler tercüme etmiş; Ayla Algan seslendirmiş; Ozan Sağdıç tasarımı yapmıştı.

    Yunus Emre’nin doğum tarihi kimi kayıtlarda 1238-40 arası olarak veriliyor. Ölüm tarihinin ise 1320-1328 arası olduğu rivayet edilmekte. Kesin olan tek şey onun bir 13. yüzyıl ozanı oldu­ğu. Genellikle 1240’ta Eskişe­hir’e bağlı Mihallıçık ilçesi­nin Sarıköy’ünde doğduğuna, 1321’de aynı köyde vefat etti­ğine ve kabrinin de yine orada olduğuna inanılmakta. Bu ta­rihler Selçuklu Devleti’nin son günlerine Osmanlı Devleti’nin ise ilk günlerine denk geliyor. Yani Türkiye tarihinin önemli bir değişim çağı. Üstüne üst­lük, Anadolu’yu büyük ölçüde etkileyen Moğol istilası da ay­nı döneme denk gelmekte.

    Yunus Emre, böyle olduk­ça karanlık ve kargaşa dolu Ortaçağ yıllarında, çok sade bir dille “insan-ı kâmil” yani doğru ve olgun insan olmanın erdemini dile getirebilmiş bir derviştir. Deyişleri liriktir, öz­lüdür, eğiticidir. Buna karşın anlaşılmazlık örtüsüyle örtülü de değildir. Sanatın, özellik­le de söz sanatının yüceliğine, özgünlüğüne değer verir. Ta­savvuf edebiyatı bakımından Hacı Bektaş Veli, Taptuk Em­re, Hacı Bayram Veli geleneği­nin bir halkası sayılsa da, her iki dünyaya sağlam ayakla ba­san bir veli olarak halkın gön­lünde farklı bir yer edinmiş­tir. “Bir sözü söylemek gerek, melekler de bilmez ola” deyişi, onun anlayışının anahtarıdır. Derin anlamlar taşıdığı halde, sözünün sadeliği ile kendisini Anadolu coğrafyasının ilk öz Türkçe şairi olarak anmamız yerinde olacaktır.

    Sıkıyönetim günlerinde plak kaydı Yunus Emre plağının çalışmaları, sıkıyönetim zamanına denk gelmiş; stüdyoda çalışmalar uzayınca sabaha kadar orada kapalı kalan müsteşar yardımcısı Mukadder Sezgin çareyi kanepeye uzanmakta bulmuştu.

    Güncel bir habere göre UNESCO Millî Komisyonu 2021’i onun ölümünün 700. yılı kabul edip, “Yunus Em­re Anma ve Kutlama Yılı” ola­rak anılması konusunda genel merkeze teklifte bulunmuş­tu. 30 Ocak 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan bir cum­hurbaşkanlığı genelgesi ile içinde bulunduğumuz yıl “Yu­nus Emre ve Türkçe yılı” ola­rak tescil edilmiş bulunmakta. Görünen o ki, Kültür Bakan­lığı ve Yunus Emre Enstitüsü birtakım etkinlikler organize edecekler.

    Enstitü başkanı Prof. Dr. Şeref Ateş de Anadolu Ajan­sı’na verdiği bir mülakatta, “Yunus Emre’nin sözlerini dünyanın farklı noktalarında­ki insanlarla buluşturmak ve onun ‘insanlığın özü itibarıyla bir olduğunu’ anlatan felsefe­sini anlatmak için kültürel et­kinlikler düzenlemeye devam edeceklerini belirtmiş; “ensti­tü olarak 2021’de bütün dün­yaya sadece Yunus’u götürme­yeceğiz, oralarda da Yunus’un çağdaşı, Yunus’un benzeri olan insanlarla birlikte bu yılı kut­layacağız ve onun görüşlerini yeniden gündeme getireceğiz” demişti. Ayrıca salgın hastalık yüzünden düzenledikleri et­kinlikleri dijital platforma ta­şıdıklarını da ifade etmişti.

    ★★★

    Yıllar önce, yine UNES­CO şemsiyesi altında “Yunus Emre Anma ve Tanıtım Yılı” etkinlikleri düzenlenmişti. Bu etkinlik kararı, 1971 yılında Yu­nus Emre’nin ölümünün 650. yılında alınmıştı. 1972 yılın­da da devam eden o etkinlikle­rin bir safhasına ben de bizzat hem tanık olmuş hem de görev almıştım.

    UNESCO’nun kararı kesin­leşince, yurtiçi kutlamaların organizasyonu için devletin il­gili birimlerinde rutin çalış­malar başlamıştı. Türkiye’de Kültür Bakanlığı yeni kurul­muştu; örgütlenmesi tamam­lanamadığı için elinde fazla bir olanak yoktu. Yurtdışı tanıtım işlerinin Turizm Bakanlığı’nın görev çerçevesi içinde olma­sı gerekiyordu. O sıralarda ba­kanlık müsteşarı Münci Giz, müsteşar yardımcısı ise Mu­kadder Sezgin idi. Mukadder Bey’in ilk düşündüğü etkinlik, ünlü bestecimiz Ahmet Adnan Saygun’nun kendisi kadar ün­lü Yunus Emre Oratoryosu’nun plak haline getirilmesi ve dün­yaya dağıtılması idi. Ancak Adnan Bey, böyle bir vesile ile hatırlanmaktan çok memnun olduğunu, ancak o eserin telif haklarının Almanya’daki bir yayıncı kuruluşuna satıldığını, onlardan izin almanın zorluğu dolayısıyla pek umutlu olmadı­ğını beyan etmişti.

    Anadolu ozanı, Batı’yla buluşuyor Kapağında Ozan Sağdıç’ın Tuzgölü civarında çektiği bir hasat dönüşü fotoğrafının kullanıldığı plağı (altta), Ayla Algan seslendirmişti (üstte).

    Bu durumda yapılacak iş, yeni bir prodüksiyona gitmekti. Acaba Yunus Emre’nin şiirle­rinden uygun ölçüde seçki ya­pılsa; bunların İngilizce, Fran­sızca ve Almanca gibi dünyaca yaygın dillere yapılmış çeviri­leri, yine Yunus Emre’nin aşık tarzı söyleyişine benzer bir bi­çimde, bir saz eşliğinde, popü­ler bir ses sanatçısına söyleti­lebilir miydi?

    O günlerde Ajda Pekkan pek gözde bir isimdi. O veya ona benzer bir başkası bu işin üstesinden gelebilir miydi? Tabii bu noktada, işi erbabı­na sormak gerekiyordu. Anka­ra Radyosu müzik yayınların­da prodüktör olmakla birlik­te, popüler müzik dünyamızda hemen herkesi çok iyi tanıyan, birkaç organizasyona da imza atmış olan Erkan Özerman’a danışmakta yarar vardı. Mu­kadder Bey’in bu sorusunu, Özerman 1 gün bile geçmeden yanıtladı. Bunu yapabilecek isim Ayla Algan’dı. Kanımca da bu doğru bir seçimdi.

    Ayla Algan o güne kadar gazino sahnelerinde görülme­mişti. Bertolt Brecht’in kaba­re oyunlarında çok iyi per­formans göstermiş bir tiyat­ro oyuncusuydu. Sözkonusu yabancı dilleri bilir ve düzgün telaffuz ederdi. Peki kendisine bağlama ile kim eşlik edecekti? Halk müziğini kitabını yazacak kadar iyi bilen, beste yapma yeteneğine de sahip, tezenesi kendine özgü bir sanatçı Cemil Demirsipahi bu iş için biçilmiş kaftandı.

    Herkes işinin ehli Sağdıç’ın kayıt stüdyosundaki kumanda odasının camının arkasında fotoğrafladığı Ayla Algan (üstte)… Albüm için halk müziği konusunda zengin bir kültüre sahip Cemil Demirsipahi ortaya çıkan her parçaya uygun ezgiyi buluyordu (altta).

    Kadro böylece belirlendik­ten sonra, hemen faaliyete ge­çilmişti. Parçalar hazırlanacak, olgunlaştığına kanaat getiril­diğinde kayıtları yapılacaktı. Hedef, kısaca LP olarak anılan uzunçalar bir plak üretmek­ti. Bu evrede ben de devreye girmekteydim. Zira bu plağın albümünü hazırlama işi de ba­na düşüyordu. Mazrufun zarfı da içeriğine denk bir değerde olmalıydı. Bu düşünceyle faa­liyeti yakından izlemeliydim. Meşrutiyet Caddesi’ndeki bir apartman dairesinde Turgut Özakman’ın bir kayıt stüdyosu vardı. Çalışmalar orada gerçek­leştiriliyordu.

    İngilizce çeviriler, ilk Kül­tür Bakanımız olup, o günlerde görevini sürdürmekte olan Ta­lat Halman’a aitti. Acilen yapıl­ması gereken Fransızca çeviri­leri, şair Tahsin Saraç ile müs­teşar yardımcısı Mukadder Sezgin ortaklaşa üstlenecekler­di. İkisi de Sorbonne Üniversi­tesi eğitimi görmüş kişiydiler. Çeviri çalışmalarını, daha önce sözü geçen ses kayıt stüdyo­sunda yapmaktaydılar. Ben de canlı yayın gibi onları izlemek­teydim. Ortaya çıkan her çevi­rinin anında uygulaması yapılı­yordu. Aksayan bir yer olursa hemen düzeltiliyordu. Bütün çalışmalar gece-gündüz sürdü­rülmekteydi.

    Çeviriler taze taze stüdyoya giriyor Şair Tahsin Saraç ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mukadder Sezgin seçtikleri şiirleri Fransızcaya tercüme ediyorlar. Ayla Algan da taze taze zihnine yerleştirmeye çalışıyor (üstte); ardından da hemen stüdyoya geçip aksayan bir yer var mı diye çevirinin uygulamasını yapıyor (altta).

    İşin kötü yanı, tam da o sı­rada ülkece bir sıkıyönetim süreci vardı. Belli bir saatten sonra sokağa çıkma yasağı var­dı. Faaliyet uzarsa, orada saba­ha kadar kalmaya mahkumduk. Herkes evine çekilmiş, sokak­larda in-cin top oynarken, ça­lışılan stüdyonun salonundaki ışıklar yanıyor, saz- söz sesle­ri de ister istemez dışarıya bir miktar sızıyormuş. Bir gece komşulardan biri “Bu dairede vur patlasın, çal oynasın alem yapılıyor” diye ihbarda bulun­muş. Polisler baskına gelmiş­lerdi. Onlara alem değil, devlet işi yapıldığı anlatıldı. İkna olup gitmişlerdi.

    İstanbul’da birkaç fir­ma, çok eski bir tarihten beri “taşplak” dediğiniz 78 devir­li gramofon plaklarını basabi­liyordu. O tarihte 45’likler de çoktan basılır duruma gelmiş­ti. Ancak henüz uzunçalar (LP) baskısı yapılamıyordu. Kaydı hazırlanmış plağın baskısı Ma­caristan’da yaptırtılacak, kapak albümü ise Türkiye’de hazırla­nacaktı.

    Kısa zamanda albüm içeriği olan fotoğrafları ve yazıları to­parladım, sayfa düzenini halle­tim. Özellikle kapak için seçti­ğim, akşam vakti güneş batma­ya yakınken Tuzgölü civarında çekmiş olduğum buram buram Anadolu kokan hasat dönüşü fotoğrafı çok beğenilmişti. An­kara’da güven duyduğumuz bir basımevinde baskı işini de ger­çekleştirmiş olduk.

  • Sahil yolu yok, plaj var

    Daha Üsküdar-Harem sahil yolu açılmamış. Salacak-Harem arasında irili-ufaklı çakılların oluşturduğu doğal kıyı şeridindeki Salacak Bahçe­si’nin eteğinde Salacak Plajı uzanıyor. 1937’de İstanbullular burada, arkada tarihî İstanbul yarımadasına, önde Kız Kulesi’ne bakarak kumsalda güneşle­niyor, denize giriyorlar. Bu yemyeşil park/plaj aynı zamanda bir gazino. Yazın Pazar geceleri Hamiyet Yüceses’ten Müzeyyen Senar’a İstanbul’un en ünlü ses sanatçıları Üsküdar’ı şenlendiriyor. Bugün martıların sesleri ve denizin hı­şırtısı, araç ve insan uğultusunun ardında kaybolup gitmiş; diğer her şey gibi.

    LA TURQUIE KEMALISTE DERGİSİ, ZAFER TOPRAK ARŞİVİ

  • Kim inanır? Burası Maslak

    Bugün gökdelenler, plazalar arasın­da gökyüzünü görmenin neredeyse imkansız olduğu Maslak’ta bir zaman­lar gözalabildiğine uzanan çayırlar, iki tarafında ağaçların sıralandığı şirin bir yol olduğuna inanmak oldukça güç. Fo­toğrafta, Mekteb-i Sultânî’de (bugünkü Galatasaray Lisesi) hocalık, sarayda tercümanlık yapan Mehmed Said Bey’in (1865-1928) fotoğrafın çekildiği tarihte 22 yaşında olan torunu Nesrin Bağana ve 3 yaşındaki oğlu Bülent Bağana görülüyor. Arkalarından korna çalan, trafiği tıkadınız diyen olmayınca anne-oğul yolun kenarında bir hâtıra fotoğrafı çektirmek için durmuşlar.

  • Çakı gibi gençler…

    Türkiye’de ilk defa öğrenciler tarafından toplu halde beden eğitimi göste­rileri yapıldığında, tarih 12 Mayıs 1916’ydı. İsmi sonraları Çapa Öğretmen Okulu olacak Darülmuallimîn öğrencileri, şimdi Fenerbahçe Stadı olarak bilinen İttihatspor sahasında “Jimnastik Şenlikleri” adını taşıyan ilk göste­rilerini sunmuştu. Büyük ilgi gören “Jimnastik Şenlikleri”, o tarihten sonra “Mektepliler Bayramı”, “İdman Bayramı”, “Jimnastik Bayramı” adlarıyla her yıl Mayıs ayında tekrarlandı. 1935’te ise Samsun’a çıkışın yıldönümü “Ata­türk Günü”nün tüm gençliğe maledilmesi için, 19 Mayıs’ın Gençlik ve Spor Bayramı adı altında kutlanması kabul edildi. Fotoğraf, bundan 20 yıl sonra 1955’te Ankara’daki Hipodrom’da düzenlenen 19 Mayıs töreninden… Dinç ve sağlıklı bir neslin fertleri, bir çarkın dişlileri gibi uyumlu.

    KAYNAK: DEPO PHOTOS

  • Broadway müzikalleri Türkiye’ye geldiğinde…

    1960’lı yıllardan itibaren Ankara ve İstanbul sahnelerinde sergilenen müzikaller, Türk seyircisine yeni bir seyirlik anlayışı getiriyordu. Cüneyt Gökçer’in hem tasarladığı hem de oynadığı gösteriler hem hafızalarda hem fotoğraf karelerinde silinmez izler bıraktı: “Kiss Me Kate”, ““My Fair Lady”, “Don Kişot”, “Damdaki Kemancı”…

    “My Fair Lady”de Ayten Gökçer.

    Broadway, New York kentinin merkezi ko­numundaki Manhattan bölgesindeki ünlü bir cadde­nin adı. Davetkâr neon ışıkla­rının pırıl pırıl aydınlattığı bir eğlence alemi. Caddenin dün­ya çapındaki şöhreti, daha çok üzerinde ve yan sokaklarında yer almış bulunan 40 kadar ti­yatro sayesindedir. Bu sah­nelerde, ilk örnekleri Paris’e verilmiş olan bulvar komedisi tarzından eserler, revü türün­den gösteriler, kabare oyun­ları sergilenir. Broadway aynı zamanda, denilebilir ki özgün müzikal türünün doğduğu ve gelişip zirveye ulaştığı bir yer­dir. Londra’da da Broadway kadar olmasa da bu tür tiyat­rolar mevcut.

    Müzikal denilince, genel­likle insana hoşça vakit ge­çirmeyi hedefleyen, konunun gelişimine paralel olarak için­de şarkılar ve müzik parçala­rı bulunan sahne eserleri ak­la gelir. Konu bir komedi de olabilir, duygusal bir dram da. Bir bakıma klasik operet türü­nün bir uzantısı da sayabiliriz. Bizde de çok erken tarihlerde denenmiş bir oyun biçimidir. 1875’te bestelenen Dikran Çu­hacıyan’ın “Leblebici Horhor” opereti ilk örneklerden biri sa­yılabilir. Bu eserin 1934’te Nâ­zım Hikmet’in senaryolaştır­dığı şekliyle Muhsin Ertuğrul tarafından filmi de çekilmiş­tir. Uluslararası bir yarışma­da ülkemize ilk ödül kazandı­ran Türk filmi olarak tescil de edilmiştir.

    “My Fair Lady” müzikalinde Ayten ve Cüneyt Gökçer. Çiçekçi kız Eliza, Albay Pickering’e çiçek satmaya çalışıyor.

    Bu arada eskilerin “do­ğurgan” yerine kullandıkları “velut” sözcüğüyle anılabile­cek Muhlis Sabahattin Bey’i gözardı edemeyiz. Meşrutiyet yıllarında gazetecilik mesleği ile göze çarpan ve bu yılların bir bölümünü sürgün olarak Avrupa’da geçiren Sabahattin Bey’in, ancak 1918’de siyaset yapmamak koşuluyla yurda dönmesine izin verilir. Bu ara­da zamanını boş geçirmemiş, sıkı bir müzik eğitimi almış ve besteci olmuştur. 1917’de ve vefat ettiği 1942’ye kadar ke­sintisiz sürdürdüğü besteci­lik yıllarını hemen hemen her sene bir operet veya revü bes­telemekle geçirmiş. “Çaresaz” onun ilk sahne eseri. Onu “Ke­rem ile Aslı”, “Aşk Mektebi”, “Asaletmeab”, “Muteber Paşa” gibi daha niceleri izlemiş. Ço­ğunun metnini de kendisi yaz­mış. “Gül Fatma” ve “Ayşe” en ünlü eserleri.

    Değerli bestecimiz bun­larla da yetinmemiş, 1930’lu yıllarda “Muhlis’in Çocukla­rı” adıyla bir operet topluluğu kurmuş; bir süre sonra “Sürey­ya Opereti” adını vererek ve temsillerini sürdürmek üzere Kadıköy’deki Süreyya Ope­rası’na gelmiş. Operetlerini sahneye koyduğu kadrosun­da, Suzan Lütfullah, Lütfullah Sururi, Celal Sururi, Muam­mer Karaca, Toto Karaca, Avni Dilligil gibi adlarını sonradan sıkça duyduğumuz gençler varmış.

    1950’li yılların başların­da Kabataş Lisesinde öğren­ciydim. Biri daha sonra Fer­han Şensoy tiyatrosu olan Ses Opereti’ne, diğeri Taksim Si­neması’nın yanındaki Maksim salonunda temsillerini sürdü­ren Muammer Karaca Ope­reti’ne her fırsatta koşa koşa giderdim. Şimdi “Muhlis’in Çocukları” listesine bakıyo­rum da, çoğu bu iki tiyatronun kadrolarında olgunluklarını yaşamaktaydılar benim seyir­cisi olduğum yıllarda. Sururi ailesinden Celal ve Ali Beyleri, Muzaffer Hepgüler’i, Toto Ka­raca’yı, Adile Naşit’i ve daha nice komedyeni alkışlamıştık.

    Ünlü bestecilerimizden Cemal Reşit Rey’in bestele­rini yaptığı “Üç Saat”, “Lü­küs Hayat”, “Deli Dolu”, “Söz Caz”, “Maskara” ve “Hava Cı­va” isimli, kendilerinin operet olarak betimledikleri eserler de, aslında bizdeki ilk müzikal örnekleridir. Özellikle “Lü­küs Hayat”ın şarkıları çok be­ğenildi. Zaman zaman çeşit­li tiyatro toplulukları tarafın­dan tekrar tekrar sahnelendi. Bu eserin metin yazarı Ekrem Reşit Rey olarak belirtilmişse de, o sıralarda hapiste olan ve sakıncalı sayılan Nâzım Hik­met’e ait olduğu hakkında bir de söylenti mevcut.

    “Keşanlı Ali Destanı” ise bir Haldun Taner klasiği. Bü­yük kentin varoşu Sinekli­dağ’da yaşayan Ali’nin bir yandan kabadayı, bir yandan naif yanını hicveden, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro­su’nda sahnelenen oyun sade­ce 6 yılda 493 kez yinelenmiş, yurtdışında da ünlenmişti. Yine Haldun Taner’in yazdığı “Sersem Kocanın Kurnaz Ka­rısı”, Tomas Fasulyeciyan’ın kendi adıyla kurduğu kumpan­yasının Bursa’da ayakta kalma çabasını anlatıyordu. Müzikali de yapıldı. 1950’li, 60’lı yıllar­dan bu yana, “Hisseli Harika­lar Kumpanyası”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Yedi Kocalı Hür­müz” ve daha nice yerli müzi­kallerimiz şanoları hiç boş bı­rakmadı.

    Mancalı Adam Don Kişot uyarlaması “Mançalı Adam” müzikalinden eğlenceli bir sahnede Cüneyt Gökçer, Şahap Akalın, Muammer Esi, ve Ayten Gökçer. En üstte yine aynı müzikalden bir sahne var.

    1960’lı yılların başında Devlet Tiyatrosu ile Operası tek bir kurumdu. Nihayet bale bölümü de bu kuruma bağlı bir dal olarak kurulmuştu. Bütün bu faaliyetlerin başında genel müdür olarak Cüneyt Gökçer bulunmakta idi. Kendisi iyi bir aktör, iyi bir sahneye koyucu ve yorumcuydu. Aynı zaman­da hırslı bir kişi idi. Bunu kötü bir nitelik olarak görmediğimi belirtmek isterim. Bazen hırs, başarının anahtarıdır. “Kral Lear, Kral Oedipus, IV. Hen­ry, Don Juan” gibi görkemli oyunların büyük oyuncusuy­du. O günlerde en çok konuşu­lan müzikal “Kiss me Kate”e aklı takılmıştı. Ancak, Böyle bir oyun için hem rol yapma becerisi yüksek, hem de şarkı söyleyebilen sanatçılar ile bir orkestra ve koro gerekti. An­cak asıl sorun Amerikan mü­zikali ruhunu kavramış işin erbabı uygun yönetmen bula­bilmekti. O da, 1961’de Devlet Konservatuvarı Bale bölümü­ne dört haftalık bir eğitim ile bir eserin sahnelenmesi için davet edilmiş Tod Bolender ol­du. Rus bale okulunun büyük ustası, Amerikan balesinin kurucusu sayılan Gürcü asıllı George Balanchine’in yetiştir­diği, önceleri bir balet, gide­rek koreograf olmuş ünlü bir sanatçıydı. Cüneyt Göker ile iyi uyum sağlayarak Broadway müzikallerini Türk halkına sevdiren bir ekip olmuşlardı.

    Cole Porter’in yarattığı “Kiss Me Kate” müzikali 1948 yapımıydı. Metni yazan Sa­muel ve Bella Spewack çifti. Türkçeye Sevgi Sanlı çevir­mişti. Başarılı her müzikalin başına geldiği üzere, bunun 1953’te George Sidney’in yö­netimiyle, hem de yeni icat 3D formatında filmi de çekil­di; 1954’te Oscar’a aday oldu. 1963’te Ankara Opera sah­nesindeki Türkiye prodüksi­yonu da çok başarılı geçmiş­ti. Başrolleri Cüneyt Gökçer ve Sevda Aydan paylaşmış­tı. Gangster tiplemesinde Se­mih Sergen ve Savaş Başar çok sempatik, göze çarpıcı bir kompozisyon sergilemişlerdi.

    Ankara Devlet Operası’nda sahnelenen ikinci Broadway müzikali Bernard Shaw’ın “Pigmalion” (Bir Kadın Yarat­tım) oyununun müzikli uyar­lamasıdır. Eser bir bakıma asaletin, kibarlığın ırsi üstün­lük olmayıp eğitimle kazanıla­bilir olmasının kantı sayıla­bilir.

    Damdaki Kemancı Geleneklere bağlı bir toplulukta, değişen dünya koşullarına direnişi işleyen “Damdaki Kemancı”da Sütçü Teyye’nin kabusu (üstte) ve düğün sahneleri (altta).

    “My Fair Lady”nin fil­mi çevrildiğinde başrollerin Rex Harrison ve Audrey Hep­burn’a verilmesi isabetli se­çimdi. Bizdeki temsilde ise Cüneyt Gökçer-Ayten Gök­çer ikilisi vardı. Albay Picke­ring rolündeki Asuman Korad ile Eliza’nın babasını oynayan Şahap Akalın da rollerinde göz dolduruyordu. Ankara temsi­linden sonra, 1969’da İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışında Devlet Tiyatroları’nın ilk ağız­da sahneleyeceği oyunlardan biri olarak repertuvara konul­muştu. Bu prömiyeri tiyat­ro bölümünün kurucusu Carl Ebert de izlemiş, eski öğrenci­lerinin olağanüstü başarıların­dan dolayı onları bağrına ba­sarak kutlamıştı.

    Broadway yeni müzikaller piyasaya sürerken, ünlü ro­manlardan ve tiyatro klasikle­rinden büyük ölçüde yarar­lanmıştır. Dale Wasserman ve Joe Darion işe bu noktada Cervantes’in Don Kişot eserini ele almakla gerçekten turna­yı gözünden vurmuşlar. Filmi çevrildiğinde, daha sonra Don Kişot’a dönüşecek olan Cer­vantes rolünü ünlü oyuncu Peter O’Toole üstlenmiş, Al­donza/Dulcinea rolünü de en parlak yıllarında Sofia Loren oynamıştı. Bizim Ankara ver­siyonunda ise başrolleri Cü­neyt Gökçer/Ayten Gökçer iki­lisi paylaşmıştı. Ayrıca Şanso Panso rolünde Şahap Akalın, hancı rolünde de Muammer Esi olağanüstü başarı sağla­mışlardı.

    Perde arkasındakiler
    Dört müzikalin de yönetmeni ünlü dansçı ve sahne yönetmeni Amerikalı Tod Bolender’di (sağda). “Kiss Me Kate” hariç diğer üç müzikalin orkestra şefliğini ise Dieter Brux üstlenmişti.

    Müziklerini Jerry Bock’un bestelediği, şarkı sözlerini Sheldon Harnick’in yazdığı “Damdaki Kemancı” müzikali ise geleneklere bağlı bir toplu­lukta, değişen dünya koşulla­rına direnişin, ama sonunda çaresiz kabul edişin ve zor ko­şullar içinde bile dengeyi ko­rumaya çalışmanın ironik bir anlatımı olarak özetlenebilir.

    İlk kez 1964’te Broa­dway’de sergilenen müzikalde Tevye rolünü Zero Mostel oy­namış ve büyük sükse yapmış­tı. Yıllar sonra ben Avrupa’da Zero Mostel’i (hiç kuşkusuz konuk oyuncu olarak) aynı oyunda izleme şansına sahip olmuştum. 1979’da çevrilen filmindeki Tevye’yi Topol can­landırmıştı.

    Ankara Devlet Tiyatrosu’n­da ilk oynanış tarihi 14 Ekim 1969’dur. Elbette Sütçü Tev­ye, Cüneyt Gökçer’in bizzat kendisi olacaktı. Zero Mostel’i sahnede izlediğimi söylemiş­tim; Topol’u da sinemada sey­rettik. Üçü arasındaki en iyi Tevye hangisiydi diye soracak olursanız, hiç tereddütsüz ve büyük farkla Cüneyt Gökçer’di derim. Tevye’nin eşi Golde’yi ise yakınlarda yitirdiğimiz çok değerli oyuncumuz Handan Uran oynamıştı.

    Bu dört Broadway müzika­li, zamanında ağzımıza çalı­nan birer parmak bal gibiydi. Rüzgar gibi esip geçti. O gün­leri yaşamış olanların belle­ğinde birer anı olarak, ünlü şarkılarıyla, bir de çekilmiş fo­toğraflarıyla izleri kaldı.