Eminönü Balık Hali, 1929’un Kasım ayındaki palamut akınında tıka basa palamutla dolmuştu. Palamutun tanesini ancak 3 kuruşa satabilen balıkçılar durumdan çok memnun değildi. Yoksul halk ise palamut bolluğunu sevinçle karşıladı. Balıkçılar Cemiyeti, palamutu zararına satmaktansa fazla balığın bir bölümünü hastane ve okullara ücretsiz gönderme kararı aldı. Ancak belediye, ücretsiz yollanan balıklar için de vergi almaya kalkınca balıkçılar tuttukları balığın fazlasını denize dökmeye başladılar. Halk bu duruma tepki gösterdi. Balıkçılar Cemiyeti, vergi kalkarsa hastane ve okullara bedava balık yollamayı sürdüreceklerini açıkladı. Palamut akını bittiğinde tartışmalar hâlâ devam ediyordu.
Fuat Uzkınay’ın 1914’te çektiği söylenen Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı adlı belgesel ilk Türk filmi sayıldığı için, 2014 yılı Türk sinemasının 100’üncü yılı kabul ediliyor ve sinemayla ilgili sergi, panel, özel gösterim gibi çok sayıda etkinlik yapılıyor. Aslında Uzkınay’dan önce Makedonyalı Osmanlı yurttaşları Manaki Kardeşler’in çektiği filmler var. Ancak, bunlar günümüz Türkiye coğrafyasında çekilmediği için olsa gerek Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı ilk film sayılıyor. Ama kesin olan bir şey var, Türk sineması en az bir asırdır hayatımızda. Biz de bu ayki Albüm sayfalarımızı, asırlık Türk sinemasının siyah-beyaz döneminden karelere ayırdık. İyi seyirler…
Fotoğraflar: Cengiz Kahraman Arşivi
ERKEN DÖNEM TÜRK SİNEMASI
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Muhsin Ertuğrul dışında yönetmen yoktur. Ertuğrul’un ilk filmlerinden biri 1922 yapımı Boğaziçi Esrarı Nur Baba’ydı.
Kurtuluş Savaşı konulu ilk film olan Ateşten Gömlek de, Halide Edip Adıvar’ın romanından 1923‘te Muhsin Ertuğrul tarafından filme uyarlandı.
1929 yapımı Kaçakçılar’ın çekimleri sırasında yaşanan trafik kazasında, aşağıdaki karenin çekilmesinden kısa süre sonra Talat Artemel’in (direksiyonda), kullandığı araç kaza yapınca bir oyuncu öldü, yüzü parçalanan Sait Köknar (elinde silah olan) oyunculuğu bırakmak zorunda kaldı.
SESLİ FİLMLER BAŞLIYOR
Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 1931 yapımı İstanbul Sokaklarında, ilk sesli Türk filmidir (altta). Aynı kadına aşık olan iki kardeşin başından geçenlerin konu edildiği filmin yapımcısı İpek Film’in sahipleri Fahir ve İhsan İpekçi kardeşler, Nişantaşı’nda bir fırını stüdyoya çevirmiş, burada hem film çekimi hem de dublaj yapılmaya başlanmıştır.
14 Mayıs 1932’de çekilen alttaki fotoğrafta Mahmut Moralı ve Faik Şenol seslendirme yapıyor.
YENİ NESİL YÖNETMENLER
1876’da sahnelenen ve ilk Türkçe operetlerden olan Leblebici Horhor Ağa birkaç kez sinemaya da uyarlandı. Muhsin Ertuğrul’un1933’te çektiği uyarlamanın senaryo yazarlarından biri de Nazım Hikmet’ti. Filmin Kağıthane’deki çekimlerinde Muhsin Ertuğrul, ilk görüntü yönetmenlerimizden Cezmi Ar ile birlikte.
1950‘lerde atılım yapan Türk sineması bir çok yeni yönetmen de çıkardı. Bunlardan biri 1951’de Kanlı Feryat’la (altta) ilk kez yönetmen koltuğuna oturan Atıf Yılmaz’dır (alttaki fotoğrafta en sağda).
STAR SİSTEMİNE GEÇİŞ
Birlikte oynadıkları filmler büyük gişe başarısı getiren Göksel Arsoy ve Belgin Doruk, 1960’ların starlarındandı.
Dönemin unutulmaz filmlerinden biri Atıf Yılmaz’ın yönettiği Ah Güzel İstanbul’dur. Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın başrolde olduğu filmin muhteşem görüntüleri ise Gani Turanlı’ya ait.
KOMEDİ FİLMLERİNİN ALTIN ÇAĞI
1960’lar komedi filmlerinin patlama yaptığı yıllardır. Cilalı İbo karakteriyle şöhret yapan Feridun Karakaya, serinin Cilalı İbo Perili Köşkte filminde.
Fotoğraf: Güngör Özsoy, Güngör Özsoy arşivi
Komedilerin aranan yüzü Necdet Tosun, 400’e yakın filmde rol aldı.
1965 yapımı Sevinç Gözyaşları, Filiz Akın, Ajda Pekkan, Bedia Muvahhit, Nubar Terziyan, Ayhan Işık ve Önder Somer’den oluşan kadrosuyla dikkat çekiyor.
AKSİYON VE MACERA
Yabancı kovboy filmlerinin gişe başarısı Yeşilçam’ı da kovboy filmleri çekmeye yöneltmişti. Bunlardan biri olan 1973 yapımı Canilere Ölüm’ün seti.
Sonraki yıllarda toplumcu-gerçekçi sinemaya yönelen Yılmaz Güney, ilk döneminde çok sayıda aksiyon filminde oynadı. Güney, 1966 yapımı Kibar Haydut’ta Nebahat Çehre, Devlet Devrim ve Tunç Oral’la birlikte.
İKİ BÜYÜK KADIN OYUNCU
Uluslararası festivallerde büyük ödül kazanan ilk Türk filmi Metin Erksan’ın yönettiği 1963 yapımı Susuz Yaz’dır. Necati Cumalı’nın eserinden uyarlanan ve 1964’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü kazanan film, Türkiye’de yasaklandı ve uzun süre gösterilemedi. Hülya Koçyiğit, sinemaya bu filmle başladı.
Türkan Şoray’ın sinema kariyeri ise bir tesadüfle başladı. Bir arkadaşına eşlik etmek için gittiği film setinde güzelliğiyle dikkat çeken Şoray, Türker İnanoğlu’nun teşvikiyle 1960‘ta sinemaya ilk adımını attı.
Cumhuriyet’in ilanı, 1925’ten itibaren bayram olarak kutlanmaya başlandı. İlk yıllarda mütevazı şenlikler yapılıyor, bayram vesilesiyle yeni rejimin değerlerini halka benimsetme amacı güdülüyordu. 1933’teki 10. yıl kutlamalarına ise ayrı bir önem verildi. “Cumhuriyet’in ilanının Onuncu Yıldönümü Kutlama Kanunu” ile bayramın köylere kadar her yerde kutlanması ve her kesimden insanın katılması hedeflendi. Fotoğrafta, atölyelerinin bulunduğu sokakta 10. yıl hatırası çektiren sayacılar görülüyor. İkisi dikiş makinesi, diğerleri el tezgâhı başında poz veren iş önlüklü, kravatlı, gömlekli sayacılar, deri parçalarını işleyip ayakkabı modeline uygun hâle getiren o günün zanaatkârlarıydı.
Okulların açıldığı Eylül ayı, bugün olduğu gibi eskiden de binlerce öğrenci için yeni öğretim yılı heyecanı demekti. Bir önceki yıl başarısız olup bütünleme sınavlarına giren öğrenciler ise, sınıfı geçip geçemeyecekleri okullar açılmadan kısa süre önce belli olduğu için diğer arkadaşlarından daha heyecanlı ve stresli olurdu.
Bu güzel fotoğraf 1931 yılı Eylülünde ayında çekilmiş. Poz verenler, Vefa Ortamektebi’nden mezun olmayı beklerken sınıfta kaldığını öğrenen son sınıf öğrencileri. 17 Eylül 1931 tarihli Yeni Gün gazetesindeki bu fotoğrafın altında şunlar yazıyor: “Vefa Ortamektebi son sınıf talebesinden 77 efendi bu sene ikmale kalmış ve yapılan imtihanda bunlardan yalnız üçü sınıfı geçmiştir. Bu vaziyet karşısında diğer 74 talebe mektep müdüriyetine ve Maarif’e müracaat ederek mağduriyetlerinden bahisle neticenin tashihini istemişlerdir”.
Geçen ay cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’dan önce Çankaya Köşkü’ne çıkan, yedisi asker kökenli 11 eski cumhurbaşkanı, arkalarında iyisiyle kötüsüyle unutulmaz izler bıraktılar.
Türkiye geçen ay Recep Tayyip Erdoğan’ı yeni cumhurbaşkanı seçti. Halkın oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı olan Erdoğan, en az beş, eğer yasada bir değişiklik yapılmazsa iki dönem şartından ötürü en fazla on yıllığına Çankaya Köşkü’nün yeni sakini olacak. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin birebir tanığı olan Çankaya Köşkü, Erdoğan’dan önce 11 cumhurbaşkanını ağırlamıştı.
M. K. ATATÜRK BİRİNCİ ADAM Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ilk cumhurbaşkanı olan ve ölümüne kadar bu görevi sürdüren Mustafa Kemal Atatürk, 1929’da Orman Çiftliği’nde motosiklet turunda.
Çankaya Köşkü’nün eski sakinleri son olarak bir fotoğraf sergisinde biraraya geldi. Bu ayki Albüm sayfalarımızı da serginin içinden bir seçkiye ayırdık. Depo Photos ve Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümü işbirliğiyle gerçekleşen CMHRB Kadrajda adlı sergide yalnızca cumhurbaşkanlarının Çankaya döneminden değil, Köşk’e çıkmadan önceki ve sonraki hayatlarından da haber fotoğrafçılarının çektiği kareler var.
Bahçeşehir Üniversitesi’nin Beyoğlu, Galata’daki BAUEXP Galerisi’nde açılan sergi 30 Eylül’e kadar ziyarete açık kalacak.
İSMET İNÖNÜ MİLLİ ŞEF Atatürk’ün ölümünün ardından cumhurbaşkanı olan “Milli Şef” İsmet İnönü, bu görevini 22 Mayıs 1950’ye kadar sürdürdü. Bu tarihten sonra da siyasetten uzaklaşmayan İnönü, 23 yıl boyunca CHP’nin genel başkanıydı. Soldaki fotoğrafta 1968 yılında Anıtkabir’deki bir tören öncesinde dinlenen İnönü, aşağıdaki fotoğrafta ise 1960’ta eşi Mevhibe Hanım’la çıktığı bir gezide trenden halkı selamlıyor.
CELAL BAYARKÖŞKÜN BAHÇESİNDE 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi partinin genel başkanı Celal Bayar’ı Çankaya’ya taşıdı. Fotoğrafta Bayar, 1957 yılında Köşk’ün bahçesinde torunuyla oynuyor.
İDAMDAN YAŞI SAYESİNDE KURTULDU 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 10 Kasım 1954’te Anıtkabir’deki Atatürk’ün 16. ölüm yıldönümü törenlerinde… 27 Mayıs 1960’taki darbeyle görevden alınan ve 1961’de idama mahkum edilen Bayar’ın cezası yaşı nedeniyle müebbet hapse çevrilmişti.
CEMAL GÜRSEL
CUNTA ONU İSTEDİ 1960 yılının Mayıs ayına kadar Kara Kuvvetleri Komutanı olan ve Demokrat Parti iktidarı tarafından zorunlu izne çıkarılan Cemal Gürsel, 27 Mayıs’ta albay ve daha alt rütbedeki subayların yaptığı darbeden sonra Ankara’ya çağırılarak darbeci subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesi’nin başına geçti ve Devlet Başkanı oldu. Soldaki fotoğrafta 27 Mayıs ardından yaptığı ilk basın toplantısında, üstteki fotoğrafta da1961’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra makam arabasına binerken görülüyor.
CEVDET SUNAY ORDUNUN BAŞINDAN KÖŞK’E Cemal Gürsel’in 1966’da görevini yapamayacak kadar hastalanması nedeniyle TBMM görevine son verip Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı cumhurbaşkanı seçti. Sunay, Çankaya Köşkü’nde ailesiyle birlikte görülüyor.
FAHRİ KORUTÜRK DENİZCİ CUMHURBAŞKANI Köşk’e çıkan en yaşlı cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk, 1973’te cumhurbaşkanı seçildiğinde 70 yaşındaydı. Önceki cumhurbaşkanları gibi asker kökenli olan Korutürk, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’ydı. Sağda 1977’deki bir resmi törende görülen Korutürk, üstteki fotoğrafta 1979’da dönemin Genelkurmay Başkanı (kendisinden sonra cumhurbaşkanı olacak) Kenan Evren’i kabul ediyor.
KENAN EVREN DARBEYİ YAPTI MAKAMI KAPTI 12 Eylül 1980’de darbe yapan generallerin başındaki Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, bu tarihten 1982’ye kadar devlet başkanı, 9 Kasım 1982’de ise cumhurbaşkanı oldu. Üstteki fotoğrafta 1980’de TBMM’de Milli Güvenlik Konseyi’nin toplantısına başkanlık eden Evren, alttaki fotoğrafta ise 1986’da Sivas’ı ziyareti sırasında Valilik’te kendisine hediye edilen Kangal köpeği yavrusunun azizliğine uğruyor.
“ATATÜRKMÜŞÜM GİBİ ÇEK” Tatillerini daha çok Marmaris’te geçiren ve emekliliğinden sonra Marmaris’e yerleşen Kenan Evren, 1986’da Bodrum tatili sırasında gazetecilere poz veriyor (altta). Evren’in tren penceresinden 1986’da verdiği poz ise uzun sure Atatürk’ün aynı pozunu taklit ettiği gerekçesiyle eleştirilmiş ve mizah konusu olmuştu (üstte).
TURGUT ÖZAL LAKABI “TONTON”DU 1983’te başbakan olan ve 1989’da Çankaya’ya çıkan Turgut Özal asker kökenli olmayan ilk cumhurbaşkanıydı. Başbakanlığı döneminde özellikle yaz tatillerinde verdiği şortlu pozlar çok konuşulan Özal, 1988’de Marmaris Okluk Koyu’nda eşi Semra Özal’la birlikte (üstte). Lakabı “Tonton” olan Özal, cumhurbaşkanı seçildikten sonra Meclis’e gelişi (altta).
KONUTTA İLK SİVİL Turgut Özal, Çankaya’ya çıktıktan sonra da başbakanlığı döneminde olduğu gibi eşi Semra Özal’la birlikte gezilere çıkmayı sürdürdü. Fotoğrafta 1990’da çıktığı bir yurt gezisinde eşiyle Cumhurbaşkanlığı aracında görülen Turgut Özal, 1993’te hayatını kaybetti. Özal, Atatürk’ten sonra görevi başında ölen ikinci cumhurbaşkanıdır.
SÜLEYMAN DEMİREL ÇOBANLIKTAN ZİRVEYE Süleyman Demirel, 12 Eylül darbesinin siyaset yapmayı yasakladığı siyasetçilerden biriydi. Yasakların kalktığı 1987’de yeniden siyasi arenaya dönen Demirel 1991’de başbakan, 1993’te Özal’ın ölümünün ardından cumhurbaşkanı oldu. Aktif siyasete atıldığı 60’lı yıllarda, çocukken köyde çobanlık yapmasıyla övündüğünden “Çoban Sülü” olarak ünlenen Demirel, 1998’de cumhurbaşkanı olarak katıldığı Hayvancılık Kongresi’nde çoban kepeneği, külahı ve değneğiyle poz vermişti (sağda).
YARGIÇ BAŞKAN Ahmet Necdet Sezer, 16 Mayıs 2000’de onuncu cumhurbaşkanı seçilmeden önce Anayasa Mahkemesi Başkanı’ydı. Asker ya da siyasetçi olmayan ilk cumhurbaşkanı olan Sezer, görev süresi boyunca çizdiği mütevazı devlet adamı portresiyle dikkatleri çekti. Solda 2003 yılında ailesiyle görülen Sezer, sağda eşi Semra Sezer’le Köşk’te konuklarını bekliyor.
ABDULLAH GÜL, GELİŞİ DE GİDİŞİ DE TARTIŞILDI AKP’nin kurucularından olan Abdullah Gül’ün 2007’de cumhurbaşkanı seçilmesi uzun süren tartışmalara yol açtı. Üstte bir basın toplantısı öncesinde eşi Hayrünnisa Hanım kol düğmelerini düzeltirken görülen Gül, solda Çankaya Köşkü Sosyal Tesisleri’nin bu yılki açılışında bilardo oynuyor. Alttaki fotoğrafta ise 2012’de Tarabya Köşkü’nün penceresinden manzarayı seyrediyor.
Arapça yaz mevsimi anlamına gelen “sayf” kelimesini almışız ve bize özgü “sayfiye” kültürünü yaratmışız. İzmirli ailelerin sıcak aylarda koştukları İnciraltı Plajı’nda bir öğle vakti; denize girme imkanının hızla yitirileceği 70’lere az kalmış. Pansiyon ve çadırların kiralandığı İnciraltı, memur ailelerinin ev hâlini plaja taşıyor, diğer kampçılarla, bugünün tatil köylerinde özenle sakınılan türden yakınlaşmalar vaat ediyordu. Devrin insanları henüz bir kaçış yeri arayışında değildi. Gençler gündüz yüzme yarışlarında, akşam incir ağaçları altında bir araya gelirken, büyükler mangal başında ya da askerî gazinoda toplanıyordu. Fotoğrafta, dönemin “Asfalt Osman” lakaplı İzmir Belediye Başkanı, müzisyen Melih Kibar’ın babası Osman Kibar’ın özel kalem müdiresi Ayten Atalay, babası Nuri Bey, kızları Serpil ve Figen, ablası Gülyüz, kendi imkanlarıyla orkestra tertip etmişler! Vokalde, 90’larda çamaşır suyu reklamlarında “Ayşe Teyze” olarak ünlenen Alev Gündoğdu daha çocuk!
Eskiden hemen her semtte kurulan bayram yerleri, özellikle çocuklar için dört gözle beklenen bir eğlenceydi.
Dostluk ilişkilerinin güçlendiği, hoşgörünün arttığı bayramlar beraberinde bir dolu gelenek yaratmış, çocuklara para ve armağanlar vermek, komşu ve akrabaları ziyaret etmek ve uygun alanlara kurulmuş bayram yerlerine gitmek…
Bayram yerleri, Şeker ve Kurban Bayramı geldiğinde dolup taşan, kocaman boş arsalara kurulan, biraz panayır, biraz da sirk misali delidolu mekânlardı.
Şimdilerde bazı şehirlerin köşesinde bucağında bir iki numunelik bayram yeri kaldı ama eskiden hemen her mahallede bayram yeri vardı. Şeker ve Kurban Bayramı geldiğinde bu yerler dolup taşar, çayırlarla kaplı kocaman boş arsalara kurulan; biraz panayır, biraz da sirk misali bu delidolu mekânlar çocuklar için adeta birer cennetti. El öpmüş, bayram tebriklerini bitirmiş, üstelik çil çil harçlıklarını ceplerine koymuş çocuklar, gıcır gıcır ayakkabılarından sesler çıkarta çıkarta bu meydanlara koşardı.
Bayram yerlerinde yer alan rengârenk dönme dolaplar, salıncaklar, atlıkarıncalar, tahterevalliler, çarpışan otolar, korku tünelleri, dönen uçaklar, güldüren aynalar ve elbette salıncaklar bayram yerlerinin en sevilen eğlenceleri arasındaydı. Salıncaklarda iki yanda yer alan üçer kişi iplerin yardımıyla sallanmaya yardımcı olur ve kendilerine bahşiş verilirdi. Salıncaklarla yarışmalar da yapılırdı. Çok yüksek olan bu tür salıncakların en üstüne nar, armut, elma, portakal gibi yemişler asılır, kim salıncakta en yükseğe erişirse bu yemişleri eliyle ya da ağzıyla koparır, en çok meyve kopartan da o yarışın birincisi olurdu. Dönme dolapların ise bir büyüğü, bir de çocuklar için küçüğü olur, çocuklar için küçük olanı elle döndürülürdü.
Osmanlılar döneminde bütün imparatorluk coğrafyasında kurulan irili ufaklı bayram yerlerinin çizimleri çok sayıda kartpostalda kullanıldı.
Bayraklarla donatılmış büyücek çadırların önünde, oyun ve gösteri çığırtkanları yer alırdı. Yüksek yerlerden halk topluluklarına seslenen çığırtkanlardan bazıları ellerindeki çıngırakları çalıp, meraklandırıcı veya komik sözlerle gelenleri etraflarına toplar, bazıları da hokkabazlık yaparak kalabalığı çekmeye çalışırdı. Bayram yeri içinde yer alan bu çadırların kiminde kantolar, düetolar, kuklalar, palyaçolar, akrobatlar, maymun oynatanlar ile çeşitli cambaz gösterileri yapılırken, kimi çadırlarda su dolu küvet içinde deniz kızı, masa üzerinde kesik baş gösterileri sergilenir, Şahmeran denen kocamış yılanlar ve terbiye edilmiş vahşi hayvanlar teşhir edilirken, kimi çadırlarda da çıngıraklı süslü, eşeklere ve midilli atlarına binilirdi.
Bayram yerlerinin en gözde eğlencelerinden biri de salıncaktı.
1924’te Trabzon’da kurulan bayram yeri
Eski İstanbul’da değişmez bayram yerleri arasında; Tophane Alanı, Atmeydanı, Cinci Meydanı, Kadırga, Aksaray, Yenikapı, Edirnekapı, Vefa Meydanı, Şehremini, Yenibahçe, Kasımpaşa, Kulaksız, Beşiktaş, Ihlamur, Çemberlitaş, Anadoluhisarı, Üsküdar Doğancılar, Bağlarbaşı, Kadıköy Çukurbostanı, Haydarpaşa, Kuşdili, Bülbül Deresi, Yoğurtçu Çayırı en gözde olanlarından idi. Şehrin en büyük bayram yeri ise Beşiktaş’ta Ihlamur semtinde kurulup Topağacı’na kadar uzayanı ile Tophane’deki bayram yeri idi.
Bayram yerleri, yeni elbiselerini giymiş, ceplerini harçlıkla doldurmuş çocuklar için adeta cennetti. 1958 yılında çekilen bu fotoğrafta da İstanbul’da kurulan bir bayram yerinde çocuklar görünüyor. Fotoğraf: Cengiz Kahraman arşivi
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde kurulan bayram yerinde dönme dolaba binenler ve sıra bekleyenler. Fotoğraf:R.Sertaç Kayserilioğlu arşivi
İstanbul Hatırası isimli kitabında Afif Yesari 1930’lu yıllardaki çocukluğunun Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki bayram yerini şöyle anlatıyor: “Kuşdili Çayırı’na uzanan cadde üzerinde, solda, şimdi Elektrik Santrali olan yerdeki boş arsa, çocukluğumun Kadıköyü’nde Bayramyeri idi. Kayık salıncaklar, dönme dolaplar, bir çeşit teleferik benzeri meyilli tellerden kaydıraklar, çadırlarda çeşit çeşit meraklı gösteriler, hokkabazlar, ateş yiyenler, kılıç yutanlar, yılan oynatanlar, daha neler, neler”.
İstanbul’da bayram yerinde kurulmuş atlıkarınca. 50’li yıllar. Fotoğraf: Foto Üstün, Cengiz Kahraman arşivi
Bayram yeri gezgin satıcılarının sattığı yiyecekler arasında çeşitli macunlar, düdüklü horoz şekeri, elma şekeri, renk renk çubuk şeker, şerbet, dondurma, kurabiye, gevrek, keten helvası, koz helvası, kâğıt helvası, pekmezli su muhallebisi, kuş lokumu, Şam tatlısı vardı. Çocukların en çok ilgisini çeken satıcılar ise genellikle tahtadan, tenekeden, deriden ve pişmiş topraktan yapılmış, ilginç bir biçimde boyanıp aynalarla bezenmiş Eyüp oyuncakları satan oyuncakçılardı.
Sonra şehirler büyüdü, kalabalıklaştı. İstanbul’da Tophane, Beşiktaş, Topağacı, Kadırga, Şehzadebaşı, Üsküdar, Bağlarbaşı, Anadoluhisarı çayırlarında kurulan bayram yerleri tarih oldu. Sayısız bayram hatırasıyla dolu bu meydanlar bugün beton yapıların işgâli altında ve eski güzelliklerinden eser kalmadı.
Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
1940’ta Ankara’da kurulan bayram yeri. Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
Bayram yerlerinde yalnızca lunapark eğlenceleri olmaz, bazen açık havaya bazen çadırların içine kurulan sahnelerde dansçılar ve müzisyenler de hünerlerini sergilerdi. Edirne Sarayiçi’ndeki bayram yerinde genç bir dansöz üç genç müzisyenle sahne almış. Yıl 1972. Fotoğraf: Ozan Sağdıç, R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
İstanbul’un en ünlü bayram yeri Kadırga’daki Cinci Meydanı’nda kurulurdu. Fotoğrafta, soyadıyla müsemma cambaz Rıfat Telgezer’in gösterisini izleyen kalabalık görülüyor. 1940’lı yıllar. Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
Bir bayram yerinde çocuklar gibi büyükler de eğleniyor. Fotoğraf: Cengiz Kahraman arşivi
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük illüzyonisti olmasının yanı sıra dünyanın da sayılı illüzyonistlerinden biriydi Zati Sungur. Otuz yıl önce kaybettiğimiz büyük ustanın yaşam öyküsünü kızı Aynur Sungur Tuncer yazdı.
AYNUR SUNGUR TUNCER
Zati Sungur, Bursa’da 1898 yılında Nalbantoğlu mahallesindeki 2 numaralı evde Ulu Camii Müezzini ve Emir Sultan’ın türbedarı Hüsnü Efendi’nin ve Remziye Hanımın ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokuldayken kartondan manşet kesip fasulyelerle mahalledeki çocuklara oyunlar yaptığını anlatırlar. 500 yıldır din adamı yetiştiren muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak bunları nereden öğrendiği meçhuldür.
Ortaokul ve liseyi Bursa Sultanisinde okudu. Seyahat etme arzusuyla 1914’te İstanbul’daki Denizcilik Makine Mektebi’nin (Deniz Astsubay Okulu) sınavlarını birincilikle kazanarak okula girdi. 1916 yılında denizaltı filosunda staj yapmak üzere Almanya’ya gönderilen en başarılı öğrenciler arasındaydı. İki yıl Alman Ordusunda karada ve denizde teknik eğitim kursları gördü. 1. Dünya Savaşı sürerken Almanya’nın Türkiye ile bağlantısı kesilince yurda dönemedi. Ortopedi atölyelerinde, Köln’deki Humbold makine fabrikasında vinç operatörü olarak çalıştı. Okuldayken amatör olarak yaptığı iskambil oyunları arkadaş toplantılarında ilgi uyandırınca kataloglardan yeni oyunlar çalıştı. O sırada kaldığı pansiyon sahibinin kızıyla evlendi. Bir gün tesadüfen ünlü illüzyonist Kessler ve arkadaşlarının önünde yaptığı bir gösteriden sonra Kessler’in teşvikiyle 1920’de Berlindeki Wintergarten Tiyatrosunda sahneye çıktı ve büyük sükse yaptı. 1922’de bir grup sanatçıyla Fransa, İtalya,İspanya, Kuzey Amerika ve Güney Amerika’ya gitti. Dünyanın en büyük illüzyon sanatçıları o yıllarda savaştan uzak kalmak için Güney Amerika’da toplanmışlardı. Bir yıl sonra arkadaşlarından ayrılarak kendi kadrosunu kurup iki saatlik temsillerine başladı. Önceleri “Kont Sati von Richmond” takma adıyla, sonraki yıllarda dünya çapında bir sanatçı olarak ün kazandıktan sonra Zati Bey adıyla, Miss Neraida isimli İtalyan partnerine da Melek Hanım adını vererek 14 yıl boyunca Arjantin, Brezilya, Uruguay ve Paraguay’ın büyük tiyatrolarında her gece temsil verdi.Turnelerini iki kamyon, on ton oyun malzemesi ve 10 – 12 yardımcıyla yapıyordu.
1936 yılında Türkiye’ye döndü. İlk temsilini Fransız Tiyatrosunda (sonraki Ses Tiyatrosu) verdi. Çok büyük bir ilgi gördü. Bilet kuyruğu yüzlerce metre uzuyordu. 1936-1937’de çok özlediği ülkesinin tüm şehir ve kasabalarına yol ve geceleme bakımından en zor koşullarda da olsa ulaşarak temsiller verdi. İlk grup müdürü ölünceye kadar dost kalacağı Necdet Mahfi Ayral’dı.
Zati Sungur (ortada sol başta), 1917’de Almanya’da denizaltı filosunda stajda.
Zorlu Turne Yolculukları Turne kamyonları dönemin bozuk yolları yüzünden bazen çamura saplanır ve bütün ekip civar köylülerin yardımıyla kamyonu çamurdan çıkarmaya çalışırdı. Bazen daha büyük tehlikeler de atlatılsa da kimse yaralanmadı.
Atatürk’ün önünde de bir temsil verdi ve takdirini kazandı. Onun talimatıyla illüzyon gösterileri yapan tüm sanatçıların temsillerinden alınan belediye vergisi yıllarca tüm şehirlerde düşük tutuldu. Almanya’da kendine ayrı bir hayat kurmuş olan ilk eşinden 1938’de ayrılarak asistanı Necla Hanım’la evlendi. Aynı yıl Nisandan Ekime kadar yaklaşık 6 ay süren Yunanistan ve Ekim 1938’den Haziran 1939’a kadar 8 ay süren Mısır turnelerine çıktı.
Eşi Necla Hanım’la (solda) çıktığı gösterilerden birinde Sandık Oyunu’nu sergiliyorlar. Yıl 1936.
Döndükten sonra yeniden Türkiye’deki aralıksız turne günleri başladı. 1949 ve 1950 yıllarındaki Kıbrıs, Avusturya ve İtalya turnelerinden sonra yine Anadolu yollarına düştü.
Eşiyle aynı sahnede Zati Sungur’un 1938’de evlendiği Necla Hanım yıllarca sahnede ve sahne arkasındaki en büyük desteği oldu. Hızarla Kız Kesme Oyunu’nda “kesilen” (üstte) kişi Necla Hanım. Aşağıdaki fotoğrafta ise Zati Sungur ekibiyle birlikte Tek Kılıç Üzerinde Duran Kız Oyunu’nu sergiliyor.
1959’daki Yunanistan turnesinde.
Zati Sungur, 1936 yılında Fransız Tiyatrosu’daki afişinin önünde objektiflere gülümsüyor.
1958’de Amerika’nın en büyük İllüzyon Sanatçılarının Dergisi Genii 10. sayısının kapağını ona ayırdı. 1959’da Mısır ve Yunanistan turnelerinin ardından, 1962’de İsrail’de gösteriler yaptı.
1965 yılında Türkiye’de son temsillerini verdi ve ülkemizde genç sanatçılar yetiştirmek için İllüzyon Stüdyosunu kurdu. Kendi atölyesinde ürettiği aletlerin çizimlerini ve açıklamalarını Necla Hanımla birlikte yurdun her köşesine gönderdiler.
Her yıl dünyanın farklı bir köşesinde yapılan İllüzyonistler Kongresi’ne masraflarını cebinden ödeyerek katıldı ve Türkiye’yi temsil etti. Kongre şehrinde başka bayrakların yanında Türk bayrağının da dalgalanması onu mutlu ediyordu. 1975 yılında Çekoslovakya’nın Karlovy Vary şehrinde yapılan yarışmada Dünya Sihirbazlar Birincisi seçildi.1981 yılında yine Karlovy Vary’de Dünya Sihirbazlar Kralı seçildi.
1983 yılında başka sanatçılarla birlikte Kanada ve Amerika’da bir ay süreyle temsil verdi. Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca’yı konuşarak, yazarak ana dili kadar iyi biliyordu. Almanca illüzyon gösterisi yapan sanatçıların uluslararası birliği Magischer Zirkel’in onur üyesi, İngilizce gösteri yapan illüzyonistlerin birliği International Brotherhood of Magicians’ın Merlin üyesi olan Sungur, dünya sihirbazlık tarihinde büyük illüzyonistler arasında bir efsane isim olarak anılmaktadır. Bütün hünerlerini kendisi geliştirmiş, kendisi imal etmiştir. Onun buluşu olan “İnce Kız Kesme” oyunu “Kızı Delen Top” oyunu ve “12 zar” oyunu başka sanatçılar tarafından onun adıyla sahneye konmaktadır. 6 Temmuz 1984’de kalp yetmezliğinden tedavi gördüğü Teşvikiye Sağlık Yurdunda 86 yaşında vefat etti.
Zati Sungur’un Necla Hanımla evliliğinden Aynur ve Saynur isimli iki kızı ve Argu Sağtürk ve Serkan Öktem isimli iki torunu vardır. Son nefesine kadar âşık olduğu Necla hanımın tutumluluğu sayesinde maddi sıkıntı çekmeden yaşamıştır. Zati Sungur, her kesimden yığınlarca sevilmiş, efsaneleştirilmiş, hakkındaki gerçek dışı hikayeler kuşaktan kuşağa anlatılan ama aslında yaşamında çok çalışarak imkansızı başarmış mutlu bir sanatçı idi.
Ardında, Teşvikiye Şekayik sokaktaki bodrum katını tavana kadar dolduran oyun sandıklarını ve yabancı dilde illüzyon sanatı konusunda yüzlerce kitap ve dergiden oluşan kütüphanesini, sayısız fotoğraf, gazete küpürü, afiş ve el ilanı ve illüzyon konusunda video kasetlerini ve kendi çektiği 8 mm filmlerini bıraktı. Üniversal Sihirbazlık ve İllüzyon stüdyosundan kalan binlerce mamul ve yarı mamul küçük oyunları rahmetli Erdinç Demiray’a, oyun sandıklarını asistanı Kaya Elöver’e hediye ettik. Arşivini, mesleki kitap ve dergilerini, filmlerini, kasetlerini ve sahne giysilerini evde muhafaza etmekteyiz.
Fotoğraf 2. Dünya Savaşının tüm hızıyla sürdüğü günlerde, 26 Temmuz 1941’de çekilmiş. İstanbul Kurtuluş’taki Papazyan Biçki Dikiş Yurdu’nda çekilen karede görülenler eğitim alan genç kızlar ve eğitmenleri. 1933’ten itibaren gazetelere Kurtuluş Biçki ve Dikiş Dershanesi adıyla “Haftanın dört günü kadınlarla, iki günü dikiş bilen erkeklerle Fransız usulü biçki dersi tedris edilir” ilanı veren ve müdiresi Bayan Papazyan olan kurs, 1940’larda Papazyan Biçki ve Dikiş Yurdu adını da kullanmaya başlamıştı.
Geniş kitleleri peşinden sürükleyen futbol, her zaman güç ve iktidar sahiplerinin egemen olmak ve kendilerini meşrulaştırmak istediği bir alan oldu. En büyük futbol organizasyonu olan Dünya Kupası da “Futbolun ideolojisi yoktur” sözünü yalanlayan birçok siyasi olaya tanıklık etti…
1934 İtalya Dünya Kupası’nın tanıtım posterlerinde faşist selamı.
Dünya Kupası’nda siyasi masraflarının yüksekliği etkilere ilk olarak nedeniyle çekildiği 1950faşizmin Avrupa’da Dünya Kupası da 1954, 1958 yükselişe geçtiği 1930’lardave 1962’deki turnuvalar gibi rastlıyoruz. 1934 ve 1938’de siyasi açıdan daha sakin geçti. Yapılan iki turnuvada da ilk şampiyon İtalya’nın faşist başbakanı Mussolini, Dünya Kupası’nı -1936 Berlin Olimpiyatlarını bir Nazi propagandasına dönüştüren Hitler gibi- çok başarılı bir propaganda aracı olarak kullanmıştı.
1934 İTALYA Faşizm propagandası İtalya Başbakanı Mussolini, kendi ülkesinde düzenlenen turnuvayı kazanmak için hakemlere baskı kurmak dahil elinden gelen her şeyi yaptı. Şampiyon İtalya’ya kupayı da kendi elleriyle verdi.
1942 ve 1946 turnuvaları 2. Dünya Savaşı nedeniyle yapılamadı. 1950’nin ev sahibi Brezilya oldu. Türkiye’nin katılmaya hak kazanıp seyahat masraflarının yüksekliği nedeniyle çekildiği 1950 Dünya Kupası da 1954, 1958ve 1962’deki turnuvalar gibi siyasi açıdan daha sakin geçti.
1966’daki turnuvanın ilk siyasi olayı Güney Afrika’nın ilk kez elemelere katılmak istemesi oldu. Ancak başvuru ülkedeki ırk ayrımına dayalı apartheid rejimi nedeniyle reddedildi. Güney Afrika, 1994Dünya Kupası elemelerine kadar turnuvaya katılamadı.
1950’de başlayıp 1953’tefiilen sona eren Kore Savaşı da 1966 Dünya Kupası’nda etkili oldu. Ev sahibi İngiltere’nin diplomatik ilişki kurmadığı Kuzey Kore turnuvaya katılma hakkı kazanınca işler karıştı. İngiltere, Kore ekibine vize vermeyi reddetti. FIFA devreye girip açılış ve final maçları dışında Kuzey Kore’nin milli marşının çalınmaması ve bayrağının asılmaması şartıyla anlaşma sağladı. Middlesbrough’da oynanan son grup maçında İtalya’yı 1-0 yenip çeyrek finale çıkmayı başaran Kuzey Kore için gazeteci Bernard Gent şunları yazıyordu: “İlk başta çok az destekçileri vardı. Ama üçüncü maçlarında İtalya’yı yenip maçın oynandığı Middlesbrough’da halkın gönlünü fethettiler. Çeyrek finalde Liverpool’da Portekiz ile oynayacaklardı. Kuzey Kore’nin 3-0 öne geçtiği ancak Portekiz’in 5-3 kazandığı maça Korelileri desteklemek için Middlesbrough’dan Liverpool’a 3bin taraftar gitmişti”.
1970 Meksika Dünya Kupası’na katılma mücadelesi veren ve eleme maçlarında eşleşen El Salvador ile Honduras arasında oynanan üç maç, tarihe “Futbol Savaşı” olarak geçen savaşın başlamasına neden oldu. 8 Haziran 1969’da Honduras’ta oynanan maçtan önce ev sahibi taraftarlar gece boyu gürültü yaparak El Salvadorlu futbolcuları uyutmamış, maçı Honduras 1-0 kazanmıştı. İki ülke arasında göçmen sorunları nedeniyle yaşanan gerilim bu maçla birlikte en üst noktaya çıkmıştı. 15 Haziran 1969’da El Salvador’da oynanan maçtan önceki gece gürültü yapanlar bu kez El Salvadorlulardı ve maçı 3-0 kazandılar. Maçtan sonra Honduraslı futbolcular ülkelerine El Salvador ordusunun yardımıyla dönebildi. Üçüncü ve son maç ise 26 Haziran 1969’da tarafsız saha Meksika’da oynandı. El Salvador’un uzatmalarda attığı golle 3-2 kazandığı maçtan sonra iki ülke arasındaki gerilim artarak devam etti ve 14 Temmuz 1969’da resmen savaş çıktı. 100 saat süren çatışmalarda 2 binden fazla insan öldü, 10 binden fazlası da yaralandı. İki ülkenin resmi barışı imzalaması için 11 yıl geçmesi gerekecekti.
1938 FRANSA Duçe’ye selam yola devam Mussolini’nin “Ya kazanın ya ölün” telgrafı yüzünden büyük baskı altında olan İtalyan futbolcular, maç öncesi seremonilerde tribünlerin protestolarına aldırmadan faşist selamı verdiler.
Batı Almanya’da düzenlenen 1974 Dünya Kupası’nın en önemli siyasi gündem maddesi ise 14 Haziran 1973’teki Şili darbesiydi. Aslında darbenin etkisi daha kupa başlamadan, elemelerde görülmüştü. Sovyetler Birliği ve Şili kıtalararası baraj maçları oynayacak, iki maçlık seride üstün gelen taraf Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanacaktı. İlk maç 26 Eylül 1973’te Moskova’da oynandı ve 0-0 bitti. İkinci maçın 21 Kasım’da Şili’nin başkenti Santiago’da oynanması gerekiyordu. Ancak Sovyetler Birliği, Şili’deki darbeci Pinochet yönetiminin solcu muhalifleri toplayıp işkence yaptığı ve bir bölümünü öldürdüğü stadlardaki maçlara çıkmayacağını söyleyip maçın tarafsız bir ülkede oynanmasını istedi. FIFA bu başvuruyu reddedince Sovyetler sahaya çıkmadı ve hükmen yenik sayıldı. Şili bu sayede turnuvaya katıldı ama turnuvanın en sevilmeyen takımı oldu. Şilili muhalifler birçok maçta pankartlar açıp sloganlar atarak Pinochet yönetimini protesto etti ve tribünlerden de büyük destek gördü.
1966 İNGİLTERE Kuzey Kore rüzgarı Ev sahibi İngiltere’nin uzun süre vize vermediği Kuzey Koreli futbolcular 19 Temmuz’da sürpriz yapıp İtalya’yı 1-yenince büyük sevinç yaşamış ve İngiliz halkının da sempatisini toplamıştı.
1978’in ev sahibi, iki yıldır General Jorge Videla liderliğindeki cunta tarafından yönetilen Arjantin’di. Latin Amerika’da darbeyle yönetime el koyan diğer birçok diktatör gibi Videla da futbola özel bir önem veriyordu. Binlerce solcunun hapse atıldığı, işkenceden geçirildiği ve ortadan kaybolduğu Arjantin’deki organizasyonu boykot etme tartışmaları olsa da takım olarak boykot kararı alan ülke olmadı. Cuntanın en ünlü toplama kamplarından biri olan ve 5 bin kişinin tutulduğu denizcilik okulu final maçının da oynandığı Estadio Monumental’e sadece bir mil uzaklıktaydı ve siyasi tutuklular buradan tezahüratları duyabiliyordu. Batı Almanya’nın ünlü futbolcusu Paul Breitner “Binlerce insanın öldürüldüğü stadlarda top oynamam” diyerek katılmayı reddetti. Kupaya katılmayan ünlü Hollandalı futbolcu Johann Cruyff ise yaklaşık 30 yıl sonra bu kararının sebebinin siyasi olmadığını, kaçırılmaktan korktuğu için Arjantin’e gitmediğini açıklayacaktı.
6-0 kazandıkları şaibeli Peru maçı sayesinde finale çıkan ve finalde Hollanda’yı yenerek şampiyon olan ev sahibi Arjantin’in golcülerinden Leopoldo Luque yıllar sonra “Zaferden ötürü gurur duyduğumu söyleyemem” diyecekti. Kupayı Arjantin’e kaybeden Hollanda ise final maçında şeref tribünlerini selamlamayı reddederek takım halinde tavır gösterdi.
1974 BATIALMANYADuvara Karşı Almanya’nın Berlin Duvarı ile Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldığı 45 yıl boyunca iki ülkenin futbol takımları yalnızca bir kez, 22 Haziran 1974’te karşılaştı. Doğu Almanya’nın 1-0 kazandığı maçta golü atan Jürgen Sparwasser’in 14 yıl sonra bir veteranlar turnuvasına katılmak üzere gittiği Batı Almanya’ya iltica etmesi de ilginç bir anekdot olarak tarihe geçti.
1978 ARJANTİN İmaj yerlerde netekim Dünya Kupası Arjantin’de faşist cuntanın gölgesinde düzenlendi. Cuntanın şefi General Videla, organizasyon sayesinde imaj düzeltmeyi umuyordu. Kupayı da Arjantin aldı ama bu başarı bile cuntanın imajını düzeltmeye yetmedi.
1982 İSPANYAŞeyh’in fendi hakemi yendi 21 Haziran’daki Fransa-Kuveyt maçının 80 dakikasında 3-1 öndeki Fransa dördüncü golü attı. Kuveytli oyuncular hakeme itiraz etti. Karar değişmeyince Kuveyt Futbol Federasyonu Başkanı Şeyh Fahid El Ahmed El Sabah sahaya indi ve hakemle konuştu. Sovyet hakem Stupar golü iptal ederken, Şeyh’in mutluluğu gözlerinden okunuyordu.
1986 MEKSİKATanrı’nın eli Dünya Kupası çeyrek finalinde dört yıl önce Falkland için savaşan İngiltere ve Arjantin milli takımları karşı karşıya geldi. Arjantin gergin geçen maçı 2-1 kazanırken, takımının iki golünü atan Maradona eliyle attığı ilk golü “O Tanrının eliydi” diye değerlendirdi.
1998 FRANSA Kupaya bedel bir zafer Turnuvadan önce sonucu en çok merak edilen maçlardan biri aynı gruptaki İran ve ABD’nin karşılaşmasıydı. Maçı 2-1 kazanan İranlı futbolcuların coşkusu görülmeye değerdi.
1998 FRANSAIrkçılığa en güzel cevap Ev sahibi Fransa’nın kadrosunda çoğunluğu göçmenler oluşturuyordu. Senegal kökenli Vieira, Ganalı Desailly, Küçük Antiller’den gelen Henry ve Cezayir asıllı Zinedine Zidane’ın da olduğu takım şampiyon oldu ama “Bu gerçek Fransa takımı değil” diyen ırkçı Fransız lider Le Pen’i memnun edememişti.