Fotoğraf, Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın temelini atmaya gelen Başbakan İsmet İnönü ve beraberindeki heyet tören alanına girerken çekilmiş. Kalabalık sağdan bindirdikçe protokol sola kaymış ve İnönü ayağına serilen ipek halıların dışına düşmüş. Halılarda yürüyen kişi ise Zonguldak Valisi Halit Aksoy (eli ceketinin önünde). Fotoğraf karesinin en solunda, Bartınsporlu genç sporcuların başında görülen kişi ise Bartın Belediye Başkanı Kemal Samancıoğlu. Cumhuriyet’in 1925’ten beri hayalini kurduğu entegre demir çelik tesisi, milli sanayiyi oluşturma yolunda çok önemli bir adımdı. Bugün 230 bin nüfuslu bir il olan Karabük fotoğrafın çekildiği tarihte Safranbolu’ya bağlı Öğlebeli Köyü’nde birkaç ailenin yaşadığı bir mahalleydi.
İmparatorluğun son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan dönemin kadınları, geleneğin modernizmle çatıştığı bir iklimde yaşadılar. “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlar” adlı sergi de, Türkiye kadınının gündelik gerçeğini, algısını ve imajını kartpostallar üzerinden yansıtıyor, tartışıyor.
MUHAFAZAKAR FEMİNİST Aydemir ve Pervaneler romanlarıyla tanınan 1892 Kastamonu doğumlu Müfide Ferit (Tek), Türkçülük akımının, kadın hareketinin ve Kurtuluş Savaşı’nın da önemli destekçilerindendi.
Sina civarında yün eğiren köylü kadın
İpek işleyen Suriyeli hanımlar.
Geleneksel giysileriyle Kürt kadını
Bosna-Hersek sokaklarında Müslüman kadınlar.
Osmanlı Selanik’inde Yahudi anne ve kızı.
Bosnalı aristokrat
Manastır civarında köylü kadınlar, 1907
İpek kıyafetleri ve takılarıyla, varlıklı Türk hanımı.
25 Ekim 1924 tarihinde diploma alan Beşiktaş Dikiş Yurdu kız mezunları.
1990 başları Selanik, aristokrat Türk kadını.
1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla özdeşleşen modern Türk kadını kartpostalları, Selanik.
Geçen yüzyıl başlarında çok moda olan oryantalist İstanbul kartpostalları serisi: La perle et le brillant (Gerçek ve imitasyon).
Tarabya Fidanlığı’nın sahibi banker ve ressam olan Geo Mavrogordato tarafından çıkarılan kartlarda Türk kadını, 1900.
20. yüzyıl başı, şehirli Türk kadını kıyafetleri.
Oryantalizm temalı karpostallardaki Türk kadını, 1910’lardan sonra Batılı kıyafetlerle…
Kalem dergisinde çıkmış fütürist karikatür (50 Sene sonra Türkiye), günümüze dair isabetli öngörüsüyle dikkati çekiyor.
Whatsup’lar, Skype’lar, Messenger’lar, MMS’ler, SMS’ler sadece bilimkurgu yazarlarının fantazilerinden ibaret henüz. Ve memleketin ilk Fono Dairesi kuruluyor. Maksat telefon marifetiyle telgrafın kullanımını kolaylaştırmak. Artık telgraf yazdırmak için telgrafhaneye gitmek zorunlu değil. Yazı makinalarının başında oturan daktilo kızlar ve telgrafı muhatabına gönderen görevliler a tatlı bir telaş içindeler fakat tarihe geçtiklerinin muhtemelen farkında değiller.
Eskiden ne akıllı cep telefonları vardı, ne Polaroid’ler ne de “fotomatik”ler. Yüksek teknolojisiz eski güzel günlerde “alaminüt” fotoğrafçılık işini büyük şehirlerde üç ayaklı, tahta kutulu antika makinalarıyla “şipşakçı” esnafı hallederdi. Fotoğrafta iki dirhem bir çekirdek giyinmiş genç bir beyi karşısına oturtmuş olarak görülen işbilir şipşakçı, az sonra makinanın arkasındaki kara torbaya başını sokacak, cihazın önündeki körüğü ileri geri oynatarak netlik ayarı yapacak, objektifin önündeki kapağı kaldırarak üçe kadar sayacak ve müşterisini ölümsüz bir hatıraya dönüştürecek.
Yaşar Kemal, çok büyük bir roman geleneği olmayan Türkiye’de müthiş bir roman dili yaratan, destansı anlatımı ve insan ruhunun derinliklerine inebilme yeteneğiyle sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden, yapıtları kırkı aşkın dile çevrilen büyük bir romancıdır. Romancılığının yanı sıra Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük röportaj yazarlarından biri, belki de birincisidir. “Hepsine bir romanıma çalıştığım kadar çalışırdım” dediği gazete röportajları, yine kendi tabiriyle “bal gibi birer edebiyat ürünüdür”. Eserleriyle birkaç nesli birden etkilemiş büyük ustanın atlattığı sayısız badire gibi son rahatsızlığını da atlatması, uzun süredir üzerinde çalıştığı biyografisini bir an önce okuyabilmek umuduyla…
Ortaokul yılları (en üst sırada, soldan yedinci öğrenci).
1953 yılında röportaj yaptığı sünger avcılarıyla.
Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal, Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926 yılında doğdu. Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1951-1963 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzasıyla yayımladığı yazıları ve röportajları, edebi yapıtlarıyla birlikte Türkçenin en güzel eserleri içinde yer alır. 1955’te yayımlanan Çukurova Yana Yana ve Yanan Ormanlarda 50 Gün başlığıyla yayımlanan röportajları, Ormancılar Cemiyeti tarafından kitaplaştırıldı.
1971’e kadar Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı olan Mehmet Ali Aybar’la
TİP Toplantısında Konuşurken, 1965
1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu Üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. Yaşar Kemal parti ve seçim çalışmalarından sonra hayatına yeni bir yön vermek için 1967’de Ant dergisinin kurucuları arasına katıldı. Dergide haftalık siyasal yazılar yazdı. 1971’de Mehmet Ali Aybar’ın ardından TİP’ten istifa etti. Aktif politikayı bıraktıktan sonra da hep meydanda, sokakta haklı olanın yanında durdu.
Adana’da Amerikan üslerini protesto eyleminde. 1970’li yıllar.
Abidin Dino ile Paris’te, 1982
Memet Uzun’la, 1997
Mecidiyeköy’deki evinde ağırladığı Sabahattin Eyüboğlu’yla birlikte. Yıl 1958.
Yaşar Kemal’in dostlukları yıllar içinde yoldaşlığa dönüştü. Bir ömür boyu dost ve yoldaş kişilerle acı tatlı, pek çok gün geçirdi. Yıllar dostlukları eskitmedi, eksiltmedi…
Türkçenin üç büyük yazarı Yaşar Kemal (sağ başta), Sait Faik (soldan ikinci) ve Orhan Kemal (sağdan ikinci) aynı karede.
Arthur Miller’la 1986’da Sovyetler Birliği’nde yapılan barış toplantısında.
BBC Türkçe’nin konuğu olan Yaşar Kemal’le hatıra fotoğraf çektirenler arasında servis şefi Andrew Mango (sağ başta) ve Can Yücel de var (soldan ikinci).
Cengiz Aytmatov’la İsveç’te. Yıl 1977.
Türkan Şoray’la, İstanbul 2008.
Peter Ustinov, Paris 1986.
Yaşar Kemal’in yapıtları pek çok kez tiyatroya ve dokuz kez sinemaya aktarıldı, bu yapımlar da pek çok ödül aldı. 1981’de Yılanı Öldürseler Türkân Şoray tarafından, 1984’te İnce Memed Peter Ustinov tarafından sinemaya uyarlandı. 1985’te ise filmin Türkiye’de gösterilmesi yasaklandı.
Thilda Kemal’le, yıl 1975.
Arkadaşım, dostum, her şeyim oldu dediği Thilda Kemal Göğceli ile birlikteliği edebiyat, felsefe ve siyaset dolu elli yıl sürdü. 1 Ağustos 2002’de şimdiki hayat arkadaşı Ayşe Semiha Baban’la evlendi.
Ayşe Semiha Baban’la.
Hayatı boyunca yarattığı birçok roman kahramanı gibi, zalimlerin, zulmün karşısında durdu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez yargılanıp tutuklansa da hak mücadelesinin yanında olmaktan, aydın sorumluluğunu yerine getirmekten hiç taviz vermedi. 2013’te İtalyan La Repubblica gazetesine Gezi Parkı direnişi hakkında yazdığı yazıda şunları söylüyordu: “Kültürün imhası aynı anda, insanlığımızın da imhası olur. Ama bilinmesi gerekir ki bir toplumun sağlığı, gücü ve doğruluğu tolerans olduğunda belli olur. Eğer zulüm görürse o zaman acımasız olur, zayıflar ve yaratıcılığını yitirir. … Gelin hep birlikte uygun bir demokrasi için el ele vererek yüreğimizi, zihnimizi bir araya getirelim”.
1. Dünya Savaşı, uzun bir tarih yolunun bitiminde Osmanlı Devleti’nin evlatlarını kurban ettiği dört yıllık bir trajediydi. Silah altına alınan 2 milyon 850 bin askerden 501.900’ü evlerine hiç dönemedi. Cephelerdeki yaşam ölüme endeksliydi. Hayatta kalanlar ise esir, sakat veya hasta olacak, sonrasında da unutulacaklardı.
20. yüzyılda gerçekleşen uluslararası çatışmalar içerisinde, ilk kitlesel insanlık trajedisi 1. Dünya Savaşı adını almıştır. Uzun bir tarihî yolun bitiminde olan Osmanlı Devleti de, son soluğunda çıkardığı en güçlü ordu ile bu savaşa katılmıştı.
Savaşın sonunda belirlenen resmî kayıtlar, Osmanlı toplumu üzerindeki yıkıcı etkiyi gösterir. Verilen şehit sayısı (yaralanarak ve hastalıktan ölenler dahil) 501.900’dur. 1.5 milyon civarında yaralı, 150 bin civarında asker – sivil esir verilmiştir. Ayrıca ülkenin aydın ve okumuş insan sayısında da onarılmaz kayıplar vardır.
Evlerinden çıkarak kısa bir eğitim sürecinden geçen askerler, nelerle karşılaşacaklarını bilmeden kendilerini cephelerde bulur. Kimi karlı bir Sarıkamış gecesinde üzerine doludizgin saldıran Kazak süvarisine tetik düşürmek zorunda kalır, kimi Süveyş Kanalının kıyısında açılan yoğun ateş karşısında paniğe kapılır, kimi de Çanakkale’de kolunu koparan Kukri palasının acısını tadar.
Geride kalanlar, onlardan ender olarak gelen mektuplarla yetinir. Silik fotoğraflar yayımlayan gazeteler izlenir, tebliğlere bakılır. Bazen de babaların ellerine tutuşturulan Enver pençeli kağıtlar, ölümün habercisi olur.
Cephelerde çekilen fotoğraflar, o yıllarda Harp Mecmuası’nın yayına başlamasından sonra evlere girer. Propaganda amaçlı, düzensiz aralıklarla basılmış ve Başkomutanlığın uyguladığı sansür süzgecinden geçmiş olsalar da, bunlar cephedekilerin hangi coğrafyalarda, hangi koşullarda bulunduklarını göstermeleri açısından önemlidir. Bunlardan günümüze, aile albümlerimizdeki hatıra boyutlu, eczaları uçarak silikleşen örnekler kalır.
Cephelerde ve gerisinde yaşananların insani boyutlarını öne çıkaran kimi nadir kareler, atalarımızın bundan 100 yıl önce girdikleri savaş çıkmazını betimliyor.
ÖNCE ŞEHİT SONRA YOK OLDULAR
En sağdaki mezar yazısında büyük ihtimal Çanakkale gazisi bir asker yatıyor: 19. Tümen, 72. Alay, 3. Tabur 9. Bölük’ten Manisa’nın Çeşmebaşı köyünden 1312 (1896) doğumlu Mehmed oğlu İsmail. Şehadet tarihi 11 Aralık 1916. Galiçya cephesinde şehit olan Osmanlı askerlerinin mezarları. Günümüzde bu şehitliklerden tek bir iz bile bulunmuyor. Osmanlı kuvvetlerinin seçkin birlikleri bu cephede görev yapmıştı.
ASKERLİKTE İLK GÜN
İstanbul Harbiye Mektebi bahçesinde yedek subay adaylarının ilk eğitim günleri… Bazıları üzerlerinde sivil kıyafetlerle eğitime başlamış.
TOPLARIN ZAMANI
1. Kanal Harekatı’nda Süveyş’in öte yakasına ateş açan dağ topları. 1915 Ocak sonunda başlayan ve hüsranla biten bu seferin ardından yazılan resmî rapor şöyle der: “Gerimizde Kanal’daki şehitlerimizin mübarek cesetlerinden başka hiçbir şey bırakılmamıştır”.
SİPERDE PERİSKOP
Aynalı basit periskoplar, Çanakkale’de siper savaşları döneminin bir karakteristiğiydi. Hem keşif için hem de keskin nişancılara hedef göstermekte kullanıldı.
ÜRKÜTÜCÜ DAĞ GEÇİTLERİ
Doğu cephesinde bir birlik ateş hattına doğru yol alıyor. İstanbul’dan sevk edilen birlikler, tren yolunun bittiği Niğde-Ulukışla’dan Erzurum’a kadar yürümek zorundaydı.
FİRAR: SAVAŞIN GERÇEĞİ
Doğu cephesinde firar ettikten sonra yakalanan askerler muhafaza altında birliklerine sevk ediliyor. Uzayan savaş yıllarıyla birlikte, özellikle doğu ve güney cephelerinde firar edenlerin sayısı 150 binin üzerine çıkmıştı.
ÇORBA SIRASI
Galiçya cephesine ulaşan 15. Kolordu birliklerine bağlı askerler, dağıtılan çorbalar için sıra bekliyor. Muhtemelen fotoğrafı çeken Alman subayına poz verilmiş.
SUBAY KARAVANASI
Romanya’da Türk subayları karavanalarını paylaşıyor. Bu cephede 20 binden fazla Osmanlı asker ve subayı görev yaptı.
ADI YEMEN’DİR…
Yemen’de görev alan Türk subayları, Osmanlı Devleti’ne bağlı kalan Benî Amiri Kabilesinin ileri gelenleriyle.
MEDİNE TÜMENİ
4. Ordu’ya bağlı Medine Tümeni. Fahrettin Paşa komutasındaki birlikler, Hicaz’da bir geçit töreni sırasında. Fahrettin Paşa, Mondros Mütarekesi’nden 2 ay 10 gün sonra Medine şehrini teslim etmeyi kabul etmişti.
Romanya cephesinde Osmanlı birliği. Bir takım komutanı askerleriyle birlikte poz veriyor. Romanya cephesinde savaşan birlikler, savaş sırasında çok ağır kayıplara uğramıştı.
GÖVDE, BACAK, KOL…
Çanakkale cephesinde şehit olan bir Osmanlı askerinden geriye kalanlar. 8,5 ay süren kara muharebeleri esnasında yaklaşık 60 bin, sonrasındaki yaralanma ve hastalıklar sonucu 40 bin olmak üzere 100 binden fazla Osmanlı askeri ölmüştü.
800 BİN SAKAT
Şişli Ortopedi hastanesinde (Lape/La Paix) kol ve ellerini kaybeden askerlerin “rehabilitasyon”u. Savaşta sayıları yaklaşık 1,5 milyon civarına ulaşan yaralıdan 800 bini kalıcı hasar alarak sakat kaldı. Onları bir daha kimse hatırlamayacaktı.
ÇÖLDE SAVAŞ
Sina cephesinde harekete hazır vaziyette bir makineli tüfek bölüğü. Bu cephe 1916’daki 2. Kanal Harekatı’nın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine terkedildi, Osmanlı ordusu Filistin cephesine çekildi.
NAMAZ VAKTİ
Savaş sırasında yaralanan kimi askerler, Viyana’daki hastanelerde tedavi edilmişti. Bir grup yaralı asker hastane içinde oluşturulan mescidde namaza durmuş.
ÇÖKÜŞ
Suriye-Filistin cephesindeki bozgundan sonra Anadolu yollarında askerler. Bu yorgun savaşçılar, İstiklal Harbi’nde bir kez daha ayağa kalkacaklardı.
BU ALBÜMDEKİ FOTOĞRAFLAR, TUNCA ÖRSES VE NECMETTİN ÖZÇELİK TARAFINDAN HAZIRLANAN FOTOĞRAFLARDA BÜYÜK SAVAŞ KITABINDA YER ALMAKTADIR.
Kadın-erkek eşitliğinin fıtrata uygun olup olmadığı bundan 85 sene önce de tartışılıyordu. O zaman vesile, 19 yaşındaki Muammer Hanım olmuştu. Şoför Mektebi mezunu genç kadın, takside çalışmak için şoför vesikası almak üzere 5 Ocak 1930’da Seyrüsefer Merkezi’ne müracaat etti. Bu, bir ilkti. 7 Ocak’ta Cerrahpaşa Hastanesi’nde muayene edilen genç kadın, kendi deyişiyle “bilhassa sıkı bir direksiyon imtihanı”ndan da geçirildi ve başarılı oldu. “Şoförlüğe yalnız kâr için değil, memleketimizde bir yenilik olsun diye teşebbüs ettim” diyordu. Galata Köprüsü’nü arkasına alarak direksiyon başında gururla poz veren Muammer Hanım işe başladığında, Şoför Nebahat filmlerinin ilkinin çekilmesine 30, Türkiye’nin ilk kadın uzun yol şöforü Leyla Ağaçkoparan’ın doğumunaysa 34 yıl vardı.
Bakmayın “beni sizler var ettiniz” demesine, o onun nezaketi, onun zarafetiydi. Zeki Müren’in yaratıcılığının çok yönlülüğüne hayran kalmamak biz sıradan ölümlüler için mümkün müdür? Onu göksel bir dokunuş var etti ve bizlere armağan olarak gönderdi, gerçek bu. Dokunaklı sesi, kusursuz Türkçesi, plakları, konserleri, filmleri, sergileri, hatta şiirleriyle yüreklerimize nüfuz etti. Getirmedik yenilik, devirmedik tabu bırakmadı. Bize sadece onu doğumunun 83’üncü yılı ve hakkındaki sergi vesilesiyle sevgi ve saygıyla alkışlamak kaldı.
Ertan Anapa’nın 1968 tarihli bir şarkısı şöyle başlar: “Cumartesi Pazar/Buluşur aşıklar/Dolar pavyonlar/Cumartesi Pazar/Söylenir şarkılar/Zeki Müren de var/Sonra Gönül Yazar…” Genç solist Gönül Yazar ve sahnelerin kıdemlisi Zeki Müren’in bu şarkıda karşımıza çıkması tesadüf değil. “Aranjman” modasının ortalığı sardığı yıllar bunlar ve seri üretim sürerken tıkanan söz yazarları etraflarına bakıyor: Andığımız şarkının (Cumartesi Pazar) sözlerine imza atmış Sezen Cumhur Önal, bir yandan o yıl dünya turundan dönen Kısmet’i anlatıyor bir şarkısında, diğer yandan Zeki Müren’i. Henüz “san’at güneşi” ünvanını almamış, “paşa”lık mertebesine ulaşmamış Müren. Ancak Maksim’deki programı büyük ilgi görüyor ve gazinonun kapısında kuyruk oluşuyor. Bir diğer kuyruk, yeni gösterime giren filmi “Kâtip” dolayısıyla sinemaların kapısında. O güne kadar yaptığı 45’liklerden derlenen ilk Zeki Müren albümünün de aynı yıl piyasaya çıktığı düşünülürse, 1968, onun için iyi bir yıl. Şarkılara konu olması kaçınılmaz.
“Adam olacak çocuk” dedikleri Zeki Müren, Bursa’da, “sanat hayatı”nın ilk yıllarında, işveli pozlarından birini veriyor. Yuvarlak gözlükleri, uzun süre kendisine eşlik edecek.
‘Üşüdüm üstümü örtsene anne’ Zeki Müren’in en önemli özelliklerinden biri, hemen her şeyi biriktirmesi. Annesi, çocukluk anılarını biriktirmiş, o, “sonrasını” üzerine koymuş. Mektuplar, notlar, fotoğraflar. Bu “albüm”ün oluşmasına katkıda bulunan her şey, özel arşivinden. Yukarıdaki fotoğraf, genç Zeki’nin ilk aile fotoğraflarından: Çok sevdiği annesi Hayriye ve babası Kaya Müren’le birlikte. Annesiyle mektuplaşmaları, bir kitabı dolduracak kadar çok, çekinerek okuyacak kadar özel.
Zeki Müren’in konuk olduğu tek şarkı bu değil. Aylin Aslım, İşte Sana Bir Tango’nun girişindeki tekerlemede “Bisiklete binersin/Bizim ordan geçersin/Gözlükleri takınca/ Zeki Müren’e benzersin” diyerek selam çaktığı “paşa”yı şarkıda da anıyor: “Ağladım Zeki Müren’le/Coştum Müzeyyen’le/N’olmuş canımı yaktıysa/O yâr benim kime ne?” Zeki Müren’in şarkıları, Zeki Mürenli şarkılar derken ilerleriz ama burada bırakıp “sahibinin sesi”ne döneyim…
Gözlük, vazgeçilmez aksesuarlarından. Hayat boyu, yanından neredeyse hiç ayrılmadı.
6 Aralık 1931, Müren’in doğum tarihi. Bütün şarkıları hakkıyla seslendiren, ruhunu katan, şarkıları kanatlandıran bir yorumcu. Bütün zamanların şarkıcısı. Popüler olmayan bir şarkıyı söylememiş, söylediklerini meşhur etmiş. Tertemiz Türkçesi ve eze eze seslendirdiği sözcükler, alameti farikası. Son döneminde ağdalı bir yorumu tercih etti ve kendisi gibi söylemeye çalıştı belki ama bu, “öncesi”ni görmemize engel değil. 1984 yılında TRT’den yayınlanan Bodrum konserini müteakip sahneyi bırakması, yılda bir kere, sadece albüm doldurmak üzere stüdyoya girmesi, sonunu getirdi. Sürekli tekrarladığı “beni sizler var ettiniz” cümlesi ve o meşhur şarkısında geçen “alkışlarla yaşıyorum” dizesi, böylelikle anlam kazanıyor.
Şüphesiz koskoca Zeki Müren’in bir sonu olamaz. 50’li yıllardan 80’lere kadar sürekli zirvede: Resim yapıyor, desen çiziyor, kostüm tasarlıyor, şiir yazıyor, besteliyor, yorumluyor ve kendini beyazperdede canlandırıyor. Televizyon programları derseniz, bir hipnoz: Gördüğünüz anda kaçmanız mümkün değil. Sahnede kademeli olarak getirdiği yenilikler, onu “devrimci” olarak anma sebebimiz. Türkiye’nin toplumsal yapısına son derece aykırı duruşu, buna rağmen hep el üstünde tutulması, dokunulmazlığı ve her şeyden öte halkla içiçeliği, Zeki Müren’i Zeki Müren yapan özellikler.
BOĞAZİÇİ LİSESİ’NDEN SANAT AKADEMİSİ’NE 1953’te, Güzel Sanatlar Akademisi’nde, arkadaşlarıyla birlikte. Onu şekillendiren, ince ince işleyen bir dönem bu: Şarkıdan resme uzanan, arada şiirden geçen yolun başı.
Radyo, Zeki Müren’in sırdaşı, arkadaşı. Hem de onu tanımamıza vesile. Yukarıdaki portresi, radyoya girdiği 1950’lerin başında çekilmiş. Kimbilir kaç kişi onu dinleyerek hayallere daldı?
Çocukken kartondan yuvarlaklar kesip üzerine adını yazıp onları pikaba koyarak “seslendirdiğini” söyleşilerinde anlatır. 1950’de girdiği radyo sınavını, üstatlardan oluşan jürinin mutlak mutabakatıyla kazanması ve sonrasında verdiği ilk konser, onu tanımamıza vesile. Sonrası malum: Art arda yapılan plaklar, konserler, televizyon programları, filmler, sergiler ve arada bir de şiir kitabı! Manolyam’dan Şimdi Uzaklardasın’a, Eskimeyen Dost’tan Beklenen Şarkı’ya, yüzlerce şarkıyı haiz repertuarı kalbimizi hep inceden sızlattı. İşvesi, edası, nazıyla bizi hep mutlu etti. Sadece alaturka hattından ilerlemedi, türküler ve “aranjman”lar söyledi. O kadar ki, kimse yapmazken yabancı şarkılara söz yazan, onları sahnede seslendiren, Zeki Müren’in ta kendisi. Her anlamda bir öncü.
Sahnelere getirdiği yenilikler, T sahneden değişik tablolara uzanan dekorlar, etkileyici kostümleri ve janjanlı ayakkabılarıyla bir sihirbaz. Bugün Morrissey’in ağzında Zeki Müren adı var, Gotan Project repertuarına Zeki Müren şarkısı giriyor, hayranı olduğu Ümmü Gülsüm, Zeki Müren’den etkilendiğini söylüyor. Dünyayı etkileyen, sınır tanımayan bir sanatçımız olması, az şey değil. Liberace’den David Bowie’ye karşılaştırıldığı isimler, bir dönemin tabu yıkıcıları. Zeki Müren, onların da fersah fersah ötesinde. “Zeki Müren göbeği” adlı tatlıdan ve “Zeki Müren kirpiği”olarak anılan örgü tarzından hiç söz etmeyeyim bile… Zeki Müren, satırlara sığmayacak kadar uzun bir roman ama aslında tek bir kelime: İnsan.
ZEKİ MÜREN’DE BİZİ GÖRECEK Mİ? Zeki Müren’in 1963 sonlarında yaptığı Amerika seyahati mühim: “Çocukluğumdan beri en büyük hayalimdi Yeni Dünya” diyor, bir söyleşisinde. Bir muhabir gibi iki hafta ülkeyi gezmiş, gördüklerini bir yazı dizisi haline getirmiş. Onca şey arasında büyülendiği, New York’taki otel odasında karşısına çıkan televizyon! Karşısına heyecanla uzanmış, çocukluğunda kaçırdığı eski filmleri seyretmiş. Bir gün o ekranda olma hayalleri kurarak…
Genç, dinamik “muhabir” Zeki, çok merak ettiği Las Vegas âlemlerini teftişi sırasında.
Zeki Müren’in filmlerinde de kullandığı meşhur Chevrolet Impala’sı. Ses’te, arabının en mühim özelliklerinden birinin “air-condition denilen sıcak ve soğuk hava tertibatı” olduğu yazılmış.
ZEKİ MÜREN ARTIK BİR ‘MARKA’ Zeki Müren her yerdeydi: Sahnede, beyazperdede ve hatta dükkanında tezgah başında! Halktan kopuk olmayı sevmeyen, daima onlarla içiçe olan Müren, sahne kostümlerine ayrı bir özen gösterirdi. Fotoğraf, Tepebaşı Bahçesi’nde çekilmiş. Arkasında vazgeçemediği eşlikçileri Hakkı Derman (keman) ve Selahattin Pınar’ı (tanbur) görüyoruz.
Müren’in 1955’te, 6 – 7 Eylül olaylarını takip eden günlerde Galatasaray’da açtığı “mücevherat, bijutöri, parfümöri, tuhafiye” mağazasına halk büyük alaka göstermişti.
HAYALDEN GERÇEĞE Beklenen Şarkı, Zeki Müren’in hayatında önemli bir dönüm noktası. Sadece fim değil, şarkı da öyle. Kriton İlyadis’in bu meşhur fotoğrafı, filmin afişi olmuş. Çocukluğundan beri hayranlıkla seyrettiği Cahide Sonku, hem rol arkadaşı hem de filmin yönetmeni. İlk makyajını Sonku’nun yaptığını, bir söyleşisinde heyecanla anlatıyor.
ULUDAĞ ONUNLA ÖZDEŞLEŞTİ Zeki Müren Uludağ’ı ve“meşhur”larla gezmeyi severdi. Arkadaş canlısıydı. Zaman zaman yalnızlığı seçse de hep insanlarla içiçeydi. Bu, halktan kopuk olduğu mânâsına gelmesin ama: Hiçbir zaman kendisini saklamadı, hep sevenlerinin yanında oldu, onları yanında görmek istedi.
Bir dönem büyük sükse yapan ayakkabıları ve “dudaklı” kostümü: Onu “janjanlı” yapan, edası işvesi kadar kostümleri de…
Aralık 1967, Levent’teki evinde verdiği 36. doğum günü partisinde, Semiramis Pekkan, Neriman Köksal ve Ajda Pekkan’la dans ederken.
Cüneyt Arkın’la, Şile’de. Dostuklara önem veren, sevdiklerini ihmal etmeyen bir isim Zeki Müren. Fotoğraf, onun nişanelerinden.
Uzaydan gelen prens 1974’te büyük sükse yapan meşhur kostüm “Uzaydan Gelen Prens”. Ayaklarındaki platformları şöyle anlatıyor: “Biliyorsunuz ayda yerçekimi az. Astronotlar zor yürüyorlar. Ben de o nedenle bu çizmeleri giydim”.
Ankara’da, Gaziosmanpaşa’daki evinde. Pek sevdiği enteresan pozlarına bir küçük örnek.
Şarkılarının ortalığı kasıp kavurduğu dönemde, Vakko, piyasaya bir mendil serisi çıkarttı. “Manolyam”, bunlardan biri.
BODRUM’DA AMA HEP AKILLARDA Günde 200 mektup alırmış Zeki Müren ve hepsiyle tek tek ilgilenirmiş, öyle söylüyor. Sadece mektup değil telefonla da ulaşabiliyor hayranları ona. Bodrum’da şimdi müze olan evinde, onu ziyaret edenlerle hasbihal ettiği bir oda bile yaptırmış. Zeki Müren olmasının, öyle kalmasının sırrı, belki de burada…
“Paris Geceleri”, en sevdiği kostümlerinden. Köln’de bir revüde görmüş, kaynağını araştırmış, Şanzelize’de bir terziye ulaşmış ve aynısından yaptırmış.
Göz önünde olduğu son yıllarda, çok sevdiği Bodrum’da. 1984’te verdiği konserin ardından inzivaya çekilen, ölümüne dek Bodrum’da yaşayan Zeki Müren’in son bakışlarından biri bu.
Türkiye’de yeni yıl, 19. yüzyıldan itibaren yabancılar ve gayrımüslimler tarafından kutlanıyor, eğlenceler düzenleniyordu. Ancak kutlamaların yaygınlaşması 1926’da miladi takvimin kabulünden sonra oldu. O tarihten sonra birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de 1 Ocak yılın ilk günü kabul edildi ve 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece yılbaşı gecesi olarak adlandırıldı. Bir yılbaşı partisinde çekilmiş ve üzerinde “Yeni yıl kutlu olsun-1935” yazan fotoğrafta beş arkadaş yeni yıl şerefine kadeh kaldırıyor. Çok fazla içki içmediklerini ve ertesi gün işe gidebildiklerini umuyoruz, zira yılbaşı gününün resmi tatil olmasına daha bir sene var.
Kimi fütüristler “çağ internet çağı, birkaç yıla kalmaz kitabın pabucu dama atılır” buyurmuşlardı. Ama bilginin geleneksel taşıyıcısı kehaneti boşa çıkardı. Aradığı eseri bir sahafta bulan kitapseverin parmakları hâlâ cilt kapaklarını usulca okşuyor. Sahaflar Festivali’yle hararetlenen kitap aşkı, Tüyap Kitap Fuarı’yla zirve yapacak…
Eski kitap ve benzeri malzemenin satılıp alındığı yer olan sahaf dükkanları önceleri büyük selâtin cami avluları, medrese kapıları yakınlarında kuruldu; Kapalıçarşı’nın yapımından sonra iç mekana geçilerek bir sahaflar çarşısı meydana geldi. 1870’li yıllara doğru Beyazıt Meydanı civarında, Kapalıçarşı dışında bir takım kitapçı dükkanları, sahafiye mal alıp satan dükkanlar açılmaya başlandı; 1894’de meydana gelen büyük İstanbul depreminden sonra mekanları zarar gören sahaf esnafı Hakkâklar Çarşısı denilen yere geçti.
Bugün Sahaflar Çarşısı diye isimlendirdiğimiz yer, eski Hakkâklar Çarşısı’dır. Tek katlı, ahşap, birbirine bitişik küçük dükkanlardan oluşan Sahaflar Çarşısı, 6 Ocak 1950 tarihinde Beyazıt Çadırcılar Caddesi’nde çıkan yangında yanarak yok olmuştur. O yılların vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay ve kitapsever yöneticilerin çabalarıyla, yangında harap olan bütün yapılar da yıktırılarak yeni bir Sahaflar Çarşısı inşa edilmiştir.
Mülkiyeti İstanbul Belediyesi’ne ait olan kiralık dükkanlar şeklinde düzenlenen çarşıda, yönetmelikler gereği sadece eski kitap satışı yapılageldi. Çarşının yenilenişi sırasında sahaf dükkanları haricinde kitap müzayedelerinin de düzenlenebileceği varsayımından yola çıkılarak dükkanların hemen arkasında büyük bir bina mezat salonu olarak ayrıldı. Yangından hemen sonra kurulan Kitapçılar Derneği faaliyetlerini sürdürmüş, fakat bir zaman sonra derneğin adı İstanbul Sahaflar Derneği’ne dönüştürülmüştür.
YANGIN ÖNCESİ DÖNEMİN MEŞHUR SAHAFLARI 6 Ocak 1950 yangını öncesi Sahaflar Çarşısı. O zamanlar da mevcut sahaflar: Sedat Miras, İhsan Manavoğlu, Ali Ertem, Muzaffer Ozak, Nizamettin Aktuç, Mahmut Cevatpur, Mustafa Türkmen, Necati Alpas, Rahmi Yağız, Cemil Zorlu, Mehmet Ertezcanlı, Hüseyin Çörüş, Mehmet Saruhan, Nurettin Eren, İsmail Dilmen, Selahattin Tahtakaya, Ali Üşük, Pertev Altınköprü, Adnan Türkmen, İsmail Hakkı Erte, Ekrem Karadeniz, Hilmi Mutlu.
Halen Fatih Belediyesinin denetiminde olan çarşı, 12 Eylül 1980’den sonra bir çevre düzenlemesi daha geçirdi. Belediyenin 1950 yangınından sonra inşa ettiği mekanlar dışında kalan ve seyyar esnafın tenteli küçük tezgahlar hâlinde yer aldığı bölüm yenilendi, birbirine bitişik, küçük dükkanlar oluşturuldu. Yine bu çevre düzenlemesi sırasında, çarşının ortasındaki yeşil alana bir İbrahim Müteferrika büstü dikildi, eski taşbaskı örnekleri sergilenmeye çalışıldı.
1980’li yıllarda Türkiye’de yaşanan değişim sonucu Sahaflar Çarşısı’nın da eski hüviyeti değişti; daha çok yeni ders kitabı, test kitapçıkları, turistik kitap ve objelerin alınıp-satıldığı bir pazar hâline dönüştü. Buna mukabil İstanbul’un değişik semtlerinde sadece eski kitap alım-satımı yapan yeni sahaf dükkanları hatta çarşıları oluştu.
AHŞAP VE SALAŞ DÜKKANLAR Sahaflar Çarşısı halen olduğu gibi eskiden de Kapalıçarşı ile Bayezid Meydanı arasında geçiş yoluydu. İftaiyenin yangın raporuna göre kolonyacı, saatçi, çorapçı, kunduracı, tesbihçi dükkanları arasında ahşap, salaş, tarihin içlerine sindiği dükkanlardan müteşekkildi.
Geleneksel eski kitap ticaretini sürdüren birkaç mekan olarak bugün sahaflar çarşısında gelenekten gelen Turan Türkmenoğlu, Tosun Ardakoç, E. Hulusi Karadeniz, Dilmen (İbrahim Manav), Ali Ertem gibi eski dükkan sahipleri bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye sahaflarının büyük ustası, Sahaflar Şeyhi Üstad İbrahim Manav Bey’in bu çarşıda hâlâ çalışıyor olması, mekanın önemini korumasının en önemli faktörlerinden. Bugün Beyoğlu ve Kadıköy semtlerinde oluşan sahafların cirosu, 500 yıllık Sahaflar Çarşısı’nı kat kat geçmiştir. Ama Türkiye’de bu mesleği yapan bütün sahaflar adına söyleyebiliriz ki, Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın herkesin gözünde ve gönlünde apayrı bir yeri vardır.
KİTAPLARI KARIŞTIRMAK SERBEST Sahaf mesleğinin geleneksel bir etkinliği: Kitap sergiciliği ve yaymacılığı. Kitaplar sergilerde üst üste, karışık, düzensiz yayılarak satışa sunulur. Müşteriler karıştırarak, eşinerek kitap yakalar, bulurlar. Fotoğrafta dikkat çeken bir başka nokta da “Padişahım Çok Yaşa” yazılı afişlerin yerini Gazi Mustafa Kemal Atatürk takvimlerinin almış olması.
ÜÇ SAAT SÜREN YANGIN 6 Ocak 1950’de saat 21.21’de Beyazıt Yangın kulesinden İtfaiye grubuna verilen haber üzerine 20.26’da birinci itfaiye takımı ile yangına müdahale edilmiştir. Bu esnada dükkanların saniyede 15 metre hızla esen rüzgarın da etkisiyle alevli olarak yandıkları görülmüştür. 20.31’de gelen ikinci takımın da cansiperane çalışmasıyla 21.40’ta yangının şiddeti önlenmiş 23.30’da ise yangın tamamen söndürülmüştür.
GEÇİCİ OLARAK BARAKALARA Dönemin Vali ve Belediye Reisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay dükkanları yanan sahafları geçici olarak Beyazıd Camii iç avlusundaki revaklara yaptırtığı barakalara yerleştirmiş ve açılışını da bizzat kendi yaparak esnafları tek tek ziyaret etmiştir. Fotoğrafta Yurttaş Kitabevi sahibi Mehmet Ertezcanlı Fahrettin Kerim Gökay’ı karşılıyor.
MEŞHUR TAVLACI NİZAMETTİN BEY Yeni açılan çarşının temiz ve geniş meydanında tavla atan esnaf: İstanbul Kitabevi sahibi Ali Ertem ile oyunlara düşkünlüğü ile bilinen çarşının en şöhretli sahaflarından Nizamettin Aktuç Bey.
‘SAHAF DEĞİL KITAPÇIYIM’ Sahaflar dünyasının efsanevi isimlerinden Kitapçı Raif Efendi’nin dükkanı önünde çekilmiş bir resmi. Altta ise “Darülfünûn Edebiyât Fakültesi Reisi Köprülüzâde Mehmed Fuad Beyefendi Hazretlerine Takdim 2 Şubat 928” yazılı “Kitapçı Mehmed Raif İstanbul’da Bayezıd Hakkâklar Çarşısı Numro:10” kaşeli bir yazma eser. (İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesinde) Belgelerden ve kayıtlardan anlaşıldığına göre Raif Efendi kendini “Kitapçı” olarak tanımlamış, asla ünvanını “Sahaf” yazırmamıştır.
ÜÇ BÜYÜK MÜDAVİM İstanbul Sahaflar Çarşısı’nın üç büyük müdavimi ve kitapseveri (sırasıyla) Hakkı Tarık Us (1889 Manisa-1956 İstanbul), Osman Ergin (1883 Malatya-1961 İstanbul), Kemal Salih Sel, Sahaf Nizamettin Aktuç’un (en solda) dükkanında sohbet sırasında.
SAHAFLAR İFTARDA 28 Mayıs 1954 tarihinde Sahaflar Çarşısı’nın ortasında verilen iftar yemeğine katılanlar ve iftarın davetiyesi. İftar’a katılanlardan bazıları: Başta Nurullah Pertevoğlu (1894 – 1956), Hakkı Tarık Us, Şevket Rado, Fikret Adil, Ercüment Ekrem Talu, Mükrimin Halil Yınanç, Cemal Tukin. Arkası dönük Osman Ergin, Sahaf esnafından bir kişi.
SAHAFLIK TARİHİNİN ABİDE KİŞİSİ “Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu” isimli 5 ciltlik büyük bir kaynak eserin hazırlayıcısı, sahaflık tarihinin abide kişisi, Erzurum Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi’ne 57.000 cildin üzerinde kitap bağışlayan M. Seyfettin Özege’nin Sahaflar Çarşısı’nda Nihal Kitabevi’nde (Merhum İsmail Akçay’ın) kitap künyelerini notlarken çekilmiş bir fotoğrafı.
M. Seyfettin Özege’nin üstadı, Milli Kütüphane yazmalar koleksiyonunda saklanmakta olan Kitâbü’l-Kütüb’ün yazarı, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in yakın dostlarından ve önemli kaynak kişilerden Nurullah Pertevoğlu (1894-1956).
DARBEDEN HEMEN SONRA 12 Eylül sonrasında çekidüzen verilen Sahaflar Çarşısı’nın düzenli bir resmi. (Çeşme önünde duran kişi Ali Ertem’dir) 43 dükkanından 18’i onarılan, zemini parke döşenen ve bahçesine İbrahim Müteferrika büstü dikilen çarşı, Belediye Başkanı Abdullah Tırtıl [Paşa] tarafından 8 Temmuz 1983 tarihinde törenle tekrar açılmıştır.
YENİ SAHAFLAR YENİ ÇARŞILAR Sahaflık kitap sevgisiyle kavrulan, adeta kağıt arkeologluğu denilebilecek bir meslektir. İstanbul’da Sahaflar Çarşısı’na sığmayacak kadar artan sahaflar yeni yeni çarşılar oluşturdular. Festival ve fuar gibi mesleki etkinlere katılan veya etkinlik düzenleyen sahaflar, pek çok Anadolu kentine gitmiş orada da sahaflık kültürü ve mesleğinin tanınması için çaba göstermişlerdir. 2008’den bu yana gerçekleştirilen Beyoğlu Sahaf Festivali (8’incisi geçtiğimiz ay yapıldı) ve 30 Ekim 2010’dan bu yana dahil olunan Tüyap Kitap Fuarları sahafların daha da tanınmasının önünü açmış, kitap piyasasında söz sahibi olmalarını sağlamıştır. Sahaf tezgahları arasında kaybolmak için 8-16 Kasım tarihleri arasında 33’üncüsü düzenlenecek Tüyap Kitap Fuarı’nda “Sahaflar Çarşısı”na uğrayabilirsiniz.