Kategori: Albüm

  • 12 Eylül’e 13 gün kala

    12 Eylül’e 13 gün kala

    İlk bakışta her şey olağan görünüyor. Adalet Partisi azınlık hükümetinin “başı” Süleyman Demirel, uzun siyasi inatlaşmalardan sonra 6 Mart 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirerek emeklilikten kurtardığı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının Zafer Bayramını kutluyor. TBMM Başkanı Cahit Karakaş en önde şurasını sunmuş, anamuhalefet partisi CHP’nin başkanı Bülent Ecevit ise içeriye girmeye hazırlanıyor. Generallerin sadece 13 gün sonra ülke yönetimine el koyacakları ve kendilerini Zincirbozan’da “zorunlu misafirliğe” tabi tutacakları iki kurt politikacının aklından bile geçmiyor. Geleceğin cunta üyeleri ise hiç renk vermiyor.

  • DENİZLERİN EFENDİSİ

    DENİZLERİN EFENDİSİ

    Her ne kadar Çaka Bey, Turgut Reis, Barbaros Hayreddin gibi efsanevi denizcilerin torunları olsak da, sonrasında “deryaların efendileri” olmakla nam salan bir ulusun çocukları değiliz. Değildik! Onun 1952’de, Ling isimli 11 metrelik bir yelkenliyle İngiltere’den Karayipler’e yaptığı Atlantik aşırı ilk açık deniz yolculuğunu gazetelerden öğrendiğimizde, üç tarafı denizlerle çevrili memleketin “karacı evlatları” olarak duyduğumuz gurur bundandır. 1965’de Kısmet’le çıktığı dünya turunu eşi Oda ve onlara Kanarya Adaları’nda katılan kedileri Miço ile üç yıl sonra tamamlayıp en büyük hayalini gerçekleştirdiğinde, yine bu sebeple kendi hayalimiz gerçekleşmişçesine sevindik. Ardında bıraktığı binlerce deniz mili, gazete tefrikaları ve kitaplarıyla içimizdeki denizciyi uyandırdığı için, Sadun Boro’ya ne kadar teşekkür etsek azdır.

    En büyük hayallerini dümeninde gerçekleştirdiği Kısmet, şimdi Rahmi Koç Müzesi’nin denizcilik koleksiyonunun en kıymetli parçalarından biri.

    1968 yılında Boro çiftinin dünya seyahatlerini tamamlayıp ülkeye dönüşlerinden sonra, Hürriyet gazetesinin yayımladığı hatıra kartpostalları albümü.

    Adriyatik Denizi’ndeki Hırvatistan’a bağlı Korcula adasında ünlü seyyah Marco Polo’nun 1524’te doğduğu evde, 20 Temmuz 2002.

    Sadun ve Oda Boro, deniz üstünde olmadıkları nadir zamanlardan birinde, evlerinin salonunda.

    Sadun Boro ve İstanbul’da tanışıp evlendiği Alman Lisesi öğretmeni Oda, planladıkları dünya seyahatinin zorluklarına alışmak için 1964’te Kısmet denize indilir indirilmez teknede yaşamaya başlamışlardı.

    Boro’ların dünya seyahati anısına Hürriyet gazetesinin hazırlayıp okurlarına verdiği hatıra kartpostalları albümünün imza sayfası.

    Çiftin 2 Ağustos 1965–15 Haziran 1968 tarihleri arasında gerçekleştirdikleri dünya seyahatinin güzergâhı. İstanbul- Cebelitarık-Kanarya Adaları-Barbados-Karayip Adaları- Panama Kanalı-Galapagos Adaları-Markiz Adaları-Tuamotu Adaları-Tahiti ve Rüzgâraltı Adaları-Tonga Adaları-Fiji Adaları- Yeni Hebrid Adaları-Yeni Gine Adası-Torres Boğazı-Timor Adası-Endonezya-Singapur-Bengal Koyu-Seylan Adası-Arap Denizi-Kızıldeniz-İsrail ve İstanbul idi.

    Kısmet’le çıktıkları İyon Denizi ve Güney Ege seyahatinde baba-kız akşam vardiyasında, Ağustos 1991.

    Rotasını Türkiye’nin Akdeniz kıyılarına çevirdiği yolculukta, İskenderun Deniz Üssü Komutanı Tuğamiral Mustafa Akgün’ün Kısmet’i ziyaret ediyor, 7 Haziran 1990.

    Hırvatistan’da, Şibenik yakınlarındaki Skradin Milli Parkı’nda, Ağustos 2002.

    Sinop Akliman’da tanıştıkları resim hocası ve hediyelik ahşap tekne modelleri üreticisi İsmet Ülgen, eşi ve çocuklarıyla birlikte Kısmet’te Boro’ları ziyaret ediyor, Temmuz 1989.

    2 yıl 10 ay süren dünya seyahatlerinde Karayipler’de tanıştıkları Amerikalı bir denizci Boro’lara hiç kara yüzü görmemiş bir kedi yavrusu hediye etti. Artık bir Miço’ları vardı.

    Yıllarca niyetlenip ancak 2002 yazında 74 yaşındayken gerçekleştirmeye fırsat bulduğu Adriyatik gezisinde, seyir sırasında gözleri ufuk çizgisinde.

    Karadeniz gezisi sırasında Kısmet’i ziyaret eden Göreleli meraklılar, 26 Temmuz 1989.

    Bir sonbahar günü; boyu 10.5, genişliği 3.3, su çekimi 1.6 metre olan Norveç tipi Daublender’i sevgili Kısmet’inin önünde, Gökova kıyılarında.

    Boro çifti Karadeniz seyahatlerinin Samsun ayağında Sahil Güvenlik Komutan, Albay Erol Kalkan, Yelken Kulübü’nün kurucularından Hilmi Gürler ve küçük denizcilerle, 1989.

    Navarin Kalesi önünde şehit Osmanlı denizcilerini Türk bayrağıyla selamlıyor, 1991

    Dünya seyahatinde korkunç bir ters akıntıyla mücadele ederek ulaştıkları Bali’de çocuklarla beraber, Ağustos 1967

    Usta denizci Sadun Boro, kendisinden 27 yıl sonra dünya turuna çıkan Osman Atasoy’la, 2008’deki Antarktika seferi öncesi Marmaris’te.

  • 50 yıl önce Demirel’le ilk röportaj

    50 yıl önce Demirel’le ilk röportaj

    Bundan tam 50 yıl önce, henüz çiçeği burnunda bir başbakan olan Süleyman Demirel’le evinde yaptığımız röportaj çok ses getirmiş ve kamuoyu Demirel ailesini ilk kez yakından tanımıştı.

    Ankara’da çalışan bir gazetecinin politikacılarla, devlet adamlarıyla herhangi bir anısının olmaması olanak dışıdır elbette. Süleyman Demirel ile anılarımız bir bir anlatılmaya kalkılsa bir derginin tek sayısı yetmez, tefrika edilmesi gerekir. Ben burada, belleğimde canlılığını hâlâ koruyan birebir onun konuğu olduğumuz ilk üç-beş günün öyküsünü aktarmaya çalışacağım.

    Ragıp Gümüşpala’nın 1961 yılında Ankara Valiliği’ne Adalet Partisi’nin kuruluş dilekçesini verişini anımsıyorum. Demirel anılan tarihte askerlik görevini yerine getirmekte olduğundan, ismi başlangıçta pek gözümüze çarpmamıştı. Celal Bayar’ın “Su Müdürü” diye adlandırdığı rivayet edilen ve kısa zamanda “Barajlar Kralı” olarak ünlenen Süleyman Demirel, zaman içinde bir mühendis zekâsıyla ve politik başarılarıyla yavaş yavaş, kademe kademe yükselmeyi, sivrilip öne geçmeyi bilmişti. Sonunda partiyi ele geçirip, onu iktidara taşıma becerisini de gösterdi. Ve nihayet 1965 yılında Başbakan oldu.

    Çalıştığım Hayat dergisi o yılların en prestijli aile magaziniydi. Tirajı birkaç gazetenin toplam tirajının üzerindeydi. Ne biz artık Türkiye’yi yönetecek Demirel’in bu önlenemez yükselişini görmezden gelebilirdik, ne de Demirel etkili bir yayın olmamız nedeniyle bizi gözardı edebilirdi. Onun için hemen “aile boyu” bir röportaj yapmak üzere girişimde bulunduk. Anında olumlu yanıt geldi ve evine davet edildik. Kavaklıdere’deki evine adeta koşarak gittim.

    Demirel çifti Güniz Sokak’a taşınmadan önce, Britanya başbakanlarının evi “Downing Street 10 Numara”yı çağrıştıran bir adreste, “Buğday Sokak 10 Numara”da oturuyordu.

    Ev Güniz Sokak’taki evden önceki, onun Ankara’daki ilk eviydi. Adres bir hayli ilginçti: Buğday Sokak 10 Numara… Bu hemen bende bir çağrışıma neden oldu. Dünyanın kuşkusuz en ünlü başbakanlık konutu Londra’daydı. Churchill başta olmak üzere bütün Britanya başbakanlarına ev sahipliği yapan konutun siyasi literatürdeki adı “Downing Street 10 Numara” ya da kısaca “10 Numara” idi ya, eh bizim de Başbakanımızın 10 numaralı bir konutu vardı işte. Henüz koltuğunu ısıtmamış taze başbakanımızı ve sayın eşlerini dışarıya davet ettim. Röportajın ilk fotoğrafını evin önünde, kapı numarası görülecek şekilde çektim.

    Sıra Başbakan’ı evinin kendine özgü dekoru içinde fotoğraflamaya gelmişti. Evin çeşitli köşelerinde fotoğraflarını çekerken en çok iftihar ettiği şeyin diplomaları olduğunu fark etmiştim. Bir duvarda beş-altı diploma özenle piramidal bir biçimde yerleştirilmişti. Onların önünde de bir fotoğrafını çekmeyi ihmal etmedim. Bir ara kitaplığından bir cilt çekti. “Sen madem fotoğrafa meraklısın, bak bizde de neler vaa” dedi. Elinde tuttuğu Amerika’da yayınlanan ünlü Popular Photography dergisinin yıllığı Photography Annual’ın son sayısıydı. Böylece Süleyman Bey’in fotoğrafa yakın ilgisinin de tanığı olmuştum.

    Fotoğraf çekimine giderken arabayı Nazmiye Hanım kullanıyordu. Koruma filan hak getire!

    Gerçi geri planda üzerinde kitaplar, dosyalar bulunan bir masa görülüyordu ama, Süleyman Bey’in oraya sıklıkla oturduğunu sanmıyorum. Sanki onun çalışma tarzı çok farklıydı. Bu fark hemen sezilebiliyordu. Büyük salonu ortalayan bir koltuğu vardı. Önünde bir sehpa, sağında solunda yine sehpalar, etajerler üzerinde gazete ve dergi yığınları, uzanabileceği mesafede dosyalar filan… Ve merkezdeki koltuğu hedef alarak etrafa sıralanmış başka koltuklar. Demirel, konuğu olan kişileri ve heyetleri de bu atmosfer içinde ağırlıyordu. Bu düzen Güniz Sokak’taki evde de aynı biçimde sürdürülmüştü.

    Nazmiye Hanım, bir vatandaşın hediye ettiği fotoğraflarının önünde poz verirken gülümsüyordu.

    Süleyman Bey, “Bu evin asıl sahibi Nazmiye Hanım’dır” dedi. Sıra Nazmiye Hanım’ın eşiyle ve tek başına fotoğraflanmasına gelmişti. Evin bütünü evden ziyade çok katlı bir mobilya mağazasını andırıyordu. Böyle deyişimin nedeni birden fazla salon ve odanın her birinin ayrı ayrı koltuk takımlarıyla donatılmış olmasıydı. Bu da gösteriyordu ki, bu evin kimi zaman tek bir mekâna sığdırılamayacak kadar çok konuğu oluyordu ve onların ayrı ayrı ağırlanması gerekiyordu.

    Masaların, sehpaların üzerleri çoğu ak porselenden, birkaçı da bronzdan at biblolarıyla doluydu. Adalet Partisi’nin arması kır attı ve bu amblemi halk ağzındaki “Demirkırat” deyimini anımsattığı için bizzat Demirel’in kararlaştırdığı biliniyordu, bağlantı kurmak zor değildi ama, “Bu kadar at biblosunu nasıl topladınız” diye sordum. “Biz toplamadık. Sağ olsun vatandaşlar armağan olarak getiriyorlar, biz de onları kıramıyoruz. İşte böyle birikiyorlar…” Bir duvara zorla yaslanmış kapı yüksekliğinde Süleyman Bey’le Nazmiye Hanım’ı gösteren koskoca bir fotoğraf vardı. Nazmiye Hanım kahkahalarla gülerek onu gösterdi. “Bunu da vatandaşın biri getirmiş, nereye koyacağımızı bilemiyoruz” dedi.

    Nazmiye Hanım, bahçedeki kümeste yaşayan tavuklarla ilgileniyor.

    Nazmiye Hanım, mutfakta yemekleri bizzat yapıyor.

    Nazmiye Hanım arada bir mutfağa giriyor, yemek hazırlığı yapıyordu. Dışarıya çıkıp ev dışında da fotoğraflarını çekeceğim için ikisi de ona göre giyinmişlerdi. “Bu kılıkta mutfakta resim çektirmek komik olmuyor mu” diye biraz nazlanmıştı ama onun pilava pirincini salarken fotoğrafını da çektim. Biraz sonra sofraya oturduk. Pilav dahil yemeklerin nefasetine bizzat tanık olduk. Dikkatimi çeken bir husus, aşı mutfakta Nazmiye Hanım bizzat kotarıyordu ama, sofrada bir erkek garson servis yapıyordu.

    Süleyman Bey’in taşıyıp geldiği şöhreti “Barajlar Kralı” olmasıydı. O yüzden röportajımızın olmazsa olmaz fotoğrafı kendi eseri olan bir baraj önünde çekilecek bir fotoğraftı. Ankara kentine pek uzak olmayan ve yakın bir tarihte bitirilmiş olanı Bayındır barajıydı. Yemekten sonra Demirel’in özel arabasına binip oranın yolunu tuttuk. Kendisi araba kullanmıyordu. Arabayı süren Nazmiye Hanım’dı. Süleyman Bey onun yanında oturuyordu. Arka koltuğa da ben yerleşmiştim. Koruma moruma hak getire, biz yola revan olduk. Hiç kuşkusuz bu görüntü hoş bir manzaraydı. Kırsala çıktığımızda arabayı durdurttum. Yere inip o ânı fotoğraflarla saptadım. Sonraları ne zaman bir projeksiyon gösterisi yapsam ve gösteri programı içinde bu fotoğraf da varsa, sessiz sedasız seyreden seyircilerde hoş bir kıpırdanma olur, hayranlık, şaşkınlık, belki daha başka başka duygular da ifade eden sesler çıkar. Bundan da ben -haddim olmayarak- bu fotoğrafın çok tutulduğu ve hoşlanıldığı çıkarımını yapmaktayım.

    Demirel’in memleketi İslamköy’de yaşayan babası.

    Yine aynı köyde yaşayan annesi…

    Baraj göleti kıyısında da fotoğraflar çektikten sonra şehre döndük. Ertesi gün yeniden evlerinde buluşmak üzere ayrıldık. Çünkü ertesi akşam yeni transferimiz Şemsi Kuseyri, Demirel’in anlatacaklarından notlar alacaktı. Ben daha başka fotoğraflar da çekerim umuduyla gündüzden bir uğramıştım. Süleyman Bey ilk Bakanlar Kurulunu mu toplamıştı, yoksa güven oylamasıyla mı meşguldü, anımsamıyorum; çok daha sonra gelebilecekti. Bu arada evin içinde değil, bahçesinde oturmayı tercih etmiştik. Nazmiye Hanım daha sade giyinmişti. Bana pek çok kuşun barındığı, neredeyse kafeslerden kurulmuş bir apartman görünümündeki kuş barınağını gösterdi.


    Ne kadar çok kuş beslediklerini hayretle izledim. Bahçenin bir köşesinde tahta parçalarından üstünkörü yapılmış, içi tavukla dolu bir de kümes vardı. Başkentin göbeğinde, apartmanlar arasındaki bir avluda inanılmaz bir köy manzarası… Demireller günlük yumurtalarını kendileri üretiyorlardı.

    Karanlık basınca yine avludaki üzeri muşamba kaplı bir masanın etrafında Süleyman Bey, Şemsi Abi ve ben üçümüz oturuyorduk. Masamızı bir ağaç dalından sarkıtılmış çıplak bir elektrik ampulü aydınlatıyordu. Demirel, çoğunlukla gözleri havaya dikilmiş vaziyette çocukluk, gençlik anılarından ve daha sonraki yıllardaki yaşamından bir şeyler anlatıyordu. Bir ara Nazmiye Hanım elinde bir kâseyle geldi, kâseyi masaya bırakıp yeniden eve doğru süzülüp gözden kayboldu. Kâsenin içi kabuklu fındıkla doluydu. Hani Değirmendere fındığı olur, taze taze yenir, kabuğu da yumuşaktır, dişe gelir… Hayır, öyle değildi. Bildiğimiz tostoparlak sert kabuklu Giresun fındığı. Ama yanında hiçbir kıracak alet yok. Az sonra Süleyman Bey’in eli kâseye uzandı, bir fındık alıp ağzına götürdü. Çatırtısı alenen duyulacak biçimde dişleriyle kabuğunu kırıp içini yemeye başladı. Bir süre tereddüt ettikten sonra, herhalde âdet budur diye, ben de bir fındık alıp dişlerimle kırdım. Elli yıl öncesinden söz ediyoruz, ben de gençtim ve dişlerim de sağlamdı yani… Artık bir kez kapı açıldı ya, bir taraftan o, bir taraftan ben fındıkları çatır çutur tüketmeye başladık. Şemsi Abi dişlerine güvenemediği için elini bile sürmedi. Demirel’in ne kadar dişli bir adam olduğunu o gün işte böyle bizzat görmüştük.

    Demirel, Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, iki tecrübeli politikacı Başbakan Suat Hayri Ürgüplü (sağda) ve Çalışma Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in taktik diyaloğunu dikkatle izliyor.

    Çocukluk anılarından ve İslamköy’den söz ederken, babasının ve annesinin de henüz sağ olduklarını öğrenmiş olduk. Ben hemen söze karıştım. “Keşke fırsatımız olsa da İslamköy’e bir gidebilsem, oradaki yaşamın, doğduğunuz evin, ananızın babanızın fotoğraflarını da çekebilsem” dedim. “Hemen sana bir araba tahsis edeyim, git çek” dedi. Bu fırsat kaçırılır mı? Ertesi sabah için sözleştik. Nitekim sabah olunca Başbakanlığın bir arabası evimin önünde emre amadeydi. Yanılmıyorsam, arabanın sürücüsü de, önceki Başbakan İsmet İnönü’nün makam şoförüydü.

    O arabayla İsparta’ya gittim, bir gece şehirdeki bir otelde kaldık. Ertesi gün ver elini İslamköy. Süleyman Bey’in babası Yahya Demirel’i harman yerinde dönen düvenin üzerinde ağırlık yaparken bulduk. Orada, köyün içinde, yollarda yürürken ve evinde pek çok fotoğrafını çektim. Ümmühan Ana’yı da epey fo- toğrafladım. Çektiğim fotoğrafların arasında en güzeli galiba evlerinin kapısında çektiğim olmuştu.

    İsparta’ya dönüşümüzde otelin önündeki kahvede biraz soluklanmak üzere oturmuştum ki, bir vatandaş bizim yabancı olduğumuzu anladığı için meraklanıp sorguya çekmeye başladı, acaba niye oralardayız diye… Gazeteci olduğumu, Demirel başbakan olduğu için onun köyünde fotoğraf çekmeye geldiğimi söyledim. “Ben de İslamköy’den çıkmayım, sen onları bana sor” dedi. Bulunmaz bir rastlantı. “Hadi söyle bakalım nasıl adamlarmış” dedim. Vatandaş tatlı bir İspartalı şivesiyle, r’leri yuta yuta, k’leri g yapa yapa , sözcükleri yaya yaya “Sülüman Bey’e bişey diyemem; okumuş adam olmuş, baksana memlekete başbakan bile olmuş” dedi. “Ama aylesi, hısım akrabası va ya, bunla gurt ile birlik olup guzuyu üleşirle, sona guzuyla birlik olup ağleşirle…” Böyle bir tanımı ilk kez duyuyordum. Adam İslamköy’deki tek muhalif kişi olmalıydı herhalde.

    Sonraki yıllarda Demirel ile aramızda kayda değer pek çok hoş anılar olmuştur. Olağanüstü hafızasına, kadirşinaslıklarına, hoşgörüsüne tanıklıklar ederek birçok kez iltifatlarına da nail olmuşumdur. İddialı konuşmayayım ama, yine de aradan tam elli yıl geçmiş bu ilk merhaba öyküsü, galiba Demirel ile yapılmış ilk dört dörtlük magazin röportajıydı. Söze gerek yok, fotoğraflar kanıtlık edecektir. 

  • Son padişahın başlangıcı

    Son padişahın başlangıcı

    Topkapı Sarayı’nın Babü’s-saade olarak bilinen kapısının önünde geleneksel biat töreni (Saçak Töreni) yapılıyor. 36. ve son padişah Vahidettin’in sağında, ayakta, Veliaht Abdülmecit Efendi, tahtın arkasında, ortada, Mabeyn Başkâtibi Ali Fuat (Türkgeldi) Bey var. Tahtın sol yanında, İkinci Mabeyinci Nüzhet Bey, törene katılanların öptükleri saçağı tutuyor. Saçak öpen subayın arkasında Sadrazam Talat Paşa ve Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi görülüyor. Şeyhülislamın solunda, sırayla, Ahmet Rıza Bey, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Hariciye Nazırı Ahmet Nesimî ve Adliye Nazırı Halil (Menteşe) Beyler duruyor.

  • AZİZ NESİN 100 yaşında

    AZİZ NESİN 100 yaşında

    Bu yıl Aziz Nesin’in 100’üncü doğum yılı. Kendi kurduğu Nesin Vakfı da, Aziz dedelerinin yüzüncü yaşını Tütün Deposu’nda bu ay açacakları sergiyle kutlayacak. Büyük yazarın muazzam arşivinden seçilen belge ve fotoğraflar, yalnızca kendi yaşamına değil Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin de çok önemli ipuçları içeriyor. Serginin en önemli özelliği, birçoğu ilk kez günışığına çıkan belge ve fotoğrafların Aziz Nesin’in kendi sözleriyle anlatılıyor olması.

    Ben Mehmet Nusret…

    Seçmek elimde olmadığı için, çok uygunsuz bir zamanda doğmuşum; Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı, en ateşli günleri, 1915’te… Yine seçmek elimde olmadığı için, yalnız uygunsuz zamanda değil, uygunsuz biyerde doğmuşum: Türkiye’nin en büyük zenginlerinin oturduğu İstanbul adalarından Heybeliada’da… Zenginler, yoksullar olmayınca yaşayamadıklarından, yoksulluklara çok gereksindiklerinden, biz de Heybeliada’da otururduk.

    Bu sözlerimle şanssız olduğumu söylemek istemiyorum. Tersine, zengin, soylu ve ünlü bir aileden gelmediğim için kendimi çok şanslı sayıyorum.

    1967
    1915
    1928
    1934
    1930
    1932

    Askerlikten kurtulmak…

    Yıl, 1944… Profesyonel yazarım artık, kalemimle geçiniyorum. Sedat Simavi’nin Yedi Gün ve Karagöz’ünde çalışıyorum.

    İyi ki mutlu bir tesadüfle asker olabildim de okuma olanağı elde ettim, hiç değilse böylece yazar olabildim. Yoksa yazar olmak isteyip olamamış, ama kendini yazar sanan, doyumsuzlukları ve aşağılık duyguları yüzünden o dünyanın en kötü insanlarından biri olacaktım.

    Askerlikten mahkeme kararıyla çıkartılıp üç ay on gün cezaevinde kaldıktan sonra, işsiz ve parasız kaldığım gün, zengin olma yoluna değil yazar olma yoluna gitmiştim.

    1937
    1937
    1945

    Nereye Gidiyoruz?

    İkinci Dünya Savaşı sonu… Türkiye’nin bugünkü acıklı durumunun başlangıcı ve kaynağı olan Truman Doktrini adı altında modern emperyalizm, özellikle geri kalmış ülkelere yardım maskesi altında sömürü ağlarını germeye başlamıştı.

    Öyle biyer geliyor ki, artık o yerde gülmece yoluyla savaşma olanağı da kalmıyor. Modern emperyalizmin Türkiye’ye girişine karşı halkımızı uyarmak için gülmece dışında yayın yapmamız gerekiyordu. İşte bu amaçla Nereye Gidiyoruz? başlıklı küçük bir kitapçık yazdım.

    Tek yanı basılmış o kitapçıktan şimdi elde hiç yoktur. Sıkıyönetim arşivlerindeki mahkeme dosyasında bulunup da çıkarılsa, o yazı yüzünden bir yazarın nasıl olup da hapse ve sürgüne mahkûm edildiğine, beni mahkûm edenler bile şaşarlar.

    Savcı yirmiiki yıl hapsimi istiyordu. Suç eylemi eksik kaldığından, her ne kadar sıkıyönetim varsa da savaş hali sayılamayacağından… Pazarlık, pazarlık… Tut aşağı, vur yukarı: On ay hapis ve Bursa’ya sürgün…

    1945
    1945
    1956
    1960
    1967
    1968

    Olanak olsa…

    Durmadan gürül gürül konular aklıma geliyor, ben de boyuna not ediyorum. Çok verimli bir yazarım aslında. Olanağım olsa ne çok yapıt vereceğim. Ben bu notlar üzerinde nasıl zaman bulup da çalışacağım ? Hiç durmadan yüz yıl çalışsam, yalnız bugüne kadarki notlarımı bitiremem. Yazık! Hepsi kalacak!..

    Son zamanlarda verimsiz oluşum, istemediğim, içimden gelmeyen konular ve alanlarda çalışmak zorunda kalışımdan. Gazete yazısı yazmak istemiyorum işte! Ama yazmak zorundayım…

    1971
    1974

    Türkiye Yazarlar Sendikası

    1974’ten 2 Aralık 1989 tarihine dek, kurucularından biri olduğum Türkiye Yazarlar Sendikası’nın genel başkanlığını yaptım.

    TYS’nin kuruluşundan bu yana geçen 18 yıl ve özellikle genel başkanlıkta bulunduğum 15 yıl, yaşamımda bu sendika uğruna yazarlığımdan bile özveride bulunduğum uzun bir zaman dilimidir. Ben ki, aşk da içinde olmak üzere, hiçbirşey uğruna yazarlığımdan özveride bulunmazken, TYS için bunu da yaptım.

    Çünkü TYS gibi bir örgütün kurulması, benim için Türkiye’nin bir ulusal onur sorunuydu.

    TYS, İnsan Hakları Derneği, Barış Derneği, Türk-Yunan Dostluk Derneği, Bilar A.Ş.. Bu örgütlerin kurucuları arasındayım. Bunlar birer borç ödemedir. Karşılığında oy istemiyorum. Para ve ün istemediğimi, bunlara yeterince ulaştığımı herkes görüyor. Aslında karşılığında hep bişey isteyenler bunu anlamıyor.

    1972
    1974
    1990
    1987
    1984

    Nesin Vakfı

    Türkiye’de bir yazarın kazanabileceği en çok parayı kazandım. Ama rahat beni rahatsız ettiği için olacak, oldukça sınırlı geçimimizden artan kazancımla kimsesiz çocukları yetiştirmek için bir vakıf kurdum.

    On yıl, yirmi yıl önceleri nasıl yaşıyorsam, bugün yine öyle yaşıyorum. Kuyruklarda dolmuş bekliyorum, otobüslerde sıkışıyorum, rahat gitmek istediğim yere yürüyerek gidiyorum, pazardan alışveriş ediyorum, para sıkıntısı çekiyorum, kalabalıklarda itilip kakılıyorum.

    1993

    Kurtulacağımıza inanıyordum

    Sekiz buçuk saat, Madımak Oteli’nde kapana sıkıştırılmış gibi, biz devleti bekliyorduk. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, içimde hâlâ şöyle ya da böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı vardı. Bu yüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyordum.

    1994
  • Kariyerimin en ‘baba’ gafını o gün yapmıştım

    Kariyerimin en ‘baba’ gafını o gün yapmıştım

    Gazetecilikteki ilk önemli görevim, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın doğduğu köye yapacağı ziyareti takip etmekti. O günü benim için unutulmaz kılan şey, acemiliğin verdiği cesaretle bir yanlış anlamanın birleşmesi sonucu yaptığım, meslek hayatımın en büyük gafıdır.

    Hayat dergisinin 1956’da yayımlanmasına ramak kalmışken, derginin önemli ismi Hikmet Feridun Es, “Babıali tecrübesi olmayan taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk” diyerek beni mesleğe davet etmişti. “Taze bir göz” fiyakalı bir sözdü elbette, iltifat sayılırdı, ama bir taraftan da “alışılmış gazetecilik tecrübesi olmayan” anlamındaki bölümde de deneyimsizliğim açıkça tescil edilmiş oluyordu.

    Hayat dergisi Yapı Kredi Bankası’nın bir iştirakiydi. Bankanın kurucu sahibi Kazım Taşkent, Celal Bayar’ın Atatürk zamanındaki başbakanlığı döneminde, devlet çarkının önemli kurumlarından Şeker Şirketi Umum Müdürü, bankanın kültür işleri sorumlusu Vedat Nedim Tör ise Matbuat Umum Müdürü oldukları için aralarında eski bir hukuk söz konusu olmalıydı. Taşkent, bu hukuka dayanarak, cumhurbaşkanlığı sırasında Celal Bayar’a cemile yapmak istemiş olmalı ki, onun Bursa Gemlik’e bağlı Umurbey köyünde doğduğu evi son sahibinden satın alıp restore ettirerek banka adına bir müzeye dönüştürmüştü. 

    Celal Bayar hemşerileriyle Umurbeyliler, hemşehrileri olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı büyük bir coşkuyla karşılamıştı. Bayar, doğduğu evin önünde köylülerle fotoğraf çektiriyor.

    Restorasyon bittikten sonra ise görüşleri alınmak üzere Bayar köye davet edilmiş, Hayat dergisinin de bu ziyaret sırasında çekilecek fotoğraflarla özel bir sayı çıkarmasına karar verilmişti. Dergiden birinin de ziyaretin bütün ayrıntılarını fotoğraflaması gerekiyordu. Bu görevi de bir acemi olmama rağmen bana verdiler. Vapurla gittiğim Yalova üzerinden Gemlik’e vardım, Umurbey’i buldum. Önce restorasyon ekibiyle tanıştım. Üç gün eski bir kaplıcada yatıp kalktım, arada köye çıkıp ekiple dostluğumu pekiştirdim. Bu arada evin dekorasyonunu yapan Kenan Özbel hoca ile ahbap olmuştuk. Ondan birçok şey öğrendim. 

    Zeytin-ekmek ikrâmı Bayar evi gezerken Kenan Özböl’ün duvarlara yerleştirdiği el işlerini inceliyor

    Üç gün sonra nihayet “Bayar geliyor” dediler. Evin önün- de köylülerle birlikte duruyorduk. Bir anda birkaç siyah araba ve cip yanaştı, içlerinden bir yığın insan indi ve en önde Bayar olmak üzere kalabalık üstümüze doğru yürümeye başladı. Acemiydim, heyecanlıydım ama paniklememeye çalışıyordum. Derken heyetin arasından bir kişi, elinde profesyonel film makinesi ile koşa koşa yanıma geldi. Heyetle gelmiş, tecrübeli bir filmci ağabey olduğunu düşündüm. Yaşına başına bakılırsa hiç kuşkusuz deneyimli biriydi, o nasıl davranırsa, ben de onu taklit ederim diye kendime hemen bir taktik çiziverdim. Üstelik filmci ağabey bana çok sevecen davranmış, “Sen neredensin kardeşim” demişti. Ben, “Hayat mecmuasındanım” yanıtı verince “Oh oh çok güzel, bizdensin yani” demesi üzerine iyice rahatlamıştım. O film çekerken, ben de fotoğraf çekmeye girişmiştim. 

    Umurbeyliler hemşerilerine zeytin- ekmek ikram etmişlerdi.

    Filmci ağabeyin 16 mm.lik kamerası elle kurulur cinstenti. Yarı yolda kurgusu bitip yeniden kurması gerekince elini kaldırıp Bayar’a “Baba, bir dakika” diye seslenmiş, sayın Cumhurbaşkanı ve bütün heyet zınk diye durmuştu. Filmci ağabey “cırt cırt” sesleri çıkararak makinasını kurduktan sonra “Tamam baba” dedi ve bütün heyet yeniden yürümeye başladı. Ben kafamda Bayar’a nasıl hitap edeceğimi kurup duruyordum. “Muhterem Reisicumhur Hazretleri” filan deniliyordu galiba o günlerde. Ama ben o sözcüklerin yabancısıydım. Acaba sinema filmlerinden öğrendiğimiz ekselans ya da majesteleri gibi, haşmetmeap gibi bir şey mi demek gerekiyor diye düşünüyordum. İkircikli kalmıştım. 

    Bayar evin kapısında henüz meyveye durmuş taze zeytin dalını inceliyor.

    Bir yıl önce memleketimi ziyaret etmiş olan Adnan Menderes’in fotoğrafını çekerken Zafer gazetesinin foto muhabiri Mehmet Sürenkök’ü izlemiştim. O zaman kendisiyle henüz tanışmadığım Mehmet ağabey donuk bir adamdı ama, Menderes ona çok samimi davranmıştı. Şimdi bu filmci abi de koskoca reisicumhura “Baba” dediğine göre, “Eee demokrasi devri, bunlar çok demokrat adamlar canım, baksana muhabir takımıyla içli dışlılar” düşüncesine kapıldım. Belki öteden beri çevresinde dolanan tanıdık biriymişim gibi davranıp kendimi kabul ettirebilirdim. 

    Nitekim heyet kapıdan girmeden önce, koşup avludan evin üst katına çıkan merdivenin ortalarındaki giriş kapısının tam karşısında mevzi almışken makinemde film bitmez mi! Sayın Bayar yıllar sonra, doğduğu eve adım atacak. En kritik an. Filmci ağabeyi taklit etmenin tam zamanıydı. Adeta komut verir gibi seslendim: “Baba bir dakika!” Bayar, tam arkasındaki Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil ve yanındakiler duraksadılar. Bayar bir hayli şaşkın, bana bakıyordu. O anda yine filmci ağabey imdadıma yetişti. Elini omzuma koydu, “Baba, arkadaş bizden “ dedi, “Hayat mecmuasından”. Heyet bir süre sabırla benim film değiştirmemi bekledi ve ben “Tamam” deyince kapıdan yeniden giriş yaptılar. 

    İşte o fotoğraf Gezinin başından beri “filmci ağabey” diye bildiğim kişinin ricası üzerine Bayar’la fotoğrafını çektim. O esnada “filmci ağabey”in kim olduğunu bilmiyordum tabii.

    Ben artık “ Bizden” parolasıyla “onlardanmışım” referansını aldım ya bir kez, şımardıkça şımardım. Ev oda oda gezilirken “Baba şu senin sünnet yatağınmış, otur üstüne de bir fotoğrafını çekeyim” ya da “Şu rahlenin önüne otur da Kuran-ı Kerim’i aç” diyorum. Reisicumhur Hazretleri ne dersem yapıyor. Henüz askerlik yapmadığım için rütbelerini tam bilemediğim ve sonradan yaver olduklarını öğrendiğim subaylar Bayar’ın arkasından bana “Fazla ileri gitme” kâbilinden kaş göz ediyorlardı. 

    Merdiven üstü sofada pencere köşesine köylü işi yere yakın bir sedir yerleştirmişlerdi. Rahat bir köşe. Bayar’a “Baba, uzat bacaklarını, otur şuraya” deyip kapaklık bir fotoğrafını daha çektim. Bu arada filmci ağabey “Aaa, bu köşede babayla beraber ben de resim isterim” deyip Bayar’ın yanına oturdu. Bana bu kadar yardım etmiş birinin hatırını mı kıracağım. O fotoğrafı da çektim. 

    Evde iş bitmişti. Çıkmadan, evin restorasyonunu yapan Profesör Kenan Özbel’e “Hocam nasıl iyi sınav verebildik mi” dedim. “Mükemmel” deyip, “Turgut Bayar’ı da ilk kez tanıyorum, çok beyefendi bir insanmış” diye ekledi. “Turgut Bayar kim hocam?” diye sordum, “Bayar’ın oğlu işte” dedi. “Hay Allah, hazır buradayken babasıyla bir fotoğrafını çekseydik keşke” diye hayıflandım bu sefer. Kenan hocam “Çektin ya, yukarıda merdiven başında” demez mi… Meğer filmci ağabey sandığım kişi Bayar’ın kendi oğlu Turgut Bayar’mış! 

    Fotoğrafı çekmeden önce Cumhurbaşkanı Bayar’a “Baba, uzat bacaklarını, otur şuraya” demiştim!

    Elindeki profesyonel bir film kamerası ile amatörce çekim yapıyormuş aslında. Babasına “Baba” demesinden daha normal ne ola? Beni görünce sevinip “Bizdensin” demesinin de bir nedeni varmış meğer. Bizim dergiyi çıkaran Tifdruk Matbaacılık Sanayii A.Ş’nin murahhas azasıymış kendisi. Yani benim patron bildiklerimin de üzerine bir pozisyona sahip bir kişi. Orada olmamdan memnun kalması ve beni sahiplenmesi bu yüzdenmiş. 

    Ben ne gaflar yapmış, ne çamlar devirmişim kara kara düşünürken teselli verici haber derginin neşriyat müdürü Hikmet Feridun Es’den gelmişti. Sinsi sinsi gülerek “Hadi hadi, Bayar’ın da gözüne girmişsin” deyince muzip bir insan olduğu için benimle alay ediyor san- dım önce. Meğer doğruymuş. Turgut Bayar İstanbul’a dönünce patronumuz Şevket Rado’yu aramış. “Yahu, nereden buldunuz bu harika çocuğu. Canavar gibi bir muhabiriniz var. Babamın ağzından girdi burnundan çıktı. Bu kadar medeni cesaret sahibi bir genç görmedim. Ben bizzat şahit oldum, helal olsun” demiş. 

  • Kadınlar yazı selamlıyor

    Kadınlar yazı selamlıyor

    Aralarında H. Hürmüz Saran hanımefendinin (soldan beşinci, bugün 92 yaşında) de bulunduğu genç hanımlar Kalamış deniz hamamından sahile çıkmışlar, coşkuyla yazı selamlıyorlar. Osmanlı toplumunun denizden yararlanmak için bulduğu “ahlaken münasip” deniz hamamları çözümü, 1800’lerin ortalarında Haliç Çardak hamamıyla hayata geçmiş, sonraki yıllarda İstanbul’un diğer kıyı semtlerinde de uygulanmıştı. Cumhuriyetle birlikte halk yavaş yavaş deniz hamamlarının mahrem alanından çıkacak, plajlar açılacaktı.

  • FOTOĞRAFLARLA OSMANLI MODERNLEŞMESİ

    FOTOĞRAFLARLA OSMANLI MODERNLEŞMESİ

    Sultan Reşad’ın 1911 Rumeli gezisine katılan oğulları Ömer Hilmi (oturan) ve Mehmed Ziyaeddin, dönemin “folklor modası”na uyarak Arnavut muhafız askeri üniformalarıyla Manastır’da Manakis Biraderler’e poz vermiş.

    Fotoğraf modern hayatın motoru

    Kişisel bilgisayar, cep telefonu, internet gibi yenilikler 20. yüzyıl sonunda nasıl bir heyecan yarattıysa, bir yüzyıl önce fotoğrafın yaygınlaşması da benzer bir coşkuya yol açmıştı. Koç Üniversitesi Anadolu Araştırmaları Merkezi’nde açılan bir sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, hem devletin hem halkın bu yeni teknolojiyi hevesle benimsediğini gösteriyor. “Camera Ottomana” adlı sergide, amatör fotoğraflardan sabıka resimlerine, şehzade portrelerinden altyapı yatırımlarının görüntülerine, hastaların tedavi öncesi/sonrası fotoğraflarından kartpostallara kadar, bu aracın farklı alanlarda kullanıldığı görülüyor. Halk büyük kentlerdeki stüdyolarda resim çektirmeye meraklıydı. Yeni iletişim aracı kartpostal, görüntüleri her yere yayıyordu. Bilim dünyası fotoğrafı güvenilir bir kayıt aracı olarak kucaklamıştı. Devlet ise bir yandan “istenmeyen” görüntüleri denetlemeye, bir yandan da fotoğraftan olumlu bir imaj oluşturmak için yararlanmaya çalışıyordu. Özellikle II. Abdülhamit devrinde bizzat padişahın iradesiyle başlayan fotoğraf hamlesi, 30 bin karenin üzerindeki mevcuduyla büyük bir arşiv yaratmış; imparatorluğun hemen her noktasındaki tarihi eserler, yapılar, insanlar ve gündelik sosyal doku görüntülenmişti. 20. yüzyıl başında ise, fotoğraf neredeyse modernleşmenin motoru haline geldi.

    Fotojenik şehzadeler

    Memleket demir ağlarla örülüyor

    Fotoğraf 19. yüzyıl sonunda modernliğin aynası, modernleşmenin kanıtıydı. Sanayi ve altyapı görüntüleri, Osmanlıların bu konudaki çabasını belgeliyordu.

    Köprü çalışanları

    Haliç’te yeni Galata Köprüsü’nün inşaatında poz veren kaynakçılar, işçiler ve mühendisler, 21 Mart 1911. Sebah & Joaillier’nin fotoğrafı.

    Tütün işçileri

    1885’te henüz yeni yapılmış olan Cibali Tütün Fabrikası’nda çalışan işçiler. İstanbul’da stüdyo işleten Guillaume Berggren’in fotoğrafı.

    Hicaz demiryolu

    1905’te Hicaz Demiryolu’nun Hayfa hattında demir köprüler yapılıyor. “106. kilometrede olup iki buharlı makine ile çalıştığı halde yalnız temel hafriyatı bir sene süren 90 metrelik köprü”.

    Haseki Hastanesi: Ameliyattan sonra

    1890’larda Haseki Hastanesi’nde cerrah Ahmed Nureddin ile fotoğrafçı Andriomenos’un işbirliği sonucu, ortaya hasta fotoğraflarından oluşan bir albüm çıkmıştı.

    Aksaraylı Mişli Hatun

    40 yaşındaki Mişli Hatun. Hastaların isim ve yaşlarıyla ilgili bilgi. Abdülhamid albümlerinde tekrarlanan resimlerinde yer alıyor. Rahim içinde oluşan kistin batından alınması…

    Hatice ve Adviye Hanım

    Üsküdarlı 35 yaşındaki Hatice Kadın ile 25 yaşındaki Kasımpaşalı Adviye Hanım’ın rahim ve yumurtalık kistleri alınmış.

    İDARE BİNASI

    Haseki Hastanesi idare binası, Abdullah Biraderler’in fotoğrafı. Yusufpaşa Caddesine bakan bu bina, yıkılmış eski bir köşkün yerine inşa edilmişti.

    ARAPKİRLİ HÜSEYİN

    Bir başka hastanede Hüseyin, dalağının alındığı “fevkalade nadir ve mühim ameliyat-i cerrahiye” sayesinde yeniden hayata döndü. Fotoğrafta, büyümüş dalağı elinde, ameliyat izini gösteriyor.

    TİFO PAVYONU

    Tifo hastalarına ayrılmış pavyon. 19. yüzyıl sonunda hastaneler geniş alana yayılıyor ve tek bina yerine pavyonlardan oluşuyordu.

    MATMAZEL ELENİ

    Operatör Cemil Paşa’nın (Topuzlu) “Fener’de sakin Matmazel Eleni”nin kırık sol kolu ve bileğini tedavi etmek için yaptığı ameliyat başarıyla sonuçlandı.

    Sabıka resminde standart arayışı

    Osmanlı Devleti 1880’lerde Avrupa’daki gibi tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarıyla kaydedilmesi yöntemini denedi. Ama çalışmalar henüz bir standart kazanmamıştı.

    Kara Ömer

    II. Abdülhamid koleksiyonundaki mahkûm albümlerinden: Tüccar Nikola’yı öldürmekten 15 yıla mahkûm olan Burdurlu Tanakaoğlu Kara Ömer.

    Arnavut İbrahim

    Cakova’da (bugün Kosova, Yakovo) isyan eden ve silahıyla yaralı olarak ordu tarafından yakalanan Arnavut İbrahim, dua eder gibi poz veriyor: “Yakova’da fesat hareketine cüret ederek muharebe mevkiinde Osmanlı askerleri tarafından yaralı olarak ele geçirilip sürgün edilen Arnavut İbrahim”.

    Topal Emet

    Cinayet ve hırsızlıktan 15 yıl kürek cezasına mahkum Topal Emet. Önden ve profilden sabıka fotoğrafı kuralının henüz benimsenmediği görülüyor.

    İdam mahkumu şakiler

    Leskovikli (bugünkü Arnavutluk) Yani Niko ile Yorgi Yani Gogo, yol kesmek ve çeşitli suçlardan dolayı idama mahkum edilmiş. Zincire vurulmuş ikilinin fotoğrafı bir sokak stüdyosunda çekilmiş.

    Günlük hayat manzaraları

    72,5 millet günlük hayatında kameranın varlığına çabuk alıştı. Fotoğrafçılara gönüllü poz verenlerin yanı sıra, stüdyoda fotoğraf çektirmeye heveslenenler de çoktu.

    Çeşme başı “model”leri

    Abdullah Biraderlerin çektiği bu seyyar satıcılı, çeşmeli “şark” resmi, Batılı turistler tarafından en çok rağbet edilen fotoğraf türüydü.

    Muhbir Abidin’in resmidir

    Yıldız Sarayında bir zarftan çıkan ve bugün Osmanlı arşivinde saklanan fotoğrafta iki saray muhafızı görülüyor. Fotoğrafın çerçevesindeki bir etikette“Muhbir Zenci Abidin” (sağdaki) yazılı.

    Ve kamera Osmanlılara döner…

    “Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf ve Modernite 1840-1914” adlı sergi, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi tarafından, Zeynep Çelik, Edhem Eldem ve Bahattin Öztuncay’ın küratörlüğünde düzenleniyor. İstanbul, Taksim’de İstiklal caddesi No: 181’deki Merkez Han’da 20 Nisan’da açılan sergi 19 Ağustos’a kadar sürecek. Sergiye aynı başlığı taşıyan ve makalelerden oluşan bir kitap eşlik ediyor.

  • Liseli kızların bayram coşkusu

    Liseli kızların bayram coşkusu

    Yer, 1910’da yanan Çırağan Sarayı’nın 1930’ların ortalarından itibaren “top sahası”na dönüştürülen bahçesi, Şeref Stadı. Muhtemelen Beşiktaş Kız Lisesi öğrencisi bir grup genç kız, beyaz polo tişörtleri ve siyah etekleriyle tören alanı olarak kullandıkları stadda beden eğitimi öğretmenleriyle birlikte 19 Mayıs hatıra pozu veriyor. Arka planda arkadaşları kule yaparken, dekoru henüz restore edilerek otele dönüştürülmemiş olan Çırağan Sarayı tamamlıyor.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Cumhuriyetin içindeki çocuk

    Cumhuriyetin içindeki çocuk

    Hakimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı, Cumhuriyet’in ilanından iki, ilk Cumhuriyet Bayramı’ndan (1925) dört yıl öncedir. TBMM’nin açılışının birinci yıldönümü olan 23 Nisan 1921’den beri kutlanıyor. Bu bayramla aynı günde kutlanan Çocuk Bayramı ise Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin (Çocuk Esirgeme Kurumu) 23-30 Nisan’ı Çocuk Haftası, ilk günü de Çocuk Bayramı ilan ettiği 1929’dan beri kutlanıyor. Yani bu yıl Ulusal Egemenlik Bayramı’nın 94’üncü, Çocuk Bayramı’nın ise 86’ncı yıldönümü.

    Ulusal bir bayramla çocuk bayramının uzun bir zamanda kaynaşması ve bir arada düşünülmesi ilginçtir. Biri, yeni Türkiye’nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM’nin açılışını kutlamak, diğeri, yetim, öksüz, yoksul çocukları bir bahar şenliği ortamında sevindirip gönendirmek için öngörülmüştü. Ama gidişat öyle olmamıştır. Daha 1929’daki ilk çocuk bayramında yetim, öksüz, yoksul çocukları sevindirmek yerine Ankara’da devlet ricalinin, taşrada valilerin kaymakamların çocukları bayram giysileriyle tören-protokol, balo fotoğrafları için poz vermişler.

    Şimdilerde de kimi zaman çocuklar, kimi zaman çocuk yaşını aşmış delikanlılar makam koltuklarına oturtulup asıp kesme buyrukları verdiriliyor. Çocuk bayramının asıl sahiplerine yaşatılmaması da bir hak ihlali değil midir?

    1921’de kabul edilen bir yasa ile meclisin açılış günü bayram kabul edildi. Fotoğrafta, Bartın hükümet konağının önünde toplanan esnaf grupları görülüyor. Çift ay-yıldızlı flamada örs, çekiç, kerpeten, pergel resimleri ve “Demirci Kalaycı Esnafı, 1337” yazısı okunuyor. Ağacın arkasında kalan flamada ise muhtemelen “Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yazısı yazılıdır. Sağ başta, hükümet konağının girişinde duran sarıklı zat, Bartın’ın aydın müftüsü Tosçuoğlu Hacı Rıfat Efendi’dir.


    Bayram kutlaması için Taksim Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüş kolunda gelen öğrenciler. 1950’li yıllar.


    Maksat “Gazi aramızda” diyebilmek! Atatürk portreleri ve çocukların oturtulduğu otomobiller geçit töreninde.


    23 Nisan 1939’da Zonguldak’ta bir mizansen. Benzeri bugün yapılmak istense kızlar “sağlam” giydirilir. Elbette üşümesinler diye!


    23 Nisan bayramlarının ana gösterisi resmi geçittir. Çocuklar efe olur, yörük olur, bindallı giyer. İzleyen ana babalar, vatandaşlar da yarının büyüklerini alkışlar.


    Öğrenciler bayram alanında devrimleri canlandırmışlar: “Kıyafet Devrimi 1925” dövizi ve biri fesli öteki fötr şapkalı iki ilkokul öğrencisi.


    Yine bir 23 Nisan. Bandocular oturmuş, kızlı oğlanlı öğrenciler dans ediyor, her zümreden ahali neşeyle seyrediyor.


    Eğitimin köye ağırlık verdiği 1940’lı yıllarda yerel olanaklarla giydirilmiş ilkokul öğrencileri öğretmenleriyle. 23 Nisan 1944.


    Çocuk Haftası’nda çalışmak zorunda olan gazete satıcısı çocuklar, tarih 26 Nisan 1929. “Yazıyor… Yazıyor…” çığlıklarıyla meydana, iskeleye, gara koşmak için, matbaa önünde gazete almayı bekliyorlar. Aslında Çocuk Haftası bu çocuklar için düşünülmüştü. Çocuk Haftası’nda çalışmak zorunda olan gazete satıcısı çocuklar, tarih 26 Nisan 1929. “Yazıyor… Yazıyor…” çığlıklarıyla meydana, iskeleye, gara koşmak için, matbaa önünde gazete almayı bekliyorlar. Aslında Çocuk Haftası bu çocuklar için düşünülmüştü.


    1930’daki kutlamalarında görülen çocuklar Kızılay’ın giydirip kuşattığı, sevindirdiği öksüz ve yetimler değil, zevat-ı muhteremenin çocukları. 1930’daki kutlamalarında görülen çocuklar Kızılay’ın giydirip kuşattığı, sevindirdiği öksüz ve yetimler değil, zevat-ı muhteremenin çocukları.


    1950’lerde 23 Nisan gösterilerine katılma yaşı büyümüş, kızlara gelinlik, oğlanlara papyonlu damatlık benzeri kıyafetler giydirilmiş.


    Boğaziçinde bayram kutlaması. Arabaya asılı pankartta “Biziz anavatanın sarsılmaz özlü varlığı, Bizler yaratacağız şüphesiz yarınları” yazıyor.

    İlkokulun kadın öğretmenleri ve trampet takımı. 23 Nisan 1954, Fenerbahçe Stadı.