20. yüzyıl tarihini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk bundan 77 yıl önce öldüğünde, tüm ülkede büyük bir şok ve üzüntü yaşandı. Gazi’nin naaşı onbinlerce insan tarafından gözyaşlarıyla İstanbul’dan Ankara’ya uğurlandı. Usta fotoğrafçı Selahattin Giz, o kederli günlere tanıklık etmişti…
Dolmabahçe’de 7’den 70’e
Atatürk’ün ölümünden altı gün sonra, naaşı Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda hazırlanan katafalka konuldu. 7’den 70’e binlerce kişi, üç gün üç gece boyunca onu son bir kez selamlamak için saraya akın etti. 19 Kasım sabahı Prof. Şerafeddin Yaltkaya tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra top arabasına konulan Gazi, Ankara’ya doğru yola çıktı.
Kasım’ın 19’unda, İstanbul sokakları tarihinin en kalabalık günlerinden birini yaşadı. Saraydan çıkarılan Türk bayrağına sarılı tabut Karaköy- Galata Köprüsü üzerinden Sarayburnu’na getirildi. Sadece yollar, binalar, camiler değil, denizin üzeri de insanlarla dolup taştı. Zafer torpidosuna konan tabut, Moda açıklarında duran Yavuz zırhlısına nakledildi.
Gazi’nin naaşı İzmit’ten trenle Ankara’ya getiriliyor, yol boyunca dizilen insanlar Atatürk’ü selamlıyor.
Yollar boyunca son bir selam için
GGazi’nin cenazesini taşıyan Yavuz zırhlısı, aynı gün 18.30’da İzmit’e ulaştı. Gece özel bir trenle Ankara’ya doğru yola çıkıldı. İzmit’ten Ankara’ya uzanan demiryolunun iki yanı da Atatürk’ü taşıyan treni görmek isteyenlerle dolmuştu. 20 Kasım sabahı saat 10’da Ankara Garı’na giren treni, yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü karşıladı.
Kabataş-Tophane üzerinden Galata Köprüsü yoluyla Sarayburnu’na doğru giden cenaze konvoyu ve yol boyunca toplanan mahşeri kalabalık…
Atasına ağlayan Ankara
Atatürk’ün cenazesi 20 Kasım günü TBMM önünde hazırlanan katafalka kondu. Ertesi gün düzenlenen devlet töreni sırasında, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen askerî birlikler de saygı yürüyüşüne katıldı. Etnografya Müzesi’nde geçici kabrine konulan Gazi, 15 yıl sonra yine 10 Kasım’da ebedi istirahatgâhı Anıtkabir’e taşınacaktı.
Fotoğrafın arkasında “Limanda Balık Bereketi- Sonteşrin 1939” yazıyor. Kartal vapurunun yanaştığı Galata Köprüsü’nün hemen yanında olta atmış memurlar… Aralarında ünlü gazeteci, sunucu Eşref Şefik Bey de (kayığın en arkasında) var. Ünlü koleksiyoner rahmetli Şefik Atabey, babası Eşref Şefik’in balık tutkusundan bahsederdi. Kendisi Türkiye İş Bankası’ndaki kambiyo müdürlüğü görevi sırasında pek çok kez sabah gün ağarmadan takım elbiseli memur kıyafeti üstüne tulum giyerek liman civarında balık avına katılır, mesai saati başlamadan da kıyıya çıkıp memuriyet yerine gelirmiş.
1925’ten itibaren kutlanmaya başlanan Cumhuriyet Bayramı için ilk yıllarda mütevazı şenlikler yapılıyor, bayram vesilesiyle yeni rejimin değerlerini halka benimsetme amacı güdülüyordu. 1933’teki 10’uncu yıl kutlamalarına ise apayrı bir önem verildi. Bayramın büyük şehirlerden ücra ilçelere kadar her yerde kutlanması ve halkın her kesiminden insanın bayram kutlamalarına katılması hedeflendi. Bu amaçla “Cumhuriyet’in Ilanının Onuncu Yıldönümü Kutlama Kanunu” çıkarıldı ve hazırlıklar haftalar öncesinden başladı. Gerçekten de 10’uncu yıldönümü kutlamaları amaçlandığı gibi görkemli ve geniş katılımla gerçekleşti. Biz de bu ayki Albüm sayfalarımızı Türkiye’nin dört bir yanından 10’uncu yıl manzaralarına ayırdık.
İstanbul, Beyoğlu İstiklal Caddesi
İlk 10 yıl genç Cumhuriyet’in yaşama tutunması için son derece kritik bir dönemdi. Bu zorlu eşiğin aşılması, ülkede büyük bir sevinç ve içten bir coşkuyla kutlandı.
İstanbulİzmir
Atatürk önderliğindeki yenileşme hareketinin ve Türkiye toplumuna yeni bir kimlik kazandırma çabalarının ilk meyveleri, 10. yıl kutlamalarında gözle görülür hale gelmişti.
Kahramanmaraş Kurtuluş İlkmektebi öğrencileriİstanbul, kutlama hazırlıkları
Devlet binalarından camilere, okullardan tarihî eserlere, meydanlardan caddelere bütün Türkiye 10. yıla ulaşmanın gururunu yansıtan uygulamalarla süslenmişti.
Bursa, Atatürk Caddesiİstanbul, Beyazıt Camii’nde mahyaİstanbul, Kız Kulesiİstanbul, ŞehzadebaşıBurdurBalıkesir
Devlet çıkarttığı bir dizi kanun ve kararnameyle Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarına verdiği önemi göstermişti. Bu adeta genç Cumhuriyet’in bir özgüven tazelemesiydi ve halkın buna cevabı kutlamalara yüksek bir katılım oldu.
1933 yılının 29 Ekim’i sadece resmî devlet törenleriyle sınırlı kalmadı; toplumun her kesiminden sivil girişimler, 10. yıl kutlamalarına düzenledikleri etkinliklerle renk kattı.
Benim gibi çocukluğundan beri radyo tutkunu olan biri için 1956 yılından itiraben gazeteci olarak Radyoevi’ne girip çıkmak ve yıllarca sesinden tanıdığım insanları yakından tanımaya başlamak tarifi imkansız bir mutluluktu. Yıllar süren radyo günlerimde radyo emekçilerinin, benim için her biri unutulmaz olan binlerce kare fotoğrafını çektim.
Benim radyo sevgim babamın radyo aşkıyla başlar. Babam çeyiz sandığı büyüklüğünde kocaman bir radyo almıştı. İstanbul ve Ankara radyolarının kuruluşunun üzerinden çok az bir zaman geçmişti, zayıf ve kısıtlı zaman dilimi içinde yayın yapabiliyorlardı. Ses bir gelip bir giderdi. Ayrıca parazit denilen bir şey vardı o zamanlar. Paraziti önlemek için evde babamın kendi yaptığı radyodan da daha büyük bir sandık vardı. İçi kalay levhalarla kaplanmıştı. Koca koca miknatıslarla, el yapımı transformatörlerle, bobinlerle doluydu içi.
Gençlik yıllarımda, dinlemekten hoşlandığım kimi söyleşi ustaları, sunucular, müziyenler vardı. Sayıt Çelebi’ye pek yetişemedim ama Eşref Şefik’i bilirdim. Eğlenceli adamdı. Feridun Fazıl Tülbentçi’nin “Tarihte Bugün” programını da ilgiyle, severek dinlerdim. Münir Nurettin, Safiye Ayla, Mualla Mukadder, Perihan Altındağ, Müzeyyen Senar gibi sanatçılar gramofonlarda olduğu gibi radyolardan da dinlenebiliyordu. Halk, Zeki Müren’in sesini de ilk kez radyodan duymuştu.
Ulusal bayramlarda Behçet Kemal Çağlar radyoda soluk soluğa, art arda şiirler okurdu. Kore Savaşı günlerinde öğrencisi olduğum Kabataş Lisesi’nde okulun hoparlör sistemine bağlanan radyodan Kunuri çarpışmasında şehit olanların uzun listesinin okunduğunu da hatırlıyorum. Hayatımızın en üzgün günlerinden biriydi. Mutlu ve mutsuz günlerimizin merkezinde hep radyo vardı.
1956’da Hayat dergisinde foto muhabiri olarak işe başladığımda, görev icabı İstanbul Radyosu’nun o zamanlar yepyeni olan görkemli binasına girip çıkmaya başlamak benim gibi bir radyo tutkunu için inanıl- maz bir şeydi. Radyoevindeki sanatçıların ve teknik elemanların çalışma ortamına yönelik merakımı, çektiğim fotoğraflar ve kurduğum ilişkiler sayesinde giderebiliyordum.
O dönem İstanbul’un tek senfonik orkestrası, seneler sonra Kültür Bakanlığına bağlanacak olan, İstanbul Belediyesinin Şehir Orkestrası idi. Bazı provalarını Radyoevinde yapan orkestranın şefi Cemal Reşit Rey’di. Herhalde ücretler çok düşüktü ki orkestranın bazı müzisyenleri ek iş olarak geceleri pavyonlarda çalışıyordu. Şehir Orkestrasının Radyoevinde yapılan provalarını bile gidip izlemekten zevk alıyordum. Hiç unutamadığım anılarımdan biri, İtalya’da yaşayan Leylâ Gencer’in solist olarak katıldığı bir genel provaydı. O zamanlar, uluslararası alanda adını duyurmuş sanatçımız pek yoktu. Türkiye’yi İtalya’da başarıyla temsil eden soprano Leylâ Gencer’in konuk olarak İstanbul’a gelmesi ve konser vermesi hepimizi heyecanlandırmıştı.
İstanbul Radyosu Büyük Stüdyosunda İstanbul Şehir Orkestrası’nın bir radyo konseri provasında orkestra şefi Cemal Reşit Rey ve konuk soprano Leyla Gencer, 1958.
Sözlü yayınlarda görev alan sanatçılar çoğunlukla Şehir Tiyatrolarının elemanlarıydı. Radyo oyunlarında, skeçlerde seslendirmeyi Behzat Butak, Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Halide Pişkin, İsmail Galip Arcan, Reşit Gürzap, Hüseyin Kemal Gürmen, Neşe Yulaç, Gülistan Güzey gibi Şehir Tiyatroları’nın ünlü sanatçıları yapmaktaydı.
Tatil günlerinde Büyük Stüdyoda seyircili eğlence programları yapılırdı. Şarkılar, türküler bir skeçle süslenir, muhakkak bir ya da Balarıları gibi iki komik sahne alırdı. Kimi kez de kısa yarışmalar eğlenceye eğlence katardı. O zamanların vazgeçilmez adamı, kendine özgü bir ezgiyi seslendiren, akordeonu eşliğinde parodiler sunan Celal Şahin idi. Şakalarıyla takıldığı kimseler zamanın valisi Fahrettin Kerim, spor sunuculuğu ve sohbet programlarıyla ünlü Eşref Şefik gibi popüler kişilerdi. Ona yakın bir diğer komedi sanatçısı Cevat Kurtuluş idi. Hele Ramazan günleri, eski Direklerarası eğlencelerini bire bir yansıtan gösterilerle pek şenlikli geçerdi. O zaman mutlaka bir ortaoyunu oynanır; değişmez kavuklu İsmail Dümbüllü, Pişekâr da Tevfik İnce olurdu. Kanto, düet söylemek Niko ve Amelya kardeşlere düşerdi. Dümbüllü ile eski bir tanışıklığımız vardı. Benim için bu sanatçıların sahne performansından çok kulislerdeki sohbetleri, şakalaşmaları çok daha ilginçti.
İstanbul Radyosunda şahsen tanımak şansına eriştiğim zamanın en ünlü spikerleri Orhan Boran, Tarık Gürcan, Dürnev Tunaseli ve Selahattin Küçük idi. Orhan Boran deyince orada biraz durmak gerek. Akıcı ve esprili “lafazanlığı” ile hiç kuşkusuz çok popüler bir insandı. Katıldığı programlara çok etkili bir renk katıyordu. Kendisiyle biraz hemşehrilik durumumuz da vardı. Sanırım babasının memuriyeti dolayısıyla ilk gençlik çağında birkaç yılını Edremit’te geçirmişti. Tuttukları ev bizim evle aynı cadde üzerindeydi ve aramızdaki mesafe 50 metre kadardı. Yıllar geçti, ben Ankara’lı olduktan sonra yollarımız yeniden kesişmişti.
Özakman ve Amelya Kardeşler Tuluat tiyatrolarının vazgeçilmez bölümlerinden biri de kanto ve düetler idi. Niko ve Amelya kardeşler bir düet ile canlı yayında, 1957 (üstte). Turgut Özakman, evinde çalışıyor (altta).
1960 yılı başlarında dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak başkente atandım. O sıralarda radyo istasyonlarının sayıları da çoğalmaya başlamıştı. Dergiye ek olarak haftalık radyo programları ilavesi verilmeye de başlandı. Artık kimi programlarla ilgili ayrıntılı bilgiler vermek, konuları fotoğraflarla süslemek gerekiyordu. Bu uğraş bana Ankara Radyosu’nda çalışan birçok kişiyle dostluklar kazandırdı. Daha sonra kardeş dergi Ses de devreye girdi. Artık iki dergiye birden haberler hazırlıyordum. Ankara Radyosu bizim vazgeçilemez çalışma alanlarımızdan biri olmuştu.
Amador’un ziyareti Miguel Amador (sağdan ikinci), Ankara Radyosunu ziyareti sırasında Kutlu Payaslı (solda), Erkan Özerman (soldan ikinci) ve Jülide Gülizarla sohbet ediyor. Arjantinli ünlü sanatçı Amador, Türk musikisi ve sazlarıyla çok ilgilenmişti.
Ankara’ya 29 Nisan 1960 tarihinde ayak basmıştım. Demokrat Parti iktidarının son günleri, ortalık karışık… Gençlik isyan bayrağını açmış. Sıkıyönetim olanca gücüyle yükleniyor. Bir sabah patır patır silah sesleriyle uyandık. Radyoyu açtık. Sert mi sert bir sesin sahibi “Dikkat, dikkat” diyor, “Silahlı Kuvvetler duruma el koymuştur. NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız…” Albay Alpaslan Türkeş gün doğmadan Radyoevi’nin kapısını çalmış, karşısına çıkan kişiye “Aç şu radyonun düğmelerini, anons yapacağım demiş. Adamcağız “Ben gece bekçisiyim, hiçbir şey bilmem ki” deyince ilgili bir teknisyen evinden apar topar getirilmiş. Başkentte horozlar öterken, Alpaslan Türkeş de necip Türk milletine sesini duyurmaya başlamış. Demem o ki, ihtilali yapanlar için ilk hedef radyoydu. Radyo o kadar önemliydi ve onu ele geçiren her şeye sahip oluyordu.
Ankara Radyosunda da iyi, güzel dostlar edindim. Bunların en başında Turgut Özakman gelir. Sözlü yayınlar ondan sorulurdu. Mükemmel bir tiyatro yazarıydı. Yaptığım ilk röportajlardan biri onun özel yaşamıyla ilgiliydi. Sürekli okuyor ve yazıyordu. Yazı masasında, sofrada, her an, her dakika… Bu arada gerektiği kadar sohbet edip, işlerini de tıkır tıkır yürütüyordu. İyi bir yazar olduğu kadar iyi bir yöneticiydi de. Radyoda Pazar günleri skeçler oynanırdı. Ben bir skeç yazmış, okusun diye ona götürmüştüm. Benimle konuşurken bir yandan da verdiğim metnin sayfalarını çeviriyordu. “Tamam” dedi. “Bu Pazar bunu programa koyuyorum” Şaşırdım, “Bir kere okusaydın” dedim. “Okudum ya” dedi. “Ne zaman” diye sordum. “İşte şimdi” demez mi; o denli çabuk okuyan ve çabuk karar veren biriydi.
‘Kutsal Radyo’ günlerinden Seneler önce Sarıkamış’ta küçük bir kahvehanede çektiğim fotoğrafta, durduğu yer ve üzerindeki kanaviçe işlemeli örtü radyonun önemini ve adeta statüsünü gösteriyor.
Bir başka dost Erdal Öz’dü. Hemen arkadaş oluvermiştik. Radyoda çalıştığı dönem Rıdvan Çongur ile birlikte Nutuk’u sadeleştirmişlerdi. Bunu Kerim Afşar baştan sona tefrika halinde okumuştu. İlerleyen yıllarda Erdal kardeşim önce kitapçı oldu, sonra yayıncı. Radyo günlerinden söz ederken Adalet Agaoğlu’nu unutmamak gerek. Güzel insandı, dost insandı. Ankara’nın aydınlar ortamında kelebekler gibi uçuştu. Radyocuydu, romancı olmadan önce başkent tarihinde önemli yeri olan Meydan Sahnesi ve Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) kuruluşlarındaki ve ayakta kalmalarındaki büyük katkıları yadsınamaz. TRT’nin kuruluş aşamasındaki büyük emeği olan Mahmut Tali Öngören de radyo dünyasındaki değerli dostlar arasındaydı.
Gece gündüz koşuşturan spiker Aylin Özmenek’le özellikle sıkıyönetim zamanlarında ortaya çıkan, radyo üzerindeki rejim baskılarını, yasakları, uygulanmaya konulan sözcük yasaklarını konuşur, anımsamaya çalışırdık. Benim hemen anımsadığım olay kendi adımla ilgili olanıydı: İzmir’de Mehpare Çelik’in yönettiği bir eğlence programının söyleşi konuğuydum. Sıramı beklerken bizi yönlendiren hanım kız bana, “Şiirlerinizden de okuyacak mısınız” diye sordu. Şakayla karışık, “Ben şiir yazarsam gizli gizli yazarım, kimsenin haberi olmaz. Sen nereden biliyorsun?” dedim. “Ha, öyle mi” deyip geçiştirdi. Az sonra stüdyoya alındık. Mehpare Hanım ara anonsları yaparken, gözüm sehpa üzerindeki kağıtta yazılı program akış planına takıldı. “Ozan Sağdıç’la söyleşi” maddesindeki “Ozan” sözcüğü denetçi tarafından çizilmiş, yanına “Şair” yazılmıştı. Denetçilerin marifetleriyle ilgili Aylin Özmenek’in de çok hatırası vardı. Besteci ve müzikolog Kemal İlerici hakkında hazırladığı programda birkaç kez “Sayın İlerici” hitabı geçiyormuş. Denetçi “Adamın ikide bir ilericiliğini tekrarlamaya gerek var mı?” diye not düşmüş. Asala’nın elçilik elemanlarımıza suikast düzenlediği sıralarda Türk musikisi bestesi yapan Ermeni bestecilerin eserleri çalınırmış ama, isimlerini söylemek yasakmış.
Bu faslı, eğlenceli bir sıkıyönetim öyküsüyle süsleyelim: Zamanın sıkıyönetim komutanı Namık Kemal Ersun… Radyoda çok zarif, beyefendi bir eleman var. Onun adı da Tevfik Fikret. Bir gün komutanın kafası bir şeye bozulmuş, Radyo’ya telefon açmış. Söze doğrudan “Ben Namık Kemal” diye başlamış. Telefonun öbür ucunda da tesadüfen bizimki… “Buyurun efendim, ben de Tevfik Fikret” deyince “Ulan sen benimle dalga mı geçiyorsun” diye gürlemiş Namık Kemal Ersun.
Güher-Süher Pekinel kardeşler 9 yaşında ilk orkestralı konserlerini Ankara Radyosu’nda vermişlerdi. İzleyenler arasındaki Başbakan İsmet İnönü’nün konserden aldığı zevk gözlerinden okunuyordu.
Ankara Radyosu’nun A Stüdyosu dinleyicilerin alındığı büyük bir mekandı. Seyircili eğlence programları yanında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ve Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkasının konserleri burada yapılırdı. Kimi kez CSO orkestrası aynı üyelerle Radyo Senfoni Orkestrası kimliğine bürünüveriyordu. Batı Müziği yayınları şefi Faruk Güvenç olumlu bir girişimde bulunup Türk bestecilerine eserler sipariş etmişti. Bu eserler bir festival havasında kendi salonlarında icra edildi. Orkestra tekrar tekrar yinelenen provalardan yoruluyordu. Mızmızlananlar oluyordu. Eseri çalışılan Ulvi Cemal Erkin kibar bir insan olarak bilinirdi, ama talihsiz bir çıkışta bulundu: “Ne gocunuyorsunuz? Nankörlük etmeyin. Size para kazandırıyoruz” gibi bir şeyler söyledi. Evet, üyelerden bir bölümü genç konservatuvar öğrencisi olabilirdi ama içlerinde yaşlı başlı üyeler de vardı. Hiçbiri bu sözleri hazmedemedi. Sazlarını toparlayıp salonu terk ettiler. Ulvi Bey özürler dilemek zorunda kaldı. İş tatlıya bağlandı.
Müzik dinlemeye aşırı meraklı İsmet İnönü CSO Salonundaki her konsere gittiği, hemen her opera galasını izlediği kadar Radyo’daki dinleyicili konserleri de kaçırmazdı. En çok zevk aldığını hissettiğimiz canlı radyo konseri Güher ve Süher Pekinel kardeşlerin henüz 9 yaşındalarken ilk orkestralı konserleriydi.
Batı müziği prodüktörlerinden Erkan Özerman büyük prodüksiyonlara aday atılgan bir gençti o zamanlar. Sylvie Vartan, Miguel Amador , Dario Moreno gibi sanatçıları onun sayesinde tanımışımdır. Paranın kokusunu iyi alırdı. Kimi zaman tanıtımı için fotoğrafa ihtiyaç duyan sanatçıları bana getirirdi, fotoğraflarını çekerdim. Ben oldum bittim üretim yapan, ama para almaktan utanıp sıkılan bir insandım. O yüksek rakamlar söylerdi. Sonra da parayı benimle kırışırdı. Bir keresinde gazino dünyasına transfere hazırlanan bir kadının afişlik fotoğraflara ihtiyacı olmuştu. Beş altı değişik poz fotoğraflarını çektim. Erkan kadına öyle astronomik bir rakam söyledi ki, kadına “O sizinle şakalaşıyor. Söylediği fiyat tek bir fotoğrafın fiyatı değil, tüm çalışmanın bedeli” demek zorunda kaldım. Ki o rakam bile hatırı sayılır bir ücretti.
Radyo günlerimiz bu düzen içinde geldi geçti. Yıllar sonra, televizyon da devreye girince, deneyimimizi Milliyet gazetesinin ek dergisi olan ilk “Radyo-TV” dergisini Ankara’da hazırlamakla sürdürdük. Bu durum fotoğraf arşivimin bizdeki radyoculuğun o günlerde henüz sağ olan en eski kuşağından başlayarak çok sayıda emektarının aktüel fotoğrafları ve bir çoğunun da portreleri ile zenginleştirme olanağını sağladı.
İstanbul şoför esnafı, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu askerlerini karşılamaya hazırlanıyor. Tünel-Tatavla tramvayı, sağ üstte Taksim Topçu Kışlası görünüyor. Pankartta “Hoşgeldiniz, gazanız mübarek olsun kahramanlar” yazıyor. Fotoğrafı çeken kişi, Beyoğlu’nda Foto Francis adıyla stüdyosu da bulunan Jean Weinberg. Bâb–ı Ali ve Çırağan Yangınları, Meclis-i Mebusan’ın açılışı, İstanbul’un kurtuluşu sırasında çektiği fotoğraflar birer tarihî belge niteliğinde.
Yasaklı olduğu yıllarda birçok takma isim kullandı ama, hiçbiri ona “Romantik devrimci” lakâbı kadar yakışmadı. Kadınlarına, memleketine ve devrime duyduğu tutkulu aşkı eserlerinde olağanüstü bir ustalıkla anlattı. Yapıtları 50’den fazla dile çevrildi, adı dünyanın en büyük şairleri arasında anıldı. Yaşamının 12 yıl 7 ayını hapiste geçirdi. 1950’de öldürüleceği söylentileri üzerine gizlice yurtdışına çıktı. 1963’teki vefatına kadar Moskova’da yaşadı. Sürgündeyken birçok memleketi ziyaret etti. Bu ülkelerde konferanslar verdi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Kısaca bu dünyadan bir Nâzım geçti, arkasında unutulmaz kareler bıraktı…
Bursa Cezaevi’nde…Geceler sürecek kapımın sürgüsünü, pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü…
Nazım Hikmet, Hariciye Nezareti’nde çalışan babası Hikmet Bey’in memuriyeti nedeniyle Selanik’te dünyaya geldi. Tartışmalı doğum tarihi halasının eşi Memduh Ezine’nin hatıratında 17 Ocak 1902 olarak not edilmiştir. Selanik, 13 Ağustos 1902.
Dört buçuk yaşındaki Nazım, üç tekerlekli bisikletiyle. Halep, 1907.
Nâzım’la Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya giderken Kastamonu’da, 1921. Gençleri Anadolu’ya direnişe çağıran şiirler yazacakları, Mustafa Kemal’e takdim edilecekleri, sosyalizmle tanışacakları bu yolculuk Moskova’ya kadar uzanacak, Nazım burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) kaydolacaktır.
Celile Hanım, çocukları Samiye ve Nâzım ile, 1924.
Lena ile, Moskova, 1923.
Piraye, Mahmut Yesari ve Muammer Karaca ile birlikte, Mithat Paşa köşkünün bahçesinde, 1930’lar.
Yönetmenliğini Nazım Hikmet’in yaptığı “Güneşe Doğru” filminin setinde. Solda ayakta Arif Dino, Nazım’ın başını omzuna dayadığı kişi filmin dekorlarını yapan ressam Faruk Morel, Nazım’ın arkasındakiler İhsan ve Osman İpekçi, 1937.
İhsan Koza takma adını kullanan İhsan İpekçi ile.
Nâzım Hikmet, sağlık şikayetleri nedeniyle Çankırı cezaevinden nakledildiği Bursa cezaevinde yaklaşık 10 yıl yattı. “Dokumacılar Gurubu”yla, 1947.
Orhan Kemal 1940’da Bursa Cezaevi’ne nakledilince, kitaplarını okumakla suçlandığı Nazım Hikmet ile hapishane arkadaşı olur. Orhan Kemal (beyaz gömlekli), İsmail Hakkı Balamir (ceketli).
Aziz Nesin’in deyişiyle “dünyanın en iyi tanıdığı üç Türk’ten biri” olan Nazım, Bükreş uçağından inişinde Vnukovo Havaalanı’nda. Moskova, 29 Haziran 1951.
Veda’dan; Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda, canımın içinde, kavgamı kafamda götürüyorum…
Azeri tiyatrocu ve şair Cafer Cabbarlı’nın evindeki bir davette. Bakü, 1950’li yıllar.
Gogol’ün 100. ölüm yıldönümü toplantısında. Bolşoy Tiyatrosu, Moskova, 4 Mart 1952.
Besteci Dmitri Şostakoviç’e (Nâzım’ın sağında) Uluslararası Barış Ödülü verilirken. Sütunlu Salon, Moskova, 1954.
Taşkent, 1958.
Floransa, 1962.
Sürgün yıllarında katıldığı uluslararası toplantı, kongre ve etkinliklerde
Stockholm, 1958.
Uluslararası İşbirliği ve Silahsızlanma Kongresi için gittiği Stockholm’de arkadaşlarıyla, Temmuz 1958.
Sevgili dostum Fikret Otyam, sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir edayla bu dünyadan göçüp gitti. O günden beri kulaklarımda, sağlığında sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” cümlesi çınlayıp duruyor.
Fikret Otyam’la aramızda sekiz yaş fark vardı ama her bakımdan çağdaştık. Onun Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdiği ve Dünya gazetesinde işe başladığı 1953 yılında, ben Akademi ile aynı yol güzergâhındaki Kabataş Lisesi’nde son sınıfı okuyordum. 1956’da ben de tıpkı onun gibi basın dünyasına atılmış ve foto muhabiri olarak Hayat dergisinde çalışmaya başlamıştım. 1960’ta dergimizin Ankara bürosu açıldı ve ben gönüllü olarak Ankara’ya atandım. Büroda tek başımaydım ve istihbaratım yoktu. Bu nedenle Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu adeta mekân edinmiştim. Başta büro şefi Ecvet Güresin olmak üzere değerli Cumhuriyet kadrosu beni bir kardeş gibi kabul etmişlerdi. Sait Arif Terzioğlu’nun, Dündar Arcayürek’in, Ali Abalı’nın olduğu yıllar… İşte tam o dönemde Fikret Otyam da, askerlik nedeniyle geldiği Ankara’da kalmış, deyim yerindeyse askerlikte değil ama başkentte tezkere bırakmıştı. Önce Ulus ve Kudret gazetelerinde boy gösterdi ve nihayet 1962 yılında uzun yıllar kadrosunda kaldığı ve asıl ses getiren röportajlarının yayımlandığı Cumhuriyet’e girdi. Kafa dengi olduğumuz Otyam’la dostluğumuz o yıl başladı.
Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı.
Otyam sanki eğitimini aldığı ressamlık işini bir kenara koymuş, kendini iyiden iyiye gazeteciliğe vermiş gibiydi. Yaptığı çarpıcı röportajlarında kullandığı edebi diline ek olarak özel sohbetlerinde de çağdaş bir masal anlatıcısı edası seziliyordu. Sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, gerektiğinde ayağına çizmeler çekip, başına ya sekiz köşeli köylü kasketi takıyor ya da poşu sarıyor, dağ tepe, köy köy, mezra mezra dolaşıyordu. Çabuk dost olabilme, insanlarla hemen kaynaşabilme yeteneği sayesinde topluluklara ustaca nüfuz ediyordu. Ama her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan fotoğraflarla dönüyordu. Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi diye bir kitabı vardır.
Otyam’ın portfolyoları adeta “Mutsuz İnsanlar Fotoğrafhanesi” gibiydi. Dertli ve çaresiz insanlarımız… Susuzluktan kuruyarak çatlamış topraklar, o topraklara bile sahip olamayan topraksız köylüler, bakımsızlıktan, ilaçsızlıktan kırılan bebeler, yaşamın bütün yükünü sırtlanmış çilekeş kadınlar, devletten şefkat yerine jandarma zulmü gören garibanlar, yersiz yurtsuz göçerler, toprağın bilmem kaç kat altında ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşam savaşı veren, güneşe hasret madenciler… Ve daha nice çilekeş insanlar, Otyam’ın yazıları ve fotoğraf kareleriyle yurdun o köşe bucağından habersiz kişilerin gözüne sokuluyordu.
Fikret Otyam 1960’lı yıllarda bir sergisinin açılışında.
O yıllarda buna uygun bir altyapı oluşmuştu. Uzun zaman süren, “Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu” romantizminden sonra, insanlar 1950’de Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü ile başlayan, gezildiği zaman bırakın dertlerden kurtulmayı, dert sahibi olunacak bir kırsal kesim gerçeği ile çarpıcı bir biçimde karşı karşıya gelmişlerdi. Cumhuriyet’in önemli kültürel kalkınma projelerinden olan Köy Enstitüleri 1946’da başlayan demokratikleşme hareketinin popülizme kayan kesimi tarafından saf dışı edilmişse de, Fakir Baykurt ve Talip Apaydın gibi Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar, kırsal kesim gerçeğini ortaya sermekteydi.
Otyam’ın Anadolu’yu yansıtan röportajları ses getiriyor, üstelik bunlar sadece günlük gazete sayfalarında kalmıyor, kitap haline de getiriliyordu. Gide Gide başlığı altındaki kitapları, yazılarını ve onların kanıtı niteliğindeki fotoğraflarını tarihsel birer belge olarak kalıcı hale getiriyordu. Bir bibliyofil olarak, kitaplığımdaki kitapları ciltlenmiş olarak görmekten hoşlanırım. Otyam’ın kitaplarını da dördü bir arada kalın ciltler halinde ciltletmiştim. Onları görünce evirdi çevirdi, yaptığımı beğendi. “İyi akıl yahu! Ben de böyle yapayım bari. Tek tek olunca herifler yürütüyor, bana kalmıyor” demişti.
Otyam, “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim” diyordu.
Gözlemlerini aktarma yöntemi olan röportaj gazeteciliğini çok benimsemişti. “Gazetecilik aşkı yüzünden ressamlığımdan oldum” diyordu ilk söyleşilerinde. Bir seferinde, “Yanıma foto muhabiri verebilseler hiç fotoğraf da çekmezdim. Belki çekerdim ama, kendi keyfim için çekerdim, daha rahat çalışır- dım. Ama gazetelerin yoksulluğu, cimriliği… Zorunluluk işte. Ben iki üç işi birden yapıyorum, fotoğrafını kendin çekeceksin, karanlık odaya girip kendin yıkayacaksın” diyordu.
Otyam sohbet adamıydı, sözü baldan tatlıydı. Başından geçenleri anlatırken ağzı açık dinlerdiniz. Müthiş bir hikâye kurucusu ve anlatıcısıydı. Kimi kez birazcık abartıya kaçsa da… Bir keresinde, birlikte tanık olduğumuz (Aklımda kaldığına göre, Cartier Bresson’la birlikte geçirdiğimiz bir iki gün üzerine) bir olayı anlatıyordu. Anlattıkları gördüklerimden farklılaşmaya başlayınca, “Yahu reis, o iş pek öyle olmamıştı” diye lâfa karışacak oldum. Otyam, “Oldu, oldu. Sen uyumuşsun oğlum, görememişsin” dedi bana. Bizim gözümüzle gördüklerimize Otyam bir de gönül penceresinden bakıyor olmalıydı.
Yukarıdaki fotoğrafta bir festival sırasında şerbet alırken görülen Otyam, aşağıdaki fotoğrafta ise bir sergisinde konuklara ikram edilecek ayranı kendi elleriyle hazırlıyor.
Buna karşın, Otyam’ın fotoğrafları çıplak gerçeğin abartısız, bire bir tanıklıklarıdır. Bu yüzden çok da etkin olmuşlardır. O röportajların ve asıl onlara eşlik eden fotoğrafların birer tarihi belge niteliği taşımaları bir yana, o günlerin kimi sorunlarını dile getirmesi ve etki alanına çekmeyi başardığı sorumluların harekete geçmesini sağlaması çok önemlidir. Jandarma dayağını mı yazmıştır? Üzerine gidilir. Bebeleri yaşamı tanımadan melek yapan sıtmadan, kızamıktan mı bahsetmiştir? Kökü kurutulur. Beritan aşireti gibi yersiz yurtsuz göçerleri mi konu etmiştir? Aşiret üyeleri iskân edilir. En önemlisi de, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) adlı, bütün bölgeyi kaplayan devasa su projesinde Otyam’ın çektiği, Harran ovasının kuraklıktan çatlamış toprakları ile oralarda yaşayan çilekeş insanların fotoğraflarının büyük etkisi vardır.
Sanat fotoğrafçısı dostumuz İbrahim Demirel’in 1978’de yayımladığı bir Fikret Otyam albümü vardır. Bakın o albümün önsözünde ne diyor Otyam: “Beni usta fotoğrafçı sınıfına koyarlar. Hayır, ben fotoğraf ustası değilim, hiç heveslenmedim. Ama her zaman namuslu, yararlı, güzellikten de yoksun olmayan fotoğraflar çektim. Objektifimi nereye çevireceğimi bildiğim için geri bırakılmış bu ülkede, halk bana bu nedenle usta gözüyle bakmayı yeğledi. Yine de onları utandırmadım, utandırmaktan kaçındım. Ustalığı tüm uğraşlarını buna, yani fotoğrafçılığa adayanlara bırakmak doğrudur”.
Otyam, bir bakıma demek istiyordu ki, “Benim için fotoğraf çekiminde öncelik gerçeği yakalamak ve onu izleyiciye saflığını bozmadan yansıtmaktır. Estetik ikinci plandadır, o zaten konunun bir parçası olarak kendiliğinden ortaya çıkar”. Öyle ya, jandarma köylüyü tekmelerken kameranızı tetiklediğiniz anda estetiği nasıl düşüneceksiniz ya da zifiri karanlıkta kibrit çakarak netleyebildiğiniz bir sefaletin fotoğrafını çekerken… Ne var ki, Otyam’ın almış olduğu resim eğitimiyle benliğine yerleşmiş olan sanatsal görüş açısı her zaman imdadına yetişmiş gibidir.
1964-65’lerde Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nin başında gerçekten de tam bir beyefendi olan Hamit Batu vardı. Hamit Bey, Paris, Roma ve Viyana gibi merkezlerdeki Turizm ve Enformasyon bürolarımızda Türk fotoğrafçılığının durumunu gösterir bir sergi açmayı düşünmüş. Bundan ötesini Otyam’ın bana aktardığı biçimde dile getireceğim. Batu, ilk önce “Sizin bir serginizi açalım” diye ona teklifte bulunmuş. O da, “Benden önce Ara var, Ozan var; onlar dururken benim sergim olursa ayıp olur” demiş. Bunun üzerine “üçlü sergi olsun” diye karar verilmiş. Her sergiye birimiz gidecektik. Ara Paris’i, Otyam Roma’yı seçti, bana da Viyana kaldı. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarafından Türk fotoğrafçılığı adına yurt dışında yapılmış ilk kültür etkinliğiydi. Serginin afişini üçümüzün birer fotoğrafından birer detay kullanarak Orhan Peker hazırlamış, Ara’nın cami duvarındaki Allah yazılı fotoğrafını, benim namaz kılanlar fotoğrafımı, Otyam’ın da bir balıkçı fotoğrafını kullanmıştı. Allah yazısının ve namaz kılanların olduğu afiş Paris ve Roma’daki sergilerde büyükelçilik çevrelerinin “çok dinsel motifli” eleştirisine uğramıştı. Bu nedenle Viyana sergisinin afişini ben ele aldım, bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde Ara’nın Allah yazılı fotoğrafını bir mavnadan öbürüne atlayan gemici fotoğrafıyla, benim namaz kılanlar fotoğrafımı da tribünlerdeki seyirci kalabalığı fotoğrafımla değiştirdim. Böylece bakanlığı töhmet altında kalmaktan kurtarmış olmuştuk! Bu sergi Avrupa ülkelerinde çok olumlu bir şekilde yankılanmıştı.
Fikret Otyam sık sık Doğu’ya, Güneydoğu’ya gidiyor, köy köy mezra mezra dolaşıyordu. Her seferinde gittiği, gezdiği yerlerden insanın yüreğini burkan, gerçeğin abartısız bire bir tanıklığı olan müthiş fotoğraflarla dönüyordu.
Sözü yeniden Otyam’a getirecek olursak, onun röportaj fotoğraflarındaki amacı kuru kuruya bir sefalet edebiyatı vapmak ve bunu sömürmek değildi. Dünyadan habersiz halkı bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve yönetici kesimini çare bulmaya sevk etmekti. Acelesi vardı. Bir bakıma kaçmaktan kovalamaya vakti yoktu. O zaman internet icat edilmediğinden bayramda seyranda tebrikleşmeler henüz kartlarla yapılıyordu. Rağbet görünce Otyam’ın çarpıcı fotoğrafları, posterlerde ve tebrik kartlarında da boy göstermeye başladı. Tabii günün modasına uygun olarak Ahmed Arif ’in ya da Nazım’ın dizeleriyle birlikte.
Fikret Otyam, kendisi de farkında olmadan 1960’larda ve 70’lerde yetişen çoğu amatör bir kesim fotoğrafçı tarafından idol olarak görüldü. Biraz bilinçsizce, gerçekçi fotoğraf sanatının sadece sefalete yönelmekle elde edilebileceği kanısı yaygınlaştı. Hatta ülkemize özgü “sümüklü çocuk fotoğrafı” deyimi de buradan çıkmıştır; fotoğraf sanatındaki ucuz sefalet edebiyatını, slogancı görüşü anlatmak için kullanılır. Bir karikatür görmüştüm, boynunda fotoğraf makinası asılı biri, “Makine aldım, bir aylık kurs da gördüm. Hadi bana sümüklü bir çocuk gösterin” diyordu. Ama Fikret Otyam’ın fotoğraflarının bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Onun fotoğrafları, çilenin içine giren, çileyi yaşayan, gerçekleri görmeyen gözlerin önüne seren bir dünya görüşüne dayanır.
Yazdığı kitap serisinin adı gibi, “gide gide” ömür tüketen, hayatı bunca seven ve 89 yıl boyunca tadına vara vara yaşamaya çalışan bir can bu dünyadan göçüp gitti. Kaderin son şutunu kurtaramadan… Sanki yerinden doğrulup, “Şaka yaptım ulan, işlettim sizi” diyecekmiş gibi bir hâl ile…
Göçüp gittiğinden beri, kulaklarımda hep sıkça kullandığı “Ben insanları seviyorum arkadaş” tümcesi çınlayıp duruyor.
Sultanahmet Cezaevi’nin kapısında çekilen fotoğrafta, borçları nedeniyle hapis yatarken yeni İcra ve İflas Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle tahliye edilen altı mahkûm görülüyor. Yeni yasa, özel kişi ya da şirketlere olan borçları nedeniyle icralık olanların tahliyesini sağlarken, devlete borçlu olanların mahkûmiyeti devam etmiş. 1986 yılına kadar cezaevi olarak kullanılan ve çok sayıda ünlü mahkûma da evsahipliği yapan Sultanahmet Cezaevi, günümüzde Four Seasons Oteli olarak hizmet veriyor.
12 Eylül döneminde Kapadokya sözcüğü Yunanca diye yasaklanınca uydurduğum, “Kapadokya, Persçe ‘Güzel Atlar Ülkesi’ demektir” yalanı gerçek kabul edildi ve birçok kaynak kitapta yer aldı.
Turizm Bakanlığı her yıl baharla birlikte turizm mevsimini bir törenle açmayı geleneksel hale getirmişti. Bu da, Ankara’da genellikle ilgili bakan ya da kimi kez başbakanın katıldığı bir etkinlik biçiminde olup bitmekteydi. İlk kez 1981 yılında törenin Ankara yerine turistik bir yörede yapılmasının daha uygun olacağı düşünülmüş, Kapadokya bölgesinde karar kılınmıştı.
1981 yılı baharından söz ediyoruz. 12 Eylül 1980 darbesinin lideri Kenan Evren, orgeneral üniformasıyla ve “Devlet Başkanı” olarak görev yapıyor, devlet kurumları üzerinde askeri vesayetin etkisi olanca gücüyle hissediliyordu. İşte bu atmosfer içinde alınan “turizm sezonunu açma” töreninin turistik bir bölgeye taşınması, yerli ve yabancı bir çok davetlinin katılımıyla kapsamının genişletilmesi kararı, törenin devlet çapında bir olay haline getirilmesini, haliyle de Devlet Başkanı’nın katılımıyla yapılmasını gündeme getirmişti. Yani turizm yılını Kenan Evren açmış olacaktı. Bu yüzden, mevcut durum Kültür Bakanlığı’nın üst düzey yöneticilerini ne gibi farklı etkinlikler yapılabilir araştırmasına sevketmişti.
Bense uzun bir süreden beri, her fırsatta o bölgeye gidip gelmekte, bol bol fotoğraf çekmekte idim. Çünkü Türkçe’de bu çok ilginç coğrafyayı tanıtacak doğru dürüst bir yayının bulunmadığını farketmiştim. Amacım hem albüm hem de gezi rehberi yerine geçecek bir kitap hazırlamaktı. Gerek görsel malzeme yönünden, gerek bilgi birikimi yönünden oldukça donanımlı bir hale gelmiştim. Kapadokya konusunda bir de sergi açmıştım. Zamanın müsteşarı ve yardımcıları başta olmak üzere pek çok bakanlık elemanı benim Kapadokya üzerine çalışmalarımdan az çok haberdardılar. Beni Bakanlığa çağırdılar, açılış töreni için neler yapılabileceğini sordular. Onlara bir diaporama gösterisi hazırlayabileceğimi, bir de hem Türkçesi hem de İngilizcesi hemen hemen baskıya hazır bir kitabım olduğunu söyledim. Her iki projem kabul edildi. Artık açılış tarihine kadar yoğun bir şekilde çalışmam gerekiyordu.
“Güzel Atlar Ülkesi” tanımını en çok Kapadokya halkı benimsedi. Şimdi çıkıp bunu benim uydurduğumu söylesem, “Yok canım biz bunu dedelerimizden duyduk” diyeceklerine eminim.
Bir yandan hayat devam ediyordu. Küçük bir zaman aralığı bulabilirsem, dostları arayıp sormayı ihmal etmiyordum. TRT Genel Müdürlüğü o zamanlar Kavaklıdere’ye yakın bir yerde, yolumun üzerindeydi. Çalışmalarımın son aşamasına geldiğim, kitabımın bütün fotoğraflarının renk ayrımlarının bittiği, sayfa kalıplarının hazırlanmakta olduğu bir anda, -o zamanlar sanırım TV program Müdürü olan- dostum Sedat Örsel’e öylesine uğramıştım… Kendisi sözü sohbeti yerinde, esprili, neşeli bir arkadaştır. Ama nedense o gün pek düşünceli ve durgun görünüyordu. Nedenini sordum. “Hiç sorma” dedi, “Askerlerden kötü bir fırça yedik.” Peki ama, niçin? Meğer “Kapadokya” adlı bir belgesel yapıp yayımlamışlar, suçları buymuş. Ama Kapadokya sözcüğü, askeri yönetim tarafından yasaklanmış. O yöreden söz ederken “Kapadokya” yerine “Göreme ve çevresi” denilmesi gerekiyormuş. Çünkü Kapadokya sözcüğü Eski Yunanca sanıldığından, Anadolu’daki kimi antik isimleri canlı tutmak topraklarımızda gözleri olanları iştahlandırırmış, hak iddiasında bulunurlarmış.
Bazı kafalarda böyle bir düşünce varsa, bu beni de çok yakından ilgilendiriyordu. Beş on gün sonra bir devlet kuruluşunun patronajlığında “Kapadokya” isimli bir kitabım çıkacak, üstelik “Kapadokya” sözcüğünü yasaklayan askeri yönetimin lideri Kenan Evren’in açılışını yapacağı törende dağıtılacak. Bu da yetmiyormuş gibi o seremoninin uvertürü olarak yine benim “Doğanın Şiiri Kapadokya“ isimli müzikli gösterim sunulacak. Bir an gözümün önüne Evren’in o asık yüzü, çatılmış kaşları geldi, dehşete kapıldım.
Aslında Kapadokya sözcüğünün yasaklanma gerekçesinin saçmalığı da meydandaydı. Kapadokya tarihi konusunda epey zamandır çalışıyordum, öğrendiklerim henüz belleğimde taptazeydi. Anadolu’da pek çok kavim yaşamış, yerel devletler ve devletçikler kurmuşlardı. Pek çoğunun dili de günümüze ulaşamamıştı. Kapadokya adının da bu yerel dillerden birinin yadigarı olduğunu düşünüyordum. Hiçbir kaynakta bu ismin Grekçe ile bağlantısı olduğuna dair bir işarete rastlamamıştım. Aksine, onun yerine önerilen “Göreme”nin, bölgenin eski adı “Korama”dan geldiğini bunun da Yunanca kaynaklı bir sözcük olduğunu okumuştum.
Bir yandan dostum Sedat Örsel’in üzüntüsünü hafifletmek, bir yandan da içimdeki isyana tercüman olmak için “Ne demek yahu!? Bir kere Kapadokya değil asıl Göreme Yunancadan geliyor!” dedim. Bu sözüm üzerine Sedat “Sahi mi söylüyorsun” dedi. “Elbette sahi” dedim, “kitabını yazmışım”.
Sedat vakit geçirmeden hemen telefona sarıldı. Bir numara çevirdi. Doğrudan “Paşam” dedi, “Kapadokya kelimesi Yunanca değilmiş. Burada bu işleri çok iyi bilen bir arkadaş var, o öyle söylüyor.” Sedat’ın “Paşam” diye hitap ettiği kişinin o anda kim olduğunu bilmiyordum. İhtilal Konseyi adına TBMM’nin başkanlık odasını mekan tutmuş olan Oramiral Işık Biren imiş. Küçük bir konuşmadan sonra Sedat bana döndü ve “Sayın paşam hangi dilden olduğunu soruyorlar” dedi. Akıl yürütmeye çalıştım. Dediğim gibi, Anadolu’nun unutulmuş eski dillerinden birinden geldiğini düşünüyordum. Ama bunu o biçimde söylesem temelli kafa karıştıracağım kesindi. Hellenistik çağda bir Kapadokya devleti var. Sonrasında Anadolu Romalıların eline geçince Kapadokya Eyaleti olmuş. Ama daha da öncesinde de Anadolu’nun iki yüz yıl boyunce Pers egemenliğinde kaldığı, Kapadokya’nın o imparatorluğun bir satraplığı, yani eyaleti şeklinde yönetildiği gerçeği de mevcut. Bilgilerim beni en eskiye sevkettiği için “Persçe olabilir” dedim. Sedat benim “olabilir” şeklindeki ifademdeki tereddütü bir kenara bırakıp karşı tarafa yekten “Persçeymiş Paşam” diye nakletti. Aman, Yunanca olmasın da, nece olursa olsun hesabı… Paşa hemen ikna olur mu, bu kez de “Sor bakalım, ne anlama geliyormuş” demez mi… Mutlaka bir anlamı mı olması gerek? Ama battı balık yan gider, bu soruya da akılcı bir yanıt bulmak gerek. Bildiğim kadarıyla at yetiştirme üzerine yazılmış ilk kaynak Hititçe ya da Urartucaydı. Yani Anadolu ile ilintili. Ahiyyava prenslerinin binicilik eğitimi almak üzere Hitit ülkesine geldiklerine dair kayıt tutulmuş. Bir geç Hitit dönemi krallığı olan Tabal krallığı Asurlulara vergisini at olarak ödüyormuş. Persler de aynı şeyi yapmış olamaz mı… Ben de hemen yakıştırıp yapıştırdım: “Güzel Atlar Ülkesi gibi bir şey olabilir”. Benim bu sözüm de “Güzel Atlar Ülkesi” şeklinde kesinlik kazanmış oldu.
Bu telefon üzerinden kurulmuş olan diyalog burada kalsaydı ne güzel olurdu. Ama kalamazdı ki… Önümüzde bir tören, bir gösteri ve kitap yayını vardı. Onların da kazasız belasız kotarılması gerekiyordu. Hemen basımevine koştum. İlk nüshası Kenan Evren’e sunulacak olan Kapadokya kitabımın önsözünün en başına “Adını Persler koymuş, Katpatukya o dilde Güzel Atlar Ülkesi anlamına geliyormuş” tümcesini ekledim. Böylelikle askeri idarenin gadrine uğramamış olacaktım. (Bir not düşeyim: Kitabım daha sonraki bir tarihte Nevşehir Valiliği’nin isteği üzerine “Gezi Rehberi” formatında beş dilde yeniden yayımlandı).
Kapadokya’nın tanıtımına katkılarımdan dolayı Ürgüp Belediyesi, Bekir Ödemiş’in başkanlığı zamanında bir caddeye adımı verdi.
Benim Kapadokya kitabım, bu zorunlu palavra haricinde ciddi araştırmalara dayanan ve sağlam bilgiler aktaran bir kitaptı. İntihal kültürünün çok gelişkin olduğu ülkemizde, o günden sonra çıkan kitapların neredeyse tümü, dergi ve gazetelerde yer alan tanıtma yazıları, röportajlar benim ki- tabımdan ve zincirleme olarak birbirinden yürütme olduğu için, hepsi acımasız bir tuzağa düştüler. “Güzel Atlar Ülkesi” tanımını en çok o bölgenin halkı sevdi, benimsedi. Bir slogan haline getirildi. Kentlerin girişindeki levhalardan hatıra eşyasına varıncaya kadar her yere yazıp çizdiler. Şimdi ora- larda “Bunu ben uydurdum” desem “Yok canım, biz bunu dedelerimizden duyduk” diyeceklerine eminim.
“Güzel Atlar Ülkesi” tanımı Kapadokya’ya gerçekten yakıştı. Zaten bölgedeki Sultan Sazlığı’nda yılkı atları hâlâ koşturuyorlar. Kapadokya halkı bu yakışıklı sıfatı kullanmayı sürdürsün tabii ama işe Persleri filan karıştırmasınlar.
Kenan Evren huzurunda ve Ürgüp Turban tesislerinde gerçekleştirilen o “Turizm Sezonu açılışı” nasıl geçti derseniz, derim ki şahane bir gala görünümündeydi. Özellikle “Doğanın Şiiri Kapadokya” adlı diaporama gösterim büyük sükse yaptı. Dakikalarca alkışlandı, tebrik eden edene… (Diaporama iki projeksiyonla yapılan bir dia gösterisidir. Yumuşak ya da özel efektli geçişlerle fotoğrafların belli sürelerle art arda sıralanması, gösterinin tümüne sinemasal bir bütünlük kazandırır. Bu yöntemle belli bir konuyu bir senaryoya uygun biçimde etkili bir iletişim aracı olarak kullanabilirsiniz. Bu tür gösterilerde müzikle görüntü uyumu ustalık gerektirir. Amacım Kapadokya’yı bu dünyadan ayrı gizemli bir gezegen gibi sunmaktı. Müzik olarak Tarkovski’nin Solaris filminin müziğini seçmiştim. Ortaya gerçekten çok başarılı bir kompozisyon çıkmıştı).
Tamamen bir raslantı eseri, İstanbul ve Kapadokya’nın Unesco’nun Dünya mirası listesine alınması konusunda rapor hazırlayacak bir heyet Türkiye’de ve o anda Kapadokya’da imiş. Yemek salonunda onlar için özel bir masa hazırlamışlar. Heyetin başkanı ve bir kadın delege yanıma geldi. Gösterimi hararetle övdükten sonra “Bizim raporumuz bu gösterinin yanında solda sıfır kalacak. En iyisi rapor yerine genel kurulumuza bu gösteri sunulsun” dediler. Nitekim bu isteklerini Dışişleri Bakanlığı’na da iletmişler. Bir organizasyon yapıldı. Oğlumla birlikte Paris’e gittik ve UNESCO Genel Merkezi’nin muhteşem bir tiyatroyu andıran salonunda genel kurul üyelerine o gösteriyi sunduk. Akabinde hem İstanbul hem Kapadokya aynı genel kurulca dünya kültür mirası listesine kabul edildi. Böylece bu çorbada da hiç ihmal edilmeyecek kadar tuzumuz oldu. Kapadokya’nın tanıtımına katkılarımdan dolayı Ürgüp Belediyesi, Bekir Ödemiş’in başkanlığı zamanında bir caddeye benim adımı verdi.
Kimi şehir efsaneleri, ilgisiz bir olaydan ya da basit bir sözden ortaya çıkabilir. Tevatür büyür, kuşaklar boyunca gerçek gibi kabul edilir. Benim de zorda kalıp, ayaküstü uydurduğum bir yalanın, evrensel bir gerçek sayılır olup çıkması işte böyle oldu.
Peki, “Güzel Atlar Ülkesi” betimlemesi Kapadokya’ya yakıştı mı? Elhak yakıştı. Zaten bölgenin bir parçası olan Sultan Sazlığı’nda yılkı atları sürü halinde günümüzde bile oradan oraya koşuşturup durmaktalar. Bence Kapadokya halkı bu yakışıklı sıfatı kullanmayı sürdürsün. Ama işe Persleri filan karıştırmasınlar, ayıp olur.
Kapadokya adı gerçekte nereden geliyor?
Kapadokya teriminin kaynağı tartışmalıdır. Kapadokya sözcüğü önce Medler tarafından, sonra Perslerce kullanılan Katpatuka sözcüğünün Helenler tarafından söyleniş biçimi olabilir.
FARUK PEKİN
Kapadokya, Med, Pers, Helenistik, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde farklı sınırlara sahip olmuştur. Klasik antik yazarlar Doğu Karadeniz’i Pontos Kappadokiası (Pontus Cappadocia), bugünkü Çorum, Yozgat, Kırşehir, Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri illerinin kapsadığı bölgeyi ise, bazen de komşu Amasya, Tokat, Sivas, Malatya, Kahramanmaraş illerini de dahil ederek Büyük Kappadokia olarak adlandırmışlardır.
Kapadokya sözcüğünü, yerbilimcilerin de önerdiği gibi (Kapadokya Volkanik Bölgesi), coğrafi ve kültürel benzerlikleri, tarihsel arka planı ve günümüz turistik anlamlandırılmasını dikkate alarak Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerini kapsayan bir dörtgenin içinde yer alan bölgeyi tanımlamada kullanıyorum.
Kapadokya teriminin kaynağı tartışmalıdır. Sözcük önce Medler tarafından, sonra Perslerce kullanılan Katpatuka’nın Helenler tarafından söyleniş biçimi olabilir. Katpatuka sözcüğüne yazılı olarak ilk kez Pers Kralı Büyük Daryuş’un (Dareios, hüküm sürdüğü dönem MÖ 522-486) İran’daki Bisütun (Behistun) Dağı yazıtında rastlanır. Büyük Daryuş, tanrısı Ahura Mazda’ya şükran sunduğu bu yazıtında ayrı ayrı Eski Farsça, Elamca ve Akadca dillerinde çivi yazısıyla egemenliği altına aldığı ülke ve toplulukları sıralarken üç dilde Katpatuka sözcüğüne de yer vermiş. Ahameniş Krallığının en önemli kentlerinden olan Persepolis antik kentindeki taht salonunun (Apadana) doğu merdivenlerindeki kabartmalar arasında krala hediye (ya da vergi) sunan halklar arasında atlarıyla Kapadokyalılar da yer alır. Kapadokya sözcüğüne İncil’de (Yeni Antlaşma) de yer verilir (Elçilerin İşleri, 2/9-11).
Bilge Umar’a göre sözcük bölgenin baş-tanrısının (Hepat/ Khepat) adından kaynaklandı ve “Khepat Halkının Yurdu” anlamında “Khepatukh” sözcüğünden türedi. Başta Yaşlı Pilinius (MS 23/24 – 79) olmak üzere bazı antik yazarlara göre Kapadokya sözcüğü Kızılırmak’ın bir kolu olan Kapadoks (Cappadox, Delice Çayı) adından türetilmiştir (Kappadokia-Kapadoks Yurdu). Bir başka yerde ise Kapadokya sözcüğünün Asur Kralı Ninias’ın oğlu Kapadoks’tan kaynaklandığı ileri sürülür.
1961’de İngiltere’de yayımlanan Photography Annual’ın dünyanın yaşayan en iyi yedi fotoğrafçısından biri ilan ettiği Ara Güler, o günden bugüne aralıksız deklanşöre bastı, zamanı durdurdu. Işık onun objektifinden geçip kağıdın üzerinde dondu, tarihe dönüştü. Sayısız başarıya imza attığı uzun kariyeri boyunca benzersiz kareler yakalamak için elinde makine koştururken, kendisi de başka objektiflere yakalandı. Fotoğrafevi’nden bu ay çıkacak bir göz bir makine ve gerçek adlı kitap, Ara Güler’in yaşam öyküsünü, dünyayı kendi objektifinden bize yansıtırken neler yaşadığını başkalarının objektifinden ve ustanın kendi dilinden anlatıyor.
Yeni evlenmişlerdi, hanımın adı Verjin, erkeğin adı Dacat’tı. Soyadları değişmiş, Derderyan adı bırakılarak GÜLER olmuştu. 26 Ağustos 1928 Perşembe akşam üzeri saat 18.16’da bir erkek çocuk doğdu. İşte o çocuk bendim, adım ARA idi, ARA GÜLER…
Bir müddet sonra bana bakması için bir dadı bulunmuş. Daha sonraları ise, evin hizmetçisi Ağavni onun yerini almış ve benimle ilgilenmeye başlamış.
Askerliğimi Trakya Sınır Tugayı Motorlu Piyade ekibinde 5. Bölük Komutanı olarak yaptım. 1953 yılında teğmen olarak terhis oldum.
Babamın eczanesinin üst katında kendi karanlık odamı kurdum. İlk agrandizörüm, Federal marka ufak bir büyüteçti. Fotoğraflarımın çoğunu bu makine ile basardım.
İzlediğim uluslararası bir askeri tatbikat sırasında Amerikan 6. Filo’ya ait bir helikopterden uçak gemisine indikten sonra.
Meşhur saz şairi Aşık Veysel’i ziyaret ettiğim Sivrialan köyündeyiz. Şarkışla’nın Sivrialan köyü, bölgenin bilindik bir yeriydi.
Hayat dergisinde çalıştığım yıllarda, Nemrut Dağı’nda.
Ecevit ile yeni taşındığı yıllarda Oran’daki evinde. Eski bir gazeteci olan Bülent Ecevit hep dostum olmuştur. Ölünceye kadar kendisinin fotoğraflarını çektim.
Yaşar Kemal, Küçükçekmece’nin Menekşe köyünde otururdu. Oralarda bir röportaj için çekim yaparken birlikte de bir fotoğraf çektirdik. O günlerden kalan güzel bir hatıra.
Bir sergiye girecek fotoğrafları seçmek için Samih Rıfat ile ön eleme yaparken.
Frankfut’un 70 kilometre kuzeyindeki Wetzlar’da Leica Müzesi vardır. Bu müzenin içinde, yarattığı Leica tasarımı ile fotoğraf makinesini taşınabilir formata sokan Oskar Barnack’ın evi de bulunur.
Kenya’daki Masailer belki de dünyanın en hür insanlarıdır. İstedikleri gibi yaşarlar ve sıkıntıya gelemezler, bir Masai hapse girdiğinde ölür gider çünkü hürriyet onun için en mukaddes şeydir.
Kenya’daki Amboseli Milli Parkı’nda Masailerle. Arkada Afrika’nın en yüksek dağı olan Kilimanjaro görülüyor.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Mesut Yılmaz, misafirleri ABD Başkanı George Bush ve eşi Barbara Bush ile Savarona yatıyla Boğaziçi’ni gezerken.
Eşim Suna ve ben, Joseph Koudelka tarafından Galatasaray’daki ofiste son katın kapısının önünde çekilmiş bir hatıra fotoğrafında böyle poz vermişiz.
Atina’daki Benaki Müzesi’nin salonunda Yunan basın mensuplarıyla.
Empire State Building’in altındaki kahvede eşim Suna ile bir randevuyu bekliyoruz.
Başkalarının gözünden kendi dilinden
bir göz bir makine ve gerçek adlı kitap bu ay Fotoğrafevi Yayınları’ndan piyasaya çıkıyor. 20 yıldır Ara Güler’in hem dostu hem sırdaşı hem yardımcısı olan emektar Fatih Aslan’ın derlediği kitabın editörü Gülnur Cengiz. Türkçe ve İngilizce olan kitap 368 sayfa.