Kategori: Albüm

  • Darbenin “şanslı” mağdurları

    12 Eylül, ardında korkunç istatistikler bıraktı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 650 bin kişi gö­zaltına alındı, 44 bin 267 kişi hapse, 420 kişi ölüme mahkum edildi. 171 kişi işkencede, 50 kişi idam sehpasında can verdi. Fotoğraftaki insanlar ise istatistiklerde “bölge dışına sürülenler” maddesinin karşısında yazan 7 bin 233 rakamını oluşturmakla meşguller. O günlerde sokaklardan toplanan, sorgu sonucunda somut suç isnat edilemeyen fakat komutanın, mesela cinsel kimliğin­den ya da sadece tipinden hoşlanmadığı için “şüpheli” bulduğu kişiler sıkıyönetim bölgesi dışına çıkartılıp serbest bırakılırdı. Sürülmek için vagonlara bindirilen bu insanlar o gün farkında değiller­di belki ama, 12 Eylül istatistiklerinin “şanslı” mağdurlarıydı.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • 14 Şubat Sevgililer Günü

    Eskiden SMS, Whatsapp, Facebook yoktu ama aşk hep vardı. Aşk virüsünü gönül yoluyla kapanlar “beğendikleri” kızlara, çocuklara duydukları ilgiyi, uzak düştükleri sevdiklerine hissettikleri hasreti sevda temalı kartpostallarla iletirdi. Sevgililer Günü’nün kökeni hakkında rivayet muhtelif. Fakat özel kartpostallar tasarlayıp bastıran, böylece bu günün dev bir sektöre dönüşmesini sağlayan zatın kimliğinde herkes hemfikir. 1800’lerin ortalarında kurduğu “New England Valentine Şirketi”nin piyasaya sürdüğü özel kartpostallar müthiş rağbet görünce, Amerikalı grafik sanatçısı Esther Howland da “Sevgililer Günü’nün annesi” ünvanını kazanıyor. Fakat aşıkları senede bir gün keser mi? Bayramı, seyranı bahane edip sevda kartpostallarıyla ilan-ı aşk etme adeti, hem Batı’da hem de Türkiye’de uzak bir geçmişe dayanıyor.

    Esther Howland’ın kendi elleriyle tasarladığı “Bağlılık” isimli kabartmalı Sevgililer Günü kartpostalı 1870’li yıllara tarihleniyor. Fakat kartın ne ön ne de arka yüzünde herhangi bir Sevgililer Günü ibaresi yer almıyor.

    Matbaa teknolojisindeki gelişmeler sayesinde kabartma, derinlik ve gerçeklik duygusu vermek için kullanılan tek yöntem olmaktan çıktı, doğrudan üç boyutlu kartlar üretilebilir hale geldi. 1920’li yıllara ait bu sevda kartında ayrıca aşkı ifade etmek için kalp sembolünün ve “Sevdiğime” (To my Valentine) ibaresinin yer almaya başladığı dikkat çekiyor.

    İngiltere’den gelen el yapımı bir Sevgililer Günü kartından etkilenen Esther Howland, bir düzine kadar kart tasarladı, onları babasından aldığı küçük sermayeyle bastırdı. Satıştan 200 dolarlık mütevazi bir gelir bekliyordu ama kartları ona 5000 dolar kazandırdı. Kurduğu şirketin cirosu kısa zamanda o günler için astronomik sayılabilecek bir rakama, 100 000 dolara ulaştı.

    Aşk tanrısı Eros ve sevgilisi Psyche’nin mitolojik ve meleksi aşkları Sevgililer Günü kartlarının en önemli ilham kaynağı olmaya devam ediyor, 1900’ler.
    13 Şubat 1913 tarihinde Kirkland ABD’den postalanmış bir Sevgililer Günü kartı. Mesajı zamane gençlerinin anlamakta zorlanacağı kadar naif: Küçük oğlan şöyle dedi küçük kıza “Seni beğeniyorum çünkü bukle bukle saçların” Bunun üzerine küçük kız yazdı tahtaya “Ben de beğeniyorum seni, çünkü dümdüz senin saçların”

    Modernite öncesi romantik çağlarda tutkulu mesajlar göndermekten çekinen utangaç aşıklar, sevgilerinin temizliğini ve ciddiyetini vurgulamak için “haberci” olarak Eros ve Psyche’nin asri versiyonları olan kız ve erkek çocukları seçerlerdi, 1920’ler.

    Romantik aşk ile Aziz Valentine arasında bağlantı kuran en eski kaynaklar 14.yüzyıl tarihli. Bunlarda Fransa ve İngiltere’de 14 Şubat’ın kuşların çiftleşme günü olarak kutlandığını belirtiyor. Günün bu “sevgi böceği” özelliğinden dolayı sevgililerin birbirlerine güzel sözler yazılı notlar vermesi ve bu notlarda muhataplarına “My Valentine” diye hitap etmesi gelenekselleşiyor.

    Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat’ta küçük kağıtlara isimler yazılır, çekilen kurada eşleşen genç erkek ve kızlar çift olmaya hak kazanırdı. Bu tensel şölene gönderme yapan kartpostallar, 1910’lar.

    Batı’dan transfer edilen bir gün için Türkiye’de basılan bu kartın Batı mitolojisinden etkinlenmesi (!) hiç şaşırtıcı değil. Esas şaşırtıcı olan, kartın üzerindeki “Geçmiş Sevgililer Günün Kutlu Olsun” ibaresi.

    Şubat, antik çağlardan beri aşk kokan bir aydır. Eski Yunan’da Ocak ile Şubat ayının ortalarını birleştiren zaman dilimi olan Gamelyon ayında, Zeus ile Hera’nın evlilikleri kutlanırdı. Antik Roma’da ise 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus’a adanmıştı. O gün keçiler kurban edilir, Lupercus kültü rahipleri sokaklarda dolaşarak herkese dokunurdu. Bu ilahi dokunuşun doğurganlığı artırdığına inanılırdı.

    Sevda kartlarının bir önemli özelliği de, karşı tarafın boş olup olmadığını anlamaktır. Seviyor, sevmiyor… Seviyor, sevmiyor… Seviyor sevmiyor… 1920.

    Sevgililer Günü belki de dünyada en çok evlilik teklifinin yapıldığı gündür. Mesaj açık: Sana rüya gibi bir izdivaç, cennet gibi bir hayat vaat ediyorum. 1940’lar.

    Sevdiği erkeği bekleyen bir kadın tarafından gönderilmek üzere hazırlanan bu kartın Amerikan Posta İdaresi’nce Sevgililer Günü’ne özel bastırılmış pulu da aşk temalı. 1960’lar.

    Valentine’in kavuşamayan aşıkları birleştirdiği için İmparator Claudius tarafından öldürüldüğü efsanesini hiçbir zaman kabul etmeyen Katolik Kilisesi, 496 yılında 14 Şubat’ı Aziz Valentine günü ilan etmiştir. Fakat kilisenin Valentine’i bir çöpçatan değil, Hristiyan olduğu için öldürülen bir azizdir. 1969 yılında Vatikan bu günü takviminden çıkartacaktır.

    Cephedeki eşlerine mevsimler geçse de aşklarının bitmediğini anlatmak isteyen kadınları hedefleyen kartpostal “Aşkın Mevsimleri” başlığını taşıyor. İlkbahar, doğan aşk. Yaz, yakıcı aşk. Sonbahar, tutkulu aşk. Kış, samimi aşk.

    “Aşk termometresi” başlıklı bu kartta aşağıdan yukarıya doğru aşkın ateşi yükseliyor: Sakin Aşk, Şefkatli Aşk, Tutkulu Aşk, Çılgın Aşk, Yakıcı Aşk, 1916.

    “Aşk Saati” başlıklı kartın üzerindeki “Seni Bekliyorum” ibaresinin karşısında haftanın bütün günleri sıralanıyor. Saatin kadranında ise akrep ve yelkovan bulunmuyor, 1940.

    Sevda kartına, gönderenin aşkının çapını belirten esprili mesajlar ya da incelikli dizeler eklenmesi de Sevgililer Günü’nün olmazsa olmazlarındandır. Üreticiler Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeki eşlerinin moralini yükseltmek isteyen kadınlar için “konuşan kartlar” imal ettiler.

    Clark Gable, Vivien Leigh. Rüzgar Gibi Geçti, 1939.
    Humphrey Bogart, Ingrid Bergman. Casablanca, 1942.
    Ömer Şerif, Julie Christie. Doktor Jivago, 1965.
    Ryan O’Neal, Ali MacGraw. Love Story (Aşk Hikayesi), 1970.

    Üzerlerinde büyük aşk filmlerinin efsane çiftlerinin fotoğraflarının basılı olduğu kartpostallar da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem dünyada hem de Türkiye’de sevda kartı olarak kullanıldılar.

    Altındaki “Bonne Année” yazısından orijinalinin ecnebi bir yılbaşı tebriği olduğunu anladığımız kartpostal, alaturka bir sevda kartına dönüştürülmüş. Gönderen hanım, kartı kalp şeklinde kestiği kendi resmi ve çiçeklerle süslemiş. Yukarıdaki notta “Bayram-ı şerifiniz said (kutlu) olsun efendim” yazıyor, 1920’ler.

    Türkiye’de Sevgililer Günü’nün kutlanmadığı, sevda kartpostallarının bulunmadığı günlerde de insanlar sevdiklerine, hoşlandıklarına duygularını iletmenin bir yolunu buldular. Meşreplerine göre, bazen zarifane, bazen dahiyane (!) yöntemler kullandılar.

    Türkiye’de basılan Sevgililer Günü kartpostallarının ilk örneklerinden biri, 1980’ler.

    Türkiye’de Sevgililer Günü kutlamaları 80’li yıllardan itibaren yaygınlaştı. Fakat daha önceleri de insanlar çoğunlukla bayram günlerini, yaşgünlerini fırsat bilerek aşıklarına, eşlerine sevda kartpostalları gönderirlerdi.

  • Karagöz-Hacivat temalı kıyafet balosu

    Bugün belki de yüzlerce benzeri arasında kaybolup gidecek bir ‘cemiyet haberi’, Cumhuriyet gazetesinin 24 Şubat 1931 tarihli nüshasında ken­disine iki sütuna yer buluyor. Haberde, Darülbedayi artistlerinden Hazım (Körmükçü) Bey’in tertip ettiği Karagöz balosunun Tepebaşı tiyatrosunda gerçekleştiği belirtiliyor. Pazartesi gününe ve bayram sonrasına denk gelmesi katılımı biraz düşürmüş gerçi ama “Karagöz ve Hacivat kılığına girmiş gençlerin dansetmeleri hayli eğlenceli oluyordu” diye devam eden haber ve fotoğraftan eğlencenin tavan yaptığı anlaşılıyor. Haberi kaleme alan muharrir ise bu tür maskeli baloların gelecekte çok tutulacağına muhakkak gözüyle bakıyor.

  • Agatha Christie’den tiyatro sahnelerine tarihin objektifi

    Osman Darcan, Türk fotoğraf sanatının önemli köşetaşlarından biridir. Ankara’ya yolu düşen birçok ünlünün fotoğrafını çeken Darcan, aynı zamanda sahne fotoğrafçılığı alanının da öncüsüdür.

    Bu yazıya, gerçekle­re dayanan bir Agat­ha Christie öyküsüyle başlamak istiyorum. Mercek olmasaydı fotoğraf makinası da olmazdı. Yani bizim sana­tımız fotoğrafçılığın tarihini insanların merceği bulması ve kullanıma sokması ile başla­tabiliriz. Ancak ilk mercek ne zaman, hangi tarihte kullanıl­mış, bilen var mı? Hollanda­lılara mal ediyorlar ama, işin daha öncesi olduğundan da söz ediliyor… İlk örneği Mezo­potamya’da Asur devletinin ilk başkenti olan Nimrut yerleş­kesinin kazılarında bulmuşlar. Yaklaşık 3000 yıllık bir geçmi­şi var yani. Kuzey Irak’ta Mu­sul’a 20-30 kilometre uzak­lıkta, son zamanlarda IŞİD militanları tarafından yağma­landıktan sonra, matkaplar­la gözleri oyulup balyozlarla parçalanan heykel ve kabart­maların bulunduğu, daha son­ra bombalarla patlatılıp yok edilen bir antik kent kalıntısı. 1980’lerde dünya tarihinin en büyük altın definesi de burada bulunmuştu.

    İlk keşfi ve kazı faaliyeti, 1845-1851 yıllarında yapıl­mış. Kazan ilk arkeolog Gil­gameş Destanı’nı da ortaya çıkaran Austen Henry La­yard. 1940’lı yıllarda kazıla­ra yeniden başlanıyor. Bu kez kazı başkanı İngiliz arkeolog Max Mallowan. Bu kişi aynı zamanda bizim o zamanlar ta­zecik Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültemi­zin konuk profesörü. Söze bir “Agatha Christie öyküsü ile başlayacağız” dedim ya, işi na­sıl ona bağlayacağım, açıklaya­yım: Bu Max Mallowan, Agatha Christie’nin kocası. Adam hep Ortadoğu’da kazılar yapmış durmuş. Eşi de ona asistan­lık etmiş. Bu arada Agatha Ha­nım fotoğrafçılığı öğrenmiş, bir hayli de ilerletmiş. Çoğu polisi­ye roman, bir kısmı da tiyatro ve radyo oyunu olan 80 kadar eserin yazarı Agatha Chris­tie’nin öykülerinde Ortadoğu coğrafyasının bir hayli yer al­ması şaşırtıcı olmasa gerek.

    Agatha Christie’nin Osman Darcan’ın çektiği ve kendisine imzaladığı portresi.

    Agatha Christie Doğu Eks­presinde Cinayet romanı do­layısıyla İstanbul ve özellikle Pera Palas oteliyle ilişkilen­dirilip efsane haline getiri­lir de, onun Ankara ziyaretin­den nedense pek söz edilmez. Oysa 1948 yılında Mallowan, Üniversite’de arkeoloji üzeri­ne karşılıklı tartışmalı konfe­ranslar vermek üzere Anka­ra’ya gelir. Yanında eşi Agatha Christie de vardır.

    Bizi ilgilendiren, ünü do­layısıyla kendi ülkesinde pek çok fotoğrafa konu olmuş Bayan Christie’nin Ankara’da bir Türk fotoğrafçısına da özel poz vermiş olmasıdır. Bu fo­toğrafçı Osman Darcan’dır. Os­man Bey’in fotoğrafı hazırlayıp kendisine de imzalattığına gö­re Agatha Christie’nin bir süre Ankara’da kaldığı kesin.

    Bu ziyaretten üç yıl önce bugün bile hâlâ sırrı tam çö­zülememiş çok esrarengiz bir cinayet işlenmişti. Seçkin ta­bakanın ve Sovyetler Birliği elçiliğinin doktoru olan Neşet Naci öldürülmüştü. Katil za­manın Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay mıydı, yoksa cinaye­ti önce üstlenen sonra inkâr eden arkadaşı Reşit Mercan mıydı? Mahkemenin tutumu­nu gurur vesilesi yapıp intihar eden Ankara’nın ünlü vali ve belediye başkanı Nevzat Tan­doğan’ın olayın seyrini de­ğiştirmek gibi bir rolü olmuş muydu? Başsavcı Fahrettin Karaoğlan’ın otomobilinde ölü bulunması normal miydi? Ci­nayet nedeni para mıydı, na­mus muydu, siyasal ya da bir casusluk olayı mıydı? Benzer bir yığın soru tam çözüleme­miştir. “Ankara Cinayeti” de­nilince sadece bu akla gelir (Bkz. #tarih 18-Kasım 2015). Agatha Christie’yi Ankara’ya mıknatıs gibi çeken bu esra­rengiz olaylar zinciri miydi acaba!?

    Osman Darcan’ın objektifinden Kral Lear’den (Cüneyt Gökçer) bir sahne.

    1960 başında Ozan Sağdıç,
    Osman Darcan’la birlikte
    Ankara’dadır. Birkaç yıl
    boyunca kimi oyunlarda
    gazeteci ve tiyatro
    fotoğrafçısı olarak yan
    yana çalışırlar. Darcan’ın
    vefatının ardından,
    Sağdıç 15 yıldan fazla
    Devlet Tiyatroları’nın
    fotoğrafçılığını sürdürür.

    Öykümüze başka bir da­mardan devam edelim. Os­manlı Devleti’nin son yılla­rında İstanbul’da Jean We­inberg’in sahibi olduğu Foto Français isimli bir fotoğraf­hane var. Stüdyosu Fransız kendisi Alman isimli bu kişi aslında bir Romanya Yahu­disi. Kurtuluş Savaşı sona ermiş, Ankara’da Cumhuri­yet neredeyse ilân edilecek. Pek becerikli olduğu anlaşılan Weinberg soluğu Anka­ra’da alır. Tam 45 gün ısrarla Gazi’den randevu almaya ça­lışır. Sonunda bunu da başa­rır. Çektiği fotoğraflar beğeni­lir. Atatürk’ün “cumhurreisi” olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğrafları ona aittir. “Ga­zi’nin özel fotoğrafçısı oldum” diye çalım satıp dururken şan­sı tersine döner. 1929 Cumhu­riyet Bayramı Ankarapalas’ta kutlanırken Atatürk’ün huzu­runda bizim ilk resmi foto mu­habirimiz genç Cemal Işıksel’in üçayağını kasten tekmelediğine tanık olunur. Tabii bu davranış Atatürk’ün gözünden kaçmaz. Fotoğraflarının artık onun ta­rafından çekilmesini yasaklar. Bu olaydan bir buçuk yıl sonra da çıkarılan bir yasa ile yabancı uyrukluların Türkiye’de ticaret yapmaları tümden yasaklanır. Weinberg’e yol görünmüştür. Altı yıllık kalfası ile birlikte Ka­hire’ye göç edecektir.

    Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak kalpaklı ve kalpaksız ilk fotoğraflarını çeken Jean Weinberg’in kalfası olan Othmar Pferschy özel izinle Türkiye’de kalmıştı (solda). Konservatuvar Tiyatro Bölümü Kurucusu Carl Ebert (sağda).

    O sıralarda Vedat Nedim Tör, Matbuat Umum Müdürü­dür. Yeni ve çağdaş Türkiye’yi dünyaya lâyıkıyla tanıtacak La Turquie Kemaliste dergisi­ni çıkarmak üzeredir. Ancak kaliteli fotoğraf bulamamakta­dır. Gördükleri içinde sadece Weinberg’in kalfası Avusturya asıllı Othmar Pferschy’nin fo­toğrafları olağanüstü güzellik­tedir. Onun Türkiye’de kalma­sı ve Matbuat Umum Müdür­lüğü adına çalışması için özel izin çıkartılır. Othmar 5-6 yıl boyunca Türkiye’yi dolaşır ve birbirinden güzel fotoğraflar çeker. O Matbuat Umum Mü­dürlüğü’nde çalışırken daire­ye genç bir film kameramanı alınır, adı Osman Darcan’dır. Othmar, onun çektiği portesi­ni “Sevgili öğrencim ve arkada­şım” diye imzalamış. Demek ki Osman Darcan’ın ustası o.

    Kral Oidipus’ta Cüneyt Gökçer (solda üstte). Andorra oyunu: Ayten Gökçer – Kerim Avşar (sağda üsttte). Su Kızı oyunundan bir sahne: Nermin Sarova – Gökçen Hıdır (sağda).

    Geçen ay başında Osman Darcan hakkında kapsam­lı bir albüm-kitap yayınlandı. Kitapla birlikte Çağdaş Sa­natlar Merkezi’nde bir de ser­gisi açıldı. Kendisi de iyi bir fotoğraf sanatçısı olan sev­gili dostumuz Uğur Kavas’ın gayretiyle hazırlanan kitapta gördüğüm iki imzalı fotoğraf bana bunları anımsattı.

    Osman Darcan çok değerli bir fotoğrafçımız. Onu hayır­la anmak boynumuza borçtur. Daha 1959 yılında ben henüz İstanbul’dayken Muhsin Er­tuğrul, Yıldız Kenter ve Müş­fik Kenter, yeni açılan Karaca Tiyatro’nun Saat 6 oyunlarını başlatmışlardı. Hayat dergisi için ilk oyunlarının fotoğrafları­nı çekmiştim. Muhsin Bey on­ları görünce “Paşam, Ankara’da Osman Darcan’ı tanır mısın” demişti bana. “Adını işittim, eserlerini de görmüşlüğüm var” demiştim ben de. “İşte Türki­ye’de ondan başka doğru dürüst sahne fotoğrafı çeken yok. Çok arıyorum, bulamıyorum. Sen bu konuda istidatlısın; aman de­vam et. Ben seni Şehir Tiyatro­ları’na da tavsiye edeceğim” di­ye de eklemişti.

    Saim Alpago ve Asuman Korad’ın şirin bir pozları.

    Muhsin Ertuğrul 1959’da
    Osman Darcan için şöyle
    demişti: “Türkiye’de ondan
    başka doğru dürüst sahne
    fotoğrafı çeken yok. Çok
    arıyorum, bulamıyorum…”

    Muhsin Ertuğrul, Kenter kardeşlerle… Karaca Tiyatro, İstanbul.

    Kısmettir, birkaç ay son­ra ben Ankara’ya atandım. İlk ziyaret ettiğim kişi Osman Darcan olmuştu. Birkaç yıl boyunca kimi oyunlarda ben gazeteci, o tiyatronun fotoğ­rafçısı olarak yan yana çalış­tık, hemen hemen aynı sahne­leri çektik. O vefat edince el alışkanlığım dolayısıyla onun işini bana verdiler, 15 yıldan fazla (Bence Devlet Tiyatrola­rı’nın altın yılları) bu işi sür­dürdüm.

    Stüdyo fotoğrafçılığı ya­nında Devlet Konservatuva­rı’nın kuruluşundan Tatbi­kat Sahnesi’ne, oradan Devlet Tiyatrosu’na kadar süren fo­toğrafçılık serüveni hakkın­da çok şey söylenebilecek Os­man Darcan için sayfalar yet­mez. Onun birbirinden güzel portreleri ve sahne fotoğrafla­rına daha çok yer ayırabilmek adına sözü burada keselim.

    Osman Darcan’ın kendi portresi

  • İSTANBUL’A KIŞ GELMEDENTÜRKİYE’YE KIŞ GELMEZ

    1929 ve 1954 yıllarının Ocak-Mart ayları arasında yaşanan müthiş soğuklar, biraz da buzlarla kaplanmış Boğaz fotoğrafları sayesinde hatıralarda “büyük İstanbul kışları” olarak yer ettiler. Oysa ikisi de bütün Türkiye’yi hatta Avrupa’yı donduran yaman kışlardı. Karakışın sıkıntılarını, trajedilerini bütün ülke yaşadı. Güneş yüzünü gösterdiğinde bütün memleket derdini karda eğlenerek dağıtmaya çalıştı. Ama basının kalbi İstanbul’da atıyordu, tarihe kalan malzeme de doğal olarak İstanbul merkezli oldu. Gazetecilerin meşhur “İstanbul’a kış gelmeden Türkiye’ye kış gelmez” lafı belki de hiç o yıllardaki kadar gerçeği yansıtmamıştı…

    Yoğun kar fırtınasında göz gözü görmüyor, Galata Köprüsü’nde tipiye yakalananlar zorlukla yürüyor, 19 Ocak 1929. (Yapı Kredi Tarihi Arşiv Müzesi, Selahattin Giz koleksiyonu).
    Şiddetli kar yağışı nedeniyle tenhalaşan sokaklar, tipi altında buzlu zeminde ilerlemeye çalışan Yedikule- Sirkeci tramvayı, 1 Şubat 1929.
    Zorlu hava koşullarında iskeleye yanaşmayı başaran bir Şirketi Hayriye vapurundan inen yolcular, 4 Mart 1929.
    Cağaloğlu’ndaki İran Sefareti önünde yollara kömür tozu döken belediye işçileri, 6 Şubat 1929.
    Sultanhamam’da bir yazmacı dükkanı. Dükkan sahibi karları temizlerken gelip geçenler onu seyrediyor, 7 Şubat 1929
    Galata rıhtımında bağlı bir Şirketi Hayriye vapurunun üzerinde biriken karları temizleyen görevliler, 3 Şubat 1929.
    Bindikleri tren kara saplandığı için raylarda yürüyerek evlerine ulaşmaya çalışan yolcular (solda). Göztepe ve Erenköy istasyonları civarında demiryolunu açık tutmak için karları küreyen işçiler, Şubat 1929.
    Sultanahmet Cezaevi’nin önüde kartopu oynayarak kar tatilinin keyfini çıkartan çocuklar, 11 Şubat 1929.
    11 Şubat’ı 12 Şubat’a bağlayan gece Troçki’nin İstanbul’a gelişini görüntülemek için dondurucu soğukta bekleyen foto muhabirleri. Soldan: Faik (Şenol), Âli (Ersan), Namık (Görgüç), Hilmi (Şahenk). Troçki basını şaşırtarak İstanbul’a Büyükdere’den ayak basınca basın fotoğrafçıları amaçlarına ulaşamamıştı.
    Vefa Orta Mektebi önünde kar tatilini bayram sevinciyle karşılayan öğrencilerin görüntüsü Brueghel’in tablolarından alınmış bir detayı andırıyor, 11 Şubat 1929.
    Fotoğrafın üzerine elyazısıyla “1 Mart 1929 Cuma günü İstanbul boğazının Tuna’dan gelen buzlarla istila edilmesi” notu düşülmüş.
    Bebek koyunda buzların üzerinde poz veren maceraperest İstanbullular, 2 Mart 1929 (Bahattin Öztuncay koleksiyonu).
    Buzlar arasında yolunu bulmaya çalışan bir kayığın içinde Beylerbeyi sahiline ulaşmaya çabalayan iki kişi, 3 Mart 1929.
    Bir geminin güvertesinden buzlar tarafından kuşatılmış Dolmabahçe Sarayı sahili, 28 Mart 1954.
    Boğaz’a inen buzlar o kadar yoğundu ki, Hürriyet gazetesi 26 Şubat 1954 tarihli nüshasında “Dün Boğaz’ı yaya geçmek kabil oldu!” manşetini atmıştı.

    Beyazıt’ta, İstanbul
    Üniversitesi bahçesinde bir
    grup kız öğrenci, ellerinde
    kartoplarıyla ‘kış hatırası’
    pozu veriyor, 26 Ocak 1954.

    Anadoluhisarı-Küçüksu arasındaki yalılardan birinin önündeki buzadayı fetheden iki arkadaş, 26 Şubat 1954.

    İSTANBUL’UN ESASLI KIŞLARI

    Haliç’te don

    Bizans kayıtlarında yer alan sert kışların en eskilerinden biri İmparator Valens’in saltanatının son yılında yaşandı. Haliç’in bazı bölgeleri buz tuttu.

    401

    Gazap soğukları

    İmparator Arkadios döneminde 20 gün süren sert kış Haliç ve Boğaz’ı kısmen dondurdu. Bizanslılar soğukların Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğuna inandı.

    739

    İsa indi, kış vurdu

    Boğaziçi buzlarla kaplandı. Halk bu sefer, saray kapısının üzerindeki İsa tasvirini indirten İmparator III. Leon’u şiddetli kışın baş sorumlusu ilan etti.

    753

    Boğaz’a dönen buzlar

    Marmara’da Karadeniz’den gelen buz kütleleri görüldü. Haliç ve Salıpazarı önündeki buzlar daha sonra akıntının etkisiyle Boğaziçi kıyılarına sürüklendi.

    755

    Surlar hasar gördü

    Boğaziçi, Haliç ve Karadeniz’in bir bölümü dondu. Buzullar, Sarayburnu ve Cankurtaran tarafındaki deniz surlarına hasar verdi.

    763

    Buzul kaleleri

    Tarihçi Theofanes ve Zonoras’a göre İstanbul’da yaşanan en sert kışlardandı. Rivayete göre donan denizdeki devasa buzlar şehir surları yüksekliğine erişti.

    928

    En uzun kış

    Dört ay süren kış şehir ahalisini eve hapsetti. Şehir ıssızlığa gömüldü, kiliseler günlerce açılmadı. Felaketin bir an önce bitmesi için ayinler düzenlendi.

    1573

    Ekmek ateş pahası

    Kış çok sert geçti. Un tedariğinde zorluk yaşadıklarını öne süren fırıncılar narh istedi, ekmek fiyatları yükseldi, ekmek sıkıntısı başgösterdi.

    1595

    Kar altında 19 tabut

    Halk kış afetini III. Mehmet’in 19 kardeşini boğdurmasına yordu. Rivayete göre 27 Ocak 1595 günü lapa lapa kar yağarken saraydan 19 tabut çıkıyordu.

    1621

    Şehzadenin ahı tuttu

    Haliç ve Boğaz buzla kaplandı, Sarayburnu-Üsküdar arası dondu. Bu kez karakışın nedeni II. Osman’ın 15 yaşındaki Şehzade Mehmet’i boğdurmasıydı.

    1689

    Haziran’da soğuk duş

    Haziran ayındaki şiddetli fırtına İstanbul kıyılarını vurdu. Boğaz sahillerinde ve kayıkhanelerde büyük hasara ve 500’den fazla can kaybına neden oldu.

    1658

    Vakanüvisin kış notu

    Boğaz buz kesince Seyyid Hakim Efendi tarihe not düştü: “Buz üstünden geçen bir kimse geldi dedi tarihin/Deniz altmış sekizde dondu buzdan bendeniz geçtim.

    1739-1740

    Eksik oruç, feci kış

    Kış 1739 sonundan 1740 Şubatına dek sürdü. Halk afeti, bayramın ilk günüyle arifenin karıştırılmasına, I. Mahmud dahil herkesin eksik oruç tutmasına bağladı.

    1751

    Kar çatıları çökertti

    Selli, kasırgalı, vebalı sonbaharı, karlı kıyametlı bir kış izledi. Ağaçlar köklerinden koparak sürükeklendi, damlarda biriken kar nedeniyle evlerin çatıları çöktü.

    1755

    Padişahla gelen soğuk

    Yılın başında, III. Osman’ın tahta çıkışından sonra başlayan 20 günlük soğuklar İstanbullular tarafından saltanat değişikliğinin uğursuzluğuna bağlandı.

    1779

    Eyüp, Hasköy dondu

    İstanbul limanının bir bölümüyle Eyüp ile Hasköy arasındaki bölge dondu. Halk bu bölgelerden yürüyerek karşı kıyıya geçti.

    1785

    Gemi batıran fırtına

    Şubat ayında çok şiddetli bir fırtına oldu. Birkaç dakika içinde Boğaz’da 30’dan fazla sandal, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı noktada 17 gemi battı.

    1805

    Beyaza kesen Nisan

    Nisan ayında İstanbul günlerce süren kar yağışının etkisiyle ıssızlığa gömüldü. Şiddetli soğuk yüzünden şehirde gıda kıtlığı yaşandı.

    1811

    Felaket yağmurları

    Aşırı yağışların sebep olduğu sel baskınlarında Eyüp, Aksaray ve Beşiktaş büyük zarar gördü. Dükkanlar kullanılamaz, evler oturulamaz hale geldi.

    1823 ve 1857

    Yakacak sıkıntısı

    Her iki yılın kışında da Haliç dondu. 1857’de Mühendis Mektebi hocası Bostancızade Mustafa Efendi arabasıyla karşıya geçerek tarihe not düştü.

    1862 ve 1878

    Sular dondu, susuz kalındı

    Haliç ve Boğaziçi irili ufaklı buzlarla kaplandı. 1878’de şehrin su kaynakları donunca şehirde büyük bir su sıkıntısı yaşandı.

    1918

    Savaş ve karakış

    1. Dünya Savaşı’nın sonlarında tüm dünyada çok soğuk bir kış yaşandı. 15 Ocak’ta başlayan kar yağışı İstanbul’daki savaş yokluğunu artırdı, vapular mahsur kaldı.

    1927

    Esas kışın öncüsü

    İstanbul’un sayılı kışlarından biri yaşandı. Şehrin maruz kaldığı yoğun kar yağışı, adeta iki sene sonra gelecek olan dehşetli soğukların habercisi oldu.

    1928

    Tuna’dan inen buzlar

    Tuna nehri buz tuttu, çözülen buz parçaları Karadeniz’den Boğaz’a ve Haliç’in ağzına kadar indi. Bu nedenle 1928 ve 1929 kışları hep birbirine karıştırıldı.

  • İlk operet: Yalova Türküsü

    1934’te İstanbul Şehir Tiyatroları adını alacak Darülbe­dayi’nin ilk opereti Yalova Türküsü 25 Ocak 1932’de seyirciyle buluştu. Yalova otellerinde geçen üç perdelik operetin yazarı İsmail Galip (Arcan) Bey, bestecisi ve orkestra şefi Hasan Ferit (Alnar) Bey idi. Sanatçıları ilk gecede Mustafa Kemal de yalnız bırakmamıştı.19. yüzyılın ikinci yarısında yabancı gruplar aracılığıyla İstanbul’un eğlence yaşamına giren operetler, Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda halktan büyük ilgi görmeye başlamıştı.

  • Çanakkale 1915-2015

    Yakın tarihi değiştiren 1. Dünya Savaşı ve onun içinde yer alan Çanakkale muharebeleri, toplumsal hafızamızda acı ve gururla karışık müstesna bir yer tutar. Aradan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen, Çanakkale savunmasının yarattığı etki ve sonuçlar hâlâ güncelliğini koruyor. Yıllardır Çanakkale muharebe alanlarında çalışan Onur Akmanlar ve Murat Söylemez’in piyasaya henüz çıkan kitabı Gelibolu 1915- 100 Yıl Sonra Yeniden, bizi yüz yıllık bir zaman yolculuğuna davet ediyor. Savaş sırasında çekilmiş fotoğrafları bugün aynı açıdan tekrar çeken araştırmacılar, bunları tarihî metinler eşliğinde sunuyor. Çanakkale yaşıyor!

    ANZAC KOYU ARTIK SAKİN Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusuna bağlı askerlerin 25 Nisan 1915 sabahı çıkarma yaptıkları ana noktalardan biri de sonradan Anzak Koyu adını alacak bu küçük koydu. 100 yıl önce oldukça geniş sahil şeridine sahip koy, yolun yapılması, genişletilmesi ve toprak kaymaları sonucu iyice daralmıştır.
    SEDDÜLBAHİR’DE DENİZ BANYOSU İlyas Burnu’nun ucunda, Türk topçu ateşinden korunaklı sahil şeridinde denize giren İngiliz askerleri. Kısa bir süre için savaşı unutan askerlerin neşeli sesleri bugün de kulağımıza geliyor.
    KABATEPE SAHİLİNDE BİR TÜRK SUBAYI 19 Mayıs 1915 tarihindeki başarısız Türk saldırısı sonucu 3 bine yakın asker şehit olmuştu. 24 Mayıs’ta yapılacak ateşkes öncesi General Birdwood’la şartları görüşecek Kurmay Bnb. Ohrili Kemal, sedyeyle Kabatepe sahilindeki karargaha getiriliyor.
    KİLİTBAHİR’DE ZAMAN Kilidülbahir köyü, savaş sırasında Osmanlı ordusu için önemli ikmal noktalarından biriydi. İngiliz donanmasının aşırtma top atışlarının tehdidi altındaki küçük limanıyla, bugün hâlâ 100 yıl önceki hatıralarını korunuyor.
    KEMİKLİ BURNU’NDA İNGİLİZLER Küçük Kemikli sahilinde, Lala Baba Tepesi önünde İngiliz askerleri… Arka planda Büyük Kemikli Burnu ve İngiliz donanmasına ait gemiler görülüyor. Anafartalar sektörü de 6 Ağustos 1915 tarihinden itibaren kanlı muharebelere sahne olmuştu.
    ATLARI DA VURURLAR 20 Aralık 1915 tarihinde Arıburnu ve Anafartalar bölgelerinden çekilen İtilaf kuvvetleri, geride işe yarayacak herhangi bir şey bırakmama talimatı almıştı. Arıburnu sahilinde vurulan atlar…
    TERKEDİLEN TEKE KOYU 9-10 Ocak 1916’da boşaltılan Seddülbahir bölgesi, Çanakkale’nin ana muharebe alanıydı. Teke Koyu ise hem en önemli çıkarma noktalarından hem de İngilizlerin ana ikmal limanlarından biri olmuştu.
    CESARETTEPE’DEN ANAFARTALAR’A Savaş sırasında çekilen meşhur propaganda fotoğraflarından birinde, “yaralı” arkadaşını taşıyan Avustralyalı asker. Cesarettepe sırtlarından Anafartalar sahili ve ovası görülüyor.
    CONKBAYIRI MEZARLIĞI Dünya Savaşı’nın bitiminde Çanakkale’yi işgal eden İtilaf Devletleri, muharebe alanına gömülen ölüleri için, bugün de ziyaret edilen mezarlıkları yaptılar. 1919’da, Conkbayırı’nın hemen doğusundaki Yeni Zelanda mezarlığının o günkü ve bugünkü hali.
    ZIĞINDERE AĞZI Çanakkale muharebeleri sırasında her iki tarafın da ağır kayıplar verdiği bir mevkii de Zığındere’ydi. Derenin denize kavuştuğu nokta ve civarı Türk ateşinden korunaklı olduğu için, İngilizlerin ana komuta ve ikmal noktaları, barakaları buradaydı.
    ERTUĞRUL TABYA: İLK HEDEF Çanakkale’de deniz bombardımanları 1914’ün Kasım ayında başladı. 1915 Şubat’ında başlayan İtilaf saldırısının ilk hedeflerinden biri de, Seddülbahir’deki Ertuğrul Tabya oldu. Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na bağlı topçu alayının askerleri savaş öncesi buradaydı. Boğaz’ın Ege’ye kavuştuğu nokta…
  • 2015 yılında gökyüzüne dönen büyük yıldızlar

    Artık sonuna geldiğimiz 2015 yılı birçok tanıdığımı, dostumu sonsuzluğa uğurladığım bir yıl oldu. Kaybettiklerimiz arasında, fotoğraflarını çekerken tanıştığım ve sonra bu tanışıklığın dostluğa dönüştüğü, hepimizin yakından tanıdığı isimler de vardı. Bu kişilerin fotoğraflarını çekerken biriktirdiğim anılar hafızamda hâlâ tazeliğini koruyor.

    YAŞAR KEMAL

    ‘Neden parasız çektin?’

    Önce, 28 Şubat’ta yitirdiğimiz Yaşar Kemal’den söz edeceğim. 1956’nın ilk aylarındaydık. Osmanbey’de, Agos gazetesinin önceki yerinin bulunduğu apartmanın asma katında o zamanların en modern fotoğrafhanesi olarak bilinen Tanju Fotoğraf Stüdyosu vardı. Sahibi Şevket Tanju, İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği’nin de yönetim kurulu başkanıydı. Ben de yirmi yaşlarında bir delikanlı olarak 100 TL maaşla o derneğin kâtipliğini yapıyordum.

    Patronun stüdyoda olmadığı bir gün, banyo ettirmek üzere film bırakan bir müşteri geldi. Cüsseli bir adamdı ve bir gözü de kördü. Sanki bir yerlerden tanıyor gibiydim. Sakın bu kişi Cumhuriyet’in röportaj yazarı Yaşar Kemal olmasın? Çekinerek mesleğini sordum. “Belediyede çalışıyorum, elektrik saatlerini okuyorum” dedi. Arkasından, “Bir de yazarlığımız var işte” diye ekledi. Durum aydınlanmıştı. Teneke adlı öykü kitabı Varlık Yayınları’ndan yeni çıkmıştı. Onu okumuştum. İnce Memed romanı da çok yeniydi. O benim dar bütçeme biraz pahalı gelmişti, henüz alıp okuyamamıştım. Ama çok söz ediliyordu.

    Yaşar Kemal’e “Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” diye sordum. Memnun oldu. Onu oradaki portatif sedire oturttum, birkaç gün önce sahibi olabildiğim ilk ciddi kameramla üç beş poz fotoğrafını çektim. Bu benim arşivime giren ilk yazar fotoğrafıydı. Kendisi de şöhretinin ilk basamaklarında olan büyük ustayı stüdyodan uğurladıktan sonra, Şevket Tanju’nun Ahmet adlı kalfası bana hayretle “Bu kör adamın fotoğrafını niye parasız çektin?” diye sormuştu.

    EROL BÜYÜKBURÇ

    ‘Türk Elvis’in zirvedeki yılları

    Bu yıl 22 Mart’ta, zamanının gençliği tarafından “Türk Elvis’i” diye adlandırılan Erol Büyükburç’u yitirdik. Onu ilk kez 1964’te yapılan Balkan Şarkı Yarışması’nda Türk ekibinin şampiyon olduğu günlerde, şöhreti zirve yapmışken Ankara Ulus Sineması’nda arkadaşları ile verdikleri efsanevi konser sırasında tanımıştım. Sinema girişinde izdiham yaşanmış, kapılar kırılmıştı. Büyükburç’un fotoğraflarını bir İzmir Fuarı sırasında Kültürpark’taki açıkhava lokallerinden birinde de çektim.

    Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki gençlik konserini de çok iyi anımsıyorum. Ortalık cıvıl cıvıl kız öğrencilerle doluydu. Çığlık çığlığa tezahürat yapıyorlardı. Sahnedeki Erol onlara defalarca “Bu güzel serzenişinize ne cevap vereceğimi bilemiyorum” dedi durdu. Serzeniş sözcüğünü iltifat anlamında iyi bir şey olduğunu sanıyor olmalıydı. Oysa, bu Farsça sözcüğün Türkçe tam karşılığı “yakınma” idi.

    ZEKİ ALASYA

    Sevgide bonkör bir tiyatro adamı

    8 Mayıs’ta da bir başka sahne adamı sevgili Zeki Alasya’yı yolcu ettik. Onu ilk kez Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda seyretmiştim. Daha sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda yer aldı. Devekuşu Kabare’nin sık sık Ankara turnesi olurdu. Ben oldum bittim tiyatroların kulislerini çok severim. Orada yapılan sohbetler, patlatılan espriler sahnedekilerden daha içten ve özel olur. Devekuşu Kabare’nin kulisine gire çıka Zeki ile sıkıfıkı arkadaş olmuştuk. Zeki Alasya, özel hayatında ortağı Metin Akpınar’dan daha açık yürekli görünüyordu, sevgide de bonkör bir yapısı vardı. Aslında çok da uzun anlatmaya gerek yok. Herkes onu o kadar iyi tanıyor ki…

    BEHİYE AKSOY

    Gazino çağının efsane yıldızı

    2015 yılının en önemli kayıplarından biri de gazinolar çağının büyük sanatçılarından Behiye Aksoy’du. 31 Mayıs’ta aramızdan ayrılan sanatçının söyleyiş tarzını Cemal Süreya, “Müzeyyen Senar’ın evden kaçan hayırsız kızı” olarak betimlemişti.

    Ben 1960’ta Ankara’ya taşındığımda Ankara Radyosu’nun en önde gelen sanatçılarından biriydi. Ankara’da ilk fotoğrafını çektiğim sanatçılardan biri Behiye Aksoy’du. Sıhhiye’deki evinde pek çok fotoğrafını çekmiştim. Aklımda kalanlardan biri, kucağından düşmeyen kara kedisidir. Salonunun duvarlarından birine hayranı olduğu ve bize plağını dinlettiği şarkıcı Marino Marini’nin dev posterini asmıştı. Hemen yanında da kendi posteri yer alıyordu.

    Behiye Hanım zaman zaman o günlerin gözde lokallerinden Göl Gazinosu’nda sahne alıyordu. Menajerliğini, hem avukat hem de udî ve bestekâr olan ilk eşi Halil Aksoy yapıyordu. Onunla iyi bir diyalog oluşturmuştuk.

    60’lı yıllar gazino kültürünün altın çağının yükseliş dönemi. Behiye Aksoy gibi sesi, sahnesi güçlü bir yıldız adayının gazinocuların gözünden kaçması olanak dışıydı. Nitekim “Gazinocular Kralı” Fahrettin Arslan’dan teklif gelmişti. Sanatçımız Ankara’dan İstanbul’a şa’şalı bir biçimde giderken kocaman renkli bir afişle gitmeliydi. O zaman renkli dia çeken pek yoktu. Halil Aksoy fotoğraflarını çekmem için eşini bana, HayatSes dergilerinin bürosunda kendimce oluşturduğum stüdyoya getirdi.

    Aktör Şeref Gürsoy, yabancı içkilerin ithal edilmediği o günlerde bana armağan olarak bir şişe Napolyon konyağı getirmişti. Tabii o konyak kısa zamanda tüketildi. Ancak şişesi pek fiyakalıydı, kıyıp atamadım; sürahi olarak kullanılabilirdi. Bizim Tekel’in “Kanyak” adını verdiği içki hiç de kötü olmamakla birlikte gösterişsiz, külüstür şişelerde pazarlanıyordu. Ben o günden sonra yerli konyaktan alıyordum, o fiyakalı şişeye boşalıp bir köşeye koyuyordum; sohbet için gelen dostlara ikram etmek üzere…

    Behiye Aksoy’un fotoğraflarını çeşitli kostümlerle poz poz çekerken bir köşede kendi halinde oturan eşi sıkılmasın diye “Halil Abi, bak orada konyak var. İstediğin gibi servisini kendin yap” dedim. Halil Aksoy bir süre sonra damağını şapırdatmaya başladı. Bir yandan da Behiye Hanım’a sesleniyordu: “Bak hanım, bak” diyordu, “Herifler ne muhteşem konyak yapıyorlar. Fransız konyağı bu be, yağ gibi kayıyor gırtlaktan. Bizimkileri iç, öğürür durursun.” O böyle konuşmaya başlayınca, utandığım için sesimi çıkaramadım. Gerçi bu aldanışı o kadar önemli değildi. Asıl büyük aldanışı, özene bezene İstanbul’a hazırladığı Behiye Hanım’ı orada Gazinocular Kralı’na kaptırmak olacaktı.

    CÜNEYT ARCAYÜREK

    Jilet gibi bir ağabeyimizdi

    Ankara’da meslek icra eden birkaç kuşak gazeteci olarak, bize Hürriyet dendi mi Cüneyt Arcayürek’i anımsarız. Onu da ne yazık ki Haziran’ın 28’inde yitirdik. 1928 doğumluydu, biz çelik-çomak oynarken gazeteciliğe başlamıştı. Ankara’nın nabzını en iyi tutan, en gizli kapaklı işlerden en önce haberdar olan, en doğru yorumları yapan jilet gibi bir ağabeyimizdi Arcayürek. Üstelik de yakışıklı adamdı.

    Ankara iyi gazeteci yetiştirir. Onlar kademe kademe yükselirler. Daha sonra yönetici, başyazar ya da kıdemli köşe yazarı olarak İstanbul’a transfer olurlar. Arcayürek Ankara’da doğmuş, orada gazeteci olmuş, UlusHürriyet duraklarından Cumhuriyet menziline erişmiş, ama hep başkentli kalmış, bizim için idol ve ideal bir gazeteciydi. Namuslu adam ezenden yana değil, ezilenden, haksızlıklardan yanadır. Öyleydi ve sapına kadar gazeteci oldu Cüneyt Abi. Zaten “Gazeteci oldum, gazeteci kaldım, gazeteci olarak öleceğim” demişti. Sözünü de tuttu.

    MEHMET BAŞARAN

    Bana yol gösteren komünist

    Tanıdığım ilk Köy Enstitü çıkışlı şair-yazar Mehmet Başaran’dı. Yaşadığım kasabaya, Edremit’e köy okulları için “gezici başöğretmen” olarak ve yakasına yapışmış “komünistmiş” söylentisiyle birlikte gelmişti. Ben o zaman ortaokul öğrencisiydim. Başaran ve eşini kucaklarında kalbi delik olduğu için ölmesi beklenen bir kız çocuğuyla gördüğüm için aileye hep hüzünle bakardım. Bu hazin ama dirençli görünüş sanki Başaran’ın yüzüne de yansımıştı. Herkesin kederi alnında yatay çizgiler oluşturur; onun dikey çizgileri de vardı. Trakyalıydı, yaşadığı çileli günlere karşın benim coğrafyamı, Ege’nin bu körfezini çok sevmişti. Zeytin Ülkesi diye kitabını yazdı.

    Lise sonrası İstanbul’daki bekârlık günlerimde, Edremit’ten İstanbul’a atanan ve eşinin ataması bir yıl sonra yapılacağı için bekâr yaşayan Başaran’la arkadaşı resim öğretmeni Selahattin Taran’ın Laleli’de tuttukları odada bir yıl kaldım. Bana “Birçok alanda yeteneklisin. Ama kendine esas bir meslek seç ve o alanda derinleş” diyerek fotoğrafçılığı seçmem konusunda yol gösterici olmuştu Başaran. Ona şükran borçluyum. 27 Haziran’da bu çok değerli dostu da yitirdik.

    BAŞAR SABUNCU

    Sahnelerin sevimli siması

    Yine bu yıl, 15 Temmuz’da da Başar Sabuncu’yu yitirdik. Onunla 1962 yılında Ankara’da kurulan Türkiye’nin öncü özel tiyatrolarından Meydan Sahnesi’nde tanışmıştık. Tiyatronun finansman sağlayan kurucularından biri Ankara Radyosu elemanlarından Adalet Ağaoğlu idi. Açılışından kısa bir sonra Zafer Madalyası isimli oyunu sahneye koymuşlardı. Bir grup Amerikan bahriyelisi arasında geçen bu hoş komediyi yönetmesi için İstanbul’dan Haldun Dormen gelmişti. Kalabalık bir ekip tarafından oynanması gerekiyordu. Kadro Ankara’nın sanatsever çevresinden yetenekli amatörlerle takviye edilmişti. Ankara Radyosu’nun sözlü yayınlar bölümünde çalışan Başar Sabuncu en sevimli karakteri canlandırıyordu. Tek kadın rolü, yine bir radyo çalışanı olan, Ankara’nın delişmen kızı Sevgi Nutku’ya verilmişti. Bir süre sonra ne olduysa oldu, Sevgi Nutku’nun soyadı Sabuncu olarak değişti! (Daha da sonra Sevgi Soysal olacağı üzere).

    Başar Sabuncu sıkıntılı bir ara dönemde ortalıkta görünmez oldu, birkaç yılı Avrupa’da geçirdiğini duyuyordum. Gurbetten dönüşünde artık İstanbul’a yerleşmişti, gerek tiyatro gerek sinema alanında pek çok başarılı işlere imza atmıştı.

    TARIK DURSUN K.

    Candan ve unutulmaz bir insan

    11 Ağustos’ta kara haber bu kez İzmir’den geldi. Tarık Dursun K. ölmüş. 1946- 1949 yılları arasında ben İzmir’de Buca Ortaokulu’nda yatılı okumuştum. Orada beni sahiplenmiş üç ağabey vardı: Cengiz Yörük, Nedret Gürcan ve Cengiz Tuncer. Tarık Dursun, edebiyat tutkunu bu üç ağabeyin arkadaşıydı. Hatta Cengiz Tuncer’le ortak bir şiir kitabı da çıkarmışlardı. İşte onların dostu sonradan benim de dostum olmuştu. İstanbul’da olduğum süreçte onunla Cengiz Tuncer’in önce ajansında daha sonra da E Yayınları’ndaki ofisinde birlikte olmuştuk. Yollarımız Ankara’da da kesişti. Bilgi Yayınları’nın sahibi Ahmet Küflü’yle aramızı Tarık Dursun kaynaştırdı. Böylece o yayınevinin ilk yüz kitabının kapağını yapmama da vesile oldu. Candan ve unutulmaz bir dosttu Tarık Dursun Kakınç.

    ŞERAFETTİN TURAN

    Tevazu sahibi bir aydın

    Sıra 16 Ekim’de yitirdiğimiz değerli bir tarihçimize geldi: Prof. Dr. Şerafettin Turan. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yakın Çağ Tarihi Anabilim Dalı Bölüm Başkanlığı ve fakülte dekanlığı ile Türk Dil Kurumu başkanlıklarında bulunmuş, saygıdeğer bir bilim adamımız. Hem Osmanlı Devleti tarihi, hem Cumhuriyet tarihi alanında eserler vermiş, yurtiçi ve yurtdışında birçok ödül almıştı. Başkentin aydınları arasında çok saygı gören bir kişi olan Şerafettin Hoca, o derecede de tevazu sahibiydi.

    Bir seferinde, TRT’nin Uluslararası 23 Nisan Şenlikleri’ni konu alan Dünyanın Bütün Çiçekleri isimli albüm-kitabını hazırlarken kendisinden 23 Nisan’ın tarihçesi ve Atatürk’ün çocuk sorunları üzerindeki fikir ve eylemleri hakkında beni aydınlatmasını rica etmiştim. Sevgili Şerafettin Hoca, bilseniz ne kadar ayrıntılı bilgiler vermişti. Sağolsun, benim için özel bir dosya hazırlamıştı adeta.

    ÇETİN ALTAN

    Düşmanı çok, dostu daha çoktu

    22 Ekim günü bir büyük gazetecimizi, şahane bir yazı ustasını, ağabeylerimizden birini daha kaybettik. Çetin Altan, fıkra yazarlığında çığır açmış usta bir kalem sahibiydi. Onu gazete bürolarında kaç kez sessiz sedasız, hayranlıkla dinlediğimi anımsıyorum.

    Kızdırdığı insanlar çoktu. Milletvekili olduğu dönem, Şadi Pehlivanoğlu adındaki fanatik vekilin başını çektiği bir ekip tarafından darp edilip hırpalandığına bizzat tanık olanlardan biriydim. Düşmanı çoktu ama seveni de çok fazlaydı. Cezasının ertelenmesi için İsmet İnönü başta olmak üzere bir çok kişi uğraş vermekteydi. İşte o günlerde vaktini hep Milliyet gazetesinin Ankara bürosunda geçirmekteydi. Ben de o tarihlerde o büronun gediklilerinden biriydim.

    O dönem Kızılay’da birkaç büyük sinema vardı. Bir de cep sineması gibi bodrumlarda, pasaj altlarında küçük, yeni sinemalar açılmıştı. Çetin Abi sinemaya düşkünlüğümü bilirdi; ortalığın durulduğu saatlerde bir kaç kez “Yakındaki sinemalarda hangi filmler oynuyor” diye sormuştu. Ben de söylemiştim. “Hadi bana eşlik et de, şu sinemaya gidelim” demişti ve gitmiştik. Birlikte üç filim seyrettik. Aklıma geldikçe içimi bir üzüntü kaplıyor.

  • Türkiye’nin Amerika’yı sevdiği yıllar

    ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, Aralık 1959’da Ankara’ya geldi. Bu, bir Amerikan başkanının Türkiye’yi ilk ziyaretiydi. Ankara’da Eisenhower’ı Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes karşıladı. Ziyaret, Eisenhower’ın Ortadoğu politikasının çerçevesini çizdiği meşhur doktrinini açıklamasından iki yıl sonra, Türkiye’de iktidardaki Demokrat Parti’nin devrilmesinden 6 ay önce yapılıyordu. ABD’nin Türkiye’de en çok sevildiği günlerdi. Atatürk Bulvarı’nda taklar kurulmuş, büyük binalar Amerikan bayraklarıyla süslenmişti. Pencerelerden insanlar sarkıyordu. Kaldırımlar tezahürat yapan onbinlerce Ankaralıyla doluydu. Eisenhower boşuna “Kalbimi fethettiniz” dememişti.

  • IV. Murat’ın eşyaları da kurtulamadı

    IV. Murat’ın eşyaları da kurtulamadı

    Bundan 45 yıl önce, 27 Kasım akşamı Taksim’de gökyüzü kızıla boyanmıştı. İstanbul Kültür Sarayı, yani bugünkü Atatürk Kültür Merkezi yanıyordu. Ancak yanan sadece ülkenin en önemli kültür-sanat merkezi değildi. Topkapı Sarayı’ndan getirtilip fuaye alanında sergilenen, IV. Murat’a ait bazı eşyalar da yanıp kül olmuştu.

    Yapımı yılan hikâyesine dönen Kültür Sarayı’nın inşaatı 1946’dan 1969’a kadar tam 23 yıl sürmüştü. 1946’da İstanbul Belediyesi’nce opera binası olarak başlanan, Taksim Meydanı’na hâkim konumdaki binanın yapımı ödeneksizlik yüzünden uzun yıllar sürüncemede kalmıştı. Cumhuriyet’in 30’uncu, İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün kutlandığı 1953’te koskoca kentte görkemli bir gösteri salonunun olmadığı bir kez daha fark edildi. Bu ayıbı gidermek üzere hükümet devreye girmiş, projenin tamamlanması için Bayındırlık Bakanlığı görevlendirilmişti. Ama bu da yeterli olmadı ve iş uzadıkça uzadı. Çeşitli aşamalardan geçtikten sonra Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun projesiyle bitirilen bina nihayet 1969’da açılabildi.

    ATATURK KULTUR MERKEZI YANGINI - 27 KASIM 1970 - 01
    27 Kasım 1970’de akşamı başlayan İstanbul Kültür Sarayı yangını.

    1970 yılına kadar Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi aynı genel müdürlük çatısı altındaydı. Sahneler çoğalıp kadro genişleyince, iş hacmi de artmış ve yönetim iki genel müdürlük halinde ayrılmıştı. Tiyatro Genel Müdürlüğü’nü Cüneyt Gökçer sürdürmekteydi, Opera ve Bale Genel Müdürlüğü’ne ise Aydın Gün atanmıştı. Bu kurumların durumu diğer devlet kurumlarına hiç benzemiyordu. Yöneticiler aynı zamanda sanatçıydılar ve sanatlarını en yüksek düzeyde temsil etme arzusu içindeydiler. Diğer yandan kurum ikiye ayrılmıştı ama birçok bina ve olanağı ortak kullanmak zorundalardı. Aynı babanın mirasını paylaşan, daha doğrusu kavgasız gürültüsüz paylaşamayan evlatlar gibi iki kurum birbirinin rakibi oldu; adeta düşman kardeşler haline geldiler. Bu iki başlılık ve bir çok şeye tek başına sahip çıkma isteği, tersine birçok konuda sahipsizliğe neden oldu.

    010
    011
    09 A
    09 B
    Yangında kül olan, IV. Murat’a ait paha biçilmez eşyalar arasında minyatürlü bir kitap, IV. Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür, cildi koyu bordo renkli deri kaplı, kabartma bezemeli bir Kur’an-ı Kerim, padişahın kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmış kaftanı, bir zırhı davardı.
    01
    Sultanın, kendisinden çok sonra, 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılan yağlıboya portresi kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

    Elbette Kültür Sarayı da iki kurum arasında rekabete ve çekişmeye konu olmuştu. Üstelik Kültür Sarayı’nın açıldığı 1969’da kurumlar henüz ayrılmamıştı ve aynı çatı altındaydılar. Buna rağmen açılışı kimin üstleneceği önemli bir sorun olmuştu. Operacılar, Çeşmebaşı balesini ve Aidaoperasını hazırlamaktayken, tiyatrocular bir Türk tiyatro eseriyle başlamanın daha milli ve daha uygun olacağı teziyle, Ankara repertuarında zaten hazır olan Deli İbrahim oyununu empoze etmeye çalışıyorlardı. Öyle ki, adları pek ünlü olan opera sanatçılarımız toptan “Türkiye’nin en büyük sanat projesinin uluslararası bir organizasyonla açılışında ülkemiz bir deli adamın hikayesiyle mi temsil edilecek” diye Başbakan Süleyman Demirel’e dilekçe bile yazmışlardı! Açılış çekişmesini operacılar kazandı.

    03 Kaftan
    06
    08
    Yanan eşyalar arasında en kıymetli olanlardan biri de 87,5 santim uzunluğundaki, kabzası boynuzdan yapılı kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı.

    Ben o sıralarda Devlet Tiyatroları’nın sahne fotoğraflarını çekiyordum. Yayın yönetmenliğini kurumun genel sekreteri olan Lûtfi Ay’ın üstlendiği Tiyatro dergisinin düzenleme işini de bana teslim etmişlerdi. Günün birinde tarihi oyunların usta yazarı Turan Oflazoğlu’nun Dördüncü Murat oyunu gündeme geldi. Çok önem verilen ve ses getireceği düşünülen oyunlar için Tiyatro dergisini o oyuna özgü özel sayılar olarak hazırlıyorduk. Dördüncü Murat da böyle güçlü bir eserdi, yönetmen genel müdür Cüneyt Gökçer’di. Dördüncü Murat karakteri de bir başrol oyuncusuna büyük sükse yaptıracak muhteşem bir potansiyele sahipti. İlk üç beş oyundan sonra Cihan Ünal’a bırakacağı bu rolü de bizzat Cüneyt Gökçer üstlenecekti. Uzun lafın kısası, Dördüncü Murat oyunu için özel sayı hazırlamanın bütün koşulları ortadaydı.

    Bu arada oyunun yazarı Turan Oflazoğlu, (oyundaki karakterin gerçek kişiyle kanlı canlı bağlantısı kurulabilsin diye olsa gerek) Topkapı Sarayı yöneticileriyle IV. Murat’a ait bazı eşyanın özel vitrinler içinde tiyatro fuayesinde sergilenme olasılığını görüşmüş, Bakanlığın onayı ile bu izin alınmıştı. Dergide yayımlanmak üzere sergilenecek eşyanın fotoğraflanması işi de bana düştü.

    Topkapı Sarayı Müzesi’nin o zamanki müdürü Kemal Çığ idi. Müzelerin tatil olduğu bir Pazartesi günü Topkapı Sarayı’nın Hazine Dairesi önündeki eyvanın gölgeliğinde derme çatma bir set hazırladık. Eserleri kısmen teşhirden almışlar, kısmen depodan taşıyıp hazır etmişlerdi. Kemal Bey’in gözetiminde sırayla çıkarıp fotoğraflamam için önüme koydular. Bir yandan da çektiğim her parçanın ayrıntılı bilgisini Kemal Çığ ’dan alıp not ediyordum. Lûtfi Ay, mümkünse müze müdüründen konuyla ilgili bir makale yazmasını arzu etmişti. Onun bu ricasını da kendisine ilettim.

    Topkapı Sarayı’nda yaşamış padişahlar arasında en çok kişisel eşyası bulunanlardan birinin IV. Murat olduğunu söyleyen Kemal Çığ’ın rehberliği ile edindiğimiz bilgiler ışığında, fotoğraflarını çektiğimiz eşyaları gözden geçirelim:

    Eşyalardan birincisi sultanın büyük boyda yağlıboya bir portresiydi, ancak o kendi döneminde yapılmış değildi, imzasızdı ve olasılıkla 19. yüzyılda Avrupalı bir ressam tarafından yapılmıştı. Yani padişahın kendi kişisel eşyasından sayılmazdı, ama müzelik bir değeri vardı.

    İkinci eser, Dördüncü Murat’a ait altın yaldızlı kendi tuğrasını taşıyan bir buçuk metre uzunlukta bir berattı. Üzerindeki tarih miladi 1638 tarihine denk düşüyordu. Kıbrıs gayrımüslimlerinden alınan vergilerin padişahın annesi Mahpeyker Kösem Sultan’a tahsis edilmesiyle ilgiliydi.

    Üçüncü eser, Padişahın 142 santim boyundaki kaftanıydı. Kırmızı renkli atlas kumaştan yapılmıştı. Yanları yırtmaçlı, kısa kollu ve yakasızdı. Açık önü şerit düğmelerle ilikleniyordu. İçi yarıya kadar sincap kürküyle kaplıydı, ayrıca lacivert renkte dalgalı görünümlü canfes bir kumaşla çerçevelenmiş açık kahverengiye çalan krem renginde bir astarı mevcuttu.

    Cadı Kazanı A
    Kültür Sarayı’nda sahnelenen ikinci oyun Arthur Miller’ın “Cadı Kazanı”ndan bir sahne.
    Cüneyt Gökçer
    Dördüncü Murat oyununda hem başrolü hem yönetmenliği, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer üstlenmişti.

    Dördüncü parça, 127 santim boyundaki beyaz patiskadan dikilmiş entariydi. Önden açık, yakasız ve kısa kolluydu, yandan yırtmaçlıydı. İçten yarı bele kadar astarlıydı.

    Beşinci parça, 80 okka ağırlığındaki idman taşıydı. Üst tarafı kubbemsi, ortadan itibaren aşağılara doğru çokgen biçimde daralan bir görünümü vardı. Üzerinde, tam merkezde yer alan bir halka mevcuttu ki, Sultan Murat’ın bu taşı o halkadan serçe parmağı ile kaldırıp haremden Bağdat Köşkü’ne kadar taşıdığı rivayet edilmekte imiş.

    Sultan Murat’tan kalan eşyadan biri de 95 santim beden genişliğindeki zırhıydı. Aslında bu zırh Memluk Sultanı Kayıtbay’a aitmiş. Osmanlı sarayına taşınmış olmasından sonra IV. Murat kullanmış ve üzerine “Murad bin Ahmed” yazılı kurşun damga basılmış. Beden zincirsi örgü biçimindeydi. Yanlarda ve arkada çiçek ve yazıya benzer yaratık betimlemeleriyle bezenmiş küçük levhacıklarla pekiştirilmişti. (Aslında IV. Murat’a ait olduğu söylenilen iki zırh vardı hatırladığım kadarıyla. Kültür Sarayı’na bunlardan, daha basitçe olanın taşındığını tahmin ediyorum. Daha görkemli olan bir zırh daha vardı ki, en azından üzerindeki mücevherat dolayısıyla hazine eşyası sayılıyordu. Hazine dairesindeki özel gömme vitrininde teşhir ediliyordu. Sayın Kemal Çığ’ın bana dikte ettiği bilginin bu daha kıymetli zırha ait olduğunu tahmin ediyorum).

    Yedinci parça, 20 santim çapında ve 18 santim yüksekliğinde tuğlu bir miğferdi. Önü ve arkası siperlikli, ön siperi sarı çemberliydi. Etraflarında yaldızlı çift kulakları vardı.

    Kur_an tiradı
    Sultanın eşyalarının Topkapı Sarayı’ndan getirilmesine neden olan Dördüncü Murat oyunundaki ünlü Kur’an sahnesi.

    Sekizinci parça ise 87 buçuk santim uzunluğunda bir kılıçtı. İki yüzünde de altın kakmalı ayetler yazılıydı. Kabzası boynuzdan yapılı kılıcın sırtında ise “Sultan Murad Han-ı Râbi Feth-i Bağdat 1041” yazısı kazınmıştı.

    Dokuzuncu eser 28×18 santim boyutunda değerli bir Kur’an-ı Kerim’di. Her sayfada 12 satır bulunuyordu ve ta- mamı 365 yapraktı. Cildi koyu bordo renkli deri ile kaplıydı ve kabartma bezemeliydi. İçinde “İmam” olarak ünlenmiş Üsküdarî’nin öğrencisi Hafız Mehmed Tokadî tarafından yazılarak 1 Ramazan 1041 (22 Mart 1632) tarihinde tamamlandığına dair not bulunuyordu.

    Yukarıda sayılanlardan başka ayrıntılı bilgisine ulaşamadığım ya da notlarını yitirdiğim bir minyatürlü kitap ile bir de kitaba sığmayacak büyüklükte, tek başına levha olarak yapıldığı anlaşılan Dördüncü Murat’ı at üstünde betimleyen bir minyatür daha bulunuyordu.

    Dördüncü Murat oyunu sahnelendiği sırada repertuarda bir başka oyun daha vardı. O da Arthur Miller’ın çok etkili bir tiyatro kurgusu ve dili olan ünlü Cadı Kazanı oyunuydu. Başta Kerim Afşar, Ayten Gökçer, Arsen Göze (Gürzap), Şahap Akalın, Nihat Akcan olmak üzere sanatçılarımız tarafından da insanın tüylerini diken diken eden bir biçimde oynanıyordu. Her iki oyun da seyirciden çok büyük ilgi görüyordu.

    Kültür Sarayı’nı insanlar sadece salonu ve fuayeleriyle tanır. Oysa onun görünmeyen kısmı görünenin çok daha fazlasıdır. İdare odaları, birçok çalışma ve prova mekanları, dekor atölyeleri, demirhaneleri, terzihane ve marangozhaneleri, depoları, inanılmaz boyuttaki ısıtma, havalandırma tesisleri, alabildiğine geniş ve donanımlı kulisleri, bina boyunca yükselen sofitasıyla sahne imkanları, bir kente yetecek kadar elektrik ve elektronik sistemleriyle muazzam bir fabrikadır orası. Düşünün, AKM olduktan sonra içine tam 6 tane genel müdürlük ve müdürlük yerleştirilmişti. Böyle bir kompleksin tedbirsizlik ve sorumsuzluk yüzünden 27 Kasım 1970 tarihinde Cadı Kazanı oyununun temsili sırasında çıra gibi 45 dakika içinde yanıp kavrulması çok şaşırtıcı ve üzücü bir olaydır.

    Topkapı Sarayı’nda fotoğraflarını çektiğim, Kültür Sarayı fuayesinde vitrinler içinde sergilenen Dördüncü Murat’ın eşyası da maalesef binayla birlikte kül olup gitti. Onlardan geriye sadece benim arşivimdeki fotoğraflarının negatifleri kaldı.