Kategori: Albüm

  • Büyük gösterinin dünya prömiyeri

    Bu yıl 44’üncüsü düzenlenen İstanbul Festivali’nin ilki 1973 yılında gerçekleştirilmişti. Amatör ruhla ama profesyonelce kotarılan, unutulmaz anılarla dolu o ilk festivalin konser ve gösterilerini izleyenler, çok özel bir tarihe tanıklık ediyordu.

    Bu ayın başından itiba­ren yeni bir “İstanbul Müzik Festivali” daha başlıyor. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafın­dan uluslararası bir orga­nizasyon olarak hazırlanıp sunulan ve geleneksel hale gelmiş bulunan festivalin bu 43’üncü yılı. Şimdi sevgili okuyucularımızı 43 sene ön­cesine, yani 1973 yılına gö­türmek istiyorum. Bu festi­valin nasıl ve hangi koşullar altında yapılığı o günlerin, objektifimin de desteğiyle çok yakından tanığıyım.

    İlk festival ilk konser İstanbul Festivali’nin açılışı 21 Haziran 1973’te İTÜ Maden Fakültesi salonunda Adnan Saygun’un Yunus Emre oratoryosu ile yapılmıştı.

    1960’tan bu yana Anka­ra’da yaşamaktayım. An­cak adını andığımız Birinci Festival’in gerçekleştirildi­ği tarihte, hiç kimseden bir talimat ve sipariş almadan bir aylığına İstanbul’a gel­dim ve festivalin başlangıç gününden son gününe kadar, programdaki bütün konser ve gösterileri, provalarından başlayarak bütünüyle görün­tülemeye çalıştım. Çünkü, foto muhabirlerinin çağımı­zın müverrihleri olarak ta­rihe karşı bir sorumlulukla­rı olduğu inancındaydım. Bu duyarlılık içinde, faaliyetin İstanbul ve Türkiye’miz açı­sından çok özel bir tarihin başlangıcı olacağını hisset­miştim. Tüm ayrıntılarıyla saptanması gerekmekteydi.

    Ünlü çellist André Navarra ilk festivalin yıldızlarından biriydi.

    1969 yılında, AKM’nin ya­ni o zamanki adıyla İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışına da gelmiştim. Davetliler arasın­da Devlet Konservatuvarı Ti­yatro Bölümü’nün kurucusu, dolayısıyla Devlet Tiyatroları ve Operası’nın açılmasına ön­derlik etmiş olan Carl Ebert de vardı. O sıralar Glynde­bourne Festivali’nin yöneticisi konumunda olan büyük tiyat­ro adamı, vaktiyle Türkiye’de yetiştirdiği öğrencilerinin ba­şarılarını alkışlamak fırsatı­nı bulmuştu. Bir başka onur konuğu ünlü kemancı Yehudi Menuhin idi. O da Bath Festi­val Orkestrası’nın kurucusu, yönetmeni ve solistiydi. İstan­bul artık görkemli bir gösteri salonuna kavuştuğuna, yetiş­miş sanatçı kadroların da elde var olduğuna göre, bu zengin­liğin bir de festivalle taçlan­ması konuşulur hale gelmişti. “İstanbul Festivali” kulağa hoş geliyordu, ve bunun bazı kişi­lerce dillendirildiğine ilk kez o ortamda, o günlerde tanık ol­muştum.

    Lukas Foss’un ilginç konserinin başlangıç anları. Nefesli sazlar seyircilerin arasından sahneye doğru ilerliyor.
    Onur konuğu Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nu en çok alkışlayan, festivalin onur konuğu Niyazi Takizade ve eşi Hacer Hanım (solda) CSO’nun şeflerinden Jean Périsson ve o zaman henüz çok genç bir kemancı olan ve Bülent Tarcan’ın konçertosunu başarıyla çalan Ulf Hoelscher.

    Eczacıbaşı ailesinin fert­lerinden Şakir Eczacıbaşı ile, ortak fotoğraf aşkımız dolayı­sıyla en başından beri dirsek temasımız vardı ve bu güçlü bir dostluğa dönüşmüştü. Ne­jat Eczacıbaşı ile daha sonra tanışmıştık. Yüksek vasıflı, hoş bir insandı. Öyle anlaşılı­yordu ki, söz konusu Festival için hemen kolları sıvayacak­tı, ama kısa bir süre sonra Kül­tür Sarayı talihsiz bir şekil­de yandı. Saray yanmıştı ama, gönüllerdeki ateş sönmemişti. Uyanmış olan bir heves dama­rı derinden derine işlemek­teydi. Zaten hedef tarih de, Cumhuriyet’in ellinci yıldönü­mü olan 1973 yılıydı. Bu mutlu yıldönümünü kutlama amacı­na yönelik devletin de kendi­ne göre bir takım hazırlık ve gayretleri olacağı kuşkusuzdu. Kültür dünyamızda geleceğe yönelik kök salacak bir kültür programını o tarihte devreye sokmak Hükümet’in politika­sına koşut bir eylem olacak­tı elbette. Türkiye’nin dış ta­nıtımından sorumlu makamı elbette büyük ölçüde Turizm Bakanlığı idi. Bir şans eseri olarak, o tarihlerde bakanlığın müsteşarlık görevini, ulusla­rarası camiada yankılanacak en büyük tanıtım faktörünün kültür ve sanat olduğunu iyice sindirmiş, sanata ve sanatçıya önem veren Mukadder Sezgin yürütmekteydi. Ferit Melen Hükümeti’nin son günleriy­di. Sanırım o atmosfer için­de Sezgin hükümetten mad­di-manevi her türlü desteği kotarmayı başarmıştı. Böyle­likle birçok kapının kolaylıkla açılması mümkün olabildi.

    Yehudi Menuhin’in solo resitali ilk kez konser salonuna dönüştürülen Aya İrini’deydi.

    Kültür Sarayı olmayıver­sin. Başka mekânlar buluna­cak, olmazsa yaratılacaktı. Açılış töreni ve ilk konser yeri için bulunan yer Maçka’da­ki Maden Fakültesi’nin büyük amfisiydi. Fatih civarındaki Darüşşafaka lisesinin göste­ri salonu da oldukça genişti ve olağan konserler için uygun görünüyordu. Şehir Tiyatrola­rı’nın kendi mekânları kendi temsilleri için zaten uygun­du. Bunlara ilk kez o amaç­la kullanılacak yeni mekân­lar daha eklenecekti. Topka­pı Sarayı Bâbüssaâde Kapısı önündeki meydanlık alan, yine sarayın dış avlusundaki Aya İrini Kilisesi ve Rumeli Hisa­rı içinde meydana getirilmiş amfi. Böyle saptanmış tam 16 ayrı mekân vardı. Bu savruk manzara biraz dağınıklık gibi görünse de, kentin bütününü sarmalayan, tüm kent halkı ta­rafından algılanan, duyumsa­nan bir şansı da beraberinde taşımaktaydı.

    Gerçi yabancı şefler, so­listler, hatta orkestralar davet edilmişlerdi ama, ilk festiva­lin en büyük ağırlığı Ankara’da bulunan devlet kurumlarının omuzları üzerine yüklenmiş gibi görünüyordu. Bunlardan biri Cumhurbaşkanlığı Senfo­ni Orkestrası, diğeri de Devlet Tiyatroları, Devlet Operası ve henüz bağımsız olan Ankara Devlet Balesi idi. Yaz tatili dö­nemi olacağına göre, Darüşşa­faka Lisesi yatakhanesi CSO üyelerini konuk edebilecekti. Opera ve bale elemanları Ata­köy tesislerinde kalacaktı. Ya­bancı konuklar için bazı otel­ler ayarlanmıştı.

    Keman virtüözü Suna Kan ve keman irtüözü Yehudi Menuhin bir prova aralığında (en üstte). Gazeteci Zeynep Oral, Yehudi Menuhin’le bir söyleşi yapmıştı. Fethin 520’ncı yıldönümü dolayısıyla Rumeli Hisarı’nda gösterilen Fatih oyununun Fatih’i genç aktör Cihan Ünal’dı.

    Açılış 21 Haziran 1973 ta­rihinde, İTÜ Maden Fakültesi salonunda Adnan Saygun’un Yunus Emre oratoryosunun icrası ve oldukça görkemli bir törenle yapılmıştı. Dev­let Opera Orkestrası ve Koro­su’nu Robert Wagner yönet­mişti. Koroyu Gustav Kuhn çalıştırmıştı. Solistler Oya Te­kin, Ayhan Baran, Belkıs Aran ve Kevork Boyacı idi. Eser büyük bir beğeni ile alkışlan­dı. Açılışı izleyen günlerde konserler ve gösteriler düzen­li bir şekilde akıp gitti. Ben o sıralar zaten Devlet Tiyatro­ları’nın sahne fotoğraflarını çekmekte ve dergisini hazırla­makta olduğum, eşim de CSO elemanlarından olduğu için, diğer dallarda da tanıdıkların hoşgörüleri sayesinde bütün etkinliklerin hem provaları­nı hem de icralarını izlemek­te hiçbir zorlukla karşılaş­madım. Tek zorluk, aynı anda çok uzak mesafelerde bulu­nan mekânlarda yapılan pro­valara yetişebilme açısından olmuştu.

    Festivali süsleyen yine Ad­nan Saygun’un “Köroğlu” opera­sının dünya prömiyeri, Lond­ra Festival Balesi’nin “Gisel­le”i, Ankara Devlet Balesi’nin başta “Çeşmebaşı” olmak üzere birkaç eserden kurulu top­lu gösterileri ile Sovyet Dev­let Balesi’nin repertuarından seçmeler Açık Hava Tiyatro­su’nda sunuldu. CSO’nun beş ayrı programı, İstanbul Dev­let Senfoni Orkestrası’nın iki konseri ile Polonya Radyo-TV Orkestrası, Belgrad ve Bu­dapeşte Filarmoni konser­leri Darüşşafaka salonunda icra edilmişti. Bu konserler­de Perisson, Jaquillat, Lukas Foss, Allers, Korodi, Lessing ve Hikmet Şimşek şef olarak, Hoelscher, J. P. Rampal, Badu­ra Skoda, Menuhin, Navarra yanında bizden İdil Biret, Su­na Kan, Ayla Erduran, Gülay Uğurata gibi sanatçılarımız solist olarak alkışlandılar.

    Bir müzikal bir opera Festivalin süksel sunumlarından biri de Devlet Tiyatrosu’nun Mançalı Don Kişot müzikali idi. Cüneyt Gökçer ve Ayten Gökçer’in de rol aldığı müzikalden bir sahne (üstte). Köroğlu operasında Köroğlu rolünde Ayhan Baran (altta)

    Aya İrini ilk kez konserlere sahne oluyordu. Burada Bük­reş Madrigal Korosunun, Zag­rep Solistlerinin, Musica An­tiqua Topluluğunun yanında Yehudi Menuhin resitali mü­zikseverlerin kulaklarında hoş anılar bıraktılar. Topkapı Sa­rayı’nın otantik dekoru içinde oynanan Saraydan Kız Kaçır­ma operası, bir gelenek halini almış bir kaç yıl orada sürdü­rülmüştü. Festival etkinlikle­rine eklenen yeni bir mekân da Rumeli Hisarı olmuştu. Fethin 520’nci yıldönümü dolayısıyla Devlet Tiyatrosu burada Nazım Kurşunlu’nun Fatih oyunu ile, Mançalı Don Kişot müzikalini sergiledi. Devlet Tiyatrosu’nun sergile­diği bir başka oyun Molière’in Hastalık Hastası Harbiye Ti­yatrosu’nda oynanmıştı. Ora­da Şehir Tiyatroları’nın, Kent Oyuncuları’nın, Gülriz Suru­ri-Engin Cezzar topluluğunun temsillerine de sahne olmuş­tu. Halka açık bando, meh­ter, ortaoyunu, karagöz, halk oyunları gösterileri aşağı yu­karı her gün Gülhane Parkı’n­da yinelenip duruyordu.

    Birinci Festival’den belle­ğimde kalan en canlı anılar­dan biri Lukas Foss’un kendi çağdaş bir eserini de yönettiği konserdi. Değişik bir mizan­senle sunulmuştu. Çok kimse yadırgadı. CSO’nun sekiz yıl­lık şefi Lessing’e düşüncesini sorduğumuzda, “Ben çocuk­luğumdan beri sirkleri ve kar­navalları severim zaten” de­mişti. Ama asıl en esaslı anım Azeri Şef Niyazi Takizade ile ilgili. Resmi davetlerde smo­kinle, konser ve gösterilerin­de frakla görüyoruz. Açıkha­va Tiyatrosu’ndaki provalarda koyun postundan bir gocukla yönetiyor orkestrayı. Son tem­sillerden biri Sovyet Devlet Balesi’nin. Organizasyon yeni olduğu için herhalde, gerekli her eleman bulunamamış. Ba­le gösterisi için takip ışığı ge­rekli, ama öyle bir eleman yok. Dünya çapında büyük bir mü­zisyen, Sovyetler Birliği’nde çok değer verilen bir kişi, Fes­tival’in de onur konuğu Niyazi Bey, koyun postundan gocuğu ile takip ışıkçılığına soyun­du. Açık Hava Tiyatrosu’nun orta yerinde kontrol odası gi­bi bir yer vardır, üzeri düzlük. Takip ışığını oraya yerleştir­mişler. Ben de genel sahnele­ri yakalamak üzere oradayım. Birlikte görev yapıyoruz. Ne var ki o noktada ayakta duran bir kişi arkadaki seyircilerin görüşünü kapatıyor. Kimile­ri bale kızlarını seyre gelmiş, görüntüyü kesene kızıyorlar. Ben hedef küçülttüm, ama Ni­yazi’nin böyle bir şansı yok. “Çekil oradan ulan” diyenle­rin, edilen küfürlerin bini bir para. Derken gazoz şişesi filan atanlar oldu. Bir tanesi ünlü şefi sıyırdı geçti. Niyazi arka­daki maganda gruba “Tamam guzum, bitti guzum” diye diye işini sürdürdü.

    İki yıl sonra yeni kurulan Devlet Halk Dansları Toplulu­ğunun ilk turnesi Rusya’day­dı. Ben onlarla birlikteydim. Moskova’daki temsilin baş davetlisi Niyazi idi. Temsil sonrası resepsiyonda kendisi­ne “Beni hatırladınız mı” di­ye sormuştum. “Nasıl hatır­lamam” dedi, “Gafamıza su şişesi yediğimiz akşamın yol­daşısen” dedi.

    İşte 43 yıl öncesindeki Bi­rinci Festival’den bugüne bu ilginç anılar ve fotoğraflar kaldı.

    İlk Türk balesi Festivalin ilgi çeken gösterilerinden biri de ilk Türk balesi olarak bilinen Çeşmebaşı balesi idi.

  • Halkın sesini işitirdi

    Mustafa Kemal 11 Haziran 1930’da trenle Ankara’dan İstanbul’a yolculuk etmekte­dir. Bozüyük’teki mola sırasında, bir vatandaş elindeki kağıtları göstererek Gazi’ye yaklaşmak ister. Güvenlik görevlileri adamın yolunu keser, ama Atatürk geçmesine izin verir. 12 Haziran 1930 tarihli Cumhuriyet’teki habere göre, adam ihtiyat süvari zabiti Nafiz Bey’dir ve cumhurreisinden Yunanlılar tarafından yakılan evinin 11.000 liralık bedelinin tazmin edilmesini istirham etmektedir. Haberin fotoğrafında, Mustafa Kemal, Nafiz Bey’in takdim ettiği belgeleri incelerken görülüyor.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Ünlü Rus şair Yevtuşenko’nun fotoğraf aşkı

    Bundan 30 yıl önce ünlü Rus şair Yevgeni Yevtuşenko Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’u ve Ankara’yı ziyaret etmişti. Kendisine Ankara’yı gezdirenlerden biri de yazarımız Ozan Sağdıç’tı. Bu küçük gezi sırasında Yevtuşenko’un aynı zamanda sıkı bir fotoğraf meraklısı olduğu ortaya çıkmıştı.

    Plâktan Şostakoviç’in “Babi Yar” isimli 13. Senfonisini dinliyor­dum. Bu, onun Çağdaş Rus şairi Yevgeni Yevtuşenko’nun bazı şiirlerinin sözleri üzeri­ne bestelenmiş bir eseri. İkin­ci bölümü Yumorom yani Mi­zah adını taşıyor. Kulağıma Ezop’un adı çalındı. Ezop ki, Sisam krallık sarayında esir, ib­ret masallarıyla ünlü bir Frig-yalı. Yani Anadolu halkından, yurttaşımız sayılır. Derken bir de Hoca Nasrettin adı geçmez mi? Bir Rus şairi mizahla il­gili bir şiir yazmış. Dünyadan hiç başka örnek bulamamış. Şiirin tümünde örnek olarak sadece iki insanın adı geçiyor. İkisi de şu bizim toprakların has adamı. Bu dikkatimi çek­ti. Şair, o şiirinde mizahı gözü pek, yenilmez bir adam olarak kişiselleştirmişti sanki. Plâk albümünde şiirlerin Rusçaları yanında İngilizce, Almanca ve Fransızca çevirileri de yer alı­yordu. Türkçeye çevirme he­vesine kapıldım. Elim değmiş­ken, sadece “Mizah” bölümü­nü değil, senfoniye adını veren Babi Yar dahil, kullanılan 5 şi­irin tümünü Türkçeleştirdim. Bu arada eşeledikçe şairi üze­rindeki bilgim de artıyordu. Nazım Hikmet ile ilişkisi var­mış, onu usta bilmiş, Nazım’ın Yüreği diye bir de şiir yazmış filân… Ona “Serserilerin Şai­ri” de denilmiş. Zamanımızda olsaydı, belki de “Çapulcuların Şairi” yakıştırması yapılabilir­di… Yüzünü görmeden adamla akraba gibi olmuştuk.

    Yıl 1986 olmalıydı. Dışiş­leri Bakanlığı Kültür Dairesi Başkan Yardımcısı, dostumuz Ergun Sav’dan bir davet aldım. Yevtuşenko ülkemize gelmiş, onun onuruna Devlet Konuke­vi’nde bir öğle yemeği daveti. Mizah şiirinin çevirisini kat­layıp cebime yerleştirdim, An­kara Palas’ın yolunu tuttum. Davetteki konuklar arasında, Sovyetler Birliği elçiliğinden bir iki kişi yanında, Anka­ra’nın baba şairi Cahit Külebi, Anka Ajansı’nın sahiplerin­den ve zamanın ünlü gazeteci­lerinden Müşerref Hekimoğ­lu, bir de, konuk şairin Zima Kavşağı kitabını dilimize çok güzel bir biçimde kazandırmış şair yazarımız Özdemir İnce benim anımsayıp tanıyabil­diklerim.

    Yevtuşenko, çeşme başındaki kadınların fotoğraflarını çekmişti.

    Yemek öncesinde ayakta alınan aperitiflerle başlayan sohbetler, yemek sonrasında masada sürdürüldü. Yevtuşen­ko biraz kendini anlatmaya ça­lıştı. Diğer davetlilerin merak ettiği kimi soruları yanıtladı. Cahit Külebi, şiirin toplum­sal ve evrensel dili üzerinden uluslararası ortak bir kültür bağı yaratılabileceği konusun­daki düşüncelerini dile getir­di. Özdemir İnce’nin çevirileri konusunda konuşuldu.

    Ben o sofraya fotoğraf sa­natçısı olarak davet edilmiş­tim. Ancak, hiç beklemedikleri bir biçimde, benim de çorba­da bir tuzum olsun diye söz aldım. Başlangıçta ayrıntısını anlattığım şekilde, şairin sa­natıyla mizah üzerinden nasıl avlandığımı ve bir bağ kurdu­ğumu kısaca anlattım. Kendi coğrafyam, bir yabancının dik­katini çekecek kadar verim­li bir mizah tarlasıydı ve ben bununla gurur duyuyordum. Amacım o hususa dikkat çek­mekti. Konuğumuzun Mizah isimli şiirini bu yüzden ken­di dilime çevirmeye cesaret ettiğimi söyleyip, söz konu­su şiirin cebimden çıkardığım Türkçesini masada hazır bulu­nanlara okudum.

    Şair burada rol kesiyor! Odun kıran bir adamın fotoğraflarını çeken Yevtuşenko, daha sonra kendisi odun kırmaya başladı. Bunu yaparken aslında benim fotoğrafını çekmeme yardım ediyor, bana karşı rol kesiyordu.

    Yevgeni Yevtuşenko’ya
    Ankara’yı tanıtıcı kısa bir gezi
    yaptırmak için Ulus üzerinden
    Hacıbayram tepeciğine
    doğru yaya olarak bir sefer
    eyledik. Amacımız, eski
    Ankara’nın sokaklarından
    geçerek hem Hacıbayram
    çevresinin otantik Müslüman
    alemini, hem de başkentin
    geçmişine ta Roma çağından
    beri tanıklık etmiş Augustus
    tapınağını göstermekti.

    Koleksiyonumdaki yüzler­ce Rus plağı sayesinde Kiril abecesinin şifrelerini çözmüş, pek çok sözcüğe de aşina ol­muştum. Yevtuşenko’nun kimi sözcüklerin ses çağrışımın­dan kendine özgü bir ahenk ve bir müzikalite yarattığını fark etmiştim. Örneğin Rusça nas­redil gibi bir sözcüğüyle Nas­rettin’in aynı şiirin dizeleri arasında kullanmış olmasını örnek verebilirim. Onun dili­ne yakın olsun diye, ben de çe­virimde örneğin “Bir şakayla Hoca Nasrettin, şak diye bak mat etti şahları” gibi cilveli di­zeler kullanmıştım. Okumam bitince, karşımda oturan Yev­geni Yevtuşenko’nun kendi­si “Bu çeviride ben satır satır kendi şiirimin sesini duyup hissetim” iltifatında bulundu.

    Davet sona ermiş, sıra ko­nuğumuza şöyle üstünkörü bir Ankara’yı tanıtma gezisine gelmişti. Özdemir İnce, bütün inceliğiyle ev sahipliliğini ve rehberliği üstlenmişti. Turizm Bakanlığı, konukluğu süresin­ce Yevtuşenko’ya zaten Barlas Bey’i tercüman rehber olarak tahsis etmişti. Eh, kambersiz düğün olmaz, bir de bendeniz olmak üzere, dördümüz Ulus üzerinden Hacıbayram tepeci­ğine doğru yaya olarak bir se­fer eyledik. Amaç, eski Anka­ra’nın sokaklarından geçerek hem Hacıbayram çevresinin otantik Müslüman alemini hem de başkentin ta Roma ça­ğından beri geçmişine tanık­lık etmiş Augustus tapınağını göstermek.

    Yevtuşeko, Devlet Konukevindeki yemekte sohbet halinde. Yanındakiler Müşerref Hekimoğlu ve Cahit Külebi.

    Bu gezi sırasında, konuğu­muzun bir başka yönünü keş­fetme fırsatı bulduk. Meğer Yevgeni Yevtuşenko aynı za­manda sıkı bir fotoğraf merak­lısıymış. Adam olacak fotoğ­rafçı elindeki kamerasından belli olurmuş (derler mi, bil­mem!). Üstadın elinde profes­yonel işi, iyi bir Leica fotoğraf makinası vardı. Birkaç yıl ön­ce bir de fotoğraf albümünün yayımlanmış olduğunu söyle­di. Fotoğraf çekmekten daha zor bir iş vardır, fotoğraf maki­nası önünde doğru dürüst du­rabilme, uygun poz verme işi. Yevtuşenko bu işi de çok iyi beceriyordu. Örneğin dar bir sokaktan geçerken, fukara ev­lerinin birinin önünde bir aile kışlık odununu kırıp evlerine taşımakta idi. Şairimiz önce onların bu eylemini kendi­si güzelce fotoğrafladı. Sonra da, evin sahibinin elinden kısa saplı nacağı aldı, kendisi odun kırmaya başladı. Kıra kıra kaç odun kıracaktı ki? Bu heves­kârlık neyin nesiydi derseniz, o anda benim kendisini fotoğraf­lama çalışmama yardım ediyor, deyim yerindeyse bana karşı rol kesiyordu. Ve bu sırrı sessizce sadece ikimiz paylaşıyorduk.

    Taa Âbidin Paşa’nın Anka­ra valiliği zamanından kalma bir sokak çeşmesinden komşu kadınlar evlerine güğümler­le su taşıyorlardı. Mahalle ço­cukları da, oyun alanı olarak çeşme başlarını çok severler. Bir fotoğrafçı için kaçırılmaz bir sokak manzarasıydı bu. Konuğumuz oradan da bol bol fotoğraflar çekti.

    Ankara gezisinin rehberliğini üstlenen şair ve yazar Özdemir İnce’yle birlikte.

    Bir galeriyi ziyaret etmek ve bir Türk ressamının
    sergisini görmek günün son programıydı.
    Ziyaretimiz aynı zamanda güzel bir çay molası
    yerine de geçmişti. Güne veda zamanına kadar
    canlı sohbetler edildi, şairimiz kendisini fark eden
    galeri ziyaretçilerinden bazılarına imzalar verdi.

    Her şey iyi fotoğraf için Hacıbayram türbesindeki takkeli, sakallı adamın portresini arkasındaki minareyle birlikte çekmek isteyen Yevtuşenko, iyi bir kare çekebilmek için üzerindeki pahalı ve şık takım elbiseye aldırmadan yere yatıvermişti.

    Sonunda Hacıbayram’a ulaşmıştık. Müze bekçisi bize Augustus tapınağının demir parmaklıklı kapısını da açmış, içine girmiştik. Duvarlardaki mermer levhalar üzerine ka­zınmış latince yazıtlar iki bin yıl öncesinden mesajlar ileti­yordu. Yevtuşenko bunlara ve tapınağın bir duvarı üzerinde yuva yapmış leyleklere uzun uzun baktı. Özdemir İnce’yle birlikte bana pozlar verdiler. Onlara bir “dostluk anısı” fo­toğrafı çektim. Tapınağın giri­şinde, Hacıbayram türbesinin yanı başında belki bir cami gö­revlisi, belki de sadece nama­zını kılmaya ya da türbeyi zi­yarete gelmiş sıradan bir mü­min durmuş bizi seyrediyordu. Yevtuşenko bu takkeli, sakallı adamı görünce, onun portre­sini çekmek istedi. Ancak, o fotoğrafı aşağıdan yukarıya bir perspektifle çekmek istiyor­du. Adamın arkasında cami­nin minaresinin konik bir bi­çimde yer almasını arzu ettiği anlaşılıyordu. Yere diz çöktü, ancak istediği açıyı henüz el­de edememişti. Bunun üzerine resmen yerlere yattı. Üzerin­de besbelli pahalı parlak ku­maştan dikilmiş şık bir takım elbise vardı. Yere yatarken hiç onu korumak gayreti göster­memişti. Bir fotoğraf uğruna her şeyi göze almıştı. Ondaki bu fotoğraf aşkına bir kez daha şapka çıkardık.

    Hacıbayram ziyaretimiz de sona ermişti. Yevtuşenko’nun bir merakını daha gidermek gerekiyordu. Bir galeriyi ziya­ret etmek ve bir Türk ressa­mının sergisini görmek günün son programıydı. O zamanlar Yenişehir – Bakanlıklar arası sokakların birinde, şimdi tarihe karışmış ünlü bir galeri vardı. Orasının yolunu tuttuk. Gale­rinin sorumlusu da Nuran Ter­zioğlu adında hoş bir hanım­dı. Ziyaretimiz aynı zamanda güzel bir çay molası yerine de geçmişti. Güne veda zamanı­na kadar canlı sohbetler edildi, şairimiz kendisini fark eden ga­leri ziyaretçilerinden bazıları­na imzalar verdi. Bâki kalan bu kubbede, o günden birkaç hoş fotoğraf imiş…

    MİZAH

    Çarlar, krallar, imparatorlar…
    Egemenleri dünyanın;
    yönettiler de nice kıt’aları,
    sökmedi mizaha cartcurtları.


    Yücelik saraylarında onlar
    yan gelip yatmışken afralı tafralı,
    çıktı karşılarına bir çulsuz Ezop,
    cümlenin cakası cumburlop!


    Yuvalarında ikiyüzlülerin
    belli belirsiz izlerini,
    tüm yavanlıklarını bir Hoca Nasrettin
    sildi süpürdü satranç tahtasından.
    Bir şakayla şak diye bak,
    mat etti şahları.


    Satın almak istediler,
    satmadı kendini o;

    Kıymak istediler canına,
    çıkardı dilini o.


    Zordu onunla savaşmak.
    İnfaz edildi kimbilir kaç kez.
    Kopmuş kafası mizahın
    sırıtırdı bir cengâverin kargısında.
    Yine bir soytarının kavalı
    başlayınca öyküsüne


    çekecekti gür sesli bir “Merhaba!”
    Fırlayıp katılacaktı bir yaman horona.
    Üzerinde lime lime bir palto,


    perişan, sanırsın pişman
    tutuklanmış bir siyasi suçtan.
    Yürürken idamına,


    sefil görünümüyle;


    sonraki hayatına hazır
    sıyırıverecektir birden paltosunu,
    bir el sallamasıyla,


    ve “Hoşça kalın” selâmıyla!


    Hücrelere attılar mizahı,
    cehennemden de beter.


    Demir parmaklıklar,
    taş duvarlar aşacaktı o.
    Temizleyerek gırtlağını soğuktan
    sıradan bir nefer edasıyla
    yürüyecekti sıradan bir marş gibi
    tek tüfekle,
    istikamet Kışlık Saray!


    Alışıktır sert bakışlara,
    aldırış etmez çatık kaşlara.
    Ve mizah çevirir gözünü özüne
    zaman zaman yine mizahla.


    Ölümsüz,
    zarif mi zarif,
    çevik mi çevik,
    erişir her yere ve herkese…
    Şanlar olsun şu mizaha ki,
    ne yürekli bir herifmiş o be!

  • İnsanlığın bahar ayini

    Hızır ve İlyas’ın adlarının kaynaşmasından doğan Hıdrellez, insanlığın belki de en eski bahar ve doğa bayramı. Kıtalar boyu yaygın olan Hıdrellez’in âdetleri saymakla bitmez. Noel Baba’nın kırmızı pelerini, püsküllü külahı, beyaz sakalıyla bacalardan inip çocuklara hediyeler dağıtması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kısmet, uğur dağıtması da odur.

    Temeli Mezopotamya, Hitit, Uzakdoğu, Orta Asya inançlarına inen, semavi dinlerde de yer bulmuş bir gelenektir Hıdrellez. Hı­zır-İlyas ikilisi, kimi inanışlar­da peygamber, melek, kimi­lerinde ermiş, Mezopotamya efsanesiyle başlayan ölümsüz­lük arayışının şanslı iki kahra­manıdır. Anlatıya göre onların içtiği Âbıhayat’ı, arkadaşı En­kidu’nun ölümüne üzülen Gıl­gamış da aramış…

    Kur’an-ı Kerim’de Hz. İdris (Hızır), “O pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik” (Mer­yem Suresi) ve Hz. İlyas, “Şüp­he yok ki peygamberlerdendi” (Safât Suresi) âyetlerinde birer nebi olarak anılmışlardır. Oysa tasavvufta Hızır bir ermiştir ve her çağın Hızır’ı da başkadır.

    Bir başka efsane, İsken­der-i Zülkarneyn’in ölümsüz­lük suyu serüvenidir… Zülkar­neyn ve İdris (Hızır/Andreas) birlikte Âbıhayat’ı bulmak için Zulumât’a (Karanlıklar Ülke­si) giderlerken yemek molası vermişler. İdris, azık torba­sındaki kurutulmuş balığı ır­makta yıkarken balık canlanıp kaybolmuş,sudan içen İdris de ölümsüzlüğe ulaşmış!

    Yaygın bir inanışa göre Hı­zır ve İlyas, her yıl 6 Mayıs günü deniz kıyısında buluşur, ayaküstü bayramlaşırlarken bi­rine “Ya Hızır yetiş!”, ötekine de denizlerden “Ya İlyas kurtar bizi!” çağrıları ulaşınca veda­laşır, Hızır karalarda, İlyas de­nizlerde yine yardıma koşar­larmış. İlyas’la ilgili gelenek­ler, Hızır’la kıyaslanmayacak derecede zayıf olsa da Hıristi­yanlığın Aya Yorgi (Yeşil Yorgi) kutsamasıyla Hızır inanışına karışarak devam etmiştir. Hızır’ın asıl görevinin Tan­rı dinini kıyamete kadar ko­rumak olduğu, Hz. Muham­med’le konuştuğu, Kadisiye Savaşı’na katılıp İslâm mü­cahitlerine yardım ettiği, Ku­düs’te oturduğu, her cuma Mekke’de, Medine’de, Kuba’da, Cebel-i Zeytun’da namaz kıl­dığı, Hızır ile İlyas’ın 6 Ma­yıs’ta da Kâbe’de buluştukları, Süleyman havuzundan zem­zem içtikleri, Ahmed Yesevî’ye zikri Hızır’ın öğrettiği, darda kalanların imdadına insan kı­lığında yetiştiği Anadolu’da yaygın inanışlardandır. Alevi gülbelerinde “Hızır yoldaşın ola” dileği de vardır. Cübbesi bahar çiçeklerinden örülü, al külahına çimenden sarık dola­mış Hızır Baba, bereket tanrısı gibidir. Al yemenisiyle bastığı yerlerde çiçekler biter, geçtiği kırlarda bahar uyanır, kuşlar ötüşür. Anadolu’nun her yöre­sindeki Hıdırlıklar, Hıdrellez şenliklerine mahsus çayırlık­lar insanlığın en eski bayram yerleridir.

    Musahipzâde Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı’nda Hızır’ı, Noel Baba’ya benzetir. Onun, kışın kırmızı pelerini, püskül­lü külahı, beyaz sakalıyla baca­lardan inip çocuklara hediyeler dağıtması, çam dallarına oyun­caklar asması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kıs­met, uğur dağıtması da odur.

    Hızır ve İlyas, Büyük İskender’in yardımına koşuyor.

    Hızır ve İlyas her yıl
    6 Mayıs günü deniz
    kıyısında buluşur,
    birine “Ya Hızır yetiş!”,
    ötekine “Ya İlyas kurtar
    bizi!” çağrıları ulaşınca
    Hızır karalarda, İlyas
    denizlerde insanların
    yardımına koşar.

    Kıtalar boyu yaygınlığı söz konusu olan Hıdrellez’in ge­lenekleri saymakla bitmez. 5-6 Mayıs gecesi gül dalları­na bağlanan kırmızı keseler­deki paraların kısmet-bere­ket akçesi olarak cüzdanlarda saklanması, ev sahibi olmak isteyenlerin hamurdan ev ma­keti yapıp gül dibine koymala­rı, eski hasırların kırda yakılıp üzerinden atlanması, o sabah Hızır Aleyhisselam uğrasın di­ye kapıların açık bırakılması bunlardandır.

    Yine, akşamdan gül dalına asılan gömleğin sabahleyin gi­yilmesi, bileğe bağlanan sarı ipliğin gül dibinde çözülmesi; kızlar gelin olsun diye bebek­lere gelinlik giydirilmesi, koca bekleyen kızların içine yüzük­lerini, küpelerini, düğmelerini koydukları çömlekleri geceden gül dibine bırakmaları, sabah­leyin yüzü bürümcükle örtülü bir kız kısmet çekerken diğer­lerinin sırayla mani okumala­rı; kısmeti çıkmayanın başın­da kilit açılması, mani çömleği boşalınca içindeki suyla yüz yı­kanması gibi pek çok âdet Hıd­rellez’in renkleri arasındadır.

    (Necdet Sakaoğlu’nun NTV Tarih’in Mayıs 2009 sayısında yer alan yazısından derlenmiştir.)

    Cübbesi bahar
    çiçeklerinden örülü,
    al külahına çimenden
    sarık dolamış Hızır
    Baba, bereket tanrısı
    gibidir. Al yemenisiyle
    bastığı yerlerde
    çiçekler biter, geçtiği
    kırlarda bahar uyanır,
    kuşlar ötüşür.

    Hızır’ın asıl görevinin
    Tanrı dinini
    kıyamete kadar
    korumak olduğuna,
    Hz. Muhammed’le
    konuştuğuna,
    Kadisiye Savaşı’na
    katıldığına ve Kudüs’te
    oturduğuna inanılır.

    Anadolu’nun
    her yöresindeki
    Hıdırlıklar, Hıdrellez
    şenliklerine mahsus
    çayırlıklar insanlığın
    en eski bayram
    yerleridir. İstanbul’da
    ise Kağıthane deresi
    ve çayırı Hıdrellez
    kutlamalarının ana
    mekanı olmuştur.

    Akşamdan gül dalına
    asılan gömleğin
    sabahleyin giyilmesi,
    bileğe bağlanan sarı
    ipliğin gül dibinde
    çözülmesi, kızlar gelin
    olsun diye bebeklere
    gelinlik giydirilmesi
    Hıdrellez’in
    âdetlerindendir.

    Şarkılar söylenir,
    salıncaklar kurulur,
    ipler atlanır, içkiler
    içilir, danslar edilir…
    Baharın coşkusu 7’den
    70’e herkesi kucaklar.
    Hıdrellez’le birlikte
    sadece doğa değil
    umutlar da yeşerir.

  • Şehzade Konya’da, Yunanlılar İzmir’de…

    İstanbul Hükümeti, 1919 Nisanında hem Türklerle Rumlar arasındaki çatışmaları önlemek, hem de Dünya Savaşı’nın neden olduğu çeşitli sorunların hükümetçe çözüleceğini duyurmak için iki Heyet-i Nâsiha kurdu. Biri Trakya’ya diğeri Anadolu’ya gönderilen bu heyetler, halkın Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne güvenini sağlamakla görevliydiler. Anadolu’ya giden ve başında II. Abdülhamid’in şehzadelerinden Şeh­zade Abdürrahim Efendi’nin (Önde ortada) bulunduğu Heyet-i Nâsiha, Bursa üzerin­den İzmir’e, oradan da İçbatı Anadolu yoluyla Konya’ya gitti. 13 Mayıs’ta Konya’ya varan heyeti gösteren fotoğrafın üzerinde, “Konya Mayıs 1335 (1919)” notu kolayca seçiliyor. Yunan ordusunun İzmir’e çıktığını Konya’da öğrenen heyet, hükümetten ne yapması gerektiğini sorduktan sonra, apar topar İstanbul’a doğru hareket etti.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLLEKSİYONU

  • Özal’ın Çankaya’sından ilk kareler

    Özal’ın Çankaya’sından ilk kareler

    Geçen ay değerli gazeteci Kurtul Altuğ’u kaybettik. Turgut Özal 1989’da Çankaya’nın kapılarını yazarımız Ozan Sağdıç ile meslektaşı Altuğ’a açmış, cumhurbaşkanı olduktan sonraki ilk röportajını Paris Match dergisinin Türkçe edisyonu için bu iki gazeteciye vermişti.

    Benim Hayat dergisi foto muhabiri olarak İstan­bul’dan Ankara’ya hare­ket ettiğim 28 Nisan 1960 günü Kurtul Altuğ da Akis dergisinin yazı işleri müdürü olarak De­mokrat Parti’nin ünlü Tahki­kat Komisyonu tarafından tu­tuklanıp, gazeteciler arasında “Ankara Hilton” olarak anılan Ulucanlar Cezaevi’ne konul­muştu. Kurtul’la ilk kez 27 Ma­yıs ihtilalinden hemen birkaç gün sonra, cezaevinden salınır salınmaz tanışmıştık. Dergi­mizin patronlarının politikası ihtilalden sonra birden değiş­miş, 27 Mayısçı oluvermişlerdi. Metin Toker, Beyhan Cenkçi, Ülkü Arman, Yusuf Ziya Adem­han yanında birkaç kişi daha Demokrasi ve Özgürlük kahra­manları olarak fotoğraflarıyla sayfalarımızda yer almalıydı. Kurtul’la birkaç ay farkıyla ya­şıttık. O gün başlayan dostlu­ğumuz sevgi saygı çerçevesin­de sürgit devam etti.

    1980’lerin sonuna doğru Türk basınında, uluslararası üne sahip kimi yabancı dergi­lerin, onlara bağlı Türkçe edis­yonlarını yayımlamak gibi bir hava esmişti. Karacan Yayınla­rı da kafayı Paris Match dergi­sine takmış, onun benzerini çı­karacak. Ama her şeyden önce, bu işin ülkemizde de kotarıla­bileceğini Fransa’daki müs­takbel ortaklara kanıtlamak gerek. Bu yüzden bir örnek sa­yı hazırlanacak. Tasarlanan derginin yazı işleri müdürü ve başyazarı olarak Kurtul Altuğ’u görevlendirmişler. Sevgili ar­kadaşım, derginin “Fotoğraf Direktörü” olarak da beni uy­gun görmüş.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Önce bilgisayarlar
    Özal’ın köşke taşıdığı ilk eşya kişisel bilgisayarı idi. O zaman bilgisayar şimdiki gibi yaygın değildi. Kendisinden önceki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in böyle bir sistemi var mıydı bilmiyorum. Ama yanılmıyorsam kameram ilk bilgisayarlı cumhurbaşkanının görüntüsünü saptıyordu.

    Örnek derginin ana teması, sona ermekte olan 1980’li yıl­larda meydana gelmiş önemli olayların bir dökümü. Ancak, giriş sayfaları için, hemen dik­kat çekecek bomba bir konu gerek. Tedavüldeki en önemli haber Cumhurbaşkanı seçi­mi. Altı yıldan beri Başbakan­lık ve Anavatan Partisi Genel Başkanlığı görevini üstlenmiş olan Turgut Özal, muhalefetin bütün “Çankaya’ya çıkamaz­sın, çıkarsan da seni oradan indiririz” lâflarına karşın seçi­mi kazandı ve Cumhurbaşkanı oldu. Hemen röportaj girişi­minde bulunduk. Gerçi Kurtul Altuğ’un adı yeter de artardı. Ama bize Basın Yayın Genel Müdürü Büyükelçi Kaya Tope­ri de çok yardımcı oldu. Daha Özal, yeni makamının rezidan­sına tam taşınmadan, yerini ısıtmadan biz köşkteyiz. Allah razı olsun, Özal da tanıtma iş­lerini pek severdi hani…

    Kurtul ve ben Cumhurbaş­kanlığı özel ofisine kabul edildi­ğimizde, Kaya Toperi de oraday­dı. Dairenin makam masasının olduğu iç kısma değil de, giriş kısmında ufak çaplı bir yuvar­lak masaya davet edildik. Taba renkli masa örtüsünün üzerinde beyaz karanfiller doldurulmuş bir vazo ile bol kuru pastalı, çe­rezli tabaklar konulmuştu. Özal, Toperi, Kurtul ve ben masanın çevresine dizildik. Tabii önce birkaç nezaket sözleri… Ne içe­ceğimiz filân soruldu…

    Kurtul, röportajın amacını ve nerede kullanılacağını söyle­di. “Paris Match’ı artık Türk­çe de çıkaracağız” dedi. Özal “Buna sevindim. Beynelmilel olmak çok mühimdir” diye kar­şılık verdi. Arkasından “Ha­di sorularınızı sorun bakalım” dedi. Kurtul, “Sayın Cumhur­başkanım” diye söze başladı, “1980’li yıllara imza atan lider olarak sizi seçmiş bulunuyoruz. 80’li yılların gerek ekonomik gerek siyasi olaylarında büyük rolünüz var. Türkiye bu yıllara sizin ekonomik modelinizi uy­gulayarak başladı. Modelinizi “paralar serbest, mallar serbest, insanlar serbest” diye ifade et­miştiniz. Enflasyonu aşağı çek­mek, hayat pahalılığını önle­mek, Türkiye’yi çağdaş yapmak için el attınız. Türk milleti de size büyük prim verdi, seçimler kazandınız. Acaba bize 80’li yıl­ları şu Çankaya Köşkü’nden an­latır mısınız?” Kurtul Altuğ’un ilk sorusu buydu.

    Turgut Özal tanıtım işlerini çok severdi. Röportaj için bize ayrılan
    zamanı çoktan aşmıştık. Biz diyorum ama, asıl Özal’ın anlatacakları bitip
    tükenmiyordu. Yaverlerden biri kibarca bekleme odasında tebrike gelmiş
    üst düzey siyasilerin ve bürokratların biriktiğini hatırlatıyordu.

    Özal, anlatmaya epey geri­lerden başladı. Bürokratik ve teknokratik hayatını 1950’den 1971’e kadar hep devlette ça­lışarak geçirdiğini söyledi, ça­lıştığı yerleri sıraladı, Devlet Plânlama’da ne kadar aktif ol­duğunu, 12 Mart döneminde ayrılmak zorunda kaldığını, Amerika’ya gidip Dünya Ban­kası’nda görev aldığını uzun uzun anlattı.

    Söyleşi sırasında Özal bir ara “Müsadenizle” deyip yerin­den kalktı. Bulunduğumuz ye­rin hemen yanında kapısı açık küçük bir oda vardı. Oraya geç­ti. Baktık gördük ki, orada bir bilgisayar var. Bilgisayarın ba­şına geçti. Anımsamak istedi­ği bir şey için bilgisayara baktı. Anlaşılan Özal’ın köşke taşıdığı ilk eşya kişisel bilgisayarı idi. O zamanlar bilgisayarlar şimdiki gibi pek yaygın değildi. Bu he­men dikkatimizi çekti. Kendi­sinden önceki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in böyle bir siste­mi var mıydı bilmiyorum. Aksi takdirde kameram ilk bilgisa­yarlı cumhurbaşkanının gö­rüntüsünü saptıyor demekti.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    “Haydi ama, üşüttün beni”
    Özal’ı Ankara manzarası önünde çektiğim bu fotoğraf, röportajın ana fotoğrafıydı. Bakmayın havanın güneşli olduğuna. Aylardan Kasım, hava buz gibi. Zaten rahmetli Özal da sonunda dayanamayıp “Haydi ama üşüttün beni”
    demişti.

    Ayağa kalkmışken, ben “Hadi birkaç fotoğraf çekelim” demiştim. Makam masasının bulunduğu tarafa geçtik. Daha önce orada Cemal Gürsel’den başlayarak, Sunay’ın, Koru­türk’ün fotoğraflarını çek­miştim. Makam masası sedef kakmalı, ağır bir masaydı. O görünmüyordu. Basit bir bü­ro masası onun yerini almıştı. Herhalde yeni cumhurbaşkanı­na göre yeniden yerleştirilecek ofiste geçici bir düzenleme idi bu. Ben, duruma bakıp “Şimdi amerikanvari bir fotoğraf çe­kelim” demiştim. Özal “Bunun amerikanvarisi nasıl oluyor” diye sordu. Ben “Bilmem” de­dim, “ama oralardaki liderlerin böyle masa başında poz vermiş fotoğraflarını pek görmedim. Daha çok makamı fon olarak kullanan, onun önünde. ayakta çekilmiş fotoğraflarına rastla­dım da…” Özal güldü, “Biz de o zaman Amerikanvari bir poz verelim” dedi.

    Röportajla, ara sohbetler­le bize ayrılan zamanı çok aş­mıştık. Biz diyorum ama, asıl Özal’ın anlatacakları bitip tü­kenmiyordu. Yaverlerden biri kibarca bekleme odasında teb­rike gelmiş üst düzey siyasile­rin ve bürokratların biriktiğini hatırlatıyordu. Ben “Ama doğ­ru dürüst fotoğraf çekemedim ki” dedim. “Daha özel hayatınız filân…” Sözümü kesti “Benim özel hayatım henüz Başbakan­lık Konutu’nda. Yarın gel, orada çekersin” dedi. Saati kararlaş­tırdık, el sıkıp köşkten ayrıldık.

    Ertesi gün kararlaştırılan saatte Başbakanlık Konutu’na tek başıma gittim. Özal beni eşofmanla karşılamıştı. Sem­ra Hanım ortalarda görünmü­yordu. Önce onu sordum. Özal, “Bırak şimdi onu. Taşınma telaşında. Şimdi köşkte keşif yapıyor. Kendisini ben bile gö­remiyorum” dedi. “Sen bura­da ne çekmek istiyorsan onu söyle.” Bir gün önceki sohbet sırasında Kurtul Altuğ Sayın Özal’a “Maşallah sayın cum­hurbaşkanım, sizi çok incelmiş ve dinç gördüm” diye iltifatta bulunmuştu. O da belki de ya­şamını her sabah iki saat süre ile yaptığı egzersizlere borç­lu olduğunu, cumhurbaşkan­lığı seçimine de iyi hazırlan­dığını söylemişti. “En stresli olduğum anlarda kendimi zora sokarım. Son bir ayda tam 18 kilo verdim” demişti. Şu anda, Başbakanlık konutunda eşof­manlı olduğuna göre, ya egzer­siz yapıyormuş, ya da yapmak üzereydi. Bu olayın saptanma­sının doğru olacağını düşün­düm. “Gel o zaman” dedi, pek de büyük olmayan bir odaya girdik. Ortalık biraz dağınık gi­biydi. Herhalde taşınma hali, bir takım eşya paketli paket­siz oraya buraya savrulmuştu. Eşofmanın üst kısmını çıkar­dı, beyaz fanilayla kaldı. Önce daha düzenli bir köşede duran kondisyon bisikletinin üzeri­ne bindi, pedal çevirmeye baş­ladı. Fotoğraf için şahane bir manzara… Sonra da koşu ban­dının üzerine çıktı. Önce yavaş başlattığı bandı hızlandırdıkça hızlandırdı; kan ter içinde ka­lıncaya kadar kendini -gerçek­ten- zora sokmuştu. Özel hayat namına sadece bu fotoğrafları çekebilmiştik. Ama bu kadarı bile yeter artardı. İnsan gele­cek zamanlarda neler olacağını bilemiyor. Yıllar sonra tutula­cağı kalp krizi ile vefatına ne­den olacak yürüyüş bandı üze­rinde vaktiyle çekilmiş tek fo­toğrafın bana kısmet olacağını nereden bilebilirdim ki…

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Ah o koşu bandı!
    Özal’ın gündelik yaşam fotoğraflarını çekmek üzere henüz boşaltmadıkları Başbakanlık Konutu’na gidip kendisini spor yaparken de görüntüledim. Yıllar sonra kalp krizi ile vefatına neden olacak yürüyüş bandında vaktiyle çekilmiş tek fotoğrafın bana kısmet olacağını nereden bilebilirdim…
    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler

    Röportajımız için bir te­mel eksiğimiz daha vardı. Yeni cumhurbaşkanımızın mekâ­nı olacak Çankaya Köşkü ile birlikte çekilecek fotoğrafları. Onun için üçüncü bir randevu daha almam gerekiyordu. “Ya­rın köşke gel. Saatini şimdi­den söyleyemem. İş arasında bir ara avluya çıkarız. İstediğin fotoğrafı çekersin” dedi. Er­tesi gün Köşke gittim. Yaver­ler odasında beklemeye alın­dım. Çok da beklemedim. Özal önemli bir toplantıya gidecek­miş. İçinde birkaç kişi bulu­nan siyah bir araba onu gö­türmek üzere gelmiş, köşkün giriş merdivenleri karşısında bekliyor. Merdiven önüne de makam arabası yanaşmış. Özal bana, “Hadi, istediğin fotoğra­fı nerede çekeceksin” diye sor­du. Kapıda bekleyenler var. İki arada bir derede şipşak fotoğ­raf çekeceğiz. Bu kapı köşkün yan tarafındadır. Asıl Ankara manzarasına hakim ana cep­henin önünde bir boş alan var­dır. Orası hiç kullanılmaz. Ama köşk imajı deyince o akla gelir. Her şeye rağmen onu köşkün önüne kadar yürüttüm.

    Bekleyen beklesin, bana ne! Ben kendi hesabıma röporta­jın ana fotoğrafını çekeceğim. Ya köşkle beraber, ya da “İşte bakın, Başkent Ankara, ben de bu bilmem kaç rakımlı tepenin efesiyim” diyen pozlarda. Titiz­leniyorum, tekrar tekrar çeşitli görünüşler halinde fotoğraflar çekmeye çalışıyorum. “Şura­da durun efendim, şu vaziyette, biraz daha sağa dönün, elinizle şöyle bir hareket yapın, biraz daha eğilirseniz daha iyi olur, olmadı ama şimdi, biraz gü­lümseniz lâzım” gibi uyarıların, komutun bini bir para benden… Aylardan da Kasım ayı, soğuklar başlamış. Aslında palto ha­vası. Özal gideceği toplantıya uygun ince kumaştan lacivert­leri giyinmiş. Bir taraftan da beklettiği adamlar var. Sonun­da dayanamadı, “Haydi ama, üşüttün beni” dedi.

    İki üç aydır, basında, siyasal ortamda, muhalif çevrelerde, hatta vatandaşın ağzında “Özal Çankaya’ya çıkamaz, çıksa bi­le oradan apar topar indirilir, Çankaya’yı ona dar ederiz” lâf­ları havalarda dolaşıp duruyor­du ya, dilimin ucuna geldi, şey­tan söyletti desem yeridir. “Eee efendim, Çankaya’nın havası biraz ayazdır” deyiverdim. Ki­nayeli konuştuğuma hükmet­miş olmalı ki, yüzüme tuhaf tu­haf baktı. Ben de “Sizi daha faz­la yormayayım. Bu kadarı yeter, teşekkür ederim” deyip kestim.

    Çok geçmedi, haftasına bu­na benzer bir olay daha yaşa­dım. Ama onda hiç, bir güna­hım yok. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın müdürü Mükerrem Berk, Semra Ha­nım’ın dayısı. Orkestra Kültür Bakanlığı bünyesinde ama, is­men kime bağlı? O adı taşıyan bir iki kuruluştan biri. Tabii Mükerrem Bey’in etekleri zil çalıyor. Özalların köşke çıkış­larının ilk haftasında, Konser­lerini onurlandırmaları şartı evvel. Gelmesine geliyorlar da, tam 7 dakika geç. Orkest­ra podyuma çıkmış, seyirciler sıralarında sabırsızlıkla bekli­yorlar. Ne o? Cumhurbaşkanı teşrif edecekler, İstiklâl mar­şıyla konser başlayacak. CSO Salonunun dinleyicileri hiç böyle bir beklemeye alışkın de­ğil. Özellikle, İsmet Paşa hiç bir konseri kaçırmazdı. Onun ran­devuları Ankaralılar tarafından dakiklik örneği olarak gösteri­lirdi. Dakikası dakikasına salo­na girerdi. İktidarda olsun, mu­halefette olsun, artık bir ritüel halini almıştı, hemen hemen herkes ayağa kalkardı ve İsmet Paşa alkışlanırdı. Ona gösteri­len bu saygı, kendisinin sanata karşı saygısının karşılığıydı.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Bir zamanlar Çankaya Köşkünün düzenli resepsiyonlarının sürekli davetlisi dört sanat fotoğrafçısından biri de bendim. Diğerleri Ara Güler, Sami Güner ve Mustafa Türkyılmaz idi.

    Zaten Özal’ın Cumhurbaş­kanlığına getirilişine özellikle aydın çevrelerde bir tepki mev­cutken, bu gecikme dinleyiciler arasında hoşnutsuzluk yarattı. Eşiyle birlikte ön sıradaki yer­lerine geçerken kimse ayağa kalkmadı. Üstelik arka sıralar­dan “yuuu” sesleri yükseldi. Bir rastlantı işte, bir hafta önce ben Salonun fuayesinde “En Büyük Dinleyici İsmet İnönü” diye bir sergi açmıştım. Bunun şakasını da yapardım. “Tam on üç yıl her Cuma İsmet Paşa ile beraber­dim, değişmez yerim de ikinci sırada, hemen onun arkasın­daydı” derdim. Bunu ilk kez du­yanlar “Ne o, İnönü Cumaya mı giderdi” diye sorarlardı. “Evet” derdim, “Her Cuma CSO salo­nunda buluşurduk. O nedenle İnönü’nün dünyanın en büyük şefleriyle, solistleriyle dünya kadar fotoğrafım vardır arşi­vimde. Onların bir bölümüy­le tam yerindir diye CSO’da bir sergi açmış bulunuyordum. Ça­lınan iki eser arasında Özal’a yaklaşıp, sergimin broşürünü takdim ettim. “Fuayede ibret bir sergi var. Bir göz atarsanız memnun olurum” dedim.

    “Özal Çankaya’ya çıkamaz, çıksa bile oradan
    apar topar indiririz” lâfları havalarda dolaşıp
    duruyordu ya, dilimin ucuna geldi, şeytan söyletti
    desem yeridir. “Efendim, Çankaya’nın havası
    biraz ayazdır” deyiverdim. Kinayeli konuştuğuma
    hükmetmiş olmalı ki, yüzüme tuhaf tuhaf baktı.

    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı makamındaki ilk fotoğrafı…
    Özal'ın Çankaya'sından ilk kareler
    Makamdaki ilk fotoğraf
    Özal’la röportajı birlikte yaptığımız, geçen ay hayatını kaybeden başarılı gazeteci Kurtul Altuğ.

    Dördüncü ya da beşin­ci sıranın başında Müşerref Hekimoğlu oturuyordu. Bana Özal’la ne konuştuğumu sordu. Ben de olduğu gibi aktardım. Evet, ibret sözcüğünü kullan­mıştım ama, içinde hiçbir ki­naye olmadan. Sen misin bunu söyleyen? Ertesi gün Müşerref Ablamız yazısına, “Dün gece Özal CSO konserine geç geldiği için yuhalandı” diye başlamış. Ben de yanına gitmişim, “İbret al bak. İsmet Paşa var ya, İsmet Paşa her konsere tam zama­nında gelirdi” demişim. Beni iyi niyetli davetim gazete ya­zısıyla böyle tescillenmez mi!.. Ört ki ölem.

    9 sayfalık röportajımızla başlayan Paris Match Türkiye dergisi örnek sayısı 1989 Aralık ayı başında ortaya çıktı. Hiç de fena basılmamıştı. Birinci say­fadaki künye bölümünde Baş­kan: Ali Naci Karacan, Genel Yönetmen: Kurtul Altuğ, Yazı İşleri Müdürü: Tuna Serim, Sa­nat Yönetmeni: Serap Sarıu­çak. Fotoğraf Direktörü: Ozan Sağdıç diye yazıyordu. Ama ne­dense, anlaşamadılar mı nedir, devamı gelmedi. O örnek sayı arşivlerimizde tatlı bir anı ola­rak kaldı.

  • NAZIM’IN EVİNDE VERA’NIN SOFRASINDA

    1951 yılında Türkiye’yi terk etmeye zorlanan Nâzım Hikmet, 1952’den öldüğü 1963 yılına kadar Moskova’da kendisine tahsis edilen evde yaşadı. Karısı Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nindir” dediği evi şairin ölümünden sonra bir kültürel miras bilinciyle korudu ve Türkiye ve dünyanın başka yerlerinden gelen Nâzım hayranlarını ağırladı. Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap, Nazım’ı, Vera’yı ve 2. Pesçanaya Sokağı 2 numaradaki evi ziyaret edenlerin öykülerini anlatıyor.

    İlk kez 1955’te karşılaşan Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova 1959’da evlendi.
    Nâzım, “Seni bir gün Paris’e götüreceğim. Seine Nehri kıyısındaki Büyük Paris
    Oteli’nde kalacağız” sözü verdiği Vera ile Paris’te.
    Vera, Paris seyahatlerini “Nazım’ı arkadaşlarıyla buluştuğu zamanki kadar mutlu görmemiştim” diye anlatır.
    Paris’te çektirdikleri fotoğraflarda çiftin mutluluğu gözlerinden okunuyor.
    Nâzım Hikmet, uzun yıllarını cezaevinde geçirdiği için boş duvarlardan hoşlanmaz. Bu nedenle evinin duvarlarında neredeyse hiç boş yer yoktur.
    “Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin? Saman sarısı saçlar nasılsınız?”
    Nazım Hikmet, eşinin her şeyi hayatta olduğu zamanki gibi koruduğu evinde çalışırken.
    Nazım’ın çalışma odası.
    Vera’dan, büyük aşkına son bakış. Haziran 1963.
    2001 yılında 68 yaşında hayatını kaybeden Vera Tulyakova, kızı Anna Stepanova’nın tabiriyle “gözleri kör edecek kadar güzeldi”.
    Nazım Hikmet’in yaşadığı evin duvarındaki kitabenin açılış töreninde Cengiz Aytmatov, Vera Tulyakova, Aziz Nesin, Konstantin Simonov ve diğerleri.
    Nazım Hikmet’in daktilosu.
    Ziyaretçilere evden bir hediye vermeyi adet edinen Vera Tulyakova’nın, oyuncu Fatma Girik’e hediye ettiği bebeğin adı elbette Fatoş.
    Nazım’ın evinin bugünkü hali. Duvardaki kitabede “Dünya Barış Ödülü sahibi büyük yazar Nâzım Hikmet 1952-1963 arasında bu evde yaşadı” yazıyor.
    1965’te Vera Tulyakova, Aziz Nesin ve karısı Meral Çelen’i evden uğurlarken. Dördüncü kişi, Nâzım’ın yakın
    dostu, dilbilimci Ekber Babayev (üstte). Vera’nın, evi ziyaret edenlere imzalattığı Nâzım Hikmet takvimleri (altta).
    Temmuz 1990’da çekilmiş karede Nâzım’ın evinde Vera Feonova, Ayşe Yaltırım, Vera Tulyakova, Samiye Yaltırım, Svetlana Uturgauri ve Natalia Rumyantseva (üstte). Sağdaki fotoğrafta ise Ergül Yaltırım, Hikmet Yaltırım, Ümit Zileli, Refik Durbaş, Atilla Coşkun, Necati
    Doğru, Coşkun Aral, Nebil Özgentürk, Moris Gabbay, Nuzhet Özkök, Can Dündar ve Zeynep Oral. (altta)

    NÂZIM’LA AYNI HAVAYI SOLUYANLAR

    Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap Mitos-Boyut Yayınları’ndan çıktı. 250 sayfalık kitapta Nâzım Hikmet’in, eşi Vera’nın ve yaşadıkları evin fotoğraflarının yanı sıra, evi ziyaret eden çok sayıda kişinin izlenimleri yer alıyor. Bu isimler arasında A. Kadir, Ataol Behramoğlu, Aziz Nesin, Can Dündar, Coşkun Aral, Fatma Girik, Genco Erkal, Nebil Özgentürk, Türkân Şoray ve Zeynep Oral da var.

  • Troçki’nin İstanbul’da ilk fotoğrafı

    Sovyet Devrimi’nin önderlerinden Troçki, Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybettikten sonra 1927’de Kazakistan’a sürgüne gönderilmişti. Sabık Harbiye Halk Komiseri, 18 Ocak 1929’da “karşı devrimcilik” suçlamasıyla Komünist Parti üyeliğinden de atılacak, ardından sı­nırdışı edilecekti. Troçki, yeni sürgün diyarı İstanbul’da kısa süreler dışında 1929-1933 arasında Büyükada’da yaşadı, içlerinde Sürekli Devrim, Rus Devrimi Tarihi ve Hayatım’ın da bulunduğu önemli kitaplar kaleme aldı. Cumhuriyet’in 2 Nisan 1929 tarihli nüshasında yer alan “Dün Troç­ki’nin resmini almaya muvaffak olduk” başlıklı habere eşlik eden fotoğraf, devrim liderinin Rus elçiliğindeki kısa ikametinden sonra geçtiği Tokatlıyan Oteli’nden ayrılırken gizlice çekilmiş. Troçki’nin iktidardan düştükten sonraki ilk fotoğrafı…

    NAMIK GÖRGÜÇ CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

  • Macar Başbakan unutur, 60 yıllık arşiv unutmaz

    Bundan 60 yıl önce, bugün Suriyeli göçmenlere nefretle yaklaşan bir yönetimi olan Macaristan’da büyük bir kargaşa hakimdi. Sovyet askerlerinin işgal ettiği ülkede binlerce Macar ölmüş, on binlercesi bugünkü Suriyeliler gibi göç yollarına düşmüştü. Mültecilerin duraklarından biri de Türkiye’ydi.

    Suriye’de patlak veren kar­gaşa can güvenliği olma­yan insanları yollara dü­şürdü. Komşuluk yüzünden ilk sığınacakları yer de doğal ola­rak Türkiye’ydi. Ama birçok in­san için umudun asıl zirve he­defi Batı Avrupa ülkeleri oldu. Zamanla göç dalgası ölümüne bir gayrete dönüştü. Başta Ege denizi olmak üzere birçok yer­de trajik olaylar yaşandı ve ya­şanmaya devam ediyor.

    Macar mültecilerinin Pendik’teki kampında, sosyal faaliyetlere de sahne olan yemekhane barakası.

    Ege’de yaşanan facialar bir yana, göçmen akınının kuzey Balkanlardaki geçiş noktala­rından biri olan Macaristan’da da yürek burkan olaylar yaşan­dı. Çeşitli yollardan gelip da­ha batıya, Schengen bölgesine ulaşmak üzere son kapı olarak bildikleri Macaristan’a gelen göçmenlere başlangıçta göste­rilen kısmi hoşgörü birdenbire acımasız bir sertliğe dönüştü. Trenlerden insan indirmeler, sınırlara yığılan sığınmacıla­rın üzerine tazyikli suyla, biber gazlı, coplu sert polis müdaha­leleri günlük havadislerden ol­du. Dünya kamuoyu, kucağında çocuğuyla can havliyle zulüm­den kaçan insanlara çelme ta­kan bir kadın kameraman ha­beriyle de sarsıldı.

    Bir anne ve kızı iştahla yemeklerini yiyor.

    Macaristan’ın tutumu ki­mi çevrelerce eleştirildiğinde, daha önce “Ülkemizde bir tek sığınmacı istemiyoruz” diyen Başbakan Viktor Orban, “Ülke­sinin Hıristiyan köklerini teh­tid eden sığınmacılarca istila edildiğini” söylemiş, sığınma­cılara da, “Siz Türkiye’de kalın, orası güvenli ülkedir, buralara gelirseniz başınız belâdan kur­tulmaz” tavsiyesinde bulun­muştu. Bu arada Macar insan hakları savunucularından cı­lız bir ses de duyuldu. “1956’yı unutmayalım. O tarihte bizler mülteciydik, ve başkaları bize kucak açılmıştı” diyen.

    Hemen anımsadım, anılan tarihlerde çekmiş olduğum fotoğraflarımın da tanıklığı­na dayanarak, 1956 yılına bir göz atmanın yararlı olacağı ka­nısına vardım. O yılı nasıl bir atmosferde yaşamıştı dünya? Hafızamı yokluyorum ve bazı ilginç şeyler olduğunu görü­yorum. Her şeyden önce, iki kutuplu bir dünyada soğuk sa­vaşın bir başka biçimde şekil­lenmeye başladığının düğüm noktası gibi kabul etmek ge­rekir o yılı. Bugüne kadar uza­nan ve bu günleri hazırlayan bir gelişimin miladı da sayıla­bilir pekâlâ.

    Ve kampın Türkiye’de doğmuş en genç üyesi annesinin kucağında.

    1956 yılı kişisel olarak be­nim için de bir başlangıç tari­hidir. Çünkü o yıl profesyonel gazetecilik yaşamına ayak bas­tığım yıl olmuştu. Hayat der­gisi çıkmadan bir ay kadar ön­ce bana foto muhabirliği teklif edilmişti. Dergi Nisan başın­da çıkmaya başladı. Tiefdruck tekniğine uygun özel bir ka­ğıda basılıyordu. 13 sayı çıktı, kağıt stoku tükendi. Menderes dönemi, özel tahsis alabilme­si için hükümetle pazarlık ge­rekiyordu. 5-6 ay sonra kağıt işi çözüldü ve yeniden çıkarıl­maya başlandı. Benim mimar olmak gibi bir idealim vardı. Teklife hemen “Evet” diye­memiştim. Dergiyi gördükten sonra, teklifi kabul ettim ve işe başladım.

    O sıralarda Arap İsrail sa­vaşı ile hemen hemen eşza­manlı olarak Orta Avrupa’da da bir olay patlak vermişti. Polonya’dan sonra Macaristan Sovyet baskısına başkaldır­mıştı. 2. Dünya Savaşı sırasın­da Macaristan henüz krallık­tı ve Almanya’nın müttefiki olarak Sovyetler’e karşı savaşa girmiş, ne var ki Ruslar tara­fından işgal edilmişti. Varşova Paktı üyeleri bir paktın parça­sı olmaktan çok Sovyetler Bir­liği’nin işgali altında gibiydi­ler. Stalin’in ölümünden sonra Macaristan’ın başına başba­kan olarak İmre Nagy geçmiş, Varşova Paktı’ndan ayrıldıkla­rını ilân etmişti. Onun bu ön­cü hareketi Macar halkınca, özellikle de üniversite öğren­cileri arasında benimsenmiş, direnişe daha sonra işçiler de katılmışlardı.

    1956’da Sovyet politikala­rına karşı kendiliğinden bir kalkışma tetiklenmişti. Sem­patik tavırlarına karşın Sovyet lider Kruşçev, Stalin’den aşağı kalmadığını gösterdi. Bu baş­kaldırıya sert tepki gösterdi ve 1956 Kasım ayında Sovyet güçleri askeri harekât başlattı­lar. 200 bin Sovyet askeri ve 6 bin tank Budapeşte’ye hücum etti. Tankların acımasız saldı­rısına karşı kullanılan molotof kokteyli bu direnişin sembolik silahıydı. Şiddetli çatışmala­rın ilk döneminde 722 Sovyet askeri ile 2500 cıvarında Ma­car hayatını kaybetti. Binler­ce devrimci tutuklandı, 2700’ü idam edildi. Macarların top­lam kaybı 25 bin kişiyi bulu­yordu. 200 bin kişi de ülkeyi terketmişti. Sovyetler, Ma­caristan’da başbakanlığa Ja­nos Kadar’ı getirdiler. Bir süre sonra İmre Nagy de tutuklandı ve idam edildi.

    Üç kuşak bir arada, ailece Türkiye’ye sığınmış bir Macar ailesi (üstte sağda). Bir polis amiri sığınmacıların nüfus kayıtlarını inceleyip kaydedilmiş bilgileri tek tek kendilerine onaylatıyordu (üstte). Bu genç kız masada kendine bir yer açmış, öğrendiği Türkçe sözcükleri listesine eklemekle meşgul (sağda).

    Macaristan’da yaşananlar birçok Macarı yollara dök­müştü. Kış kıyamet günlerin­de yakındaki ülkelerde sığın­macı durumuna düşmüşler­di. Sığınmacılardan Türkiye de nasibini aldı. 1957 yılının ilk günlerinde bu Macarların, Pendik’teki bir kampta korun­duklarını duymuştuk. Der­gi adına oraya gidip, onların yaşantılarından fotoğraflar çekmek ve okuyucularımız­la paylaşmak üzere kampın yolunu tuttuk. Ziyaretimizi, onları topluca görebilelim di­ye akşam yemeği saatine denk getirdik. Mülteci kampı, sanı­rım Kızılay’ın gözetiminde idi. Sığınmacılar tahta barakalar­da kalıyorlardı. Günlük sosyal faaliyetlerini yemekhane ola­rak kullanılan daha büyücek bir barakada gerçekleştiriyor­lardı. Pek çoğu, aileler halinde iltica etmişlerdi. Onlarla ko­nuşmaya çalıştığımızda Türki­ye’ye sığınmış olmaktan mem­nun oldukları anlaşılıyordu. Türklerin misafirperverlikle­rini öve öve bitiremiyorlardı. Hepsinin ortaklaşa öğrendik­leri anlaşılan ilk Türkçe söz­cük “Çok şükür” olmuştu.

    Bir Macar kadın önüne fu­tasını takmış, kampın aşçısı­na yardım ediyordu. Bir genç kız yemek masalarının birinde kendisine yer açmış, mektup yazdığını sanıyorduk. Meğer öğrendiği Türkçe sözcükleri ve Macarca karşılıklarını ya­zıyormuş. Aslında Üniversi­te hazırlığı içindeymiş. İşler uzarsa Türkiye’de okumak is­tiyormuş. Hâl hatır sorduğu­muzda boş oturmaktan başka sıkıntıları olmadığını söyle­diler. Kendilerine meslekleri­ne uygun birer iş verilse daha mutlu olacaklarmış. Elbette akıllarından çıkmayan bir şey varsa, o da vatanları ve geride bıraktıkları yakınlarıydı.

    11 çocuklu sığınmacı bir aile yemek masasında.
  • İRTİCANIN İSTANBUL’U FETHİ

    Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te patlak verdiği için bu adla anılan 13 Nisan 1909 tarihindeki isyan, İttihatçıların denetimindeki hükümeti devirmek için muhalefetin kışkırttığı, ama yönetemediği gerici bir hareketti. 12 gün boyunca başkent İstanbul’a hükmeden isyancılar, Meşrutiyet’i kurtarmak üzere Selanik’ten hareket edip İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nca etkisiz hale getirildi. II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşat padişah ilan edildi. İrtica kelimesi, ilk defa bu olaydan sonra kullanılmaya başlandı.

    13 Nisan sabahı Sultanahmet’te toplanan ve “şeriat isteriz” sloganlarıyla Ayasofya’nın yanındaki Meclis binasına yürüyen kalabalık.


    13 Nisan 1909’da İstanbul’da ayaklananlar, Meşrutiyet yönetiminin hoşnutsuzluğa ittiği medrese öğrencileri, alaylı subaylar, “şeriat isteriz” diye bağıran er ve erbaşlardı. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nca bastırılan isyan, Türkiye tarihinde gerici ayaklanmanın sembolü oldu.

    Selanik’ten hareket edip İstanbul’a gelen Hareket Ordusu’na mensup askerler, Yıldız Sarayı’nın bahçesinde.
    Hareket Ordusu içerisinde çok sayıda sivil gönüllü de vardı. Bunlardan bir grup Küçükçekmece civarında.
    İsyancılara karşı Meşrutiyeti korumak için gönüllü olanlar arasında silahlanmış Ermeniler de vardı.
    Meşrutiyete sadık askerleri kendi taraflarına çekmek için ulema kıyafeti giymiş isyancılar Harbiye Nezareti’nin önünde beyanname dağıtıyor.
    Resimli Kitap dergisinin Temmuz 1909
    tarihli kapağında, Hareket Ordusu komutanı
    Mahmut Şevket Paşa ve kurmayları (arka
    sırada İsmet ve Enver Beyler).
    Ayastefanos’ta (Yeşilköy) Meclis üyelerinin hareket planı yapmak üzere toplandığı yat kulübü. Ortada elinde bastonuyla Ayan Meclisi Reisi Sait Paşa.
    Hareket Ordusu’nun ilk komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa ve kurmay başkanı Mustafa Kemal.
    Fransız Illustration dergisi, Mayıs 1909 tarihli nüshasında muzaffer Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişini kapağa taşımıştı.

    13 Nisan günü boyunca askeri kışkırtanlar, genellikle İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ne yakın medrese öğrencileri ve ordudan uzaklaştırılmış alaylı subaylardı. Bunların arasında hoca kıyafetine girenler de bulunuyordu. Bazı subaylar ise er veya erbaş kıyafetiyle isyana katılmışlardı.

    Hareket Ordusu’na bağlı asker ve sivil gönüllüler, Karaköy meydanından Perşembe Pazarı yönüne doğru yürüyüşe geçiyor.
    İsyancılar Taşkışla, Davutpaşa, Taksim Kışlaları ve civarında da direniş gösterdiler. Kanlı çarpışmalar 24-25 Nisan günleri boyunca sürdü. Bugünkü İstiklal Caddesi üzerinde isyancılarla çatışmaya giren Hareket Ordusu askerleri.

    24 Nisan günü Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesiyle sokak
    çatışmaları başladı. İsyancıların bir bölümü Anadolu yakasına kaçtı,
    bir bölümü teslim oldu, birçok isyancı da kentin çeşitli yörelerinde direndi. En çetin çarpışmalar Fatih’te ve ancak topa tutularak ele geçirilebilen Babıâli’de yaşandı.

    31 Mart Vakası öncesi ve sırasında Meşrutiyet aleyhtarlarına destek veren İngiltere, isyancıların 15
    Nisan’da kurdurduğu kabineyi de güvenoyu almadan tanımıştı. İsyan bastırıldıktan sonra İngiliz Elçiliği önünde nöbet tutan Harbiyeliler.
    Şişhane yokuşunun başında mevzilenmiş Hareket Ordusu askerleri, Tünel’e doğru çıkmaya çalışıyor.
    Din adamı kılığında isyancıları kışkırtanlar “mektepli subayların orduyu frenkleştirmeye çalıştıklarını, bütün
    bunların İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başı altından çıktığını, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını” ifade eden konuşmalar yapmışlardı.

    31 Mart’ın dinsel bir hareket, hatta “şeriatçılık” olarak değerlendirilmesi,
    isyanı özellikle ulemanın kışkırttığı doğru değildi. İsyancıları harekete geçirmek için din
    öğesi kullanılmış ve ulemadan birçok kişi isyancıların sözcülüğünü yapmışsa
    da, üst düzey ulemâ çevreleri olayın dışında kalmıştı.

    İsyancılar tarafından öldürülen Lazkiye Mebusu Emir Arslan Bey’in Ayasofya’daki cenaze törenine binlerce kişi katılmıştı.
    Hedefteki isimlerden biri de, İttihatçıların keskinliğiyle tanınan İstanbul Milletvekili Ahmet Rıza Bey’di.
    Sokak çatışmaları sırasında Taşkışla’da şehit edilen Binbaşı Muhtar Bey ve cenaze konvoyu.

    Ayaklananlar, İttihat ve
    Terakki yanlısı gazeteler Tanin
    ve Şura- yı Ümmet’in yönetim
    merkezlerini bastılar. İstanbul
    Mebusları Ahmet Rıza ve
    Hüseyin Cahit Beyler aleyhine
    sloganlar attılar. Lazkiye
    Mebusu Emir Arslan Bey,
    isyanın ilk gününde Hüseyin
    Cahit Bey sanılarak; Adliye
    Nazırı Nâzım Paşa da, Ahmet
    Rıza Bey sanılarak öldürüldü.
    İsyancılar birkaç gün içinde
    yirmi kadar mektepli subayı da
    katlettiler.

    İsyanın bastırılmasından sonra Tophane-i Amire binası önünde halay çekerek kutlama yapan askerler.
    27 Nisan günü Sultanahmet’te zafer geçişi yapan Hareket Ordusu komuta heyeti ve askerleri.
    Mahmut Şevket Paşa, Binbaşı Enver Bey’in desteğiyle Hareket Ordusu komutanlığına getirilmişti.

    Hareket Ordusu’nun
    26 Nisan 1909’da duruma
    tamamen hakim olmasının
    ardından tutuklamalar
    başladı. Aynı sırada Sultan
    II. Abdülhamid’in tahttan
    indirilmesi de gündeme
    geldi. 27 Nisan 1909’da bu
    konuyu görüşmek üzere
    toplanan Meclis-i Milli,
    Sultan Abdülhamid’in
    saltanattan indirilmesini
    oybirliği ile kabul etti.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-46.png
    İdama mahkum olan isyancılar, Beyazıt ve Ayasofya meydanlarında, Köprübaşı’nda ve Kasımpaşa’da kurulan darağaçlarına asıldılar.

    26 Nisan günü kurulan
    askerî mahkeme,
    isyancıların yanısıra
    Sultan II. Abdülhamid’i
    de yargılamak
    istemişse de hükümet
    bunu kabul etmedi.
    Askerî mahkeme,
    70 kişiyi idama, 420
    kişiyi müebbet ve 6
    aydan başlayan çeşitli
    hapis, yüzlerce kişiyi
    de süresiz sürgün
    cezalarına çarptırdı.
    İsyanın elebaşısı Derviş
    Vahdeti de 1 ay süren
    yargılamanın ardından
    19 Temmuz günü
    asılarak idam edildi.