İstanbul’un fotoğrafla tanıştığı 19. yüzyılda, şehrin sınırları bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar belirgindi. O günlerin İstanbul’unu günümüze taşıyan öncü fotoğrafçılar, mekanlarını, konularını doğal olarak yerleşik hayatın binlerce yıldır devam ettiği “Tarihî Yarımada”dan, başka bir deyişle “Suriçi İstanbul”undan seçtiler. İzleyen yıllarda bu panoramik karelerden birçoğu, aynı açılardan tekrar tekrar çekildiler, kartpostallara konu oldular, dünyaca tanındılar. Bizim seçkimiz ise objektifin günlük hayatın ruhuna nüfuz ettiği, bir daha çekilmeleri mümkün olmayan fotoğrafları içeriyor…
(CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU)
Seyyar Dondurmacı
1960’lı, 70’li yıllarda İstanbul’un seyyar dondurmacıları tekerlekli arabalarla sokak sokak gezerdi. Aynı mesleğin daha eski icracıları “karcı”lar ise, kar ile meyve suyunu karıştırarak elde ettikleri sorbeye benzer serinletici tatlıyı dolaşarak satarlardı. Suriçi İstanbul’unda omuz askısının bir kefesinde dondurması, diğerinde tabakları bir karcı ve çocuklar, 1900’ler.
Aksaray’da Çeşme Başında
1869-1871 yılları arasında Aksaray’da Sultan II. Mahmut’un eşi, Sultan Abdülaziz’in annesi tarafından yaptırılan Pertevniyal Valide Sultan Camii. Mimarı İtalyan Montani olan eserin Aksaray Meydanı’na bakan göz kamaştırıcı kapısının iki yanında bulunan çeşmelerde serinleyen, abdest alan semt sakinleri. Sebah &Joaillier, 1900’ler.
Beyazıt Meydanı’nda Sıkı Pazarlık
Eskiden İstanbul’da kent yöneticilerince belirlenmiş kurban satış noktaları bulunmazdı. Çoğu taşradan gelme satıcılar Kurban Bayramı arifelerinde alıcılarla şehrin merkezî yerlerinde buluşur, kurbanlıklar uzun pazarlıklar sonucunda el değiştirirdi. Beyazıt Meydanı’da kurban alışverişi..
Aya İrini Hatırası
İstanbul’da bulunan camiye dönüştürülmemiş en büyük Bizans kilisesi olan Aya İrini Topkapı Sarayı’nın inşasıyla Sur-ı Sultanî içinde kalmıştı. Bir süre iç cephanelik, ardından Harbiye Nezareti silah ambarı olarak hizmet veren yapı, 1973’ten beri sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Aya İrini önünde hatıra fotoğrafı çektiren ziyaretçiler.
Beyazıt Semalarında Akrobasi
İstanbul’un fethinden sonra yaptırılan ilk Osmanlı selatin camii Fatih Camii günümüzde özgünlüğünü yitirdiğinden, II. Bayezid tarafından yaptırılan Bayezid Camii, İstanbul’un orijinalliğini koruyan en eski selatin camii kabul edilir. Mimarı kesin olarak bilinmeyen eserin iki minaresinden birinin külahı, iptidai şartlarda tamir ediliyor, 1930’lu yıllar.
AYASOFYA’NIN ETEKLERİNDE YAŞAM
Fetihten sonra camiye, Cumhuriyetle birlikte müzeye dönüştürülen, Osmanlı selatin camilerinin başlıca esin kaynağı olan mimari şaheser Ayasofya. Muhteşem yapı, yaklaşık 1500 yıldır günlük hayatın arkaplanında varlığını bütün haşmetiyle hissettirmeye devam ediyor. Febus, 1900’ler.
Edirnekapı’da Semt Sakinleri
Nüfus kontrolü için zaman zaman Hayırsız Ada’ya sürülerek açlıktan ölüme terk edilen İstanbul’un sokak köpeklerinden şanslı bir grup ve onlara şefkat gösteren bir Edirnekapılı. Arka planda yıkıntı halindeki kara surları ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihr-î Måh Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1562-65 yılları arasında yaptırılan Mihrimah Sultan camii.
Eminönü Meydanı
Artık İstanbul kalabalık bir şehir, 1935 sayımına göre nüfusu tam 758. 488! Emönünü gibi merkezi yerlerde, iş gidiş-dönüş saatlerinde kalabalık kendini hissettiriyor. 1930’larda Namık Görgüç tarafından çekilen fotoğrafta Eminönü- Bahçekapı durağında yolcu alan 19 numaralı Kurtuluş- Beyazıt tramvayı görülüyor. Fonda faytonlar, otomobiller ve Galata Köprüsü…
İşgal Günlerinde Suriçi
İşgal İstanbul’undan bir günlük hayat manzarası: Şehir surlarıyla ahşap yapıların iç içe geçtiği Edirnekapı semtinde çarşaflı kadınlar. Fonda bir Fransız askeri ve müşteri bekleyen bir ayakkabı boyacısı.
MISIR ÇARŞISI AVM
Önde 1660’da Turhan Sultan tarafından mimar Kazım Ağa’ya yaptırılan İstanbul’un en eski kapalıçarşılarından Mısır Çarşısı, arkada tarihî yarımada siluetinin en etkileyici yapılarından görkemli Süleymaniye Camii. Kuruluşundan bu yana şehrin önemli alışveriş merkezlerinden olan çarşının önü her zamanki gibi hareketli. Ulaşım ve nakliyede atlı araçların yaygın kullanımı dikkat çekiyor (solda). Mısır Çarşısı önünde kurulan pazar yerinde karpuz sergileri ve esnafın açığını kollayan bir zabıta. Fotoğraflar: Sebah &Joaillier, 1900’ler.
Kadırga’da Bayram Eğlencesi
Yer Kadırga, tarih 21 Temmuz 1917. Ramazan Bayramı’nın birinci günü. Bayram yerinde bir tiyatro gösterisi sergileniyor. Derme çatma sahne üzerinde icra-i sanat eyleyen oyuncular ve onları neşeyle izleyen semt ahalisi, anonim.
Sarayın Komşuları
Bizans devrinin Blakhernai sarayından günümüze kalan tek yapı, Tekfur Sarayı. 10-11. yüzyıllarda Edirnekapı’da kara surlarına bitişik nizamda inşa edilen bina 17 yüzyılda hayvanat bahçesi, 18. yüzyılda seramik işliği, 19. yüzyılda cam atölyesi olarak kullanılmış. Çöplüğünde bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen Kaşıkçı elmasının bulunduğu da rivayet edilen yapının çevresinde bugün hâlâ arkeolojik çalışmalar devam ediyor. Saray’ın ve surların eteklerinde tarihle iç içe yaşayan mahalleli. Stiglitz Berlin, 1905. “Tekfur Beach”te deniz ve güneş keyfi yapan bir genç (altta).
Kapalıçarşı’da Esnaf İçtiması(!)
30.700 metrekare kapalı alanı, 66 sokağı, 4000 kadar dükkanıyla dev bir labirenti andıran Kapalıçarşı, dünyanın en büyük ve en eski çarşılarından biridir. Fatih Sultan Mehmed’in Sandal Bedesten’i yaptırttığı 1460’ta kurulduğu kabul edilir. Tarihi boyunca hem şehir sakinleri, hem de yabancı ziyaretçiler için bir çekim merkezi olan Kapalıçarşı’nın 1900’lerdeki esnafı, objektifin varlığına bugünküler kadar aşina değildi.
Çemberlitaş
Çemberlitaş’ta, Kapalıçarşı girişinde bulunan Nuruosmaniye Camii’nin yapımına sultan I. Mahmud döneminde başlanmış, eser onun vefatıyla tahta geçen III. Osman’ın saltanatında bitirilmişti. İstanbul’un ilk barok camii sayılan yapının “Osman’ın Nuru” ismini hem padişahın adından hem de caminin içindeki ışıktan aldığı söylenir. Cami sebilinin önünde müşteri bekleyen seyyar satıcılar ve ayakkabısını boyatan bir zabit. Anonim, 1900’ler.
Yerebatan Sarnıcı’nın Kayıkçısı
İhtişamlı mimarisi ve 9 metre yüksekliğindeki 336 sütunu nedeniyle halk dilinde “Yerebatan Sarayı” olarak anılan Bazilika Sarnıcı, Bizans’ın en büyük kapalı su sarnıcıydı. 1987 yılındaki restorasyondan önce ziyaretçiler, zemin suyla kaplı olduğundan bugünkü gibi sütunların arasında yürüyerek dolaşamazdı. Sarnıcın gizemli labirentinde bir kayık, 1900’ler.
Divan Yolu’nda Seyyar Satıcılar
Çemberlitaş Divan Yolu’nda, 1594’te kendi adını taşıyan külliye ile birlikte Koca Sinan Paşa tarafından mimar Davut Ağa’ya yaptırılan sebilin önünde seyyar satıcılar ve yağmurdan korunmak için şemsiyelerini açmış hanımlar. Meyve, simit, kahve satıcılarının yerinde günümüzde çakmakçılar, gözlükçüler, selfie çubukçuları boy gösteriyor.
Bozdoğan Kemeri
1941’de Unkapanı-Aksaray aksında yapımına başlanan Atatürk Bulvarı, birçok tarihî yapıyı yerlebir etmişti. Kıyımdan kurtulan eserlerden biri de, IV. yüzyılda Bizans İmparatoru Valens tarafından yaptırılan ve günümüzde Bozdoğan ismiyle anılan su kemeriydi. Hem Bizans, hem Osmanlı dönemlerinde su şebekesinin en önemli arteri olduğu için defalarca restore edilen kemerin bugün 921 metresi ayakta. Bulvarın yapımından önce kemerin altından geçen bir atlı çöpçü (üstte). 1960’larda hâlâ varlıklarını sürdüren kemere komşu ahşap evler.
1925 yılında yapılan şapka devrimi halkın günlük hayatına ilginç değişiklikler getirmişti. Şapka ile namaz kılmak mümkün olmadığından, cami girişlerinde bu yeni aksesuara özel vestiyer benzeri mekanlar oluşturulmuştu. Şapkaların, bastonların ve ayakkabıların bırakıldığı bu mekanlar, zaman içerisinde şapka takma alışkanlığı azalınca ayakkabılıklara dönüştü. Fritz Krause tarafından çekilen fotoğrafta, ibadetten sonra camiden çıkan vatandaşlar, numaralandırılmış sıralardan şapkalarını alıyor.
60 yılı aşkın bir süre fotoğrafla uğraşmışsanız, kader önünüzde siyaset ve sanat dünyasının kapılarını açmışsa, yıllar sonra arşivinizi karıştırdığınızda bugün herkesçe tanınan bazı kişilerin objektifinize ilk yakalanışlarında ne kadar genç, hatta çocuk yaşlarda olduğunu fark edersiniz. Dergimizin bu sayısından itibaren zaman zaman Ozan Sağdıç’ın arşivinden bu tanıma uyan fotoğrafları sizlerle paylaşacağız. İşte, vakt-i zamanında onun objektifine takılan ünlülerin fotoğraflarından ilk seçki…
GENCO ERKAL İlk sayfalar…
Lise yıllarımda, yani 1954 yılına kadar iyi bir tiyatro seyircisidim. Şehir Tiyatroları’nın oyunlarını elimden geldiğince izlemeye çalışırdım. Ses Opereti ve Muammer Karaca topluluğunun temsillerini defalarca seyrettiğimi anımsıyorum. Atlas Sineması’nın asma katındaki Küçük Sahne’yi de hiç unutamam.
Liseden sonra kader beni önce Fotoğrafçılar Derneği’ne kâtip, sonra da foto muhabiri yaptı. O günlerde de tiyatro sevgim sönmedi, tersine alevlendi diyebilirim. Kafamıza bir de alengirli bir çivi çakılmıştı: Absürt tiyatro. Zaten absürt mizaha bayılırım, tiyatrosu da ilgimi çekmişti. Teknik Üniversite çevresinde bu işle uğraşan amatör gençler olduğunu duyuyordum. Onlara “Genç Oyuncular” deniyordu. Gidip izledim onları. Tavtati Kütüpati isimli oyunlarının provasından fotoğraflar da çektim. Atilla Alpöge, Ergun Köknar, Mehmet Akan gibi isimler o günlerden belleğime kazınmış. İşte onlardan biri de Genco Erkal’dı.
Yıl 1958. Bu arkadaşlar turizme yeni yeni açılma aşamasındaki Erdek’te bir festival düzenlemişler. Amatörce bir uğraş, ne var ki başarılı olmuş. 1959’da “Bu iş yalnız tiyatro ile olmuyor, yanına müzik de katalım” deyip ikinci festivali zenginleştirme kararı almışlar. O zamanın İstanbul’unda gençler arasında bu türden bir organizasyon yapmak çok zor olduğundan rotayı Ankara’ya çevirmişler. Milli Kütüphane Müdürülüğü’nde sanatsal etkinlikler hazırlayan Sunuk Pasiner, Devlet Konservatuvarı ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü öğrecilerinden 30 kişilik bir orkestra derlemiş. Orkestrayı o yıl Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na şef yardımcısı olarak atanmış olan Hikmet Şimşek yönetecek.
57 yıl öncesinden bir kare Genco Erkal, 1959 yılnda ikincisi yapılan Erdek Festivali’nde nota sehpasındaki sayfaların uçmaması için “mandal rolü” üstlenen gönüllülerden biri. Genco Erkal yeni profesyonel olduğu dönemde Mavi Devriye adlı oyunun kulisinde rol arkadaşları Müşfik Kenter ve Kâmran Yüce ile (altta).
.
O orkestrada Devlet Konservatuvarı son sınıf öğrencisi olarak bulunanlardan biri de benim sözlüm, viyola çalıyor. Ben İstanbul’da Harbiye’de askerliğimin son günlerini yaşıyorum. İzin alıp Erdek’in yolunu tuttum. O tarihte Erdek’te turistik tesis yok, bazı kurumların çadırlı kampları var sadece. Ben PTT kampına yerleştim. Genç Oyuncular ise merkeze yakın bir koru içine Kızılay çadırlarından bir kamp kurup, kampın bir bölümünü dikenli telle ayırıp Ankaralı konuklarına vermişlerdi. Üç dört gün sonra ayıp oluyor düşüncesiyle o dikenli teli kaldırdılar.
İki grup kısa sürede kaynaştı. İki kez yağmur yağdı, arazi çamur oldu. Gençler çadırlara hapsoldular. İstanbullu oyuncular, Ankaralı konukların yardımına canla başla koşturuyorlardı. Orkestra, iki ayrı konser için iki ayrı program hazırlamaktaydı. Provaların çoğunu okul binasında yaptılar. Ancak konserler düz bir arazide, açık havada icra edilecekti. Konserin birinde Hikmet Şimşek bagetini her kaldırışta orkestradan önce, yakın bahçelerden birinde bir eşek içli içli anırmaya başlıyor, gülüşmelere neden oluyordu. Öbür konser ise fırtınalı bir havaya denk gelmişti. Böyle durumlarda çalgıcıların sehpaya konulan notalarını mandallama gibi bir tedbirleri vardır. Ancak öyle bir tedbir düşünülmemişti, mandal yoktu. Notalar rüzgârın etkisiyle uçuşacaklardı. Tek çare her sehpanın altına bir gönüllü çömelecek ve notanın sayfalarını iki eliyle sıkı sıkı tutacaktı. Gönüllülerden biri de Genco’ydu.
Genco Erkal’ı her türlü rolde görmüş olabilirsiniz. Kâh kral oldu, kâh yoksul biri. Sırasında akıllı da oldu, deli de. Nazım’ın sesi de oldu, absürt oyunlarda da oynadı. Ama herhalde kendisini mandal rolünde gören yoktur!
Genco daha sonra genç bir profesyonel oyuncu olarak çıktı karşıma. Karaca Tiyatro’nun ilk günlerinde, Muammer Karaca’nın vodvil tarzındaki kendi oyunları ve kadrosu dışında, “Saat 6 Oyunları” diye daha sanatsal eserler sergilenmeye başlanmıştı. İlk gösteriler Kenter kardeşlerin Salıncakta İki Kişi ve Çöl Faresi oyunları idi. “Saat 6 Oyunları” birçok sanatçıyı daha tanınır kılmıştı. Gürriz Sururi Cam Kırıkları’ndaki, Lâle Oraloğlu ise Tahta Çanaklar’daki rolleriyle burada parladılar. Genco Erkal’ın amatörlükten profesyonelliğe geçerken rol aldığı ilk oyunlardan biri de “Saat 6 Oyunları”nda sergilenen Mavi Devriye idi. Eser, Amerikan askerlerinden bir müfreze ile bir Japon esir arasında geçenleri anlatıyordu. Genco, Cahit Irgat, Müşfik Kenter, Şükran Güngör, Sadri Alışık, Turgut Boralı gibi isimlerin olduğu müfrezenin en genç askeri rolündeydi.
IŞIK YENERSU Haşarı bir genç kız
Sevgili Yıldız ablamız Yıldız Kenter bir seferinde “Ben bu yaşımda, her sahneye çıkışımdan önce, kuliste heyecandan tir tir titrerim” demişti. Bir de, tiyatro öğrencisi bir genç kızı düşünün. Mezuniyet sınavını vermek üzere, konservatuvarın sahnesinde kendisine not verilecek oyunun kulisinde sırasını beklemektedir. Yaprak gibi titremez mi?
İşte Işık Yenersu’yu Devlet Konservatuvarı’nın tarihi Cebeci binasındaki gösteri salonunun sahnesine açılan kuliste, tam da bu hava içinde yakalamıştım. Cüneyt Gökçer’in sahneye koyduğu Anna Frank’ın Hatıra Defteri oyununda Anne Frank rolündeydi. Işık Yenersu kendisinden emindi ama işte o sahneye adım atacağı anların heyecanını fotoğrafta bile hissedebiliyoruz.
Işık, konservatuvardan mezuniyetiyle birlikte Devlet Tiyatrosu sanatçısı oldu. İlk katıldığı oyun Orhan Asena’nın Alemdar Mustafa Paşa’nın trajik yaşamını konu alan Tohum ve Toprak oyunuydu. Işık Yenersu, son ana kadar paşasını terk etmeyen genç gözdeyi canlandırmaktaydı.
Objektife yansıyan heyecan
Işık Yenersu, sağdaki fotoğrafta Devlet Konservatuvarı’nın tarihi binasındaki salonun kulisinde sahneye çıkmak üzere. Heyecanı yüzünden okunuyor. Tandoğan Meydanı’nı dolduran bir gençlik mitinginde, kürsüden ilk kez bir Nazım Hikmet şiirini açık açık okuyan da oydu (altta).
İleride daha detaylı anlatmayı düşünüyorum, 1965 yılında ilk yerli fotoromanı ben yapmıştım. Bir aşk üçgenini anlatacaktık. Genç adamı Semih Sergen olarak seçmiştim. Masum genç kız olarak Devlet Tiyatrosu’nun genç elemanlarından, zarafeti ile göze çarpan Çiğdem Selışık uygundu. Bir de haşarı bir kız gerekliydi. O rolü de pırıl pırıl Işık Yenersu’ya vermiştik.
Bu haşarı arkadaş, gerçekten de ele avuca sığmaz, son derece aktif bir yapıya sahipti ve 68 kuşağının efsane gençlik günlerini şahane bir coşkuyla yaşıyordu. Örneğin Tandoğan Meydanı’nı dolduran muhteşem bir gençlik mitinginde, kürsüden ilk kez bir Nazım Hikmet şiirini açık açık okuyan oydu.
İlkeliydi, dirençliydi, iyi bir arkadaş, yoldaştı Işık Yenesu. Onu hep sevgiyle anarız.
MEHMET ALİ ERBİL Müthiş bir başlangıç
Peter Shaffer’ın Equus adlı oyunu 1973 yılında Londra’da sahnelenmiş ve büyük yankı uyandırmıştı. Eser, 17 yaşında bir seyisin şişe benzer bir aletle altı atı kör edişini ve gencin ruhsal durumunu analiz etmeye çalışan psikiyatrın öyküsünü anlatıyordu. Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Cüneyt Gökçer oyunu yerinde ve sıcağı sıcağına seyretmiş, çok etkilenmişti. Türkiye’de de sahneye koymak istediği oyunu Tiyatro’nun nöbetçi yazarı(!) Sevgi Sanlı derhal Türkçeye çevirmiş, ismine de Küheylan demeyi uygun görmüştü. Oyunun kadrosu kurulurken Kerim Avşar, Gülgun Kutlu, Nermin Sarova gibi güçlü oyuncular seçilmişti. Peki 17 yaşındaki genç seyisi kim oynayacaktı?
Ödül getiren performans
Mehmet Ali Erbil’in henüz konservatuvar öğrencisiyken konuk sanatçı olarak oynadığı Küheylan’dan bir sahne. Erbil o kadar yetenekliydi ki genç yaşındaki bu performansıyla Sanatseverler Kulübü’nün geleneksel En İyi Tiyatrocu Ödülü’nü kazanmıştı.
Yeşilçam filmlerinden Sadettin Erbil’i epeyce seyretmişliğimiz vardı, kendisini bilirdik. Ama oğlunu mektepli tiyatrocu olsun diye, o zamanların tek devlet konservatuvarı olan Ankara Konservatuvarı’na yazdırdığından haberimiz yoktu. Karşımıza konuk oyuncu olarak ve seyis Alan Strang rolüyle çıkınca öğrendik kim olduğunu. Konservatuvar son sınıf öğrencisi Mehmet Ali Erbil o kadar yetenekliydi ki Küheylan’daki performansıyla Sanatseverler Kulübü’nün geleneksel En İyi Tiyatrocu Ödülü’nü kazandı.
Mehmet Ali Erbil mezun olduktan sonra hemen Devlet Tiyatrosu kadrosuna alındı ve İstanbul Efendisi oyununda göreve başladı. Kısa bir sure sonra Ankara’da memur statüsünde bir oyuncu olmak onu sıktı mı nedir, kapağı İstanbul’a attı. Tiyatrocu olarak onu Şan Sineması’nda sahnelenen kimi müzikli süper prodüksiyonlarda da izledik sonradan. Başarılı performans sergilediği sinema filmleri de hatırlardadır. Ama Erbil’in sonraki yıllardaki tercihi sahne ve sinema değil, televizyon dünyası oldu.
UĞUR DÜNDAR Bir sunucunun dönüşümü
Henüz TRT kurulmadan önce, Almanların yardım olarak verdiği teknik cihazlarla Mithatpaşa Caddesi’ndeki bir apartmanın bodrumunda, gelecekte başlatılacak televizyon yayını için eleman yetiştirmek üzere “Televizyon Eğitim Merkezi” adı verilen bir stüdyo kurulmuştu. Eğitim gören bazı kişiler yapımcı olarak yetiştirilmek amacıyla İngiltere’ye, BBC’ye de gönderilmekteydi. Uğur Dündar da BBC kursuna gönderilenlerden biriydi.
Televizyonun tek kanal ve siyahbeyaz olduğu yıllarda, yayınlar başlar başlamaz göstericilerimizi açıyor, gece yarısı “haşşş” sesiyle birlikte görüntünün kaybolduğu saate kadar ekrana ne çıkarsa ayrım yapmadan seyrediyorduk. Uğur Dündar’a spor programlarında sunucu olarak rastladık, zevkle izledik. Gençliği ve yakışıklılığının yanında kusursuz sunumuyla da beğeni kazanmıştı.
1970’li yıllarda, Abdi İpekçi’nin yönetimindeki Milliyet’te küçük bir kadroyla gazetenin ilavesi olarak verilen Radyo-TV dergisini Ankara’da hazırlıyorduk. Goethe Enstitüsü’nün İzmir Caddesi’ndeki Alman Kütüphanesi komşumuzdu. Bir gün Alman bir sanatçının resim sergisi açılmadan önce neler olup bitiyor diye kapıdan başımı uzattım. Uğur Dündar, konuk sanatçıyla röportaj yapıyordu. Arkadaşımız Feray Saydam da çevirmenliği üstlenmişti.
Spordan kültür-sanata O güne kadar hep spor programlarını sunarken görmeye alıştığımız Uğur Dündar, Ankara’da sergi açan bir Alman ressamla söyleşi yapıyor. Çevirmenliğini üstlenen kişi ise Feray Saydam.
O güne kadar hep spor programlarında görmeye alıştığımız Uğur Dürdar’ı şimdi bambaşka bir kulvarda görüyorduk. Bu onun için köklü bir değişim ve büyük bir başlangıçtı. Olayı hemen fotoğrafladım ve beşinci kattaki Milliyet bürosuna çıkıp editor arkadaşıma da “Uğur Dündar aşağıda” dedim.
Arkadaşım daima eksantrik şeyler peşinde koşan, onları bulan, olmadı icat eden, bu yönüyle de çok ünlü olmuş bir gazeteciydi. Hemen aşağı koşup Dündar’ı soru yağmuruna tutmaya başladı. Ünlü sunucu da da sakin sakin yanıtlar veriyordu. O günlerin öncesinde, bir maçı anlatırken mi, yoksa söyleşi sırasında mı hatırlamıyorum, “performans” diye bir sözcük kullanmıştı. Daha önce bu sözcüğü kimse kullanmamış, çoğu kimse de nereye oturtacağını kestirememişti. Bu nedenle millet performans lafını bir diline doladı ki, deme gitsin. Eski köye yeni adet getirdiğini söyleyen mi ararsınız, züppelik ettiğini söyleyen mi… Bizim arkadaş da Dündar’a söyleşi arasında “Sahi performans nedir?” diye sormaz mı? Genç muhatabı bu konunun dedikodu malzemesi edilmesinden yılmış, o kadar rahatsız olmuş ki, alınganlık gösterdi. Sanki hassas bir damarına basılmıştı, birden ciddileşiverdi. Sonu elbette tatlıya bağlandı ama epey soğuk bir hava esmişti.
İşte bu anı da, objektife yakalanmamış, ama fotoğrafın arka planında belleğime objektifsiz kazınmış tatlı bir hatıra oldu.
İDİL BİRET Gerçek bir harika çocuk
Henüz yedi yaşındayken, İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün teklifi ile Suna Kan ile birlikte “Harika Çocuklar Yasası”nın çıkarılmasına neden olan İdil Biret’in müziğe olan ilgisi iki yaşında başlamıştı. Ailesiyle birlikte gittiği Paris’te eğitim gördüğü yıllar benim de ortaokul ve lise yıllarıma rastlar. Sevimli bir çocuğun fotoğraflarını ve olağanüstü başarılarını basından izleyip durmuştuk. 1957 yılı yazı olacak, foto muhabirlik yaşantım henüz bir yılını doldurmamışken İdil’in fotoğrafını çekme fırsatım doğdu.
O artık 15 yaşındaydı ve genç kız olma yolundaydı. Ünlü pedagog Nadia Boulanger’in gözetiminde yetişmiş, Alfred Cortot ve Wilhelm Kempff ile çalışmış ve o yıl Paris Ulusal Konservatuvarı’nın yüksek kısmını piyano, eşlikçilik ve oda müziği dallarında birinci olarak bitirmişti. Yaz olması dolayısıyla Türkiye’de, Kadıköy Moda’daki evlerinde olacağını öğrenmiştik. Yalnız o değil bir başka yetenekli kızımız Ayşegül Sarıca’nın ailesi de aynı semtte komşularıydı. Bir süre sonra çalışmalarına devam etmek üzere Paris’e dönecekti.
Çektiğim ilk fotoğrafında İdil Biret, Prof. Nurettin Şazi Kösemihal’in Moda’daki evinde piyano başında.
Dergimizin asıl patronu Kazım Taşkent’in ve onun kültür başdanışmanı Vedat Nedim Tör’ün harika çocuklara karşı ilgileri fazlaydı. O sıralar Hayat dergisinden Dinçer adlı arkadaşla Kadıköy’ün yolunu tuttuk. Bizi evinde misafir edecek olan, felsefe ve sosyoloji hocası Profesör Nurettin Şazi Kösemihal idi. İdil ve Ayşegül birlikte orada olacaklardı. Nurettin Şazi Bey, Ankara’da İdil’in yeteneğini ilk keşfedenlerden ünlü müzikolog Mahmut Ragıp Gazimihal’in kardeşiydi ve İdil’in ailesiyle bir akrabalık bağları vardı sanırım. Uzun sohbetler arasında arkadaşım sorularını sordu, ben de iki çok değerli genç piyanistimizin bol bol fotoğraflarını çektim. O zaman İdil 15, Ayşegül 17 yaşındaydı. İdil müzik alanında kazandığı yüksek kariyerine karşın, tam çocuklukla genç kızlık sınırındaydı. Nitekim bir ara bahçede mahallenin kız çocuklarıyla top oynadı, ip atladı.
Daha sonraki yıllarda da pek çok temasımız oldu kendisiyle. Ankara’da oturduğumuz İzmir Caddesi’ndeki apartman dairesinde karşı komşumuzun evinden ne zaman piyano sesleri duysak İdil Biret’in Ankara’da olduğunu anlardık. İdil’in Ankara’da kaldığı karşı dairemizin sahibi İdil’in “Vahdet teyzesi”, yani Almanya ve Avuturya’da kariyer yapmış olan ilk sopranomuz Vahdet Esmen idi.
İdil Biret, “Vahdet teyzesi”nin, yani Almanya ve Avusturya’da kariyer yapmış olan ilk sopranomuz Vahdet Esmen’in piyanosunun başında. Vahdet Hanım, Ankara’da karşı komşumuzdu.
AYŞEGÜL SARICA Üstün yetenekli bir hanımefendi
Nurettin Şazi Bey’in konağından çıkıp, daha özgün fotoğraflarını çekmek üzere Ayşegül Sarıca’nın ailesine ait konağa geçmiştik. Bu konak gerek yapısı ve gerek içindeki eşya ile tarihin derinliklerinden geldiği belli olan köklü bir ailenin izlerini taşıyordu. Sarıcazadeler Eğriboz adasından gelip Moda’ya yerleşmiş eski bir asker ailesi imiş. Son kuşağın baba tarafı Abdülhamid’in saray doktoru Arif Paşa’ya, anne tarafı ise Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya dayanıyormuş.
Uzun yıllar sonra
17 yaşındaki Ayşegül Sarıca, Moda’daki evlerinde piyano başında. Bu kareyi İdil Biret’in ilk fotoğraflarıyla aynı gün çekmiştim. Sarıca zaman içinde dünyaca ünlü, son derece kıymetli bir sanatçımız haline geldi. Ayşegül Sarıca üstteki kare çekildikten uzun yıllar sonra Bilkent Senfoni Orkestrası şefi Rickenbaher ile konser provasında görülüyor (altta).
Ayşegül 5 yaşındayken piyano öğrenmeye başlıyor. İlk öğretmeni Gertrud Isaac isimli bir Alman hanım. Sonra Belediye Konservtuvarı’na veriliyor. Buradaki hocası da çok değerli bir müzisyen ve ülkemize bir çok sanatçı kazandırmış olan Ferdi Statzer. İlk konserini 9 yaşında veriyor Sarıca. Daha da sonra eğitimine Paris Ulusal Konservatuvarı’nda devam ediyor. 1953’te piyano bölümünden, 1954’te de oda müziği bölümünden birincilikle mezun oluyor. Biz onunla karşılaştığımızda Margarite Long’un Müzik Akademisi’ne devam etmekteydi. Başarılar kazanacağı yarışmalar, konserler dolu tüm bir yaşam henüz önündeydi.
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Ayşegül Sarıca ile çok kadirşinas, çok muhterem ve tabii çok çok değerli bir piyanist dost kazandğımı söyleyebilirim.
OKTAY EKŞİ-ALTAN ÖYMEN Ankara Okulu’nun yetiştirdiği, yıllara meydan okuyan iki gazeteci
Objektifime erken takılanlardan bir bölümünü anlattığım bu yazıyı iki duayen gazetecimizin gençlik portreleriyle taçlandırmak istiyorum. Başkent Ankara iyi gazeteci yetiştirmenin anakarasıdır. Burada genç gazeteciler işe muhabir olarak başlarlar. Zamanla aranan, anılan yazar olurlar. Sonra köşe yazarı, başyazar ya da yönetici olarak en büyüklerinden bir İstanbul gazetesine transfer olurlar.
Ben tersine bir transferle 1960’ta Ankara’ya atandığım zaman oradaki genç gazetecilerin pek çoğu DP iktidarına muhalefetten dolayı “Ankara Hilton” adını taktıkları Ulucanlar Cezaevinde’ydiler. Toplu tahliyeleri zafer şenliği gibi olmuştu. Kimileriyle muhabbetimiz ta o günlere dayanır.
Altan Öymen ve Oktay Ekşi birkaç yıl farkıyla çağdaşım sayılırlar. Oktay Ekşi’nin bu terütaze görünen fotoğrafını Kurucu Meclis’in ilk toplantı gününde çektiğimi anımsıyorum. Altan Abi’yi ya bir ara Ankara Palas’ta, ya da Zeki Müren’le röportaja gittiğimiz bir günde Belvü Palas’ta çekmiş olmalıyım. Zeki Müren’in şakalarıyla şenlikli bir gündü o gün, mazide kalan…
Oktay Ekşi’nin daha olgunluk dönemi fotoğrafı 1970 cıvarında, Altan Öymen’in fotoğrafı ise 1980’lerde çekildi.
Ankaralı gazeteci dostlar Altan Öymen ve Oktay Ekşi birkaç yıl farkıyla çağdaşım sayılırlar. Kendileriyle tanışıklığım 1960’lı yıllara uzanır.
Milli Birlik Komitesi 27 Mayıs’ta yönetime el koyduğunda, yazarımız Ozan Sağdıç Ankara’ya yeni taşınmış genç bir gazeteciydi. Haberi duyar duymaz sokağa fırlayıp çektiği fotoğraflardan bazıları onun uluslararası çapta ün kazanmasını sağlayacaktı.
Türkiye’de siyasi tansiyonun çok yüksek olduğu 1959 yılının son aylarında evlenmek üzereydim. Gelin adayı o yıl Ankara Konservatuvarı’ndan mezun olan bir viyola sanatçısıydı. Benim işim İstanbul’da olduğu için İstanbul’a yerleşecektik. Müstakbel eşime İstanbul Şehir Orkestrası’nda iş bulur muyuz diye, orkestranın şefi Cemal Reşit Rey ve yardımcısı Demirhan Altuğ ile temas halindeydim.
27 Mayıs 1960 öğleden sonra sokağa çıkma yasağı tavsamıştı. Gençler Atatürk Bulvarı‘nda turlayan tankların üzerine çıkmış kutlama yapıyordu.
Ama kısmetimiz başka türlüymüş. Çalıştığım Hayat dergisini çıkaranlar, Menderes hükümetinin basın üzerine kurduğu amansız baskıyı yumuşatmak üzere Ankara’da bir haber alma ve irtibat bürosu kurmayı düşünmüşler. Ankara bağlantımı bildikleri için foto muhabiri olarak oraya gidip gitmeyeceğimi bana sordular. Bu arada beklenmedik bir gelişme olmuş, nişanlım Olcay, CSO tarihinde ilk kez olarak, üç arkadaşıyla birlikte Bakanlık tarafından doğrudan orkestraya atanmıştı. Durum böyle olunca Ankara’ya yerleşmeye karar verdik. Gideceğimiz günü beklerken görev de devam ediyor. Oraya buraya koşturup dergi için fotoğraflar çekiyoruz. İstanbul’un havasında tuhaf bir ağırlık var. Pahalılık, yokluk, huzursuzluk, üniversite gençliğinde kıpırdanmalar… Bu arada Başbakan Menderes sık sık İstanbul’da. Yeni yollar açmanın, istimlâklerin, yıkımların şantiye şefi gibi bizzat takipçisi. Radyoda iktidarın kurduğu Vatan Cephesi’ne kaydolanların listesi okunup duruyor. Çevremdeki insanlarda bir mutsuzluk ve umutsuzluk var. Bende de moral pek iyi değil.
Cemal Gürsel Anıtkabir’de
27 Mayıs’tan sonra darbenin lideri Cemal Gürsel, bu sıfatıyla Anıtkabir’i ilk kez ziyaretinde Aslanlı Yol’da yürüyor.
Dergimizin başındaki Şevket Rado beni dört ay beklettikten sonra nihayet Ankara’ya gitme iznim çıktı. Tarih 28 Nisan 1960. Ankara’ya taşınma heyecanına o kadar kendimi kaptırmışım ki, iki adım ötede Beyazıt’ta kan gövdeyi götürüyormuş, farkına varmadım. Akşamüstü yola çıktık, Eski Ankara yolundan on saatlik bir yolculukla Ankara’ya ulaştık. Gelir gelmez, eşyanın dergi bürosuna çıkarılmasına nezaret etmek gerekti. Hamallar tutuldu. Eşyayı beş kat yukarı taşımak kolay olmadı. Dikimevi semtinde tuttuğumuz evime bile geç saatlerde kavuşabildim. O gün de bizim mahallemizde, Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinde yine büyük olaylar olmuş.
Cop maketiyle protesto 27 Mayıs öncesi pek çok kez polis copunun darbesine maruz kalmış üniversite öğrencilerinin tepkisi eski Meclis binasının önünden dev bir cop maketiyle geçmek olmuştu (üstte). 27 Mayıs öncesi iptal edilen 19 Mayıs Ulusal Bayramı gecikmiş olarak daha büyük bir coşku ve katılımla kutlanmıştı.
Başkente geldiğim gün, dergimizin yazarlarından Orhan Tahsin de trenle Ankara’ya gelmişti. İstanbul’da başlattığı sanatçı röportajlarını burada sürdürecekti. Radyo şarkıcıları yanında, opera-tiyatro dünyasındaki evli çiftler ilk hedefimizdi. Hemen kolları sıvadık, ev ev dolaşıyoruz. Orhan Tahsin’in magazin röportajları yüzünden de o ilk günlerde Ankara’da olup biten siyasal ve toplumsal olaylara Fransız kaldım. Meşhur 555 K günü biz Ayhan Alnar’ın evinde operacı röportajı yapıyorduk. Menderes’in tartaklandığı ve Harbiye’nin tavır koyduğu gün ise Ferhan Onat – Doğan Onat çiftinin evindeydik.
Bunlarla uğraşırken Ankara’ya geleli bir ay olmuştu. Seri röportajlar sayesinde bütün opera ve tiyatro camiasıyla tanışıvermiştim. Ama bir yanda da tatsız haberler birbirini kovalıyordu. Sözümona balayı aylarıydı ama evde de hiç ağzımızın tadı yoktu. O günlerde bizimle birlikte olan annem bizden daha kaygılıydı. Sadece bizim evde değil bütün ülkede hava kurşun gibi ağırdı. Tedirginlikten 19 Mayıs törenleri bile yapılamamıştı.
27 Mayıs İhtilali adeta kendini göstere göstere geldi. İktidardaki Demokrat Parti yöneticileri partizanlığı son sınırına kadar vardırmıştı. Yandaşlarını koruyor, muhaliflere ise neredeyse yaşam hakkı tanımaz görünüyorlardı. Bu ayrımcılık ülkede huzursuzluğu arttırdıkça arttırmıştı. Yargıç teminatı, basın özgürlüğü, Vatan Cephesi, tahkikat önergesi, öğrenci hareketleri, sıkıyönetim filân derken ülkenin üzerine tam bir karabasan çökmüştü. Artık herkes bir şeyler bekliyordu.
Sonunda beklenen oldu. Bir sabah çok erken saatlerde Yenişehir taraflarından gelen patlama sesleriyle uyandık. Annem “Çocuklar, silah sesi bunlar” deyince, daha fazla kaygılanmasın diye “Sokağa çıkma yasağı saat beşte bitiyor, şoförler kasten protesto amaçlı egzoz patlatıyorlar” demiştim. Sanki keyfî egzoz patlatmak kolay bir şeymiş gibi…
Ama az sonra komşumuz sayılan askerlik şubesinin arkasındaki Dikimevi’nden donanımlı askerlerin dikenli telleri, çitleri atlayarak caddeye inmeleri her şeyi açıklıyordu. Zaten radyolarda da, tok bir asker sesiyle “Nato’ya, Cento’ya bağlıyız” mesajları yayılmaya başlamıştı bile.
Balkonlarda meraklı, endişeli ama çoğu sevinçli insanlar birikmeye başlamıştı. Sokağa çıkma yasağı sık sık radyodan duyurulsa da, ufaktan ufağa ihlâl edilir olmuştu. Artık durmak olmazdı. Fotoğraf makinemi alıp günün fotoğraflarını çekmek üzere sokağa fırladım. Elimde Amerikalı bir gazeteci Peter Trockmorton’un giderayak bana sattığı, kelepir bir fiyata satın aldığım kıymetli Leica’m. Yollar asker kaynıyor. Ben ana caddeden Kızılay yönüne doğru ilerliyorum.
Başbakanlık binasında Cemal Gürsel’in ilk yakından fotoğrafını 28 Mayıs’ta bir öğretmen heyetini kabulünde çekmiştim. Aynı gün Başbakanlık’ta fotoğrafını çektiğim iki subayın MBK üyeleri Muzaffer Karan ve Alparslan Türkeş olduğunu daha sonra öğrendim.
İçcebeci’deki durak önünde simsiyah bir makam arabası yaylanarak fren yaptı. 0021 plâkası, bunun Basın Yayın ve Enformasyon bakanına ait olduğunun işaretiydi. Ancak direksiyonda bir binbaşı bulunuyordu. Eliyle sanki birilerine “gelin” der gibi bir işaret veriyordu. Durakta yanımda duran bir binbaşı işareti görünce arka koltuğa, bir yüzbaşı da ön koltuğa yerleşti. İçimden bir şeytan dürttü. Ordu-millet elele değil miydik bu kutlanası günde? Ben de kendimi arka koltuğa kaydırıverdim. Anında yanıma bir havacı başçavuş bindi. Binbaşıyla ikisi arasında kalmıştım. Neşeli bir biçimde yol alıyorduk. Askerler birbirlerine nerelerde neler olmuş, kimler nasıl derdest edilmiş, bilgi iletiyorlardı. Uzunca bir süre bana “Arkadaş sen kimsin, nesin, necisin” diyen olmadı. Eskiden Kurtuluş’tan Sıhhiye’ye kesintisiz uzanan bir yol vardı. O yoldan ilerleyip Sıhhiye’ye kadar geldik. Kızılay’a doğru yöneldik. Orduevinin oralardayız. Yollarda bol asker var. Pek sivile rastlanmıyor. Sanki dolmuşa binmişim gibi, niyetim Kızılay’da inip günün anlam ve önemine uygun fotoğraflar çekmekti.
Salkım saçak tanklara tırmanan halk sevinç içinde bayram yapıyor, yakaladıkları her askeri omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bütün bu olan bitenlerin fotoğrafını çekip duruyordum.
İneceğim yere yaklaşmışken direksiyondaki binbaşı elimdeki fotoğraf makinesini fark etti. “Kardeşim sizin elinizde makine var” dedi. “Evet var” dedim. “Ne yapıyorsunuz onunla” diye sordu. “Fotoğraf çekiyorum” diye yanıtladım. Tabii gazeteci olduğumu söyledim hemen. Bunun üzerine birden ciddileşti ve “O makineyi almak zorundayım” dedi. Ben “Veremem, o çok kıymetli bir makine” karşılığı verince “Öyleyse Harbiye’ye gideceğiz” dedi. İşin kötü yanı, ben o tarihte koşulları yerine getiremediğim için henüz basın kartı alamamıştım. Üzerimde sadece derginin verdiği muhabir kartı vardı. Bir aksilikle karşılaşabilirdim ama hiç moralimi bozmuyor, burnumdan kıl aldırmıyorum.
Ne var ki, Harbiye’nin nizamiyesinden içeri girer girmez, işler başka bir renk aldı. Burada tam bir ihtilal havası egemendi. Çoğu genç, birçok subay bir arı kovanı uğultusu ile yer yer kümeleşip ayrılıyorlardı. Mevsimi geçmiş olmasına karşın, içlerinde seferi kıyafette olanlar, hatta kaput giymiş olanlara da rastlanıyordu.
Harbiye’nin o yüksek kuleli binasının önüne götürdüler beni. Kulenin soluna düşen boşlukta yine sol kanada açılan kapının önünde sivillerden bir kuyruk oluşturulmuştu. Bunların çoğu DP milletvekilleri ve ileri gelenleriyle yandaşları olmalıydı. Kapı ağzında duran ak saçlı bir subay (sonradan edindiğim izlenimlerle onun Fazıl Akkoyunlu olduğunu sanıyorum) sırası gelenler için “Bu kimmiş?” diye soruyordu. Birisi tekmil verircesine kimliği hakkında bir açıklama yapıyordu. Sonra da ak saçlı albay “Atın içeri” diyordu. Adamcağızı nerdeyse sille tokat o kapıdan içeri sürüklüyorlardı. Buraya birlikte geldiğimiz binbaşı, beni de bu sıraya soktu. Biraz yana çekildi, yan taraftan ne olacağını gözlüyor gibiydi.
Ün kazandıran fotoğraf
27 Mayıs’ta kaza denebilecek bazı olaylarda altı kişi ölmüş, “Hürriyet Şehidi” adı verilen bu insanlar için bir cenaze töreni düzenlenmişti. İç Cebeci Camii’ndeki namazın minareden çektiğim fotoğrafı bana dünya çapında bir ün kazandırmıştı.
Sıra bana gelmişti. O ana kadar karşısında yaşlı başlı adamlar görmüş olan albay benim gibi iyice genç birisini görünce “Bu da kim yahu” diye bağırdı. Heyecanımı yenmeye çalışarak ileriye atıldım. “Ben gazeteciyim. Resim çekebilir miyim” diyebildim. Albay beni o noktaya kadar o anların fotoğrafını çekmek üzere izin almaya gelmiş münasebetsiz bir gazeteci sandı. İhtilâl günü, Harbiye’nin içinden fotoğraf çekmek! Normal zamanda bile anormal bir istekti bu. İyice sunturlu bir küfür savurdu. “Biz nelerle uğraşıyoruz. Şimdi bunun sırası mı ulan” dedi ve yüksek sesle “Atın bunu” diye gürledi. Allahtan bu kez “içeri” değil de, “dışarı” diye tamamladı sözünü.
Beni buralara taşıyan binbaşıyı, bana karşı sanki uygunsuz bir muziplik yapmış gibi sırıtır buldum. “Hadi bakalım” dedim, “beni getirdiğiniz gibi götürün”. Binbaşı beni 0021 kırmızı plakalı makam arabasıyla yeniden Kurtuluş’a, hatta evime kadar getirdi. Ama can durur mu, hemen yine yola fırladım. Bu kez yaya olarak Kızılay’ın yolunu tuttum. Çünkü bütün canlılık Atatürk Bulvarı üzerindeydi. Caddeler daha bir kalabalıklaşmıştı. Kurtuluş Parkı ağaçlık değil, fidanlıktı o zamanlar. Ziya Gökalp caddesi kısa bir süre önce kazılmış, seviye ayarlaması yapılmıştı. Oralardan yeni bir girişimde bulunarak bata çıka Kızılay’a ulaştım. Artık yollardan tanklar geçiyordu. İnsanlar tehlikesine aldırmadan salkım saçak tanklara tırmanmışlardı. Halk sevinç içinde bayram yapıyor, yakaladıkları her askeri omuza almaya çalışıyorlardı. Zafer meydanındaki Mareşal Atatürk heykelinin etrafında ne çok insan toplanmıştı. Bütün bu olan bitenlerin fotoğrafını çekip duruyordum.
Ara Güler, benim Ankara’da çekip uçakla İstanbul’a yolladığım filmin bir bölümünden bazı fotoğraflar basıp menajeriyle Paris Match’a yollamış. Derginin 27 Mayıs’ı dünyaya duyurduğu fotoğraflar benimdi ve sanırım 27 Mayıs’ı gayet güzel simgeliyordu.
Sonra bir de Radyoevi’ne doğru yürüyeyim dedim. Akşamüstü olmuştu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin önünde olağanüstü bir manzara ile karşılaştım. İtfaiye erleri fakültenin cephesine devasa bir Atatürk resmi asmaya çalışıyorlardı. Bu, ressam Cemil Karababa’nın belki de ilk resim büyütme denemesiydi. Herhalde, kutlanamayan 19 Mayıs için yaptırılmış, ama kullanılamamıştı. Kısmet 27 Mayıs’a imiş! Üniversite, resmi değerlendirmenin zamanını iyi seçmişti.
Hava artık kararmak üzereyken akşamın son güneşinde bu faaliyetin de fotoğraflarını çektim. Ulus’taki büromuza koşup o gün çektiğim filmleri yıkadım. Havayolları’nın terminali özel bir gün olduğu için kargo zarfımı geç saat bile olsa almayı kabul etti. Filmleri ilk uçakla İstanbul’a yetiştirmiş oldum. Aynı gün Ara Güler benim filmin bir bölümünden bastığı fotoğrafları Paris Match‘a mesajeri ile uçurmuş. Paris-Match, 27 Mayıs haberini Atatürk’ün resminin asılmasını safha safha yansıtan birbirini izleyen üç fotoğrafı iki sayfaya açarak verdi bütün dünyaya. Atatürk, Türkiye’nin yeniden yükselen değeri gibi yansıyordu Paris Match’ın sayfalarında. O fotoğraflar benimdi ve sanırım 27 Mayıs’ı en güzel simgeleyen fotoğraflardı.
İhtilal oldu bitti. Ama bizim meslek faaliyeti yeni başlıyordu. Şimdi en önemli iki işten birincisi, ihtilalin lideri olarak belirlenen Orgeneral Cemal Gürsel’in olabildiği kadar çok fotoğrafını çekebilmek, ikincisi de sayısı ve kimlerden meydana geldiği başlangıçta açıklanmayan “Milli Birlik Komitesi” üyelerini yakalayıp fotoğraflamak. Eksiksiz olarak çekilebilirse bunları liste halinde dergimizde yayımlayacaktık.
Cemal Gürsel’in Anıtkabir ziyaretinde, MBK’nın iki genç üyesi Muzaffer Özdağ ve Numan Esin ellerinde stenlerle koruma görevlisi gibiler.
Ankara’da yeni olduğum için henüz bir gazetecilik deneyimim yok. Cemal Gürsel’in İzmir’den geleceği haberi vardı ama gelince nerede çalışmaya başlayacağı belli değildi. Bunu öğrenmek için Başbakanlık binasının önünde nöbet tutmaktan başka bir alternatif görünmüyordu. Oraya gittiğimde, Ankaralı gazetecilerin en önemli istihbarat merkezinin Başbakanlık merdivenleri olduğunu fark ettim. Makam sahibi ya da yardımcılarından biri ayrılırken, ondan ayaküstü manşetlik bir haber alabilirdiniz. Kimi kez ziyaretçiler, gelip gidenler de bir şeyler söylerdi (Bu durum 60’lı yıllar boyunca da devam etmiştir). Nitekim Cemal Gürsel oraya geldi. Ancak bizi içeri almadılar. Başbakanlık binasının merdivenlerinin hemen üzeri Bakanlar Kurulu toplantı salonudur. Gürsel, o salonun penceresinden görünüp milleti bir selamladı. Teleobjektifi olan biri iyi fotoğraf çekebilirdi. Ancak o zaman foto muhabiri olan arkadaşların neredeyse hepsi sabit objektifli 6×6 refleks makinalardan kullanıyordu. Kimsenin doğru dürüst fotoğraf çekebildiğini sanmıyorum. Belki Ankara deneyimli, buralarda pişmiş bazı foto muhabiri abiler bir durum yakalayıp fotoğraf çekmişlerdir. Onu da kesin bilemiyorum.
Şimdi yürüme zamanı 27 Mayıs’tan hemen sonra bol bol yürüyüş yapılmaya başlanmıştı.Öğrenci toplulukları kendilerine müdahale edilmeden yürümenin keyfini çıkarıyordu.
İş ertesi güne kalmıştı. Ben aynı merdivenlerde yeniden nöbet tutmaya başladım. Saatler ilerledi. Merdivendeki muhabir arkadaşlar iyice azaldı, belki de hiç kalmadı. O sırada Sayın Gürsel ilk kez bir heyeti kabul etmekteymiş. Bunlar da öğretmenlermiş. Ana kapıdan bir görevli “Fotoğraf çekmek isteyen varsa buyursun” dedi. Hemen içeri daldım. Birinci kata çıkan kavisli mermer merdivenleri ilk kez tırmanıyordum. Makama alındık. Ordu içindeki lâkabının “Cemal Aga” olduğunu öğrendiğimiz Gürsel ayakta ve çok yakınımdaydı. Heyete hitaben milli eğitimin önemi ve öğretmenlerin değeri üzerine birkaç söz söylemişti. Heyet ayrılırken kendisinden makam masasında bir fotoğrafını çekmek üzere izin istedim. O fotoğrafı da çektim. Oturduğu koltuk üç gün öncesine kadar on yıldır o makamın sahibi Adnan Menderes’in koltuğuydu.
MBK üyelerinin yemin töreni sonrasında Çankaya Köşkü’nde düzenlenen resepsiyona bizim derginin patronu Şevket Rado da katılmıştı. Bazılarıyla tanıştığım, bazılarının fotoğrafını çektiğim askerler benimle samimi bir şekilde konuşuyordu. Bu durum, kiminle konuşsam “Beni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştiren ve normalde burnundan kıl aldırmayan patronun gözündeki kredimi arttırmıştı!
Odadan çıktığımda ortalıkta yol gösterecek birileri yoktu. Başbakanlık binasının içini de merak etmiştim. Makam odasının hemen yanındaki bir odanın kapısı açıktı. Başımı uzattığımda, orada iki subayı çelik dolapları ve dosya çekmecelerini karıştırırken gördüm. Bilmiyorum, özel kalem odası mıydı orası, yoksa başbakanlık müsteşarına mı aitti. Milli Birlikçilerin de fotoğrafları gerekliydi ya, bu subaylar buralarda olduklarına göre onlardan birileri olma olasılığı vardı. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. “Buyur çek” dediler. Güzelce de poz verdiler. Siz Milli Birlikçi misiniz, isimlerinizi alabilir miyim dediğimde güldüler. “Ne yapacaksın kardeşim, resmimizi çektin ya, isme cisme gerek yok” diye karşılık verdiler bana. Sonradan komite üyeleri deşifre olunca gördüm ki o gün fotoğraflarını çektiğim kişiler Alpaslan Türkeş ile Muzaffer Karan imiş.
Başbakanlık’ta, eski meclis binasında, bakanlıklarda nerede bir subay görsem, belki komite üyesidir diye fotoğraflarını çekiyorum. Bu arada alelacele bir bakanlar kurulu listesi hazırlandı. Gürsel hükûmetinde sadece Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay askerdi; kabine genelde sivil kişilerden kurulmuştu. Durum böyle olunca başımıza bir iş daha çıkmıştı, bakanların fotoğraflarını, mümkünse makamlarında çekmek. Turizm ve Enformasyon Bakanlığı’na getirilen Zühtü Tarhan adında bir zat vardı. Niçin, hangi nedenle seçildiğini bilmiyordu. Beni karşısına oturttu, kahve ısmarladı. “Benim şimdi ne yapmam gerek” diye bana soruyordu. Ben nereden bileyim? Ankara’nın acemisi bir gazeteciyim. 12 Haziran’da MBK’nın çıkardığı 1 numaralı yasa ile MBK üyelerinin kimler olduğu açıklanmış oldu. O güne kadar bir çoğunun fotoğrafını çekip derlemiştim. Eski Meclis binasında yapılan yemin töreni sırasında da eksikleri tamamladım. Hepsi, Hayat dergisinin orta sayfasında tek bir levha halinde yayınlandı. Ortaya kahvehane duvarlarına asılacak bir levha daha çıkmıştı.
Yemin törenine İstanbul’dan da gazete patronları ile ünlü gazeteciler davet edilmişti. Aynı günün akşamı Çankaya Köşkü’nde bir de resepsiyon verildi. Bizim patron Şevket Rado da yakın arkadaşı Doğan Nadi ile birlikte gelmişti. Milli Birlikçilerle birlikte yeni bakanlar da ilk kez görücüye çıkıyorlardı. Askerlerin tüm hayatı birliklerinde, garnizonlarda filan geçmişti. Basınla yakın teması olanları var mıydı bilmiyorum. 27 Mayıs tarihinden sonra ortalıkta en çok koşuşturanlardan biri bendim. Kimilerinin bire bir fotoğraflarını çekmiştim; en azından bir göz aşinalığı oluşmuştu. Onun için benimle çok samimi şekilde konuşuyorlardı. Bizim patron burnundan kıl aldırmaz, dışarda mülâyim ama matbaanın içinde zalim bir tipti. Baktım, kimine konuşsam patron “Beni tanıştırsana” diye eteğimi çekiştirip duruyor. O gün onun gözünde kredim öyle bir artmıştı ki, demeyin gitsin.
Kiminin darbe, kiminin ihtilâl, kiminin devrim, hatta ak devrim, kansız devrim olarak tanımladığı 27 Mayıs askeri yönetimi günlerine işte böyle “Bismillah” demiştik. 27 Mayıs sonraları eleştirilse de zamanında çok alkışlanmıştı. Kendi kararımı verirken tarafsız olmaya gayret gösteriyorum. İhtilâlcilerin çoğunun samimi olduğunu düşünüyorum. Ama yeterince donanımlı değillerdi, deneyimleri eksikti. Bence 27 Mayıs’ın artısına kaydedilecek iki olgudan biri Kurucu Meclis adındaki meclisiyle erki sivillerle paylaşma gayreti, ikincisi de ortaya olağanüstü demokrat ve özgürlükçü 1961 Anayasası’nın çıkmasıydı. Keşke kısa zamanda meydana çıkarılan bahanelere dayanarak Türkiye’ye bol geldi söylemiyle dejenere edilip rafa kaldırılmasaydı. Hiç affedilmeyecek yanı ise bir devrim mahkemesine yakışmayacak biçimde köpek davası, bebek davasıyla daha başlangıçta iflas eden Yassıada Mahkemesi idi. Menderes ve iki bakanının siyaseten idamları hem etik hem de stratejik bakımdan hiç hoş olmamıştır. En önemlisi de, tarihimizde bir ilk olarak “Sıçan geçti yol oldu” kabilinden daha sonraki darbe ve darbe teşebbüslerine misal olmasıydı.
Radyo değil yemin fotoğrafı Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası sanatçılarının resepsiyondaki fotoğraf çektirme isteğini aktardığım Cemal Gürsel sanatçılarla poz vermişti. CHP lideri İnönü, 27 Mayıs sonrası basın toplantısında (üstte). Türkeş’in MBK Üyesi olarak yemin ettiği anın fotoğrafı, önündeki mikrofonlar nedeniyle bazen 27 Mayıs sabahı radyoda bildiri okurken çekilmiş sanılıyor.
Türkiye, çok darbe gördü, çok darbe girişimi atlattı. Ama 15 Temmuz gecesi bir milattı. Böylesine sağlam bir “darbe kültürü”ne sahip bu topraklarda o gece yaşananlar darbecileri de, darbe karşıtlarını da, dünyayı da afallattı. Darbe dediğin şöyle olurdu: Liderler evlerinden alınır, medya kuruluşlarına girilir, askerin yönetime el koyduğu bildirilir, sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi. Ve tabii boynu kıldan ince millet evinde oturur, ikinci bir emri beklerdi. Biz öyle bilirdik. Yanlış biliyormuşuz! O gecenin doğrusunu fotoğraflar anlatıyor…
Göreve gönderilen Mehmetçiklerin büyük çoğunluğu darbe yapıldığından haberdar değildi. Terör operasyonu ya da tatbikat bahanesiyle kışladan çıkartılmışlar, sokaklarda halkın direnişiyle karşılaşınca şaşkına dönmüşlerdi. Çaresizliği yüzünden okunan bir asker, Taksim.
Tatilciler hayretler içinde! Dün belki yurdun sakin bir köşesinde güneşleniyor, denize giriyorlardı. İstanbul’da uçaktan indiklerinde Sabiha Gökçen Havalimanı ve çevresinde bir kıyamet manzarasıyla karşılaşacaklarını hangisi tahmin edebilirdi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanları boş bırakmama çağrısına katılım genişleyerek arttı. İlk günlerde AKP taraftarlarınca uyulduğu gözlenen davete ilerleyen günlerde toplumun tüm kesimlerinden insanlar da katıldı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde cumhuriyetlerine sahip çıkan vatandaşlar.
Halk, meydanı darbecilere bırakmamakta kararlıydı. O gece sokaklarda bu uğurda canını feda etmeye hazır binlerce isimsiz kahraman vardı. Atatürk Havalimanı’nın girişinde gözüpek bir vatandaş tankın önüne yatıyor.
Türkiye’de çok darbe yapılmış ama hiçbir kalkışmacı Millet Meclisi binasına dokunmamıştı. 15 Temmuz’un birçok uğursuz “ilk”inden biri de, TBMM binasının F-16’larca defalarca bombalanması oldu. Saldırıların şiddeti, ertesi gün daha iyi anlaşıldı.
“En uzun gece”nin sabahı… Herkes bir tuhaflık olduğunu ekranlarda Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan jandarmaları görünce anlamıştı. İkna çalışmaları halkın üzerine açılan ateşle son bulmuş, çatışmalar gün ağarıncaya kadar sürmüştü. Vatandaşlar ve polis sabahın erken saatlerinde köprüyü teslim aldı.
Darbe gecesi F-16 uçakları ve Süper Kobra helikopterleriyle havadan, tanklar tarafından yerden defalarca saldırıya uğrayan ve halkın büyük desteğiyle direnmeye devam ettiği için birçok personelini şehit veren Ankara Emniyet Müdürlüğü, 16 Temmuz günü Türk bayrağına bürünmüş, adeta yaralarını sarmaya çalışıyor.
Darbe girişiminde halkın direnişine gölge düşüren vahim hadiseler de yaşandı. Boğaziçi Köprüsü’ndeki linç girişimi bunlar arasındaydı. Teslim olan askerler fanatiklerce kemerlerle dövüldü, içlerinden biri darp edilerek olay yerinde öldürüldü.
Halktan “demokrasi nöbeti”ne devam etmesini isteyen Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri birleştirici mesajlar vermeye özen gösterdi. 15 Temmuz’un ardından, belki ilk birkaç gece hariç meydanlara hakim olan tek simge Türk bayrağıydı.
Boğaziçi Köprüsü’nde yaşanan kanlı gecenin sabahında, teslim olan darbecilerin terk ettiği bir tank, üzerinde kutlama yapan insanlardan görünmez durumda. Önünde bir vatandaş “zafer selfie”si çekiyor.
Muhtemelen Sabancı Polis Merkezi civarındaki çatışmalarda kullanılan terk edilmiş “darbeci bir tank”. Direnişe katılan taksici esnafının tankı tecrit eden araçları ve gecenin şokunu atlatmaya çalışan insanlar. 16 Temmuz, Üsküdar.
15 Temmuz gecesi birçok sıcak noktada siviller, askerle karşı karşıya geldi. Taksim Meydanı’ndaki hadiselerde bir vatandaş Mehmetçiği ikna etmeye çalışıyor. “Bırak silahını, dön kışlana!”
Cuntacılar tarafından saat 23:45 sularında kontrol altına alınan Taksim Meydanı, tekbir getirerek alana doğru harekete geçen kalabalık bir grubun desteğiyle, polis tarafından sabahın erken saatlerinde darbecilerden geri alındı.
Birçok yerde darbeye karışanlar yakalandıklarında TSK’nın itibarını koruma gerekçesiyle üzerlerindeki üniformalar ve askeri teçhizat çıkartılarak gözaltına alındılar. 16 Temmuz sabahı, Boğaziçi Köprüsü’nde darbe girişiminden geride kalan hazin manzara.
Milletin sokaklara dökülerek yönetime el koyma girişimlerini tehlikeye düşürdüğünü gören cuntacılar, kabusu aratmayan gecenin geç saatlerinde tankları halkın üzerine sürmekten çekinmediler. Beştepe, Ankara.
Gecenin erken saatlerinde, olasıdır ki ne olup bittiğinin henüz farkında olmayan eğlenceden dönen bir çift, fonda Taksim Meydanı’nı ablukaya alan askerlerle “hatıra selfiesi” çekiyor.
Henüz halkın üzerine ateş açılmamış ama herkes korku içinde kaçışıyor. Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden alçak uçarken ses hızını aşan jetlerin sonik patlamalarını duyan çevre yolunda toplanmış insanlar bombalandıklarını zannederek, kendilerini korumaya çalışıyor.
Yaşanan dehşet verici tecrübe toplumun birbirini ötekileştiren kesimlerini yakınlaştırdı. Ortak paydanın dil, din, etnik kökende değil, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinde aranması gerektiği fikrine sıcak bakanların sayısı çoğaldı.
Darbe girişiminden birkaç gün sonra, özellikle muhafazakar ve milliyetçi cenahtan “idam isteriz” sloganları yükselmeye başladı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde darağacı maketi kurarak ölüm cezası lehine gösteri yapan bir grup.
Temmuz sonu itibariyle 16. gününü dolduran “demokrasi nöbetleri”nde Taksim Meydanı’nda göze çarpan renkli görüntüler, Gezi sürecindeki bazı yaratıcı eylemlerden esinlendikleri izlenimini yarattı.
12 Eylül darbesinden on üç gün önceki 30 Ağustos resepsiyonu… Adalet Partisi azınlık hükümetinin “başı” Süleyman Demirel, uzun siyasi inatlaşmalardan sonra 6 Mart 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirerek emeklilikten kurtardığı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının Zafer Bayramı’nı kutluyor. TBMM Başkanı Cahit Karakaş en önde, anamuhalefet partisi CHP’nin başkanı Bülent Ecevit ise içeriye girmeye hazırlanıyor. Generallerin sadece 13 gün sonra ülke yönetimine el koyacakları ve kendilerini Zincirbozan’da “zorunlu misafirliğe” tâbi tutacakları iki kurt politikacının aklından bile geçmiyor. Geleceğin cunta üyeleri ise hiç renk vermiyor (#tarih, Ağustos 2015).
1930’ların başlarında, İzmir Kordon’da çalışan atlı tramvaylar artık ihtiyacı karşılayamaz hale gelmişti. Bunların kaldırılarak, toplu taşım için elektrikli tramvay veya troleybüs konmasına karar verildi. Dönemin Yeni Gün gazetesinde çıkan haber, başka bir sıkıntıya da işaret ediyordu: “… atlı tramvaylar da bu suretle halkın ve bilhassa ecnebilerin alayından kurtulmuş olacaktır”. Atlı tramvaylar kalktı ama, Kordon’un simgelerinden faytonlar hep yaşadı, yaşıyor.
İhtimaldir ki herşey Attila ile başladı. Mâlum, Hun İmparatoru 5. yüzyılda Avrupa’nın altını üstüne getirmiş, birçok Batı diline “Tanrı’nın kırbacı” lakabıyla girmişti. “Türk’ün geçtiği yerde ot bitmez” deyişinin ilham kaynağının Attila ve meşhur atlıları olduğu iddiası pek de temelsiz değildir. İstanbul’un fethiyse bardağı taşıran damladır. Hıristiyan dünyasının başkenti, artık resmen “Kâfir Türk”ün elindedir. 1481 Otranto Seferi’yle duyulmaya başlanan “Anneciğim Türkler Geliyor” sesleri, Kanunî devrinde, Viyana kuşatmalarında, Mohaç’ta, Osmanlı korsanlarının Akdeniz’i haraca kestiği Akdeniz kıyılarında yankılanır. Türk imajı, Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘hastalanıp’ zayıf düşmesiyle karikatürize edilmeye başlasa da, Batı’nın şuuraltına biraz haset, hafif merak, “Turquerie” akımı, oryantalizm ve epey korkuyla birlikte kazınmıştır.
“Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya Kilisesi’ne giriyor” Liebig et suyu küplerinin kutusundan çıkan reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
Haftalık Fransız resimli hiciv dergisi L’assiette au Beurre’ün kapağı. Abdülhamid elinde kanlı kılıcıyla klasik “Korkunç Türk” görünümünde, 19 Ağustos 1908.
İngiltere’den bir fotoğraf. Fotoğrafın arkasındaki yazıdan anlaşıldığı üzere, köpeğin adı “Terrible Turk” (Korkunç Türk). 20. yüzyılın başları.
Yine L’assiette au Beurre dergisinden, “Türk Tanrısı” başlıklı karikatür. Kötücül ilah, palasıyla aldığı kellelerden oluşan yığının üzerinde resmediliyor, 7 Mart 1904.
Jules Vernes’in 1883 yılında yayımlanan macera romanı İnatçı Keraban’ın birinci cildinin kapağı.
New York merkezli bir dikiş makinası üreticisinin reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
Bir elinde sigarası, bir eli kadının sırtında, kılıcı belinde tasvir edilmiş bir Türk beyi. Murad sigarası reklamı, yirminci yüzyıl başları.
İngiltere ve Rusya Türkiye’ye “Müttefiğim ol, yoksa hayatında yediğin en kötü dayağı atarım” diyor. Türkiye bir hindi, ama belinde kılıcı eksik değil, Puck dergisi, New York, Nisan 1885.
Tütün kutusu, yirminci yüzyılın ikinci yarısı.
Yirmici yüzyılın başlarından; sarık, fes, pala, ay-yıldız gibi klasik oryantalist figürlerle süslü nota kitapları.
Kitap aynı kitap, kapakta resmedilen kahraman aynı kahraman. İngilizce’de “Muhteşem”, Türkçe’de “Kanuni” sıfatı yakıştırılan Sultan Süleyman’ı Amerikalı grafiker hem elinde, hem belinde kılıçla haşin biri olarak resmederken, Türk grafiker onu silahsız, munis bir ihtiyar olarak tasvir etmiş. Yirminci yüzyıl.
Wheaties kahvaltılık buğday gevreğinin kutusundan çıkan, çocuklar için “eğlenceli maske”, 1974.
Harem esintili, erotik çağrışımlı İngiliz reklam afişi: Erasmic sabun ve parfümleri.
“Rose of Stamboul” (İstanbul’un Gülü) operet, 1922.
Amerikan reklam kartı. “A Turkish Home” Bir Türk Evi.
Harem Eyes (Haremin Gözleri) başlıklı nota kitapçığı kapağı, 1921.
Sapolio sabunları reklam kitapçığı. “A Turkish Tale” (Bir Türk Öyküsü).
“Kadınların favorisi”. Kartpostal, yirminci yüzyıl başı.
Elinde bayrakla dans eden bir rakkaseyi gösteren reklam kartı, Turkish Trophies sigaraları, yirminci yüzyıl başları.
Avrupa’ya turneye çıkarak para karşılığı müsabakalar yapan Türk pehlivanlar da “Korkunç Türk” sıfatıyla anılırdı. Sahib Seiberg, 1932 (solda) ve Hacı Halil (Adalı).
İkinci Yusuf, o da bir “Terrible Turk”.
Kartpostal, Amerika, yirminci yüzyıl başları.
“Batı dünyasında Türk imajı” konusuna ilgi duyan okurlarımız, Roni Marguiles’in Mayıs 2016’da Everest Yayınları’ndan çıkan The Terrible Turk-Batı’nın Gördüğü “Türk” isimli eserine başvurarak daha ayrıntılı bilgi edinebilir
Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarına katılan Ahmet İzzet Bey’in cam negatif kullanan körüklü makinası, esir kamplarından Mudurnu’daki sosyal hayata kadar tarihî anlara tanıklık etmiş. Kara Fatma, Pertev Naili Boratav gibi ünlüler de, meçhul kahramanlar da bu fotoğraf hazinesinde.
Ahmet İzzet Bey’in portresi, 1930.
Bilindiği gibi “define”, tesadüfen ya da bilinçli bir arama sonucu bulunan değerli şeyler birikimidir. Bu bakımdan “bir Anadolu kasabası olan Mudurnu’da fotoğraf definesi bulundu” dersem, yanlış bir anlatım olmayacaktır. Çünkü gerek yakın geçmişimizden otantik görüntüler içermesi, gerek bizzat fotoğrafçılık tarihimiz bakımından kayda geçmemiş çok değerli ve özgün bir fotoğraf koleksiyonu oluşturması dolayısıyla, bu hazinenin bulunup ortaya çıkarılması ancak böyle ifade edilebilir.
Bu sayfalarda, genellikle kendi çektiğim fotoğraflar üzerinden, o fotoğrafların çekimi sırasında yaşadığım olay ve öyküleri yansıtmaya çalışıyorum. Ancak zaman zaman bizden önceki kuşaktan kimi fotoğraf ustalarını ya da çağdaşımız olup da yeterince bilinmeyen, değerini yeni keşfettiğimiz bir fotoğrafçı bir vesileyle karşımıza çıkıverirse, onları -boynumuza borç bir kadirşinaslık örneği olarak- anmadan geçemiyoruz. İşte bu çerçeve içinde bu ay da, Mudurnu’da ortaya çıkan “fotoğraf definesi”nin asıl sahibi olan Ahmet İzzet Bengüboz’dan ve onun arşivinden söz edeceğiz.
Ahmet İzzet Bey, 1896 Mudurnu doğumlu. Ailesi Bengübozoğulları olarak anılırmış. Mudurnu o zamanlar bölgeye has özgün mimarisiyle kendi halinde bir Anadolu kasabasıdır. Ahmet İzzet Bey, Bolu Sultanisi’nde okurken 1. Dünya Savaşı patlak veriyor. Savaş dolayısıyla yedek subaylık yaşı 20’den 18’e düşürülüyor ve Sultani öğrencilerinden mezuniyet koşulu aranmıyor.
İstanbul’da altı aylık bir askerlik eğitiminden sonra, yedek subay adayı olarak Kafkas cephesine gönderiliyor. Rus işgalinin genişlemesi, Türk ordusunun geri çekilmesi üzerine İstanbul’a dönüyor ve ayağının tozuyla bu kez de İngilizlere karşı savaştığımız Sina cephesine gönderiliyor. Burada Gazze muharebelerine katılıyor, 29 Haziran 1917’de yedeksubaylık hakkını kazanıyor. Ne var ki, Filistin savunmasında, 3. Gazze muharebesinde İngilizlere esir düşüyor. Mısır’daki Seydibeşir Esir Kampı’na götürülüyor. Orada 30 ay boyunca yaşadığı esaret, Bengüboz’un hayatında bir dönüm noktası olarak ortaya çıkıyor.
İskenderiye civarında denize yakın bir yerde olan kampta, Bengüboz bir yandan İngilizce öğrenmeye çabalarken bir İngiliz subaydan da fotoğrafçılığı öğreniyor. İngilizler kampta fotoğraf çekimine izin veriyorlar, hatta bu işi kendileri yapıyor. Bu fotoğraflar zaman zaman propaganda amaçlı kullanılsa da, özellikle subayların Seydibeşir kampında, dönemin diğer esir kamplarına kıyasla daha iyi koşullarda tutulduğunu da gösteriyor.
Kurtuluş Savaşı’nın kadın kahramanı
Ahmet İzzet Bey’in objektifinden Sakarya-Bolu bölgesinde gösterdiği yararlılıklar nedeniyle yüzbaşı rütbesiyle onurlandırılan Kara Fatma (Seher Erden), dönemin bölge jandarma komutanı ve Kavaslar köyünden Hasan ve Hakkı Beyler, 9 Kasım 1924.
Ahmet İzzet Bey, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin bir sonucu olarak esirler salıverilmeye başlansa da, ancak 3 Mayıs 1920’de İstanbul’a gelebilir ve hemen memleketi Mudurnu’ya geçer. Esaret günlerinin anısı olarak yanında getirebildiği, çöl koşullarının neden olduğu bir göz hastalığı ve birkaç “arap”tan (!) ibarettir (O zamanlar film henüz icat edilmediği için fotoğrafların negatifi, ışığa duyarlı özel camların üzerine çekiliyordu. Halk arasında buna “fotoğrafın arabı” deniliyordu). Ama bunlardan daha önemlisi, bileğinde artık bir de altın bilezik vardır Ahmet İzzet Bey’in: Fotoğrafçılık.
Ne var ki kendisini yeni bir savaşın içinde bulur. Kurtuluş Savaşı günleridir. Kuvayı Milliye hareketine katılır. Bolu civarındaki isyan girişimlerini bastırmaya gelen askerî kuvvetlerin başında bulunan Nâzım Bey’e büyük destek sağlar. Bu gayretleri yerel halk tarafından takdirle ve övgüyle karşılanır. Artık askerî görevi 4. Tümen bünyesinde sürmektedir. Alayı bir ara TBMM hükümetinin güvenliğini sağlamak üzere Ankara’da, Sarı Kışla’da görev alır. İnönü ve Sakarya muharebeleri sırasında kâh alay kâh tabur yaverlikleriyle geçen bir süreç sonrasında zaferle sonuçlanan 26 Ağustos’taki son saldırıda kendini Ayvalık’ta bulur. Katıldığı birlik o yöreyi düşman işgalinden kurtaran öncü birliktir. Bengüboz’un askerlik hayatı tam dokuz yıl sürer. 1923 yılında terhis edilir.
Karakolda bir sivil Bengüboz, Kavaslar Karakolu’nda jandarmalarla birlikte kendi makinasının objektifine gülümsüyor, 18 Ocak 1925.
Kurtuluştan sonra tekrar memleketi Mudurnu’ya yerleşir. Cam negatif kullanan körüklü makinası artık Mudurnu ve civarının o günlerdeki sosyal durumunun hizmetindedir. Bu dönemde yörede Kuvay-ı Milliye hareketinin kahramanları ve canlı tanıkları henüz ortada ve görev başındadırlar. Yaşanan canlı tarih, kahramanımızın kamerasına yansır. Kurtuluş Savaşı’nın ünlü kadın önderi Kara Fatma’yı, 1924 yılında Mudurnu’da Jandarma komutanının yanında fotoğraflar. Bilindiği üzere asıl adı Seher olan, 300 kişilik çetesiyle Sakarya – Bolu yöresinde giriştiği savaşta yüzbaşı rütbesine kadar yükseltilen bu kahraman kadın, TBMM tarafından kendisine tahsis edilen subaylık maaşını da “Millet ihtiyaç içinde” deyip Kızılay’a bağışlamıştır. 1920’de hilafet kuvvetleri karşısında Cumhuriyet’e bağlı Mudurnu’yu savunan, Batı Cephesi’nde üstün yararlılıkları bulunan, Gazi’nin arkadaşı Süvari Alayı Komutanı Çolak İbrahim Bey’i de aynı tarihlerde Ahmet İzzet Bey’in objektifi karşısında görürüz.
Anadolu’da Hititlerin ve Friglerin egemen olduğu ilk çağları takiben Paflagonia ve Galatia etkilerinde kalan bölgede yer alan Mudurnu’yu, Osmanlı döneminde bellibaşlı kentleşme alanlarından biri olarak görüyoruz. Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında voyvodalık olarak yönetilen kent, IV. Murat zamanında kaza merkezi olarak belirlenmiştir. Fotoğraf çekme yetisi, orduda gösterdiği yararlıklar ve yeterli derecede bilgi beceri sahibi biri olduğu gözönüne alınarak, Ahmet İzzet Bengüboz’a ilçenin nüfus memurluğu görevi verilir. Memuriyet onun fotoğraf aşkını söndürmez. Aksine, bölgenin coğrafi, mimari ve sosyolojik yapısını adeta bir toplumbilimci gibi kayıtlara geçirir. Genç Cumhuriyet’in ulusal bayramları, düğünler, kır eğlenceleri, panayırlar gibi etkinlikler, onun adeta doğal göreviymiş gibi kayda geçirdiği olaylardır.
Adeta bir sosyolog Ahmet İzzet Bey’in çektiği fotoğraflar Erken Cumhuriyet döneminde Mudurnu ve civarındaki sosyal-gündelik hayata dair çok değerli bir arşiv oluşturuyor. Mudurnu’da Zafer Bayramı kutlamaları, 30 Ağustos 1933.
Mudurnu Kız İlk Mektebi öğretmen ve öğrencileri, 31 Ekim 1926.
Bir orman bölgesi içinde yer alan Mudurnu’nun yarı ahşap yarı kâgir evleriyle öne çıkan geleneksel sivil mimarisi tarih boyunca varlığını büyük ölçüde koruyabilmiştir. Bengüboz bu dekor içinde beldenin mülkî ve askerî kadrolarını, adalet mensuplarını, öğretmenleri gruplar halinde biraraya getirerek toplu fotoğraflarını çeker. Okulları ve öğrencilerini ihmal etmez. Onları da okul binaları önünde öğretmen kadrolarıyla birlikte fotoğraf görüntülerine dönüştürür.
Bengiboz’un belli bir fotoğraf stüdyosu olmadığı anlaşılıyor. Beldedeki kişileri ve küçük grupları ya bir evin avlusunda ya da bir sokak köşesinde fotoğrafladığını görüyoruz. Kişileri çevreden soyutlamak üzere düz bir zemine ihtiyaç duyduğu anlarda, arkalarına bir perde, çarşaf, battaniye ya da bir kilimin asılmış olduğuna da tanık oluyoruz. Kısıtlı teknik olanaklara sahip olduğu halde, teknik beceri ve estetik görüş açısından o günlerde ismi öne çıkmış çağdaşı olan -genellikle de gayrımüslim- stüdyo sahibi fotoğrafçılardan hiç aşağı kalmadığı açıktır.
Fotoğrafçımızın bu işe gönüllü ve amatörce bir sevgiyle, heyecanla sarıldığı, bu ruhla profesyonel işler meydana getirdiği ortada. Mudurnu ve çevresinde 1920’lerin başından 1930’lu yılların sonuna kadar çektiği fotoğraflar, Anadolu’nun bir köşesinde Osmanlılardan Cumhuriyet’e evrilen bir süreç içinde insanlarımızın kılık kıyafetine, sosyal-gündelik hayatlarına dair çok kıymetli belgeler sunmaktadır.
Eğitim şart Bengüboz’un birçok karesi Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki eğitim hamlesinin görsel tanıklarıdır. Dokurcun İlk Mektebi’nin önünde öğretmen ve öğrencilerin toplu pozu, 24 Ocak 1925.
Ahmet İzzet Bengüboz, bölgenin coğrafi, mimari ve sosyolojik yapısını adeta bir toplumbilimci gibi kayıtlara geçirir. Genç Cumhuriyet’in ulusal bayramları, düğünler, kır eğlenceleri, panayırlar onun kayda geçirdiği olaylardır. Beldenin mülkî ve askerî kadrolarının, adalet mensuplarının, okulların, öğretmen ve öğrencilerin fotoğraflarını çeker.
Mudurnulu bilim insanı Babası Mudurnu Kaymakamı olan ünlü halkbilimci Pertev Naili Boratav (ortada oturan), Ahmet İzzet Bey’in objektifine terzi dükkanında yakalanmış.
Ünlü halkbilim uzmanı Pertev Naili Boratav’ın babası Abdurrahman Naili Bey, 1916 yılından itibaren Mudurnu Kaymakamı’dır. 1920-21 yılları arası isyancıların eylemleri sırasında geçici olarak Bolu Tahrirat Müdürlüğü’nde görev alsa da, Mudurnu’daki kaymakamlık görevini emekli olduğu 1932 yılına kadar sürdürmüştür. Bengüboz’un fotoğrafları arasında onun da portresine, aile fotoğrafına ve çeşitli grup fotoğraflarındaki varlığına rastlıyoruz.
Pertev Naili de, henüz dokuz yaşındayken babasının atanmasıyla geldiği Mudurnu’yu asıl memleketi saymakta, kendisini Mudurnulu olarak takdim etmekten gurur duymaktadır. Üniversite öğrencisi iken, ilk akademik eserini de bu yöreden yaptığı derlemelere dayandırarak kaleme almıştır. Sonraki yıllarda fırsat buldukça burasını ziyaret etmiştir.
Mudurnu, “Tarihî Ahî Kenti” olarak Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası geçici listesinde yer alıyor. Ahî denilince esnafı göz ardı etmek olmaz. Demirci, ayakkabıcı dükkânları gibi esnafa ait işlikleri, hatta zamanın hızarı su gücüyle çalışan ilkel kereste atölyesini bile fotoğraflayarak arşivine katan Bengüboz’un, bir terzi dükkânını çekerken kadrajının içine genç Pertev Naili’yi de dahil etmesi hoş bir sürpriz olmuş.
Şık beyler, zarif hanımlar! Ahmet İzzet Bey’in çektiği fotoğrafardan, yöre, insanlarının giyimlerine özen gösterdiği anlaşılıyor. Tahminen 1930’ların başlarından bir anı, yeni kıyafetlerin vazgeçilmez aksesuarı bastonlar (solda). İşlemeli beyaz elbisesini boynunu saran bir eşarpla tamamlayan, belki de yeni gelin genç bir hanım.
Fotoğrafçımızın amatör bir ruhla profesyonel işler meydana getirdiği ortada. Mudurnu ve çevresinde 1920’lerin başından 1930’lu yılların sonuna kadar çektiği fotoğraflar, Anadolu’nun bu köşesinde İmparatorluktan Cumhuriyet’e evrilen süreç içinde insanlarımızın kılık kıyafetine, sosyalgündelik hayatlarına dair çok kıymetli belgeler sunmaktadır.
Ahmet İzzet Bey’in çektiği Mudurnulu sıradan insan fotoğrafları, koleksiyonun belki de en ilginç kısmını oluşturuyor. Burada çok içten, çok naif bir gösteri halinde kısa bir sürede insanların nasıl bir evrimden geçtiklerine, benliklerini koruyarak Cumhuriyet devrimlerine nasıl uyum sağladıklarına, Atatürk’ün nutkunda yer verdiği “yeni bir toplum”u nasıl yarattıklarına, adım adım ne aşamalardan geçtiklerine tanık oluyoruz. Asker olsun sivil olsun halkın her kesiminden örnekler bulunan bu bölümde neler yok ki… Erkeklerde önce fes ve kalpakla, hatta fes ya da keçe külah üzerine ya beyaz bezden ya da renkli dokumalardan ince bir sarıkla başlayan, kaskete, fötr şapkaya kadar uzanan bir süreç… Bir Avrupalı gibi giyim kuşam özentileri… Bu dönemin erkeklerinin değişmez aksesuarı ellerindeki bastonlar…
Kadınlarda ise düğünlerde giydikleri bindallı cinsinden giysilerden başlayarak, çarşaftan, yaşlıca hanımların büründükleri yerli dokumadan örtü biçimleri… Başlarda o zamanlar Rus başı ya da sıkmabaş adı verilen gerçek türban örneklerinden şık şapkalara kadar uzanan bir yelpaze… Uzun süre varlığını sürdüren manto ve boyunda düğümlenen eşarp modasının ilk örnekleri… Bu kıyafetin vazgeçilmez aksesuarı ise elde çantalar… Hâli vakti yerinde olanlardan zarif şapkalı, hatta kürklü hanımlar… O dönemde evlerde mini etekli ve askılı giysiler giyen genç bayanların fotoğrafları… Adeta bir moda dergisinden koparılmış sayfalar…
Bengiboz’un bir fotoğraf stüdyosu olmadığı anlaşılıyor. Beldedeki kişileri ve küçük grupları ya bir evin avlusunda ya da bir sokak köşesinde fotoğrafladığını görüyoruz. Kısıtlı teknik olanaklara sahip olduğu halde, teknik beceri ve estetik görüş açısından ismi öne çıkmış çağdaşı stüdyo sahibi fotoğrafçılardan hiç aşağı kalmadığı açıktır.
Gerek İstanbul’da gerek Türkiye’nin diğer yerlerinde cam negatif kullanan dönem fotoğrafçılarının çoğu ne yazık ki bunları bir arşiv halinde saklamamış, tesadüfen biriken kimi kişi ve olayları saptayan camların ise değerleri bilinememiştir. Bir kısmının üzerindeki emisyon kazınıp silinmiş, bir bölümü de kırılarak tahrip edilmiştir. Şans eseri kalabilmiş olanlardan, bu camlardan tabedilmiş bazı sararmış fotoğraflar sahafların, antikacıların eline düşebilmişse düşmüştür. Biz de bunlara “Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” diyerek hayranlıkla bakarız. Toplu arşivler yok denilecek kadar azdır.
Geleneksel-yöresel giysiler
1930’ların kasaba kadınlarının standart giyinme biçimi. Bolu yöresine özgü yerel dokumalarıyla örtünen bir kadın.
Bu bakımdan Ahmet İzzet Bengüboz’un bir kısım cam negatifi yanında önemli sayıda baskılarının aile tarafından korunmasını ve bu koleksiyonun torunu Mehmet Kadri Bengüboz tarafından Mudurnu Halk Eğitim Merkezi’ne teslim edilmiş olmasını Türk fotoğrafçılığı adına mutlu bir kazanç sayıyoruz. “Mudurnu’da bir fotoğraf definesi bulundu” demekten de kendimizi alamıyoruz. Bununla ilgili son bir bilgi daha: Bengüboz’a ait derlenebilmiş fotoğrafların sayısı 1018 kadar imiş.
Roman çalgıcılar
Koleksiyonun en ilginç parçalarını sıradan insan fotoğrafları oluşturuyor. Ahmed İzzet Bey’e “kadınlı-erkekli” poz veren gezgin müzisyenlerin keyfi yerinde.
Bizi daha da mutlu kılan, Mudurnu Belediyesi ve Kaymakamlığı ile Mudurnulular Derneği’nin ve Bolu Ticaret ve Sanayi Odası’nın elbirliğiyle bu arşivin sürekliliğini sağlamak üzere bir müzeye dönüştürülmesi konusundaki çabalar. Koç Üniversitesi Ankara Araştırmaları Merkezi VEKAM’ın projeyi büyük ölçüde desteklemesi, hemen sergilenmek üzere girişimleri ve kapsamlı bir kataloğunun hazırlanması yolunda katkısı da mutlaka zikredilmesi gereken bir husustur.
Sergi 19-30 Nisan tarihleri arasında çok kısa bir süre için Ankara’da Çankaya Belediyesi “Çağdaş Sanatlar Merkezi”nde açılmış ve çok büyük bir ilgi ile karşılanmıştı. Şimdi 12 Temmuz tarihinde İstanbul’da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin işbirliği ile Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde sergilenecek.
1923’ten beri 500’den fazla maçta ter döken A Milli Futbol Takımı, Fransa’da bu ay başlayacak Avrupa Şampiyonası finallerinde de mücadele edecek. Tarihinin en önemli sınavlarından birine çıkacak milli takımdan beklenti büyük. Ama işler her zaman böyle değildi. Milli takım 1950’li yıllardaki başarıları saymazsak, 1996’daki Avrupa Şampiyonası’na katılana kadar genellikle kötü sonuçlarla ve “şerefli yenilgilerle” anıldı, dünya sıralamasının sonlarında yer aldı. İşte ay-yıldızlıların tarihinden ilginç kareler…
1928 Amsterdam Olimpiyatları’ndaki Türkiye- Mısır maçı öncesi para atışı. Solda milli takım kaptanı Zeki Rıza (Sporel), sağda Mısır kaptanı Ali el-Hasani. Para atışını yapan orta hakem ise Fransız Marcel Slawick.Milli takım futbolcuları ilk maça çıkıyor. Tarih 26 Ekim 1923, rakip Romanya. Önde, soyadı kanunu çıkınca Kaleci soyadını alacak kaleci Nedim, arkasında takım kaptanı Hasan Kamil (Sporel), İsmet (Uluğ) ve diğerleri.İlk milli maçın oynandığı Taksim Stadı tıklım tıklım. Maçta Romanya karşısında 1-0 mağlup duruma düşen milli takım Zeki Rıza’nın 32 ve 50’inci dakikalarda attığı iki golle öne geçecek ama Romanya’nın beraberlik golüne engel olamayınca maç 2-2 bitecektir.Romanya Milli takımları maçında Türk takımının sahaya çıkışı. Maçın 32.dakikasında Zeki Rıza’nın serbest vuruştan attığı bu gol, milli takım tarihinin ilk golüydü.1926’da Romanya’yla oynanan maç için bastırılan Türk- Romen Milli Takımları Arasındaki Büyük Müsabaka başlıklı davetiyede Alaaddin Bey İbrahim Bey Nihat Bey Emin Bey Zeki Bey Bedri Bey Bekir Bey İsmet Bey Hüsnü Bey Tevfik Bey Cafer Bey’den oluşan takım kadrosu için “Futbolda Türklüğün varlığını teşkil eden en kıymetli oyuncularımız…” deniliyor. Ortadaki büyük resimde, Bekir Bey’in yanında “Bugün Almanya’da tahsil etmekte bulunan…” notu düşülmüş.1924 Paris Olimpiyatları milli takımın ilk yurtdışı turnuvasıydı. Çekoslovakya’yla oynanan ve 5-2 kaybedilen maç da ilk yurtdışı maçı oldu.1924 Paris Yaz Olimpiyatları’na katılan milli takımın başında, Türk futbolculara çağdaş futbolu öğreten ilk teknik direktör İskoç Billy Hunter var (ayakta en solda). Fotoğraftaki futbolcular (ayaktakiler soldan) Bedri, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Bekir, Sabih, kaleci Nedim. Oturanlar: Leblebi Mehmet, İsmet, Alâeddin, Kadri ve Cafer.1928 Amsterdam Olimpiyatları’na katılan milli takım ilk maçta Mısır’a 7-1 yenilerek elenmişti. O maçın kadrosu (ayaktakiler soldan sağa) Burhan, Kadri, İsmet, Alâeddin, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Leblebi Mehmet, teknik direktör Ton Belle. Oturanlar kaleci Ulvi, Cevat, Bekir, Muslihittin.Futbolun Türkiye’de yaygınlaşmaya başladığı 1930’lu yıllarda milli takım.4 Kasım 1932’de milli takım özel maçta Bulgaristan maçına çıkmadan önce Bulgaristan kafile başkanının konuşmasını dinliyorlar. Bulgar futbolcular kadraja girmemiş. Taksim Stadı’ndaki maçı Bulgaristan 3-2 kazanacaktır.Türkiye’nin güreşteki başarılar sayesinde en çok madalya kazandığı olimpiyat olarak tarihe geçen 1948 Londra Olimpiyatları’nda milli takımın Yugoslavya’ya 3-1 yenildiği maçın ilk 11’i kaleci Cihat Arman, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Naci Özkaya, Bülent Eken, Hüseyin Saygun, Fikret Kırcan, Erol Keskin, Gündüz Kılıç, Lefter Küçükandonyadis ve Şükrü Gülesin’den oluşuyordu.1948 Londra Olimpiyatları’nda çeyrek finale yükselen milli takım 5 Ağustos 1948’deki maçta Yugoslavya’ya 3-1 yenilerek elendi.Milli takım 17 Haziran 1951’de Berlin Olimpiyat Stadı’nda Federal Almanya’yla yapacağı özel maçtan önce seremonide.Federal Almanya’yı deplasmanda 2-1 yenen milli takımın galibiyet golünü 85. dakikada Galatasaraylı Muzaffer Tokaç atmıştı.1950 yılında Dünya Kupası finallerine katılmaya hak kazanan Türkiye, Brezilya’daki bu organizasyona ekonomik nedenlerle katılamamıştı. Neyse ki bekleyiş uzun sürmedi ve milliler 1954’te İsviçre’de yapılan Dünya Kupası’na da katılmayı başardı. 2. Grup’taki ilk maçlarında 17 Haziran 1954’te karşı karşıya gelen Türkiye ve Federal Almanya sahaya çıkıyor. Kaleci ve kaptan Turgay Şeren en önde, Alman takımında en ön sırada kaptan Fritz Walter, hemen arkasında kaleci Toni Turek var.Tarihindeki ilk Dünya Kupası maçına çıkan milli takım ne yazık ki Federal Almanya’ya 4-1 mağlup olmaktan kurtulamadı. Grubu Macaristan’ın ardından ikinci bitiren Almanlar, kupa finalinde de Macaristan’la rakip oldu ve kupayı kazanan taraf oldu. Türkiye ise gruptan çıkmak için play off maçı yaptığı Almanlara bu kez de 7-2 yenilecek ve grup üçüncülüğüyle yetinecektir.Milli takım tarihinde, 17 Şubat 1956’da oynanan Macaristan maçı kadar konuşulan bir başka özel maç yoktur. O dönemin futbol devi Macaristan’la İnönü Stadı’nda karşılaşan milliler maçı 3-1 kazanmış, bu galibiyet on yıllar boyunca anlatılan bir efsane maç haline gelmişti. Fotoğrafta, maçın 6. dakikasında Galatasaraylı İsfendiyar’ın ortasına nefis bir vole vuran Fenerbahçeli Lefter’in ve Türkiye’nin ilk golü görülüyor.26 Ekim 1975’te çekilen fotoğrafta ayaktakiler soldan: Engin, Ali Şen (dönemin Milliyet yazarı), Yasin, ?, Alpaslan, ?, teknik direktör Coşkun Özarı, Çetin Güler (antrenör), Rasim, “Fuji” Mehmet, Fatih, Zekeriya, Gökmen, Zafer , Kadir, Sebahattin. Oturanlar: Necati, Ali Kemal, Hüseyin, İsmail. Kafile, üç gün sonraki İrlanda maçı için Dublin’e Frankfurt aktarmalı gitmek niyetinde. Ancak aktarma kaçınca bir gece Frankfurt’ta kalıyorlar. Maçı İrlanda Givens’ın attığı dört golle 4-0 kazanıyor.14 Kasım 1984, milli takımın en kara günlerinden biri olarak tarihe geçti. İnönü Stadı’nda oynanan ve İngiltere’nin Türkiye’yi 8-0 yendiği maçın sekizinci golünü Viv Anderson böyle atmıştı.8-0’lık hezimetten üç yıl sonra, 29 Nisan 1987’de milli takım Avrupa Şampiyonası elemelerinin ilk turu için bir kez daha İngiltere karşısına çıktı. Maç İzmir Atatürk Stadı’nda oynadı. Milli takımın ilk 11’i ayaktakiler: Fatih Uraz, Hasan Vezir, Ali Çoban, Savaş Demiral, İsmail Demiriz, Erhan Önal. Oturanlar: Uğur Tütüneker, Erdal Keser, İskender Günen, Rıza Çalımbay ve Semih Yuvakuran. Maç 0-0 bitiyor ama ne yazık ki 6 ay sonra Londra’da Wembley Stadı’nda oynanacak rövanş maçını İngiltere yine 8-0 kazanacak ve Türkiye elenecektir.Türkiye, ilki 1960’ta düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine ilk kez 1996’da katıldı. Elemelerde çok başarılı maçlar çıkaran milli takım ne yazık ki İngiltere’de yapılan finallerde aynı başarıyı gösteremedi, gol atamadan ve puan alamadan turnuvadan elendi. İlk iki maçta Hırvatistan ve Portekiz’e 1-0, üçüncü maçta Danimarka’ya 3-0 yenilen milli takım gol atamadan ve puan alamadan elendi. Fotoğrafta, Hırvatistan’la yapılan ilk maçta Sergen Yalçın ve Robert Prosinecki mücadele halinde. 11 Haziran’da oynanan maçı Hırvatlar 1-0 kazandı.1996 Avrupa Şampiyonası’nda istediğini elde edemeyen milli takım, 2000 yılında Hollanda ve Belçika’nın ortaklaşa düzenlediği Avrupa Şampiyonası finallerine de katılmaya hak kazandı. Üçüncü maçını 19 Haziran’da Belçika ile oynadı. Maçı 2-0 kazanan milliler, bu sonuçla o güne kadar elde edilen en büyük uluslararası başarıyı kazandı ve çeyrek finale yükseldi. Maçın iki golünü de atan Hakan Şükür gol sevincini Suat Kaya ile paylaşıyor.Milli takım tarihinin zirvesine Japonya ve Güney Kore’nin ortaklaşa düzenlediği 2002 Dünya Kupası ile çıktı. Şenol Güneş yönetimindeki milliler ilk maçta Brezilya’ya 2-1 yenilse de sonradan toparlanıp yarı finale kadar yükseldi. Yarı finalde de Brezilya’ya yenilen milliler Güney Kore’yle 29 Haziran’da oynanan üçüncülük maçını 3-2 kazandı. Milli futbolcularımız, maçtan sonra rakip takımın oyuncularıyla birlikte seyircileri selamlıyor.2008 Avrupa Şampiyonası finallerinde yarı finale yükselen Türkiye, bu turnuvadaki en büyük başarısına imza attı. 20 Haziran’da Hırvatistan’la oynanan çeyrek final maçı yalnızca iki takımın değil tüm turnuvanın en heyecanlı maçlarından biri oldu. Maçın normal süresi 0-0 bitti, uzatma dakikaları son iki dakikada atılan gollerle 1-1 bitti. Yarı finale yükselecek takımı belirlemek için penaltı atışları yapıldı. Penaltılar sonucu maçı kazanan milli futbolcuların ve tribündeki seyircilerin sevinci görülmeye değerdi.Milli takım 25 Haziran 2008’deki yarı finalde Almanya’ya 3-2 yenilerek finale kalmayı kıl payı kaçırdı. Ama bu kadarı bile milli takımın daha fazlasını hedefleyebileceğini gösteriyordu.