Ocak 1969’da, Türkiye’nin ABD büyükelçisi Robert Komer, ODTÜ’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Büyükelçinin okula geldiği makam aracından fark edildi. Sol görüşlü bir grup öğrenci park edilmiş hâlde buldukları boş aracı çok hızlı bir biçimde ters çevirdi ve ateşe verdi. Yanan arabanın başında Vietnam’a destek sloganları atarak, Komer’e ve ABD’ye duydukları öfkeyi dile getirdiler. Türkiye sol tarihine geçen bu eylemde öğrenciler, “büyükelçiyi öldürmek gibi bir planlarının olmadığını, onu Vietnam’da CIA görevlisi olarak bulunduğu dönemden ‘Vietnam Kasabı’ olarak tanıdıklarını ve bu eylemi de insanları öldürmeye karşı olduklarını göstermek amacıyla” yaptıklarını açıkladılar.
Time dergisi, geçen ay “bütün zamanların en etkili 100 fotoğrafı” listesini açıkladı. Proje yöneticileri, ilk fotoğrafın çekildiği 1826’dan günümüze kadar geçen 190 yıl boyunca üretilen yüz milyarlarca fotoğraf arasından sağlıklı bir seçim yapabilmek için dünyaca ünlü küratörlere, fotoğraf editörlerine, tarihçilere danıştı. Bazıları kendi türlerinin ilk örneği olduklarından, bazıları ise düşünme şeklimizi, yaşama biçimimizi değiştirdiklerinden seçilen fotoğrafların ortak özelliği, her birinin insanlık deneyiminin dönüm noktalarını temsil etmesi. Time’ın yüz fotoğrafından sizin için yaptığımız kısa liste…
“YIĞIT GERILLA”, ALBERTO KORDA, 1960
“DÜNYA’NIN DOĞUŞU” BILL ANDERS, 1968
Apollo 8 astronotları Frank Borman, Jim Lovell ve Bill Anders, 1968’in Noel gecesi Ay’ın yörüngesine girdiler ve önceden planlanlı 10 turun dördüncüsünde, Dünya’nın ufuktan yükselişine tanık oldular. Bill Anders bu büyüleyici anda deklanşöre basacak ve insanoğlu üzerinde yaşadığı gezegeni ilk kez bu fotoğraf sayesinde görecekti.
“NAGAZAKİ’DEKI MANTAR BULUT” TEĞMEN CHARLES LEVY, 1945
Amerikalılar “Küçük Çocuk” kod adlı atom bombasını Hiroşima’ya attıktan üç gün sonra, bu kez Nagazaki üzerine “Şişko Adam” lakabını yakıştırdıkları daha da güçlü bomba bıraktılar. Uçağın topçusu Teğmen Levy’nin gökyüzüne yükselen devasa radyasyon bulutunu fotoğraflamasından altı gün sonra, İmparator Hirohito Japonya’nın kayıtsız şartsız teslim olduğunu açıkladı.
“AIDS’İN YÜZÜ” THERESE FRARE, 1990
Therese Frare’nin David Kirby’yi ailesinin kollarında can verirken gösteren fotoğrafı 32 yaşındaki bir adamın yürek paralayıcı ölümünü kaydetmekten çok daha fazlasını yaptı. Life dergisinde 1990’da yayımlanan ikonik fotoğraf, AIDS konusunda dünya çapındaki farkındalığı artırarak hastalığa yakalananlar için umut ışığı oldu.
“MUHAMMED ALI SONNY LISTON’A KARŞI” NEIL LEIFER, 1965
Tribünlerdeki binlerce seyirci, ringin kenarındaki muhabirler, kuvvetli ışıklar, yoğun sigara dumanı… Tüm bunlar fotoğrafın stüdyoda kurgulandığını düşündürecek kadar mükemmel bir atmosfer yaratmış. Daha maçın bir dakika 44. saniyesi, eski şampiyon Liston yerde sırtüstü yatıyor. Fotoğrafçı Leifer yeni şampiyon Ali’nin, “ayağa kalk ve dövüş süt kuzusu” diye bağırdığını duyuyor ve deklanşöre basıyor. Sonuç, 20. yüzyılın muhtemelen en güçlü spor fotoğrafı!
“SAVAŞ TERÖRÜ” NICK UT, 1972
Fotoğraflarda genellikle dost ateşiyle vurulanlar yer almaz. Bu istisnai kare, 8 Haziran 1972 günü Saygon yakınlarındaki Trang Bang kasabasına Güney Vietnam hava kuvvetlerince yanlışlıkla atılan napalm bombasının yarattığı terörü gözler önüne seriyor. Elbiseleri yandığı için çıplak kalan ağır yaralı küçük kız fotoğrafçı Nick Ut tarafından hastaneye yetiştirilerek kurtarılacak, fotoğraf ise 1973 Pulitzer ödülünü kazanacaktı.
“DÜŞEN ASKER” ROBERT CAPA, 1936
Bütün zamanların en önemli savaş fotoğrafçılarından Robert Capa’nın İspanya İç Savaşı’nda çektiği bir milisin vurulma anını gösteren fotoğraf, bir savaş meydanında Azrail’i iş başında gösteren ilk kare olma özelliğini taşıyor. 1970’lerde ileri sürülen fotoğrafın kurgulanmış olduğu iddiası kanıtlanamazken, Capa her zaman bu karenin çektiği en iyi savaş fotoğrafı olduğunu dile getirdi.
“TIMES MEYDANI’NDA ZAFER GÜNÜ” ALFRED EISENSTAEDT, 1945
Life dergisi için çalışan ilk dört fotoğrafçıdan biri olan Alfred Eisenstaedt’ın 14 Ağustos’ta 1945’te çektiği sembol fotoğraf, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin coşkusunu ölümsüzleştirdi. Kare aynı zamanda 20. yüzyılın en çok “yeniden çekilen” fotoğraflardan biri olma özelliğini taşıyor.
“TANK ADAM” JEFF WIDENER, 1989
5 Haziran 1989 sabahı Associated Press muhabiri Jeff Widener, elinde kamerası, Pekin’deki otelinin balkonundaydı. Bir gün önce, Tiananmen katliamı olmuş, Çin askerleri göstericilerin üzerine ateş açmıştı. Bir tankın önüne dikilen ve hayatı pahasına ona yol vermeyi reddeden adamı görünce deklanşöre basan Widener, sivil direnişin efsane karesini çektiğini henüz bilmiyordu.
“SAINT LAZARE GARI’NIN ARKASINDA” HENRI CARTIER-BRESSON, 1932
Su birikintisinin üzerinden atlayan bir adam, zeminde oluşan dalgacıklar, adamın sudaki yansıması, hareketin fondaki afişlerde görülen dansçılarınkiyle uyumu… Tüm bu “belirleyici an” unsurlarını ancak Henri Cartier-Bresson gibi bir usta bir araya getirebilirdi. Bresson’un hız, hareket ve takıntılı detaycılıktan oluşan tarzının ürünü bu kare, modern fotoğraf sanatının geleceğine yön verdi.
“DÜŞEN ADAM” RICHARD DREW, 2001
11 Eylül’den sonra basında yer alan fotoğraflarda daha çok uçakların İkiz Kulelere çarpışları ve binaların çöküşleri görülüyordu. İnsan fotoğrafları çok nadirdi. Kuzey Kulesinden atlayan bir mağduru görüntüleyen bu trajik kare, Batı metropollerini cehenneme çevirecek olan gayrinizami “yeni savaş”ın ilk fotoğraflarından biri olarak tarihe geçti.
Manhattan’dan yüzlerce metre yukarıda karınlarını doyuran işçiler evdeymişcesine rahatlar. Aslında Rockefeller Center’ın inşaatında çalışan bu adamlar, bir gökdelen kompleksinin reklam kampanyası için RCA binasının 69. katında poz veriyorlar. Mekandaki üç fotoğrafçıdan hangisi tarafından çekildiği bilinmeyen ünlü kare, Amerika’nın yükselme tutkusunun ve azminin sembolü oldu.
“HINDENBURG FACİASI” SAM SHERE, 1937
6 Mayıs günü New Jersey’deki hava üssünde Hindenburg’un Frankfurt’tan dönüşünü bekleyen fotoğrafçılardan Sam Shere, dev zeplinin yanışını görüntüledi. 36 kişinin öldüğü hadisenin büyüklüğünü yansıtan bu kare tarihe mal olurken, Led Zeppelin tarafından ilk albümlerinin kapağında kullanıldı.
“MÜNİH KATLİAMI” KURT STRUMPH, 1972
Münih Olimpiyatları tarihe acı bir olayla geçti. 5 Eyül 1972’de Filistinli Kara Eylül grubunun sekiz silahlı üyesi olimpiyat köyünü basmış, İsrailli sporcuları rehin almış ve onlar karşılığında 234 yoldaşlarının serbest bırakılmasını istemişlerdi. Pazarlıklar bir ara balkondan yürütülmüş, deneyimli fotoğrafçı Kurt Strumph yüzü maskeli bir teröristi görüntülemişti. Kanlı olaydan geriye, bu unutulmaz fotoğraf kaldı.
“SİYAH GÜCÜN SELAMI” JOHN DOMINIS, 1968
Mexico Olimpiyat Oyunları’na katılan ABD’li sürat koşucuları Tomie Smith ve John Carlos, madalya seremonisinde ulusal marş sırasında siyah eldiven giydikleri ellerini yumruk yapıp havaya kaldırarak ırkçılığı protesto ettiler. Beklenmedik anları ölümsüzleştirmesiyle tanınan John Dominis’in bu fotoğrafı, 60’lı yılların ırkçılık karşıtı eylemlerinin simgesi kabul edildi.
“HITLER NAZİ PARTİSİ MİTİNGİNDE” HEINRICH HOFFMANN, 1934
1920’de Nazi Partisi’ne katılan Hoffmann, Hitler’in özel fotoğrafçılığına ve sırdaşlığına yükseldi, çektiği binlerce fotoğrafla yıllarca devasa Nazi propaganda makinesini besledi. 30 Eylül 1934’te Bückenberg Hasat Festivali’nde Führer’i tapınırcasına selamlayan bindirilmiş kıtaların ortasında gösteren ve bir Wagner fantazisini çağrıştıran simetrik fotoğraf, bunların en etkileyicilerinden biriydi.
“LAHEY” ERICH SALOMON, 1930
Kapalı kapılar ardında yürütülen diplomatik temasların perde arkası hep merak edilmiştir. Almanya’nın 1. Dünya Savaşı tazminatlarının görüşüldüğü 1930 Lahey toplantılarında, müzakerelerden bitkin düşmüş dışişleri bakanlarını sabaha karşı fotoğraflayan Erich Salomon’un bu karesi London Graphic’te yayınlandı ve dünya kamuoyu tarihte ilk kez güçlü devlet adamlarının “insani” hallerine tanık oldu.
“IWO JIMA’YA DİKİLEN BAYRAK” JOE ROSENTHAL, 1945
Tokyo’nun 760 mil güneyinde bulunan Iwo Jima Japonların mevzilendiği küçük bir volkanik adaydı. Burayı hava üssü olarak kullanmak isteyen Amerikalılar adaya 19 Şubat 1945’te indi ve 6.800 Amerikalı, 21.000 Japon askerin öleceği bir aylık muharebeler başladı. Beşinci gün, Suribachi tepesini geçiren Amerikalılar oraya bir bayrak dikti. Ama komutan Japonların moralini bozmak için daha büyük bir bayrak getirtti. AP muhabiri Rosenthal, Pulitzer kazanacak, hatıra pullarına basılacak savaş fotoğrafını işte o bayrağın dikilişi sırasında çekti.
“BAYAN RÖNTGEN’İN ELİ” WILHELM CONRAD RÖNTGEN, 1895
Bay Röntgen laboratuvarında aylarca çalıştıktan sonra ilk tıbbi röntgen cihazını geliştirmişti. Karısı Anna Bertha Röntgen’in elini çektiği x-ışın fotoğrafı, gözle görülür bir kanıt olarak mucide Nobel Fizik ödülüne giden yolu açtı. Bayan Röntgen’e “ölümümü gördüm” dedirten kare, milyonlarca hastanın yaşama tutunmasını sağlayacaktı.
“BOSNA” RON HAVIV, 1992
Bosna’da faaliyet gösteren aşırı milliyetçi “Kaplanlar” grubuyla bağlantı kuran Ron Haviv, katliamları çekmemesi konusunda uyarılmıştı. Haviv sözünü tutmadı, zulmü görüntüledi. Katlettikleri sivil Müslümanları tekmeleyen Sırp milisleri gösteren kare Life’ta yayımlanınca Haviv’in adı da öldürülecekler listesine yazıldı. Ama sonunda Batı kamuoyu uluslararası müdahalenin gerekliliğine ikna olmuştu.
AJLAN KÜRDİ” NİLÜFER DEMİR, 2015
Acı hikayesini artık dünyada herkesin bildiği bu fotoğraf, birkaç saatte sosyal medyada en çok paylaşılan görüntüler arasına girdi. DHA muhabiri Nilüfer Demir, Ajlan bebek için yapılacak bir şey kalmadığını görmüş ve “sessiz bedenin çığlığını duyurabilmek için” deklanşöre basmıştı. Avrupa ülkeleri bu fotoğraf sayesinde Suriyeli mültecilere sınırlarını açmaya başladı.
60’lı ve 70’li yılların önde gelen gazetecilerinden Mete Akyol, fotoğraf, haber ve röportajlarıyla Türk basınında silinmez izler bıraktı. Hem cumhurbaşkanlarını hem Anadolu’nun en ücra köşelerindeki isimsiz kahramanları takip etti. Çok yetenekli bir muhabirin, usta bir yazarın hayatından kesitler…
Geçen ay yitirdiğimiz değerli gazeteci Mete Akyol, dönemine damgasını parlak bir şekilde vurmuş kişilerden biridir. Aynı yaşta olduğumuz Mete, bir zamanlar benim de basın dünyasındaki en yakın arkadaşımdı. Şöyle yazmıştı o: “Türkiye Cumhuriyeti ile Türk yurttaşı, tarihi boyunca iki kez balayı yaşamıştır. Biri Atatürklü yıllar, ikincisi altmışlı yıllar. Biz altmışlı yılların genç gazetecileri, bu ikinci balayının tanıklarıydık”.
İşte bizim tanışıklığımız ve ilerleyen dostluğumuz onun sözünü ettiği o ikinci balayı günlerinin atmosferi içinde filizlendi ve gelişti.
Her zaman canlı ve heyecanlı
Mete Akyol, 60’lı yıllardaki bir etkinlik sırasında görev başında
Ben 1960 Nisan’ında Ankaralı oldum. O günler Menderes döneminin son günleri. Sokaklar “Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu” sözleriyle Gazi Osman Paşa türküsünün nağmeleriyle inlemekte. Başbakan her yerde protesto ediliyor. Yakasına yapışanlar bile var. Sinirler gergin. Devlet konuğu olarak Nehru ülkemize gelmiş. Harp Okulu öğrencileri Atatürk Bulvarı boyunca yola dizilmişler. Ne var ki yüzleri halka, sırtları konuğu havaalanından Çankaya’ya götürmekte olan protokol arabalarına, yani iktidarda olan hükümete dönük. Benim başkentte siyasal aktüaliteyi ilk takip işim olacak. Ankara’nın henüz yabancısıyım. Basın kartım da henüz tasdik edilmemiş. Bari Nehru’yu Anıtkabir’de yakalayıp fotoğrafını çekeyim dedim. Oranın da kapıları nöbetçiler tarafından tutulmuş, olağanüstü hâl uygulamasıyla kimseyi geçirmiyorlardı. Allah’tan kabrin yer aldığı Rasattepe’nin ihata duvarları henüz yapılmamış, dikilen fidanlar çalı büyüklüğünde. Araziden komando eri gibi fidanlar arasından süzüle süzüle tepeye tırmandım. Nehru’yu Aslanlı Yolun sonuna doğru yakaladım, ondan sonrası sorun olmadı.
Her zaman canlı ve heyecanlı Sonraki dönemlerde “Türk Çocukları, Türk Çocukları” isimli fotoğraf sergimin açılışında Milliyet Ankara ekibinden Orhan Duru, Nilüfer Yalçın, Orhan Tokatlı, Mete Akyol ve aradan uzanan Ozan Sağdıç.
Ben Nehru’ya böyle “yasal olmayan” yollardan ulaştığım günün akşamında Mete, Hariciye Köşkündeki resepsiyona garson kılığında sızmış. Hakkında duyduğumuz ilk efsaneleşmiş macera buydu. Ondan sonraki günlerde, basın toplantılarında, ayaküstü alınan beyanatlarda olsun, siyasal ya da toplumsal olaylarda olsun, onları bir bölümü abi sayılabilecek, çoğunluğu da genç olan diğer gazetecilerle izlerken, üzerine basılacak nokta, bir matraklık sezinlediğimde Mete’nin yüzüne bakıyordum. Aynı anda onu da şeytan şeytan bir gülümseyişle bana bakar görüyordum. Ve işte tam da onun dediği gibi, zamanla mesleki titreşimlerimizin aynı frekansta olduğunu fark ettik. Bu bizi birbirimize yaklaştırmıştı.
First Lady Atıfet Hanım’a mikrofon Yardımsevenler Derneği’nin sergisinde, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın eşi Atıfet Sunay’ın Mete Akyol’un mikrofonuna, Ozan Sağdıç’ın objektifine takıldığı anlar…
Milliyet gazetesinin Ankara Bürosu neredeyse benim ikinci mekânım gibiydi. Abdi İpekçi’nin ikimize de tam güveni vardı. Ben zaman zaman onun yaptığı magazin röportajlarına fotoğraf takviyesi yapıyordum. Muhabirler arasında atlatmaya ve adam işletmeye çok yer verilirdi. Bir ara aşırı geniş açılı balık gözü objektifler sürülmüştü piyasaya, bir yenilik olarak ilgiyle karşılanmıştı. Aklımda kaldığına göre Mehmet Biber olacak, bu objektiflerden almış getirmiş, bir takım fotoğraflar çekmiş. Hürriyet gazetesi “Türkiye’de ilk defa” anonsuyla Pazar günü onları yayınlayacağını bir hafta öncesinden duyurmaya başlamıştı. Oysa ben teknolojiyi yakından izleyen biri olarak o objektife daha önceden sahip olmuştum. Mete de bunu biliyordu. “Hadi” dedi “Hürriyet’e bir kazık atalım.” Benim çektiğim birkaç fotoğrafı aldı, bir kaç da kendisi çekti. Hürriyet’ten bir gün önce, Cumartesi günü Milliyet’te “Türkiye’de ilk kez olarak” balık gözü objektifle çekilmiş fotoğraflar Mete Akyol imzası ile yayınlandı.
Bir ara Cevdet Sunay’ın eşi Atıfet Hanım durumu farketti. “Ayyy!” dedi, “benim sesimi mi alıyordunuz? Kimbilir neler söylemişimdir. Büroya geldik, teybi açıp dinledik. Atıfet Hanım yanındaki hanıma şöyle demişti: “Ay şekerim, o İngiltere kraliçesi ve ailesi var ya, tıpkı senin benim gibi insanlar; şaştım kaldım ayol…”
Gazetecilik raconunda sadece duyduğun sözleri olabildiğince çabuk ve eksiksiz not tutarak kaydetme olanağı vardı. Kimi lâflar arada kaynayıp giderdi. Bu yüzden yanlışlar da yapılabiliyordu. Röportajını yaptığım kişilerin dediklerini harfi harfine aktarmanın özlemini hep duymuşumdur.
Henüz taşınabilir cinsten pratik ses kayıt aygıtları yoktu. Sadece açık bantlara ses kaydı yapılabilen teypler vardı ki onlar da evlerde kullanılabilen teşkilatlı aygıtlardı. İlk kez radyocuların omuzlarında “Nagra” dedikleri 6-7 kilo ağırlığındaki seyyar ses kayıt aygıtlarına tanık olmuştuk. Taşıyan programcıların belleri bükülüyordu. Onlarla da açık bantlara kayıt yapılıyordu. O teyplerin iki kilo kadar çeken “Uher” tipleri çıkınca ilk müşterisi ben oldum. Benden hemen sonra Mete de bir tane edindi. Sonraları Fikret Otyam’ın da bir Uher’i oldu sanırım. Ankara’da bizden başka teypli gazeteci yoktu kasetliler çıkıncaya kadar.
74 seçimleri öncesi Ecevit’lerle birlikte 1973 yılında seçimlere hazırlanan CHP’nin “Akgünlere” isimli programını yazmak üzere Alanya İncekum Motelinde kampa giren heyet. Ecevit’in konuğu gazeteciler Mete Akyol ve Ozan Sağdıç, Önder Sav’ın iki yanında.
Mete Akyol 1974’te 2. Kıbrıs Harekatı sırasında bir grup gazeteciyle birlikte Kıbrıs’a gitmişti. Orada yaşadıkları ve Rumlar tarafından gözaltına alınması onu çok etkiledi. Çoğu kimse onun başına gelenleri, ölümle yüz yüze gelişinde yaşadığı ruh halini ölçemedi.
Mete’nin teybi sadece açık röportajlar için değil, kimi kez habersiz yakalananlardan da tatlı öyküler çıkarıyordu. Cevdet Sunay’ın cumhurbaşkanlığının ilk aylarıydı. ABD Başkanı Kennedy’ye suikast yapılmış, bütün devlet başkanları cenazesine gitmekteler. Bizim cumhurbaşkanımız da Washington yolcusu. First Lady Atıfet Hanım da refakatlerinde. Amerika dönüşü Londra’ya da uğramışlar, Buckingham sarayına konuk olmuşlar. Yurda döndüğünde Yardımsevenler Derneğinin bir kermesine katıldı. Açılıştan sonra sergi gezilirken Atıfet Hanım da dostlarıyla bir yandan sohbet etmekte, onlara bir şeyler anlatmakta. Baktım, Mete yandan yanaşmış, aradan teybinin mikrofonunu uzatmış. Bir hınzırlık düşündüğü besbelli. Ben de fotoğraf makinamla durum tesbitine başladım. Sonunda bir ara Atıfet Hanım durumu farketti. “Ayyy!” dedi, “benim sesimi mi alıyordunuz? Kimbilir neler söylemişimdir” diye tatlı mahçubiyet alâmetleri gösterdi. O anda gerçekten neler söylediğinin pek farkında değildik. Büroya geldik, teypi açıp dinlemeye başladık. Atıfet Hanım gördüğü yerlerden, insanlardan söz ediyordu. Aklımda kalan bir tümcesi aynen şöyle idi: “Ay şekerim, o İngiltere kraliçesi ve ailesi var ya, tıpkı senin benim gibi insanlar; şaştım kaldım ayol…”
Geçen sayıda da bir vesileyle yazdığım gibi, rahmetli Abdi İpekçi, Türkiye’nin ilk Radyo-TVilâvesi olan derginin hazırlanmasını bize havale etmişti. Mete’nin kendisi de çok iyi fotoğraf çekiyordu. Ağırlığı ona verse süper bir foto muhabiri olabilirdi. Ama o yazıya önem verdi. Cin gibi zekâ kırıntıları taşıyan yazılar. Yazdıklarının okuyucuda uyandıracağı tepkiyi ölçmek amacıyla olsa gerek, önce bir yakınına okumak isterdi. Yanındaysam, bu ben olurdum. Milletvekilliği ve süren davası nedeniyle Çetin Altan bir süre Ankara’da yaşamıştı. Ona büyük saygısı vardı ve onun fikrini almayı çok önemserdi.
1973 seçimleri öncesinde, Sayın Ecevit’in kampanyalarında Mete’nin ve eşi Gülçin Akyol’un çok büyük hizmetleri vardır. Kıyısından köşesinden benim de katkılarım olmuştur. “Akgünlere” isimli parti programını yazan ekibin çekildiği kampta, konuk gazeteci olarak yalnız ikimiz vardık.
Araç bekleyen hastaların çilesi
Doğu Anadolu da hastaneye gitmek üzere araç bekleyen hasta ve yakınlarıyla röportaj yapan Mete Akyol. Bir dönemin en acı yoklukları, yol, araç ve hastaneydi.
Mete Akyol 1974’te 2. Kıbrıs Harekâtı sırasında bir grup gazeteciyle birlikte Kıbrıs’a gitmişti. Orada yaşadıkları ve Rumlar tarafından gözaltına alınması onu çok etkiledi. Çoğu kimse onun başına gelenleri, ölümle yüz yüze gelişinde yaşadığı ruh halini ölçemediği için, sıradan bir macera yaşadığı sanısına kapılmıştı herhalde. Kendilerinden yakın ilgi beklediği gazetesindeki arkadaşları bir “geçmiş olsun” bile demeden, sanki tatilden dönmüş gibi “Hoşgeldin, yazıların, fotoğrafların hazır mı” diye sorunca düş kırıklığına uğradı ve morali sıfırlandı. Depresyon içindeydi. Bu hava içinde Milliyet ile bağlarını kopardı.
Bismillah deyip yola çıktık. Biri kuzey yolundan biri güney yolundan iki Doğu Anadolu turu, bir Karadeniz, bir de Akdeniz turu yaptık. Tarımsal alanların çilekeş insanlarından, ırgatlardan, işçilerden, işsizlerden, umut veren yatırımlardan, terkedilmiş alanlardan ne çok öyküler derledik.
Mete Akyol’un Anadolu röportajlarını kapsayan Düzen-Zedeler adlı kitabı ve ön sayfasında Ozan Sağdıç’a imzaladığı not.
Böyle değerli bir gazeteci ortalıkta kalır mıydı? Beşikten gazeteci Erol Simavi hemen onu gazetesine davet etti. Kısa bir dinlenmeden sonra Mete artık Hürriyet yazarı olmuştu. Yeni gazetesine farklı bir şeyler yapmalıydı. Anadolu’yu kent kent, gereğinde köy köy, mezra mezra dolaşacak, halktan derlediği bireysel öykülerden memleketin genel yapısında var olan sosyal problemleri sergileyecekti. Kaplumbağa tipi bir Volkswageni vardı. Bu işi kendi arabasıyla kotaracaktı. Ancak hem kendisi tek başına yola çıkmak, hem de sevgili eşi Gülçin Akyol onu öylece salmak konusunda endişeliydiler. Yanında bir can yoldaşı bulunması daha akılcı olmaz mıydı? İşte o can yoldaşı da, abd-i âciz kulunuzdu. Gülçin Hanım’ın da bana büyük güveni vardı.
Akyol’un penceresi Sağdıç’ın objektifi Ozan Sağdıç’ın bir “klasik” olmuş fotoğraflarından biri, “Pamuk işçilerinin mevsim sonu dönüşü” fotoğrafı, birlikte seyahat ettikleri Mete Akyol’un Volkswagen’inin penceresinden çekilmişti.
Bu gezileri yapmak benim için de bol bol fotoğraf çekme, Anadolu’yu bir kez daha turlama fırsatı olacaktı. Bismillah deyip yola çıktık. Biri kuzey yolundan biri güney yolundan iki Doğu Anadolu turu, bir Karadeniz, bir de Akdeniz turu yaptık. Tarımsal alanların çilekeş insanlarından, ırgatlardan, iççilerden, işsizlerden, umut veren yatırımlardan, terkedilmiş alanlardan ne çok öyküler derledik.
Mete, Hürriyet gazetesinde yayınlanan bu yazı dizisine “Yüz yüze, diz dize” ana başlığını koymuştu. Günü gelip bunlardan seçilmiş kimi öykülerden bir kitap yapmak gerekince onun adı da Düzen-Zedeler olmuştu. Kitabın kapağını ve sayfa düzenini yapmak da bana düşmüştü. Ön sayfasında “Değerli bir anı olarak koruyacağım destekleri ile bu kitabın oluşturulmasına olanak sağlayan Sayın Erol Simavi’ye, Sayın Ozan Sağdıç’a ve sevgili eşime içtenlikle teşekkür ederim” diye yazıyordu. Ayrıca bana imzaladığı kitaba el yazısıyla çok daha sıcak, samimi ifadeler kullanarak not düşmüştü.
Geziler sırasında pek çok anı derledik, nice halk filozofları ile karşılaştık. Pek çoğu acıklı, bir bölümü de gülünç maceralar yaşadık. Onunla son karşılaşmam, müşterek ağabeyimiz sayılan Cüneyt Arcayürek’in cenazesinde olmuştu. “İstanbul’a geldiğinde buluşalım da, yakın geçmişin bir muhasebesini yapalım” demişti. Kısmet değilmiş.
Kasım sonunda 90 yaşında ölen Küba Devrimi lideri Fidel Castro, sadece Latin Amerika’da değil, tüm dünyadaki devrimcilere ilham kaynağı olmuştu. Küba Devriminden tam 12 yıl sonra, Havana’da yaptığı bir konuşmada, büyük toprak sahiplerini hedef almıştı. Ünlü lider, Küba Devrimini ve yeni anayasayı şöyle tanımlayacaktı: “Bu; sıradan insanların sıradan insanlarla birlikte, sıradan insanlar için yaptığı ve uğruna hayatlarımızı vereceğimiz sosyalist ve demokratik bir devrimdir”.
Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda kurulan katafalka kondu ve onbinlerce kişi tarafından selamlandı. Gazi’nin 19 Kasım 1938’de saraydan alınan naaşı, Yavuz zırhlısına aktarılacağı Sarayburnu’na getirildi. Cenaze korteji Eminönü’nden geçerken, mahşeri kalabalık içinde Atatürk’ü son bir kez görmek isteyenler Yeni Cami’nin kubbelerine çıkmışlardı.
Star sanatçıların önemli bir kısmı, gençlik hatta çocukluk dönemlerinden itibaren sahnelerdeydi. Doğal olarak o zamanlarında henüz tanınmamışlar, meşhur olmamışlardı. Ozan Sağdıç’ın kamerası, kimi zaman onların ilk sahneye çıkışlarına, kimi zaman genç bir yetenek olarak aldıkları ilk alkışlara tanıklık ediyor.
Muazzez Abacı:Bir assolist adayının ‘televizyon’a ilk çıkışı
Kırk yılı aşkın bir süre öncesinde, 1970’lerin başlarındayız. Kendine özgü bir Türk eğlence tarzı olarak gelişmiş “gazinolar çağı”nın son parlak dönemi… Fahrettin Aslan’ın Gazinocular Kralı olarak ünlendiği yıllar… Diğer yandan da tek kanal siyah-beyaz televizyonun giderek etkisini arttırdığı emekleme dönemi.
TRT’ye ait tek televizyon stüdyosu deneme yayınlarına 1968’de Ankara’da başlamış, 1970’te İzmir Kültürpark Fuar alanında ikinci yayın merkezi kurulmuş, 1971’de ise İstanbul stüdyosu işletmeye açılmış. Yayın saatleri gün boyu sürekli değil. Belirli saatlerde açılıp kapanıyor. O zaman için yurt çapında yaygınlaşması daha uzun bir zaman alacak gibi görünmekte. Televizyon henüz çok az evde var. Çoğu kimse yayını ancak komşusundan izleme şansına sahip. “Tele-safirlik” o günlerden kalma bir deyim.
Tüm bu koşullara karşın televizyonun etkinliği fark yaratmış, etkisinin günden güne de gelişeceği belli olmuştu. En gözle görünür yenilik, insanların geceleri evlerine kapanır olmalarıydı.
Hem sesi hem fiziğiyle öne çıkmıştı Muazzez Abacı (sağdan ikinci), Ankara Radyosu Türk Müziği Topluluğu’nda. Muazzez Hanım genç yaşında, 1966’da girdiği radyoda hem sesi hem de fiziğiyle gözalıcı bir figür olmuş, assolistliğe doğru emin adımlarla yürümüştü.
Ben o tarihlerde Milliyet gazetesi ile bir dirsek teması içindeydim. Başlangıçta uzun süre çalıştığım Hayat ve Ses dergilerinin bürosu ile Milliyet Ankara bürosu yanyana idi. Gazetenin büro şefi Orhan Tokatlı başta olmak üzere, bütün muhabirlerle doğal bir arkadaşlık kurulmuştu aramızda. Haftalık dergiler yayımlayan kuruluşumuzun temsilciliğinde tek başımaydım. Ayrı bir istihbarat olanağımız olmadığından, haber alma kaynaklarım Cumhuriyet ile Milliyet’in Ankara büroları idi. Zamanımın çoğu oralarda geçmekteydi. Daha sonraları kişisel ofis olarak tuttuğum apartman dairesi de (telefonsuz iletişim kurabilecek derecede) Milliyet bürosu ile aynı hizada ve karşı karşıya idi.
Bu arada Ankara’da görev yapan bütün diğer gazeteci arkadaşlarla birlikte olduğumuz ortamlarda, Milliyet muhabiri Mete Akyol ile olaylara bakış ve (kimi ironik hınzırlıklar dahil olmak üzere) onları değerlendirme konusunda aramızda bir “rezonans birliği” olduğunun farkına varmıştık. Bu duygu, düşünce yakınlığı bizi bir çeşit iş ortaklığına sevketmişti.
Zaman, merhum Abdi İpekçi’nin genel yayın müdürü olduğu zaman. İlk telif hakkımı, daha amatör bir fotoğraf tutkunu iken, 1955 yılında 5 TL olarak onun elinden almıştım. O tarihten itibaren beni izler, severdi ve benden iyi iş almasını çok iyi bilen yüce gönüllü bir kişiydi. İyi bir gazeteci olduğu için de okurun nabzını tutmayı bilirdi. Gazetesine ek olarak bir Radyo-TV dergisini vermeyi de ilk o akıl etmişti. Yeni kurulmuş TRT genel müdürlüğü başkentteydi. Ankara radyosu halen en güçlü radyoydu. Radyo-TV ekinin Ankara’da hazırlanıp kotarılması farz gibi bir şeydi yani.
TV kutusunun içine giren Muazzez Abacı Muazzez Abacı, 70’li yılların başında Ozan Sağdıç’ın gazete ekinin kapağı için hazırladığı grafik tasarımda “rol” almıştı. Sağdıç bu iş için bir koli kutusu bulmuş, dibini çıkarmış, ön kısmını da ekran biçiminde oymuştu. Kutuyu ahşap desenli kağıtla kaplamış, tüp yapıştırıcı kapaklarından sahte ayar düğmeleri de yapıştırarak bir televizyon imal etmişti. İşte genç Muazzez Abacı, TV’ye benzetilmiş bu kutuyu başından aşağı geçirerek kameraya gülümseyecekti!
Küçük bir kadro ile işe başladık. Ayşe ve Cenap isimli iki yardımcı arkadaş röportajlar ve bilgi toplama işiyle koşuşturacak, bütün fotoğrafları ben çekeceğim, Mete de daha çok redaksiyon işiyle uğraşacaktı. Zaman zaman Abdi Bey de aklına gelen bazı konularda “Bu hafta şu konuyu işleyelim” gibisinden isteklerde bulunurdu. Bazen bana doğrudan telefon açıp, belli bir kapak konusunu işlememi istediği de olurdu. Arkasından da yüreklendirme kapsamında “Ozan Sağdıç kalitesinde olsun ha!” demeyi de ihmal etmezdi.
Gazinocuların gelişen TV rekabeti karşısında telaşa düştükleri konusu gündemdeydi. Abdi Bey bu konuyu işlememizi arzu etmiş, telefonla benden konuya uygun bir kapak fotoğrafı hazırlamamı istemişti. Sloganımız “Gazinocuların başına düşen taş” olacaktı. Şimdiki bilgisayarlar, Photoshop’larla filân böyle bir şeyi hazırlamak çocuk oyuncağı. Ancak kırk küsur yıl önce öyle şeyler hayalden ibaret, hiç bir imkân yok. Çaresiz kendimiz bir şeyler yaratacağız.
Ankara Radyosu’nun seçkin bir şarkıcı kadrosu vardı. Nesrin Sipahi, Gönül Akın, Behiye Aksoy’lar… Bir de umut vaat eden yeni kuşak yetişmekteydi. Elâ Altın, Gönül Akkor, Seçil Heper, Muazzez Abacı gibi. Bunlar fasıl heyeti olarak radyonun Türk musikisi programlarında topluca boy gösterirler, zaman zaman biri solist olarak öne çıkardı. Gazinocular bu ses sanatçılarının içinden işlerine ve dişlerine uygun olanların peşine düşerlerdi. Bu, onların ünlerine ün katmak demekti. Şanslılarsa assolist olma yolu da açılmış sayılırdı.
Ama artık üne kavuşmanın çok daha etkin bir yolu daha açılmıştı: Televizyon! Ekrana çıkmak, ünlü olma yolunun pasaportuydu. Erşan Başbuğ adında bir arkadaş vardı, Türkiye’deki televizyonun ilk eğlence programı prodüktörü. Ses sanatçıları ve adayları göze girmek üzere, onun etrafında döner olmuşlardı. Ekranda bir kez bile görünmek çok çok önemli bir şeydi.
Şimdi sorun, Abdi Bey’in istediği “gazinocuların başına düşen TV” fotoğrafının nasıl halledileceği meselesi… Zamanın olanakları ancak ayni diapozitif karesi üzerine çift çekim şansı veriyordu. Biri ekranında şarkıcı görüntüsü olan bir TV alıcısı, diğeri de başına bir şeyler düşen gazinocu figürü. Önce TV fotoğrafını hazırlamak gerekti. Zaman kısıtlı, tek kanal TV her an şarkıcı programı yapmıyor ki. Öyle bile olsa, TV yayınının frekansı ile fotoğraf makinesinin hız ayarının frekansı birbirini tutmuyor, dalga dalga, çizgi çizgi berbat resimler ortaya çıkıyor. Çaresiz boş ekranlı bir TV kutusu hazırlanacak, içine de bir şarkıcı hatun yerleştirilecek. O tür işler elimden gelir, mobilyasını maket olarak kendim hazırlarım diye düşündüm. İş içine konulacak hatun kişiyi bulmaya kalıyor.
Gazinocunun başına televizyon düşüyor
Milliyet’in Radyo-TV eki için hazırlanan kapak konusu, “Gazinocuların Başına Düşen Taş”tı. TV cihazının içine Abacı’yı yerleştiren Ozan Sağdıç, kafasına televizyon düşen gazinocu için de ağbeyini kullanmıştı.
Türkiye’nin belki de müseccel ilk Radyo-TV muhabiriyiz ya, o iş de pek zor olmadı sayılır. Radyonun ses sanatçılarından hem gepegenç, hem de güzel fiziğiyle göz alıcı bir figür olan Muazzez Abacı’dan modellik etmesini rica ettik. Çok iyi karşıladı. Ne de olsa bir dergi kapağında yer alacaktı. Akşam, mesaiden sonra benim stüdyomda buluşmak üzere sözleştik. Erkenden geldi. Ancak ben henüz televizyon kutusunu hazırlayamamıştım, hatta belki de başlayamamıştım bile. Konuğumu bir yere oturttum, işime devam ettim. Uygun bir koli kutusu ayarlamıştım. Dibini çıkarmış, ön kısmını da ekran biçiminde oymuştum. O zaman bizde duvar kağıtları gelişmemişti, daha doğrusu ithal edilmiyordu. Meraklıyız ya, ben Avrupa’dan ahşap desenli kağıtlar getirmiştim. Kutuyu onlardan biriyle kapladım. Ama pek kolay olmadı. Çünkü hızlı yapışkan olmadık bir şekilde yapışır kalır, potlar oluşturabilirdi. Geç kuruyan tutkal da işimizi uzatırdı. O iş de tamamlanınca tüp yapıştırıcı kapaklarından sahte ayar düğmeleri de yapıştırdım, kutu iyice televizyona benzedi.
Bütün bu uğraşlarımı Muazzez Abacı oturduğu yerden sabırla izledi. Onca zaman süresince hiç bir yakınma belirtisi göstermedi. Fotoğraflarının çekimi bittiğinde ve onu evine uğurladığımda aradan geçen vakit beş altı saat olmuş, gece yarısını bulmuştu. Kızcağızın sabrına hayran kalmıştım.
Ertesi gün, tesadüfen bana memleketimden konuk olarak gelmiş bulunan ağabeyimi gazino patronu kılığına sokup daha önce çektiğim filmin üzerine usturuplu bir şekilde pozlandırınca görev tamamlanmıştı.
İşte ben, bu suretle bir assolist adayını ilk kez “televizyon”a çıkarmış oldum. Var mı ötesi?
Verda Erman: Küçük virtüoz ve İstanbul’un ‘küçük’ valisi Fahrettin Kerim Gökay
Sanırım 1957’diydi. Dergimizin redaktörlerinden Sadun Altuna “Bu akşam Saray sinemasında bizim hanımın kız kardeşinin konseri var. Bu, çocuğun ilk sahneye çıkışı. Gidip bir fotoğrafını çeksen sevinirim” dedi. Gittim, sinemanın koltukları neredeyse sahneye yapışmış, dinleyicilerden yaklaşmak olanağı yok. Elimdeki makina teleobjektifli değil, fotoğrafı balkondan çeksem hiçbir şeye benzemeyecek. Çaresiz, kulisten çalışmaya mecburuz.
Sahneden seyirciye doğru bakan kare Çocuk yaştaki Verda Erman ve onu prezante eden Vali Fahrettin Kerim Gökay’ın kulisten, perde arasından çekilen fotoğrafı. Arka planda salon ve seyirciler… Alışık olunmayan ve çok beğenilen bu fotoğraf anlayışı ve açısı aslında bir zaruretten kaynaklanmıştı! (üstte). Ozan Sağdıç, meşhur olduktan sonraki yıllarda da Verda Erman’ı fotoğrafladı (altta).
Onbir-oniki yaşlarında bir kız çocuğunu, İstanbul’un ünlü valisi Fahrettin Kerim Gökay takdim ediyor. Doğru dürüst bir fotoğraf çekebilsem elbette makbule geçecek, ama Hacivat gibi sahneye dalmaktan çekiniyorum. Dalsam da, sahnenin en önündeler. Onların önünde fotoğraf çekecek mesafe yok. Sahneden atlasam seyircinin kucağına düşeceğim, o da ayrı bir rezalet…
Çabucak kulisten sahne gerisine dolandım. Sinemanın beyaz perdesini örtmek üzere sahne boşluğundan yerlere kadar uzanan koyu renkli bir perde çekilmiş. O perdeyi alttan makinamı sokacak kadar araladım. Vali ile Verda adındaki kız çocuğu arkadan vizörümün içindeydiler. Fahrettin Kerim’in “Minimini Vali” diye karikatürleri yapılırdı. Hatta Tekel’in bodur rakı şişelerine de aslında Yeşilaycı valinin adını takmışlardı. Yani çok kısa boylu bir insandı. Bizim piyanist kız çocuğu ile aynı boyda görünüyorlardı.
Verda Erman olarak tanıdığımız piyanist çocuk, o zamana kadar Ferdi Statzer tarafından yetiştirilmiş, o günkü orkestralı konseri de Ferdi Statzer kendisi yönetmişti.
Öyküsünü anlattığım ilk fotoğrafı da aslında mazeret beyanında, ihtiyaten çekmiştim. “Hani bakın, söz verdiğim gibi olay mahalline(!) gittim. Ama durum fotoğraf çekmeye uygun değildi. Ancak bunu çekebildim” gibisinden. Ama derginin yazıişlerinde bir nümayiş! Bana aferin diyen diyene. O güne kadar sahnedeki sanatçı gözünden salonun fotoğrafını çekmek hiçbir fotoğrafçının aklına gelmemiş, ben büyük bir görüş açısı sergilemişim filan… Dergiye o fotoğraf basıldı. O fotoğraftan sonra Verda Erman’ın pek çok fotoğrafını daha çektim. Çok yazık ki, bu değerli sanatçımız iki yıl önce Paris’te vefat etti.
Pekinel Kardeşler: 9 yaşındaki ikizler, Opera sahnesinde gönülleri fethettiler
V erda Erman “devlet sanatçısı” ünvanına sahipti. Yine devlet sanatçısı olan ve ilk eğitimlerini yine Ferdi Statzer’den almış olan piyanist ikizler Pekinel Kardeşler’den söz edelim biraz da. 2015 Ekim sayımızda “Radyo Günleri”nden bahsederken, Ankara Radyosu’nda İsmet İnönü’nün onları alkışlarken bir fotoğrafını vermiştik.
İlk konserlerini altı yaşında vermişlerdi. Benim fotoğraflarını çektiğim konserlerde ise dokuz yaşına gelmişlerdi; Ankara’da filarmoni orkestrası ile ilk gece radyoda ertesi gece de Opera sahnesinde çalmışlardı. Orkestrayı Hikmet Şimşek yönetmişti. Sanırım 1961 yılıydı. Başarıları ile hayranlık uyandırmışlar, küçük birer kız çocuğu oldukları için de sempati toplamışlardı. Benim o iki günde çekmiş olduğum fotoğraflar, kariyerlerinin ilk ciddi fotoğraflarıdır. Sonra devlet bursuyla Fransa’ya gittiler. Daha sonra ABD’de eğitimlerini sürdürdüler.
Kimlerle çalıştıklarını sıralamaya kalkışırsak sütunlarımız yetmez. Birer genç kız olduklarında, CSO salonundaki ilk konserlerini de fotoğraflamıştım.
Pekinel Kardeşler ilk konserlerinde, radyonun kumanda odasında sıralarını bekliyor (üstte) ve sonrasında dinleyicileri, selamlıyorlar (altta sağda). Pekinel Kardeşler’in konserlerinde orkestrayı Hikmet Şimşek yönetmişti.
Rüştü Asyalı ve Enis Fosforoğlu: Tiyatronun ustaları henüz öğrenciyken
Tahminen 1970 yılında, Ankara Devlet Konservatuvarının Cebeci’deki tarihî binasındaki gösteri salonundayız. Genç öğrencilerin oynadığı Cahit Atay’ın “Pusuda” oyununu seyretmekteyiz. Sahnedeki iki öğrenciyi gözünüz ısırıyor mu? Birisi Rüştü Asyalı, öbürü Enis Fosforoğlu. Bugünün duayen tiyatrocuları, o zamanlar yirmili yaşlarda, gençliklerinin baharında delikanlılar.
Rüştü Asyalı konservatuvar öğrencisi olmadan önce, 1960 sonrası yeniden kurulan Halkevleri Genel Merkezi’ndeki kurslara katılmış, Radyo Çocuk Saati’nin kadrosu içinde yer almıştı. Konservatuvardan mezun olduktan sonra girdiği Devlet Tiyatrolarında oyuncu, yönetmen ve yönetici olarak başarıyla sürdürdüğü kariyerini çoğu kimse bilir. Daha geniş bir kitle ise, onu ilk senaryolarını dostumuz, ağabeyimiz rahmetli Turgut Özakman’ın yazdığı ve Asyalı’nın kendi sesinden ayrı bir sesle canlandırdığı Keloğlan ile sevdi. Sert, kararlı bir sesle şiirler okuduğu halde, uzun bir süre birlikte program yaptığı dostumuz Mustafa Şerif Onaran’ın “kadife sesli” olarak tanımladığı, belleğimizde derin izler bırakmış değerli bir sanatçı.
45 yıl önce, konservatuvarda
Ankara Devlet Konservatuvarı sahnesinde 1970 yıl sonu öğrenci gösterisi. Cahit Atay’ın “Pusuda” oyununda Rüştü Asyalı (sağda) ve Enis Fosforoğlu… İkisi de sonraki hayatlarında çok başarılı bir sanat kariyeri çizdiler ve milyonların tanıdığı ve izlediği sanatçılar olarak, oyunculuk, yönetmenlik, yöneticilik yaptılar, yapıyorlar.
Fotoğraftaki diğer genç tiyatrocu Enis Fosforoğlu. Ondaki bu kariyer aile mirası. Doğum tarihine baktım. O sıralarında ben İzmir’de ortaokul öğrencisiydim. Orada Avni Dilligil tiyatrosu vardı. Pek çok oyununu izlemiştim. Hatta memleketim Edremit’e turne dolayısıyla gelmiş, Hamlet’i oynamışlardı. Kostüm ve aksesuarları eksikti. Oyundaki kral ve kraliçenin taçlarını ben yapmıştım, o zamanlar 12 yaşında falandım. Meğer Avni Bey, teyzesi dolayısıyla Enis’in eniştesiymiş. Babası Renan Fosforoğlu da aynı kumpanyadaymış. Ailenin geçmişinde daha pek çok ün sahibi tiyatrocu var.
Ben daha çok, Enis’in Renan Fosforoğlu’nun Muazzez Arçay’dan olan ve onun üvey ağabeyi konumundaki Ferdi Merter ile arkadaşlık ettim. Çünkü o Devlet Tiyatroları kadrosunda kalmaya sebat etti. Enis, Ankara’dan İstanbul’a gitti ve Kadıköy’deki tiyatrosuyla çok başarılı oyunlara imza attı. Sonrasında da yine sinema ve dizi projelerinde yer aldı, alıyor. Tanrı yaşını uzun etsin.
Tanju Okan: ‘Gelir gençlik yılları / gençlik ile başlar o aşk yılları…’
Ben 1960’ta Ankaralı olmuştum, arkasından da 61’de onunla arkadaş oldum. Tanju Okan o sıralarda askerlik görevini Ankara Orduevi’nde yapıyordu. Tabii Orduevinin caz orkestrasında solist olarak… Ortak bir arkadaşımız aracılığıyla tanışmıştık. Üçümüz de Ege çocuğuyduk. Orduevi ile bizim derginin bürosu birbirine çok yakındı. Arada bir kaçamak yapıp gelir, birlikte otururduk.
Onu Göl Gazinosunda dinlemeye gitmiştik. Sahneye ilk çıkışı da orada olmuştu. Sanırım askerliği de henüz bitmemişti. Sevildiği için de, komutanları göz yumuyorlardı. Belki de “Biz görmemiş, bilmemiş olalım” diyorlardı. Onun ilk fotoğrafını da Göl Gazinosunun sahnesinde çekmiştim. Nereden baksanız yirmili yaşlardaki hali. Henüz Türkiye çapında ünlenmemiş.
Zaman zaman karşılaştık görüştük, zaman zaman da uzaktan uzağa selamlaştık. Onunla bir keresinde Bodrum’da Kale’nin yanındaki marinada, teknesinin içinde rastlaştık. Uzun bir sohbet günü oldu. “Yahu, uğra bana” demişti ve son buluşmamız Urla’da gerçekleşmişti.
Parlak bir çıkışı olmuştu. Olağanüstü, özgün ve bence dünya çapında bir sesi vardı. Söylediği en ünlü şarkılardan biri “Öyle Sarhoş Olsam ki” adını taşıyordu ve burada “bir daha ayılmasam” diyordu. Öyle de oldu. Kendisini maalesef çok erken bir yaşta kaybettik.
Benzersiz bir ses
20’li yaşlardaki Tanju Okan henüz meşhur olmamıştı ve o yıllarda (60’ların başı) Ankara’da Göl Gazinosu’nda sahneye çıkıyordu.
Köy Enstitüleri, Türkiye’ye aydın köy öğretmenleri kazandırmak amacıyla kuruldu. Köylü köyünde eğitilecek, köyler ekonomik ve kültürel bakımdan kalkındırılacaktı. Bir görüşe göre bu Türkiye’ye çağ atlatacak eğitim hamlesiydi, karşıt teze göreyse genç dimağlara komünizm tohumları eken bir nifak girişimi. Proje 1954’te DP tarafından sonlandırıldı. Devam etseydi, Çetin Altan’ın hayalini kurduğu, tenis kortlu, tiyatro salonlu, kahvelerine “kızlı erkekli” çıkılan köyler gerçek olacak mıydı? Şehirlerin göçlerle köyleşmesinin önüne geçilebilecek miydi? Kararı siz verin…
Köy Enstitüleri’nde sanat ve spor eğitimine büyük önem veriliyor, böylelikle buralardan yetişecek öğretmenlerin ufuklarının köy sınırlarını aşması amaçlanıyordu.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde (Ankara) boş zamanlarını mandolin çalarak, örgü örerek, kitap okuyarak değerlendiren kızlar. (Mustafa Güneri Arşivi)Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) bandosu bir prova sırasında geçit resmi yapıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Göl Köy Eğitmen Kursu’nda (Kastamonu) sabah sporu. (İ.H.Tonguç Belgeliği)
Öğrenciler geleneksel sazların yanı sıra Klasik Batı Müziği enstrümanlarını çalmayı öğreniyor, tiyatro gösterileri düzenliyor, bölgenin coğrafi şartlarına uygun spor dallarında kendilerini geliştirme olanağı buluyordu.
Cılavuz Köy Enstitüsü’nde (Kars) kayak dersi gören öğrenciler, 1941. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Âşık Veysel öğrencilerine saz dersi verdiği Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde (Kırklareli). Arka sırada soldan üçüncü, enstitü öğretmenlerinden Cavit Orhan Tütengil. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Bir Köy Enstitüsünde düzenlenen tiyatro etkinliği sırasında sahneye konulan antik piyeste rol alan kostümlü, makyajlı köy çocukları. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Öğrenim süresi beş yıl olan Eğitim Enstitülerinde günde sekiz, haftada 44 saat ders yapılıyordu. Bu sürenin yarısı temel örgün eğitime, diğer yarısı ise inşaat, tarım, demircilik, marangozluk, el sanatları gibi üretime yönelik uygulamalı derslere ayrılıyordu. Enstitülere alınan ilkokul mezunu köy çocukları hem okuyor, hem çalışıyor, başta öğretmenlik, beldelerinde ihtiyaç duyulan alanlarda köy yaşamını geliştirici birkaç meslek birden öğreniyordu.
Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) öğrencileri demircilik atölyesinde. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde (Trabzon) öğrenciler balık ağlarını tamir ediyor. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğrenciler uygulamalı arıcılık dersinde. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitülerinin fikir babası İsmail Hakkı Tonguç’un geliştirdiği eğitim modeli taklide değil, yaratıcılığa dayanıyordu. Öğrencilerin hazırladıkları ödevlerde gösterdikleri titizlik, enstitülerin “köy halkını sosyal hayat bakımından asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirme” hedefini ne kadar benimsemiş olduklarını kanıtlar nitelikte…
Antalya’daki Aksu Köy Enstitüsü’nde Cavit Orhan Tütengil’in öğrencilerine yaptırdığı sosyoloji ödevleri. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitüleri üretici okullar olarak tasarlanmıştı. Eğitmen kursundan mezun olan öğretmen tayin olduğu köyde kendisine sağlanan ödenek ve yerel olanaklarla önce okul binasını ve öğretmen evini yapıyordu. Köy Eğitmen ve öğretmenlerinin vazife ve salâhiyetlerini düzenleyen kanunun önemle altını çizdiği konulardan biri de, “okula mahsus araziyi örnek olabilecek şekilde işlemek, boz (ekilmemiş) bırakmamak”tı.
Bir Köy Enstitüsünde çatı inşasında çalışan köy öğretmenleri ve köylüler. (İ.H. Tonguç Belgeliği) 1938’de faaliyete geçen Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün imece usulü inşası. (Mustafa Güneri Arşivi)Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde (İzmir) bahçe sulaması. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
İsmail Hakkı Tonguç’a göre; açık hava, bol güneş ışığı, toprak ve çiçek kokusu, hayvan sesleri, tabiat olayları içinde yetiştirilen enstitü çocukları, kuruma geldikleri günlerdeki hallerine nazaran imrenilecek derecede sıhhat kazanmaktaydı.
Köy Enstitüleri projesinin iki mimarı, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, 1940 yılında açılan Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nü ziyaretlerinde, Müdür İsmail Ülkümen’le. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Öğrenciler ve öğretmenleri açık havada ders yaparken, köylüler izleyip “feyz” alıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Çifteler Eğitmen Kursu’nda (Eskişehir) dünya küresinin etrafında toplanmış köy çocukları coğrafya dersinde. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Enstitülere ilkokulu bitirmiş yetenekli öğrenciler alınıyordu. Gelecek tasavvurları tarla ekip biçmek, bir çift öküz sahibi olmak, evlenmek ve ibadetten ibaret olan çocuklar enstitüye kabul edilmeleriyle birlikte hayatı geniş bir perspektiften algılamaya başlıyorlardı.
Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde, sınıfta derse nezaret ediyor. Arkada, birinci sıranın sağında dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)Açılan toplam 21 Köy Enstitüsü 14 yılda yaklaşık 20.000 köy öğretmeni yetiştirdi. Bunların arasında daha sonra ünlenecek edebiyatçılar da vardı. Köy Enstitülü yazarlar Mehmet Başaran, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal ile birlikte. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Yazar Mahmut Makal’ın, babası İsmail Makal ile İvriz Köy Enstitüsü’ne (Konya) giderken çektirdiği veda fotoğrafı, 23 Mart 1943. (İ. H. Tonguç Belgeliği)
Fotoğraflar, 2012’de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nce düzenlenen ve küratörlüğü Ekrem Işın tarafından yapılan “Düşünen Tohum Konuşan Toprak: Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri 1940- 1954” isimli serginin kataloğundan alınmıştır.
Her gün birçok insanımızı trafik kazalarında, cinayetlerde, terörist saldırılarda kaybetmediğimiz, onlarca askerimizi çatışmalarda şehit vermediğimiz zamanlarda, kimsenin burnunun kanamadığı hadiseler, hatta gerçekleşmemiş trafik kazaları bile gazetelere haber olabiliyordu. Fotoğraf, doğal olmayan yollardan gelen ölümün günlük hayatın sıradan bir parçası olarak kanıksanmadığı o günlerde Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Mucize!” başlıklı haberi süslüyor. Haber şöyle: “Dün sabah Unkapanı Köprüsü’nün açık bulunduğu bir sırada, Beyoğlu cihetinden gelen bir otomobil köprüden geçmek istemiş, fakat tam açık noktaya gelince, ön tekerlekleri denize sarkmıştır. Ancak arka tekerlekler, köprü tahtalarına takılıp kaldığı için otomobil denize düşmek tehlikesinden kurtulmuştur. Otomobil geri alınmış ve köprü kapanmıştır”.
Bu ayki Fotografik Hafıza sayfalarında, 27 Mayıs 1960’ta iktidara el koyan Milli Birlik Komitesi’nin başkanı, Türkiye’nin dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in nadir fotoğraflarını paylaşıyoruz. Deklanşöre basan yazarımız o anda henüz bilmiyor ama, bu sayfada gördüğünüz kare, lakabı “Cemal Aga” olan Gürsel’in elveda karesi. Ağır hasta olan dördüncü Cumhurbaşkanı hayattayken alınan son görüntüsünde, tedavi olmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmeden önce, ülkesine ve halkına son bir gayretle veda ediyor.
27 Mayıs ihtilali ve onu izleyen günlerin zirvede görünen baş kahramanı, önce askeri yönetimin Devlet Başkanı, daha sonra da parlamento tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel’dir. Gazetecilik kariyerimin en aktif zamanlarına rastladığı için o günleri yakından izleme fırsatı bulmuştum.
31 Ocak 1966’da uzun süredir şeker hastası ve yarı felçli durumda olan Gürsel’in beyin kanaması sonucu komaya girdiği haberi duyulmuştu. Bundan iki gün sonra ABD başkanı Lyndon B. Johnson, özel uçağını Ankara’ya göndermişti. Cumhurbaşkanımızın Amerika’da tedavisinin mümkün olup olmadığı araştırılacaktı.
Siyasi parti liderlerinin sıcak sohbeti 26 Mart 1966’da ABD’den Türkiye’ye geri getirilen ve uçaktan ambulansa alınıp hastaneye götürülen Gürsel’i havaalanında bekleyen siyasi parti liderleri İsmet İnönü, Alpaslan Türkeş, Osman Bölükbaşı ve Mehmet Ali Aybar samimi bir sohbet halindeler.
Olayı yakından izlemek için birçok gazeteci arkadaşla birlikte Esenboğa Havaalanı’ndaydık. O zamanlar bütün karşılama ve uğurlama törenleri havaalanında yapılırdı. Başta Başbakan İsmet İnönü olmak üzere bakanların pek çoğu ve üst düzey bürokratlardan bir bölümü oradaydılar.
Gürsel, Cumhurbaşkanlığına ait açık bir makam arabasının ön koltuğuna oturtulmuştu. Arabanın portatif tentesi örtülü, ancak yan tarafları açıktı. Kendisinin hayal meyal seçilebilen görüntüsünden sağlık durumunun çok iyi olmadığı ve zoraki dik durmaya çalıştığı belli oluyordu. Araba, uğurlayıcı protokol erkanının önünden yavaşça geçmekteydi.
Diğer foto muhabiri arkadaşlarla bu durumu fotoğraflamaya çalıştık. Başkan Johnson’ın uçağı aprondan bir hayli uzakta, ana pist üzerinde beklemekteydi. Protokol hizası geçilince araba birden hızlandı. Her türlü önlemeyi göze alarak ben de koşmaya başladım. Makam aracıyla yarış edercesine koşturuyordum. Sayın Gürsel benim mevcudiyetimin ayırdında mıydı, değil miydi bilmiyorum. En son bana mı el sallıyordu, yoksa boşluklara mı veda etmekteydi emin değilim ama son kez bir kez daha elini uzattı ve hafifçe salladı. Ben de tam o son anı fotoğraflayabildim.
Her insanın bir kader çizgisi olmalı. Cemal Gürsel’in önce ordunun bir generali ve sonra bir darbe lideri olması, aynı anda hem devlet hem hükümet başkanlığını, hem de genelkurmay başkanlığını üstlenmesi kendisi için çizilmiş bir kader gibiydi.
Meclis kapısından ilk ve son çıkışları Gürsel, 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerle oluşan yeni Meclis tarafından Cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Soldaki fotoğrafta yemin töreni sonrasında ilk kez Cumhurbaşkanı sıfatıyla TBMM kapısından çıkarken görülen Gürsel’in ölümü sonrası yapılan ilk törenin adresi de TBMM idi (altta).
Bu fotoğrafın o henüz sağken en son çekilmiş görüntüsü olduğunu rahatça söyleyebiliyorum çünkü Amerika’ya gittikten sonra çok sıkı bir koruma altına alındığı ve kimseyle görüştürülmediği biliniyor. Zaten gittiğinin haftasında, 9 Mart’ta bir daha uyanmamacasına derin bir komaya girmişti.
Süre uzayınca ve umutlar bütünüyle kesilince, 24 Mart 1966’da Bakanlar Kurulu yurda getirilmesi kararı almış, 26 Mart’ta da getirilip Gülhane Askeri Hastanesi’ne nakledilmişti. O gün yine Esenboğa Havaalanı’ndaydık. Karlar serpiştiren bir Mart gününde uçağın yanaşması ve hastanın alınması sırasında geçen süre içinde parti liderlerinden İsmet İnönü ile Osman Bölükbaşı’nın muhabbetli diyaloğu Alpaslan Türkeş ve Mehmet Ali Aybar’ın da katılımıyla samimi ve sıcak bir sohbete dönüşmüş, soğuk havayı ısıtmaktaydı. Sonunda Cumhurbaşkanlığına ait bir resmi araç eşliğinde Cemal Gürsel’i taşıyan bir ambulans, karşılayıcıların önünden geçip Gülhane Askeri Hastanesi’nin yolunu tutmuştu.
Her insanın bir kader çizgisi olmalı. Cemal Gürsel’in önce ordunun bir generali ve sonra bir darbe lideri olması, aynı anda hem devlet hem hükümet başkanlığını, hem de genelkurmay başkanlığını üstlenmesi kendisi için çizilmiş bir kader gibiydi. Ordu mensubu iken babacan tavırları nedeniyle arkadaşları ve astları Gürsel’e “Cemal Aga” adını uygun görmüşler, öyle anılır olmuştu.
Görkemli cenaze Yaklaşık yedi buçuk ay komada kaldıktan sonra 14 Eylül 1966’da vefat eden Gürsel için 18 Eylül’de görkemli bir cenaze töreni düzenlendi. Meclis şeref salonundaki katafalktan alınan Gürsel’in cenazesi top arabasıyla ebedi istirâhatgâhına götürülüyor (altta). Gürsel, 26 Ekim 1961’de Meclis’teki yemin töreni sırasında şeref locasına göz atarken (üstte).
Gürsel ihtilal liderliğini kabul ettikten sonra ilk beyanlarından birinde, “Ben ordunun siyasete karışmasından yana değildim. Gerç arkadaşlarımın ihtilal girişimlerine engel oluyordum. Şimdi bütün hedefim adalet ve ahlak prensiplerine dayalı bir idareyi yeniden kurmaktır” demişti. Veda zamanı geldiğinde ordunun bütün kademelerine dağıtılan mektubunda ise şunları diyordu: “Ordunun ve taşıdığınız üniformanın şerefini daima yüksek tutunuz. Şu sırada memlekette esen hırslı politika havasının zararlı tesirlerinden kendinizi korumasını biliniz. Ne pahasına olursa olsun politikadan katiyyen uzak kalınız. Bu, sizlerin şerefi, ordunun kudreti ve memleketin kaderi için ehemmiyeti haizdir.”
İtilaf donanması 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirlediğinde fiili olarak başlayan işgal, 16 Mart 1920’de resmileşecek, İstanbullular 467 yıl sonra esaretle tanışacaktı. Türk ordusunun 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişinin ardından 5. Süvari Kolordusu kuzeye doğru ilerledi. Türklerle savaşmak istemeyen Winston Churchill’in istifasını takiben, İngilizler Ankara Hükümeti’yle anlaşma zemini aramaya başladı. Müzakerelerden sonra Refet Paşa’nın İstanbul’a gelmesi, işgalin sonunun başlangıcı oldu. 6 Ekim’de 3. Kolordu İstanbul’a girdiğinde, 4 yıl 10 ay 23 gün süren esaret bitmiş, İstanbul halkının sevinci sokaklara taşmıştı…
Kurtuluşa doğru
Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Refet (Bele) Paşa, 100 kişilik küçük bir kuvvetle Gülnihal vapuruyla İstanbul’a geldi. Ama bu olay ne işgalin sonu ne de İstanbul’un kurtuluşuydu. İtilaf Devletleri’nin silahlı kuvvetleri bir yıl kadar şehirde kaldılar. Refet Paşa, İngiliz komutanlarla, 16 Ekim 1922.
İngilizlere “Güle Güle”
22 Kasım 1922’de Ankara Hükümeti işgal kuvvetleriyle ilişkileri düzenlemek üzere Selahattin Adil Paşa başkanlığında bir heyeti İstanbul’a yolladı. Paşa, 2 Ekim 1923’de Galata’da bağlı Arabic transatlantiğinde el konulmuş bulunan askeri malzemeyi teslim aldığına dair belgeyi imzaladı, ardından son işgal kuvvetleri de İstanbul’dan ayrıldı. Selahattin Adil Paşa, düzenlenen “uğurlama töreni”nde İtilaf subaylarını yolcu ediyor, 2 Ekim 1923.
3. Kolordu köprü başında
6 Ekim 1923 sabahı 3. Kolordu İstanbul’a ulaştı. Sarayburnu limanına çıkarak Gülhane Parkı’nda toplanan birlikler halkın coşkulu gösterileri arasında buradan hareket ederek Taksim’e yürüdü. Mirliva (Tuğgeneral) Şükrü Naili Paşa (sağda, öndeki süvari) komutasındaki Türk kuvvetleri, Yeni Cami önünden Galata Köprüsü’ne giriyor.
Büyük karşılama
3. Kolordu’ya bağlı neferler, önde askeri bando, arkada atlı subaylar ve piyadeler Galata Köprüsü üzerinde toplanan mahşeri kalabalığın tezahüratları altında Taksim’e doğru ilerliyor, 6 Ekim 1923.
Her yer Taksim, her yer kurtuluş!
Halk, Galata Köprüsü, Şişhane, İstiklal Caddesi güzergâhını izleyerek Taksim Meydanı’na doğru yürüyen Türk birliklerini bağrına basmak için yol boyunca büyük gruplar halinde toplanmıştı. Şişhane’deki Beyoğlu 6. Belediye Dairesi önünde heyecanla bekleyen insanlar, 6 Ekim 1923.
Yeniden Türk bayrağı altında
6 Ekim 1923 günü İstanbul’un kurtuluşu şehrin birçok yerinde törenlerle kutlandı. Beyazıt’ta, Darülfünûn’un (bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin) ana kapısının yanında bulunan Seraskerat’ta (Savaş Bakanlığı) göndere yeniden Türk bayrağı çekilirken, askerler ve siviller ortak bir heyecanı paylaşıyor.
Şerefli sancağın dönüşü
Gururlu askerler geçit resminde. Tarihi fotoğrafın arkasına eski yazıyla “Üçüncü Piyade Alayı’nın İnönü Muharebesi’nde şeref kazanan sancağı İstanbul’una kavuşuyor, 6 Ekim 1923” notu düşülmüş.
Üsküdar’da tak-ı zafer
Üsküdar’da, Polis Merkezi önünde düzenlenen kutlama törenleri için kurulan ihtişamlı zafer takının üzerinde bir minnet ifadesi: “Safa geldin ey şanlı ordu”.
Mehmetçiği unutmayalım!
Ankara’nın başkent olduğu gün yayımlanan Resimli Gazete’nin 13 Teşrinievvel 1339 (13 Ekim 1923) tarihli nüshasının kapağındaki illüstrasyonda, önde Mehmetçik, fonda Boğaz girişinde demirli İtilaf donanması resmedilmiş. Resim altında, “Gidenlerden Kalan Acı Hatıraları Unutmayacağız. Onları Koğan Mehmetçiği de Unutmayalım” yazıyor.