Kategori: Albüm

  • Avangard caz efsanesi Sun Ra Beyoğlu’nda

    Avangard caz efsanesi Sun Ra Beyoğlu’nda

    Üzerinde bir zamanlar dünyanın neredeyse bütün dillerinin konuşulduğu Beyoğlu-İstiklal Caddesi’ndeki unutulmaz bir konser, şehrin hafızasına damgasını vurmuş, 90’lara giren Beyoğlu’nun kültür-sanat takviminde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu. Avangard ve “kozmik” cazın efsane ismi Sun Ra için, o yıllarda trafiğe açık olan İstiklal Caddesi kapatılmış, Sun Ra ve ‘arkestra’sı bir kamyonun üzerinde caddeyi boydan boya turlamıştı. Fotoğraf bir zamanlar çok kültürlülüğün ve çoksesliliğin merkezi olan Beyoğlu’nun seneler içinde geçirdiği kültürel evrimin de bir özeti. 

    FOTOĞRAF: CEM AKKAN / POZİTİF ARŞİVİ 

  • TÜRKİYE’NİN KRALİÇELERİ

    TÜRKİYE’NİN KRALİÇELERİ

    Yarışma “Hafî ve balo kıyafetiyle” yapılacak, kraliçe seçilecek güzele tam 500 Türk Lirası mükâfat verilecektir. O sene müracaat eden sekiz genç kızdan Tüccar Halis Bey’in 17 yaşındaki kızı Keriman Halis Hanım yalnız 1932 Türkiye Güzellik Kraliçesi seçilmekle kalmaz, Belçika’nın Spa şehrinde Dünya Güzellik Kraliçesi tacını da takar. Böylece başlar öykü. “Güzellik kanaatimizi Avrupa’ya kabul ettirdik” manşetleri atılır yerli neşriyatta. Türkiye’nin modernleşme atağını dünyaya Türk kadınıyla ispatlamak mevzubahistir. Zamanla güzellik kanaatleri de değişir güzeller de, değişmeyen şey ise güzellerin her devirde revaçta oluşudur. 1920lerin sonunda başlayıp bugüne dek uzanan güzellik yarışmalarının fotoğraflı tarihi. 

    S. Süreyya (Keriman Halis, 1932, başvuru çekimi). 
    CUMHURİYET’İN İLK GÜZELİ Feriha Tevfik, Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi olduğunda 19 yaşındaydı. Yarışma, 2 Eylül 1929’da Mustafa Kemal’in teşvikiyle Cumhuriyet gazetesi tarafından düzenlenmişti. 
    YENİ KRALİÇE 15 YAŞINDA “Yeni kraliçe Mübeccel Namık Hanım’dır. Kendisi yeşil gözlü, uzun boylu ve çok mütenasip endamlıdır.” Resimli Uyanış dergisinde tanıtılan 1930 güzeli, 15 yaşındadır. 
    KRALİÇE BİR MUALLİM 1931 yarışmasından önce tepkiler yükselmişti. Yeni kraliçe Naşide Saffet Hanım, Dünya Güzellik Yarışması’nda 4. geldi fakat muallim olduğu için hoş karşılanmadı. 
    İLK MAYOLU YARIŞMA 1950 Türkiye Güzeli Güler Arıman’ın, Avrupa müsabakası ilk kez mayo ile düzenlendi. Batı basını 5. seçilen Türk kızının rahat ve modern tavırlarına çok şaşırdı. 
    ‘RESMÎ’ KRALİÇE Keriman Halis’in onur verici zaferini izleyen sene, Nazire Hanım kraliçe oldu. Yarışma 9 Şubat’ta Tokatlayan Oteli’nde yapılmıştı. Jüriye İstanbul Valisi başkanlık ediyordu. 
    VATANİ GÖREV Günseli Başar 1952’de Avrupa Güzeli seçildi. Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisiyken hocalarının “Bu vatani bir görevdir” teşvikiyle yarışmaya katılmıştı. 
    UTANGAÇ KRALİÇE 1952 Kainat Güzeli Yarışması’nda ise Gelengül Tayfuroğlu Türkiye’yi temsil etti (en solda). Yürüyüş, duruş gibi eğitimlerin olmadığı o yıllarda kraliçemizin işi zor oldu. 
    EĞİTİM DE ÖNEMLİ Türk Sinemasının efsanelerinden Belgin Doruk (soldan 4.) 1953 yarışmasında birinciliği ortaokul-terk olan tahsili yüzünden kaçırmıştı. 
    ALATURKA KRALİÇE 1960 Türkiye Güzeli Sevim Emre, müzikte alaturkayı sevdiğini söylüyordu. Daha sonra “Kral” lakaplı Orhan Gencebay ile yaşamını birleştirdi. 
    KRALİÇELER BEYAZ PERDEDE Sinema alanında kariyer arayan 1967 güzelleri Muhlis Sabahattin’den uyarlama “Karım Beni Aldatırsa” isimli müzikal film için Moda İskelesi’nde. 
    MURAT’INA ERDİ 1970’lere gelindiğinde yarışmaya basının ilgisi iyice artmıştı. Asuman Tuğberk 1970 Kraliçesi seçildiğinde Hürriyet gazetesinden son model bir Murat 124 kazanmıştı. 
    AVRUPA’YI DEVEYLE GEZDİ Filiz Varol 1971’de ikinci kez Avrupa Güzeli unvanını getirdi ülkeye. Batı basını Türkiye Güzeli’ne yoğun ilgi gösterirken ‘deve’ klişesinden vazgeçememişti. 
    MANKENLER KRALİÇESİ Bahar Erdeniz 1971’de “Mankenler Kraliçesi” seçilmişti. Daha öncesinde İsveç’te de mankenlik yapan Erdeniz bu mesleğin ilk isimlerindendi. 
    HALK GÜZELİ 1988 Güzeli Meltem Hakarar’a o yıl Sovyetler’de Dünya Güzellik Yarışması öncesi yapılan “Cazibe Güzeli” yarışmasında Kraliçe değil, “Halk Güzeli” unvanı verilmişti. 
    SKANDAL KRALİÇE Hülya Avşar 1983’teki yarışmada tacı bir önceki Kâinat Güzeli Karen Baldwin’den almıştı fakat sonradan “Miss” olmadığı anlaşılınca birinciliği geri alındı. 
    TÜRK GİBİ GÜZEL Arzum Onan 1993’te Avrupa Güzeli oldu. Ankaralı bir memur çocuğu olan 19 yaşındaki kraliçe için jüri üyeleri “Türk gibi güzel” demişti. 
  • GEÇMİŞİN İZLERİ GELECEĞİN DÜŞLERİ

    GEÇMİŞİN İZLERİ GELECEĞİN DÜŞLERİ

    Ayrıntı Yayınları’nın 1000. kitabı Zamanın İzinde meşakkatli bir maratonun son yüz metresini andırıyor. Kitapta, geride bırakılan onca kilometrenin yorgunluğu, bugüne ulaşabilmenin gururuyla geleceği yaratma gücüne dönüşüyor. Bu, yayınevi için olduğu kadar Anadolu için de geçerli. Ayrıntı’nın okurla buluşturduğu 999 kitaptan süzülen deneyim ve birikim eserde billurlaşırken, binlerce yıllık çalkantılı ve görkemli bir tarihi ardında bırakan Anadolu, Zamanın İzinde’de görsel tanıklıklarla son 100 yılını anlatıyor. Eserden sizin için seçtiğimiz kareler… 

    AVAMA DA HAVASA DA NARGİLE Yıl 1901, mekân İstanbul. Yirmi küsur Osmanlı genci, keskin bakışları objektifte… Baştaki fes ne enseyi korur Güneş’ten, ne gözleri. Ama keyiflerin gıcır olmasına engel değil. Nargilenin o devirde soyludan da, avamdan da müdavimi vardır. 
    USULÜNCE GÖMÜLMEK İSTER HER GÜNAHKÂR Bir cenaze töreni, Yozgat’tan, 1900’ler. Müteveffiyenin kimliği belli değil, bir Ermeni kadını o kadar. Bilinmesin, usulünce gömülmüşse ona yeter. Zira Anadolu’da, özellikle son yüzyılda Anasır-ı Osmaniye’ye ait sayısız cenaze bu murada erememiştir. 
    ANADOLU’NUN KANADI KIRIK KIRLANGICI Neyzen Tevfik, kırlangıç gibi gezdi Anadolu’yu. 1930’da İstanbul’da çektirdi bu portre fotoğrafı. Kendi üslubuna göre tabii, vaziyeti bağdaş, kucağında neyi. “Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer” mısrasının sahibi, Öğretmen Tevfik Kolaylı, bir kolu kırık, sebebi güreş merakı. 
    FABRİKADA TÜTÜN SARAR… “Köşeyi dönüp kaybolan” o kızların gittiği yer, tütün fabrikası. Zaman 1930’lar. Tütün sarmak titizlik ister, dikkat ve sabır ister. Zor iştir, onun için kadın işidir zaten. Sararken hayal kurulur muhakkak. Mutlu bir ev, rahat bir hayat… Tütün fabrikaları genç Cumhuriyet’in ekonomisi için önemli kaynaklardandı. 
    ATA’YA SAYGI DURUŞU Atatürk’ün naaşı, 19 Kasım’da Ankara’ya doğru yola çıktı. İlk durak Eminönü, Yavuz Zırhlısı’yla İzmit, sonra trenle Ankara… İstanbul ağır bir havayla uğurladı ‘yolcu’sunu. KKaraköy Yüksekkaldırım’daki Enli Yokuşu’nun merdivenlerine iğne atsan yere düşmez. Her milletten ahali, Atatürk’ü uğurlamak için bekliyor. 
    HEY BEN MÜSLÜMAN VATANDAŞIM! Cemil Filmer, Sultanahmet Mitingi’ni kayda almış, yaşamı boyunca 33 sinema kurmuş, 65 yılını sinemaya vermiş. 1895, İstanbul doğumlu. İstanbul’daki bir sinemasının önünden çekilmiş bu fotoğraf 6-7 Eylül olaylarından korunma çabasına bir örnek. Bayrak ve işyerinin sahibinin azınlık olmadığını kanıtlayan “BURANIN SAHİBİ CEMİL FİLMER” yazısı güvenlik amaçlı olsa gerek. 
    KIZ ÖĞRENCİLERDE CUMHURİYET DÖNÜŞÜMÜ Edirne Kız Muallim Mektebi öğrencileri izci kampına çıkıyor, Kasım 1933. Türkiye’nin eğitim teşkilatında Kız Muallim Mektepleri süreci 1870’te kurulan Dârülmuallimât ile başlıyor. Dârulmuallimât, 1858’de açılan kızlar için iptidâiye ve rüştiye mekteplerine öğretmen yetiştirmek üzere kurulmuşlardı. Cumhuriyet’le birlikte modernleştiler. 
    FIRAT’TAN GEÇİLİR KELEK İLE… Fırat’ın adı, Akad dilinde Purattu, Farsça’da Ufratu, Asurca’da Pratru, Yunanca’da Euphrates. Avesta’da geçiyor anlamı, ‘huperethuua’ yani geçmesi kolay. 1930’lar Urfa’sından bu kare, modern giyimli kadınlar, adamlar kelekle geçiyorlar. Kelek, Mezopotamya’nın en eski taşıma aracıdır. 
    ALMANYA ACI VATAN 70’lerde “Vatan doğduğun yer değil doyduğun yerdir.” fikri yaygındı. Gurbete giden Türk insanına maddi durumu, iyi giyimi ve edindiği Batı tecrübesiyle Türkiye’de gıpta ediliyordu ancak Almanya ‘acı vatan’dı. Münih Tren İstasyonu, 1974, belki de yolculuk anayurda. 
    ALNIMIN ÇİZGİLERİNDESİN MEMLEKETİM Nazım Usta’nın güzel bakışı Anadolu’dan değil bu ‘Çizme’den. Mart 1962, Floransa. Burada Uluslararası Yazarlar Kongresi’ne katılan usta, 61 yıllık ömrünün son 13 yılını sürgünde geçirdi. Türkiye’de iken yurtdışına çıkmasına izin olmadı, dışarıdayken yurda dönmesine. Vatandaşlığa 2009’da kabul edilen büyük şairin mezarı Moskova’dadır. 
    SÜLEYMANİYE: SEÇKİNLİKTEN ORTA HALLİLİĞE İstanbul’un üçüncü tepesi Süleymaniye, 1950 yılbaşı sabahı. Kanunî’nin 16. yüzyılda kendi adına yaptırdığı camiden alıyor adını bu mahalle. Bütün tarihi boyunca seçkinlerin tercih ettiği, yerleşimiyle tüm şehre hâkim olan semt birkaç kez dönüşüm geçirdi. Gözdeliğini kaybetmese de artık gelir düzeyi düşük yurttaşın ikametgâhı.. 
    SURETE AŞIK OLMA FİLMİ Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filmi, 1965. Surete aşık olmak konusunu işleyen filmde bir boyacı boyamaya girdiği evin duvarında asılı çerçevedeki kadına aşık oluyordu. Film sinema tarihindeki yerini aldı ancak gösterilecek salon bulamadı. 
    MÜDÜR CEMAL SÜREYA GREVDEKİ İŞÇİLERLE Darphane’deki görevi sırasında grevdeki işçilerle birlikte, hoş sohbette bulunan kişi Cemal Süreya (soldan üçüncü). 1975 yılında burada müdürlük yaptı. Birçok edebiyatçı gibi memur olan Süreya’nın en üst kademedeki görevi burasıydı. Memurluğu borçlarını ödemek için yapıyordu. 
    DUVARLAR TAŞTAN YÜZLER PAMUK Nevşehir, Üçhisar’da bir düğünde çekilmiş bu fotoğraf. Yıl 1980. Yığma taşın 15. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı bu yerde uzun süre kayalar oyularak konaklamaya uygun geniş alanlar açılmış. Bu kız evinin tarihi ne zamana dayanıyor bilemiyoruz, duvarları taştan. Az sayıda da olsa taş ev var hâlâ Üçhisar’da. 
    İZMİR HATIRASI Seyyar fotoğrafçılar 50lerin sonuyla popüler olmuştu. Anında baskı yapabilen makineler çıktığında kadraj ustaları deklanşör başına, hali vakti yerinde insanlar da onların karşısına koştu. Fotoğraf, pahalı bir zevkti. 1967, İzmir. 
    TURİST AMCALARDAN ÖNCE Fotoğraf 1967’de Kapadokya’da çekilmiş. Tarihi 12 bin yıla uzanan, adeta tamamı doğal ve kültürel bir sit alanı olan bölgenin bugün kitle turizmi sayesinde taşı toprağı altın. Turistlerin henüz akın etmemiş olduğu o mütevazi yıllarda, bir köy çocuğu yemeğini iştahla atıştırıyor. 
  • Evrensel sanatın ulusal temsilcisi

    Evrensel sanatın ulusal temsilcisi

    Cumhuriyet döneminin seçkin bestecisi, müzik bilimcisi ve eğitmeni Adnan Saygun, özellikle Yunus Emre Oratoryosu ile bilinir. Bu eser sadece müzikal anlamda değil, politik anlamda da Türkiye lehine büyük bir avantaj sağlamıştı. 1950’lerde Kıbrıs meselesi sırasında icra edildiği BM merkezinde büyük bir beğeni yaratmış, genel kuruldan Türkiye lehine karar çıkmasını etkilemişti. Saygun’un kısa ve unutulmaz hikayesi, büyük mirası… 

    Cumhuriyet henüz birinci yaşını doldurmamışken, Gazi Mustafa Kemal başkent Ankara’da yeni devletin çağdaşlaşmasına önderlik edecek genç kuşakları yetiştirmek üzere biri hukuk, diğeri eğitim alanında iki “Mektep” açılmasına önderlik etmişti. Bu iki öncelikli eğitim kurumu, Meclis binasına çok yakın bir yerdeki Hukuk Mektebi ve Cebeci semtinde Musiki Muallim Mektebi’ydi. 

    Yılların “Musika-i Hümayun”u da İstanbul’dan Ankara’ya getirilmiş, “Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti” olarak göreve başlatılmıştı. 1935’e gelindiğinde müzik öğretmeni yetiştirme işi Gazi Eğitim Enstitüsü’nün uzmanlığına bırakılmış ve alnında MMM damgası bulunan tarihî binadaki eğitim, Paul Hindemith ve Carl Ebert gibi dünya çapında otoritelerin tavsiye ve programlarıyla modern bir konservatuvara dönüştürülmüştü. 

    En sevdiği portre Ozan Sağdıç’ın çektiği bu kare, dünya çapındaki Türk besteci Adnan Saygun’un en sevdiği portresiydi. 

    Aradan yıllar geçmiş… İşte 1977 yılındayız. Cebeci’deki ilk konservatuvarın gösteri salonunda, yine Atatürk zamanında sanatlarını geliştirmek üzere bursla Avrupa’ya gönderilmiş ve döner dönmez bu eğitim ocağına hoca olarak atanmış ünlü bestecimiz Adnan Saygun’un 70. doğum günü kutlanıyor. Çok sayıda müzisyen ve sanat dostu izleyiciler yanında, protokol gereği ön sırada daha önce büyükelçilik ve bakanlık yapmış olan ve o anda cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği makamında bulunan Haluk Bayülken, Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık ve kısa bir süre sonra Kültür Bakanı olması beklenen Ahmet Taner Kışlalı gibi önemli kişiler de var. Deneyimli diplomat Haluk Bayülken birden sahneye fırlıyor ve büyük bir heyecanla bizzat tanık olduğumuz bir konuşma yapıyor: 

    “Biliyor musunuz, 1950’lerde Birleşmiş Milletler’deki Kıbrıs müzakerelerinin lehimize bir kararla sonuçlanmasını, yani o zaman için Kıbrıs’ta Türk varlığını kabul eden davadan bir zaferle çıkmışsak bu zaferi biz Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’na borçluyuz. Ben o zamanlar BM nezdindeki Türk delegasyonunda başkatiptim. Diğer delegasyonların tutumları gösteriyordu ki, ibre sonunda Enosis’in gerçekleşeceği biçimde Yunanlıların tezinden yana kaymaktaydı. Üstelik o sıralarda, ustaca planlanmış bir biçimde Yunan Kral ve Kraliçesi ABD’yi ve Birleşmiş Milletler’i ziyaret ettiler. Görkemli kıyafeti içinde, uzun boylu ve yakışıklı bir kral ile güzel bir kraliçe bu delegasyonlar üzerinde büyük sempati uyandırmışlardı. 

    70. yıl kutlaması Türkiye’nin ilk devlet sanatçısı olan Adnan Saygun, 70. yıl kutlaması sırasında eşi Nilüfer Hanım ile birlikte. 

    Ancak, Allah’ın hikmeti diyelim, şans bize bir başka yönden yardımcı oldu. Saygun’un oratoryosu, zamanın en ünlülerinden biri olan ve Amerika’da popülaritesi en yüksek orkestra şefi Stokowsky’nin dikkatini çekmişti. Bu eser onun yönetiminde kusursuz bir organizasyonla Birleşmiş Milletler’de icra edildi. Daha önce koridorlarda olsun, fuayede ya da salonda olalım, diğer delegasyonların üyeleri bizimle adeta gözgöze gelmek istemez gibi bir davranış içindeydiler. Hatta bariz bir şekilde sırtlarını dönerlerdi. O geceden itibaren bizim delegasyona karşı tavırları inanılmaz bir biçimde değişiverdi. Kıyısından köşesinden çekine çekine geçtiğimiz koridorlarda bütün delegasyonların üyeleri saygıyla kenarlara çekilip güler yüzle bize yol açmaları bir yana, iltifatlara boğulur olduk. Bu hava içinde Genel Kuruldan çıkan karar da bizim tezimizi destekler biçimde olmuştu”. 

    Ve Haluk Bayülken sözünü şöyle tamamladı: “Bu bir zaferse eğer, politikanın değil sanatın zaferiydi. Politikacılar ve diplomatlar uluslararası saygıya layık gerçek sanatı hiç gözardı etmemelidirler”. 

    Yunus Emre Oratoryosu’nun BM Genel Merkezi’nde icrası konusunda bizzat Saygun’un anlattıklarına da bir kulak verelim. Bestecimizin kayda geçirdiğine göre, Elisabeth Sprague Coolidge Vakfı, Washington’daki Kongre Kütüphanesi için dünyadaki kompozitörlerin orijinal eserlerini toplamaktadır. Vakıf 1958’de Saygun’a bir oda müziği siparişi vermiş. Bestecimiz yaylı sazlar için ikinci kuartetini onlar adına bestelemiş ve teslim etmiş. 

    Seçkin bestecinin onur gecesi Eserleri dünyanın en seçkin orkestraları tarafından yorumlanan Adnan Saygun, yine 70. yıl kutlaması sırasında eşi ve konservatuar müdürü Erçivan Saydam ile birlikte. 

    Saygun ABD’ye davet edildiğinde, kendi eserinin de bulunduğu o bölümü ziyaret etmek istemiş. Bu arada yalnız ABD’nin değil, dünyanın en büyük orkestra şeflerinden biri olan Stokowsky ile de görüşmek isteğinde bulunmuş. Bu arada kendisine yardımcı olmaya çalışan Büyükelçi Seyfullah Esin, BM’nin kuruluş günü olan 25 Kasım’da büyük bir konser düzenleneceğini öğrenmiş. Hemen, içeriği bakımından evrensel sevgi temasını işleyen Yunus Emre Oratoryosu’nu salık vermiş; “bestecisi de tesadüfen şu günlerde buradadır” demiş ve durum hemen Stokowsky’ye iletilmiş. 

    Stokowsky-Saygun görüşmesi çok dostane geçer. Bu arada bir başka ünlü orkestra şefi olan Toscanini kısa bir süre önce ölmüş ve onun orkestrası şefsiz kalmıştır. Stokowsky Saygun’a “Onun orkestrasını alabiliriz, koroyu da ayarlayabilirim. Solistleri de sana öneririm, hangisini istersen kendin seç. Bu konseri kesin olarak yapacağız” der. 

    İki müzik devi Dünyanın en büyük şeflerinden Stokowsky, BM kuruluş gününde Saygun’un bestelediği Yunus Emre Oratoryosu’nu yönetmiş ve ücret almamıştı. İki müzik üstadı, o gece bir de hatıra fotoğrafı çektirmişti. 

    Çalışmalar yoğun bir şekilde ilerlerken BM daimi delegemiz Seyfullah Esin kaygı içindedir. Dünyanın en ünlü şefinin kaşesinin çok yüksek olduğu biliniyor. İsteyeceği ücret ve diğer masraflar hükümet tarafından karşılanamazsa ya da karşılanmak istenmezse büyükelçi ne diyecek? Bürokrat içgüdüsüyle Adnan Bey’den Stokowski’den bu hususun açıkça sorulup anlaşılmasını ister. Adnan Bey konuyu iletince ünlü şef “aşkolsun” dercesine sitemkâr bir ses tonuyla “ben bu eseri 1950’den beri yönetmek istiyordum, paranın lafı mı olur” yanıtını verir. 

    O sırada Yunanlılar, genel kurulda Türkler aleyhinde tezviratta bulunarak, onların uygarlığa hiçbir katkılarının bulunmadığını söyleyip dururlar. Fatin Rüştü Zorlu ve Selim Sarper neredeyse çaresiz bir şekilde oradan oraya koşturmakta… Yunan Kral ve kraliçesi Başkan Eisenhower tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmakta. Bu atmosfer içinde sözkonusu konser olağanüstü bir mükemmellikte icra edilir ve çok beğenilir. Öyle ki ertesi gün bazı diplomatların Yunus’un kimi melodilerini mırıldandıklarına bile tanık olunur. 

    Adnan Saygun’un başarısının sırrı neydi? Onun anahtarını belki Atatürk’ün bir TBMM açılış söylevinde söylediği sözlerde bulabiliriz: “Bir ulusun yeniliğe açık olmasının, bu konuda ne kadar yetkin olduğunun ölçüsü müzikteki değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal ince duyguları ve düşünceleri toplamak, onları bir an önce müziğin genel kurallarına ve gelmiş olduğu son aşamaya göre işlemek gerekir. Ancak bu yoldan Türk müziği yükselebilir. Evrensel müzik içinde yerini alabilir”. 

    Bundan daha doğru ve güzel bir yönlendiriş olabilir miydi? İşte Adnan Saygun da ulusal duygu ve düşünceleri kendisinde derleyip toparlamış Yunus Emre’nin sözlerinin yanında, o vadideki ilâhileri, deyiş ve semah gibi tasavvuf müziklerinden örnekleri önüne koymuş; onlardaki ezgileri orkestra sazlarının çalabileceği bir armoniyle kompoze etmişti. Hem yerel ve özgün hem de evrensel müziğin kurallarına göre yaratılmış tınılarla çağdaş bir eser… Tıpkı Atatürk’ün işaret ettiği yönde bir çaba. 

    Yunus Emre Oratoryosu Adnan Saygun, icra edilen bir Yunus Emre Oratoryosu’nun sonunda, sanatçılar ile dinleyiciler tarafından alkışlanıyor (üstte) ve orkestra şefi tarafından kutlanıyor. Ankara CSO salonu. 

    Evrensel müzik sanatının Saygun adıyla saygınlık kazanması, aklımıza onun meslektaşı Arif Melikov’un sözlerini getiriyor. Sovyetler Birliği zamanında yetişmiş, “halk sanatçısı” ünvanıyla ödüllendirilmiş, bağımsız Azerbaycan kurulduğunda Bakü Müzik Akademisinde görev almıştı Melikov. İlk ününü de Nâzım Hikmet’in Ferhat ile Şirin konulu librettosu üzerine bestelediği “Muhabbet Efsanesi” (Bir Aşk Masalı) adlı bale müziğiyle yapmıştı. Arif Melikov’un sözlerine, onunla Azerbaycan televizyonunda yapılan bir röportajda tanık olmuştuk. Kısacık ama çerçevelenip duvara asılacak nitelikte özlü bir sözdü. “Sanatkârı hürmet gören milletlerin itibarı yükselir” demişti Melikov. Nasıl Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün çok ayrı bir değer verdiği Saygun gibi, Melikov da Haydar Aliyev’in takdirlerine mazhar olmuştu. Onun jübilesinde aşağı yukarı şöyle konuşmuştu: “Arif benim kırk yıllık yoldaşımdır. Bilirsiniz bu sanatkârlar biraz tuhaf olurlar. Ben bunlara hürmet eylerim. Birisiyle konuşurken filânca senin için ne yahşi sözler ediyir derim. Onlar da birbirlerine eyi gözle bahırlar”. 

    Yunus Emre Oratoryosu, Adnan Saygun’un kafasında yıllarca süren bir evrilme ile oluşmuştur. Genç yaşlarda başlayan, derin ve ısrarlı Yunus ilgisi hep devam etmiştir. Yunus Emre’nin bizim en büyük düşünürümüz ve şairimiz kanısındadır. “Mistik Yunus Emre denilse de, o insani problemleri ortaya koymuş, onların üzerine eğilmiş ve o yolda şiirler yazmış büyük bir insan, bir şair, bir filozoftur” der. 

    Bu arada o şiirlerden bazılarını parça parça bestelenmişse de, beğenmemiş, yırtıp atmıştır. Sonunda 1940’lı yılların başında aşağı yukarı bir sonuca varır. Oratoryo, “Ararsan mevlâyı kendinde ara” tümcesinde özetlendiği gibi, tecelli felsefesine dayanan tasavvuf çerçevesine oturtulacaktır. Bunun ilk evresi çileli bir arayıştır. Bu arayış bir noktaya varır, bir anahtara. O anahtarsa sevgidir: “Aşk gelecek cümle eksikler biter”. Son menzil ise vahdettir: “Allah sana sundum elim”. 

    Saygun’un yolu tıpkı oratoryosunda olduğu gibi çileli bir yoldur. Ancak müzisyenlerin anlayacakları teknik ayrıntılara girmeden, ayrıca bir takım yabancı isimlere takılmadan öyküyü kendi halinde sürdürecek olursak, şöyle bir ön bilgiyle yetinelim: Ahmet Adnan Saygun 1907 İzmir doğumludur. Genç yaşlarda Fransızca ve piyano çalmasını öğrenmiştir. İlk hocaları daha çok makamsal Türk müziğinin üstatlarıdır. Ama araştırıcı karakteri onu Batı müziğine de yöneltmekten geri durmamıştır. Diyebiliriz ki, daha çok kendi gayretiyle besteler yapabilecek bir seviyeye kadar kendisini yetiştirebilmiştir. O yıllarda devlet sınavlar açarak yetenekli gençleri Avrupa’ya gönderiyordu. Saygun 1928 yılında bu sınavı kazanır ve hazır Fransızcası olduğu için Paris’i tercih eder. Orada zamanın en iyi hocalarıyla çalışır. 1932’de yurda döndüğünde Musiki Muallim Mektebi’ne öğretmen olarak atanır. 

    Ancak ondan sonra peşpeşe talihsizlikler peşini bırakmaz. Önce çeşitli engelleme çabaları, -sonra bir kulak ameliyatı dolayısıyla İstanbul’da geçecek uzunca bir süre. Ankara’ya dönüşünde, Türk sanatçılar ve Alman uzmanlar arsındaki tatsız kıskançlıklar ve çekememezlikler yüzünden görevinden ayrı kalma sürprizleri, vesaire… Neyse ki çileli bir yaşam sonunda verilen birçok eser, nihayet gurur verici bir şekilde taçlandırılmak… 

    Öykümüzün sonuna bir de şu bilgiyi eklemiş olalım: 1972 Münih Olimpiyatlarının Beethoven’in 9. Senfonisi’nin o ünlü final bölümü ile açıldığını anımsayabilenler çıkabilir. Ama bir başka olimpiyatın Türk bestecisi Adnan Saygun’un müziği ile açıldığını kaç kişi biliyor? Biz söyleyelim: 1980 ABD Placide Lake Kış Olimpiyatları, onun yine Yunus Emre ezgileriyle açılmıştır. Orada hiç bir Türk sporcusu yoktu ama bir Türk müziği vardı. Bunlar bir ulus için gurur verici olaylardır. 

  • Modanın öncüsü okul

    Modanın öncüsü okul

    Cumhuriyetin ilanıyla birlikte toplumun sosyal, ekonomik, kültürel anlamda gelişmesi amaçlanmış, asırlardır ihmal edilen Türk kadınının toplumdaki yeri de değişmeye başlamıştı. Kültürlü, bilgili, modern Türk kadını yetiştirmeye yönelik ilk eğitim kurumlarından biri, Ankara’da 1928’de açılan İsmet Paşa Kız Enstitüsü’ydü. Kendilerini geliştirmeleri amacıyla muallim ve öğrencilerini belirli zamanlarda yurtdışına gönderen enstitü için Mart ayı önemliydi. Muallimler o ay Fransa’da açılan moda evleri ve salonlarını görmeye gidiyor, dönüşte Avrupa’nın moda esintileri enstitü öğrencilerine rehberlik ediyordu.

    FOTOĞRAF: OTHMAR PFERSCHY / İSTANBUL MODERN ARŞİVİ

  • 57 yıl öncesinde Kıbrıslı Türklerin varolma savaşı

    57 yıl öncesinde Kıbrıslı Türklerin varolma savaşı

    1960’ta kurulan “İki Toplumlu Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” yeniden yaşama geçirilecek mi? Aradan geçen elli yedi senede köprünün altından çok sular geçti ama temel konularda pek bir değişim olmadı. Ozan Sağdıç 57 yıl önce İskenderun’dan Kıbrıs’a giden ilk gemide yer almış, tarihî fotoğraflarıyla iki toplumlu cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etmişti. 

    Kıbrıs, yeni müzakerelerle yeniden gündemde. 1950’lerdeki Londra ve Zürih müzakereleri sırasında basınımız bu konuya çok önem verir, büyük bir ilgi ile izler ve okuyucularını aydınlatırlardı. Her yerde durmadan “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır”, olmadı “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri yapılıp dururdu. Şimdi ulusal heyecanımız farklı hedeflere yönelmiş olduğundan mıdır nedir, konuya ilgimiz azalmış gibi. Arada bir Türkiye’nin garantörlüğü kalkacak gibi haberler çıksa da, çok etkili bir tepki göremiyoruz. 

    1960’ta kurulan “İki Toplumlu Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti” yeniden yaşama geçirilecek mi? Türk ve Rum tarafları, temel konularda anlaşabilecekler mi, bu konu halen ortada. Şimdi biz, bize ait sayfalarımızı, 57 yıl önce bizzat içinde bulunduğumuz ve fotoğraflarımızla saptamasını yaptığımız o ilk girişimin anılarına bırakalım. 

    1960 Ağustos’u  Kıbrıs Türk Kuvvetleri birliği Magosa Limanında karaya çıktıktan sonra yürüyüş hazırlığında. Alayın komutanı Kurmay Albay Turgut Sunalp’ti. 

    1960’ın Ağustos ayı idi. Benim Ankara’daki ilk yılım. Henüz bir kaç ay önce 27 Mayıs ihtilâli olmuş ve ülke halen Milli Birlik Komitesi’nin yönetimi altında. Londra ve Zürih müzakereleri sona ermiş; Birleşik Krallık, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğü altında iki toplumlu Kıbrıs cumhuriyeti kurulma kararı alınmış idi. 

    Cumhuriyetin başlangıç tarihi 16 Ağustos olarak saptanmıştı. Antlaşmaya göre Kıbrıs’ta Birleşik Krallığa bağlı bir İngiliz üssünden ayrı olarak 950 kişilik bir Yunan birliği ile 650 kişilik bir de Türk birliği bulundurulacaktı. Bizim özel birliğimiz Devlet Deniz Yollarının Ege vapuru ile İskenderun limanından Kıbrıs’a sevk edilecekti. 

    Beni, birliğimizin İskenderun’dan ayrılışını fotoğraflamam için görevlendirmişlerdi. Ankara’dan İskenderun’a gittim. Orada çalışırken öğrendim ki, isteyen gazetecileri olayın tümünü izlemek üzere vapura alabileceklermiş. Hemen telefon açıp durumu bizim yazıişlerimize bildirdim. Oradan “Ne duruyorsun, hemen atla git” yanıtı geldi. Birliğimiz son neferine kadar yerleştikten sonra, birkaç sivil arkadaşla birlikte beni de vapura aldılar. Rıhtıma el sallamalarla Kıbrıs yolculuğumuz başladı. 

    Saatler öyle ayarlanmıştı ki, yolculuk bir gün, bir gece sürecek ve ertesi sabah Magosa limanına yanaşılacak. Bize Kıbrıs kara sularına kadar bir de savaş gemisi refakat edecekti. İlk içtima vapurun güvertesinde alayın komutanı Kurmay Albay Turgut Sunalp’ın gözetimi altında yapıldı. Sonra erler istirahate çekilmek üzere serbest bırakıldılar. Bu arada alayın bando takımı törenlerde çalacağı marşları talim etti. Çaldıkları marşlar arasında İzmir Marşı da vardı. Kıbrıs’a İzmir Marşı ile çıkarma yapacaktık, hadi hayırlısı… 

    Bütün geçit törenlerinde ve yürüyüşler sırasında en önde alay sancağını iki yanında iki muhafızı ile birlikte bir sancaktarın taşıyacağı anlaşılıyordu. Böyle bir görüntünün ilk çıkacak Hayat dergisinin kapağında yer almasının, yaşadığımız bu tarihsel olayı ne kadar isabetli bir şekilde simgeleyeceğini ve bunun ne kadar fiyakalı bir sunum olabileceğini düşündüm. Alay komutanı Albay Turgut Sunalp’ten böyle bir fotoğraf çekmeme izin vermesini rica ettim. Vapurun nisbeten sakin bir köşesi olan kıç güvertesinde hazırlığımızı yaptık. Akdeniz’in sularını zemin alacak şekilde o fotoğrafı ender olarak kullandığımız renkli dia olarak çektim. Nitekim 26 Ağustos tarihli Hayat dergisinin kapağını o fotoğraf süslüyordu. 

    İskenderun’dan ayrılış  Kıbrıs’a giden Türk birliği, İskenderun’dan ayrılıyor; gemiye binen subaylar rıhtımdaki kalabalığı selamlıyor…

    13 Ağustos sabahı Kıbrıs kara sularına yaklaşmış bulunuyorduk. Refakatçi gemimiz bizden törenle ayrılıyordu. Sirenler çalınırken o geminin tüm bahriyeli personeli düzenli bir şekilde zırhlının güvertesinde selama durmuşlardı. Bizim geminin erleri de onları selamlıyorlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte adadan denize açılmış küçük teknelerdeki Kıbrıslı Türkler, çok açıklardan itibaren gemimizi karşılamaya çıkmışlardı. Askerlerimizi coşkuyla selamlamaktaydılar. 

    Nihayet Ege vapuru, Magosa Limanına yanaştı. Limana alınmış az sayıda karşılayıcının sevinç içinde olduklarını görüyorduk. Birliğimiz sükunet içinde gemiden tahliye edildi. Merasim kıt’ası biçiminde düzen aldı. Bu arada karşılayıcı heyet, alay komutanına çiçek buketleri sunuyordu. 

    Magosa’ya limandan kemer şeklinde bir kale kapısından geçiliyordu. Asıl büyük coşku, o kapı geçilir geçilmez başlamıştı. Çünkü orada uzun yılların özlemleriyle bekleyen Kıbrıs’ın Türk halkı vardı. Ayyıldızlı alay sancağını olağanüstü coşkularla ve içtenlikle selamlıyor, alkışlıyorlardı. 

    Birliğin sancağı, Hayat’ın kapağı  Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı sancağı vapurun güvertesinde… Ozan Sağdıç tarafından özel olarak çekilen bu fotoğraf serisindeki kareler, Hayat mecmuasının da kapağı olacaktı. 

    Alayın yerleşeceği yer Lefkoşa-Alayköy arasında eski bir İngiliz kampı idi. Gönyeli üzerinden oraya ulaşılacaktı. Ara yerlerde araçlara biniliyor, aradaki küçük büyük yerleşim yerlerinde merasim bölüğü tören yürüyüşü nizamı alıyor, sancak önde oralardan yürüyüşle geçiliyordu. 

    Her yerde olağanüstü bir coşku yaşanıyordu. Sonunda biz kendimizi Lefkoşa’da bulduk. Orada Türkiye’yi temsilen bir konsosluğumuz, bir de tanıtma büromuz vardı. O büroda gazeteci ağabeylerimizden Dündar Arcayürek görevliydi. Ben büyük bir heyecanla vapura atlamış gelmiştim ama, cebimde hemen hemen hiç para yoktu. Nerede kalacaktım, o da belli değil… Işıklar içinde yatsın, o sorunu Dündar Abi çözdü. İş bankası Lefkoşa şubesi müdürüne “Ozan’ı evinde misafir etsene” dedi. Müdür bey ailesini Türkiye’ye göndermiş, evde kendisinden başka kimse yokmuş zaten; “buyursun” dedi, onun konuğu oldum. 

    Ertesi gün, toplum lideri ve kurulacak yeni devlette Cumhurbaşkanı yardımcısı olacak olan Fazıl Küçük’ün ve önemli önderlerden Rauf Denktaş’ın toplantıları oldu. Boş zamanlarda da Lefkoşa’nın çarşısını, sokaklarını keşfe çalışıyordum. Ankara’da içkiyi fazlasıyla seven foto muhabiri bir arkadaşımız vardı. Gemideki kafileyle gelenler arasında o da bulunuyordu. Akşam vakti zaman hayli ilerleyince, arkadaşın bir meyhane arayacağı tuttu. “Rumların meyhaneleri meşhurdur, hadi birini bulup kafa çekelim” dedi. Ben de ona uydum; Rum mahallelerine daldık, sokak sokak geziyoruz. Benim bildiğim Rumlar akşamları evden çok sokaklarda yaşarlar. Ama gezdiğimiz yerlerde hiçbir canlıya rastlamadık, kediler hariç. Bütün insanlar evlerine çekilmişler, sokaklar bomboştu. Amacımıza nail olamadan kaldığımız yerlere döndük. Ertesi gün maceramızı Dündar Abi’ye anlattığımız zaman bize “Deli misiniz oğlum” dedi, “sizi oralarda görseler Rumlar kıtır kıtır keserlerdi, kimsenin de haberi olmazdı. Cumhuriyet mumhuriyet laga luga, dur bakalım işler ne olacak. Henüz ortalık yatışmadı”. 

    Anavatana selam Kıbrıs’a devam  Kıbrıs karasularına yaklaşırken, refakatçi savaş gemisi, birliğimizi taşıyan Ege vapurunu selamlayarak ayrılıyor. Kıbrıslı Türkler ise motorlu teknelerle açık denizde Ege’yi karşılıyor. 

    Cumhuriyetin ilanından bir gün önce Türkiye’den birkaç gazete patronu ile yazar davet edilmişti, onlar geldiler. Aralarında bizim patron Şevket Rado da vardı. Kafileyi iyi bir otele yerleştirmişler. Şevket Bey bana “Senin paran yoktur, al bunu” diye, hiç ummadığım bir şekilde on sterlin uzattı. Hemen çarşıya koştum, o paranın dokuz sterlini ile kendime basit ama iş görür vaziyette, gramofondan biraz daha hallice hoparlörü kendinden bir pikap ile iki uzunçalar plak satın aldım. Evimin ilk müzikçalar aletiydi bu. 

    Geldik Cumhuriyetin ilan tarihi 16 Ağustos’a. Devlet 15’i 16’ya bağlayan gece ilan edilmiş sayılıyordu. Bir gün önce resmî bir resepsiyon vardı. Geçmiş zaman, pek anımsayamıyorum ama, Ledra Palas’ta olabilirdi. Cumhuriyetin ilan gününün akşamında da, artık resmen cumhurbaşkanı olan Makarios’un başkanlık sarayı olarak kullandığı tarihsel görünümlü bir mekanda daveti vardı. Yüzünde güller açıyordu, neşesine diyecek yoktu. 

    Türk toplumunun lideri Fazıl Küçük’ün yardımcısı genç Rauf Denktaş. 
    Magosa, Madanoğlu, Makarios ve Denktaş  Birliğimizin merasim bölüğü Magosa Kalesi kapısından geçiyor (üstte). Türkiye Cumhuriyetini temsilen Kıbrıs’ gelmiş bulunan Cemal Madanoğlu, Makarios ile el sıkışmamak için resepsiyon süresince ellerini arkasında tutuyor (allta).

    Türkiye’yi, Milli Birlik Komitesi’nin güçlü isimlerinden Korgeneral Cemal Madanoğlu temsil ediyordu. Madanoğlu salona elleri arkasında kilitlenmiş olarak girdi. Makarios’la konuştuğu dakikalar dahil, elinde içki bardağı olmadığı sürece hep ayni pozisyonda kaldı. Bu dikkat çekecek bir durumdu. Resepsiyon sonunda kendisinden bunun nedenini sordum. “Yaaa, elini sıkmak zorunda kalayım da, fotoğrafımı çekesiniz; gazetelerinizde Madanoğlu papazın elini sıktı diye yayınlansın; o kadar enayi miyim ben be” dedi. 

    Yeni gelen gazetecilerden bir kısmıyla birlikte bizi ertesi akşam on-onbeş kişilik bir grup halinde, sanırım Girne taraflarında denize yakın bir yerde Rumların işlettiği içkili bir lokantaya götürdüler. Tabii, aramızda Dündar Abi de vardı. Çevreden iyice yalıtılmış eski bir bina. Ama şöhreti olan bir yermiş. Oraya hem Rumlar hem de Türkler gelirlermiş. Nitekim bizim masamızın bir hayli ötesindeki bir masada da kalabalık bir Rum grubu eğleniyorlardı. Aradan bir-iki saat geçtikten sonra o gruptan bir adam söylev verircesine atıp tutmaya başladı. Rumca bilmediğimiz için ne dediğini biz anlamıyorduk. Ancak masamızdaki Kıbrıslı vatandaşların sanki biraz keyifleri kaçmış gibiydi. Dündar Abi elbette gazeteci ve adanın girdisini çıktısını çok iyi biliyor, bizi aydınlattı: “Bu adamın adı Samson” dedi, “belalı adamın tekidir, hiç uymaya gelmez”. Böyle bir anımız da oldu, ortak cumhuriyetin henüz ilânından saatler sonra. 

    Cumhuriyet coşkusu  Birliğimizin törenle geçtiği yerlerde, halk Mehmetçikleri coşkuyla selamlıyordu. Birçok çocuğa, Türk subay kıyafetleri giydirilmişti. 

    Zaman hızla aktı. Türlü olaylar gelişti. Rumların bir türlü vazgeçemedikleri davaları Enosis’ti, yani Yunanistan ile birleşmek. Samson darbesi, Makarios’un Türkler üzerinde baskı kurma, hatta EOKA’cılarla birlikte katliam girişimleri… 1964’te İnönü’nün başbakanlığı sırasında uçaklarımızın havadan müdahalesi, ABD Başkanı Johnson’un mektubu. İsmet Paşa’nın “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o yeni dünya içindeki yerini alır” restini çekmesi… ABD’nin vermekten imtina ettiği uçak yakıtını kendi rafinerilerimizde üretmeye başlamamız… Katliamların artması üzerine 1974’te Ecevit zamanının Barış Harekâtı… Sonunda Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması… 

    KKTC kurulur kurulmaz, bizim Kültür ve Turizm Bakanlığımız onların eşdeğer bakanlığı için bir yardım olarak Kuzey Kıbrıs’taki kültür varlıklarının ve güzelliklerinin fotoğraflarla saptanması ve genç cumhuriyetin ilk turizm broşürünün hazırlanması için beni görevlendirmişti. Yirmi gün kadar çalıştım. Kıbrıs’ı bütün yönleriyle tanımaya, daha sonra da tanıtmaya gayret gösterdim. 

    Kıbrıs’taki Osmanlı Egemenliği 1571’de başlamış, 1878’de Rus tehdidi karşısında bu hak mahfuz tutulmak kaydıyla İngilizlere para karşılığında kiralanmış, 1914’te 1. Dünya Savaşı sırasında karşı saflarda olduğumuzdan bir emrivaki ile İngilizler tarafından ilhak edilmiş; bu kadarını biliyoruz. 

    Ama Türklerden önce neler olmuş,ve biz ne kadar hak sahibiyiz? Aklımı kurcalayan bu tür sorulardı. Zamanla tüm bunları okuduk, öğrendik ama, o günlerden bu tarafa Rum çoğunluğun ve iştahlı Yunanistan’ın Türk azınlığını yutma emeli pek değişmedi. Şu anda, Birleşmiş Milletler bir tarafı devlet kabul etmiş, diğer tarafı işgal bölgesi sayıyor. Torpilli taraf, veto hakkı olan AB üyesi; diğer taraf meşru bile sayılmıyor. Bunu akıldan çıkarmamak gerek. Bu bakımdan şimdiki müzakerelerin Türkiye ve Türkler açısından daha dikkatle izlenmesi gerekiyor. Özetle sözlerimiz, dikkatsiz davranıp peynir görmüş kargaya dönmeyelim; satılmış durumuna düşüvermeyelim beyanından ibarettir! 

  • NAZIM’IN TARİHİNİ YENİDEN YAZANLAR

    NAZIM’IN TARİHİNİ YENİDEN YAZANLAR

    Memleketten, devrimden, hapisten, çileden, sıladan, hasretten, hayattan, aşktan ilham aldı Nâzım, sadece büyük şair olmakla kalmadı, arkasından gelen sanat ve fikir insanları için büyük bir esin kaynağı oldu. Yaratıcılığının tohumları Nâzım’ın izinden yürüyenlerde; yazarlarda, şairlerde, ressamlarda, heykeltraşlarda, oyuncularda, müzisyenlerde, sinemacılarda filizlendi, çiçeklendi, meyve verdi. Nâzım’ın tarihi onlarla yazılmaya devam etti. “Nâzım’ı Yazanlar” kitabı ve sergisi, onun hakkında eser veren 121 değerli insanı, onların Nâzım hakkındaki düşüncelerini, hissiyatlarını, Nâzım’dan esinlenerek ürettiklerini bir araya getiriyor. “Nâzım’ı Yazanlar”dan sizin için derlediğimiz portreler… 

    FOTOĞRAFLAR: ATTİLA DURAK, KEMAL ASLAN, ERSİN İLERİ 

    HIFZI TOPUZ Yusuf Ziya Nâzım’a; “Gelin Anadolu’ya kaçalım, dedi. “Kim kim?” “Faruh Nafiz, Orhan Seyfi, Halide Nusret, Vâlâ, sen ve ben, belki birkaç arkadaş daha.” “Kabul, ben varım elbette. Nasıl yapacağız?” “Orasını sen bize bırak!” “Sana güveniyorum.” Hava Kurşun Gibi Ağır, Remzi Kitabevi, 2011, s-14-16
    DOĞAN HIZLAN “Kendi eserleri kadar-ondan bile çok-başkalarının eserleri üzerine düşünceleri, seçtikleri önemliydi. Çünkü başkalarını anlatırken, beğenirken, eleştirirken, överken, yererken, ince alayın süzgecinden geçirirken, dolaylı yoldan onun edebiyat üzerine düşüncelerinin bir bölümünü daha öğreniyorsunuz.” Nâzım Hikmet’in Düzyazılarında Şiire, Edebiyata Bakışı/ Nâzım Hikmet: Zu Seinem 100. Geburstag-Doğumunun 100. Yıldönümünde, hazırlayan İmdat Ulusoy, Verlag Anadolu, 2002. 
    GÜLSÜM CENGİZ “Nâzım Hikmet insanın insanı sömürmediği, kadın ve erkek cinsinin birlikte özgürleştiği, aydınlık bir dünyanın sosyalist bir toplumda gerçekleşeceğine inanmış, böyle bir yaşamı özlemiş ve bu uğurda örgütlü mücadelenin içinde bulunmuş bir ozandır.” Kadınlar İçin Söylenmiştir, Evrensel Basım Yayın, 2012. 
    MÜSLİM ÇELİK “Ayışığı içe işler saman sarısı şiirin Bulutlar bak ki gölgelerini bırakırsa Kıyıda küçük balıkçı nişan almak için Dalgaları giyindirip kayalara asmış” Nâzım Hikmet Yahşi Güzel, Artshop Yayıncılık, 2008. 
    İBRAHİM BALABAN “Nâzım’ın portresini güzel olarak boyamak hüner değildi… Çünkü o zaten güzeldi…” Nâzım Hikmet ve Biz, Milliyet Yayınları, 1998. 
    CENGİZ BEKTAŞ “Mimarlık, bilinen gerekçelerle daha önce var olmamış bir yapıt ortaya koyuyor. Şiir, bilenen sözcüklerle yeni bir duyguyu, kavramı, bilinmeyeni ortaya koyuyor. Kısacası ikisi de yoktan var edebiliyorlar. Bu ortak yönü Nâzım Hikmet, 90 yıl önce saptıyor…” Nâzım Hikmet’in Mimarlığa Bakışı, Yem Yayınları, 2016.
    AYFER TUNÇ “O büyük devrimci şair, Nâzım Hikmet’i “hiç” olmaktan çıkaran ve aynı zamanda kadınlarla ilişkilerinde yine “hiç” kılan şey, aşk değil mi?”. Nâzımsever Küçük Komünistin Hikayesi/ Nâzım Hikmet: Zu Seinem 100. Geburstag-Doğumunun 100. Yıldönümünde, hazırlayan İmdat Ulusoy, Verlag Anadolu, 2002. 
    GENCO ERKAL Sahneye koyup oynadığı Kerem Gibi (1974), Sevdalı Bulut (1991), Nâzım’ın Armağanı (2002), Yaşamaya Dair (2013) ve Güneş’in Sofrasında’da (2016) Nåzım’ın şiirlerini oyunlaştırdı. Yunus Emre Oratoryosu’nda ve Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni kitaplarında Nâzım’ın şiirlerini seslendirdi. 
    ALPER ÖZBEK “Fransa’da yazılmış olsaydı insan manzaraları En çılgın varoşların en çılgın ihtilâl işçileri Ve ikinci büyük savaşın komünist direnişçileri Kaç bin kitap olurlardı kimbilir” Nâzım Hikmet Destanı, Siyah-Beyaz Kitap, 2014. 
    ORHAN PAMUK “Ben lise iki öğrencisiyken 1968’de Nâzım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mahpushane’den Mektuplar’ı yayımlandı. Çok dikkatle okuduğum bu kitap, bana hayatta yolumu ararken yardımcı olmuştur”. Nâzım Hikmet, Notos 50, 2015. 
    AYŞE KULİN “Çok da düşünmüşümdür, neden “kurtuluşa” dair yazılmış başka hiçbir şiirin Kurtuluş Savaşı Destanı’nı aşamadığını ve şu sonuca varmışımdır: Ülkesinin kaderini değiştirmeye soyunan, yürekli, ufuklu genç bir adamın başlattığı onurlu savaşı, böylesine içtenlikle, ancak dünyanın kaderini değiştirmeye soyunan yürekli bir şair yazabilirdi, şair kendi kavgasını hicranla noktalamış olsa da!” İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Everest Yayınları, 2015. 
    ZÜLFÜ LİVANELİ “Nâzım Hikmet, doğru bildiği yoldan ayrılmadan, emeğe ve işçi sınıfına inancını yitirmeden yaşadı, düşüncelerine ihanet etmeden bir devrimci olarak öldü…” Edebiyat Mutluluktur, Doğan Kitap, 2012. 
    MÜJDAT GEZEN “Moskova’da ünlü kişilerin yattığı “Novodeyvici” mezarlığı vardır. Mezarlıktan çok bir anıtlar müzesidir burası. Büyük demir kapıdan az yürüyün, karşınıza bir alan çıkacak, alanın hemen solunda bir granit taş göreceksiniz. Üzerinde Nâzım Hikmet’in yürüyen bir siluetini göreceksiniz, kararlı adımlarla…Üst köşesinde de kendi el yazısıyla yazılmış gibi “Nâzım” diyen imzası… Baş ucunda koca bir ağaç ve gölgesi…” Çizgilerle Nâzım Hikmet, Müjdat Gezen-Savaş Dinçel, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Yayınları, 1995. 
    GÜNDÜZ VASSAF “Şiirin her kelimesi film şeridi. Böyle bir eser nasıl mı yazılır? Şair gücünü aşktan alır. “Yaşamam mümkün değildir,” der, “Ağaca, ormana, insana/Âşık olmadan.” Nâzım, Aylak Adam, 2015. 
    ARA GÜLER “Bana dediler ki, Hayat mecmuası’ında çalışıyordum. Yahu Nâzım Hikmet hapisten çıkmış. Baba Gelembevi’nin çevirdiği bir filmde tarihi advisorlar yapıyor, tarihi düzeltmeleri yapıyor. Filmin adı Lale Devri. Şimdi demek film çekilecek. Sabahtan Nâzım da gidecek, burası öyle değil böyle olmalı diyecek…” Nâzım’ın Evinde, Vera’nın Sofrasında, hazırlayanlar Melih Güneş ve Arif Keskiner, Mitos Boyut Yayınları, 2016. 
    ALİ ÖZGENTÜRK “Son şiirlerinden biri olan “Cenaze Merasimim” tek başına bir kısa film atmosferi taşır. Kendi cenazesini izleyen bir kamera gibidir…” Nâzım Hikmet’in Kamerası/75. Doğum Yılında Nâzım Hikmet’e Armağan, Türkiye Yazarlar Sendikası Yayınevi. 
    ARİF KESKİNER “O gün Nâzım ve Vera’nın birlikte yaşadıkları evlerine biz, Moskova Film Festivali’ne katılan Türk Sineması ekibinden Nâzım’ı seven bir grup arkadaş gitmiştik. Takvimin en üstüne “Dünyanın en güzel Saman Sarısına saygıyla” diye yazıp altına bütün ekip imza atmıştık…” Nâzım’ın Evinde, Vera’nın Sofrasında, hazırlayanlar Melih Güneş ve Arif Keskiner, Mitos Boyut Yayınları, 2016. 
    FAZIL SAY Şairin 100. Doğum yıldönümü için 2002’de Nâzım Oratoryosu’nu besteledi. Aspendos antik tiyatrosunda canlı DVD kaydı yapılan eserin şiirlerini Genco Erkal seslendirdi. 
  • “İslâmcı” olmak “İrancı” olmaktı…

    “İslâmcı” olmak “İrancı” olmaktı…

    İran’da yükselen gerginlik 1979 kışında çatışmalara dönüşmüştü. İran şahı 16 Ocak’ta Kahire’ye kaçtı. Sürgündeki Ayetullah Humeyni yurda döndü ve 11 Şubat’ta iktidara geldi. Humeyni’nin demokratik söylemleri ve “İslâm-hümanizm sentezi” muhalefetin merkezini oluşturuyordu. Ancak devrimden sonra acımasız bir dikta rejimi kuruldu. Batılı kaynaklara göre sayısı 8000’i bulan idam kararları, şah hükümetlerinin kurmaylarından genelev çalışanlarına, alkollü içecek satıcılarına ve hatta 15 yaşındaki çocuklara kadar ulaştı. Humeyni rejimi ABD’nin uyguladığı ambargo sonucu meydana gelen büyük ekonomik krizlere rağmen, dünyadaki İslâmcı kesimlerin ezici çoğunluğunun desteğini almıştı. “İslâmcılık” ve “İrancılık”ın aynı anlama geldiği yıllardı. Devrimin hemen ertesi günü Tahran Meydanı…

    FOTOĞRAF: KAVEH KAZEM

  • UNUTULMAZ FİLMLER UNUTULMUŞ KARELER

    UNUTULMAZ FİLMLER UNUTULMUŞ KARELER

    1950 ve 60’lar Yeşilçam’ın ışıltılı yıllarıdır. Ertem Eğilmez, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Tunç Başaran gibi isimler yönetmen koltuğuna geçmiş, sinema tarihimizde iz bırakacak filmlere imza atmaktadır. Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Nebahat Çehre, Yılmaz Güney, Kartal Tibet, Cüneyt Arkın, Ediz Hun gibi ilerde birer efsaneye dönüşecek oyuncuların yıldızı yükselmektedir. Ve bu yapımların setlerinde olup bitenleri tarihe kaydeden biri vardır: “Baba” Kriton İlyadis’in öğrencisi, Yeşilçam’a uzun yıllar set fotoğafçısı olarak emek verecek olan Güngör Özsoy. Bu ayki Albüm sayfalarımızı onun arşivinde bulduğumuz 50’li ve 60’lı yıllara ait tarihi belge niteliğindeki set fotoğraflarına ayırdık… 

    Susuz Yaz 1964’te Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanacak olan Metin Erksan filmi Susuz Yaz’ın ekibi, İzmir’in Bademler Köyü’ndeki sette hatıra fotoğrafı çektiriyor. Ortada, Hülya Koçyiğit, 1963.
    Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı Metin Erksan’ın ağabeyi Çetin Karamanbey 50’li yıllarda çok sayıda film yönetmişti. Onun çektiği Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı’nın bir sahnesinde Neriman Köksal, Zeki Alpan, Rasih Ertuğ, 1952. 
    İstanbul Canavarı 1953 yapımı polisiye İstanbul Canavarı’nın yönetmeni yine Çetin Karamanbey. Başrol oyuncusu Muzaffer Tema (sandalyede) ve oyuncular Nazım İnan, Kadir Savun, Mehmet Ali Akpınar kamera karşısında. 
    Fakir Kızın Kısmeti 1956 yapımı Fakir Kızın Kısmeti filminde Türkan Sülün ve Aliye Rona hapishane sahnesinde. Duvardaki yazı: “Bu yatağa oturmak yasaktır.” 
    Cilalı İbo Perili Köşk’te Yönetmenliğini Nuri O. Ergün’ün yaptığı, senaristliğini ve yapımcılığını Osman F. Seden’in üstlendiği filmde Cilalı İbo perili bir köşkteki esrar çetesinin foyasını meydana çıkartıyordu. Cilalı İbo serisinin ünlü başrol oyuncusu Feridun Karakaya filmin bir sahnesinde, 1963. 
    Maskeli Beşler “The Original” Yılmaz Atadeniz’in yönetmenliğini yaptığı 1968 yapımı Yeşilçam western’i Maskeli Beşler filminin başoyuncuları Erol Taş ve Danyal Topatan diğer oyuncularla bir sahne çekiminde. 
    Karaoğlan Camoka’nın İntikamı Suat Yalaz yönetmenliğinde çekilen Karaoğlan Camoka’nın İntikamı filminin seti, 1966. 
    Kibar Haydud (Yalnız Adam) Yılmaz Atadeniz’in çektiği, Bülent Oran’ın senaryosunu yazdığı dramda, Yılmaz Güney; bir yıl sonra evleneceği Nebahat Çehre ve Devlet Devrim,Tunç Oral ile birlikte bir sahnenin çekiminde, 1966. 
    Bir Millet Uyanıyor Ertem Eğilmez filmi 1966 yapımı Bir Millet Uyanıyor’da başrolleri Kartal Tibet, Önder Somer, Münir Özkul, Danyal Topatan, Hayati Hamzaoğlu paylaşmıştı. Oyuncular set fotoğrafçısına coşkulu bir poz veriyor. 
    Sürtüğün Kızı Oyuncu Fatma Girik, 1967 yapımı Sürtüğün Kızı filminin tanıtım çekiminde. Girik, bu filmdeki performansı ile 1967 Altın Portakal’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. 
    Yarın Başka Bir Gündür Çocukluk arkadaşı iki genç bir piyasa şarkıcısına aşık olur ve olaylar gelişir… Yönetmen Nejat Saydam imzasını taşıyan 1969 yapımı Yarın Başka Bir Gündür’ün başrol oyuncuları Hülya Koçyiğit ve Murat Soydan, bir pavyon sahnesinde. 
    Gönüllü Kahramanlar Ertem Eğilmez’in 1968 yapımı Gönüllü Kahramanlar filminin seti. Kadir Savun, Sevda Ferdağ ve Süleyman Turan ne kameranın farkında, ne objektifin! 
    Yaşlı Gözler 1967 yapımı Ertem Eğilmez filmi Yaşlı Gözler’de başrol oyuncuları Yıldız Kenter ve Cüneyt Gökçer, Ankara Kuğulu Park’ta bir sahneyi prova ediyor. 
    Harun Reşid’in Gözdesi Sene 1967, yönetmen Atıf Yılmaz, yapımcı Turgut Demirağ, film Harun Reşid’in Gözdesi. Başrol oyuncusu Ajda Pekkan’ın filmdeki alımlı bir pozu. 
    Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor 1969 yapımı Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor filminin setinte Cüneyt Arkın ve Esen Püsküllü bir mola sırasında üzerlerinde kostümleriyle hatıra fotoğrafı çektiriyor. 
  • Hep hatırlayacağız onları silinmez izler bırakanları

    Hep hatırlayacağız onları silinmez izler bırakanları

    İlerde hiç de anmak istemeyeceğimiz 2016 senesi, yitirdiğimiz insanlar bakımından da büyük üzüntülere yol açtı. Sanat, edebiyat, siyaset ve akademi camiasının birçok önemli ismi, arkalarında unutulmayacak eserler bırakarak bu dünyadan göçtüler. Ozan Sağdıç’ın fotoğraflarında yaşayan ve hep yaşayacak olan kıymetler… 

    Geçen sene, gerek sanatçı dostlardan gerek kamu görevlileri ve siyaset âleminin ünlüleri ve iş dünyasından pek çok kaybımızın olduğu bir yıldı. Anımsayamadıklarımız bir yana, bir çırpıda aklımıza geliveren, geçen yılın kayıp bilançosu şöyle: 

    Kültür dünyamızın kalemiyle geçinen şair, yazar, gazeteci grubundan kayıplarımız: Ocak ayında Tahsin Yücel; Mart’ta Kurtul Altuğ, Ahmet Oktay Börtücene; Haziran’da Hakkı Devrim, Metin Yalman; Ağustos’ta Vedat Türkali; Ekim’de Altemur Kılıç, Nail Güreli; Kasım’da Mete Akyol; ve Aralık’ta Bertan Onaran. 

    Gerek klâsik müzik, gerek popüler müzik alanına topluca göz attığımızda, Türk popuna imza atanlardan Ergüder Yoldaş Ocak ayında, Attilâ Özdemiroğlu ise Nisan’da. Mayıs’ta hem soprano hem sınır aşan dansözümüz Romalı Perihan; Haziran’da yine Türkiye’den çok dışarda ünlenen Gitarist Asım; Temmuz’da opera sanatçımız Atilla Manizade, pop şarkıcı Işıl German; Ağustos’ta şarkılarını kendi yazan Naşide Göktürk; Eylül’de soprano Leylâ Demiriş; Ekim’e Türk sanat müziği bestecisi Ömer Sami Güpgüp. Son olarak da Kasım ayında besteci İlhan Baran. 

    Sahne ve beyazperde sanatçılarımızdan kayıplarımıza gelince… Nisan ayında oyuncu ve yönetmen Çetin İpekkaya; Mayıs’ta ilk renkli filmimizin yıldızı Heyecan Başaran, Oya Aydoğan; Haziran’da Tanju Gürsu, Nezih Tuncay; Temmuz’da Leylâ Sayar; Eylül’de Tarık Akan; Ekim’de Deniz Tanyeli; Kasım’da Gönül Ülkü, Mete Dönmezer ve Erdal Tosun. 

    Siyasetçilerden sporculara… 

    Geçen yıl plastik sanatlarla uğraşan sanatçılarımızdan pek kaybımız olmadı çok şükür. Ağustos’ta yitirdiğimiz İstanbul Operasının baş dekoratörü Acar Başkut kayda değer. Bu arada yaşamlarını Ankara’da sürdürmüş iki meslektaşım, fotoğraf sanatçısını anmak gerekir: Haziran’da Sıtkı Fırat, Ağustos’ta Dursunali Sarıkoç. 

    Akademik camiadan kayıplar ise: Şubat ayında Sabancı Üniversitesi eski rektörlerinden Matematik profesörü Tosun Terzioğlu; Haziran’da İlâhiyat profesörü Yaşar Nuri Öztürk, sanat felsefesi, estetiği ve sosyolojisi üzerine değerli eserler bırakmış olan Sıtkı Erinç Hoca; Temmuz’da çok değerli tarih profesörümüz Halil İnalcık, bir zamanlar TRT Genel Müdürlüğü de yapmış olan iktisat profesörü Nevzat Yalçıntaş. 

    Siyasilerden Ocak ayında yitirdiğimiz Kamer Genç ile şu satırların yazıldığı sıralarda vefat eden Sayın İsmet Sezgin’i sayabiliriz. 

    Büyük sanayi kuruluşu sahiplerinden Ocak ayında Halis Toprak, Mustafa Koç; Mayıs’ta da İbrahim Bodur; Ağustos sonunda yitirdiğimiz Kavaklıdere Şarapları Yönetim Kurulu Başkanı olmakla birlikte daha çok Sevda Cenap And Vakfı başkanlığıyla anılan Mehmet Başman. 

    Ve spor dünyamızdan millî güreşçi Müzahir Sille’yi Mayıs’ta, millî kalecimiz Turgay Şeren’i Temmuz’da yitirmişiz. 

    Fotografik hafıza bakımından, foto muhabirlerinin tuhaf bir kaderi var. En azından benim için öyle… Kimi zaman beş on dakikalığına karşınıza çıkan biri olur; hemen kameranıza davranıp fotoğrafını çekersiniz, arşivinize girer. Bazen de yıllarca birlikte olduğunuz bir kişinin varlığına öylesine alışırsınız ki, çok yakın bir dostluğunuz olsa bile, o hep öyle mevcut olacakmış gibi fotoğrafını çekmeyi ihmâl eder, ertelersiniz. Ve bir gün elinizin altından kayıverir, yazıklanır durursunuz. Bu sayfalarda fotoğrafını çekmiş olabildiğim kişileri anlattım. Hepsi de güzel, önemli ve iz bırakan insanlardı. Rahmetle, saygıyla anıyoruz. 

    TAHSİN YÜCEL

    Dillerin ustası hakiki bir aydın 

    Prof. Dr. Tahsin Yücel, roman ve öykü türünde yazıları, eleştirileri ve tercümeleriyle, akademik kişiliğinin çok ötesinde ürünler vermiş bir aydındı. Galatasaray Lisesi’nde öğrenmeye başladığı ve daha sonra İÜ Edebiyat Fakültesi Filoloji bölümünde geliştirdiği Fransızca, onu bu dilin ardındaki kültüre yaklaştırmıştı. Fransızcadan yaptığı çeviriler dağlar gibi. Ayrıca araştırmaları, akademik tezleri, bildirileri, makaleleri o kadar çok ki… 

    Ya özgün yerli Türkçe yapıtları, romanları, öyküleri ve aldığı sayısız ulusal, uluslararası ödül… O kadar çok ki, yazmaya bir ömür, listesini yapmaya sayfalar yetmez. 

    Onunla birkaç kez karşılaşmış, birkaç söyleşisinde, katıldığı panelde, fuarlarda izlemiştim. Çektiğim fotoğrafı yedi sekiz yıl önce, bir zamanlar Ankara’nın gözbebeklerinden Kare Kitabevinin periyodik imza günlerindeki söyleşisinden sonraki sohbet sırasında çekmiştim. Kendisini 22 Ocak’ta yitirdik. 

    ATİLLA MANİZADE

    Muhteşem sesli unutulmaz sanatçı 

    Atillâ Manizade, İstanbul Operasının çok değerli baslarından biriydi. Kıbrıs kökenli, muhteşem bir ses. Devlet sanatçısı. 1998 yılı Devlet Sanatçıları arasında aynı listedeydik. Onu da 11 Temmuz’da yitirdik. 

    İTÜ’de mimarlık okumuştu, ama o mesleğini opera sanatçısı olarak sürdürmeyi yeğledi. Belediye Konservatuvarına devam etmişti. Sanatını Almanya’da geliştirdi. Sonraları da, İstanbul Devlet Opera ve Balesindeki aktif sanatçı ve yönetici görevlerinin yanı sıra konservatuvarda dersler vermeyi sürdürmüştü. 

    Onunla ilk kez 1970’li yıllarda Topkapı Sarayı Bab-ı Hümayun’da sahneye konulmuş olan Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasının ilk icrası sırasında tanışmıştık. Gerek İstanbul, gerek Ankara Devlet Operasında onu kimbilir kaç kez alkışlamıştık. Adnan Saygun’un heykelinin açılış töreninde yanyanaydık. Hiçbir zaman sıcak ilgisini esirgemeyen, beyefendi bir sanatçıydı. 

    TURGAY ŞEREN

    Türk sporunun yıkılmaz kalesi

    Millî futbolcumuz, Galatasaray kulübünün efsane kalecisi Turgay Şeren’i 7 Temmuz’da yitirdik. Onun spor alanındaki başarılarını öğrencilik yıllarımızdan beri hayranlıkla, gururla izlemiştik. 1932 doğumlu Turgay’ın adını, yaver yardımcısı babasının ricası üzerine Atatürk “Türkay” olarak koymuş. Ancak söyleniş zorluğu dikkate alınarak, nüfusa Turgay olarak kaydedilmiş. Kendisi hakkında en dikkate değer hadiselerden biri, 1951’de Batı Almanya ile karşılaştığımız millî maçta yaptığı olağanüstü kurtarışlarından dolayı kendisine “Berlin Panteri” lakabının yakıştırılmış olmasıdır. 

    Aslında futbol delisi değilimdir, bu bakımdan pek az maça gitmişimdir. Ama gazetecilik gereği, ya çok önemli lig derbileri ya da millî maçlar olunca, uzağında kalınamıyor. Turgay Şeren’in bu fotoğrafını, Ankara 19 Mayıs Stadyumunda kaptanlık görevini de üstlendiği yine bir Türkiye – Federal Almanya millî maçında, kaptanların selamlaşma ve bayrak değişimi sırasında çekmiştim. O maçı galiba 1-0 galibiyetle bitirmiştik. 

    Turgay futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük, sonrasında Milliyet gazetesi ile bazı televizyonlarda yorumculuk yaptı, hizmete devam etti. 

    KURTUL ALTUĞ

    Gözüpek gazeteci

    Gazeteciliğe hemen hemen benimle aynı tarihte ve Son Posta gazetesinde başlamıştı. Çok geçmeden Akis dergisinin kadrosuna alındı. Akis, Amerikan Time dergisinden örnek alınmış, redaktörlüğünü sahibi Metin Toker’in yaptığı, DP hükümetine muhalif bir siyasi dergiydi. Kurtul, Metin Toker’in en yakın elemanı, dahası o genç yaşında derginin yazı işleri müdürü olmuştu. 

    DP, tam basın özgürlüğü vaadi ile iktidara gelmişti. Ancak 1954’den itibaren, Adnan Menderes hükümetinin kendi ekonomik ve siyasi yanlışları yüzünden ülkeyi soktuğu sıkıntılar dillendirilmeye başlanınca, basına yönelik tutum giderek sertleşmişti. 1954’te ve 1956’da “kötü niyete matuf” yayınlara kısıtlama ve cezalar getirilmiş, gazete kâğıdı ithali ve dağıtımı devlet tekeline alınmıştı. Dergi 300. sayıya ulaşmışken Metin Toker ve Kurtul Altuğ hapse atılmıştı. Onun ilk fotoğrafını, 27 Mayıs sonrası özgürlüğe kavuşan gazetecilerden biri olarak, tahliye edildiğinin hemen ertesi günü Akis dergisinin Rüzgârlı Sokak’taki yönetim yerinde, 301. sayının hazırlık çalışmaları sırasında çektim. Ve o günden itibaren arkadaş olduk. 

    MEHMET BAŞMAN

    Kavaklıdere’den içilen bir müzik

    Cenap And, bir Rumeli göçmenidir. Ankara’da ilk şarap üreticisi. Şimdi üzerinde ünlü bir AVM’nin, uluslararası büyük bir otelin ve bazı apartmanların yükselmiş olduğu arazi bomboşken, Kavaklıdere’de bir bağ, bir de şaraphane kurar. Bu arazinin eteğine de Filibe’deki baba evinden esinlenilmiş hoş bir villa yaptırtır. Eşi de bu araziye doğru uzanan ünlü caddeye adını veren Tunalı Hilmi Bey’in kızı Sevda Hanım’dır. Klasik müziğe gönül vermiş bu çift, evlerini sanatçılara da açmıştı. 1940’ta kurulan “Ses ve Tel Birliği”nin oda konserlerine ve ünlü solistlerimizin resitallerine yıllarca ev sahipliği etmiş, bir sanat yuvası haline gelmişti bu şirin ev. 

    1958 yılında Sevda Hanım ile arkadaşı Gazi Eğitim Enstitüsü müdiresi Vedide Baha Pars evin önünden caddenin karşısına geçmeye çalışırlarken kendilerine bir araç çarpar ve ikisi de vefat eder. Eşini yitiren Cenap Bey, uzun bir süre sonra değerli eğitimcilerimizden ve Milli Eğitim Bakanlarımızdan Avni Başman’ın kızı Cevza Hanım’la evlenir. Ailenin çocukları yoktur. Şirketin yönetim kurulu başkanı, Cevza Hanım’ın kardeşi Mehmet Başman’dır. 

    Başarılı olmuş aile şirketleri elbette servet sahibidir. Ama bunların arasında servetlerinin ciddi bir bölümünü vatan millet hayrına kültür ve sanata vakfedenlerin isimleri ölümsüzlüğe kavuşur. Örneğin üniversiteleri, eğitim vakıfları, müzeleriyle, sanat festivallerinin sürekli sponsorluğunu üstlenmiş Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı gibi aileler, toplumsal itibarlarını bu türden girişimlere borçludurlar. İşte böyle kurumsallaşmış yapıların Ankara’daki örneği de, Sevda-Cenap And Müzik Vakfıdır. 

    Mehmet Başman makina mühendisiydi; bir çok projede çalıştıktan sonra Kavaklıdere şirketinin başına geçmişti. Başarılı bir işadamı olması yanında, her yıl bir ay kadar süren müzik festivalinin, yine her yıl bir müzisyene altın madalya verilmesi törenlerinin ve müzik yayınlarının saat gibi işlemesinin arkasındaki isimdi. Tüm bunları sevecenlikle, üstelik MEB Şura Salonunu adam ederek yürütmüştü. 

    Muzip yaratılışlı, şakacı ve sevimli bir insandı. Arı gibi de çalışkandı. 22 Ağustos sabahı yüce yüreği susuverdi. 

    HALİL İNALCIK

    Şeyhülmüverrihin: Tarihçilerin kutbu 

    Ona “Türk Tarihi’nin Herodot’u” dense yeridir. Nasıl ki Herodot’a “Tarihçilerin Babası” deniyorsa, bizim tarihçilerimiz de Halil İnalcık’ı “Şeyhülmüverrihin” (Tarihçilerin şeyhi, kutbu) olarak ilan etmişlerdi. 

    Chicago Üniversitesi’nde Osmanlı tarihi kürsüsünü kurup yirmi yıl kadar da çalıştıktan sonra yine Ankara’ya dönmüş ve bu kez Bilkent Üniversitesinde tarih bölümünü kurmuştu. Ben Hoca’yı Ankara’ya bu dönüşünden sonra izlemeye başlamıştım. Türklerin tarihini yabancı gözüyle değil de bizim gözümüzle yazmayı kendisine amaç kabul ettiğini söyleyen İnalcık, özellikle Osmanlı uygarlığı merkezinde yoğunlaşan en orijinal dokümanlara ulaşarak, onları inceleyerek, tahlil ederek çok önemli eserlere, adeta bir padişah tuğrası değerinde imzasını atmış muhteşem tarihçiydi. 

    Bunca eseri ortadayken, onlardan söz açmak bizim için haddini bilmezlik olur. Bu büyük tarihçimizin kendisi de, eserleri de tarihimize büyük harflerle geçmiştir. 

    ALTEMUR KILIÇ

    Basının duayeni, bir devrin tarihi

    Altemur Kılıç, Atatürk’ün arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu, futbolcu Gündüz Kılıç’ın kardeşiydi. Gazetecilik mesleğinde muhabirlik, yazarlık, yazıişleri müdürlüğü, dergi sahipliği gibi her pozisyonda bulunmasının yanında devlet hizmetinde de Basın Yayın Genel Müdürlüğü, Washington ve Bonn Büyükelçiliklerinde basın müşavirliği, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Başmüşavirliği, Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliğinde orta elçilik gibi görevleri üstlenmişti. 

    Onun en çok dillendirilen yönlerinden biri son derecede dalgın ve unutkan olmasıydı. Bakanlık müşaviriyken (Nihat Kürşat’ın mı yoksa Ali İhsan Göğüş’ün bakanlığı zamanı mıydı tam olarak kestiremiyorum), bir gün Bakanla günlük konuşmasını yaptıktan sonra odadan ayrılırken kapıya kadar gitmiş, sırtı Bakana dönük, kapıyı içerden parmağıyla tıkırdatmış, bekliyor. Bakan arkasından seslenmiş: “Çıkabilirsiniz Altemur Bey”. Nur içinde yatsın. 

    İLHAN BARAN

    Unutulmaz eserler, öğrenciler bıraktı

    Besteci İlhan Baran’ı, 1960’ta Ankara’ya yerleştikten hemen sonra tanıdım. Aralarında eşim Olcay Elderoğlu’nun da bulunduğu ve Cebeci’deki Devlet Konservatuvarında aynı yıllarda okumuş, bir-iki yıl arayla mezun olmuş bir grup öğrenciydiler: Tenor Cemil Sökmen, piyanist Filiz Ali, arpist Uğurtan Aksel, kemancılardan Atilla Işıksun, Orhan Şekeramber, kontrbasla başlayan, sonradan kompozisyon bölümüne devam eden İlhan Baran… O tarihten itibaren bizim büro İlhan’ın sık sık uğradığı bir mekân olmuştu. 

    Yaşı ilerledikçe, giderek kendini izole etmeye başladı. Sanırım terketmediği tek şey, değer verdiği öğrencileriydi. Benim bildiklerim Fazıl Say, Muhittin Dürrüoğlu ve Oya Ünler. Ama elbette onun çok daha fazla kıymetli öğrencileri olmuştur. Aynı zamanda ünlü operacımız Ayhan Baran’ın kardeşiydi. Müziğin her dalında en değerli hocalardan feyz almış, çağdaş görüşle çok geniş bir yelpazede değerli öğrenciler yetiştirmiş bir müzisyen ve eğitimciydi. Cenazesinde kullanılan fotoğrafı, benim çektiğim ve onun en sevdiği fotoğrafıydı. 

    İSMET SEZGİN

    Sevmeyenlerinin bile abisi olmuştu

    İsmet Sezgin politikaya 1952’de atılmıştı ama, biz onu 1961 seçimlerinde milletvekili seçilip Ankara’ya geldiği günlerden sonra tanıdık. 1969’da Demirel hükümeti zamanında Gençlik ve Spor Bakanlığı kuruldu. İlk bakanımız o oldu. Sonrasında çeşitli kabinelerde önemli bakanlıklarda bulundu; son olarak kendisini TBMM başkanlığı mevkiinde gördük. 

    Sıcakkanlı bir insandı, herkesin derdine tek tek içtenlikle ortak olurdu. Siyaset ortamında şiddetli bir ihtirasa kapılmadan tutarlı ve yapıcı bir rol oynadı. Doğal olarak ve hakkıyla, küçük-büyük herkesin, hatta kendisiyle siyaseten çok farklı düşünen insanların bile “İsmet Abi”si oldu. 

    İsmet Abi, mesleklerinde çok başarılı, soylu bir aileye mensuptu. Kardeşi Mukadder Sezgin Turizm Bakanlığı müsteşarlığı, başdanışmanlığı ve yıllarca Paris kültür ataşeliği görevlerinde bulunmuştu. Bir diğer kardeşi Özer Sezgin ile yeğeni dışişlerinde çalıştılar, Aydın Sezgin de aynı çizgide aktif görevler üstlendi. Kızı Seynan Levent başarılı bir sunucu, yeğeni Murat Karahan ise Arena di Verona’da sahne alacak kadar ünlü bir tenor oldu. Kendisini hep hayırla anacağım.