Kategori: Albüm

  • 60’ların başlarında kuşbakışı Miletos

    60’ların başlarında kuşbakışı Miletos

    İlk ortaya çıkışının MÖ 7. yüzyıla kadar uzandığı tahmin ediliyor. Tarihçi Strabon, antik kentin eski bir Karia yerleşimi üzerine Giritliler tarafından kurulduğunu iddia etmiş. O vakitler Menderes Nehri ağzında bir liman şehri olan Miletos, bugün denizden 9 km içerde. Tunç Çağı kaynaklarında geçen Millawanda isminin de Miletos olduğu düşünülüyor. Kent, Klasik ve Hellenistik çağlarda büyük gelişme göstermiş, en büyük ve önemli yerleşim haline gelmiş. Menteşe Beyliği döneminde çevresi ile birlikte Türk hakimiyetine geçen bölge, Balat adıyla bir kent olmuş, Osmanlı döneminde giderek küçülerek bir köye dönüşmüş. 1899’da bölgede Alman kazıları başlamış ve 1955 yılında bir depremle kısmen harap olan köy, antik kent üzerinden kaldırılıp yakınlarda yeniden kurulmuş.

    1- Tiyatro: Antik kentin günümüze ulaşan en görkemli anıtı. MÖ 4. yüzyıldan itibaren var olan Hellenistik tiyatro 1. ve 2. yüzyılda Roma döneminde birçok bölümü sökülerek yeniden inşa edilmiş. Yaklaşık 15 bin kişi alan yapı Ortaçağ’da terkedilmiş ve üst kısmı yıkılarak başka yapılarda kullanılmış.

    2- Bizans Kalesi: 7. yüzyılda Arap akınları sırasında sahne binasına bir duvar örülen tiyatro bir savunma yapısı haline getirilmiş. Daha sonra 11. yüzyılda kısmen mermer tiyatro basamakları kullanılarak, üzerine bir kale inşa edilmiş. Yaklaşık kare şeklinde olan kalenin, biri büyük 11 kulesi var. Ayrıca bir dış surun izleri de yer yer görülebilir.   

    3- Han: Kente gelen yol üzerinde, tiyatronun yakınlarındadır. Orta avlulu mütevazı yapının duvarlarında bir çok devşirme malzeme kullanılmış. Muhtemelen Beylikler dönemine ait han, 1970 dolaylarında restore edilmiş ve yakın zamanda antik kenti ziyaret eden turistler için kafeterya olarak kullanılıyor.

    4- Hellenistik Hereon: Yapı,Roma dönemi örneğinden ayırabilmek için Hereon I adıyla anılıyor. Hellenistik kentin ızgara planlı kurgusunda iki sokağın kesiştiği bir köşede inşa edilmiş..

    5- Dört Direkli / Sütunlu Camii: Kare şeklindeki yapının duvarları, çevredeki Roma-Bizans yapılarından alınan yapı malzemesi ile 13-14. yüzyılda inşa edilmiş. İçerisinde bugün mevcut olmayan yapıyı taşıyan dört sütun da devşirme olarak kullanılmış.

    6- Faustina (Roma Hamamı): Miletos’un en büyük hamamı olan yapı, İmparator Markus Aurelius’un eşi Faustina adıyla anılır. İmparatoriçenin 164 yılındaki Anadolu ziyareti sonrasında inşa edilmiş olmalı. 3. ve 6. yüzyıllar arasında defalarca onarım görmüştür. Roma dönemi kentinin sosyal hayatının önemli bir merkezi olan hamam 7. yüzyıl başında terkedilmiş ve içerisinde evler, ahırlar inşa edilmiş.

    7- Roma Hereonu: Kent surları içinde inşa edilen en son mezar anıtı. 3. yüzyılın ilk yarısında inşa edilen yapı çok zengin süslemeye sahip. Mezarı dışarıdan çevreleyen peristilli / revaklı bir avlunun izleri günümüze ulaşmış.  

    8- Aziz Mikhael ve Piskoposluk Sarayı: Antik kentin aynı yapı adası içinde yer alan kilise ve piskoposluk sarayı 7. yüzyılın başlarında Dionisos Tapınağı’nın yerinde inşa edilmiş. Sarayın bazı bölümlerinde bulunan mozaik döşeme izleri günümüze ulaşabilmiş. Kilise ve saray 14. yüzyılda ortadan kalkmış ve 20. yüzyıl başında yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. 

    9- Hamam Kalıntısı: Beylikler devrine ait olan hamam, yakınlarındaki Kırk Merdivenli Camii’nin cemaati tarafından kullanılmış olmalı.

    10- Agora: Bugün izlenebilen en önemli bölümü, doğu yönünde İon düzenindeki galeri. 1970’li yıllarda birkaç sütunu ayağı kaldırılarak restore edildi. Agoranın çok ihtişamlı batı kapısının kalıntıları 20. yüzyıl aşlarında Berlin Pergamon Müzesine taşındı.

    11- Kırk Merdivenli Camii: Cami, ismini bitişiğindeki merdivenli minare düzenlemesinden alır. Yapının cephesi boyunca çatıya kadar uzanan merdivenler, yukarıda bir ezan sekisi ile biter. Bu tür minarelere Ege bölgesinin birçok yerinde rastlanır. 1337-1366 arasında yaşayan Menteşe Beyi İbrahim Bey tarafından inşa ettirilmiş olabilir.

    12- İlyas Bey Camii: 14. yüzyılda inşa edilen cami, medrese, hamam, tekke ve hazire ile oluşan külliye, Menteşe Beyliği döneminde Balat adıyla bilinen kentin en önemli yapıları arasında. Muhtemelen Suriye kökenli usta ve mimarların çalıştığı yapıda, Osmanlı Beyliğinde gelişen bazı özellikleri izlemek de mümkün.  Fotoğrafta görülebilen tuğla minaresi maalesef günümüze ulaşamamış.

    13- Nimfaeum: 1. yüzyılda inşa edilen üç katlı etkileyici cephesi ile bu anıtsal çeşme, kentin en görkemli anıtlarından biri. Mevcut mermerler Bafa Gölü ve Afyon civarından getirilmiş. İnşaatı İmparator Titus başlatmış ve Traianus’un babasının Anadolu valiliği sırasında tamamlanmış.

    14- Humeitepe Roma Hamamı, Türk Dönemi Köşk ve Han Yapısı: Miletos yarım adasının kuzeydoğusundaki bu tepe, bugün Humeitepe adıyla bilinmektedir. Muhtemelen Farsça “himaye eden, kutlu” anlamındaki Hümayun kelimesinin günümüze ulaşan şekli. Tepenin üzerinde bulunan moloz taşlardan inşa edilmiş iki katlı yapının bir köşk olduğu düşünülür. Yakınlarındaki han yine beylikler döneminin bir hatırası olmalı. Büyük hamam kalıntısı ise Roma çağına ait.

  • NEREDE O ESKİ CAMİLER…

    Şehr-i İstanbul, fethedildiği günden bu yana sayısız İslâm eserine evsahipliği yaptı, yapıyor. Her iki yakada minareleri ve kubbeleriyle şehrin siluetini oluşturan camiler bu eserlerin en önde gelenleri. Altı yüzyılda hemen her sokağa, her köşe başına inci tanesi gibi dağılmış yapıların günümüzdeyse sadece belirli bir kısmı ayakta. #tarih olarak, çoğu 20. yüzyılda yıkılan, yokedilen mâbetleri Hayri Necdet İşli ve İsmail Büyükseçgin’in kıymetli çalışması Osmanlı Devri İstanbul Camileri’nden yararlanarak derledik.

    MERZİFONİ CAMİİ Karaköy meydanında Fatih devrinden kalma camii, II. Abdülhamid tarafından yeni baştan yaptırtıldı. Bu camii de 1958’de yol açılması gerekçesiyle yıktırıldı.
    VOYNUK ŞÜCAĞ MESCİDİ Voynuk Şücaeddin İbrahim Efendi tarafından Unkapanı’nda yaptırıldı. 1957’de istimlâk edilen camiin haziresinde, İstanbul’un fethinden sonraki ilk kadısı Hızır Bey Çelebi’nin mezarı yeralmaktaydı. Yerinde bugün İMÇ binaları bulunuyor.
    BALIK PAZARI İSKELESİ MESCİDİ Sultan II. Mustafa döneminde yapılan, I. Abdülhamid döneminde yanan mescidin onarımı III. Selim’in veziri İzzet Paşa tarafından yaptırıldı. Eminönü’ndeki mescid bugünkü Galata Köprüsü ile Zindan Han binasının arasındaki rıhtımda bulunuyordu. 1936 yılında meydan genişletmesi esnasında yıkıldı.
    DEFTERDAR MESCİDİ 1554 yılında tarihçi İdris-i Bitlisi’nin oğlu Defterdar Ebu Fazl Mahmud Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tophane semtinde, Defterdar Yokuşu’nda bulunan camii, betonarme olarak 1990’lı yıllarda yeniden inşa edildi.
    PERKAPU MESCİDİ Fatih’te bugünkü Müftü Ali Mahallesi’nde bulunan mescidin bir diğer adı Kandili Güzel Mescidi’dir. Hüsrev Kâtip tarafından vakfedilmiştir. Yapıdan günümüze hiçbir iz kalmamıştır.
    ALACA MİNARE MESCİDİ Kanunî Sultan Süleyman dönemi kaptanlarından Murat Reis tarafından yaptırılmıştı. Tayyarzade Ata Bey’e göre mescit Üsküdar’da Moravi Kuyusu mevkiinde yer alıyordu. Kuyu bugün mevcut, fakat mescidin yerinde park var.
    HADIM HASAN PAŞA CAMİİ III. Mehmed’e kısa süre sadrazamlık eden Hadım Hasan Paşa tarafından 1597’de Cağaloğlu’nda yaptırılmıştı. Uzun yıllar harap durumda kalan mescit, alanının bir bölümünü cadde genişletmesine kaptırdı.
    BOSTAN CAMİİ Adını 1591’de vefat eden banisi Bostancıbaşı Abdullah Ağa’dan alıyordu. İstanbul’un fethinden yarım yüzyıl sonra Fatih-Küçük Langa’da yaptırılan orijinal eserlerden biriydi. Dört yüz yıla yakın bozulmadan kaldı, büyük 1911 yangınını sağ atlattı, fakat 1937’de yol açılmasını aşamadı.
    YENİ ÇEŞME MESCİDİ Üsküdar’da Ahmediye Meydanı’nda bulunuyordu. Kızlarağası Mehmet Ağa tarafından 1587 yılında yapılmıştı. Yol açılması sebebiyle 1933’te yıkıldı. Şu anda yerinde Hezarfen Ahmet Çelebi’nin modern bir heykeli bulunuyor.
    DARÜŞŞİFA MESCİDİ Bugünkü adıyla Valide Atik Camii, Nurbanu Valide Sultan Külliyesi’nin darüşşifasına ait mescid, minaresiz ahşap fevkanidir. 1970 yılında çökmüştür. Restorasyon kısmen devam ediyor.
    SALI PAZARI CAMİİ Derya Beyleri’nden Süheyl Bey tarafından 1591’de Mimar Sinan’a yaptırılan Karaköy’deki mâbet, Süheyl Bey Camii diye de anılır. 1873’te Sultan Abdülaziz tarafından yeniden inşa edilen mescid 1957 yılında yıktırılmıştır. Yerine yakın zamanda iş merkezi görünümlü bir “cami” yapıldı.
    AYDINOĞLU TEKKESİ MESCİDİ Eminönü’nde bulunan tekke, Saçlı Emir Mehmed Muhyiddin Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tekkenin üçüncü şeyhi olan Ünsi Hasan Efendi’ye ait fotoğraftaki binalar, yol imarı nedeniyle yıktırıldı. Şimdi sadece tekkeye ait mezarlık mevcut.
    SULTAN SELİM MEDRESESİ MESCİDİ Yenibahçe Vadisi’nde, Vatan caddesinde bulunan mescid, etrafındaki medresesiyle birlikte kompleks halindedir. Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır. Bugün yerinde bir tıp merkezi var.
    ASMALI MESCİD Orijinal mimarisi zamanla bozulsa da Fatih Sultan Mehmed devrinden kalma olan mescid, Hoca Ferhad tarafından yaptırılmıştı. 1917’ye kadar ayakta kaldı fakat yerine Türk-Alman Dostluk Yurdu inşa edilmek üzere yıktırıldı.

    İstanbul’un 981 mâbedi birarada

    Hayri Necdet İşli

    Tarihçi Hayri Necdet İşli, Yüksek Mimar İsmail Büyükseçgin ile birlikte İstanbul’un 981 adet cami ve mescidini biraraya getirdi. Camilerin dış mimarisini gösteren 1940’lı yıllardaki fotoğraflar özenle seçildi, negatifleri bulundu. Fazıl Ayanoğlu ve Şinasi Akbatu’ya ait fişler, derkenarlar ve kurumların çeşitli yazışmaları için arşivler titizce tarandı. Üç ciltlik seri için Ayvansarayî Hüseyin Efendi’nin 1768’deki 821 mâbedi biraraya getirdiği Hadîkat’ül Cevâmi’si temel kaynak olarak alındı. Yirmi yıllık çalışma sonucunda Osmanlı Devri İstanbul Camileri, Türkiye neşriyatına kazandırıldı. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun desteğiyle hazırlanan eseri yönetim kurulu başkanı Bülent Katkak “kültürel mirasımızın kayıtlı envanteri” olarak niteliyor. Fotoğraflı ansiklopedik rehber niteliğindeki bu kıymetli çalışma sınırlı sayıda basılıyor ve bu Ramazan ayı içerisinde satışa sunulması bekleniyor.

  • İzmirli Dario Avrupalı Moreno

    1921’de Germencik’te doğan ünlü şarkıcı, besteci ve film yıldızı Dario Moreno, henüz dünya çapında meşhur olmadan Hayat dergisinden Ozan Sağdıç’a hayatını ve kendini anlatmıştı. 51 yıl önceki röportaja yansımayanlar ve sonrası… İzmir’e, Türkiye’ye sevgiyle bağlanmış bir sanatçının unutulmaz anları, anıları…

    İzmir. Gökyüzünden dö­külmüş bir yıldız yığını idi sanki… İrili ufaklı binler­ce ve binlerce ışık tanesi Ka­difekale’ye doğru yükseliyor, Kültürpark’tan rengârenk bir donanma sevinci fışkırıyordu. Ilık imbat rüzgârının okşadı­ğı bu muhteşem manzaranın ortasına kurulmuş Büyük Efes Oteli’nin çatısında, sahne ışık­ları şarkı söyleyen bir adamı aydınlatıyordu:

    “Eşini aradım, her yeri tara­dım / Senden ayrılamam, seni bırakamam / Canım dilber şehir / Eşsiz sevgili İzmir…”

    Birden, şarkı söyleyen ada­mın yüzünü orkestraya doğru çevirdiği görüldü. Gözlerinde iki damla yaş belirmişti. Bir an yü­zünü seyircilerden saklayarak bu halin geçmesini bekledi. Fa­kat olmadı. Gittikçe daha fazla tıkandı. Nihayet elindeki mikro­fonu yavaşça yerine koyup çıkış kapısına doğru koşmaya başladı.

    Zeki Müren’le fuar günleri Zeki Müren’in çok meşhur olduğu, Moreno’nun yeni tanındığı 60’lı yıllar. İzmir Fuarı günlerinde karşılaşan iki sanatçı arasındaki muhabbet, zekice esprilerle zenginleşmiş olarak çok eğlenceli bir seyrana dönüşüyordu.

    Şarkı henüz bitmemişti…

    Baterist Vasfi Uçaroğlu’nun şiddetli baget darbeleri arasında Çatı’nın ışıkları yandı. Masalar­dan coşkun alkış sesleri yüksel­di. Seyiciler koro halinde “Da­rio, Dario” diye tempo tutmaya başladı.

    Halbuki Dario Moreno o sı­rada asansöre sığınmış, hüngür hüngür ağlamaktaydı. Salona dönmesine imkân yoktu. Haya­tının en sıkıntılı devresi İzmir’de geçmişti. Ama bu en buhranlı günler bile onun hayalhanesi­ne tatlı hatıralar olarak geçmiş­ti. Şimdi hepsi birden gözlerinin önünde canlanıvermişti.

    Buraya kadar yazdıklarım 16 Ekim 1966 tarihli Hayat dergi­sinde yayınlanmış “İzmirli Da­rio” adlı röportajımın giriş tüm­celeriydi. Bire bir tanık olduğum bir olaydı. Sanki daha dün gibi, oysa aradan neredeyse elli bir yıl geçmiş.

    Ankara’nın siyaset, sanat ve eğitim kurumları yaz tatiline gi­rince, başkent haber bakımın­dan suyu çekilmiş değirmene dönerdi. O sıralarda yazı işle­ri müdürümüz rahmetli Çetin Emeç’ti. Çok çalışkan ve mesle­ğini iyi bilen, aynı zamanda da muhabir arkadaşlarından nasıl yararlanabileceğini iyi tartan bir gazeteciydi. Onunla Ankara’nın tersine, fuarı dolayısıyla İzmir’in canlandığını değerlendirdik ve sonunda İzmir’e gitmemin ya­rarlı olacağına karar verdik.

    İlk röportaj

    Türkiye’nin nabzı fuar süresince Kültürpark’ın gazino ve tiyatro­larında atıyordu. Nitekim birkaç esaslı röportaj konusu yakala­mıştım. Bu arada Dario More­no’nun uzun bir aralıktan sonra İzmir’e geldiği duyuldu. Elbette görevimiz onu bulup bir röpor­taj koparmaktı. Oteldeki odasını telefonla aradım. Her işini gören bir yardımcısı vardı. Fransız­ca konuşuyordu. Kendisiyle çat pat İngilizce anlaşmaya kalkış­tım. “Türkçe konuşun lütfen, si­zi anlıyorum” dedi, rahatladım. O tarihte, toyluk mu nedir, ne­dense Dario’nun Türkiye çıkışlı olduğunu henüz bilmiyordum. Kendisi ile karşılaşınca çok ra­hatladım.

    Bu arada Ankara radyosunun genç prodüktörlerinden Erkan Özerman da İzmir’e gelmiş, Da­rio ondan benim röportaj tale­bimden söz etmiş. O da, “Fırsa­tı hiç kaçırma hemen kabul et” diye hakkımda olumlu referans vermiş. İş böyle başladı. On­dan sonra bir hafta on gün kadar yalnız İzmir’de değil, Dario’nun lüks arabasıyla yakın çevreyi de gezmecesine birlikte vakit geçir­dik. Bol bol da fotoğraflar çektik.

    Kısmen kendiliğinden an­latıyordu, kısmen sorularıma yanıt olarak geçmiş hayatından önemli bulduğum bilgileri not­lar halinde kaydediyordum. Elli yıl önce yapılmış röportajıma bir gözattığımda şunu fark ettim ki, seneler boyunca onun hakkında yazıya dökülmüş birçok kaynak bilgi, benim o ilk röportajımdan alıntılanmış. Hatta kimileri söz­cük sözcük aynı.

    Şimdi, Hayat dergisine de tam aktaramadığım kısımlar da dahil, kendisinden duyduğum onun çocukluğundan itibaren yaşamına topluca bir göz atalım:

    Kargaşa günlerinde doğdu

    Hani biz ona “İzmirli Dario” de­mişsek de, bu Dario Moreno’nun İzmir’e sevgi bağıyla bağlanmış olduğundandır. Yoksa aslında Germencik doğumludur.

    Anadolu’nun ilk demiryolu hattı İngilizler tarafından inşa edilmiş ve onlar tarafından iş­letilen, ihraç limanımız İzmir’i hinterlanda bağlayan Aydın hat­tıdır. Dario’nun babası işte bu işletmenin Germencik istasyo­nunda görevli bir Sefarad Ya­hudisidir. Dario 3 Nisan1921’de burada doğmuştur, asıl adı David Arugete’dir. Tarihe dikkat ede­cek olursak, buraların Yunan işgali altında olduğu bir zaman­dır. Yani kargaşa günleri. Bir patlama sonucu mu, yoksa kaza kurşununa kurban mı gitmiştir, ayrıntısı meçhul; baba kazaen ölmüş ya da öldürülmüştür. Bu­nun üzerine anne Madam Roza dört çocuğuyla birlikte İzmir’e göçmüş.

    Şarkıcı ve şair Dario Moreno Büyük Efes Oteli’nin havuz başında güneşlenirken, elinde Ozan Sağdıç’ın kendisine verdiği Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri kitabı ile… Moreno gençliğinde, Ankara’daki ucuz bir otelde, başlangıçta kim olduğunu bilmediği Orhan Veli’yle karşılaşmıştı.

    Dario Moreno bunları bana anlatırken şöyle demişti: “Me­zarlıkbaşı, Tilkilik gibi mahalle arası bir eve sığınmıştık. Anne­min hiçbir geçim kaynağı yoktu. Bu yüzden beni piçhaneye ver­di”. Bu ifadesi beni şaşırttı; “ya­ni yetimhaneye” dedim. “Ana­sız babasız çocukları barındır­dığı için oraya piçhane denirdi. İzmirlilerin hepsi öyle derdi, bilmiyor musun? Hiç kimse de gocunmazdı. Adı öyleydi çünkü. İzmirli incire incir demekten utanır yemiş der ama, yetimha­neye piçhane demekten rahat­sızlık duymaz” diye de ekleme yaptı sözüne. “Bir süre sonra sadece babam öldüğü ve annem sağ olduğu için beni oradan çı­kardılar zeten. İlk işim sakalık­tı; testiye su doldurup, bardağı 1 kuruştan satıyordum”.

    Dario’nun daha sonraki ço­cukluk yılları seyyar satıcılık yaparak geçmiş. Eşrefpaşa pa­zarında bir terlikçiye çırak ver­mişler, kısa zamanda oradan kaçmış, evden de temiz bir sopa yemiş. Bir baltaya sap olamaya­cağına karar verilmiş. Ama biraz büyüyünce uslanmış, aklı başına gelmiş. Fevzi Paşa bulvarı civa­rında Büyük Kardiçalı Han diye bir hayli kallavi bir iş hanı vardır. İzmirli avukatların pek çoğunun yazıhanesi olan bir yer. Orada bir avukatın yanında daha çok getir götür işleri için bir kâtiplik işi bulmuş. İzmir’in millî kütüpha­nesi de Türkiye’de ilktir ve pek ünlüdür. Bir yandan da akşam­ları oraya devam edip Fransızca öğreniyormuş. Kendiliğinden gi­tar çalma ve şarkı söyleme bece­risini de göstermeye başlamış.

    Gençlik yılları

    Konak vapur iskelesinin eski bi­nası iki katlı düz bir yapıydı. Üst katı gazino olarak düzenlenmiş­ti. Amatörce denilebilecek ilk konserini burada vermiş. Aske­re alınması 2. Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarına rastlıyor. Azınlıklar ve özellikle Yahudiler için sıkıntılı yıllardır. Ancak ar­tık müzikle içli dışlı olduğu için ona kıta görevi verilmez. O za­manlar adı mahfel olan Akhisar orduevinin caz orkestrasında gö­revlendirilir. Deneyimi arttıkça, sevilen bir solist olarak Adana ve Konya orduevlerinin sahnelerini de şenlendirir.

    Kordon Orduevi’nin bulun­duğu yerde bir zamanlar Mar­mara Gazinosu vardı. Dario o gazinoda çalışmış ve epeyce ün kazanmış. Artık eli biraz para tuttuğu için annesi ve kardeşle­riyle birlikte Karataş semtinde, Asansör mevkiinde bir eve ta­şınmışlar. Fakat asıl ününü pe­kiştirmesi Konak’ta İstanbul’dan gelen Safiye Ayla gibi büyük sa­natçıların konaklamayı tercih ettikleri İzmir Palas otelindeki salonda yapmış. Ve bu ünü ona İstanbul kapısını açmış. Artık Fenerbahçe’deki Belvü gazino­sunun şantörüdür. O sıralar An­kara’daki Bomonti gazinosunun da parlamakta olduğu günlerdir.

    Kordon’da karpuz


    İzmir Kordon boyunda karpuz dilimini dişleyen Dario Moreno. Sanatçının iştahı meşhurdu ama bu durum sağlığını giderek olumsuz etkileyecekti.

    Dario Moreno ile Büyük Efes Oteli’nin restoran katında lokan­ta girişindeki dinlenme salonun­daki koltuklarda karşılıklı otur­muşuz, o bana hayatını anlatıyor, ben de zaman zaman kısa notlar alıyorum. “Ankara’daki Bomonti gazinosundan iki gecelik bir da­vet aldım, ama orada iki yıl kal­dım. Niçin diye sorma, sevdim yahu bu gelişmekte olan şehri, samimiyet buldum orada” dedi, sonra da “Bak sana çok entere­san bir şey anlatayım” diye ek­lenti yaptı: “O zamanlar gecede on-onbeş lira bir para alıyordum, şimdi adama komik geliyor ama piyasa öyleydi. Bir yandan da ideallerim vardı, tasarruf etmek mecburiyetindeydim. Onun için Hergele Meydanı’nda üçüncü sınıf bir otelde kaldım. Tek oda­sı var mıydı yok muydu bilmem, olsa da param yetişmezdi zaten. İki yataklı bir odaya yerleştim. Bir hafta kadar yattım kalktım, oda arkadaşımın yüzünü görmek kısmet olmadı. Ben gazinodan geç saate gelebiliyordum, o uyu­muş oluyordu. Ertesi gün öğlene doğru ancak uyanabildiğim için de meçhul arkadaş işine gitmiş bulunuyordu”.

    Orhan Veli’yle karşılaşma

    “Nihayet, herhalde bir tatil gü­nüydü, gözlerimi açtığım zaman baktım arkadaş da uyanıktı. Ön­ce birbirimize merhaba dedik. Gazetede birkaç resmim çıktığı için, o benim kim olduğumu bi­liyormuş. Ben de ona adını sor­dum, ‘Orhan Veli’ dedi. Meğer oda arkadaşım şair Orhan Veli imiş. Babası da Riyaseticumhur Armoni Mızıkası’nın şefi olduğu için müziğe hiç yabancı değil­di. Çok iyi arkadaş olduk. Bana ‘sen çok güzel, duygulu okuyor­sun, hadi senden dinleyeyim’ der, yazdığı şiirleri önce bana okuturdu. Çok severdim onun şiirlerini. Keşke bulup yeniden okusam”.

    Böyle bir söz edilir de durur musun, söyleşimiz o günlük so­na erdiğinde hemen Kemeral­tı’na koştum. Caddenin giriş bö­lümünde yığınla kitapçı dükkânı vardı. Birinden ona armağan et­mek üzere Varlık yayınlarından çıkmış Orhan Veli’nin Bütün Şi­irleri kitabından bir tane satın aldım. Otele döndüğümde havuz başında bir şezlongta güneşleni­yordu. Kitabı eline tutuşturdum. “Madem güzel okuyormuşsunuz, okuyun bakalım da biz de duya­lım” dedim. Tabii asıl amacım o kitapla bir fotoğrafını çekmekti.

    Daha sonraki günlerde fuar alanında, Konak meydanında­ki saat kulesinin önünde, Kara­taş’tan Eşrefpaşa’ya çıkan viya­dükte, Asansör’de, Basmane’de, Alsancaktan Konak’a kadar Kor­don boyunca her dakikada bir durarak, yani İzmir’in karakte­ristik her köşesinde fotoğraflar çekmek üzere gezdik, dolaştık. Yalnız İzmir’in içinde değil, Ku­şadası, Efes gibi yakın yerlere de gidiyorduk. Gezilerimizi kendi sürdüğü açık arabasıyla yapıyor­duk. Yanımızda Erkan Özerman ve Dario’nun bir yerlerden arka­daş edindiği genç biri daha vardı.

    Boğazına çok düşkün oldu­ğuna tanık olmuştum. Eski Tür­kiye günlerinden tadını, lezzetini anımsadığı her şeyi tatmak öz­lemi içindeydi. Madem öyle, ona çok iyi bildiğim en iyisinden iki İzmir lezzeti tattırmak istedim. Bunlardan biri Vilayet Kona­ğı’nın yan sokağında küçücük bir avlu-dükkân şeklindeki Balıkçı Rıza’nın yeri; diğeri Kantar ka­rakolu civarındaki Köfteci Mus­tafa idi. Bu iki yerin sadece öğle servisi vardı, bir saatlik bir süre içinde orada olamazsan havanı alırdın. Bütün çırpınmalarıma rağmen Dario o kadar ağırdan aldı, o kadar geç gittik ki, iki yer­den de boş döndük. Ama kendisi Basmane’de -hani köftesine şekil verirken eline tükürdüğü varsa­yılan ve tükürük köftecisi diye anılan- seyyar köfteciden ekme­karası köfte ile aşırı derecede memnun olabiliyordu. Simitçi gördüğü anda hemen bir “gev­rek” alıyordu. Efes’e gittiğimizde yol üzerindeki çöp şişçide gövde­ye indirdiği şişlerin sayısını izle­mek mümkün değildi, öylesine iştahlıydı.

    İzmir’de on gün kadar süren bu süreç, fuar zamanına denk geldiği için o sırada bütün ga­zino ve gece kulüpleri eğlence dünyasının en ünlü sanatçıla­rını ağırlıyorlardı. Zeki Müren en baştaydı ve tabii o da Büyük Efes otelinde kalıyordu. Zaman zaman otelin kuytu salonların­dan birinde çok yakın dostların­dan bir-iki kişinin de katılımıyla biraraya geliniyordu. Her iki sa­natçı da aynı meşrepten oldukla­rı için, aradaki muhabbet zekice esprilerle zenginleşmiş olarak çok eğlenceli bir seyrana dönü­şüyordu. Bu arada Dario yeni ta­nıştığı arkadaşına nedense hiç Türkçe konuşmamasını ve lâfa karışmamasını tembihlemiş. Ze­ki Müren’e de “arkadaşım Bahi­yalı, hiç Türkçe bilmiyor” dedi. Zeki Müren cin gibi, hiç kül yu­tar mı, hemen “Sakın bu arka­daş Gaziantep’in Bahiya’sından olmasın!?” diye yanıt veriverdi. Herkes gülüşürken Dario işin gerçeğini Özerman fıştıklamıştır zannıyla “Erkan!” diye sitemkâr mı desem, tehtidkâr mı desem, öyle bir dille ona seslendi. Erkan Özerman, “Anam babam ölsün ben söylemedim” diye kendisini savuna dursun…

    Kameranın önünde TRT Televizyon Eğitim Merkezi’nde “kameraya bakış”. Moreno TRT’nin ilk kuşak TV yayınlarına katılmıştı.

    İlk TV programları

    Dario Moreno kısa bir süre son­ra Ankara’ya da geldi. Şahap Koptagel’in Mithatpaşa cad­desindeki apartman dairesin­de kaldı. Henüz Türkiye’nin te­levizyonu yoktu. İki apartman ötedeki bir başka apartmanın bodrumunda bir “Televizyon Eğitim Merkezi” kurulmuştu. Oradaki mütevazı stüdyoda ka­palı devre televizyona TRT’nin ilk kuşak TV kadrosunu teşkil edecek gençler yetiştirilmeye çalışılıyordu. Televizyon Türki­ye’ye gelsin mi gelmesin mi tar­tışıladursun, planlama dairesi beş yıllık plana koymamış bile. İşte öyle bir atmosfer içinde mil­letvekillerini ikna etmek üzere, onlara yönelik yine kapalı dev­re özel bir gösteri hazırlanmış. Erkan Özerman’ın aracılığıyla Dario Moreno teşvik amacıy­la o programa katıldı. Bu ara­da genç televizyoncu adayları­na kendi deneyimlerini aktardı. Programın diğer bir konuğu da Devlet Tiyatroları Genel Müdü­rü Cüneyt Gökçer idi. O da yıllık programları hakkında bilgi su­nacaktı.

    Tuhaf olan şey, bu iki sanatçı sıralarını beklerken aralarında üç beş metre kadar bir mesa­fe vardı, tanışıp görüşmediler. Sonraki yıllarda Cüneyt Gökçer “Mançalı Adam” müzikalinde Don Kişot olmuştu.

    O tecrübe yayınından bol bol fotoğraf çekmiştim. Böyle­ce, kendi hesabıma da televizyon yayını başlamadan muhabirliği­ne soyunduğumun kanıtını ver­miş oluyorum. Yani tescillidir ki, televizyon muhabirliğinin dua­yeni bu fakirmiş. Radyo muha­birliğim daha da eskidir.

    Antik Moreno Moreno, Efes’teki seyyar satıcıdan poşu satın alıyor. Yanında Erkan Özerman (altta). Sanatçı daha sonra aynı poşuya sarınıp antik heykel pozu verecek (sağda). Tabii o kaideye çıkabilmek için birkaç kişiden yardım almışlığı var.

    Onun anlattığı iki yıllık An­kara macerasına ve ondan son­rasına dönecek olursak… İs­tanbul’a geri döndüğünde Fritz Kerten orkestrasının solistidir. Onunla birlikte Sevim ve Sevinç Tevs kardeşler de aynı orkest­ranın solistleridirler. Son çalış­tığı yer Maksim gazinosudur. Gündelik yirmi lira. Çalıştığı gazinonun patronundan zam is­tediği zaman “bundan fazlasını veremem” yanıtını alır. Kafası kızar, Atina’ya kaçar. Orada bir yıl çalışır ve para biriktirir. Belki tutar diye Fransa’daki bir emp­rezaryoya mektup yazar. Önce pek başarı kaydedemez. Bir süre Almanya’da konuşlanmış olan Amerikan askerlerinin kulüple­rinde çalışır. Ama sonra öylesine bir tutar ki, artık ondan sonraki yaşamı hep Paris merkezli ola­caktır.

    Eski patronu Fritz Kerten’i unutmaz yanına alır. Onun adı da artık André Kerr olmuştur. Fransa’da ilk meşhur ettiği şar­kı “Jesabel”dir. “Adieu Lisbon” ve “Ku kuruku ku” onu izler. Artık iyice ünlenmiştir. Grand Prix du Disque ödülleri filan al­maktadır. Oyunculuk yetene­ği, sahne sempatisi filmcilerin gözünden kaçmayacaktır. 40 kadar filmde küçüklü büyüklü roller almıştır. Brigitte Bardot ile film çevirecek kadar zirveye tırmanacaktır.

    Dünya çapında üne sahip ol­mak elbette ona maddi servet de kazandırmıştı. Paris’te muhte­şem bir dairesi, Brezilya’da bir çiftliği olduğunu öğrenmiştik.

    Türk pop müziğinin, önce yabancı şarkılara Türkçe sözler yazılarak başladığı halen akıllar­dadır. Hatta Adamo örneğinden yola çıkılarak denilebilir ki, kon­ser vermek üzere ülkemize davet edilen şarkıcıların dinleyiciler tarafından sempatiyle karşılan­ması için, sürpriz niteliğinde ha­zırlanmış denemelerle başladığı da söylenebilir. Bu işin mucidi ve başustası da Fecri Ebcioğlu idi. Onun emek vermesiyle ve sanı­rım daha sonra Sezen Cumhur gibi bu işe gönül vermişlerin de katılmasıyla, Dario bir çok ün­lenmiş şarkıyı, yadırgatmayacak bir biçimde, başarıyla Türkçe şarkılar dağarcığına kazandır­mıştır. Dahası, kimi şarkılarımı­zı da Fransızca sözlerle ya da ol­duğu gibi oralarda dile getirmiş­tir. Yıllarca Avrupa’da yaşadığı halde, cebinde hep gururla T.C. pasaportu taşımıştır.

    Assolist Dario Kapalı devre TV yayınında assolist Dario Moreno. Sanatçı henüz dünya çapında tanınmadan, kapalı devre televizyon yayınına katılmıştı.

    Üzücü bir son

    Üzücü sonuç, anlattığım tarih­ten iki yıl sonra, 1968’de meyda­na geldi. Dario yine Türkiye’de, bu kez İstanbul’da idi. Günler, dostlar arasında yiyip içmeyle, muhabbetle, şarkıyla, dansla ge­çip gitmekteydi.

    “Mançalı Adam”ın Paris prö­miyerine ve bir planlanmış bir Türk Gecesi’ne yetişmesi gere­kiyordu.

    Fransa’ya haftada sadece üç uçak vardı. Geç kalma alışkan­lığını ve aşırı iştahına tanıklığı­mı daha önce anlatmıştım. İşte o yüzden kendisini Paris’e götüre­cek uçağa yetişemedi ve kaçırdı. Koşa koşa sarfettiği efor, yetişe­memenin aşırı üzüntüsü, bir de üstüne üstlük Air France’ın yer hostesiyle ağız dalaşı tansiyonu­nu yükseltmiş ve kalp rahatsızlı­ğını tetiklemişti.

    İzmir’de gömülmeyi arzu et­mişti, ancak annesi İsrail’i ter­cih etti.

    O İzmir’i unutmadığı gibi, İzmirliler de onu hiç unutma­dılar. Dario Moreno’nun bir za­manlar oturduğu evin sokağına onun adını verdiler. Son zaman­larda Konak-Bostanlı arasın­da servise sokulan katamaran tipindeki modern bir körfez vapuru da onun adını taşımak­tadır. Taş plaklarla başlayıp 45’liklerle ve LP’lerle süren ses kayıtları daha yıllarca yürekle­rimize sıcak mesajlar vermeye devam edecek.

  • Tarihsel dokusunu yitiren Üsküdar

    50’li yıllarda çekilen hava fotoğrafında Üsküdar yerleşiminin geneli görülmekte. O dönem geleneksel dokusunu koruduğu görülen mahaleller, birkaç katlı küçük ahşap evler… Boş arsalar ve yangın yerlerinde bostanlar, siyah-beyaz fotoğrafta bile yeşilin hissedilmesini sağlıyor. Kısa süre sonra bunların yerlerinde çok katlı, kötü tasarlanmış apartmanlar yükselecek.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-370.jpg

    1. MIHRIMAH SULTAN KÜLLIYESI 16. yüzyıla ait yapı topluluğu Mimar Sinan tarafından tasarlanmıştı.

    2. ÜSKÜDAR YENI CAMII VE KÜLLIYESI, III. Ahmet tarafından 18. yüzyıl başlarında inşa ettirilmişti.

    3. ŞEMSI AHMET PAŞA KÜLLIYESI, Mimar Sinan tarafından 16. yüzyılda tasarlanmıştı.

    4. AYAZMA CAMII, Mihrişah Valide Sultan için oğlu Sultan III. Mustafa tarafından inşa edilmişti.

    5. DEPO BINALARI 20. yüzyıl başında eski yalılar yıkılarak inşa edilmiş 1970’lerden itibaren yıktırılarak ortadan kaldırılmıştı.

    6. ÜSKÜDAR ARABALI VAPUR ISKELESI.

    7. NEMLIZADE TÜTÜN DEPOSU, mimar Kemalettin tarafından tasarlanmıştı. Bugün özel bir şirketin merkezi.

    8. KARACAAHMET MEZARLIĞI.

    9. KARACA AHMET SULTAN TEKKESI. Üsküdar’ın en eski yapılarından olan bu Bektaşi Tekkesi, 14. yüzyılda bölgeye gelen “kolonizatör” dervişlerce kurulmuştu.

    10. KÜÇÜK SELIMIYE CAMII, Sultan III. Selim tarafından 19. yüzyılın başlarında bir Nakşibendi Tekkesi ve cami olarak inşa ettirilmişti.

    11. SELIMIYE CAMII.

    12. SELIMIYE KIŞLASI.

    13. SELIMIYE MAHALLESI, İstanbul’un ilk modern mahallelerindendi.

    14. RF-84F THUNDERFLASH Jet keşif uçağı. Burnunda bulunan dikey ve açılı kameralar ile havadan fotoğraf çekmek ve keşif amacıyla kullanılıyordu (Em. Alb. Emin Kurt).

    15. AZIZ MAHMUD HÜDAYI TEKKESI KÜLLIYESI

    16. KIZ KULESI.

    17. SALACAK SAHILI. Kentin en güzel manzaralı yerlerinden biri.

  • Süreyya Opereti’nin ilk temsili

    Kadıköy’ün mümtaz şahsiyeti Süreyya Paşa, Viyana operetlerinden mülhem bir topluluk kurmak için yıllardır çabalamaktadır. En nihayet 1928’de bunu başarır. Muhlis Sabahattin [Ezgi] yönetiminde seçkin bir kadro biraraya getirilir ve üstadın “Asaletmeap” adlı operetini çalışmaya başlarlar. “Süreyya Opereti”nin ilk temsili, 15 Haziran 1928’de, Beyoğlu’ndaki Fransız Tiyatrosunda (şimdiki Ses 1885 Tiyatrosu) gerçekleştirilir. O yıllarda toplulukta dekoratör olarak çalışan Vedat Ar’ın verdiği bu fotoğraf, o ilk gecenin hatırası. Önde Cüce Simon, arkasında Muhlis Sabahattin. Sağında Fikriye Hanım [Şakrakses], solunda Suzan Lütfullah Hanım (Gülriz Sururi’nin annesi), Suzan hanımın iki solunda Şayeste Hanım. Orta sırada sol başta Mümtaz Bey, soldan ikinci Şevkiye Hanım [May], üçüncü Lütfullah Sururi (Gülriz Sururi’nin babası), yedinci (gözlüklü) Vedat Ar. Bu sıranın en sağında kuklacı Rasih. En arka sırada ortada İbrahim Bey [Delideniz], en sağda ise Reha Bey.

    GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ

  • ESKİ TÜRKİYE

    ESKİ TÜRKİYE

    Televizyondan önce görsel dünyamızı tabela ve duvarlardaki sokak afişleriyle mecmualardaki fotoğraflar süslüyordu. 1950’li yıllar dünyada “boom” dönemini, Türkiye’de Demokrat Parti iktidarını, sokakta değişen sosyal hayatı, Amerikan yardımı ve tarzını yansıtıyordu. Celal Bayar ile Adnan Menderes’in ekibi yurda “demokrasi”nin raylarını döşeyedursun, tango ve Rock’n Roll memlekete yerleşmeye başlıyordu. Eğlence dünyasının altmış yıl önceki görüntüleri, “Eski Türkiye’nin” renklenen sosyal hayatını ve ünlülerini sunuyor. 

    “İLK NEŞELİ TÜRK FİLMİ” Yönetmen koltuğunda Lütfi Akad’ın oturduğu “Lüküs Hayat”, neşeli ilk Türk filmi olarak görülmüştü. Birçok gazeteye göre yerli film müessesesi hep koyu dram konuları işliyordu. 
    MALİYETİ YOK FAYDASI ÇOK FİLMLER Yıldızlar Revüsü gibi filmlerin amacı, maliyeti ucuza getirirken izleyicinin eğlence ihtiyacını da karşılamaktı. Kalitece zayıf olsa da bu filmler büyük ilgi görmüş, pek çok sanatçı için de bir çıkış olmuştu. Yıldızlar Revüsü el ilanı, 1952. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ
    HEM GENÇ HEM TECRÜBELİ 1952 yapımı Edi ile Büdü, tiyatrocu Münir Özkul’un iki yıl içinde oynadığı sekizinci filmiydi. Edi rolündeki Özkul (soldan dördüncü), 27 yaşında artık hem genç hem tecrübeli bir aktördü. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ  
    DANSIYLA DÜNYAYI BÜYÜLEDİ Anadolu’da operetler, varyeteler derken Nejla Ateş, Kıbrıs’tan dünyaya açıldı. Beyrut, Bağdat, Kahire, Roma ve Paris’te dans etti. ABD’nin en ünlü gece kulüplerinde başdansçı oldu; Hollywood’da birçok filmde rol aldı.  Cennet dergisi, 14 Kasım 1953. 
    ASİ DEĞİL, ASRÎ DANS YILLARI  Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren modern dans öne çıkmış, Batılılaşmanın bir adımı sayılmıştı. Vals ve tangodan başka birçok “asri dans” ile dönemin gençleri eğlencenin tadına varıyordu. 
    YERLİ SHERLOCK CİNGÖZ RECAİ Metin Erksan’ın ikinci filmi, eroin kaçakçılığını konu alan Cingöz Recai’ydi (1954). Film, Peyami Safa’nın Server Bedi müstear ismiyle yazdığı polisiye roman serisinin beyazperdeye ilk aktarımıydı. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ  
    TARIMDA MAKİNELEŞME 1950’lerle birlikte tarlalarda traktörlerin gürültüsü, yanık türkülerle yer değiştirmişti. Artık filmlere de giren traktörlerin sayısı 1949 ile 1957 arasında 6 binden 43 bine yükseldi. “Kaçak” filmi, 1954. 
    ‘ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE’ DEYİŞİ Kırşehir’in âşık ve bozlak ortamında kendini yetiştiren Şemsi Yastıman, Aşık Dertli’in “Şeytan bunun neresinde” şiirini söylemesiyle ün kazandı. Yastıman’ın Beşiktaş’ta açtığı sazevi, camianın uğrak yeri oldu. “Öp Babanın Elini” filminde Şemsi Yatsıman, 1955. 
    300 ODALI ULUSLARARASI OTEL “Otelcilik kralı” Conrad Hilton’un 1955’te tamamlanan Harbiye’deki 300 odalı Hilton Oteli. Barlı, lokantalı, dansingli, içinde birkaç orkestranın çalabildiği bina, eski Ermeni Mezarlığı alanına yapılmıştı. 
    BENİM GÜZEL MANOLYA’M Söz-müziği Zeki Müren’e ait olan kürdilihicazkâr şarkıyı sanatçı 1955’in yılbaşı gecesinde radyoda seslendirmişti. “Manolya”, Sanat Güneşi’nin “Beklenen Şarkı”dan sonra ikinci hiti oldu. 
    ‘GARABET, DÜŞKÜNLERİ İÇİN’ Reşat Ekrem Koçu’nun, İstanbul Ansiklopedisi’nde blue-jean pantalonlar “Bilhassa erkek için olanları, hali vakti yerinde ailelerin garabet düşkünü oğulları ile amele, işçi ve ayaktakımı arasında son derece rağbettir” biçiminde geçiyordu.  GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ 
    VE TANRI BARDOT’YU YARATTI Roger Vadim yönetmenliğindeki 1956 yapımı “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filmi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Brigitte Bardot salgını başlatmıştı. Film Türkiye’de “Ve Allah Kadını Yarattı” adıyla oynamıştı. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ  
    ROCK’N ROLL RÜZGÂRINDA 1957’den itibaren memleket sinemalarında da rock’n roll rüzgarı esmişti. Bunlardan biri ABD yapımı “Coşan Gençlik” (Shake, Rattle and Rock) büyük ilgi gördü.  GÜVEN ERKİN ERKAL ARŞİVİ 
    TAKSİM’İN EĞLENCE MERKEZİ KRİSTAL 1920’lerden İstanbul gece hayatına yön veren gazinoda Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses gibi ünlüler şarkı söyledi, CHP toplantı yaptı. Taksim meydanının yanıbaşında yer alan gazino, 1957’de Menderes tarafından yıktırıldı. YAPI KREDİ ARŞİVİ-SELAHATTİN GİZ KOLEKSİYONU  
    RUHİ SU’NUN KARA TALİHİ Etkileyici bas bariton sesiyle 50’lere damgasını vuran Ruhi Su, tevkifat ve hapislerden kurtulamadı. Âşık sanatçı, 1959’da “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası”yla film teklifi gelmeden önce bir kamyonla nakliyecilik yapmaktaydı.“Karacaoğlan’ın Kara Sevdası” filminde Ruhi Su. 
  • Ünlü yönetmenin Germir’i ziyareti

    Ünlü yönetmenin Germir’i ziyareti

    İstanbul doğumlu Amerikalı sinemacı Elia Kazan (İlyas Kazancıoğlu), 1962 yılında ailesinin memleketi olan Kayseri’nin Germir köyünü ziyaret etmişti. Sonradan Türkiye’de yasaklanacak olan “America America” filminin çalışmaları için gelen ünlü yönetmeni, dönemin Ses ve Hayat muhabiri Ozan Sağdıç izlemiş, fotoğraflamıştı. 

    İstanbul doğumlu Amerikalı sinemacı Elia Kazan (İlyas Kazancıoğlu), 1962 yılında ailesinin memleketi olan Kayseri’nin Germir köyünü ziyaret etmişti. Sonradan Türkiye’de yasaklanacak olan “America America” filminin çalışmaları için gelen ünlü yönetmeni, dönemin Ses ve Hayat muhabiri Ozan Sağdıç izlemiş, fotoğraflamıştı. 

    Asıl adı bizdeki İlyas’la aynı kaynaktan Elias, soy ismi de Kazancıoğlu. Sonradan Amerikan normlarına göre Elia Kazan’a çevrilmiş. 

    Germir’de bir köylü kadın Elia Kazan, evinin kapısından kalabalığı seyreden bir kadının fotoğrafını çekmek arzusuyla, ona olduğu gibi orada durmasını işaret ediyor. 

    1962 yılıydı. Elia Kazan, ailesinin Amerika’ya göçünün öyküsünü anlatmak üzere bir film çevirmeyi aklına koymuş. Atalarının yaşadığı Kayseri’ye bağlı Germir köyünün nasıl bir şey olduğunu görmek, olabilirse özgün mekânlardan yararlanabilmek amacıyla Türkiye’ye gelmişti. Kayseri’ye gidenin yolu hem coğrafi, hem de bürokratik koşullardan Ankara’dan geçer. O sıralarda ben Ankara’da Hayat ve Ses dergilerini temsil ediyorum. Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi birleşik olarak aynı çatı altında. Haber malzemesi çıkar umuduyla tiyatro idaresi ile sürekli dirsek teması içindeyim. Elia Kazan, Tiyatro Genel Müdürlüğü’nün konuğu oluverdi. Bu eski yurttaşımıza dört elle sarıldılar. Genel Müdür Cüneyt Gökçer kendisiyle bizzat ilgileniyordu. 

    Raslantı olarak Cüneyt Gökçer’in başrolünü büyük başarıyla oynadığı Kral Oidipus oyununu sahneye koyan ünlü Yunanlı rejisör Takis Muzenidis de buradaydı. Çat pat Türkçe konuşan iki değerli yönetmenin birarada oluşu harika bir şeydi. Ben de bu buluşmanın tek dakikasını kaçırmama gayreti içine daldım. Ankara’daki bir iki günlük mesainin merkezi genel müdürün makam odasıydı. 

    O sıralar 59 yaşındaydı Ünlü yönetmen Germir köyünden Ozan Sağdıç’a bakıyor. O sırada 59 yaşında ünlü yönetmen, 2003 senesinde vefat etmişti. 

    Kayseri’ye yolculuk iki arabayla yapılacaktı. Kambersiz düğün olmaz dedik, birinci arabada ben de vardım. Kazan kendi deyimiyle “enerji toplama” adına yol boyunca kestirdi. Kayseri’ye gittiğimizde Şeker Fabrikası’nın misafirhanesinde kalmışık. 

    Asıl hedef Germir köyünden söz edecek olursak… Burası 20. yüzyılın başlarına kadar bağlar bahçeler içinde, söylendiğine göre 12 doktoru, dört eczanesi ve 35 dükkanı olan oldukça gelişkin bir kasaba imiş. İkisi Rum biri Ermeni olmak üzere üç kilisesi varmış. Dört okul ve 2000 kitaba sahip bir de kütüphane… Bağlar, meyva bahçeleri, yağlı tohumların ezildiği bir çok bezirhane, tarıma dayalı bir ekonominin varlığını kanıtlıyor.1878 Ankara Vilâyet Salnamesi’nde burada yaklaşık 1500 Rum, 1000 Ermeni ve 500 Müslümanın yaşadığı yazılı. İbadet dilleri ayrı olsa da, ortak dil Türkçe. Cumhuriyetten önce Ermeni tehciri, ondan sonra da mübadele ile Rumların Yunanistan’a göçleri yüzünden mevcut yaşam kültürü sahipsiz kaldığı için bir çok bina bakımsız kalmış, çoğu harap hale gelmişti. 

    Ziyaretimizden valilik haberdardı. Dolayısıyla köy halkının da haberi olmuştu. Köy halkı hemen etrafımızı sarmıştı. Sokak sokak dolaşıyorduk. Elia Kazan, Leica fotoğraf makinesi ile evlerin, sokakların uzak yakın fotoğraflarını çekerken, halkı da ihmal etmiyordu. Ben de kendi Leica’mla sürekli onu izlemekte idim. 

    Ne var ki, deri ceketli, golf pantolonlu fevkalâde fiyakalı bir polis amiri konuğumuzun yanından hiç ayrılmıyor, her fotoğrafta yer almak istiyordu. Oysa ben anı fotoğrafı değil, olayı doğal haliyle yansıtacak röportaj fotoğrafı çekme gayreti içindeydim. Sonunda dayanamadım. Biraz uzak durmasını rica eder bir el hareketiyle “Lütfen komiser bey” dedim. Bana şöyle bir yanıt verdi: “Not komiser bey, emniyet müdürü!”. Böylece Kayseri İl Emniyet Müdürü olduğu anlaşıldı. Bu arkadaşı sonraları çok iyi tanıdık, hatta dost bile olduk. Adı Ahmet Gültekin Kızılışık’tı. Avukatlık yaptı, milletvekili oldu. Beyaz takım elbisesi ve papyon kravatı ile ünlenmişti.

    Açık havada ezan Elia Kazan ezan okuyan müezzinin, Ozan Sağdıç da onun fotoğrafını çekiyor. Yönetmen, filmi için doküman toplamak arzusunda… (altta ve üstte). 

    Germir’de bol bol fotoğraf çekmiştim. Örneğin müezzin ezanını bir taş duvara dayanmış, yerde okuyordu; zaman zaman Cüneyt Gökçer de Kazan’ın konu mankeni oluyordu. Ben de hem onun fotoğraf çekme anını, hem de çektiği sahneyi fotoğraflıyordum. Filmi için profesyonelce doküman devşirdiği belliydi. 

    Ankara’ya döner dönmez fotoğraflardan bir seçkiyi, kısa açıklamalarla birlikte dergimizin merkezine gönderdim. Konu bir sinemacı ile ilgili olduğundan, daha çok bu tür konuları işleyen Ses dergisinde öykülendirilip yayımlanmasını uygun görmüşler. O tarihlerde Orhan Tahsin adında bir yazarımız vardı. Üslubundan ve ele alış biçiminden, büyük olasılıkla onun kaleme aldığını tahmin ettiğim, daha çoğu kendi hayal dünyasından katkılı bir yazı olmuştu. Efendim, tellal çıkmış, köy halkını karşılamaya davet etmiş de, eski arkadaşlarıyla sohbet etmiş, hatırlarını sormuş da falan filan… 

    Bu arada ortak dostumuz Şeref Gürsoy’la da temas ettiği besbelli. O da kendince fantezileri olan bir insandı. İşin doğrusu Elia Kazan İstanbul’un Fener semtinde doğmuş, dört yaşında ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etmiş, elli küsur yaşına kadar Germir’i hiç görmemiş; nereden çocukluk anıları ve tanışları olsun ki? Böyle saçma şeyler yoktu tabii. Ama mübadele öncesinden kalan yaşlılar varsa, onlardan aile fertlerini tanıyan, evlerini bilen var mı, o türden sorular sordu elbette. Gerisi fasafiso. 

    Elia Kazan kendisini nasıl tanımlıyor? “America America” filminin en başında buna dair görüntü dışı bir ses kaydı var: “Benim adım Elia Kazan; kan bağıma göre Yunanlı, doğum yerime göre Türk ve dayımın göçü dolayısıyla Amerikalıyım” diyor. Filmi yapma amacını da şu biçimde açıklıyor: 

    Geçmişin peşinde Köyün yaşlılarıyla sohbet. Elia Kazan, İstanbul’un Fener semtinde doğmuş, dört yaşında ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmiş, Germir’i hiç görmemişti. 

    “Bu öykü bana ailemin yaşlı bireyleri tarafından yıllar yılı anlatılageldi. Onların anımsadıkları Türkiye ve Asya’nın geniş platosu Anadolu. Bir de ova üzerinde yükselen Erciyes Dağı… Anadolu Rumların ve Ermenilerin eski vatanları. Beşyüz yılı aşkın bir süre önce Türkler tarafından istilâ edildi. O günden sonra da Rumlar ve Ermeniler burada azınlık olarak yaşadılar. Rumlar tebaa idi, Ermeniler tebaa idi. Türklerle aynı giysileri giydiler, ayni fesi ve yemeniyi… Aynı şeyleri yediler, aynı sıcağa katlandılar, yüklerini eşekle taşıdılar. Ve aynı dağa baktılar; ama farklı duygularla. Bir bölümü fatihti, bir bölümü de fethedilmiş. Türklerin ordusu vardı. Rumlar ve Ermeniler olabildiği ölçüde iyi yaşıyorlardı. Ama günü geldi, zulmün ortaya çıktığı her yerde olan burada, Anadolu’da da oldu. Halk sorgulamaya başlamıştı. Aniden ve pervasızca bir şiddet patlaması oldu. İnsanlar şaşkına döndüler, başka bir vatan aramaya koyuldular…” 

    “America, America” adlı filmin gösterimi Türkiye’de yasaklanmıştı. Ben bir raslantı sonucu ilk gösterim tarihine oldukça yakın bir zamanda Avrupa’da yakalamış ve izlemiştim. Film tekniği ve estetiği bakımından çok etkili, destansı bir film. Elia Kazan’ın öz dayısının Amerika’ya kapağı atma tutkusunun öyküsü. 

    Film, edebî bir eser niteliğinde. Elbette yaşanılanları birebir anlatmaz, onları dramatize eder, duygusallık adına trükler katar, öykünün ana fikrini desteklemek adına olmamış olayları olmuş gibi gösterebilir. Kahramanların isimleri aynen kullanılmış mı, yoksa kimisini korumak, kimisiyle sorun yaşamamak için değiştirilmiş olabilir mi, bilemeyiz. Biz filmde kullanıldıkları biçimde ele almak, ama yorumlamaları da ihtiyatla karşılamak zorundayız. 

    Öykü şöyle başlıyor: Rum delikanlı Stavros, Ermeni arkadaşı Vartan ile Erciyes’ten kasabalarında satmak üzere buz çıkarmaktadırlar. Stavros, buzları yükledikleri at arabasıyla arkalarında bıraktıkları dağın zirvesine bakarak Vartan’a sorar: “Sen bana Amerika’da daha büyük dağlar var demiştin, değil mi?” diye. Vartan’ın yanıtı: “Amerika’da her şey daha büyüktür” olur. “Neler, ne gibi şeyler meselâ?” Vartan Stavrosun yüzüne anlamlı anlamlı bakar, “Gidip bakalım öyleyse, İsa’nın yardımıyla, hadi.” der, “Ama şimdi, şu buzları satmamız gerek, erimeden önce…” 

    1896 yılıdır. İl valisine payitahttan bir mesaj gelmiştir, Ermeni teröristler İstanbul’daki Türkün ulusal bankası olan Osmanlı Bankası’na bombalı bir saldırı düzenlemeye cür’et etmişlerdir. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Sultan Abdülhamid’in arzusu gereğince, devletin her yerindeki tebaası Ermeni halkı çok iyi bilmelidir ki, bu tür eylemlere hoşgörü gösterilmeyecektir. Bir benzeri gerçekleşecek olursa, uygulaması valilerin takdirine bırakılmak üzere en sert biçimde karşılığı verilecektir. 

    Gerçek tam nedir bilmiyoruz. Filme göre, Germir’de Osmanlı askerleri Ermenilere saldırırlar, tutuklananlar olur, sığındıkları kilise eteşe verilir, bir kısım Ermeniler ölür. Bunların arasında Stavros’un aklına Amerika hayalini sokan arkadaşı Vartan da vardır. Olan bitenler ondaki arzuyu pekiştirir. Yol parası verir umuduyla tek başına yaşayan büyükannesine koşar. Yaşlı kadın ona umut vermez. Eline kocasının, yani Stavros’un dedesinin hançerini tutuşturur. “Bütün param gömleğimin içinde, hadi al onu” der. Dramatik bir sahnedir bu, yaşamsal bir karar anı. Elinde hançer, oradan kaçarcasına uzaklaşır Stavros. Yolda perişan ve hastalıklı bir genç ondan yardım dilenir. Bu, Ermeni Ohannes’tir. Neyini verecektir ki Stavros? “Amerika hayalin için dua edeceğim, yolumuz aynı yol” der. Ayağındaki bu yırtık çarıklarla mı? Onların yerine giysin diye kendi pabuçlarını çıkarıp önüne atar Stavros. 

    Kaybolan tarih Köyün bekçisi ve Elia Kazan. Amerikalı yönetmen, kendi aile fertlerini tanıyan, evlerini bilen var mı diye araştırıyordu. 

    Baba İssak ele güne karşı ona kızgın görüntüsü verir, aslında bu en büyük evlâdına güvenmektedir. Bir gün Rumların başına da bir belâ gelmesinden tedirgin, aileyi İstanbul’a taşımanın güvenli olacağı düşüncesindendir. Yükte hafif, pahada ağır neleri varsa öncü olsun diye ona verirler. Gözyaşları içinde kulağından küpesini çıkarıp veren bir kızkardeş vardır ki, bu belki de Elia Kazan’ın annesini temsil etmektedir. 

    Eşeği Guçuk ile yola düzülür Stavros. Yolda bir suyu salla geçerken salcının para koparmak üzere saldırısına uğrar. Osman adında biri onu kurtarır. Ancak da o serseri ruhlu bir kişidir. “Biz kardeş olduk artık” numarasıyla Stavros’a yapışır. Çeşitli numaralarla delikanlıyı soyup soğana çevirir. Elde avuçta ne varsa söğüşler. Buna rağmen dille elle aşağılamalarını, tecavüzlerini sürdürür. Tutuştukları kavgada Stavros dedesinin hançeriyle Osman’ı öldürür. Stavros’u sonuna kadar istismar eden ve bıçak kemiğe dayanınca Rum delikanlısınca hançerlenen Türk’ün adının Osman olması Kazan’ın bir allegorisi miydi bilemem. Bana sanki öyleymiş gibi geldi. 

    Stavros nihayet o zamanlar demiryolunun en uç noktası olan Ankara’ya varır ve trenle İstanbul’a ulaşır. Babası ona kendi halinde bir halı tüccarı olan kuzeni Odusseus Topuzoğlu’nun adresini vermiştir. Bu kuzen paradan başka bir şey düşünmeyen, pek de makbul olmayan bir kişidir. Stavros’yu yanında çalıştırır, ama pek para koklatmaz. Stavros’nun büyük hayalleri vardır. Yeter ki, kapağı Amerika’ya atabilecek kadar parası olabilsin… 

    Kuzen, onu para babası Aleko Sinikoğlu’nun kızlarından biriyle evlenirse büyük bir servete kavucağı düşüncesindedir. Genç bir adam, yakışıklı da sayılır, bir de iyi giyinirse mükemmel bir damat adayı. Ama Stavros’nun Amerika hülyasının sonu demek olan bu fikri beğenmez ve dükkânı terkeder. Para kazanmanın başka yollarını arayacaktır. Amerika’ya üçüncü mevki bilet ücreti 110 liradır. Yapabileceği tek iş hamallıktır. Yemez içmez, para biriktirmeye bakar. Bu arada daha yaşlıca bir hamal olan Garabet’le arkadaş olur. Garabet bir yandan gizli bir suikast çetesinin üyesidir. Stavros’u da o yola sürükler. Çete bir suikast hazırlığı içindeyken baskına uğrar. Suikastçılardan bir kısmı ölür, bir kısmı yaralanır. Stavros ölü numarası yaparak paçayı sıyırır. Sığınacak tek yer yeniden kuzenin yanıdır. Ve onun gösterdiği yol Sinikoğlu’na damat olmaktır. O da olur. Ne var ki evlendiği kız Domna’ya ısınamaz, Amerika tutkusu iliklerine kadar işlemiş, onu tutsak almıştır. Saf bir kız olan Domna kaderine razı olmuştur. Stavros Amerika hayalini gerçekleştirmek isterse, babasının drahoma olarak verdiği parayı ona vermeye hazırdır. 

    Elia Kazan ve Cüneyt Gökçer Elia Kazan, Germir manzarası içinde bir de Cüneyt Gökçer’in fotoğrafını çekiyor (üstte). Yönetmenin yanında, sonradan milletvekili olacak Kayseri İl Emniyet Müdürü Ahmet Gültekin Kızılışık. Dönemin Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü ve aktör Cüneyt Gökçer’i 2009’da kaybetmiştik (altta). 

    Artık damat olarak çalıştığı Sinikoğlu’nun mağazasına Amerika’nın en büyük zenginlerinden Kebabyan müşteri olarak gelmiştir. Yanında eşi Berta da vardır. Kebabyan yaşlı bir bir adam, Berta ise çok genç yaşta evlendirilmiş, gençlik arzularını tam yaşayamamış bir kadındır. Genç Stavros ile bir ilişkiye girmek onun hiç de zor bir şey değildir. 

    Daha sonraki bir sahnede Stavros’u Kayzer Wilhelm transatlantiğinin New-York seferi için bir üçüncü mevki bileti alırken görürüz. Aynı anda Amerikalı bir iş adamı sekiz genç işçi için bilet almaktadır. Onlardan biri öykünün en başında Stavros’un kendi ayakkabılarını verdiği ve İstanbul’da yeniden karşılaştığı Ohannes de vardır. Aynı geminin iki ayrı lüks kamarasını ise Kebabyan ve eşi Berta işgal etmektedirler. Berta yaşlı hizmetçileri vasıtasıyla Stavros’u üçüncü mevki yolcuları arasında buldurup kamarasına davet eder. Zamanını uyumakla ve hizmetçisiyle iskambil oynayarak geçiren Kebabyan bitişik kamarada neler olup bittiğinin farkındadır. Gemi Amerika sahillerine yaklaştığı sırada Stavros’a “Buraya kadar” der. Kebabyan’ın ona biçtiği kader, aynı gemiyle geri dönmek ve Sinikoğlu’nun ayaklarına kapanmak olacaktır. Gururuyla oynanan Stavros, Kebabyan’ın boğazına sarılır. Yaşlı adamı onun elinden geminin güvenlikçi personeli zorla kurtarır. 

    Artık Amerika’ya kabulü iyiden iyiye zorlaşmıştır Stavros’un. Son dakikalarda Berta, hizmetçisiyle ona elli dolar ve yanında bir de Amerikan işi hasır şapka göndermiştir. Bu arada göğüs hastalığı iyiden iyiye ilerlediği için yaşama umudunu yitiren Ohannes gizlice kendini Atlantik’in sularına bırakmıştır. Onu Amerika’ya götürmekte olan patronu, daha sağlıklı görünen Stavros’u onun yerine koymakta bir sakınca görmez. Stavros ölen arkadaşının adıyla ve evrakıyla Amerika’ya ayak basacaktır. Göçmen bürosunda adını sorduklarında “Ohannes” der, ses uyumuyla “Joe Arnes” adıyla Amerikan vatandaşlığına kaydı yapılır. Toprağını öptüğü Amerika’da bir lostra salonunda ayakkabı boyacılığı yapmaktadır artık Stavros. 

    Germir’e bakış Elia Kazan, atalarının köyü Germir’i izliyor. Ünlü yönetmen apar topar Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılacak, filmin devamı Yunanistan’da, Germir’e oldukça benzeyen bir köyde çekilecekti 

    Filmin sonunda Germir’deki ev halkını görürüz. Babası ondan bir mektup almıştır. “Buranın da oradan pek bir farkı yok, ne var ki yeni bir umut kapısı. Zamanla bir bir hepinizi buraya aldıracağım” demektedir oğulları. Ve son bir ironi: Berta’nın adete jigololuk ücreti gibi verdiği elli doları da göndermiştir ailesine Stavros. Ailenin şaşkınlığı: “Amerika’ya ayak basar basmaz bu kadar bir parayı nasıl kazanıvermiştir? Gerçekten harikalar ülkesi olmalı şu Amerika!” 

    İstanbul’da filmin çekimleri başladığı zaman, şu eski yurttaşıma bir hoşluk yapayım dedim. 18 sayfada toparlanan 40 kadar fotoğraftan özel mizanpajlı bir albüm hazırlama girişiminde bulundum. Sayısal fotoğrafçılığın olmadığı bir dönemde, bu kolay bir iş değildi. Patenti bana ait bir yöntemle her gün ancak bir çift sayfa basabiliyordum. Sonunda bitti, fiyakalı bir şekilde ciltlettirdim de. Armağanımı sunmak üzere İstanbul’a gittim. 

    Bu arada, Elia Kazan’ın “Türk karşıtı bir film yapıyor” söylentisi yayılmış, Haliç’te sahneleri çekilmekte olan filmin her sahnesini “kötü yanlarımızı gösteriyor” bahanesiyle polis engellemeye çalışmış. O çekeceğini çekmiş, adeta kaçar gibi Türkiye’den ayrılıyordu. Elinde çantası ve pardesüsü, Hilton’un kapısından çıkıp kendisini havaalanına götürecek taksiye binerken zor yakalayabildim. Konuşamadan eline tutuşturdum albümü; kapağını açamadan, içeriği nedir bilmeden aldı gitti. Gidiş o gidiş. Herhalde çok memnun kalmıştır, teşekkür etmek istemişse de, adresimi veremediğim için edememiştir diye teselli ettim kendimi. 

    Filmin devamı Yunanistan’da çekildi. Germir’e oldukça benzeyen bir köy bulmuş. Tek farkı Germir’in evleri toprak damlıyken oradaki evler kiremit çatılı. 

    Şimdi Germir’de bir evi “Elia Kazan evi” olarak restore edeceklermiş. Güzel bir düşünce; elbette olsun. Tabii bu ev kendisinin değil, atalarının evi olacak. Ama baba dedesi Kazancıoğlu’ların evi mi, yoksa filimde anlatılan dayının, dolayısıyla anne tarafı Topuzoğlulları’nın evi mi? Ben şahsen çok iyi bir araştırma yapıp, doğruları iyi saptamak gereğine inanıyorum. Hayırlısı… 

  • İstanbul’un ilk detaylı hava görüntüsü

    İstanbul’un ilk detaylı hava görüntüsü

    Bir Fransız zeplininden çekilmiş fotoğraf, kaynaklarda “İstanbul’un havadan çekilen ilk fotoğrafı” olarak geçiyor (Ali Serim, Bahattin Öztuncay). Yayımlanma tarihi: 15 Nisan 1922, The Times. 1900’lerden itibaren balon veya uçaktan çekilmiş olan fotoğraflar hem bu yükseklikte hem de bu kalitede hem de bu panoramik genişlikte değil (Ali Serim). Ancak fotoğrafın tam olarak ne zaman çekildiği bilinmiyor, Kasım 1918 olduğu tahmin ediliyor. 1918’de, kentin eşsiz siluetini oluşturan yapılar arasından yükselen modern yapılar dikkati çekiyor. 15. yüzyıldan beri devletin idari merkezi olan Topkapı Sarayı terkedilmiş, geniş bahçelerinde Gülhane Askerî Hastanesi, Fişek Depoları (askeri depolar), Demirkapı Kışlası, Arkeoloji Müzeleri, Takvimhane gibi büyük binalar inşa edilmiş. Ayasofya yakınlarında, Sultan Abdülmecid devrinde İtalyan mimar Fossati tarafından inşa edilen bina üniversite/ darülfünun, meclis gibi fonksiyonları da üstlenip en son Adliye olarak kullanılmış. 

    Hemen önünde Sultanahmet Cinayet Tevkifhanesi görülmekte. Adliye bir yangınla ortadan kalkarken cezaevi uzun süre yaşamış, birçok edebiyatçı, sanatçı, siyasetçiyi de misafir eden mekan, günümüzde beş yıldızlı bir otel (Ama kapısında hâlâ sülüs hatla yazıldığı için pek okunamayan “Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi” şeklindeki ürkütücü kitabe durmakta). Adliye binasının yangın yeri uzun süre boş kaldıktan sonra, son yıllarda kentin en zengin arkeolojik kalıntılarının ortaya çıktığı bir kazı alanı oldu. Bunların etrafında ise İshakpaşa yangınında yanan ve henüz imar edilememiş mahalleler ve aynı yangında harap olan Sultanahmet Külliyesinin meşhur arastası da görülüyor. Arasta altında ise Tunuslu Mahmud Paşa Konağı var; Baytar Mektebi ya da Aygır Deposu olarak da biliniyor. Bir yangınla yok olan konak ve çevresi son yıllarda bir rekonstrüksiyon projesi ile ayağı kaldırıldı. Kentin çoğu küçük ahşap evlerden oluşan sokak dokusu, yer yer konaklarla ve anıt eserlerle bölünmüş. Ancak yarımadanın güneyinde bu dokuyu boydan boya kesen demiryolu hattı çok belirgin. Surlar hâlâ Marmara Denizi kıyısında yükseliyor. 1950 yılı dolaylarında inşa edilen Sahil Yolu (Kennedy Caddesi) ve zamanla onun önünde gelişen parklar bu etkileyici manzarayı tamamen değiştirdi. Eski İstanbulluların ancak denizden gördüğü surlar artık ziyaret edilebiliyor. 

  • Erken Cumhuriyetin mirası

    Erken Cumhuriyetin mirası

    Cumhuriyet’in ilk sanayi tesislerinden biri olan Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası, Sovyetler Birliği’nden 8,5 milyon TL kredi alınarak, tüm makinaları, alet ve edevatları Sovyetlerden ithal edilerek kuruldu. Açılışı 20 Mayıs 1934’te yapılan tesis sadece bir dokuma fabrikası değil, yeni bir sanayi toplumunun da merkeziydi. Köylerden gelen kızlı erkekli genç işçilere okuma yazma öğretiliyor, futbol, tenis, yüzme sporları yapılıyor, sinema salonunda filmler, tiyatro gösterileri, müzik konserleri izleniyordu. Zamanla devlet bütçesine yük olmaya başlayan fabrika 1999’da üretimini durdurdu. Bir kısmı satılan, bir kısmı ise Abdullah Gül Üniversitesi tarafından devralınan tesis, bugün içindeki tüm makinalarıyla birlikte virane görünümünü koruyor. 

    GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ 

  • Türk resminde 3 büyük usta…

    Türk resminde 3 büyük usta…

    Cumhuriyet döneminin önde gelen üç ressamı, yaklaşık 25’er yıl arayla doğdular, birbirinden kıymetli eserler ortaya koydular. Bu benzersiz dönemin tanığı, üç ünlü ressamın da dostu Ozan Sağdıç, dünden bugüne her dem taze kalacak sanatçıları anlattı.

    FEYHAMAN DURAN

    Foto muhabiri olarak çalışmaya başladığım Hayat dergisi önce kahverengiye çalan bir mürekkeple basılan tek renkli bir dergiydi. Sanrım bu teknik elemanlarımızın tifdruk baskı tekniğine alıştırılma süreciydi. Zaten renkli fotoğraf çekimi de pek yaygın değildi; matbaa baskısına uygun renk ayrımı da mekanik yollarla yapılan çapraşık bir işti. Ama o tek renk nefis baskılar, derginin orta sayfalarında verilen resim ve fotoğraflar, kahvehane duvarlarını süsleyen eski taşbaskısı levhaların yerini almaya başlamıştı. 


    Aldığım aylık, asistanlık maaşı mıydı neydi, çok alçakgönüllü bir şeydi. Ama dikkat ettim, fotoğrafım arka sayfada ya da orta sayfada yayınlanmış ise 50 lira gibi bir prim veriliyordu. Orta sayfa derginin tam orta yerinde ya, ona “göbek” diyorduk. Diyelim ki o ay, orta sayfada iki kez benim minarelere tırmanıp çektiğim İstanbul panoramalarından ikisi yayınlanmış, yüz lira prim almışım; şakayla “bu ay mecmuaya iki göbek atmışım” diyordum. Sözünü ettiğim zaman 1956-57 yılları… 

    Günü geldi, dergi renkli yayına geçti. Önce göbek sayfasında ünlü yabancı ressamların tablolarından röprodüksiyonlar gelip oturdu. Çağdaş ve soyuta çalan resimler iş yapmaz kaygısıyla revaçta değildi. Elbette “adamı adam, manzarayı manzara gibi gösteren” klasik resimler seçiyordu. İyi de, bizim ekmek elden gidiyor, ne yapmalı? Topkapı Sarayı’nın resim koleksiyonu ilkyardım için can simidi. Padişah portreleri, tarihî tablolar birebir gereksinime yanıt. O seksiyonun başında, aynı zamanda restoratörlük de yaptığını sandığım -ışıklar içinde yatsın- Abdullah Çizgen diye bir insan var. Yıllar sonra tanıyıp arkadaş olacağım Gültekin Çizgen’in babası. İşte o Abdullah Amca bana yol gösterici oldu; “şunun resmini çek, bunun resmini çek” diye müzedeki eserlerin fotoğraflarını çektiriyordu. Gültekin’e “Rahmetli sık danıştığım bir ağabey niteliğindeydi, ona sordum. Eliyle yönünü gösterip, “üstadın evi şuracıkta, dümdüz git bulursun” dedi. Süleymaniye istikametinde, Beyazıt semtinde, atölyesi de içinde olan evinin kapısını çaldım. 

    BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

    Eşi Güzin Duran da ressamdı. Allah için, benim gibi genç, ama heveskâr olduğu belli toy bir delikanlıyı çok güzel ağırladılar. Oraya gittiğimde, zamanın ünlü kişilerinden birisi vardı bir iskemlede oturan, ressamın şövalesinde onun yarı yarıya yapılmış portresi duruyordu. Anlaşılan bir seans daha çalışılacaktı, ara vermişlerdi. 

    O toparlanıp gidinceye kadar bir süre beklemiş, bu arada atölyenin orasına burasına bakarak iyiden iyiye gözden geçirmiştim. Birkaç tablonun renkli fotoğrafını çektim. Üstad “Elde olan bunlar, ama benim resimlerimin çoğu ya müzede, ya resmî dairelerin şurasında burasında, ya da şahıslara dağılmış durumda” demişti benden özür dilercesine. Tablo röprodüksiyonları ile yetinmedim, kendi arşivimde olsun diye, sanatçımızın portrelerini ve atölyesindeki özel hayatından siyahbeyaz fotoğraflar da çektim. 

    Başkasını pek anımsamıyorum ama kesin bildiğim, Feyhaman Duran’ın mavi renkli bir koltuğa oturmuş Güzin Hanım’ın modelliğini ettiği pastelle boyanmış bir resmi Hayat dergisinin orta sayfalarından birini süslemişti. 

    Ne iyi etmişim de, onların yaşamından özel fotoğraflar da çekmişim. Bakın, altmış yıl önce çektiğim fotoğraflar, üstadın büyük anma sergisi (Sabancı Müzesi’nde 30 Temmuz’a kadar) dolayısıyla tarihî birer vesika olarak ilk kez bu satırların yazıldığı #tarih sayfalarında gün yüzüne çıkıyor. 

    ★ ★ ★ 

    1886 doğumlu Feyhaman Duran’dan sonra, 25 yaş farkıyla 1911 doğumlu ikinci kuşak ressamımız Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan (onun sergisi de Ankara’da, Cer Modern’de 7 Nisan’da açılıyor) söz edelim. 

    1950’li yıllarda ben henüz lise öğrencisiyken, her daldaki sanatçıları merak eder, onları birebir tanımak isterdim. İstanbul’da sadece iki-üç resim galerisi vardı. Oralardaki etkinlikleri kaçırmamaya çalışırdım. Tanışıp söyleşmeye pek cesaretimiz yoktu ama, o ortamlarda onları izlemek ve aralarındaki konuşmalara kulak misafiri olabilmek bile bize mutluluk veriyordu. 

    DEVRİM ERBİL Her fotoğrafçıya nasip olmaz Yazarımız Ozan Sağdıç, yaklaşık çeyrek asır arayla doğan üç büyük ressam Feyhaman Duran, Bedri Rahmi ve Devrim Erbil ile hem tanışma şansına erişmiş, hem de onları fotoğraflamayı başarmıştı. 

    Bedri Rahmi popüler bir kişiliğe sahipti. Onun İstiklâl Caddesinde Tünel’e yakın bir yerdeki Narmanlı Yurdu’nun avlusunda bir galerisi olduğunu duymuştum. O kadar sıcakkanlıydı ki, hemen ahbap oluverdik. Yazının ilerleyen satırlarında değineceğimiz Devrim Erbil onun öğrencisi olunca, dostluğumuz günden güne yükseldi. 

    Bedri Bey ressam olduğu kadar şairdi de. Bakış açısına göre değişir. Edebiyat ehline soracak olsan, belki “şair olduğu kadar da ressamdı” diyebilirlerdi. O yıllarda onun satın aldığım ilk şiir kitabı Tuz adını taşıyordu. 

    Genel bir tanımlama yapılacak olursa derim ki, Bedri Hoca’nın gerek ressamlığında gerek şairliğinde temel taşı halk sanatı idi. İlhamını yazmalardan, kilimlerden, üzerlik askılarından, ozanların deyişlerinden, türkülerden aldı. Onları kendi üslubuna uygun bir biçimde stilize edip yorumladı. Ayrıca Sabahattin Eyüboğlu gibi, başta Köy Enstitülerine emeği geçmiş çok yönlü bir eğitimcinin, kültür insanının kardeşi olması onun oluşumuna ciddi katkılar sağlamıştı. Yerelliği yanında sözü, sohbetiyle çok sevildi. Aşık Veysel’i ilk kez o iki kardeş sayesinde dinlemiştim. Adı sanı unutulmuş, unutturulmuş yıllarda Ruhi Su türkülerinin Sabahhattin Bey’in evinde özel olarak sarma banda doldurulmuş kopyasını onlar bana vermişti. 

    Ressam çift Ozan Sağdıç genç bir gazeteci olarak kapılarını çaldığında, Güzin- Feyhaman Duran çifti onu iyi ağırlamakla kalmamış, ileride tarihi belge niteliği kazanacak özel yaşam pozları da vermişti. 

    Devrim Erbil onun öğrencisi olduğu sıralarda, hocanın Narmanlı Yurdu’ndaki yeri galeri kimliğini korumakla birlikte daha çok bir üretim atölyesine dönüşmüştü. Çünkü o tarihlerde akıllı biri, eski şişeleri, kırık camları kumla karıştırıp eriterek çeşitli renklerde baklava dilimi büyüklüğünde karecikler halinde döküp pazarlamayı akıl etmişti. O zaman inşa edilmiş binalar “betebe” denilen bu malzemeyle kaplanır olmuştu. Bedri Bey daha da keskin bir akıllılık örneği verdi. O karecikleri daha küçük parçacıklara ayırıp, onları resimsel mozaik malzemesi olarak kullanmaya başladı. Sirkeci’deki Doğubank işhanının yan cephesi, Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı blokları başta olmak üzere bazı binalar hocanın mozaik resimleri ile süslenir oldu. Örnekler arttıkça, bunlar Ankara’ya ya da yurtdışına da taşmaya başladı. Brüksel’deki dünya fuarında ya da NATO genel merkezindeki devasa panolar… 

    Ben o tarihlerde, başlangıçta İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği kâtibiydim. İşimin merkezi Osmanbey’deydi. İlk fırsatta Şişli-Tünel tramvayına atlar, orada alırdım soluğu. Böyle bir gönül bağı oluşmuştu. Herkes harıl harıl çalışır da, sen durur musun. Ben de elimi işe atardım, sözünü ettiğim mozaiklerde benim de çok taşım vardır. 

    Bedri Hoca’nın galerisinde Ozan Sağdıç (solda) ile Devrim Erbil (sağda) tanıştıkları öğrenci yurdu kapanınca birkaç aylığına Erbil’in hocası Bedri Rahmi’nin (ortada) Narmanlı yurdundaki galerisine taşınmışlardı. 

    Bedri Hoca’nın Salıpazarı’nda bir apartman dairesi vardı; işler çoğalınca apartmanın bir katını daha kiraladı, orasını daha geniş bir atölye haline getirdi. Bir de Kalamış’ta geniş bir bahçesi ile içinde bir-iki odalı basit bir binacık vardı. Hafta tatillerinde oraya giderdik. Daha sonra oraya kendi ihtiyaçlarına göre atölyeli, asma katlı, teraslı bir mesken kondurdu. 

    İki usta ressam Bedri Rahmi ile gençlik arkadaşı ressam ve Ozan Sağdıç’ın kayınpederi Âbidin Elderoğlu 

    Ben 1960’ta Ankara’ya taşındıktan sonra da Bedri Hoca ile ilişkimiz kopmadı, aksine kuvvetlendi. O tarihlerde, çağdaş soyut resmin bizdeki öncülerinden Âbidin Elderoğlu’nun kızı ile evlenmiştim. Kayınpederim yıllarca İzmir’in en itibarlı okullarında resim ve sanat tarihi öğretmenliği yapmıştı. O dönem iki genç ressam, oldukça yakın bir arkadaşlık kurmuşlar. Eşim Olcay, o zamanlar onbir-oniki yaşlarında bir çocukmuş; Bedri Bey’in Buca’daki evlerine ziyaretlerini çok iyi anımsıyor. 

    Bedri Hoca’nın Âbidin Hoca’ya çok samimi bir saygısı vardı. Eskiden kalma bir alışkanlıkla ona Âbit derdi. Ankara’ya iş ve sergi dolayısıyla her gelişinde iki hoca buluşur, eski günleri yadederlerdi. Bir keresinde Bedri Bey benim evimde konukken, Elderoğlu’nun “Ayrılış” tablosunun duvarda asılı büyücek bir eskizinin karşısına geçmiş, elini omzuma koyarak “sana bir şey söyleyeyim mi reis, biz akademi hocalarından hiçbirimiz Âbit’in bu resmindeki konstrüksiyon mükemmeliğine ulaşamadık, ben dahil, çok samimi söylüyorum ben dahil, ben dahil…” demişti. Hocanın böyle bir kadir-kıymet bilirliği de vardı. Ruhu şad olsun. 

    ★ ★ ★ 

    Devrim Erbil ve Ozan Sağdıç Devram Erbil (solda) ve Ozan Sağdıç geçen ay Çankaya B. Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki serginin açlışında (üstte). 

    Nasıl ki Feyhaman Duran ile Bedri Rahmi arasında 25 yaş kadar bir yaş farkı varsa; Bedri Hoca’yla öğrencisi 1937 doğumlu Devrim Erbil arasında da o kadar bir yaş farkı vardı. Bu günlerde 80 yaşına ulaşmış durumda (bu vesile ile Ankara’da Şubat ayı boyunca Çankaya Belediyesi’nin Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin tüm katlarını kapsayan bir sergi gerçekleştirildi. Giriş katında da Devrim ile 60 yılı aşan dostluğumuzun, birlikte yaşantımızın öyküsünü yansıtan 80 kadar fotoğrafımla 12 panoluk “Sağdıç’ın sağdıcı DEVRİM ERBİL” adını taşıyan bir sergim açıldı. Bu öykünün tamamını kapsayan bir kitabın da hazırlığı içindeyiz). 

    Filmi başa saralım: 

    1955 yılındayız. Ben lise sonrası İstanbul denilen kocakentte yaşam mücadelesi verme çabası içindeyim. Gençlik ve sefalet yılları, elime geçen üç-beş kuruş yeterli değil. Zorunlu olarak öğrenci yurtlarında kalıyorum. Bir sabah gözümü açtım, çaprazlama yerleştirilmiş komşu ranzada incecik, dal gibi bir delikanlı. Gözgöze geldik. “Merhaba arkadaş, günaydın, memleket neresi? Balıkesir, ya seninki? Benim ki de Edremit, desene hemşehriymişiz! Valla, öyle… Nerede okuyorsun? Güzel Sanatlar Akademisinde…” İşte Devrim Erbil ile aramızdaki muhabbet böyle başladı. Ondan sonrası, altmış küsur yıldır kanka olarak sürüp gidiyor. 

    Ressam Devrim Erbil atölyesinde çalışırken.

    Kaldığımız yurt binasına bir gün müfettişler geldi, “köpek bağlasan durmaz, burada insan yaşamaz” dediler. Bizimkinin yanıtı pek hoştu: “Yaşayıp duruyorlar ya işte!” Sonuçta yurdumuz kapandı. Devrim’le Bedri Rahmi’nin Narmanlı Yurdundaki galerisine taşıdık. Orasını bir güzel yatakhanemiz yaptık. Yataklar dürülü vaziyette gömme dolaplarda duruyordu. Akşamları yere seriyorduk, sabahları topluyorduk. Dört-beş ay durumu böyle idare ettik. 

    Çok sonraları bir ev tutma gayretimiz daha olmuştu. Devrim tatildeydi, o işi ben üstlenmiştim. Mektuplaşıyorduk, hep de durumlarla dalga geçen mizahi mektuplardı bunlar. Sonunda bir ev buldum ve Devrim’e aynen şöyle yazdım: “Şimdi sana evin adresini veriyorum. Sakın dalga geçiyorum sanma. Baştanbaşa gerçektir: Pürtelaş Mahallesi, Tavukuçmaz. Mezarlık Yokuşu, Alçak Dam sokağı, No 13, Çatı katı”. 

    Daha anlatacak dünya kadar maceralarar var. Ne yazık ki hepsi bir dergi yazısına sığmıyor. Şimdilik bu kadarı yeter.