İstanbul’da fotoğraf çeken ustaların en sevdiği panaromalardan biri Haliç siluetidir. Genellikle Galata kulesinden çekilen fotoğraflar, kentin birçok anıt yapısının tarihi içinde belge niteliğini taşır. Bu fotoğraf Topkapı Sarayı’nın meşhur yapılarından Yalı köşkünün 1869 yılı dolaylarında yıkılmasından ve 1878 Bab-ı Ali yangınından önce çekilmiş olmalı. Henüz yangınlar büyük ahşap konakları yutmamış. Ahşap denizi şeklindeki kent dokusu içinde anıt eserler çok daha etkileyici görülüyor.
1. TOPKAPI SARAYI ADALET KULESİ Fatih devrinde 1470 dolaylarında inşaına başlanan saray, 19. yüzyılın ortalarına kadar tahta çıkan birçok padişahın yaptırdığı eklerle genişlemiş. Hem şehirden rahatlıkla görülen hem de şehrin en güzel manzaralarından birine sahip Adalet kulesi sarayın son eklerinden biri, Abdülmecid devrinde yenilenmiş.
2. AYA İRİNİ İmparator Konstantinos tarafından yaptırılan kilise 6. ve 9. yüzyıllarda kısmen yenilenmiş. “Kutsal Barış”a adanan kilise Osmanlı dönemi boyunca Topkapı Sarayı içinde kalmış ve cebehane olarak kullanılmış. 19. yüzyılın ortalarından itibaren ise Müze-i Hümayun haline getirilmiş.
3. AYASOFYA 532-537 yılları arasında imparator İustinianus tarafından inşa edilen yapı, 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte Fatih Sultan Mehmet tarafından cami haline getirilmiş. 1934’te Atatürk’ün isteği ile müze olarak açılmış. Bizans ve Osmanlı uygarlıklarının izlerinin birarada sergilendiği anıt, dünya mimarisinin ve sanat tarihinin başyapıtlarından biri.
4. SULTANAHMET CAMİİ 1610- 1617 yılları arasında Sultan Ahmet tarafından inşa edilen cami, Osmanlı döneminin ilk ve tek altı minareli camii. Daha çok Marmara yönünden kent siluetinde etkili olan yapı, Haliç siluetine de kısmen katılmakta.
5. CAĞALOĞLU HAMAMI 18. yüzyılda inşa edilen hamam İstanbul’da inşa edilen son anıtsal çifte hamamlardan biri.
6. BAB-I ALİ VE NALLI MESCİT Osmanlı sadrazamları 17. yüzyılın ortalarından itibaren burada bulunan bir sarayı kullanmaya başlamışlardır. Birçok kez harap olan yapı, 1844’te Avrupa etkili mimarisi ile yeniden inşa edilmiştir. Haliç’e bakan görkemli cephesiyle bu anıtsal yapı, artık sadece sadrazam tarafından devlet işleri için kullanılıyordu. 23 Mayıs 1878’de çıkan bir yangınla büyük ölçüde harap olmuştur. Sarayın kalan kısımlarında İstanbul Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü bulunmakta.
7. HAS BAHÇE (GÜLHANE PARKI) Topkapı Sarayı’nın Haliç’e bakan yamaçları eskiden yoğun bir selvi korusu idi. Sarayın has bahçesi kabul edilen bu alan Dolmabahçe Sarayı’na taşınılıp Topkapı Sarayı terkedildikten sonra bakımsız kalmış ve 20. yüzyılın başında Gülhane adıyla halka açık bir park haline getirilmiştir. Bugün fotoğrafta görülen servilerin yerine dikilen ve artık devleşen çınar ağaçları sarayın Haliç cephesini gözlerden saklıyor.
8. YALI KÖŞKÜ FABRİKASI Topkapı Sarayı’nın dış köşklerinden Yalıköşkü bahçesinde kurulan fabrika, tersane dokları için pompa üretiyordu. Bitişiğindeki Yalıköşkü 1869 dolaylarında yıktırılmıştır. Fabrika ise 1890’larda ortadan kalkmış.
9. SUR-U SULTANİ Topkapı Sarayı’nın etrafını deniz yönünde Bizans surları çevreler. Kara tarafında ise Fatih Sultan Mehmet’in 1470 yılı dolaylarında inşa ettirdiği bir sur vardır. Fotoğrafta etraflarında ahşap yapılar arasında anıtsal surlar ve kuleler izleniyor.
10. HOCAPAŞA HAMAMI 15. yüzyılda inşa edilen hamam, kentin en görkemli yapılarındandır. Banisi, Fatih devri vezirlerinden Hocapaşa lakabı ile tanınan Sinan Paşa’dır.
11. HALİÇ SURLARI İstanbul kentinin etrafını çeviren surların bir bölümü Haliç kıyısında inşa edilmiştir. Kulelerle desteklenen bir duvar hattından ibaret olan Haliç surları, tamamen deniz kenarındaydı. Ancak zamanla surların önünde geniş dolgu alanları oluşmuştur. Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca defalarca onarılıp yenilenen surlar 19. yüzyılın sonlarından itibaren büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.
Haydarpaşa Garı, 1. Dünya Savaşı’nın şiddetini 6 Eylül Perşembe günü yaşadı. Saat 16.30’da yedi saniye arayla meydana gelen iki büyük patlamada yüzlerce kişi öldü ve yaralandı. Gar binası Kafkas, Irak ve Filistin cepheleri için askerlerin, cephanenin ve diğer malzemelerin toplandığı merkezdi. Patlamalarla cephanelerin birbirini ateşlemesiyle henüz dokuz yıl önce yapılmış olan garın sadece duvarları ayakta kaldı, dört bir yanındaki kuleler ve orijinal çatı yok oldu. Peşisıra çıkan yangın, saatler boyunca sürdü. Hadisede 12 geçici cephanelikle birlikte petrol ve yakıt tankları infilak etti, lastik ve sağlık malzeme stoklarıyla birlikte 300 yük katarı yandı. Sansür nedeniyle kaç askerin ve sivilin öldüğü anlaşılamadı. İngiltere-Fransa kaynaklı sabotaj söylentileri hep devam etti.
Ozan Sağdıç’ın profesyonel foto muhabirliğine ilk başladığı yıllar, İstanbul kenti ve günlük hayatın da büyük dönüşümler geçireceği 1950’li yılların ortasıydı. O dönem objektife takılan insanlar, binalar ve şehir yaşantısı, bugünü anlamak için benzersiz bir görsel kaynak sunuyor.
Bu yazıyla birlikte, 60 yıl önce, yani çoğu 195657 yıllarında çekilmiş fotoğraflarımla o zamanın İstanbul’unda ufak bir gezinti yapmayı deneyeceğiz. Geçen zaman içinde neler yitirdiğimiz ya da kazandığımız hakkında bir karara varmak adına, o günlerde olan bitenlerle bu günlerin kıyaslanmasına, umarız ki sunduğumuz görüntüler ve ardındaki öykücükler yeterince yardımcı olur.
Fotoğrafla amatör olarak 1953 yazında “kutu makina” dedikleri çok basit bir kamerayla tanışmıştım. Filmlerimi banyo ettirmek için gittiğim fotoğrafçı abiler “Sende büyük bir potansiyel var. Ancak makinan ihtiyacını karşılayabilecek güçte değil” deyip durdular. Harçlığım çıkar umuduyla bir fotoğrafçının laboratuvar işçisi olmaya aday olmuştum ki, onlar beni fotoğrafçı olmak yerine 100 lira aylıkla derneklerine kâtip yaptılar. 1956’ya bu koşullar içinde girmiştik. Ancak iki buçuk yıllık, o da amatörce bir fotoğrafçılık deneyimim vardı.
Günlerden bir gün gazetede “Manzara fotoğrafları satın alınacaktır” başlıklı bir ilân OZAN SAĞDIÇ 1950’li yıllardan beri gazetecilik yapan ve Türkiye’nin en ünlü fotoğrafçılarından biri olan usta isim, anıları ve fotoğraflarıyla #tarih’te. gördüm. Bir süre önce, resim öğretmeni olan bir hocamdan sadece bir gün için ödünç aldığım en tanınmış marka 6×6 fotoğraf çeken bir makinayla İstanbul’un en tipik yerlerinden 40 kadar manzara çekmiştim. Onları verilen adrese götürdüm. Orası meğer Yapı Kredi Bankası’nın bir iştiraki olarak adeta sessizce kurulmuş ve birkaç aya kadar haftalık Hayat dergisini çıkartacak olan Tifdruk Matbaacılık Sanayii A.Ş.’nin geçici bürosuymuş.
Vedat Nedim Tör, Şevket Rado, Hikmet Feridun Es ve bir Alman uzmandan kurulu seçiciler çok titiz bir inceleme yapıyorlardı. Sonradan öğrendiğime göre amaçlarından biri çıkacak dergi için foto muhabiri arayıp bulmakmış. Orası ayrı konu, şimdilik bir kenara koyalım. Sonuçta, fotoğraflarımdan Doğan Kardeş yayını olarak basmayı düşündükleri kartpostallar için on tanesini satın aldıklarını söylediler. Muhasebe bana telif hakkı olarak 470 lira ödedi. Bu o zamana göre benim koşullarımda bir genç için piyango gibi bir şeydi.
1956 yılından söz ediyoruz. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti yönetimi için cicim ayları çoktan geçmiş. Ekonomik darboğaza girilmiş. Döviz rezervi son kuruşuna kadar tüketilmiş. Dışarıdan hemen hemen hiçbir şey ithal edilemiyor. Her şey karaborsaya düşmüş. Fuar kotası denilen bir yöntemle biraz mal gelse, odalar ve dernekler aracılığıyla dağıtımı yapılıyor. Ancak Doğu Bloku ülkelerinden takasla bir şeyler gelebiliyor. Onlar bile kapanın elinde kalıyor. Fotoğraf araç gereci lüks madde sayıldığından, o alanda çok daha büyük sıkıntı mevcut. Hele fotoğraf makinası satışta hiç yok. Küçük bir örnek vereyim: 130 kuruşa satılması gereken bir rolfilm için altı lira filân istenmekte.
Diğer yandan, Türkiye’nin ilk beş yıldızlı oteli Hilton’un açılışı üzerinden henüz bir yıl geçmemiş. Onun Cumhuriyet Caddesine açılan avlu kapısında iki sıra halinde mağazalar vardır. Bunlardan birini zamanın en namlı ithalat şirketi sahiplenmiş, teşhir mağazası gibi kullanıyor. Vitrininde nadiren görülen bir mal var. Çift objektifli 6×6 refleks bir kamera. Çekoslovak malıymış, olsun varsın, hiç fena değil. Ekmek yedirir mi, pekâlâ yedirir. Doğu malı olduğu için emsaline göre çok da ucuz sayılır. Üzerinde o günlerde yeni çıkan yasaya göre bir etiket var: Tam 472 Lira. Bu kadar olur yani…
Hemen koşup o makinayı satın aldım. Adamlar kibarlık ettiler, bana Doğu Almanya malı iki rulo da film armağan ettiler. Mağazadan çıktım, havalara uçacağım neredeyse. Derhal bir şeylerin fotoğrafını çekmem gerek. Bir baktım, karşımda bir at arabası. Dükkânlardan birine mal getirmiş. İşte sana konu: Türkiye’nin o andaki en modern binasına en ilkel araç olan at arabası ile ikmal yapılıyor. İşte tezatlar ülkesi canım ülkem, tezatlar kenti canım İstanbul’um. Al gözüm seyreyle. Beni profesyonelliğe götüren bir macere böyle başlamıştı.
Kuruçeşme / Galatasaray adası1956 başlarında Kuruçeşme adası gemilerin kömür ikmali yaptığı bir kömür deposuydu. Bir yıl sonra Sadık Giz’in başkanlığı zamanında Galatasaray kulübü, 150.000 TL’ye adayı satın aldı.
Kuruçeşme adasının başına gelenler
1956 başları, benim ilk basit kutu makinama göre daha gelişmiş, doğru dürüst bir fotoğraf makinasına kavuştuğum bir zamandı. İstanbul’u deliler gibi semt semt dolaşıp fotoğraflar çekmekteydim. Kuruçeşme adasının o günkü haliyle fotoğrafını işte o günlerde çekmiştim. Bir yıl sonra, yani 1957’de o adacığı Sadık Giz’in başkanlığı zamanında 150 bin lira karşılığında Galatasaray kulübünün satın alacağından haberim yoktu. Hayat dergisi yayına başlamamıştı ve ben henüz o derginin fotomuhabiri olmamıştım, yani gazeteci de değildim. Hangi duygularla, önseziyle ve hangi nedenle o fotoğrafı çektiğimi, bugün ben bile tam olarak kestiremiyorum. Gerçi Kabataş Lisesi’nde yatılı olarak okumuştum. Beşiktaş’tan Rumeli Hisarı’na kadar bütün o sahil boyunu, boş tepelere tırmanmalar dahil, adım adam dolaşmayı neredeyse bir spor haline getirmiştim. Yine aynı alışkanlıkla oralarda dolaşmış olabilirim. Galiba meraklı fotoğrafçılara zaman zaman şeytanın gör dediği anlar oluyor.
Bir yangın yeri: Çırağan Sarayı
Balyan ailesinin Beşiktaş sahilinde Dolmabahçe kompleksinden ayrı olarak bir de Çırağan Sarayı kompleksi vardır. 60 yıl önce, avlusu Beşiktaş Kulübü’nün Şeref Stadı olarak kullanılan sarayın, o alandan vaktiyle yangın görmüş harap halinin de fotoğrafını çekmiştim. Çırağan, Lâle devrinden kalma bir isim. O zamanlar buraları zevk ve sefa bahçeleri ile doluymuş. Arada ahşap sahil sarayları ve köşkler de varmış elbette.
Nikoğos Balyan’ın plânlarına göre son Çırağan Sarayının yapımı 1871’de sona ermiş. Bu, Avrupa krallıklarıyla yakın temas sağlamış, onlarla debdebe yarışına girmiş Sultan Abdülaziz’in büyük hülyasıymış. Çağında yapılan diğer saraylara oranla, planları Avrupai olmakla birlikte ayrıntılar göz önüne alındığında, ana binası özellikle Endülüs ve Kuzey Afrika İslâm sanatından esinlenmiş; oryantalizm kokan ve süslemeleri dışarıya da taşmış, en görkemli saray sayılabilecek niteliklere sahip bir yapı ortaya çıkmış.
Abdülaziz büyük bir hevesle bu saraya yerleşir. Ne var ki kullanılan arsanın bir bölümü üzerinde önceden bir Mevlevi tekkesi, onun haziresinde de şeyhlerin kabirleri vardı. Hatta kabirler sarayın bodrumunda muhafaza edilmişti. Bu durum sarayın uğursuzluğu üzerine söylentilere neden olmuştu. Bundan padişah da etkilendi. Bir-iki yıl sonra yine Dolmabahçe Sarayına taşındı. Garip bir tecellidir ki, Abdülaziz tahttan indirildiğinde Çırağan Sarayının ek binaları sayılan Feriye saraylarında muhafaza edilirken intihar etti, bir iddiaya göre de öldürüldü. Ben Kabataş Lisesi’nde okurken dershanemizin Abdülaziz’in intihar ettiği oda olduğu söylenirdi.
Çırağan Sarayı tahttan indirilmiş bir başka padişahın, V. Murat’ın da sürgün yeri olmuştur. Ve bu sırada lanetli sarayının en dramatik olayı yaşanmıştır. Ali Suavi hem Doğu hem Batı kültürüyle kendini yetiştirmiş, birkaç dili çok iyi bilen bir aydın olmasının yanında, atik ve dengesiz davranışları göze batan bir tipti. Ruslar’la savaşı yitirmemize ve onların Yeşilköy’e kadar gelip anıt dikmelerine II. Abdülhamid’in pısırık siyasetinin neden olduğu inancındaydı. Onu tahttan indirip V. Murat’ı tahta tekrar çıkarmak hevesine kapıldı. Yurdunu kaybetmiş iki-üçyüz kadar Rumeli göçmenini ayartıp, Murat’ı kurtarmak üzere Çırağan sarayına bir baskın düzenledi. Beşiktaş muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa’nın ucu metal topuzlu sopasını başına yiyince oracıkta kalakaldı. Panik halindeki isyancılar epey zayiat verdiler. Bu olay tarihe “Suavi Vakası” olarak geçti.
Yanmış, yıkılmış Çırağan SarayıÇırağan Sarayı’nın Şeref Stadı olarak kullanılan avlusundan saray binasının 60 yıl önceki görüntüsü. Saray vaktiyle yangın görmüş, çürük diş gibi sırıtan bir harabe halindeydi.
Bundan daha acıklı bir olay, Çırağan Sarayının sonunu getirmişti. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Çırağan Sarayı parlamento binası yapılmak üzere Meclis-i Mebusan’a tahsis edilir. Gerekli değişiklikler ve hazırlıklar yapıldıktan sonra 14 Kasım 1909 tarihinde törenle açılışı yapılır. Çok geçmeden 19 Ocak 1910 tarihinde kalorifer bacasının iyi yalıtılmayışı nedeniyle çatıda yangın çıkar. Beş saat içinde bütün saray yanıp kül olur. Abdülhamit’in çok değerli resim koleksiyonu, çok nadide mobilya parçaları, altın, gümüş, fildişi ve ahşap süsleme elemanları, hepsi yok olur.
1910 yangınından sonra sadece kâgir duvarlardan ibaret bir iskelet, bir yangın yeri, bir harabe İstanbul Belediyesine devredilir. Bina kalıntısı, yağmaya açık serseri yatağı haline gelir. Geniş bahçede kalan ağaçlar sökülür, toprak zeminli bir top sahası haline getirilir. Beşiktaş kulübünün Şeref Stadı denir buraya. Öğrencilik yıllarımızda sürekli açık kapısından girip, pek çok antrenman izlemişizdir. Bu hal 1980’li yılların sonuna kadar sürdü. Ben fotoğrafını 1956’da çektim. 1980’den sonra restorasyon çalışmaları başlatılmış, 1992’den itibaren bir yabancı şirket tarafından otel olarak işletmeye açılmıştır.
Süpermarket çağı masumane başlamıştı
Günümüzün alışveriş dünyasında AVM’lerden ve dizi marketlerden geçilmiyor. Bu kültüre ilk kez 1860’lardan sonra, yani Osmanlı Devleti’ne ekonomik bakımdan dışarıya bağımlılık ve borçlanma alışkanlığı şırınga edilmesi yıllarında az çok bulaşmışlığımız vardı. Galata’da ve Beyoğlu’nda boy gösteren hemen hemen tekmili yabancı sermayeli ve oralardaki ünlü mağazaların birer şubesi gibi açılan giyim ve ev eşyası satan büyük mağazalar örnek olarak gösterilebilir. İlk açılan Bon Marché daha sonra bu tür mağazaların bonmarşe şeklinde genel adı olarak kullanılır oldu. Orozdibak (Orosti Back), Karlman, Mayer, Galata Bonmarşesi tipik örneklerdir. Cumhuriyet kurulduktan sonra bir kısmı kısa zaman içinde kepenklerini kapattılar, bir kısmı da varlıklarını bir süre daha sürdükten sonra yavaş yavaş piyasadan çekildiler.
Cumhuriyet döneminde kendi halinde mağaza zincirleri biri devlet, diğeri kooperatif ve belediye tanzim satış mağazaları şeklinde yeni damarlardan boy göstermişti. Sümerbank ve Tariş mağazaları güzel örneklerdi.
Türkiye çok partili hayata geçtikten sonra ilk dört-beş yıl coşkuyla ve oldukça sorunsuz bir halde geçmişti. Mevcut kaynakların tükenmesi ve beklentilerin artması, buna karşın yeterli arzın sunulamaması sonucu 1954’ten itibaren pahalılık ve yokluk şikayetleri ortaya çıkmaya başladı. En ucuz gıda maddesi ekmek 2. Dünya Savaşı’ndaki gibi karneyle değildi ama, fırınların önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. İstanbul Valiliği pahalılığa karşı bir tedbir düşüncesiyle, ürünü halka ucuz ulaştırma amacıyla ünlü İsviçre kooperatif birliği Migros ile bir anlaşmaya vardı. Dikkat edilirse girişim başlangıçta bir kooperatif faaliyeti biçimindedir. Migros önce mağaza açmadı. İsviçre’den ithal edilen özel donanımlı 20 kamyonla İstanbul’un belli yerlerinde belli günlerde dolaşımlı bir şekilde, halka gıda ve diğer ihtiyaç maddelerini makul fiyatlarla sunmaya çalışıyordu.
Faaliyetin başlangıcı sayılan Migros kamyonlarını, Bir zamanların gezici Migros’ları Beyazıt’ta (üstte), Osmanbey’de (sağda) ve çeşitli semtlerde dolaşan Migros kamyonlarında pahalılıkla mücadele adına gezici tanzim satışları yapılır, halkın bu uygulamaya rağbeti kuyruklar oluştururdu. hemen sonrasında 1956’da Türkiye’nin ilk mağaza zinciri olan Ankaralıların “Gıda ve İhtiyaç Maddeleri” satışıyla ilgilenen GİMA’sı izledi. Çok sonraları da 1973’te İzmir’de adını tanzim satışlarından alan TANSAŞ devreye girmişti. Bu kuruluşun ilk adı Tansa idi. Özel teşebbüs piyasaya hakim oldukça bu kuruluşlar zamanla özel mağaza zincirleri tarafından satın alınmış ve kendi bünyeleri içinde sindirilmişlerdir.
Sultanahmet’te bir top sahası
İstanbul’u fotoğrafçı gözüyle mahalle mahalle gezerken Sultanahmet civarını ihmal etmek olmazdı. Bugün Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasındaki park 60 yıl önce zemini sert toprak olan bir düzlükten ibaretti. Biraz rüzgâr esse tozlar havaya kalkardı. Birileri iki ucuna uyduruk iki kale dikmiş, olmuş sana duvarsız, çizgisiz bir top sahası. Beş-on çocuk bir araya gelip hemen bir mahalle takımı oluşturur. Her zaman için rakip bir başka mahalle takımı da bulunur. Delikanlılar maç yapıyoruz havasıyla top tepikler dururlar. Bu maçların cezaevinin oralardan, Kadırga taraflarından belli sayıda seyircisi bile vardı. Bakarsın komşulardan biri arkasız iskemleciğini bir eline, çayını da bir eline almış pijamalı ev kıyafetiyle meydana, maç seyrine gelmiş. Böyle bir fotoğraf çektim.
Sultanahmet Camii, şehrin Roma döneminden kalan hipodromu üzerine inşa edilmiştir. Marmara yönüne doğru meyilli olan araziyi düz hale getirmek için Hipodromun tribünleri sayılan yerler tonozlu bir yapılaşma ile yükseltilmiş. Payanda gibi görünen bu mimari kalıntılar halen görülebilir. Şimdi o alan temizlenip restore edilmiş ve turistik çarşı haline getirilmiş durumda korunuyor. 60 yıl önce harabe halindeydi. İşte o harabeyi dolaşırken sözünü ettiğim tonozlarda birinin önünün bir kapı yeri bırakılacak şekilde kaba taşlarla örüldüğünü, ama özenle kireçle badanalandığını, derme çatma bir tahta kapı ile kapatıldığını gördüm. Yaratılan hücrenin hemen üzerinde Sultanahmet Camii’nin avlu duvarları görülüyordu, önündeki toprak zemin de düzeltilip güzelce süpürülmüştü. Asıl ilginç olan bir bayrak ve bir kulüp flaması ile naif bir yazıyla düzenlenip asılmış levhaydı. Levhada “Alemdar Gençlik Spor Kulübü” yazısı okunuyordu. Mahalle delikanlılarının çocuksu bir heyecanla hazırladıkları anlaşılan bu lokal, gözden kaçacak gibi değildi.
Bu iki fotoğraf bir yerlerde basılsın istedim. Milliyet gazetesi henüz Molla Fenari sokağındaki üç katlı bir ev görünümündeki ilk yerinde idi. Kapı ardına kadar açık, “kime niçin geldin” diyen yok. Yazı İşleri Müdürünün yerini çaycıdan öğreniyorsun, kendin buluyorsun. Abdi İpekçi ile ilk karşılaşmamız. Beni karşısına oturtuyor, sakin bir şekilde benimle sohbet ediyor. Fotoğraflarıma bakıyor. Şeytanspor lokali fotoğrafını seçiyor. Sonra camlı bölme ile ayrılmış yerde oturan genç adama sesleniyor: “Turan, bu kardeşimizi muhasebeye götürüver de ödeme yapsınlar” deyip kibarca ayağa kalkıp beni uğurluyor.
O fotoğraf, ertesi gün Milliyet’in üçüncü sayfasında yayımlandı. Önemli olan şu: Bir fotoğrafımın ilk kez Türkiye’nin en prestijli gazetelerinden birinde yayımlanması. Bir de sadece 5 lira olan telif ücretini de peşin peşin Abdi İpekçi gibi çok değerli bir ustanın elinden almış olmam.
Sökülen tarih1956’da Ertuğrul yatı, Haliç Tersanesi önünde ömür tüketmekteydi. II. Abdülhamid’in hizmetine tesis edilen yat, Sultan Reşat ve daha sonra Atatürk tarafından kullanılmıştı.
Ertuğrul yatı ölümü beklerken
1956 başlarında çektiğim fotoğraflar arasında, on yıldır devre dışı bırakılmış ve sökülmek üzere Haliç tersanesine çekilmiş olan Ertuğrul yatının durumunu gösteren bir fotoğraf da vardı. Vaktiyle bembeyaz bir kuğu zarafeti ile Marmara denizinde yüzen yat, orada kir-pas içinde söküleceği zamanı beklemekteydi. Geçmişte olanlara baktığımızda, söküm işine başlanana kadar daha dört yıl aynı yerde bekleyecek ve söküm süresi de bir yıl kadar sürecekti.
19. yüzyılda hükümdarların yat sahibi olmaları neredeyse bir prestij meselesi haline geldiği günlerde, bizde de, II. Abdülhamid’in hizmetine tahsis edilmek üzere İngiltere’de çok lüks yatlar imal etmekle ünlenmiş bir firmaya bir yat ısmarlanmış. Ona da hanedanı başlatan Osman Gazi’nin babası Ertuğrul’un adı verilmiş. Son hazırlıkları ve testleri yapıldıktan sonra 30 Aralık 1903 tarihinde merasimle hizmete girmiş. Ne var ki Abdülhamid’in uzun yolculukları olmadığı için onu hemen hemen hiç kullanmıştı. Savaş yıllarına denk gelmesine karşın dokuz yıllık saltanatı sırasında Sultan Reşat, birazcık da olsa tadını çıkarmaya çalışmışsa da, işgal ve mütareke yıllarında yat yine İstanbul’da bağlı kalmıştı. Cumhuriyetin ikinci yılında cumhurbaşkanlığının resmî yatı olarak tescil edilmişti.
Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul basınının ve iş adamlarının kurtuluş hareketine candan katılmadıkları, bir bölümünün olumsuz tavır takındıkları için İstanbul’a küstüğü söylenir. Hatta bir kez Hamidiye zırhlısıyla Boğaz’dan geçtiği halde şehre uğramadığı bilinir. Ama asıl gerçek, herhalde onun bilinçli bir şekilde Ankara’yı başkent olarak akıllara yerleştirmek, direnç gösteren yabancı elçilik ve temsilcilikleri kesin olarak oraya çekme siyaseti olmalıydı. Nihayet 1927’de İstanbul’a gelişi Ertuğrul yatıyla olmuştu. Dillere destan, muhteşem bir karşılamayla. Atatürk’ün hastalık dönemine denk gelen 1937 tarihinde Savarona’nın satın alınmasıyla Ertuğrul yatı devre dışı kalmış oldu. Atatürk Savarona’da sadece 54 gün kalabilmişti. Aslında ona on yıl boyunca kesintisiz hizmet vermiş asıl yatı Ertuğrul’du. Kalmalı, ihya edilmeli, müze yapılmalıydı. Sıradan bir gemi gibi sökülüp parçalanmak gibi bir kaderi olmamalıydı diye düşünürüm hep kendimce.
60’lı yılların en gözde sinema ve tiyatro oyuncularından Jeanne Moreau, uzun kariyeri boyunca canlandırdığı karakterlerle unutulmaz bir iz bıraktı. Büyük filmlerin büyük starı Moreau, ölmeden kısa süre önce yapılan bir röportajda “Ne için özlem? Özlem, eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsanız hissedeceğiniz bir duygudur. Aynı yerde kalakalan o kadar çok insan tanıyorum ki. Ve düşünüyorum, Tanrım, şunlara bakın! Ölmeden önce ölmüşler! Bu korkunç bir tehlike. Yaşamak bir risktir”.
Temmuz ayının son günü 89 yaşında ölen Fransız oyuncu Jeanne Moreau, 60’lı yılların en gözde sinema ve tiyatro oyuncularından biri; adı Ingrid Bergman, Sophia Loren ve Brigitte Bardot gibileriyle anılan büyük Avrupalı yıldız kuşağının üyesiydi. Dünya çapında onlar kadar tanınmamasının tek nedeni, Hollywood’a pek itibar etmemiş olmasıydı; her zaman Avrupa sinemasının bir ismi olmuştu.
Kuru ve boğuk, taklit edilemez sesi, koyu renkli etkileyici gözleri ve sanki surat asıyormuş izlenimi veren ağzıyla, tamamen kendine özgüydü. Karmaşık, esrarengiz ve tehlikeli kadın tipinin simgesiydi. Yetmiş yıl boyunca sürdürdüğü oyunculuk mesleğinde ekrana veya sahneye çıktığında, son yıllarındaki yardımcı roller dahil, seyircilerin dikkatini mıknatıs gibi çekmediği hiçbir oyun ya da film olmadı.
Oyunculuğu hiç bırakmayan, bunu bir “kariyer” değil bir “hayat” olarak tanımlayan Jeanne Moreau, 150 sinema ve TV filminde, sayısız tiyatro oyununda oynadı. 20. yüzyılın en büyük film yönetmenleriyle çalıştı. Hepsi de onu överek göklere çıkaran bu yönetmenler sayıldığında, bir sinema müzesine girmiş gibi oluruz. Aralarında Luis Buñuel, Elia Kazan, Orson Welles, Louis Malle, Michelangelo Antonioni, Jecques Demy, Tony Richardson, François Truffaut, Rainer Werner Fassbinder, Theodoros Angelopulos, Luc Besson ve François Ozon vardı. Bu saydığımız yönetmenlerin ilkiyle sonuncusu arasındaki yaş farkının 67 olduğu düşünülecek olursa, Jeanne Moreau’nun oyunculuk hayatının ne kadar uzun sürdüğü anlaşılabilir.
Gece/La Notte Jeanne Moreau, Antonioni’nin 1961 tarihli Gece (La Notte) filminde başrolleri Marcello Mastroianni ve Monica Vitti ile paylaşmıştı.
Oyuncu, 23 Ocak 1928’de Paris’te sorunlu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İngiliz olan annesi, Folies Bergère’de dansetmek üzere Paris’e gelmiş bir dansçıydı, babası ise bir kafe işletiyordu. Ama bu uzun sürmedi, işini kaybeden baba sık sık öfke krizlerine kapılan bir adam olup çıktı. Bir ara ailece o kadar yoksullaştılar ki, bir genelevin üstündeki tek odaya sığınmak zorunda kaldılar.
Tiyatro, Jeanne Moreau için yoksulluktan ve evdeki kargaşadan kaçış yolu oldu. Sık sık okuldan kaçarak tiyatroya gidiyordu. Yıllar sonra biyografisini yazan Marianne Gray’e oyunculuk hayatının başlangıcını, 16 yaşındayken 1944’te gördüğü Jean Anouilh’in Antigone oyununa borçlu olduğunu anlattı: “Hayret içinde kalmıştım çünkü Antigone’daki kız isyan ediyordu. Otoriteye direniyordu. Zamandan korkmuyordu. Onun gibi olmak istedim”. Konservatuara giren Jeanne Moreau, 1948’de, saygın tiyatro topluluğu Comédie-Française’in tarihindeki en genç oyunculardan biri oldu. Bir yandan da gangster filmlerinde oynamaya başlamıştı. Onu sahnede gören Louis Malle (ünlü yönetmen, o sıralarda tanınmamış bir belgeselciydi), Jeanne Moreau’yu ilk uzun metrajlı kurgulu filmi olan “İdam Sehpası”nda (Ascenseur Pour L’échafaud, 1958) ve aynı yıl “Âşıklar” (“Les Amants”, 1958) adlı ikinci filminde başrolde oynattı. Jeanne Moreau, film yıldızı olarak ilk şöhretini bunlara borçluydu; birkaç yıl sonra bu defa İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni’nin “Gece” (La Notte, 1961) filmiyle ününü pekiştirdi.
Ancak Moreau’nun yıldızının en çok parladığı yıl, 1962 olacaktı. Arka arkaya üç büyük yönetmen ve üç önemli filmde oynadı. Çoğu sinemaseverin onun ismi söylendiğinde ilk hatırladığı film olan “Jules ve Jim”deki oyunuyla sansasyon yarattı. Fransız yönetmen François Truffaut’nun en önemli filmlerinden olan “Jules ve Jim”de, bir aşk üçgeninin kadın tarafı olarak büyüleyici bir oyun çıkaran Jeanne Moreau, aynı yıl İngiliz yönetmen Joseph Losey’nin “Eva” ve Amerikalı oyuncu-yönetmen Orson Welles’in Kafka’dan uyarladığı “Dava” filmlerinde de boy gösterdi.
55 yıllık kült film Moreau, Joseph Losey’nin yönettiği 1962 tarihli Eva filminde başrol karakteri Eva Olivier’yi canlandırmıştı.
Ünlü yönetmenlerle daha sonra da çalışacaktı; en çok hatırlanılan rollerinden biri de, yine François Truffaut’nun yönettiği “Siyah Gelinlik”teki (La Mariée Était en Noire, 1968) düğün günü kocasını öldürenlerden soğukkanlılıkla intikam alan kara dul rolüydü. 60’lı yıllarda çevirdiği hemen hemen her film, sinema klasikleri arasına girdi. Bunlar arasında İspanyol yönetmen Luis Buñuel’in Octave Mirbeau’nun romanından beyazperdeye uyarladığı “Bir Oda Hizmetçisinin Hatıra Defteri” (Le Journal d’une Femme de Chambre, 1964), İngiliz yönetmen Tony Richardson’ın “Mademoiselle” (1966), Hollywood filmi “Sarı Otomobil” de (The Yellow Rolls-Royce, 1964) vardı.
Jeanne Moreau, Jean Cocteau, Jean Genêt, Marguerite Duras gibi döneminin önemli entelektüelleriyle arkadaştı. Sadece Jean-Paul Sartre’a tahammül edemediğini söylemişti: “Sartre, cehennem başkalarıdır diyor. Bana kalırsa, cehennem benim”.
Louis Malle’a göre bir oyuncu olarak büyüklüğü “birkaç saniye içinde yüzünden ruh halinin nasıl değiştiğini yansıtabilme” becerisiydi. Orson Welles’e göre ise “tanıdığı en büyük oyuncu”ydu. Bir insan olarak nasıl olduğunu, ölmeden kısa bir süre önce yapılan bir röportajda, “Fransız sinemasındaki Yeni Dalga akımına ve 1960’lara özlem duyuyor musunuz?” sorusuna verdiği cevap anlatıyordu: “Ne için özlem? Özlem, eğer her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsanız hissedeceğiniz bir duygudur. Aynı yerde kalakalan o kadar çok insan tanıyorum ki. Ve düşünüyorum, Tanrım, şunlara bakın! Ölmeden önce ölmüşler! Bu korkunç bir tehlike. Yaşamak bir risktir”.
Türk çizgiromanı ve okurları, gelmiş geçmiş en yetenekli sanatçılarından birini kaybetti. Gırgır’da başlayan parlak kariyeri, birçok dergide, televizyon programında, üniversitede devam etmişti; kurduğu dünyalar ve insanları da sayfalarda yaşamaya devam edecek. Kendi çizgileriyle Galip Tekin’in yaratımları, yaratıkları, insanları…
Galip Tekin 20 Nisan 1958’de Konya’da dünyaya geldi. Türkiye ilk olarak onu Oğuz Aral yönetimindeki, 70’lerin en çok satan dergisi olan Gırgır’ın çizeri olarak tanıdı. Erken dönemde herkes onu mizahi yönüyle bilse de, ilerleyen dönemlerde bilimkurgu tarzdaki işleriyle gündeme gelecekti.
Daha ilk yıllardan itibaren mizahi unsurlarla harmanladığı fantastik karakterler ve hikayelerle dikkati çekti. 1989’da Galip Tekin, Oğuz Aral’ın girişimiyle Dıgıl dergisini çıkartmaya başladı Dıgıl, haftalık bir mizah dergisi gibi gözükse de aslında Türkiye’de çıkarılan ilk çizgiroman-mizah dergisi olma özelliğini taşımaktaydı. Sonraki yıllarda aylık çizgiroman dergisi olarak yayınlanan L-Manyak, Lombak gibi dergilerin ilk örneğiydi.
Ertuğrul Akbay’ın Gırgır’ı satın almasından sonra Oğuz Aral, “oğlum” dediği Galip Tekin’i ve birçok Gırgır çizerini yanına alıp Avni’yi kurdu. Galip Tekin daha sonrasında, 90’ların başında Limon dergisinin Leman olmasında aktif rol oynadı ve ilk sayıdan itibaren gerek kendi yazıp çizdiği, gerek kendisinin yazıp Kemal Aratan’ın çizdiği öykülerle burada yer aldı. Mizah dergilerindeki okurla sohbet temasının öncülerinden biri oldu ve Leman’da yaptığı “Pı’ya Mektuplar” köşesiyle okurla sohbet eden bir karakter olarak kendisini kullandı.
1986’da Galata Köprüsü’nün altında birahane olarak açılan “Kemancı”, 4 Kasım 1993’de Sıraselviler’e taşındı. Bu dönemde, Kemancı’nın ortaklarından ve işletmecilerinden biri oldu. Alt katta çıkan gruplar arasında Volvox (Şebnem Ferah, Özlem Tekin, Gül Ağırca ve Ebru Bank-Eroğlu), sonradan Duman grubu olan Mad Madame (Kaan Tangöze, Yakup Trana, Ari Barokas, Tercan Şener), Teoman Yakupoğlu ve grubu Indians, Funk Doctors, Blue Blues Band ve Cins gibi isimleri sayabiliriz.
Gençlerin ve müzikseverlerin uğrak mekanı olan Kemancı; Metallica, The Cult, Jimmy Page ve Robert Plant gibi dünyaca ünlü müzisyenler ve gruplar tarafından ziyaret edildi. Galip Tekin, çizgiromancı kimliğini Kemancı’nın koridorlarına ve iç tasarımına da taşımıştı. Girişten itibaren duvarlarda Alien filmlerinin Oscar ödüllü tasarımcısı H. R. Giger’ın ve ünlü Fransız çizgi romancı Moebius’un çizimlerine yer verilmişti. İşletmeciliğin yanısıra asıl mesleğinden de kopmadı ve Kemancı’daki küçük ve mütevazı odasında çizmeye devam etti.
2000’lerin ikinci yarısında kapanan Kemancı’nın ardından, kendisini tamamiyle mesleğine adadı. Çizgiromanın yanısıra Boğaziçi Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi ve çeşitli eğitim kurumlarında çizgiroman üzerine dersler vermeye devam etti. “Alacakaranlık Kuşağı”na benzeyen ve Türkiye’de daha önce hiç denenmemiş bir formatta olan “Acayip Hikayeler”, 2012’de Star TV’de yayınlanmaya başladı ve büyük ilgi gördü. Her bölümde değişen oyuncu kadrosunda; Altan Erkekli, Haluk Bilginer, Şevval Sam, Levent Üzümcü, Tamer Karadağlı, Cem Özer gibi ünlü oyuncular yer aldı. Çizgi roman ve rock müziğin tekrar biraraya gelmesiyle, Kemancı’nın eski müdavimlerden Hayko Cepkin programın sunuculuğunu üstlendi. Bu dönem, haftalık mizah dergisi Uykusuz’da, son olarak da 2016’da çıkan aylık çizgiroman dergisi Hortlak’ta çizmeye devam etti. 6 Temmuz 2017’de Arnavutköy’deki evinde vefat eden Galip Tekin, Küçükçekmece Mezarlığı’nda yatıyor.
Hikaye arayışları…
Galip Tekin, dergilere çizmediği zamanlarda da kendisi için çizerdi. Bu çizimleri, tasarladığı hikayelere geçiş noktası olarak kabul ederdi. Çizimlerin etrafında aldığı notlar, bazen bir karakterin tasarımı ile alakalı bir detay, bazen hikayede yer alacak bir söz, bazen de hikayenin bizatihi ismi olurdu. Bu çizimleri kendisi hem “çizgi çalışması” hem de “hikaye arayışı” olarak tanımlardı.
Uçak çizmek, çizmediğini de bilmek
Uçan tüm cisimler, ama özellikle eski tip uçaklar Galip Tekin’in eskiz defterlerinde ve sonrasında hikayelerinde en çok yer alan objelerdendi. Bu uçakların modellerini ve özelliklerini, hikayede bu bilgilerin yeri olmasa da çok detaylı biçimde araştırırdı.
‘Köpekbalıkları insan olsaydı…’
Galip Tekin’in takıntılı olduğu canlıların başında köpekbalığı gelirdi. Köpekbalıkları hikayelerinde hemen hemen hiç yer almamıştır ama eskiz defterlerinde çok özenle çizilmiş, hatta suluboya ile ton verilmiş yüzlerce köpekbalığı deseni vardır.
Yaratık yeşili
M. K. PERKER
Yıl 1990… Gırgır dergisi Avni, Fırt ise Fırfır olmuştu. Bunun yanısıra, üçüncü bir dergi, Dıgıl’ı çıkartıyorduk. 1990 yılının son haftasıydı. Oğuz Abi yurtdışında olduğu için bütün dergilerin yönetiminden Galip Abi sorumluydu. Yanında sayfa sekreterimiz Aydın Abi’yle birlikte Dıgıl’ın kapağındaki karikatürün renklerine karar veriyorlardı. Galip Abi, Aydın Abi’ye tek tek renkleri tarif etti: “Şurası mavi, şurası sarı, şurası zemin sarı, şurası da yaratık yeşili…” Yaratık yeşilini duyunca ben kafamı kaldırıp şaşkın şaşkın baktım. Sonra Galip Abi yürüyüp odasına gitti. O gidince ben de Aydın Abi’ye sordum, “Yaratık yeşili nedir abi?” Aydın Abi de cevap verdi: “Bildiğin yeşil…”
Kemancı’da bir oda
SİNAN ÇETİN
Galip Tekin, Plato Film’e geldiğinde büyük bir nezaketle bir senaryo yazmak istediğini söylemişti. Ben de onun hayranıydım, ama o güne dek hiç tanımıyordum. Kol kola girip Taksim’de, Cihangir’in ara sokaklarında, sahilde senelerce senaryolar konuştuk. Plato’nun bahçesinde onu görmediğim zaman büyük bir eksiklik hissederdim. Arnavutköy’de evime gelmesi, birlikte bisikletle dolaşmak ikimizi de çok mutlu ederdi. Kemancı’da küçücük bir odada, küçücük bir lambanın altında dünyanın en büyük hikayelerini çizerdi. Hayatımızdan sessizce gitti. Çok özleyeceğim Galip’i. Çok.
Çok yalnız çok sosyal
SUAT GÖNÜLAY
Bir sanatçının, yaratım süreci için gerekli olan yalnızlık ve yalnızlıkla başedebilme becerisi, bu derinlik içinde deliliğini kontrol altına alabilmesi zorlu bir savaştır. Galip Abi gibi mizah dergilerinde yetişen bir çizgiromancı için işler bu anlamda daha zordur. Haftalık dergiler için biraraya gelme zorunluluğu ve buradaki sosyalliğin lezzeti, çizgiromancıları da müptela etmişti. Öyle ki, Gırgır dergisi dağıldıktan sonra Galip Abi bir rock-bar açmıştı ve orada dapdaracık bir odaya çalışma masasını kurup çizmeye devam etmişti. O, kalabalık içinde kendine bir karadelik açabilme yeteneğine sahip, belki de dünyadaki tek çizgiromancıydı. Hep çok yalnızdı ve hep çok sosyal.
Tarih öncesi”nden…
NEBİL ÖZGENTÜRK
Bir dostumu, mizahımızın asi ve fantastik çocuğunu ne yazık ki kaybettik. Çok üzüldüm, titredim can sıkıntısından. Muhabbetim çok fazlaydı Galip’le… Beyoğlu kültür hayatından, Cağaloğlu’ndaki Günaydın yıllarından, Gırgır günlerinden. Sinemaya, ekranlara “acayip hikaye”ler yazdığı zamanlardan… Mizahımızın devi ve Gırgır’ın babası Oğuz Aral’a evlatlık yaptığı 80’lerden. Ve birlikte kotardığımız “Snipper” adlı acayip ve tuhaf projeden! Kendisi de zaten büyük ve acayip bir hikayeci, özgün bir çizerdi… Çizgi ve hikayeyi birleştirir görkemli evrensel çizgi romanlar oluştururdu. Büyük ve farklı yeteneğini, Boğaziçi başta, zirve üniversiteler de farketmiş ve kendisinden “mizah-çizim” dersleri vermesini istemişti! Fantastik hikayelerde çığır açmış, fantastik diyebileceğimiz olaylar yaşamıştı yarım yüzyılı aşkın hayatında! Ona dair ne varsa, sanki “tarih öncesi”ne ait… Bugünle ilgisi yok.
Halikarnas’ın ünlü ‘Balıkçı’sı Cevat Şakir Kabaağaçlı, hem eserleri hem yaşamıyla Bodrum ve havalisini dünyaya tanıttı. Onunla 60’lı yılların başında tanışan yazarımız Ozan Sağdıç, Ankara’yı sular-seller götüren yağmurlu bir günde yaşadıklarını; ünlü yazarla Bodrum’da ve Mavi Yolculuk’ta yollarının nasıl kesiştiğini anlatıyor.
Ankara’daki Hayat dergisi bürosu, Ulus’taki ilk yerinden, gelişen şehrin yeni merkezi Kızılay’a, İzmir Caddesindeki bir apartmanın beşinci katına taşınmıştı. O zamanlar Cumhuriyet gazetesinin bürosu da hemen yanımızdaki Kocabeyoğlu Apartmanının birinci katındaydı. Büroda tek başıma olduğum için istihbaratımız yoktu ve onu da yandaki komşu bürodaki arkadaşlardan alabilme şansımın artmasından dolayı, bir bakıma iyi olmuştu bu değişim.
Merkezî bir yerde olduğumuz için ziyaretçilerimiz de artmıştı. Karışanım görüşenim olmadığından, büroyu neredeyse evim gibi döşemiştim; güzel bir müzik seti de yerleştirmiştim, bol bol klasik müzik dinleme fırsatım oluyordu.
Bodrum’un bakir zamanları Ozan Sağdıç’ın, İzmir’in ünlü fotoğrafçısı Mustaf Kapkan ile birlikte yaptığı ve akşamında sürpriz bir şekilde yemekte Cevat Şakir ile buluşacağı Bodrum ziyaretinin anısı, 1960’lar.
1963 yılı olmalıydı; sıcak bir Temmuz günüydü. Bir yandan fotoğraflarımı düzene sokmaya çalışıyor bir yandan da pikaba Beethoven’in Beşinci Senfoni’sinin plağını koymuş, onu dinliyordum. O zamanlar plak koleksiyonu yapmaya yeni başladığım için, bu edindiğim beş-altı plaktan biriydi. Derken zil çalmadan, onun yerine kapıya adeta tokmak darbeleriyle, Beşinci Senfoni’nin başlangıcındaki o ünlü girişin temposuyla “ta ta ta taaam” diye vuruldu. Kapıyı açtığımda kan ter içinde yaşlı bir adam, adeta bomba düşmüş gibi içeriye düştü: “Aç evlât aç, kulağımızın pası silinsin” diye haykırıyordu.
Salona geçtiğimizde en yakın koltuğa yığıldı. Onun isteği üzerine ses yükselticisinin düğmesini sonuna kadar çevirdim. Kendi soluklanması sakinleşene ve plağın o yüzü sonlanıncaya kadar bekleştik. Müziğin sesi kesilince kendisini tanıttı: “Ben Cevat Şakir” dedi.
Kulağımızın pası silinsin!
Ozan Sağdıç, Hayat’ın Ankara ofisinde Beethoven’in 5. senfonisini dinlerken kapı çalınmış, içeriye “Aç evlat aç, kulağımızın pası silinsin” diyerek yaşlı bir adam girmişti. Bu, Cevat Şakir’den başkası değildi.
Aslında onu hemen tanımıştım ama renk vermemiştim. Çünkü bir süre önce Türkiye’de ilk kurulan otel-motel zinciri Tusan’ın ilk tesislerinin açılışları için Truva, Bergama, Kuşadası, Efes ve Pamukkale’yi içeren bir tanıtım gezisine bir grup gazeteci davet edilmişti. O grupta örneğin Halit Kıvanç vardı ve kendisiyle uzun dostluğumuzun ilk tanışması gerçekleşmişti. Aklımda kalan her gazeteden birer kişi katılmıştı, ancak Cumhuriyet’ten bir muhabir bir de foto muhabiri vardı: Mücahit Beşer ile Aydın Dörder… Şirketin anı defterini bana da uzattıklarında bir espriyi kaydetme fırsatı doğmuştu; şöyle yazmıştım: “Bu gezide aramızda güçlü imzalar vardı. Ancak en güçlü ekip yine de Cumhuriyet ekibiydi. Baksanıza adamlar dörder, beşer gelmişler”.
Her neyse… İşte bu topluluğa, ziyaret ettiğimiz yerler hakkında bilgi verecek rehberler hazır bulundurulacaktı. Efes ve Pamukkale’deki Hierapolis ören yerlerini de Halikarnas Balıkçısı anlatacak demişlerdi. Ne yazık ki Efes’te geçirdiğimiz gün, Balıkçı bir İngiliz bakana mı ne mihmandarlık yapmaktaymış; biz kendisinden yararlanamadık. Onu ancak Pamukkale’ye yetiştirdiler. Orada onun sözcüğün tek anlamıyla görkemli tek kişilik tiyatrosuna (rehberliğine diyemeyeceğim) tanık olmuştuk. Her bir anıtın önünde, bizi antik Yunan ya da Roma dönemine götürüyor; o çağlardan bir kahramanı dinlercesine onun gürleyen teatral sesinde kendimizi kâh bir trajedi kâh bir komedi içinde buluveriyorduk. Zaman zaman bizi Olimpos’a çıkarıyor, mitolojinin tanrılarıyla ve tanrıçalarıyla tanıştırıyordu. O gün çok kısa sürdüğü ve bir grup içinde bulunduğumuz için yüzyüze tanışmamız mümkün olamamıştı. Ama ben onu yakından görme fırsatını yakalamıştım.
Gelelim biz yine Ankara’daki öykümüzün devamına… Halikarnas Balıkçısı kendisini tanıttıktan sonra, orada hangi nedenle bulunduğunu anlatmaya başladı. Aslında aradabir onun yazıları da çıkardı ya, kendisine yardımcı olurlar niyetiyle Cumhuriyet’in Ankara bürosunu arıyormuş. Onların tabelasını görememiş, bizim balkonumuz boyunca uzanan koskoca “Hayat ve Ses Ankara Bürosu” levhasını görmüş. Bunlar asıl adresi bilir deyip, beş kat merdiveni tırmanmayı göze almış. Kat hizasına gelince de Beşinci Senfoni’nin daireden taşan melodileri onu mıknatıs gibi kendine çekmiş. Ankara’ya geliş nedeni de, oğlunun asker olması, havacı seçilmesiymiş. O günlerde de Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’di; oğlunu iyi bir yere yerleştirsin diye ricaya gelmiş. Bir yandan da “Ben hiç böyle işlerin adamı değilim ama, evlat derdi beni torpil arama yollarına düşürdü işte” diye kendi kendince yakınıyordu.
Şans kapıyı çalınca! Cumhuriyet gazetesinin bürosunu arayan Cevat Şakir, “Hayat ve Ses Ankara Bürosu” tabelasını görünce, adres sormak üzere uğramış, yazarımız Ozan Sağdıç, Balıkçı’nın bu harika portrelerini çekme fırsatını bulmuştu.
Ne de olsa Ege çocuğuyuz; onun 30 öyküsünü içeren ilk öykü kitabını ortaokul ikinci sınıfındayken okumuşuz ve o kitabı iş dersimizde usulüne tam uygun bir biçimde profesyonelce ciltlediğimiz için resim-iş öğretmenimizden 10 numara almışız. Aramızdaki sohbet koyulaşınca, hazret Cumhuriyet gazetesini aramayı da, İrfan Tansel’i de, herşeyi unutuverdi. “Boşver” dedi, “Sabahattin Eyüboğlu’yla tanışıklığımız, Bedri Rahmi’yle dostluğumuz ortaya çıktı. İş takibini de yarın yaparız, günler çuvala girmedi ya… Söz “Mavi Yolculuk”lara sıçradı, döndü dolaştı, ortak dostumuz İzmir’in en kral fotoğrafçısı, Bodrum sevdalısı Mustafa Kapkın’a ulaştı. Bu arada sırası geldikçe ona fotoğraflar, albümler gösterdim. Hepsini olağanüstü bir dikkatle izledi.
Yazın o sıcak günlerindeki boğucu havası, Ankara iklimini iyice esir almıştı. Kapıdan pencereden büronun içine de sızmıştı. Balıkçı “Yahu reis” dedi, “şu Ankara’da şöyle açıkhavada oturulacak bir yer yok mudur, gidip serinleyelim”.
O zamanlar Kızılay’ın göbeğinde mevcut Ulus Sineması ile Yapı Kredi Bankası arasında halen de bulunan, ancak daralmış ve işlevi değişmiş üçgen biçiminde oluşan meydancığa, Restoran Cevat isimli bir işletme birkaç masa koymuştu. İçki yasağı henüz olmadığı ve yadırganmadığı için, alenen bira da içilebiliyordu. Üstad ile bürodan çıktık, gidip bir masaya oturduk. Serinletecek biralar masamızda, yeniden sohbete başladık.
Ankara’nın ünlü “Kırkikindi” yağmurları vardır. Çoğu zaman düzenli olarak bir aydan fazla sürdüğü için bu adla anılır. Sabah gökyüzü açıktır, öğle saatlerinde bulut toplamaya başlar, ikindi vakitlerinde sağanak yağmur yağar. Memurların mesai bitimine rastladığı için ironik olarak “Memur ıslatan” da denilir bu yağmurlara. Tam da mevsimiymiş galiba, önce tozkoparan bir esinti çıktı. Meydanın diğer köşesinde sonradan Ankaralıların “Gökdelen” diye adlandırdığı, o zamanın en yüksek binasının inşaatına yeni başlanmış, henüz temel kazısı aşamasında. Oradan rüzgârın havaya kaldırdığı toz toprak bir anda üstümüze geldi, yüzümüze gözümüze çarptı. Ama üstat ona mı bakar; esinti çıktı ya, bir memnun kaldı ki, “Es bre deli rüzgâr” diye bağırıp çağırmaya başladı.
Kırkikinde veya ‘Memur ıslatan’ yağmurlarıOzan Sağdıç, tanıştıkları gün Cevat Şakir’i Restoran Cevat’a götürmüş, dışarda bir masada otururlarken Ankara’nın meşhur “memur ıslatan” yağmuru başlamıştı. Önceleri “Islat bizi yaratılışın yağmuru” diye seslenen Halikarnas Balıkçısı, yağış şiddetlenince “Reis, biz de tüysek iyi olacak galiba” demek zorunda kalmıştı. Sağdıç’ın objektifinden o günkü yağmurun azizliğine uğrayan Ankaralılar.
O esinti birkaç dakika ya sürdü ya sürmedi, alnımıza küçük damlacıklar halinde bir çiselemedir başladı. Bu durum bizim üstadı daha bir coşturdu. Gömleğinin düğmelerini paralarcasına çözüp önünü neredeyse göbeğine kadar açtı. Bu arada gökyüzüne sesleniyor, adeta nutuk atıyordu: “Ey Yaradılış, bize ihsan buyur! Islat bizi yaradılışın yağmuru”. Bu arada küçük damlalar giderek büyümeye sıklaşmaya başlamıştı. Bizden başka ayrı ayrı masalarda iki çift daha oturmaktaydı. Daha yaşlıca olanı esinti çıkar çıkmaz kalkmış, restoranın mağara ağzına benzeyen karanlığında kaybolmuşlardı. Genç çift ise biraz daha dayanmıştı, yağmur hızlanınca onlar da meydanı terkettiler. Balıkçı “Islanalım be yahu, yaradılışın yağmuru bu” diye seslenirken bana döndü, “Ne dersin Reis, şöyle bir ıslanalım değil mi” diye sordu.
Sordu diyorum ama, bu soruyu benden tasdik bekler biçimde sormuştu. Yaşlı başlı, saygı duyduğum bir kişi, ne diyebilirim ki… O ıslanmayı öneriyorsa, bize de ıslanmak düşüyordu elbet. Sesim çıkmadı, yüzüne bakıp gülümsedim sadece. Ancak birkaç dakika sonra işin rengi tamamen değişti. Balıkçı sürgüne gönderilmeden önce Ulucanlar hapishanesinde bir süre yatmış. Ankara hakkındaki bilgisi sınırlı. Tabii, Kırkikindiler ne menem bir şey, o konuda hiçbir deneyimi yoktu herhalde. Çisenti sağanak halini alınca suya dalmış çıkmış gibi sırılsıklam ıslandık. Yüzüne bakıyorum, gittikçe değişen bir ifade… O ilk feryatlardan eser kalmadı. Sonunda “Reis” dedi, “biz de tüysek iyi olacak galiba, yukarıdaki işi azıttı”. “Yaradılış” artık “yukarıdaki” oluvermişti. O mevhum güce elveda deyip sonunda biz de restoranın kapalı yerine sığındık.
Artık Balıkçı da aranılan dostlar listesine kaydedilmişti. Bir gün onunla yine sıcak bir yaz günü İzmir’de Kemeraltı caddesinin girişinde karşılaştım. Elinde fileye konulmuş bir paket vardı. “Hayrola, nereden böyle?” diye sordum. “Balık pazarından kokmuş balık aldım” dedi ve hemen ilave etti: “Evde karıdan garanti azar işiteceğiz. Ama balıksız da olmuyor ki…” Bunları söyledikten sonra “Eve gel, eve” deyip ayrılacaktı ki; “Geleyim ama, önce adresi söyler misin?” dedim. Sokağın adını söyledi, numarasını söylemedi: “Sokağa girince anlarsın zaten, orada bir tek namuslu adam evi var!”. İyi de, “namuslu adam” evi nasıl olur, nereden anlaşılacak, onu sordum. “Adaaam sen de” dedi, “Namuslu adam evi bir, bilemedin iki katlı olur. Ötekilerin hepsi apartman oldu yahu…” diye açıkladı. O zamanlar daha kat mülkiyeti yasası çıkmamıştı. Apartman denilince bir tek adamın mülkü olurdu, o da ancak zenginlerin kârıydı. Balıkçının düşüncesine göre dürüstlükle zenginlik pek birarada olamazdı galiba.
‘Balıkçı’nın sıcak tebessümü
Hayat dergisinin Ankara ofisinde gerçekleşen tesadüfi buluşmada laf lafı açarken, Ozan Sağdıç parmağını deklanşörden ayırmamıştı.
İzmir’e her gidişimde, Mustafa Kapkın’ın fotoğraf stüdyosu merkez istasyonum olurdu. Önceleri Karşıyaka’da idi, Büyük Efes oteli yapılınca caddeye bakan mağazalardan birini tutmuştu. Arada bir onun sualtı fotoğrafları bizim dergide de çıkardı. Beni de işine iyi asılan yetenekli bir genç olarak gördüğü için ona konuk olmamdan hoşlanırdı. İzmir’den dergiye doğrudan postalamam gereken fotoğrafların filimlerini onun karanlık odasında yıkardım. Bodrumlu ve dalma meraklısı olduğu için sık sık iki günlüğüne oraya giderdi. Denk gelmişsem, beni de götürürdü. İşte bunlardan birinde yine onun arabasına bindik, Çeşmealtı yakınlarında bir balıkçıya uğradık, Mustafa Abi “Bodrum’da bulamayız, tedbirli gitmek gerek” dedi, bir kilo karides aldı. Bodrum niyetiyle yola çıktık. Karidesler, akşam gideceğimiz meyhaneye “Şunları hallediver ustacığım” diye bırakıldı.
Mustafa Abi kendi işlerine dalmışken, ben de alabildiğine bakir, henüz yapılaşmamış Bodrum’un o halinin fotoğraflarını çekmek üzere yürüyüşe çıkmıştım. Akşam meyhanede buluştuğumuzda bir sürprizle karşılaştık. Halikarnas Balıkçısı oradaydı! Yabancı birilerine rehberlik yapacakmış “Bodrum’da buluşalım” diye sözleşmişler. Ertesi gün ekiple buluşacakmış. Tabii meyhanenin içi bir şenlik. Masalar ayrı ayrı değil, tüm masalar tek bir masa gibiydi. Cevat Şakir baş aktör, şov yapıyordu sanki. Arada biri ortak anılarından bir şey ortaya atıyor, onun üzerine çeşitlemeler filan… Bu muhabbet içinde, getirdiğimiz karidesler eridi gitti. Mustafa Abi onları alırken işi abarttığını düşünüyordum. Şimdi o “Keşke bir değil, birkaç kilo almış olsaydım” diye yakınıyordu.
Yeni yayın hayatına giren Bilgi Yayınları’nın kapak düzenlerini ben yapıyordum. Azra Erhat Mavi Yolculuk’la ilgili bir kitabını getirmişti. Aklımda Balıkçı’nın bir hayli zaman önce çizmiş olduğu, mitolojik öğelerle süslü naif bir Ege haritası vardı. Ona benzer bir haritanın kitaba iyi oturacağını düşünmüştüm. Azra Hanım “Bizim ihtiyara şimdi benim bunu anlatmam çok zor” dedi, “En iyisi sen kendin konuş”. Reise telefon açtık, dileğimizi elimizden geldiği kadar anlattık. Hiç gözardı etmemiş. İsediğimizden âlâsını gönderdi. Ben basit bir şekilde renklendirdim. Kitap öyle bir kapakla satışa çıktı.
Birkaç kez daha yollarımız kesişti. Onu son görüşümde Büyük Efes otelinin barının karşısındaki bir kanepede boydan boya uzanmış haldeydi. Bir Amerikalı gazeteciye sandalında kıyı kıyı giderken ayağıyla yekeye nasıl kumanda ettiğini göstererek anlatıyordu. Uygulamalı anlatım son bulunca karşısına dikildim. Gözlerinin feri hiç eskisi gibi değildi. “Beni tanıyamadın mı yoksa” diye takıldım. “Tanımaz olur muyum evlat”” dedi “işin feci yanı, asıl ben kendimi tanıyamaz oldum”.
Aradan bir yıl kadar geçti, 1974’e geldik. Turizm Bakanlığına tesadüfen bilgi almak için uğramış olan bir Fransız ve bir İtalyan fotoğrafçıyla tanıştım. Yolculuklarının bir etabı da Marmaris’ten bir tekne kiralayıp, bir Mavi Yolculuk gerçekleştirmek imiş. Onlarla biraz ilgilenince, beni rehber gibi görmeye başladılar, “İstersen bize katılabilirsin” dediler. Benim Mavi Yolculuk konusunda hiçbir deneyimim yoktu. Ancak teklif çekici olunca “okey” dedim.
Biz bir çok koylara gire çıka, içimize sindire sindire dolaşıp dururken, sıra Bodrum’a geldiğinde rıhtıma yanaştık, karaya ayak bastık. Hemen fırlayıp turizm bürosuna uğradım. Amacım, yol arkadaşlarıma biraz da medeniyet göstereyim niyetiyle yardım istemekteydi. O sıralarda Ankara’dan çok iyi tanıdığım bir hanım arkadaş büro şefi olarak atanmıştı. Bize VIP muamelesi yapacağından kuşkum yoktu. Ancak o bambaşka havalardaydı. Ne oldu, bilir misiniz? O gün ve o saate, kısa bir süre önce yapılmış olan Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının açılışı yapılacakmış. Herkes oraya gidiyormuş. Durumu yol arkadaşlarıma anlattım. Onlar da bana katıldılar, hep beraber tören alanına yürüdük.
Çağrılı değildim, hiçbir haberim yoktu Bodrum’da anıt niteliğinde bir mezarı yapıldığından. Halikarnas’ın ünlü Balıkçı’sı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ilk ölüm yıldönümü olan günde, adına düzenlenmiş anma gününde, tamamen bir rastlantı eseri olarak Bodrum’a uğramıştık. Gariptir, sanki Balıkçı’nın ruhu gaipten benim için özel bir çağrı yapmış gibiydi.
ARDINDAN
Fikret Hakan’dan kızına kahve falı
Geçen ay çok değerli bir arkadaşımızın kaybı, Ankara büromuza yapılan bir başka ziyareti de anımsattı. Takvimler 1966 ya da 67 yılını gösteriyordu. Daha önce sözünü ettiğim büro apartmanın beşinci katındaydı. Tırmanmak zor oluyordu. Yandaki Aydın Apartmanı daha yeni bir yapıydı ve birinci kattaki iki daireden biri boşalmıştı. Hemen oraya taşındık. Bu arada Cumhuriyet bürosu da Atatürk Bulvarı’na taşınmıştı. Biz bu kez Milliyet’in bürosuna kapı komşusu olmuştuk. Benim pikapta dönen plaklarla o gümbür gümbür senfoniler, konçertolar berdevam. Yakın komşumuz Ankara Sanat Tiyatrosu’nun tüm sanatçılarıyla arkadaşız, içli dışlıyız. Zaman zaman ben onların kulisindeyim, sahne fotoğraflarını çekiyorum, dergi kapaklarını yapıyorum. Onlardan bazıları da benim konuğum oluyorlar.
Adalet Ağaoğlu Fransız oyun yazarı Armand Salacrou’nun Durand Bulvarı oyununu Türkçeye çevirmiş, kardeşi Güner Sümer de sahneye koyuyor. Gala temsiline yazarın kendisi de davet edilmişti. Ben de çok güzel portelerini çekmiştim. Oyunun çok geniş bir oyuncu kadrosu vardı. Sinema oyunculuğu kariyerinin zirvesinde olan yakışıklı Fikret Hakan da konuk oyuncu olarak rollerden birini paylaşmıştı.
Günlerden bir gün yine ben müzik dinliyordum; büromuzun kapısı çalındı. Açtım baktım, Fikret Hakan yanında küçük bir kız çocuğu ile ziyarete gelmişler. Buyur ettim, oturdular. Fikret kızını annesinden (o günlerde bizce meçhul olan) bir günlüğüne “ödünç almış” olmalıydı. Belki bir yerlerde gezdirmişti kızını. Belki de gözlerden ırak bir köşede başbaşa olmayı yeğlemişti. Ben çocuğa çikolatin verdim, babasına da kahve ikram ettim. Biraz havadan sudan, sanattan filân sohbet ettik. Ayni yılın çocuklarıymışız, ikimiz de 1934 doğumluyduk. Üstelik babası Balıkesir Lisesi’nde öğretmen, annesi de Balıkesir Memleket Hastanesi’nde başhemşire olduğu için hemşehri de çıkmıştık. Ben baba-kızın birbirleriyle ilgilenmelerine fırsat vermeye dikkat gösterdim. Fikret Hakan içtiği kahvenin fincanını “Hadi bakalım, baba-kız ortak bir fal kapatalım” diye tabağına ters kapatmıştı. Bir süre sonra fincan soğuyunca açtı, birlikte fincanın içindeki telve kalıntılarını kimi kez çocukça ifadelerle birlikte yorumlamaya çalıştılar. Bu manzara kaçmazdı. Hemen bir fotoğraflarını çektim.
Bir ara Fikret Hakan kızına “Sen burada uslu uslu otur, baba hemen gelecek” dedi, çocuğu bana emanet edip, bürodan ayrıldı. Ben herhalde AST’ta bir işi vardı, oraya gitmiştir diye düşündüm. Oysa o hemen Kocabeyoğlu pasajından geçip, tam arkamızdaki ünlü Ersan Plak mağazasından bir LP alıp geri dönmüştü. “Güzel bir vakit geçirdiğimiz bu günün anısına” deyip bana armağan etti. Plak koleksiyonumdaki DG markalı Lorin Maazel’in yönettiği Berlin Filarmoni’nin icrası Brahms’ın 3. Senfonisi o günün ve Fikret’in yadigârıdır.
O günün bir diğer yadigârı olan yukardaki fotoğrafta Fikret Hakan’ın falına baktığı sevimli kız çocuğu, olasıdır ki, onun bir süre gözlerden uzak tuttuğu tek kızı, annesi Neşecan Hanım olan Elif’ti.
Fikret Hakan ve kızı 1960’lı yılların ortalarında Ankara’da.
İstanbul’un dokusu 55-60 sene önce kuşbakışı böyleydi; nüfusu ise sadece 1.5 milyon civarındaydı. Tarihî binaların yanında yeni yapılar yükselmeye, İstanbul’un silueti yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Yine de nefes alan bir şehir, temiz bir denizle iç içe yaşayan İstanbullular ve yaşayan bir tarih vardı.
1- Yıldız Sarayı: Özellikle II. Abdülhamid tarafından büyük bir bahçe içinde inşa ettirilen, birçok köşkten oluşan 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başına ait saray yapıları. Yıldız Teknik Üniversitesi de burada kurulduğundan sarayın adıyla anılmakta.
2- Ertuğrul Tekkesi:(Şeyh Zafir Külliyesi) İstanbul’da en iyi korunmuş tekke yapılarından biri. Saadi Tarikati tarafından kullanılan 19. yüzyıl sonuna ait külliye de mescit-tevhidhane (bugün cami), Şeyh Zafir Türbesi, kütüphane, harem ve misafirhane köşklerinden oluşuyor.
3- Dolmabahçe Sarayı: 19. yüzyıl ortalarında Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen sahil sarayı. Fotoğrafta daha çok harem ve veliaht şehzadelerin kullandığı yapıları görülüyor. Bugün Milli Saraylar’a bağlı anıt ve çeşitli koleksiyonların sergilendiği müzeler.
4- Akaretler: Sultan Abdülaziz tarafından yakınlarda inşa ettirmek istediği camiye gelir sağlamak üzere inşa ettirilen, daha çok Dolmabahçe Sarayı çalışanlarının oturmasına tahsis edilen sıra evlerden oluşan yapı grubu.
5- Maçka Silahhanesi ve Karakolu: Sultan Abdülaziz tarafından 1873/75 tarihinde inşa edilen silahhane ve karakol bina- ları. Bir süre Jandarma Komutanlığı olan yapılar 1955 yılından itibaren İstanbul Teknik Üniversitesi tara- fından kullanılıyor.
6- Lütfi Kırdar Spor Sarayı / Kongre Merkezi: 1948’de Vietti-Violi, Şinasi Şahingiray ve Fazıl Aysu tarafından inşa edilen, o zamanki adıyla Spor ve Sergi Sarayı, uzun süre kentin tek kapalı spor salonu olmuştu. 1988 yılında, inşa ettiren belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın adını aldı. Bir çok etkinliğe hizmet ettikten sonra 1992-1996 yılında kongre salonuna dönüştü- rüldü.
7- Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu: Dolmabahçe vadisinde 1947 yılında açılan ve günümüze kadar faal bir şekilde kullanılan tiyatro sahnesi.
8- Harbiye: 1835’te Harp Okulu olarak inşa edilen yapı, 19. yüzyıl sonuna kadar değişik eklerle yenilenip genişletildi. 1959’dan itibaren Askeri Müze koleksiyonları sergilenmeye başlandı, 1993’te bütün bina elden geçirilip modern eklerle günümüzdeki görünümünü aldı. Cadde cephesinde, orta kısımda Menderes döneminde yıktırılan bölüm, sonradan müze olarak tekrar inşa edildi.
9- İstanbul Radyo Evi: Bir mimarlık yarışması sonunda başarılı olan İsmail Utkular, Doğan Erginbaş ve Ömer Günay tarafından tasarlandı. 1946’da temeli atılan yapı 1949’da kullanıma açıldı.
10- Taşkışla: 1846-1852 yılları arasında İngiliz mimar Williams James Smith ve yardımcısı İstefan tarafından yapıldı. Yeni Rönesans üslubuyla Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Askerî Tıbbiye) için hastane olarak tasarlanan yapı, askerî kışla olarak da kullanıldı. Cumhuriyetten bu yana İTÜ Rektörlüğü ve Mimarlık-İnşaat Fakültesi olarak işlev görüyor.
11- St. Esprit Katedrali ve Notre Dame de Sion: 19. yüzyıl ortalarında İstanbul Katolik cemaatine hizmet verecek bir katedral olarak inşa edilen büyük kilise, halen aynı amaçla kullanılıyor. Yapının yanında kiliseden tamamen bağımsız bir birim olarak Notre Dame de Sion Kız Lisesi binaları var.
Cumhuriyetin ilk yılları küresel ekonomik krizin de yaşandığı yıllardır. Bu nedenle “yerli malı kullanmak” hedeflerden biri olur. 1929’dan itibaren Galatasaray Lisesi bahçesinde düzenlenen “Yerli Mallar Sergileri” Ağustos ayında açılır. 11 yıl boyunca süren bu sergilerde hem devlet kuruluşları hem de özel kuruluşlar pavyonlar kurar, mallarını tanıtırlar. Yerli Malı Sergileri’nde orkestra ve bando popüler şarkılar çalar, hususi radyo yayını da İstiklal Caddesi’ne konan hoparlörlerle halka dinletilir. Zaman zaman Cumhuriyet Gençler Mahfili tarafından temsiller verilir, bazı yıllar Lunapark açılır. 1937’deki Yerli Mallar Sergisi’ni gezen hanımlar ve çocukları…
19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve giderek yaygınlaşan fotoğraf, Osmanlı toplumunda da rağbet gördü. Gündelik hayat tarihinin bu önemli vesikaları, kitapların yazıyla anlatamadığı ayrıntıları, duyguları ve âdetleri günümüze taşıdı. Dünkü aile fotoğraflarının anlattıklarını, Necdet Sakaoğlu okudu.
İlk Türk aile fotoğraflarında, baba-oğul, kardeş, erkek bireylerin yer alması doğaldı. Kadınların aile karelerine girmesi zaman alacaktı.
Türk aile yaşamına “objektif”ten bakışın tarihi 1860’lara inebilir mi? Bir aileyi kadın-erkek- çocuk- yaşlı birarada gösteren en erken fotoğrafların tarihleri saptanmış mıdır? İlk çekimlerin saray ortamlarında yapıldığı söylenebilir mi? Görkemli saltanat koltuklarına oturtulmuş mini mini şehzade ve sultan efendilerin sevimli fotoğrafları güzel ama neden yanlarında baba padişah, anne kadınefendi veya ikbâl hanım, yahut babaanne valide sultan yok?
Üstat Levnî’nin III. Ahmed’i şehzadeleriyle, saray ressamı Rafeel’in de III. Mustafa’yı oğlu Selim’le resmetmesi birer istisnadır. Yakın zaman fotoğraflarına baktığımızda bile, Sultan Abdülaziz’i, şehzadelerinin küçüğü kucağında, büyükleri sağında solunda gösteren bir kare bulamayız.
20. yüzyıla gelindiğinde, yaşlı Sultan Reşad, olgun yaştaki kaytan bıyıklı, yatık fesli şehzadeleriyle bir anı fotoğrafı çektirmiş midir? Son padişah Vahideddin’i Malta’da karaya çıkarken gösteren fotoğrafta, oğlu şehzade Ertuğrul yanında görülüyor ki bunu bir İngiliz fotoğrafçısı çekmişti elbette. Son padişahların “şefkat” fotoğraflarının nedretine karşılık, çağdaş İran şahlarını mirzalarıyla gösteren fotoğraflar var.
Bu konuda Fatih Kanunnamesi’ndeki “padişahın tekliği” yasasına fotoğraflarda da uyulmuş deyip geçelim. Kucağında bebesiyle bir kadınefendi, torun mürüvveti görmüş bir valide sultan fotoğrafı yokluğunu da günün kaç-göç, namahremlik anlayışına bağlayabiliriz.
Toplumsal tarih açısından bizi ilgilendirecek fotoğraf belgeleri, -Balkanlar’da veya Anadolu’da, farketmez- Müslüman ailelerin kadın erkek ve çocuk bireylerini erken tarihlerde gösteren kareler, bunların çekildiği ortam ve kimliklerdir. Bu alanda açığımız büyük. Bu boşluğu Avrupalı gezginlerin “kaçamak/çaktırmadan” çekebildiği fotoğraflar, yaptıkları gravürler, oryantalist tablolar bir ölçüde kapatıyor.
Kendi birikimlerimizden seçtiğimiz, -binlercesi bulunabilir- sıradan fotoğraflarsa, ailelerin giderek fotoğrafa ilgi duyması, fotoğrafın, daha 20. yüzyıla girmeden kaç-göç engelini aşması açısından kabaca bir zaman dizim fikri veriyor. Fotoğraflarla toplumsal tarih incelemek isteyenlere, “açılım sürecinin bir öyküsü” olmak üzere Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Meyhanede Hanımlar’ını okumalarını da tavsiye edelim.
‘ÇEKİYORUM, GÜLÜMSEMEYİN!’
Bahçede bir aile. Kartın arkasındaki çok silik yazıda “Sofya’da pederimize takdim. 8 zilhicce-i şerife1325 (12 ocak 1908) okunuyor. İstanbul’da değilse Bursa’da, İzmir’de, “Hürriyet” ilan edilmeden yedi ay önce çekilmiş. Öndeki dört hanımdan ikisi maşlahlı ikisi feraceli. Soldan ikinci anne, iki yanındaki yetişkin kızları, en sağdaki gelini olabilir. Bu sonuncu hanım, arkadaki uzunca boylu fesli gencin eşi miydi? Dört kadına karşılık, biri büyükçe dört de çocuk var. Bunlar maşlahlı yaşlıca kadının torunları, genç hanımların da çocukları yeğenleriydi kuşkusuz. Görüntü ve arkadaki not, varlıklı Balkan muhaciri bir aileyi düşündürüyor. Resim, Sofya’daki aile reisi babaya gönderilmek üzere çektirilmiş. Gülen yok! Bakışlardaki ortak hüzün, çekim sırasındaki “ciddi durun!” uyarısına bağlanabilir. Çocukluğumuzdan hatırlıyoruz: fotoğrafçı makinesini sehpaya yerleştirir, yanımıza gelir başımızı, duruşumuzu düzeltir, bir yandan da “-kıpırdamayacaksınız, sakın gülmeyin, gözünüzü yummayın!” gibi uyarılarda bulunur, “ciddiyeti” sağladıktan sonra deklanşöre basardı. Fakat bu fotoğraftaki hüzünlü hava başka: Sanki Sofya’daki pedere, kendi yokluğunda ailesinin nasıl mutsuz olduğu veya başka bir uyruğa geçmenin yüreklere işlediği hüzün okutulmak istenmiş.
MÜSLÜMAN HANIMEFENDİNİN RAHAT POZU
Bu ikinci fotoğraf daha eski. Erkeklerin fesleri aziziye biçimini andırdığından. 1870’lere tarihlendirmek mümkün. Çekim için evin ya da konağın cam serasının önü seçilmiş. Kırklı yaşlardaki palabıyıklı, hem koca, hem peder hem aile reisi, hem uşakların efendisi. Solundaki bol, daha doğrusu “zengin” giyimli nârin genç hanım haremi (eşi). Yüz çizgileri fevkalâde. Hafif tebessüm etmiş. Arkasında çocukların lâlası veya ailenin kâhyası, kucağında da kocaman başlığıyla çocukların küçüğü. Baba ile annenin omuzları arasından kızları bakıyor. Sarıklı oğlan medresede okumayı seçmiş. Sarığı ailenin Müslüman olduğuna da kanıt. Arkasındaki fesli esmer adam, ailenin her işine koşan ayvaz olmalı.
Hanımefendiye bir daha bakalım: “örtme” denen bol tülbendini, sakınmadan, gelişigüzel sarmış. Yüzü, kısmen saçları, bilekten yukarı kolları görülüyor. Oysa fotoğrafçı erkek (nâmahrem), üstelik gayrimüslimdi. Bu aile fotoğrafı, dikkatli bakılırsa çok şey anlatıyor. Açılım tarihimiz için de ayan beyan bir belge! Resmin sağ altında “8” rakamı var. Eğer aile mevcudunu veriyorsa, belki hanımın arkasına gizlenen biri var!
GELENEKSEL AİLE BAHÇEDE, HASIR ÜZERİNDE
Yine 1870’lere tarihlendirilebilecek bir fotoğraf. Yere serilen hasıra oturmuş aile bireylerini gösteriyor: Öndeki yaşlı arkasındaki genç iki erkek, iki hanım, sanki ikiz iki de çocuk. Arkada da el bağlamış, köle değilse akrabadan bir yetim veya evlatlık görülüyor. Gür sakallı baba, arkasındaki oğlu veya damadı (iç güveyisi), kadınlar da kaynana gelin veya ana kız olmalı. Sağ kenarda ayaktaki çocuğun arkasında seçilen mimari örüntü, bir konak ortamı izlenimi veriyor.
HALİDE EDİB DÜNYASININ KADINLARI
Bu resmin stüdyoda çekildiği besbelli. Kurnaz fotoğrafçı ağaçlık manzaralı siyah fon örtüsünün önüne, çayır çimen havası vermek için ot saman yaymış ama döşeme tahtaları meydanda. Kadınların çocuklarını da alıp çarşı-pazar gezebildikleri, bir fotoğrafhaneye girip resim çektirebildikleri, yani 1908’le gelen Hürriyet/ Müsavat günleri ve yeldirme modası var. Kadınların başını örten yeldirmeler bugünkü türbanlara benzemiyor. Soldaki hanım perçemini kaşına indirmiş. Açık yaka maşlah giymekte haklı, çünkü boynundaki inci kelebi bir varsıllık nişanesi. İki hanım da oğlan kız ikişer çocuklu. Akrabalık veya komşulukları belli ki ileri düzeyde. Can ciğer arkadaş da olabilirler. Bu insanların dünyasının sahnelerini en ayrıntılı betimleyen ünlü kadın ronamcımız Halide Edib’dir ve o da o tarihlerde aşağı yukarı bu hanımların kıyafetinde meydan kürsülerine çıkıp kadın erkek binlerce vatandaşına sesleniyordu.
FESTEN ŞAPKAYA GEÇİŞ BOCALAMASI
Fes oğlanlarda, şapka kızlarda! Fesin resmî özel serpuş kabul edilmesinden bir asır sonra, 1925’te bu kez fes yasaklanıp şapka alınmıştı. Fotoğraftaki yetişkin iki bayan eşarp bağlamış. En soldaki üçüncü hanımın fotoğrafı, göğsünden yukarısı yırtılmış veya kopartılmış. Okullu iki kızla, ekose entarili yardımcı kızın başları açık. Asıl tezat öndeki küçüklerlerde: Kızlar şapkalı, oğlanlar fesli!
OSMANLI DOĞDULAR, T.C. VATANDAŞI OLDULAR
Üç kuşağı temsil eden, altı bireyli bir ilk evre Cumhuriyet memuru ailesi. Ortada dul anne, eski geleneklerin temsilcisi. Doğuşunda “Devlet-i Osmaniye tebası” kaydedilmişti. Valide Hanım kimliğiyle ortaya oturmuş. İki yanında, oğlu veya damadı, gelini veya kızı, torunları. Artık rejim cumhuriyettir! Kravat bağlamak, kalın kumaştan geniş yakalı palto, ütülü pantolon, Cumhuriyet memurlarının ayrıcalığıydı o yıllarda. Siyah eşarbını omuzlarına salıvermiş bayansa memur eşi olmanın onuruyla bakmış objektife. Çocuklardan, ablalar değilse bile oğlan T.C. vatandaşı olarak dünyaya göz açmıştı. Fotoğraf aile albümünde saklanacak; çocuklar büyüyecek, evlenecek, kendi çocuklarına: “Şu annem, şu babam. Ortadaki babaannem” diyecekler. Onlardan övgüyle söz edecekler. Ama aile fotoğraflarının kuşaktan kuşağa ömrü uzun değildir: “Fotoğraflı” aile tarihi anlatıları, bu altı bireyden sonuncusu da hayattan çekilince albümüyle birlikte bir toplayıcının el arabasında, kitapçılara, efemeracılara taşınmış, “anonim eski zaman fotoğrafları” kategorisinde alıcı bulmuş.
GÂZİLİ YILLARIN BAKIMLI ÖĞRETMENLERİ
Bu fotoğrafın arkasında “929, 8, 20 cüma” kaydı var. Tarihlerin tersine yazıldığı evre. Şöyle okumalıyız: 20 Ağustos 1929, Cuma. O yılların modasına uygun, bonelerden alna bırakılan kâküller, yanlarda kulaklarını örten zülüfler… Şık mantoları, olmazsa olmaz çantaları, ipek çorapları, topuklu zarif iskarpinleri ile kadınlar dünyasının kurtuluşunu, aydınlanışını, topluma açılışını simgeleyen üç kadın. Harem devri kapanmış, kafesler kaldırılmış, evlere balkon eklenmiş. Bunlar Gâzili yılların Cumhuriyet öğretmenleri; arkalarında ise yetiştirdikleri lise öğrencileri.
ARTIK AİLEDE KÖPEKLER DE VAR
Tramvay veya vapur idaresinde görevli baba. Eşi sırtına dayanmış. Güzel kızları iki yanlarında. Ailenin köpeği de var. Solda kenardaki kadını, babanın kızkardeşi, kızların halası tahmin edelim. İstanbul’un o eski asırlık ağaçların gölgelediği bahçelerinden birinde sere serpe yaz mutluluğundalar. İki kızdan biri -varsın doksanlık olsun- bugün bir yerden: “Ben hayattayım!” dese, bize o günü, ailesini anlatsa ne kadar seviniriz!
EVLERDE GÖRÜŞMELER, YEMELER-İÇMELER
Yandaki resmin kenarında “8 Eylül 1937 Antalya”, arkasında da “Sevgili Fahri’nin evinde… Birbirini seven canlar bir arada. Rağıp” yazılı. “Ma-aile” görüşmeler, yemeler-içmeler döneminin başladığı 1930’lu yıllar. İkisi subay beş erkek, eşler, çocuklar, akrabalar… Yemeli içmeli bir akşam konukluğu. Aşağıda sivil-memur aileleri. Galiba malt birası içiliyor. O yıllarda verem yaygındı ve çocuk genç demeden kılıç sallıyordu. Biraya ise bu illetin devası gözüyle bakıldığından, çocuklara da içiriliyordu.
GÜLE GÜLE 1940, MERHABA 1941
Yılbaşı. 1940’tan 41’e geçiliyor. Dört orta yaşlı erkeği seçmek, dört aile demek. Bir evde toplanmışlar. Masada servis tabakları, arkadaki masada da meyveler. Yılbaşı geleneği bir tür imece usulüydü. Biraraya gelecek ailelerin hanımları “sen şunu, ben bunu” diyerek işbölümü yapardı. Ortaklaşa ikramlar, en sade tertiple ağaç pastası, çerez ve meyve olurdu. Yılbaşı sofrasına nar gibi kızartılmış iç pilavlı yılbaşı hindisi koymaksa lüks bir gelenekti. Eğlence faslına gelince… Radyonun yılbaşı programı dinlenir, Milli Piyango çekilişi beklenir, yeni yılda şans yoklaması için mutlaka tombala oynanırdı. Saat tam 24’te hayırlı yıllar kutlaması yapılır, evlere dönülürdü.
ESKİ KÖYE YENİ ÂDET
1950’lere doğru değişen nişan törenleri ve düğünler, evlerden gazinolara, çay bahçelerine taşındı. Örtülü örtüsüz masalara, pasta veya yemek servisi yapan garsonlar, aynı masayı paylaşmak durumunda kalan ama birbirini tanımayan davetli aileler… Giderek “gürültü müziği” yayan orkestralar dönemi başlayacak.
27 Mayıs darbesinin ardından, Milli Talebe Birliği moralleri yüksek tutmak amacıyla sadece İstanbul takımlarının katıldığı bir futbol turnuvası düzenlemişti. Cemal Gürsel Kupası olarak bilinen turnuvaya 12 takım üç grup halinde katılmıştı. Gruplarını lider olarak bitiren Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş 1-2-3 Temmuz’da karşı karşıya gelmişler ve kupayı kazanan Fenerbahçe olmuştu. Final grubunun ilk maçında Fenerbahçe-Beşiktaş ile karşılaşmış, maç 6-2 sonuçlanmıştı. Millî Takım’ın üç ünlü kaptanı Lefter, Şeref (Has) ve Can (Bartu)’ın o gün verdikleri poz, bu tarihî maçtan günümüze kalan nadir hatıralardan biri. Turnuvaya ağırlığını koyan ise bizzat kupanın kendisi olmuştu! Cemal Gürsel’in büstü olarak tasarlanan kupa 1.2 metre boyunda ve 80 kilo ağırlığındaydı.