Philipp Ferdinand von Gudenus’un 277 yıllık bu olağanüstü çalışmasının ikinci bölümünde, Bizans İstanbul’unun dokusu üzerine inşa edilen Osmanlı yapılarını izliyoruz. Ön planda sivil Osmanlı mimarisinin nadide örnekleri, arka planda tarihî yarımadanın başlıca camileri görülüyor.
1. TOP KAPISI Haliç ve Marmara surlarının birleştiği bugün Sarayburnu denilen bölgede Bizans devrinde kentin büyük kapılarından biri bulunuyordu. Azize Barbara adı verilen bu kapının arkasındaki arazide bulunan sarayı korumak için Osmanlı döneminde toplar yerleştirilmişti. Bu nedenle kapı Topkapısı adıyla anılır olmuştur. Sultan II. Mahmud döneminde inşa edilen büyük ahşap saray inşaatı sırasında bu kapı yıktırılmıştır.
2. SARAY-I CEDİD (TOPKAPI SARAYI) HAREM CEPHESİ Bugün Topkapı Sarayı denilen sarayın Haliç’e bakan cephesinde III. Murat döneminden itibaren gelişen Harem dairesinin yapıları ayrıntılı gösterilmemiştir.
3. KAYIKHANE Topkapı Sarayı’nın bugün Beşiktaş’ta Deniz Müzesi’nde korunan saltanat kayıkları, Haliç kıyısında Sepetçiler Kasrı yanındaki gözlerde bulunuyordu. Kayıkhane 19. yüzyıl sonlarında harap olmuş, kitabesi Topkapı Sarayı Müzesi’ne kaldırılmıştır.
4. SEPETÇİLER KASRI 17. yüzyılda inşa edilen kasr, Bizans dönemi surlarının iki yönde genişletilmesi ile oluşan set üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı saraylarında benzer yüksek köşklere sepet köşkü dendiği bilinir. Bu yapı, sultan ve Harem sakinleri tarafından Haliç’i, şehri, zaman zaman da burada yapılan törenleri izlemek için kullanılırdı.
5. YALI KÖŞKÜ Sinan Paşa tarafından Sultan III. Murat’a hediye olarak inşa edilmiştir. Yapı, sahilde saray surlarının dışında bulununan tek katlı büyük ahşap bir yapıydı. Sultanların saraya saltanat kayıkları ile gelip gittiği yer olan bu köşk, aynı zamanda donanmanın şehre geldiği ve şehirden ayrıldığı zamanlarda yapılan törenlerde de kullanılırdı.
6. AYASOFYA CAMİİ 532-537 yıllarında İmparator İustinianus tarafından kilise olarak inşa ettirilmiş olan yapı, 1453 ten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından cami haline getirilmişti. Yapının resimde görülen üç minaresi 16. yüzyılda eklenmiştir. Resimde Ayasofya’nın solunda görülen kubbe Aya İrini olmalıdır.
7. SULTANAHMET CAMİİ Sultan Ahmet’in 17-18 yaşlarındayken inşa edilmesini emrettiği caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa’dır. Yapı, Osmanlı döneminde inşa edilen altı minareli camidir. Caminin Galata yamaçlarından etkileyici bir görünümü vardır.
8. YENİ CAMİİ Cami ve etrafındaki yapıların inşasına Safiye Sultan’ın emri ile 1598’de başlanmış, ancak 1665’te Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılabilmiştir. İki valide sultanın isteği ile inşaatta bir çok mimar görev almıştır. Yapı üçer şerefeli çifte minareleri ile bir hükümdar yapısı görünümündedir.
9. BEYAZIT CAMİİ Sultan II. Beyazıt tarafından 1501-1505 yılları arasında inşa ettirilen caminin mimarının kimliği tartışmalıdır. Tek şerefeli iki minaresi ile cami, Haliç siluetinde izlenebilir.
10 SARAY-I ATİK (ESKİ SARAY) Fetihten hemen sonra Fatih ilk sarayını kentin merkezinde geniş bir alana inşa ettirmişti. Etrafı duvarlarla çevrilen bu geniş alanda birçok köşk ve kasr yapılmıştır. 1470 dolaylarında bugün Topkapı Sarayı denilen yapılar inşa edilince, ilk yapı “eski saray” olarak isimlendirilmiştir. 19. yüzyılın başlarında ortadan kalkan bu saray yerine, bugün İstanbul Üniversitesi’nin birimleri olarak kullanılan Seraskerlik binaları yaptırılmıştır.
Sinema eğitimi almak için gittiği Yale Üniversitesi’nden tiyatrocu olarak dönen Haldun Dormen, Türk sahnelerine ilk kez 1954’te Cinayet Var oyununda dedektif rolüyle çıkmıştı. Kendi tiyatrosunu kurma aşkıyla yanıp tutuşan Dormen 1957’de Erol Günaydın, Erol Keskin, Nisa Serezli ve Metin Serezli gibi Türkiye tiyatro tarihinin efsane isimlerinden oluşan bir ekiple Dormen Tiyatrosu’nu kurdu. 300’ün üzerinde oyunu sahneye koydu, 150’ye yakın oyunda oynadı. Türkiye’de sahnelenen Batılı anlamdaki ilk müzikal Sokak Kızı İrma’yı 1961’de sahneleyen Haldun Dormen, o yıllarda çiçeği burnunda, umut dolu, idealist bir oyuncu, tozlu tiyatro sahnelerinde göz kamaştırıcı yeni bir isimdi. Kısa zamanda davetlerin de aranan ismi oldu. Fotoğrafta 60’ların başında bir yılbaşını kutlayan Haldun Dormen ve arkadaşları.
Devlet adamı ve Robert Kolej mezunu, şair, yazar, gazeteci ve politikacı Bülent Ecevit, hem entelektüel kaliteleri hem de halkçı çizgisiyle Türk siyasi tarihinde silinmez izler bıraktı. Gazeteci Ozan Sağdıç 60’lı, 70’li, 80’li yılların ve Ecevit’in kariyerindeki değişimlerin yakın tanığı oldu; fotoğraflarıyla o izleri bugüne taşıdı.
Bir foto muhabiri ya da daha geniş tanımla gazeteciyseniz ve zorunlu olarak kendinizi çalkantılı siyasal bir ortam içinde bulmuşsanız, tanışıklıkların, dostlukların nasıl ve hangi olayla başladığını kestirmek zordur. Acaba o olay mı önceydi, yoksa öbürü mü tam olarak saptamanız olanaksız. Sayın Bülent Ecevit ile tanışıklığımızın ne zaman başladığını kesin olarak anımsayamıyorum. Bu yavaş yavaş gelişen tanışıklığın başlangıcı 1960’ta ve tam da 27 Mayıs’ın sonrasındaki günlere rastlıyor.
1957’den beri milletvekili idi. Forum dergisine sanatla ilgili eleştiri yazıları yazıyordu. Ulus gazetesinde yazdığı kimi yazılarından dolayı hakkında kovuşturmalar açıldığından da haberdardım. İhtilalden sonra kurulan Kurucu Meclis’e CHP temsilcisi olarak katılmıştı. Sanırım onun yazarlıktan giderek politikacılığa evrildiği bir zaman dilimidir bu.
Ecevit’in şiirli mektubu
Ecevit’in 12 Eylül ertesi gönderildiği Gelibolu- Hamzakoy’dan yazdığı, içinde o dönem henüz yayımlanmamış “Yiten” şiirinin de bulunduğu mektup.
Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu yıllarda CHP’nin malları elinden alınmıştı. CHP Genel merkezi Kızılay’da Karanfil sokağın başlarında bir binaya (belki de kiracı olarak) sığınmıştı. Genel Başkan İnönü’nün basınla temaslarında Bülent Bey’i oralarda gördüğümüz oluyordu. Aynı merkezde, kendisinin de bir basın toplantısında çekilmiş fotoğrafları var arşivimde. Elinde bir taş tutuyor ve basın mensuplarına gösteriyor. Bu neyin nesiydi? İsmet Paşa’ya atılan taş olabilir miydi, ona dair bir notuma rastlayamadım.
Daha sonra CHP’nin kendisine ait, zemin katında Ulus gazetesinin matbaasının da bulunduğu Ankara’nın Bâbıâli’si sayılan Rüzgârlı Sokak’taki genel merkezi iade edilmiş olmalı ki, parti oraya taşınmıştı. Ecevit artık genel sekreterlik makamına seçilmişti. Orada masa başı fotoğraflarını çekmiştim.
1961 seçimlerinden sonra İnönü başkanlığında koalisyon hükümeti kurulmuş, kabinede ilk kez Çalışma Bakanlığı da yer almış ve başına Ecevit getirilmişti. Ülkemizdeki çalışma hayatına büyük katkılar sağlayan ilk çalışma bakanı olarak kabinede bulunmasının anılarını taşıyan fotoğraflara da sahip olmuştum.
İsmet İnönü’nün fotoğrafları poster olarak basılıp parti örgütü tarafından dağıtılacakmış. Meslektaş olarak tanışıklığımız nedeniyle Ali İhsan Göğüş ağabeyimiz bu işi en iyi benim yapabileceğime hükmetmiş. Beni önce parti genel merkezine götürdü. Orada Bülent Bey’le buluştuk. Daha sonra üçümüz birlikte Pembe Köşk’e gittik.
İsmet Paşa genellikle vaktini geçirdiği ve konuklarını kabul ettiği camlı salonun köşe odasındaki kanepede oturuyordu. O sırada uluslararası bir beyanat hazırlaması ya da dış ülkelerden gelen bir soruya yanıt vermesi belki de bir nota verilmesi sözkonusu imiş galiba. Genel Sekreter Bülent Ecevit ile o zaman Basın Yayın ve Enformasyon bakanı olan Ali İhsan Göğüş’ün köşke çıkmalarının asıl nedeni de buymuş. Bu arada fotoğraf çekim işi de halledilsin diye düşünmüşler.
Paşa, ikisini bulunduğu kanepeye birlikte oturmaya davet etti. Yazılacak İngilizce metni kendisi dikte ediyor, Ali İnsan Bey yazıya geçiriyordu. İngilizcesinin çok iyi olduğunu bildiğimiz Bülent Bey de onun yazdıklarını dikkatle izliyor, aradabir yanlış olursa düzeltmeye çalışıyordu. Ben de o sırada kanepenin karşısındaki koltukta oturmuş, onları izliyordum. Bir yandan da kameramla durum saptaması yapmaktaydım. Bir ara Bülent Bey, metne kendisi bir sözcük eklemek istedi. İnönü hemen “orada o kelime olmaz” dedi, başka bir ifade kullandı.
Seçim otobüsleri Ecevit’le başlamıştı Türkiye’de seçim otobüsünü ilk defa Ecevit kullanmıştı. O dönem aracın üstünden değil, arkasından halka sesleniliyordu.
Aradan pek uzun bir zaman geçtikten sonra, Ecevit’in başbakan olduğu dönemde, o günkü o kısacık diyalogu kendisine hatırlatmıştım. “İsmet Paşa haklıydı; diplomasi dilinde orada o sözcük kullanılmazmış. Ben de sonradan öğrendim” demişti. Ve sözüne şu şekilde devam etmişti: “İsmet Paşa politikada büyük bir okuldur”. Yüzüne arada geçen olayları anımsatacak biçimde biraz tuhafça bakmışım herhalde, gülümsedi, “tabii çok çalışkan öğrencisi olmamak şartıyla” diyerek sözünü nükteli şekilde bağladı.
Pembe Köşk’teki yazdırma işi bitince sıra fotoğraf çekimine gelmişti. İnönü’nün önce camlı bölmede doğal ışıkla pek çok portresini çektikten sonra, çalışmamızı kapı önünde de sürdürmüştük. Köşkün pembe duvarlarını zemin yaparak çektiğim bir portresi poster olarak basılmış ve dağıtılmıştı. Bu arada Bülent Bey’in de aynı mekânda fotoğraflarını çektim tabii.
★ ★ ★
CHP’de halk katına inmenin ilk şampiyonu genel sekreter Kasım Gülek idi. Ama onun girişimi amerikanvari bir el sıkışma düzeyinde kalmıştı. Ecevit ise çalışkan ve azimli karakteriyle “Halkçı Ecevit” olarak anılmayı lâyıkıyla haketmekteydi.
Ecevit, Atatürk devrimlerinin Türkiye’nin çağdaşlaşması yönünde bir dereceye kadar başarılı olabildiği, ancak yüzeysel kaldığı, halkın geniş kesimlerince de fazla benimsenemediği düşüncesindeydi. Bunun nedenini de, uygulamaların sağlıklı bir ekonomik düzen üzerine oturtulmadığı ve emeğin hakkını veren sosyal adaletin sağlanamadığı gerçeğine dayandırıyordu. Bu görüşleri, politika içindeki yerini “sol”da bir yerlere konumlandırıyordu. “CHP’nin yolu, ortanın solu”, o günlerde fazlaca dillendirilmiş bir sözdü.
12 Mart 1971 muhtırası gölgesinde kurulan Nihat Erim kabinesine üye verip vermeme İnönü’yle görüş ayrılığını daha da derinleştirmişti. CHP’nin 5 Mayıs 1972 tarihindeki olağanüstü kurultayında İnönü, “Kurultayın toplanmasına neden olan anlaşmazlık hem benim hem Bülent’in birlikte görev almalarıyla çözülemez” deyip noktayı koymuştu. Buna rağmen 709 üyenin oylarıyla genel sekreterliği Ecevit kazandı. Bu sonuç üzerine İsmet İnönü, genel başkanlık görevinden istifa etti. Tüzük gereği toplanan özel kurultayda, Bülent Ecevit genel başkanlığa aday gösterildi. Atatürk ve İnönü’den sonra CHP’nin üçüncü genel başkanı oldu. 30 Haziran 1972 tarihli kurultayda İnönü “Yeni genel başkanın başarılı olması için elbirliğiyle çalışılması gerektiğini” söyledi. Daha sonra 49 yıl hizmet ettiği partisinden de istifa etti. Artık CHP’de Ecevit günleri başlıyordu. Bunlar bilinen olaylar.
İnönü’ye atılan taş Ecevit’in elinde
1959’da DP’nin baskıcı politikalarını anlatmak için çıktığı Ege Bölgesi turunun Uşak ayağında İsmet Paşa’nın başına bir taş isabet etmişti. Ecevit basın toplantısında o taşı gösteriyor.
O günlerde bir gün Ecevit, Milliyet gazetesinde Mete Akyol’u ziyarete gelmişti. Öylesine bir ziyaret gibiydi ama, belli ki yaklaşan genel seçimler için basın desteği aramaktaydı. Ben de o sıralar Mete ile birlikte gazetenin magazin ilaveleri için çalışıyordum. Ecevit’i beğeniyor ve seviyorduk. Topluma umut ve taze bir heyecan veren politikasını da akla uygun buluyorduk. Gönüllü olarak destek vermeye başlamışız ve adeta çaktırmadan onun propaganda timi oluvermişiz. Gelişen gönül birlikteliği bizi olayların tam göbeğine sürükleyivermiş.
Bir süre önce, vefatı üzerine arkadaşım Mete Akyol’u anlatırken, “Akgünlere” isimli parti programını Antalya’da İncekum Moteli’nde kampa çekilip kaleme alan ekibe refakat eden iki gazetecinin biz olduğunu yazmıştım. Ama ayrıntıya girmemiştim. O iş şöyle başladı: Türkiye’de ilk seçim otobüsünü kullanan politikacı Bülent Ecevit idi. Sonra moda olan otobüslerin üzerleri platform haline getirilip, kürsü haline sokuluyordu. Bu ilk örnekte ise, otobüsün arka penceresi bütünüyle açılıyor, Ecevit elinde mikrofon, halka oradan sesleniyordu. Yolculuğumuz işte o otobüsle olmuştu. Beyşehir, Seydişehir, Akseki gibi yerlerde miting yapa yapa gidiyorduk. Ecevit’in konuşmaları halk tarafından ilgi ile karşılanıyor, sevgi gösterilerine neden oluyordu. Benim İnönü Köşkü bahçesinde çektiğim fotoğraftan yapılmış poster ellerde dolaşıyor, fırsat bulanlar gelip imzalatıyorlardı.
İncekum’da bir hafta kadar kaldık. Bildirge Bülent Ecevit’in başkanlığında Cahit Kayra, Önder Sav, Deniz Baykal ve isimlerini şu anda anımsayamadığın iki hocadan kurulu bir heyet tarafından kolektif olarak kaleme alındı. Mesai aralarında kendiliğinden bazı aktiviteler de oluşuyordu. Bülent Bey ile Deniz Baykal’ın tanışıklıkları daha yeni yeni gelişmekteydi. İkisi arasındaki masa tenisi maçı, bana aralarındaki ilk bilek güreşi gibi gelmişti. Bir ara Antalya’ya gidildi. Bir meydan toplantısında Ecevit, Antalyalılara Deniz Baykal’ı CHP’nin yeni milletvekili adayı olarak takdim etti.
Ankara’ya dönüş yolunda bildirgenin “Akgünlere” adlı bir kitap halinde basılıp yayınlanması konuşuluyordu. Kitabın kapağını yapmak da bana düşüyordu. Ankara’ya ulaştıktan bir-iki gün sonra Bülent Bey ve eşi, parti merkez heyetinden Cahit Kayra ve bir kaç kişiyle aynı zamanda büro olarak da kullandığım evime geldiler. Rahşan Hanım, Monet’nin kasvetli bir havada Paris’te Seine nehri üzerinde günbatımı ya da şafak resminin röprodüksiyonunu getirmişti. Kitabın adı madem “Ak Günlere” olacaktı, kapakta bu resmin yer alması uygun olur diye düşünmüştü. Ben ulusal bir partinin ulusal programının kapağında bir Fransız ressamının çok belirgin bir resminin bulunmasının abes olacağını söyledim. Düşüncem hemen kabul gördü. Toplantı masası gibi kullandığımız masanın başına geçtim. Bir resim kağıdı üzerinde siyah, gri, turuncu ve kırmızı pastel boyaları enlemesine sürte sürte ve birbirine yedire yedire, karanlıktan aydınlığa geçiş sağlayan degrade bir zemin oluşturdum. “CHP’nin altı oklu simgesini de bir daire içinde buraya yerleştireceğiz” dedim. Teklifim oybirliğiyle kabul gördü. Kitap o kapakla basıldı. Bir elkitabı olarak bugün bile ibret alınabilecek yönleri olan bildirgeyi adeta özetleyen baş paragraf da şöyleydi:
“Türkiye, bir hamlede bütün kamu hizmetlerini bütün yurttaşlara ve bütün yurt köşelerine ulaştırabilecek güçte olmayabilir; fakat Türkiye’nin gücü, olanakları ve kaynakları iyi değerlendirilirse, adaletli ve verimli biçimde kullanılırsa, şimdiye kadar sağlanandan ve öngörülenden çok daha kısa bir sürede, kamu hizmetlerini yurda dengeli olarak dağıtma yolları bulunabilir. Bunu sağlamak için, halkçı bir kamu hizmeti anlayışını ve çağın gereklerine uygun yeni bir ekonomik örgütlenme ve yerleşme politikasını oluşturup uygulamak, devlet yönetimindeki israfa son vermek ve halkın üretiminden emeğinden ve vergisinden biriken kaynakları, tekelci sermaye çevrelerine aktaran bir adaletsiz politika yerine, halkın hakkını halka veren bir politika izlemek yeterli olacaktır”.
‘İsmet Paşa politika okulu’ Bülent Ecevit, Basın Yayın ve Enformasyon bakanı Ali İhsan Göğüş (ortada) ve İsmet İnönü’yle (sağda) birlikte Pembe Köşk’te.
★ ★ ★
Bülent Bey ve Rahşan Hanım, teşekkür niteliğinde evimize geldiler. Ben o günlerde bir Kapadokya kitabı hazırlığı içindeydim, araştırmalar yapıyordum. Bu konuda İsviçre’de basılmış çok zengin kapsamlı bir kitap vardı; pahalı olduğu için alamıyordum. Ellerinde armağan olarak o kitap vardı. İlk sayfasında Bülent Bey’in özlü bir teşekkür yazısıyla…
Partinin bol bol miting düzenlemek için parasal gücü yoktu. Kampanya gönüllülük esasına göre yürütülüyordu. Rahşan Hanım’ın etrafında gönüllü hanımlardan bir topluluk oluşmuştu. Baş yardımcısı diyebilirim ki, Mete’nin eşi Gülçin Akyol idi. Mitinglerde hatıra eşyası karşılığında bağış topluyorlardı. En başta sürüm yapan, benim çektiğim Ecevit portresiydi. Ancak başka şeyler de üretmek gerekmekteydi. Tebrikleşmelerin halen posta kartlarıyla yapıldığı bir dönemdi. Rahşan Hanım, Bulgaristan’dan satın aldıkları küçük bir kilim getirdi. Onun görüntüsünü kartpostal haline getirebilir miyiz diye. Kilimlerdeki desenler, bilindiği gibi köşeli şekillerden oluşur. CHP harflerini çeşitli biçimlerde geometrik hale getirdim. Kırmızı, beyaz ve siyah renklerden orijinal bir kilim görüntüsü elde ettim. O da çok satan eşyalar arasına girdi.
Kars’ta bir yaşlı hanım Ecevit’e “Karaoğlan” demişti. O günlerde Suat Yalaz’ın çizgiroman kahramanı olarak yarattığı, çok sevilen bir Karaoğlan tipi vardı; çocuklar kadar büyüklerden de izleyicisi pek çoktu. O sıcak karakter “halk kahramanı” olarak bir anda Ecevit’e yapışıverdi. Bu ve bazı sloganların yaygınlaşmasında Mete Akyol’un gayreti inkâr edilemez. Doğuda, batıda her yerde dağlara taşlara beyaz boyalarla “Karoğlan” ve “Umudumuz Ecevit” yazıları yazıldı.
Halef-selef karşı karşıyaBülent Ecevit, Antalya kampı sırasında (1972) Deniz Baykal’la iddialı bir masatenisi maçı yapıyor. Ecevit’in o dönem Ozan Sağdıç’a hediye ettiği Kapadokya kitabındaki ithaf yazısı (altta).
Seçim öncesi İstanbul-Taksim mitingi dehşet kalabalıktı. Orada salınan güvercinlerden biri, konacak bir yer bulamadığı için gidip, kalabalığa göre yüksek bir yerde olan Ecevit’in omzuna konmuştu. Hemen akla liderin güvercinli bir posteri olsa ne iyi olur düşüncesi düştü. Bir-iki foto muhabiri uzaktan fotoğraf çekmişti. Ancak o fotoğraflar poster yapmaya uygun değillerdi. İş özel bir fotoğraf çekimine bakıyordu. Bülent Bey, Mete ve ben eşlerimizle birlikte bizim evde buluştuğumuz bir akşam, olasılıkla koruma polisi olan bir memur bize iki güvercin getirdi. Ben aşağıdaki stüdyomdan ışıklar çıkarmıştım. Beyaz zemin olarak seyyar projeksiyon perdemi kullanacaktım. Ancak güvercinler poz vermeye alışmamışlar. Bülent Bey’in omzuna koyduğumuz anda pırrr diye uçup kütüphanenin üzerine konuyorlardı. Onları bir türlü orada bir saniye olsun durduramadık. Hatta bir tanesi bir anlık projeksiyon perdesinin üzerine tüneyip kakasını yaptı. Cam kristali kaplı beyaz perde üzerinde asla silinemeyecek imzasını bıraktı. Omuzda durmayan hayvancıklar için son bir çare olarak Bülent Bey’in eliyle tutmasını denedik. Öyle fotoğraflar çektik. Onlar da çok yapmacık kaçtıkları için kullanamadık.
Bir de Van maceramız var. Van’a uçakla gitmiştik. Güzel bir miting olmuştu. Bizi uçağa götürecek otobüsü halk ikide bir durduruyor, sevgi gösterileri yapıyordu. Bunlarda birinde bir delikanlı birazcık büyümüş bir Van kedisi yavrusunu Ecevit’in eline tutuştuverdi armağan olarak. Beraberinde ne bir kutu ne bir kafes. Ecevitlerin kedi sevgisi malûm. Üç beş dakika sevdiler okşadılar ama, kedi yabancılık çekiyor, ürküyor, ortamdan kurtulmaya çalışıyor, tırnaklarını oraya buraya geçiriyor. Bir türlü baş edemiyorlar. Kafilede benden başka kedi seven yoktu herhalde ki kimse Ecevitleri o durumdan kurtarmaya yanaşmıyordu. Ben fedailik ettim, kediyi ellerinden aldım. Uçağın en arka koltuğuna geçip oturdum. Motor gürültüsünden insan bile ürker. Ürkmüş bir kediyi iki saat boyunca elinde tutmaya çalışmak cehennem azabı imiş meğer. Ellerim tırnak yarasından perişan olmuştu. Sonraki yıllarda “Ne cefalar çekmedim ben Ecevit’in güvercininden ve kedisinden” diye şakasını yapmaktaydım artık.
Ankara’da Tandoğan Meydanı’nda yapılan miting de o güne kadar o alanda yapılan toplantıların en büyüğü olmuştu. Mitingten sonra Anıtkabir’e yürünmüştü. Anıtın geniş avlusu kalabalığı almamıştı.
Karınca kararınca katkı sağladığımız 1973 seçimleri sonucunda Ecevit başarı sağlamıştı. CHP birinci parti olmuştu. Ancak çoğunluk sağlanamamıştı, koalisyon kaçınılmazdı.
Onu artık başbakan olarak izliyorduk. Kıbrıs Barış Harekâtı, Amerikan ambargosu, enerji sıkıntısı, Ecevit’in deyimiyle “tarihsel yanılgı” olan CHP-MSP koalisyonunun bozulması, Milliyetçi Cephe hükûmetinin kurulması, zaman zaman asker gölgesi, sağ-sol çatışmasının zirve yaptığı on yıla yakın bir zaman dilimi, nihayet 12 Eylül Kenan Evren darbesi bilinmeyen şeyler değil.
Ecevit çiftinin hayvan sevgisi Ozan Sağdıç, beyaz güvercinle sembolleşen Bülent Ecevit’in güvercinli fotoğraflarını çekmek için oldukça ter dökmüştü (üstte). Hayvan sevgileri herkesçe bilinen Ecevitler, kendilerine armağan edilen Van kedisiyle (en üstte).
★ ★ ★
12 Eylül 1980 tarihinde, sabah çok erken bir saatte Esenboğa’dan Almanya’ya transit olarak geçecek Lufthansa uçağına biletim vardı. İki yılda bir Köln’de düzenlenen fotoğraf ve sinema fuarına gitmek niyetindeydim. Valizimi hazırlamıştım; içine belki oralarda bir-iki dosta rastlarım düşüncesiyle dört-beş tane de yeni şiir kitabımdan koymuştum. Bana hizmet veren şoför arkadaşa da sabah saat dörtte gelip beni almasını tembih etmiştim. Arkadaş gece 12.00 civarında telefonla aradı. “Durağa zabıtalar geldi, evlere gitmemizi söylediler. Trafiğe çıkmamıza izin vermiyorlar” dedi. Yapılacak bir şey yoktu. Zaten beklenen bir şeyler vardı.
Evimin Milliyet gazetesi Ankara bürosuyla karşı karşıya olduğunu bilmem söylemiş miydim? Saat 03.00’te büronun ışıkları yandı. Odaların tek tek aydınlanması bütün elemanların sırayla gelmekte olduklarını gösteriyordu. Ben de hemen karşıya geçtim. Büro şefi Orhan Tokatlı’nın o zamanlar yeni moda olan çanta şeklinde bir transistörlü radyosu vardı. Nasıl modüle edilmişse, polisin ve sıkıyönetimle ilgili askerî birliklerin telsiz konuşmalarını da alıyordu. 12 Eylül darbesinin bütün eylemlerini radyodan canlı izleyebiliyorduk. Saatlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varmamıştık. Tokatlı’nın odası sürekli bir haber masası faaliyeti içindeydi. Öğlene doğru, yani saat 11’de filân “bu iş bitmiştir arkadaşlar” dedi. Cebimdeki uçak biletini çıkardım. “Ben bu sabah Almanya’ya uçacaktım. Biletim de yandı” dedim. Tokatlı “Çıkabilirsin arkadaş, bu gibi durumlarda uçak biletin yanmaz” dedi. “Ama duymadın mı, yurtdışına çıkış yasağı var” dedim. “Yasak görevli gazetecileri kapsamıyor. Fuarı izlemek senin görevin değil mi kardeşim!?. Merkez komutanlığının bildirisi var. İstersen sorayım, bak” dedi. Merkez komutanlığına telefon açtı. “Komutanım arkadaş yurtdışına çıkabilir yani, değil mi” dedi.
Dolup taşan meydanlar 1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.
İlk tarifeli uçak galiba gece saat 02.00 civarında geçecekti. Saat 20.00 gibi Esenboğa’ya gittim. Ajans haberleri Demirel ve Ecevit’in askerler tarafından Çanakkale’ye gönderildiklerini, Alparslan Türkeş’in aranmakta olduğu haberini geçiyorlardı. Henüz Gelibolu’nun ve Hamzakoy’un adı anılmıyordu. Zarflanmış kitaplardan bir tanesini elime aldım, üzerine “Sayın Bülent Ecevit – Askerî Garnizon Komutanlığı – Çanakkale” yazıp Havaalanı PTT şubesine götürdüm. Bankoda iki memur vardı. Paketi alan memur, adresi görünce arkadaşına gösterdi. O da “bize ne” der gibi omuz silkti. Pulların üzerine 12 Eylül tarihli posta damgasınıda vurdular.
Uçaklara geçiş kapısının önüne bir masa koymuşlar. Başında havacı iki subay oturuyor. Önce “Çıkışlar yasak” dediler. Onlara Merkez Komutanlığı ile görüştüğümüzü söyledim. “Bir de biz soralım” deyip biri telefon açtı. “Başüstüne efendim, tabii, tabii. emredersiniz komutanım” dedikten ve telefonu kapattıktan sonra bana “Geçebilirmişsiniz kardeşim” dedi. Havacılar şenlikli insanlardır, bilirim; gülerek “Hatta ağzımıza bile edebilirmişsiniz” diye de ilâve etti. Pasaportuma da 12 Eylül 1980 çıkış damgası vurulmuştu.
Avrupa’da beş-on gün kadar dolaştıktan sonra yurda döndüğümde evimde Bülent Bey’den 25 Eylül 1980 tarihli bir teşekkür mektubu buldum. Demek ki gönderi adresini yalan-yanlış yazdığım kitabım ona ulaştırılmış. Öyle anlaşılıyordu ki, ona Hamzakoy’da ilk merhaba diyen de benim gönderim olmuş. Mektubunda kitabımı “burada almak Rahşan’ı da beni de özellikle sevindirdi” tümcesini “burada” ve “özellikle sevindirdi” sözcükleriyle vurgulamış olması çok manidardı. Benim şiirlerimden “Erozyonlar” ve “Boğuk Özgürlük” gibi bazılarına değinmeler yapıyordu. Bir de “şimdilik yayınlamıyorum” kaydıyla “Yiten” adlı bir şiirini de eklemiş. O şiir sonradan galiba yayımlandı.
Bir dostluğun öyküsünü şimdilik burada kesmek yerinde olacak. Daha sonra yaşananlar bir başka yazının konusu çünkü…
Türk siyasetinin unutulmaz çifti
Rahşan Ecevit ‘başarılı erkeğin arkasındaki kadın’ klişelerinden değildi. Ölümüne kadar Bülent Ecevit’le yanyana, onun başarılarının en büyük destekçisi ve pay sahibi oldu.
Philipp Ferdinand von Gudenus tarafından 1740’ta yapılan İstanbul panoraması, Beyoğlu/ Pera yamaçlarındaki Fransız Sarayı teraslarından hazırlanmış izlenimi vermekte. Panorama, Cihangir’den başlayıp Kasımpaşa’ya kadar Beyoğlu semtlerini önde arkada Üsküdar ve Haliç’in üzerinde, suriçi İstanbul silueti ve şaşırtıcı ayrıntılar ile işlenmiş. Adeta fotoğraf sadakatinde hazırlanan çizim, uzun bir gözlemin sonucunda oluşturulmuş. Detayların bazılarının yerinde yapılan ziyaretlerle, bazılarının dürbün ile izlenerek hazırlandığı tahmin edilebilir.
1. (ASYA)ÜSKÜDAR ARKASINDA TEPELER İstanbul Boğazı’nın Asya yakasında Çamlıca başta olmak üzere yüksek tepeler görülüyor. Bunların önünde Üsküdar yerleşimi genel hatları ile işlenmiş.
2. (AVRUPA)BEYOĞLU SIRTLARI-CİHANGİR İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasında Beyoğlu/Pera sırtlarında Fransız Sarayı teraslarından Cihangir, Tophane semtleri görülüyor. Arada minareler, mescit ve camileri gösterse de tek tek tespit güç.
3. TEPE PENCERELİ EVLER 18. yüzyıl İstanbul’unda evler genellikle tepe pencerelerine sahip. Ahşap kepenklerle kapatılan pencereleri üzerinde küçük bölümlerinde camlar olan sabit pencereler odalara ışık sağlıyordu. Büyük levha camların rahatlıkla üretildiği 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu tür evler hızla yok oldu.
4. ÜSKÜDAR MİHRİMAH SULTAN CAMİİ Mihrimah Sultan’ın Mimar Sinan’a inşa ettirdiği iki minareli cami Üsküdar siluetinde tespit edilebilen tek ibadethane.
5. KIZ KULESİ Üsküdar önlerindeki küçük bir kayalık üzerindeki kule basit detaylarla işlenmiş. II. Mahmut tarafından yenilenmeden önceki haliyle görülüyor.
6. KARACAAHMET MEZARLIĞI Üsküdar sırtlarındaki kentin en büyük Müslüman mearlıklarından Karacaahmet dev bir selvi korusu halinde görülüyor.
7. ÜSKÜDAR SARAYI Topkapı Sarayı’nın karşısında Asya kıyılarında bulunan bu saray, İstanbul’un izlendiği en keyifli yerlerden biriydi. 19. yüzyılda yokolan saraydan günümüze sadece Harem dairesinin adını yaşatan Harem iskelesinin adı kaldı.
8. KADIKÖY Antikçağın meşhur Khalkedon kentinin yerinde yaşayan küçük Kadı Köyü birkaç yapıdan oluşan evleriyle görülüyor.
9. TOPHANE DÖKÜMHANESİ Kanunî devrinde inşa edilen Tophane’nin üzerinde, III. Selim devrinin başlarında yapılan kubbeler görülüyor. Kubbelerin mavi rengi kurşun kaplamayı tanımlıyor.
10. TOPHANE I. MAHMUD MEYDAN ÇEŞMESİ 1730’larda Tophane Meydanı’nda deniz kenarında inşa edilen meydan çeşmesi geniş saçakları, süs kubbeleri ve alemleri ile detaylı şekilde gösterilmiş.
11. KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ 16. yüzyılda Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’nın inşa ettirdiği külliyenin cami ve hamamının kubbeleri şematik olarak işlenmiş. Caminin tek minaresi de siluetin belirgin unsurlarından biri.
12. BOĞAZİÇİ Kentin Asya ve Avrupa’daki yerleşim alanlarını ayıran Boğaz adeta boş sadece Tophane önlerinde kıyıya yakın giden dört büyük kayık kürekleri ve içlerindeki kalabalık yolcuları ile izlenebilmek.
Muhsin Ertuğrul’un çekimine 1929’da başladığı “Kaçakçılar”, ilk sesli Türk filmi olma amacıyla yola çıkmış, ancak talihsiz bir kaza nedeniyle çekimler üç yıl sürünce yerini başka bir filme bırakmış, “Türk sinemasının ilk büyük iş kazası”nın yaşandığı film olarak tarihe geçmişti. Zincirlikuyu’daki çekimler sırasında Talat Artemel’in (direksiyonda) kullandığı araç kaza yapınca, oyuncu Arşak Karakaş (en arkada, fötr şapkalı) hayatını kaybetmiş, Sait Köknar (elinde silah olan) ise oyunculuğu bırakmak zorunda kalmıştı. 11 Kasım 1929’da ölen Arşak Karakaş, Türk sinemasının ilk görev şehidiydi.
Bugün görenlerin otomobil diye nitelemekte zorlanacağı ilk buharlı aracın üretilmesinin üzerinden henüz 250 yıl bile geçmiş değil. Modern otomobillerin atası sayılabilecek ilk benzinli araç Benz Patent Motorwagen ise bundan sadece 131 sene önce, 1886 yılında Karl Benz tarafından üretilmişti. Bununla birlikte, pek az icat tarihin akışını otomobil kadar etkilemiştir. Otomobil, yalnızca teknoloji tarihinde değil; askeri ve sosyal tarih, iktisat ve sanat tarihi alanlarında da silinmez izler bırakmıştır. Modern insanın kişisel tarihi ise, otomobille birlikte hayatımıza giren sözcükler, kavramlar, hikayeler ve anılarla bezenmiş, zenginleşmiştir. Enis Batur’dan otomobil merkezli bir kişisel tarih denemesi…
AUTO: Teknoloji Devrimini yaratanlar, buna maruz kalanlara bir de dilleriyle yüklenmekten geri kalmamışlardır: Kavramları, kelimeleri, hatta örnekleriyle: Bunlardan biri “tele”yse bir ikincisi “auto” olmuştur, bize kalan onu fonetik ayarıyla benimsemekti, öyle yaptık: Oto bir aile kurmakta gecikmedi, hayatımıza çöreklendi — ondandır “araba” varken “otomobil”i bağrımıza bastık, bir yüzyılı aşkın bir süredir sokaklarımızda, caddelerimizde anayollarımızda fırdönüyor.
BAGAJ: Stepnesi, krikosu, çekme halatı, fosforlu park levhası, sağlık çantası, benzeri aksesuvarlarıyla bir bakıma otomobilin kozmik odasıdır bagaj. Arkada, pek ender önde, kapalıyken safkan karanlık ve sessiz, taşır: Çantalar, bavullar, irili ufaklı paketlerde şöförün işine bağlı olarak “mal”, bazan bir ceset (Aldo Moro), bazan bir canlı için kapağı nefes alsın diye yolda aralık bırakılmış (Kırmızı Çember filminde Delon kaçak Volonte’yi polis çemberinden öyle geçirir), kiminde unutulmuş bir uçurtma, kiminde balıkçı takımı.
Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılan İtalya başbakanı Aldo Moro’nun cesedinin bir Renault’nun BAGAJında bulunma anı. Fotoğrafı çeken 22 yaşındaki Gianni Giansanti dünyaca ünlü olmuştu, 1978.
CANAVAR: Tarih boyunca, farklı coğrafyalarda, kültürlerde kendisine geniş yer açmıştır canavarlar kataloğu: Kar adam Yeti’den göl canavarlarına, ejderlerden heyulalara binbir maddeye çağdaş bir katkı olarak geldi katıldı Trafik Canavarı, gün geldi duyurulara ve panolara sözde “yüz”ü bile nakşedildi ya, onu aslında nicedir tanıyorduk: Trafik sıkıştığında yandaki aracın, aktığında arkamızdan ya da yanımızdan denetimsiz bir hızla yaklaşan araçların direksiyonunda oturan ve tıpatıp aynada bize benzeyen kişiydi.
ÇEKİCİ: Duruma göre yardımcı meleğin, mundar bir elçinin, hattâ azrailin şoförünün kimliğini taşıyan birinin kullandığı, çeken ve kaldırıp sırtlayan, her hâlükârda götüren bir meta-taşıt. Bozulmuş ve trafiği tıkamış, yanlış park edilmiş ya da park ücreti ödenmemiş, kaza geçirip ortayerde parçaları dağılarak kalakalmış yarı hurda halindeki araçları üstüne vinciyle kaldırır, zincirle halatla bağlayıp peşisıra ‘ceza sahası’na nakleder. Genellikle arkasından saydırıldığına tanık olunur, hayırla yâdedilmez.
ABD’li Holmes firmasının bugün ancak müzelerde görülebilen dıştan takma ilk ÇEKİCİsi ‘model 485’, adını fiyatından alıyordu. Ticari kartpostal, 1913.
DİKİZ: “Önüne bak(sana)!” demeye alışmış dilimiz, oysa şöförün bir de arkasına bakması beklenir. Biri içeride ortada, ikisi dışarıda yanlarda aynalar sağlar çevre kontrolünü. Dikiz aynası tuhafın tuhafı seçim olmuş ama: Otomobilinin içini çok sayıda aynayla donatmış, yarı Narsist yarı dikizci şöförler azınlıkta kalan pervers’lerdir, araç aynaları düpedüz işlevseldir: Şerit değiştirirken, park yerine girerken çıkarken, arkadan yaklaşanı kollarken bir göz öne ayarlıysa, ötekisi ucuyla aynadan okur — her iyi şöför biraz şaşı olmayı bilmelidir.
EHLİYET: İnsanlara araç kullanma ehliyeti vermezden önce ‘insan gibi’ davranıp davranmadığını ölçmek gerekirdi; gelgelelim sınav soruları da, uygulaması da bunu hesaba katmadığı için her yıl sayısız kurban alır trafik. Yaklaşık on yıl ehliyetsiz, yurtiçinde ve yurtdışında araba kullandıktan sonra, enikonu deneyimli olmama karşın ilk seferinde sınavı veremedim. Buna karşılık, düpedüz sıfır deneyimli anneme bir tanıdık torpiliyle hemen ehliyet verilmişti — o gün bugün ehliyetsizlerin çoğunun ehliyet sahibi olduğuna inanırım.
Dünyanın ilk süperotomobili Lamborghini Miura, 1966 Cenevre Otomobil Fuarı’nda sergilenmiş ve FİYAKAsıyla akılları baştan almıştı. Prototipin henüz bir motoru yoktu.
FİYAKA: Eski otomobiller gerçekten fiyakalıydı: Chrysler, Oldsmobile, Buick, Bentley… müthiş yakışıklı küheylânlar arasında başı çekiyordu. Bugünün fiyakalıları, Lamborghini’den Maserati’ye bir yelpaze oluşturuyor ya, onlarda asıl fiyaka direksiyonlarına oturanlarına ait gibi geliyor bana. Kime caka satıyorlar? Hem karşıcinse, hem hemcinslerine, farklı duygusal büyüklenmelerle. Bir çoğu “at hırsızları”nın çocukları, torunlarıdır, bakılsa. Fiyakalarından geçilmiyor ama, işin aslı, istisnalar kuralı bozmaz, kafaları ve ruhları tamtakır onların.
GAZ: Gaz vermek dilimizde eğretilemeye dönüşmüş, oysa otomobil kullanırken düz anlamındadır: Hızı gaz pedalıyla ayarlarız. ‘Gazkesmez’ tabir edilen şöförler vardır, yolda hep önlerindeki araçlara aşırı sokulmayı severler. Profesyoneller gaza basmanın her an para harcamak anlamına geldiğini düşünür, tehlikeli olmasına karşın, yokuş aşağı inerken vitesi boşa alır, pedaldan ayağı çekerler. Kelime beni ürkütür: Zyclone B öncesi Yahudileri kamyonların kapak kasasına doldururlar, egzosa bağlı borudan şöför içeridekileri gaza boğardı.
Naziler, 2. Dünya Savaşı’nda kapalı kasasındaki mahkumları egzos GAZıyla öldüren gezici gaz odaları ‘gaswagen’leri Yahudileri topluca yok etmek için kullandılar.
HURDALIK: Genel görünümüyle otomobil mezarlığı içkarartıcı, izbe bir yığındır; bundan ibaret olmadığını işin içini bilenlere sormalı: Piyasada çoktan parçaları dolaşımdan kalkmış eski model otomobil sahibi çözüm yolunu orada bulur. Bir aksesuvar cennetidir. Koleksiyoncular ikidebir uğrar, eşinirler. Bir dönem, sanatçıların da ilgisini çekmiştir: Heykeltraş César, yeni arabaları preslemeden önce hurdalarla çalışmıştı. Bundan da öte, kulak vermeyi bilene anlatacağı çoktur otomobil mezarlığının: Bütün hurdaların geçmişleri acılı tatlılı anılarla dolar taşar.
IŞIKLAR: Renk tarihçileri her renge biçilen rolleri, tarihlerine yayılmış anlam tabakalarını, taşıdıkları simgesel boyutları enine boyuna didiklediler. Renk sözlükleri hazırlandı, bütün renklere ilişkin deyimler toplandı, ressam paletleri sergilendi, günlük yaşama kılavuzluk eden renk katalogları dolaşıyor ortalıkta. Trafik ışıkları üç renk üzerinden uluslararası bir dil kurmuştur. “Geç!”in karşılığı yeşil, “dur ve bekle!”nin karşılığı (No Pasaran) kırmızı, geriye bir tek kararsızlığa teslim sarı kalıyor: Yavaşla mı, hızlan mı, kimbilir.
HURDALIKlara boşuna otomobil mezarlığı denilmiyor. 1950’lerde doğmuş bir ‘Amerikan’ parça parça eksilerek hiçlikte kaybolmayı bekliyor.
İHTİYAÇ MOLASI: Uzun yol seferleri çok geçmeden bir tür ara turizm sektörü yarattı: Şöförlerin de, yolcuların da kısalı uzunlu mola verme istekleri doğrultusunda, özellikle anayollar üzerinde ücretli-ücretsiz konaklama, ihtiyaç giderme bölgelerinden sapaklar üredi. ‘Yol Filimleri’nde başrole değilse yanrole çıktılar. Buradan, edebiyat alanına bir başyapıt geldi: Cortazar ve eşi Carole Dunlop, ‘astronot’tan mülhem Evren Yolun Autonotları kitaplarını, Paris-Marsilya arası yalnızca ücretsiz mola alanlarında kalarak yazdılar, yolculukları boyunca tek ziyaretçileriyse Türk yazarı Osman Necmi Gürmen olmuştu.
Yazar Julio Cortazar, Paris-Marsilya yolunda bir İHTİYAÇ MOLASInda.
JİPİES diye sözediyor ondan bizimkiler: Kısaltılmış hali GPS olan aracın açılmış hali Global Positioning System: Küresel Konumlama Sistemi — bana kalsa Akıllı Yerlem Aygıtı olarak vaftiz ederdim. Sıkışık trafikte, uzun yolda gerçekten de olağanüstü bir yardımcı sürücüler için. Kestirme güzergâhı, tıkanıklık süresini bir çırpıda sıralıyor. İnatçı biraz: Uyarılarını hesaba katmadığınızda sinirlenebiliyor. Duyarsız da: Tünel korkunuza kayıtsız kalıyor. Sinemada şimdiden önemli yan roller kaptığına tanık oluyoruz. Uygar ülkelerde araçların zorunlu organı artık.
Günümüz otomobillerinin vazgeçilmez aksesuarları GPS’ler, araçlara 90’lı yıllarda girmişti. İlk ticari navigasyon sistemi Honda Electro Gyro-Cator ise piyasaya 1981’de çıkmıştı. Cihazın adı ülkemizde çoğunlukla JİPİES (ci-piis) şeklinde söyleniyor.
KORNA: (ya da klakson) Otomobilin en hırçın, vurdumduymaz, antipatik organı. Hele, şehirlerde sözde kullanımı yasak havalı kornalar! Metropollere kimbilir toplam kaç desibel gücünde bir patırtı yüklemesi yapar patavatsız sürücüler: Hastane, okul yakınıymış, geceyarısı ya da sabahın er saatıymış aldırmaksızın elleri sabırsızlıkla kornalarına gider ve bazan neredeyse oraya yapışıp kalır. Ülkemizde en kısa zaman biriminin, trafik lâmbasının yeşile geçmesiyle arkamızdaki otomobilden korna uyarısı gelişi arasında olduğu bilinir.
LASTİK: Tekerleğin giysisi. Geçmişte kolay patlar, parçalanır, kazaları tetiklerdi; şimdi zor patlıyor, ıslak yolda kaymıyor. Nobel Fizik ödülü sahibi Le Gennes, ördek tüylerinin su geçirmez özellikleri üzerinde çalışmalarının dirençli lastiklerin üretimini sağladığını söylemişti. Krikoyla yanyana bagaj zeminine gömülü yedek lastik önemli ve olmazsa olmaz bir parça, eski modellerde kabartma şık kutuları olurdu. Lastik emekliye ayrıldığında da işe yarar: Onunla yüzenleri biliriz. Anarşist bir yanı olur: Grev yapanlar barikat kurarlar yüzlercesiyle, an gelir topunu yakarlar: O ne kokulu dumandır!
Otomobil LASTİKleri, başından beri sokak protestocularının favori barikat malzemelerinden olmuştur. Tayland’daki ‘Kırmızı Gömlekliler’ (Red Shirts) gösterileri sırasında bir protestocu lastik-barikatın arkasında saklanıyor, Bangkok, 2010.
MAKAM ARABASI: Birden, yüklendiği yan işaretler (özel plakadan flamaya) aracılığıyla otomobilin markasını arka plana iter. Oradan, Devlet, kendi hiyerarşik merdivenini, sembolizmini, kudretinin elçisini ya da gölgesini sıradan yurttaşa gösterir. Özel kuruluşlarda da, Devlet ile eşdeğerde olmasa bile, makam aracı kendini hissettirir. Şöförlerde, Cemal Süreya’ya özenerek söylersek, bir mareşal edâsı sezilir. Makam sahibinin koruması, yaveri işbaşındadır. Kimi makam arabaları üstü açık kullanılır özel durumlarda ya, Dallas’ta Kennedy’den bu yana giderek bu yaklaşımdan çekinilir olmuştur.
NİKELAJ: Eşittir makyajdı. ‘Yayla’ tabir edilen eski Amerikan arabaları âmiyane deyişle ‘kız gibi’ süslenirdi yapım aşamasında. Geleneklerini sürdüren Rolls Royce, Bentley, Cadillac gibi markalar için o parlak süslemeler hâlâ âlameti farikadır. Zamanla, ‘halk tipi’ otomobiller, maliyet yükü nedeniyle nikelajı devredışı bıraktı, yerini yükte ve pahada hafif, anonim ve sıradan süsler aldı. Buna karşılık, dudak uçuklatıcı fiyatlarını doğrularcasına, spor araba üretiminde yerini korumayı bildi nikelaj — afra tafranın asıl geçer akça olduğu şu dünyada.
1967 model bir klasik, Cadillac Deville Convertible. Ön ızgara, tampon ve farların harika NİKELAJı, ateş kırmızısı otomobilin havasına hava katıyor.
OYUNCAK OTOMOBİL: Başlangıçta çocuklar düşünülerek üretilmeye başlanan oyuncak otomobillerin, neden sonra büyümüş çocuk yanı kalmış olanların da bir o kadar ilgisini çektiğinin anlaşılması bir koleksiyoncu ordusu yaratmakta gecikmedi: Minyatür otomobiller beş kıtada “hasta”larını yaratacaktı. Küçüğün oyuncağı otomobili andırsa yeter, kaldı ki can yakmasın hedefiyle yumuşak maddeler seçilir yapımında. Büyüğün ki öyle mi? Mikro modelin tıpatıp aynı olması özgün modelle esastır, hiçbir ayrıntı unutulmamalı, her markanın her yıl ürettiği modelin karşılığı olmalıdır. Dünya içinde birbaşına, başlıbaşına dünyada.
ÖN: Otomobilin öncamı hayatımıza ilk ekran olarak girmişti; televizyonunkinden çok önce. Ondandır, çocuğun ilk düşlerinden biri şöför yanına oturmasına izin verileceği yaşa gelmekti. Pek az kadının ehliyet sahibi olduğu dönemlerde otomobilin ön tarafı eril bir coğrafyaydı. Sürücü, direksiyonun başında, göstergelerin karşısında, ayakları bir pedaldan ötekine, eli vites kolunda, sanki hükümdardı. O düzen bozulalı çok oldu. Airbag türü yepyeni donanımlar girdi işin içine. Otomatik vites elin ayağın yükünü hafifletti. Gene de öncamın açtığı büyülü ekranın niteliği değişmedi.
İngiliz firması Mathbox’ın ürettiği Vauxhall Cresta modeli bir OYUNCAK OTOMOBİL. Müzayede parçası oyuncağın kutulu ve iki renkli oluşu değerini artırıyor.
PARK: Ehliyet sınavının pratikte zorlu aşaması otomobili park etmekti, şimdiki otomobiller ‘akıllı’, bir komut düğmesine basıldığında kendi başlarına bu işi yapabiliyorlar, özellikle kadın sürücüleri -nedense- zorlayan bu işlemin zorluğu tarihe karışmak üzere. Ama park yeri sıkıntısı doruğa çıkmış durumda. Ana caddelerimizde pervasızların çift sıra park yapmaları nedeniyle yolu kullananlar cinnet geçiriyor. Biribirinden çirkin kapalı otoparklar tıkabasa dolu. Uygar dünyada hayır, bizde hâlâ her sokağın değnekçisi ali kıran baş kesen. Park Yapılmaz levhâsına gelince: Ona gülüp geçiyor herkes.
1957 model klasik Pontiac Star Chief Convertible’ın sürücüsünü ayrıcalıklı hissettirecek biçimde tasarlanmış ÖN paneli.
RADYO: Başkalarını bilemem, radyosuz bir otomobil benim gözümde yarıyarıya kötürüm bir araçtır. Yalnızca ‘yol durumu’ üzerine yayın yapan radyoları düşünerek söylemiyorum bunu, çok daha fazlası: Haberdi, naklen maçtı, mavraydı oyalar bunalmış sürücüyü. ‘Ruhun gıdası’ bir başka evrene taşır onu: Meşrebine göre Neşat Ertaş, Münir Nureddin, Amy Winehouse ya da Paolo Conte uçurur. Gün geldi kasetçalar, CDçalar eklemlendi araba radyosuna, dehşet hoparlör düzenekleriyle: Yanımızdan geçen kimi araçlar mübarek seyyar diskotekler gibi.
SİNYAL: dilimize yapışmış. Tıpkı şanzıman, debriyaj, far, stop lâmbası, egzos, karbüratör, batarya, römork, tıpkı kamyon, kamyonet, minibüs, otobüs gibi. Gündelik dilimizin de, yazı dilimizin de teknolojik araçlar üzerinden istilâya uğramasından kaç yurttaş acı çekiyordur? İçimdeki münafık sersem gerekçeler arar bazan: Bundan mı acaba, pek çok sürücü “sinyal” vermeyi unutuyor, umursamıyor ülkemde? Bundan mı “stop” lâmbaları sönük ya da kırık? Bundan mı hem kendisinin, hem karşısındakinin ve arkasındakinin yaşam hakkına kayıtsız?
1960 yapıımı Şoför Nebahat filmi ilgi görünce, izleyen yıllarda iki devam filmi çekildi. Başrol oyuncusu Sezer Sezin, bunların ilki olan ŞOFÖR NEBAHAT ve Kızı’nda (1964) ağzında sigara, direksiyon başında.
ŞOFÖR NEBAHAT: Sezer Sezin’in canlandırdığı karakteri yalnızca yönetmen Erksan’a değil, senaryodaki payları nedeniyle Attilâ İlhan ve Atıf Yılmaz’a da borçluyuz: 1960, bir dönemeç tarih. Şoför Nebahat, toplumdaki erkek-kadın ilişkisinin tahteravallisini sallayan bir tipleme kalkışımıdır: “Rol”ünü tersyüz etmekte kararlı, naif bile olsa feminist tınılı, harbî bir kahraman portresi. Bugün ehliyetli kadın nüfusu artmışsa katkısı küçümsenemez. Gelgelelim, hâlâ taksilerde ve toplu taşıma araçlarında kadın sürücü istemiyor toplumumuz — onlar Batıda yaşıyorlar.
TAKSİ: Sinema otomobili her vakit çok sevdi: Bir tür kardeşlik ilişkisi göze çarpar aralarında, öyle ki, niyetlenilse sayısız filme dayanan bir toplu gösteri kolayca yapılabilir. Orada, merkez konumdaki yapımlardan biri Scorcese’nin kült filmi “Taksi Şöförü” olacaktır kuşkusuz. Bu arızalı kişilik bir tek New York’un mu kurbanıydı, hayır, her metropolden kendi yerli nüanslarını cemeden De Niro’lar fışkırmakta gecikmedi: Eril, sert, şâkülden inhirafa yatkın o adamlardan ürktük. Taksisi barut fıçısına dönüşmüş cengâver şövalyelerin dikiz aynasına yansıyan bakışlarından bir usturanın ışığı geçiyor.
1975 yapımı Martin Scorcese filmi Taxi Driver’da (Taksi Şoförü) Robert de Nero, New Yorklu takıntılı TAKSİ sürücüsü Travis Bickle karakterine unutulmaz bir performansla hayat vermişti.
U DÖNÜŞ: Düz anlamıyla güzergâhı tersine çevirme işlemini simgeleyen bu seçim ya ani bir karar değişikliğine, ya da öncesinde yapılmış bir yanlışı düzeltme girişimine bağlı olarak gerçekleşir. Dikkatle yapılıyorsa neyse, sık sık en tehlikeli ataklardan birine dönüşür yolda. Düz anlamının ötesinde, hayatın pek çok aşamasında kişilerin U dönüşü yaptıklarını gözlemleriz: Siyasal bağlamda, toplumsal duruş ekseninde oldukça enderdir haklılığı o sert yön değişikliğinin: Genelde rüzgârın estiği yöne uyum sağlama amacıyla başvurulan bir konum tazelemedir.
ÜST GEÇİT: Büyük şehirlerde araç sayısının önlenemez yükselişinin yarattığı bir dolu yaşamı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı etkileri arasında yayaların sıkış(tırıl)ması olgusu başta geliyor. Yaya bölgelerinin azlığı, kaldırımların daralması ve istilâya uğraması piyadeyi çaresiz bırakıyor, keşmekeşin hüküm sürdüğü ülkelerde. Üst ve alt geçitler geniş caddelerin sözde kurtarıcı koridorları — ama yaşlılar, özürlüler, küçük çocuklar için cendere dik, sonsuz basamaklı merdivenleri. Sıradan olaylar sütununda çökenlerin, yıkılanların, yüksek araçların hışmına uğrayanların haberleri kol geziyor.
Birçok kaynakta Şirket-i Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi tarafından tasarlandığı ve dünyanın ilk arabalı VAPURu olduğu belirtilen Suhulet, 1872 yılında Kabataş-Üsküdar hattında sefere konmuştu.
VAPUR: Bir ara denizde yüzebilen otomobiller üretilmişti, çarçabuk vazgeçildi bereket, yoksa lodos sersemi İstanbul’da kısa sürede bir denizaltı oto mezarlığı oluşabilirdi. Arabalı vapur benim açımdan özel anlam taşıyor: Mucidi olduğu da yazıyor kaynaklarda (ki sanmıyorum), şehre ilk örneklerini getiren Şirketi Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi babamın büyükbabası. Feribotlardan birine adı verilmişti, dolaşımdan kalktığında adı sanı unutuluverdi. Arabalı vapurlar artık yaygın, ama en çok İstanbul’un siluetine yakışıyor tombul gövdeleri.
YAZI: Yeni sinemadaki kadar geniş olmasa da, otomobil dünya edebiyatında kendisine derin bir tabaka açmayı bilmiştir. Bizim edebiyat tarihimizde de: Araba Sevdası’ndan Erhan Bener’in Arabalarım’ına. Gelgelelim, konu ‘yazı’a geldiğinde asıl ilginç ilişki oto üstü örneklerden devşirilebilir. Kökü atlı araba süslemeciliğine inen bir geleneğin ucundan başlar kaporta ve cam üzerine kakılan slogansı sözler, deyişler. Sürücü, onlarla kimi tercihlerini vurgular, aidiyet işaretleri verir, mesaj iletir: “Beni boşuna izlemeyin, zaten kaybolmuş durumdayım”, şehirde seyyar bir mizah dergisinin varlığının kanıtı bir ironik çıkış.
Z: Dikkat, Kaygan zemin. Bu evrensel işaret panosu, sürücülerin yazgısını etkileyen unsurlardan birinin iklim ve mevsim koşulları olduğunun göstergesi. Acemi sürücü panoyu görür görmez frene basar ve kayak mevsimini açar; deneyimli sürücü o an vites küçülterek önlemini alır. Kayan araç karşıdan gelen açısından tam anlamıyla kötü piyangodur. Öte yandan kaygan zemin bir tek yolda çıkmaz insanın karşısına, iş hayatında ve özel hayatında pek sık o tuzağa, mayınlı araziye denk gelir: İşin kötüsü yol kenarında uyarı levhâsı vardır da, hayat da yoktur.
Karayollarımızda, arka camlarında “araçüstü mizahı”ın seçkin örneklerini sergileyen YAZIlarla trafikte dolaşan otomobillere oldukça sık rastlanıyor.
Bir zamanlar İstanbul’un en etkileyici manzarası, herhalde ancak Beyazıt Kulesi’nden izlenebiliyordu. Bugün neredeyse hiç ziyaret edilemeyen yapı, 19. yüzyıl fotoğrafçıları tarafından sık sık ziyaret edilmiştir. Özellikle Galata’ya doğru doku oldukça etkileyicidir. Henüz çok katlı han ve apartmanların inşa edilmediği kentte, anıtsal yapılar özellikle minareler silueti belirler durumdadır. Fotoğraf muhtemelen 19. yüzyılın son çeyreğinin başlarında, sabah çok erken saatte çekilmiş. Galata Kulesi’nin ahşap külahı 1875 yılında uçmuş, yerine küçük odalar yapılmıştı.
GALATA YERLEŞİMİ
1. KÜÇÜK MEZARLIK Büyük bir selvi korusu şeklinde görülen mezarlık, Galata ve Kasımpaşa’nın Müslüman sakinleri için kullanılıyordu. Bugün Şişhane çevresinde bulunan yol ağının yerinde idi. Tamamen yok edilmiştir. Avrupalılar “Petit Champs” diyordu.
2. ARAP CAMİİ 13. yüzyılda Dominiken keşişler tarafından Aziz Paulus’a adanmış bir kilise olarak inşa edilmiştir. Aynı zamanda Galata’nın mezarlık kilisesi olarak kullanılıyordu. İstanbul’un fethinden sonra 1470 dolaylarında Galata Cami-i Kebiri adıyla cami haline getirildi. 17. yüzyılda ortaya çıkan bir efsane ile kentin en eski camii kabul edilip Arap Camii ismini almıştır. Son restorasyonda içinde dünya sanat tarihi için çok önemli freskolar bulunmuştur. Bugün minare olan çan kulesi İstanbul’un en eski çan kulesidir.
3. GALATASARAY LİSESİ 1868’de Mekteb-i Sultani adıyla açılan yapı, 1908’de büyük ölçüde yenilenmişti. Günümüzde Galatasaray Lisesi olarak eğitim vermeye devam ediyor.
4. GALATA KULESİ 14. yüzyılda inşa edilen kulenin silindirik gövdesi Cenova Kolonisi’nin hatırasıdır. Pencereli üst bölümü ise Sultan II. Mahmud zamanında inşa edildi. Son restorasyonda eski ahşap külahı üzerine tekrar inşa edilmiştir. Kulenin çevresi Kuledibi adıyla anılıyor.
5. KIRIM KİLİSESİ 1855’te Kırım Savaşı’nın hatırasına İngiliz “taşra gotik” üslubunda inşa edilmiştir.
6. İTALYAN HASTAHANESİ İlk açıldığında Sardunya Hastahanesi olarak anılan kurum, 1861’den sonra İtalyan Hastahanesi adını aldı. Bugünkü bina 1876’da İtalya Kralı II. Vittorio Emmanuele adına inşa ettirilmiştir.
7. ALMAN ELÇİLİĞİ 1874’te inşaatı başlayan yapı, Alman İmparatorluk Sarayı olarak da biliniyordu. Fotoğrafta henüz tamamlanmamış görünmektedir. Yapının açılışı 1877 yılında gerçekleşecektir.
8. TOPHANE BİNALARI İlk inşaatı Kanuni devrinde 16. yüzyılda yapılan binanın üst kısmı III. Selim zamanında yenilenmiştir. İstanbul’un en eski sanayi yapılarından olan top dökümhanesi, çevresindeki semte de ismini vermiştir.
9. KARAKÖY İSKELESİ KARAKOLU 19. yüzyılın ortalarında Karaköy sahilinde inşa edilen karakol yapısı günümüze ulaşamamıştır.
10. GALATA YENİ CAMİ 1698’de Sultan II. Mustafa’nın annesi Rabia Gülnuş Emetullah Sultan için inşa ettirilmiştir. 1934’te yıktırılan caminin yerinde bugün Galata Hırdavatçılar Çarşısı vardır.
11. GALATA BEDESTENİ Fatih devrinde inşa edildiği kabul edilen yapı Fatih Vakfiyeleri’nde geçmez. Dokuz kubbeli kagir yapı eski çarşı dokusu içerisinde anıtsal bir görünüme sahiptir. Bugün Fatih Hırdavatçılar Çarşısı adını taşır.
İSTANBUL SURİÇİ
12. AHİ ÇELEBİ CAMİ Caminin banisi, Ahi Çelebi Mehmed bin Tabib Kemal Ahi Can Tebrizi’dir. Cami 1500 dolaylarında inşa edilmiştir. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde yapıdan bahseder ve bir rüyasında peygamberi bu camide gördüğünü, elini öpüp “şefaat” diyeceğine, dili sürçüp “seyahat” dediğini ve meşhur seyahatnameyi oluşturacak gezilerine başladığını anlatır.
13. TAHTAKALE HAMAMI İstanbul’un en eski Osmanlı eserlerinden olan hamam Fatih vakfıdır. 1470’ten önce inşa edilen hamam bugün çarşı olarak kullanılıyor.
14. RÜSTEM PAŞA CAMİ Mimar Sinan tarafından tasarlanan ve Rüstem Paşa’nın 1561’deki ölümünden sonra eşi Mihrimah Sultan’ın tamamlattığı İznik çinilerinin en güzel örneklerine sahip camidir.
15. BALKAPANI HANI Muhtemelen Bizans dönemine ait bazı altyapı ve duvarları kullanarak 15. yüzyılda inşa edilen han, Fatih tarafından Ayasofya Vakfı’na dahil edilmiştir. 17. yüzyılda Mısırlı tüccarların kullandığı han 19. yüzyıla kadar birçok değişiklik geçirmiştir. Hanın önünde Rüstempaşa Camii hizasında bulunan kubbeler ise Papazoğlu Hanı’na aittir.
Cumhuriyetin 10. yılında Ankara’daki kutlamalar özel bir anlam taşımaktaydı, zira Mustafa Kemal de Ankara’daydı. Kurayla seçilen üniversite ve diğer okul öğrencileriyle izci takımları merasime katılmak için çeşitli illerden trenle yola çıkmışlardı. Üç günlük bayram süresince resmî kurumlar, evler, işyerleri, okullar, camiler bayraklarla donatılmış ve aydınlatılmıştı. Kutlama ve resm-i geçit için Ankara’ya gelecek 4 bin öğrenci ve izcinin programları ve kalacakları yerler için de özel hazırlıklar yapılmış, Ankara’daki ilkokullar 17 Ekim tarihinden itibaren 20 gün süreyle tatil edilmişti. Ankara, Ulus’taki Millî Hakimiyet Meydanı’nda toplanan izci ve öğrenciler…
50’li yıllarda Türkiye’nin kültür dünyasındaki unutulmaz isimler, Ozan Sağdıç’ın kamerasına yansıdı, bugünlere ulaştı. Bu karelerdeki ünlü isimler bugün sadece yazdıkları-ürettikleriyle değil, surat ve vücut ifadeleri, duruşları ve halleriyle de yaşıyorlar. Bir dönemin parlak yıldızları, ustaları ve bilinmeyen anekdotları…
Kendi kültür dünyamızın gök kubbesinde par layan yıldızlar hiç ek sik olmuyor. Birileri sönerken yenileri parlamaya başlıyor. Ama öyleleri var ki, göklerde olmasa da hafızalarımızda birer kuyruklu yıldız görkemiyle yerlerini koruyorlar. Arşivimi taradıkça o türden kişilerin portrelerini ayrı bir dosyaya yerleştiriyorum. Plastik sanatlarda, görsel ve sözel sanatlarda ya da bilim alanında isimleri parlamış olanların yüzlercesine her gün birileri daha katılıyor. Ben bunların tümüne “Kültür Dünyamızdan Kayan Yıldızlar” adını verdim.
Orhon Murat Arıburnu
Orhon Murat Arıburnu (1920-1989), 1947’de dünyada ilk kez resimli şiir sergisi açan bir şair. Ayrıca sinema, tiyatro yönetmeni, senarist, oyuncu ve yapımcıydı.
Mesleğe başladığım günlerde, dergimizin (şirket hesabına) sahibi olan Şevket Rado “Meraklı çocuksun, seni Pen kulübün toplantısına götüreyim, oradaki yazarların fotoğraflarını çekersin” demişti ve kulübün düzenli toplantılarından birine götürmüştü. Ediplerimizin sohbet için buluştukları yer, İstanbul Üniversitesi’nin tarihî binasının ana giriş kapısının sağına düşen rektörlük binasıydı.
Görkemli bir salonda, birer sehpa çevresinde yer alan koltuklarda, isimleri o zamanlar benim gibi bir delikanlı için dudak uçuklatacak derecede ünlü olan bir çok yazar üçer beşer kişilik gruplar halinde sohbet etmekteydiler. Yüksek pencerelerden süzülen tatlı bir ışık mekânda loşluklar meydana getirirken, şahısların üzerlerine düştükçe gizemli bir atmosfer yaratıyordu. Fikret Adil, Mehmet Kaplan, Fahir İz ve daha birçok edebiyatçı oradaydılar. Bir köşede Halide Edip Hanım bir şeyler anlatıyor, Reşat Nuri Darago ve o zamanlar pek genç bir yazar olan Haldun Taner onu dikkatle dinliyorlardı. Üzerlerine o kadar güzel bir ışık düşmüştü ki, bunu çekmemek olmazdı.
Üç edebiyat deviİstanbul Üniversitesi rektörlük binasındaki toplantıda duayen edebiyatçılarımızdan Halide Edip Adıvar, genç yazar Haldun Taner (solda) ve Reşat Nuri Darogo’yla (ortada) sohbet etmekte. 50’li yıllar.
Portrelere Attila İlhan ile başlamak istiyorum. Çünkü onu çocukluğumdan beri tanıyordum. Babası benim doğduğum köyün bağlı olduğu Burhaniye ilçesinin kaymakamıydı. En küçük dayımın da Işık Lisesi’nden sınıf arkadaşıydı. Necdet dayım onu bir gün Edremit’teki evimize getirdi. Babama “arkadaşım şiirler yazıyor” diye tanıttı. Babam şair arkadaşları arasında “şiir öğretmeni” gibi bir nama sahipti. Onu iyi bir sınavdan geçirdi. “Çocukta iş var. Kendini dağıtmazsa iyi bir şair olabilir” demişti.
Birkaç yıl geçti, dayım tıp öğrencisi oldu; ben de Kabataş Lisesi’nde okumaya başladım. Harçlığımı aylık olarak dayıma gönderirlerdi, Cumartesi günleri ondan haftalık olarak alırdım. Ama benim sevgili dayım biraz şenlikli ve uçarı bir delikanlıydı. Ya kızlarla gezerdi ya da maça filan giderdi. Harçlığımı arkadaşı Attila İlhan’a bırakırdı. Onun değişmez yeri Osmanbey’in dört yol ağzına bakan Suna Kıraathanesi’nin yeşil çuha kaplı masalarından biriydi. Daha o zamanlar kafasına afili bir şekilde yerleştirilmiş beresi ve kuyruğu zengince önünde sallanan kırmızı atkısıyla Paris’e gitmeden “parizyen” bir havaya bürünmüş hali vardı. Sağında solunda kağıt oynayanların dumanlı havasında, masasında tek başına vaktini okuyup yazmakla geçirirdi.
Epey zaman geçti. Bir gün İzmir’de Demokrat İzmir gazetesinin idarehanesinde karşısına çıktım. Sonra bir hayli zaman daha geçti. Bu kez Ankara’da o benim karşıma çıktı. Bilgi Yayınevi’nin danışmanı olmuştu. Hayat böyle sürdü gitti.
1955 yılı sonu ya da 56 başlangıcı. Fotoğrafçılar derneğinin katipliğini yapıyorum. Vaktim, dernek başkanı Şevket Tanju’nun Osmanbey’deki stüdyosunda geçiyor. Bir gün oraya cüsseli ve bir gözü kör bir adam geldi. Banyo edilmesi ve çıkan fotoğraflardan küçük boyda birer baskı yapılması için bir film bırakmış, onları almak üzere gelmiş. Bir yerlerden gözüm ısırıyor. Biraz düşününce, onun Cumhuriyet gazetesinde röportajlar yapan Yaşar Kemal olduğunu anladım. Sanırım tam da o sıralar İnce Memet romanı yayınlanmıştı. “Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” diye sordum. O gün o saatlerde Şevket Bey’in kendisi yoktu. Ahmet adındaki kalfası vardı. Stüdyo ışıklarını kullanıp birkaç poz fotoğrafını çektim. Evet, Teneke adlı bir öykü kitabını okumuştum, gazeteye yazılar yazdığını da biliyordum. Ama biraz muhabbet olsun diye herhalde, ne iş yaptığını sordum. “Belediyede memurum, elektrik sayaçlarını okuyorum” dedi.
Halit Fahri Ozansoy40 yıl edebiyat öğretmenliği yapan Ozansoy, şiirlerinin yanında tiyatro ve roman türlerinde de eser vermiş önemli bir edebiyat ve kültür insanıydı.
Benim ilgi gösterdiğimi görünce, o da benimle ilgilendi. Kimim, neyin nesiyim, anlamaya çalıştı. Soyadımı ve Edremitli olduğumu öğrenince “Ben senin babanı tanıyorum” dedi. Buna imkân veremedim. Çünkü babamın İstanbul’a gelip gittiği yoktu. Belki ortak edebiyatçı dostları sayesinde gıyabi bir dostluktur diye düşündüm.
O gün sanırım, ben edebiyat aleminden ilk kez bir yazarın fotoğrafını çekmiştim. Yaşar Kemal’in de ünü henüz çok yayılmadan en erken çekilmiş portresiydi çektiğim fotoğraf. Stüdyonun kalfası Ahmet bu işe pek akıl erdiremedi. “Bu kör adamın resmini niye çektin, üstelik de parasız” dedi bana.
O ilk tanışmadan sonra, Yaşar Kemal ile pek çok karşılaşıp görüşmemiz olmuştu. Hayat dergisi 6 Nisan 1956’da yayımlanmaya başladı. Kaderdi diyelim, kısa bir süre sonra bu en prestijli derginin foto muhabiri oluvermiştim. Çok gençtim, derginin yazı kadrosundaki kişiler bana göre amca gibi, ağabey gibiydiler. Zaten onların nazarında da ben “çocuk”tum. Adımı söylemez, öyle derlerdi bana.
Hayat günleri ayrı bir yazı konusu. Orada pek çok Babıali emektarı ile tanışmak kısmet olmuştu. Bunların içinde biri vardı ki, değerine paha biçilmez. Bu saygın kişi, edebiyatımızda “Beş Hececiler” diye anılan şairlerden biri olan Halit Fahri Ozansoy idi. Salondaki masası hemen bizim karanlık odanın kapısının yanındaydı. Ayrıca bir düzeltmenimiz vardı. Ama Halit Fahri Bey’in işi onunkinden daha ince bir işti: Dergiyi kusursuz hale getirmek. Bütün altyazılar onun kaleminden çıkardı. Dergideki altyazıların çok önemli bir özelliği vardı. Sözcükleri bölmeden metni belli bir blok içine sığdırmak gerekiyordu. Sözcük dağarı zengin, bilgi alanı geniş ve edebi zevki üstün biri olmak gerekiyordu bu iş için.
Yazıişlerinde herkes beni hoş tutuyordu. Ama Halit Fahri Bey’den gerçek bir baba şefkati görüyordum. İşine çok düşkündü, fotoğrafını işinin başında habersizce çekmeliydim. Öyle de yaptım.
Ben askere gittiğimde dergiden ayrılmıştı. Epey bir zaman sonra Atatürk Kültür Merkezi’nin açılış törenine davetli olarak Ankara’dan gelmiştim. Gala gecesi için smokin koşulu vardı. Yeni bir smokin almak üzere çok ünlü giyim mağazasına uğramıştım. Onunla orada karşılaştım. O da açılışa davetliymiş ve benim gibi smokin almaya gelmiş. İkimiz de birbirimizi görmekten sevinç duymuştuk. Orada anlatmıştı: Dergi günlerinde tamamen bir yanlış anlama yüzünden Şevket Rado beni bir gün fena şekilde hırpalamıştı. Sonradan hadise meydana çıktı, iş düzeldi. Ama onun haksızlığı ve sert davranışı Halit Fahri Bey’i çok etkilemiş, çok üzülmüş. “O hadiseden sonra sıtkım sıyrıldı, dergiden ayrıldım” dedi; ben de çok duygulandım.
‘Parizyen’ Attila İlhan
Türkiye ve dünya çapında bilinen şairliğinin yanısıra Attila İlhan, edebiyat tarihimizde önemli denemelere, romanlara da imza atmıştı.
Giyimevi ilk defa değişik bir smokin modeli çıkarmış. Siyah değil de lâcivert, yakası parlak saten değil de kendi renginden kabartma işlemeli. Galiba Latin Amerika modeliymiş. Ben yeni bir şeymiş diye o modelden aldım. Halit Fahri Bey de “Bu yaştan sonra bana ikinci bir kez giymek kısmet olmaz herhalde” diye aynı modeli seçti. İlk adıyla İKM’nin açılış gecesinde farklı smokin giyen sadece ikimizdik; baba oğul gibiydik.
Hayat dergisi’nin ilk günlerinde, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel bizim dergiye uğradı. Nedenini bilmiyorum. Önce patronlarla konuştu sanıyorum. Daha sonra yazıişleri salonuna geldi, herkesle selâmlaştı, kendisine sunulan bir iskemleye oturdu. İlkokul kitaplarımızda Atatürk ve İnönü’nün fotoğraflarından sonra onun fotoğrafı olurdu. Sonradan tiryakisi olduğumuz M.E.B. klasiklerinde de görürdük onu. Siması belleğimize iyice yerleşmiş. Hazır bulmuşken bir fotoğrafını çekeyim dedim. Bizden birisiyle konuşuyordu. “Beni yok sayın, doğal halinizle bir fotoğrafınızı çekmek istiyorum” dedim. Filmimin elverdiği ölçüde birkaç kare çektim.
Ayrılırken bir kez daha geleceğini söylemişti. Bu ziyaret benim zihnimde yeni bir şeyin doğmasına yol açtı. Düşündüm, ben öyle bir pozisyon yakalamıştım ki, yanına yanaşmak hayâl bile edilemez kişilerle temas sağlamam pekâlâ mümkündü. İsim yapmış kişilerin fotoğraflarını çekersem, bir de onların imzalarını ve kendilerine ait özgün bir düşüncelerini alırsam, bu benim için çok özel bir koleksiyon olabilirdi. O zamanlar fotoğraf albümü yayımlamak sözkonusu bile edilebilecek bir şey değildi. Ancak kendi özel arşivim için bir girişim olabilirdi. Nitekim çektiğim fotoğraflardan beğendiğim birini 20×30 cm. boyutunda bir fotoğraf kağıdının sol yarısına bastım, sağ tarafını bir şeyler yazması için boş bıraktım. Hazırladığım levhacığı ikinci gelişinde önüne uzattım. Boş olan yere “Doğru iyi, iyi güzel olmasaydı, insanlık boş bir söz olurdu” diye yazdı ve imzasını attı. Fırsat buldukça sanat ve kültür ortamlarından ünlülerin portrelerini çekip arşivlemek işini bir bakıma hobi haline getirmem böyle bir başlangıçla olmuştu.
Portre çekimlerine ünlü gazetecilerden başlamak, hepsi Babıâli denilen Cağaloğlu semtinde oldukları için kolay ve yerinde olur diye düşündüm. 20. yüzyılı yarılamıştık. Gazeteciler Cemiyeti genel kurul toplantısında kürsüde Şeyhül Muharririn Burhan Felek üstadın, Eminönü Halkevi konferans salonunda Hamdullah Suphi’nin ve Behçet Kemal Çağlar’ın fotoğraflarını çekmiştim ama, onlar portreden sayılmazdı.
Zamanın parlayan gazetesi Milliyet’in fıkra yazarı olarak iki ağır topu vardı. Peyami Safa ve Ref ‘i Cevat Ulunay. Gazetenin Molla Fenari sokaktaki idarehanesi kapı komşusu. Odalar yanyana. Önce Ulunay’ın kapısını çalıyorum. Ne yapmak istediğimi anlatıyorum. “Bir albüm hazırlamak istiyorum da efendim” diyorum. Bom hecesini bomba gibi patlatarak “Ona albüm demezler, albom derler” diyor.
Peyami Safa: Milliyet’in ‘ağır topu’
Edebiyatımızda Doğu-Batı sentezini en iyi kurgulayan, psikolojik roman türünde başarılı ürünlere imza atmış Peyami Safa, günlük gazetelerde de makaleler yazıyordu.
İkinci kapı Peyami Safa’nın. Milliyet yazarı ve bir yandan da Türk Düşüncesi diye de bir dergi çıkarıyor. Düşünen adam pozlarında fotoğraflarını çekiyorum. Ona fotoğrafının karşısındaki boşluğa bir şeyler yazması için ikinci kez gittiğimde, kendisine ait bir düşünce yazacak beklentisi içindeydim. O yanlış anladı galiba. “Ozan Sağdıç, siz çok büyük bir fotoğraf sanatçısısınız” gibi bir övgü tümcesi yazdı. Genç bir delikanlıydım. Koskoca adam, benim yaşımda birisine yağ çekiyor gibi geldi bana, hoşuma gitmemişti. Yüzümü buruşturmuşum, farketti. “Ne o beğenemedin mi” dedi. Doğrucu Davutluk ettim, “Beğenemedim” dedim, “beni methetmek zorunda değildiniz. Sizden kendi düşüncenizi yansıtan bir cümlecik beklerdim” deyip arkama bakmadan odasından çıktım. Koleksiyonumu zenginleştirmek adına önüme kendiliğinden bir fırsat çıktı. Ruşen Eşref Ünaydın 1918’lerde o zamanın edipleriyle röportajlar yapmış, sonra bu görüşmeleri Diyorlar ki adlı bir kitapta da toplamış. Daha sonraki bir tarihte Hikmet Feridun Es de, olasılıkla Yedigün dergisinde “Bugün de diyorlar ki” ana başlığı altında yaşadığı dönemin edebiyatçılarıyla benzer röportajlar yapmış. Şimdi de Mustafa Baydar, benzer röportajları düzenli bir şekilde Hayat mecmuasında sürdürme teklifini getirmiş olmalıydı.
Hayat, bol resimli bir magazin olduğu için bu röportajların fotoğraflarla süslenmesi gerekiyordu. Yani bize zevkle yerine getireceğimiz bir iş çıkmış oluyordu. Onun dizisinin adı “Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar?” idi.
Bu koşuşturma 1956-57 yıllarını kapsıyor. Kimler yoktu ki evinde, işyerinde konuğu olduğumuz… Birkaçını sayalım isterseniz: Gümüşsuyu’ndaki apartman dairesinde ziyaret ettiğimiz Abdülhak Şinasi Hisar. Elbette çok iyi bir yazardı, ama yüzyüze görüştüğümüzden bende kalan izlenim aksi bir adam olduğu merkezindedir. İpek gibi bir kişilik derseniz, Ahmet Kutsi Tecer’i örnek verebilirim. Ziyaret ettiğimiz yazarlar arasında bu tür röportajları ilk kez yapmış, Atatürk ile de ilk söyleşinin sahibi olan Ruşen Eşref ‘in beyefendiliğini de unutamam. Hocaların hocası olmuş Fuat Köprülü ile Marmara surlarına abanmış evinde geçirdiğimiz saatler de benim için çok ilginçti. O dönem içinde Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Hançerlioğlu, Oktay Rifat gibi yazarlar da vardı. Bundan ayrı olarak, Yusuf Ziya Ortaç, Vedat Nedim Tör, Haldun Taner, Aziz Nesin, Mehmet Başaran gibi tanıdıklarım hayatımı yönlendirme konusunda beni iyi kötü etkilemiş kişilerdi. Orhan Şaik Gökyay akraba derecesinde aile dostu, baba dostuydu zaten.
Yaşar Kemal meşhur değilken
Yaşar Kemal bu fotoğraf çekildiğinde başyapıtı İnce Memed daha yeni yayımlanmıştı (1955). O sıralar henüz ünlü bir yazar değilken Ozan Sağdıç’ın objektifine takılmıştı.
Şimdi, biraz gerilere dönelim. Yaşım 12, ilkokulu yeni bitirmişim. Zaman Garipçi şairlerin çağı. Elime geçerse Varlık filân da okuduğum oluyor ama, kasabamıza tutucu kişilerin yayınları da geliyor. Babama birileri Çınaraltı adında bir dergi de gönderiyorlar. Kafam allak bullak. Çocuğum ya ne de olsa, bir ara manzume gibi olmayan şiirleri yazan yenilikçi şairleri “bozguncudur, komünisttir” diye suçlayan tutucuların havasına kapılmışım. Orhan Murat Arıburnu’nun “Ne kadar cıgaram varsa cebimde, onları birbirine ekledim” diye bir şiirine rastlamışım. Çocukça bir hevesle “Nekadar tüyü varsa pöstekinin” gibi bir karşılamayla sözümona nazire yazmışım. Aklımca adamı deli yerine koyuyorum. Ama asıl deli saçması benim yediğim halt. Bu kadarla kalsa iyi. Tutup bu yaveyi İstanbul’da “Edebiyat Alemi” adında bir dergiye postalamışım, iyi mi? Bir de ne göreyim, o nazire bozuntusunu ciddiye almışlar, ön sayfadan vermişler. Benim yaşımı bilmiyorlar ya, adımın önüne “Edremitli Üstat Şairimiz” diye yazmamışlar mı? 12 yaşında üstat diye anılmak kâr mıdır ar mıdır, bilemem. Ama bir süre için “hadi bakalım üstat” diye babamın eğlencesi olmuştum.
Aradan yıllar geçti, liseyi filân okumuşuz, dünya kaç bucak biraz fikir sahibi olmuşuz. İstanbul sokaklarında sürtüyoruz artık. Bir gün (o zamanlar öyleydi) Ses Opereti’nin girişinin olduğu pasajda, baktım Orhan Murat tek başına oturuyor. Adamın sinema artistliği de var, tam da güzel bir fotoğraf verecek konumda. Yanına yanaştım “Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” dedim. “Tabii, neden olmasın” dedi. Biraz sohbet de ettik. Ama kesinlikle o çocukluk anımdan tek söz etmedim elbette.
Benim İstanbul’dan Ankara’ya hicret tarihim 1960’tır. Asıl bol bol sanatçı portresi çekme anılarım oraya ait, ama birazını bile anlatmak için dergi sayfaları yetmiyor. Zaten açacağım sergi için galerinin duvarları da yetmemekte. Örneğin benim çektiğim Aşık Veysel portresi benzeri olmayan bir örnektir.
Hep erkek yazarlardan söz ettik. Halbuki bu ülkede ne çok kadın yazar var. Bunlardan sadece biri, diyelim ki Sevgi Soysal. Ben onun Ankaralıların aile tiyatrosu gibi olan Meydan Sahnesi’nin hit oyunu “Zafer Madalyası”nın güzel hemşiresi olarak fotoğrafını çektiğimde adı Sevgi Nutku idi. Sevgi Başar olduğu zamanlarda da fotoğraflarını çekmiştim. Son fotoğraflarını hep Sevgi Soysal olarak çektim. Çok canlı bir insandı. Yanarım ki, hızlı yaşadı genç öldü. Daha neler neler. Ama dergi sayfaları sınırlı, şimdilik bu kadar.
Âşık Veysel’in benzersiz portresi
1894 Sivas Şarkışla’da doğan Veysel Şatıroğlu (nam-ı diğer Âşık Veysel), 1973’te yılında doğduğu köy Sivrialan’da hayata gözlerini yumdu. Ozan Sağdıç bu portreyle onu ölümsüzleştirdi.
Kültür dünyamızın yıldızları Fotoİstanbul’da
Beşiktaş Belediyesi’nin artık gelenekselleşmiş fotoğraf şenliği niteliğindeki “Fotoİstanbul”un dördüncüsü bu yıl 30 Eylül-22 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek. Program çerçevesinde bu yılki etkinliklerde, Ozan Sağdıç’ın “Kültür Dünyamızdan Kayan Yıldızlar” adı altında bir sergisi de var. Serginin resmî açılış tarihi 4 Ekim. Yer İTÜ Makine Fakültesi’nin tam karşısındaki Dümen sokak başındaki Gümüşsuyu İş Merkezi’ndeki Fototrek Galerisi.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından 1987’den bu yana düzenlenmekte olan İstanbul Bienali’nde, her iki yılda bir güncel sanatın yeni eğilimleri biraraya getiriliyor. Venedik, Sao Paolo, Sydney Bienalleri gibi benzerleri arasında bugün en prestijlilerden biri olarak anılan etkinlikte, küratörler, sanatçılar, eleştirmenler ve yurtiçi- yurtdışından sanat çevreleri arasında evrensel bir kültür ağı kuruluyor. Bugüne dek Antrepo, Ayasofya Hamamı, Aya İrini Müzesi, Askeri Müze, Feshane, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Hareket Köşkü, Küçük Mustafa Paşa Hamamı, Süleymaniye İmarethanesi gibi tarihsel mekânlarda, bine yakın sanatçının eserleriyle katkı sağladığı İstanbul Bienali’nin 30 yılı…
SANDALYEDEN BİR BİNA KOLOMBIYALI SANATÇI DORIS SALCEDO’NUN 8. İSTANBUL BIENALIIÇIN HAZIRLADIĞI “İSIMSIZ” BAŞLIKLI YERLEŞTIRME, KARAKÖY YEMENICILER CADDESI’NDEKIIKIBINA ARASINA SIKIŞTIRILMIŞ 1550 KADAR AHŞAP SANDALYEDEN OLUŞAN BIR KAMUSAL ALAN ESERIYDI. 2003.
BIENALIN MILADI: YIRMIİSA PORTRESI TÜRKIYE, BIENALLERLE 1987’DE ÇEŞITLIÜLKELERDEN 67 SANATÇININ KATILDIĞI İSTANBUL BIENALI’YLE TANIŞTI. DÜNYACA ÜNLÜ AVUSTURYALI RESSAM ARNULF RAINER’IN ILK ORGANIZASYONDA AYA İRINI’NIN APSISIIÇIN YARATTIĞI YIRMIİSA PORTRESINDEN OLUŞAN “YÜZLER İSA YÜZLER” ADLI ÇALIŞMASI, UNUTULMAZ ESERLER ARASINDA.
KOPMAYAN ‘GÖBEK BAĞI’ SARKIS ZABUNYAN’IN ‘GÖBEK BAĞI’ ADLI ESERI2. İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA AYASOFYA HAZINE DAIRESI’NDE SERGILENDI. ZABUNYAN, BU ESERIÜRETIRKEN O MEKÂNDA KALMASINI AMAÇLAMIŞTI, ANCAK HAZINE DAIRESI’NIN KAPATILMASI VE BAKIMSIZLIK YÜZÜNDEN ESER HASAR GÖRDÜ. DAHA SONRA İKSV TARAFINDAN ONARILAN ESER, ŞU ANDA NEJAT ECZACIBAŞI BINASININ GIRIŞ HOLÜNDE YAŞAMAYA DEVAM EDIYOR. 1989.
SULTANAHMET’TEN GÖĞE YÜKSELMEK SAHNE TASARIMCILIĞININ YANINDA HEYKELLERIYLE DE BILINEN SANATÇI METIN DENIZ’IN SANDALYELER VE INSAN FIGÜRLERINDEN OLUŞAN ESERI2. BIENAL BOYUNCA SULTANAHMET MEYDANI’NDA, ALMAN ÇEŞMESI’NIN ÖNÜNDE SERGILENMIŞTI. ESER, İSTANBUL’DA KAMUSAL ALANDA SANATIN EN HEYECAN VERICIÖRNEKLERINDEN BIRIOLDU. 1989.
KIRDAN KENTE ‘MISTIK NAKLIYE’ BINEALIN ÜÇÜNCÜSÜ KÖRFEZ SAVAŞI NEDENIYLE 1992’DE FESHANE’DE GERÇEKLEŞTI. GÜLSÜN KARAMUSTAFA’NIN RENKLIYORGANLAR ILE MEYDANA GETIRDIĞI“MISTIK NAKLIYE” ADLI ÇALIŞMASI, TÜRKIYE’DE ÖZELLIKLE KIRSALDAN KENTE GÖÇ OLGUSUNUN ETKISIYLE, 70’LERDE VE 80’LERDE DIKKATIÇEKEN YENIKÜLTÜR OLUŞUMUNU YANSITMAYI AMAÇLIYORDU.
IRKÇILIĞA KARŞI SANAT: ‘RAMONA’NIN ODASI’ CALIFORNIALI SANATÇI DAVID AVALOS’UN, DEBORAH SMALL ILE ORTAK IŞI“RAMONA’NIN ODASI” 3. ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALI’NDE SERGILENMIŞ EN SIRADIŞI ESERLERDEN BIRIYDI. AMERIKA’DA 19. YÜZYILDA YAZILMIŞ RAMONA ADLI ROMANDAN ESINLENILEN VE IRKÇILIĞA KARŞI DURAN BU ESERDE, ODANIN DUVARINDAKITABLOLAR 1800’LERDE MEKSIKA’DA YAPILMIŞ RESIMLERIN YENIDEN ÜRETILMIŞ HALLERIYDI. 1992.
90’LARIN KRIZIBIENALIDE VURDU 4. İSTANBUL BIENALI, EKONOMIK KRIZ NEDENIYLE 1995’TE GERÇEKLEŞMIŞ, BÖYLECE NORMALDE IKIYILDA BIR OLMASI GEREKEN ETKINLIK, IKIKEZ ÜÇ YILDA BIR YAPILMIŞTI. BU BIENALDE İKSV, ULUSAL TEMSILE DAYALI KLASIK ÜSLUP YERINE TEK KÜRATÖRLÜ BIR SISTEMIBENIMSEMİŞTİ.
NOHUTLU PILAV BIENAL’DE YENIR SARKIS ZABUNYAN’IN 4. BIENAL’DEKIESERI“PILAV VE TARTIŞMA YERI” BÜYÜK ILGIGÖRMÜŞTÜ. ZIYARETÇILER BIENAL BOYUNCA KARAKÖY-1 NUMARALI ANTREPO’YA YERLEŞTIRILEN ESERIN ETRAFINDA, SANATÇI VE SANAT ELEŞTIRMENLERIYLE BIRLIKTE TARTIŞMALARA KATILIRKEN, ORTADAKIKAZANDAN GELENEKSEL NOHUTLU PILAVLARINI YEDILER. 1995.
ASYALILAŞMAK AVRUPALILAŞMAK İSTANBUL BIENALLERININ GÖRDÜĞÜ EN ILGINÇ IŞLERDEN BIR DIĞERIDE, 5. İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA İSVEÇLISANATÇI MICHAEL VON HAUSWOLFF’UN KABINLERIYDI. SANATÇI, SIRKECIGARI’NA KOYDUĞU KABININ ÜZERINE “ASYALILAŞTIRICI” VE HAYDARPAŞA GARI’NDAKIDIĞER KABINE DE “AVRUPALILAŞTIRICI” YAZMIŞTI. BIENAL BOYUNCA KABINLERIN IÇINDEN GEÇEN ZIYARETÇILER ASYALI YA DA AVRUPALI SERTIFIKASINI ALARAK SEYAHATLERINIGERÇEKLEŞTIRDI. 1997.
TAKSIM’DE NEON IŞIKLARI 1999’DA 17 AĞUSTOS DEPREMININ HEMEN ARDINDAN GERÇEKLEŞEN 6. İSTANBUL BIENALI’NDE TAKSIM MEYDANI’NIN METRO GIRIŞINDE UGO RONDINONE’IN NEON IŞIKLARLA GERÇEKLEŞTIRDIĞI“BURADAN NEREYE GIDIYORUZ?” ADLI ESERIYER ALMIŞTI.
DEPREM SONRASI BIENALDE MÜZAYEDE 6. İSTANBUL BIENALI’NE KATILAN ÇEŞITLIÜLKELERDEN 20 SANATÇININ DEPREMZEDELER YARARINA BAĞIŞLADIKLARI ESERLER AYA İRINI’DE DÜZENLENEN MÜZAYEDEDE SATIŞA ÇIKTI. MÜZAYEDENIN TÜM GELIRIILE BIRLIKTE BIENAL’IN BILET GELIRLERI, DEPREMDEN ZARAR GÖRENLER IÇIN KONUT VE EĞITIM PROJELERINE SEVK EDILDI. 1999.
SAVAŞ MANZARALI BARIŞ ÇİÇEKLERİ 7. BIENAL’IN GERÇEKLEŞMESINE ON GÜN KALA AMERIKA’DA 11 EYLÜL SALDIRISI GERÇEKLEŞTI. SALDIRI NEDENIYLE HAVA TRAFIĞININ KAPATILMASI, PEKÇOK ESERIN VE SANATÇININ ULAŞIMINDA ZORLUKLARA SEBEP OLDU. JAPON SANATÇI MICHAEL LIN’IN ZIYARETÇILERIN “RAHATÇA(!)” VAKIT GEÇIRMESIIÇIN AYA İRINI’NIN ORTA YERINE YERLEŞTIRDIĞIÇIÇEK DESENLIYÜKSEKÇE PLATFORM ILE DUVARLARDAKISAVAŞ MANZARALARI ÇARPICI BIR KARŞITLIK OLUŞTURUYORDU. 2001.
İSTIKLAL CADDESIMANZARALI ESER 2003’TEKI8. ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA BREZILYALI SANATÇI CILDO MEIRELES GALATASARAY MEYDANI’NA 10’AR METREKARE BÜYÜKLÜĞÜNDE 4 AYRI ODA YERLEŞTIRDI. YATAK ODASI, SALON, MUTFAK VE TUVALET GIBIBÖLÜMLERE AYRILMIŞ ODALARDAKIHERŞEY, TIPKI GERÇEK BIR EVDEKIGIBIKULLANILABILIYORDU. ZIYARETÇILER KOLTUĞA OTURUP İSTIKLAL CADDESIMANZARASINI IZLEYEBILIYOR, YATAĞA UZANIP KESTIREBILIYOR, MUTFAKTA YEMEK YAPABILIYOR VE TUVALETIKULLANABILIYORDU.
LIFE DERGISISANATA KONU OLDU DÜNYANIN ILK VIDEO SANATÇISI KABUL EDILEN GÜNEY KORELINAM JUNE PAIK, “LIFE” ADLI ÇALIŞMASIYLA 11. BIENAL’DE YER ALDI. SANATÇININ LIFE KAPAKLARINA ÖZNEL MÜDAHALELER YAPTIĞI ÇALIŞMASI, DERGIYLE AYNI ADI TAŞIYORDU. 2009.
İSTANBUL’DA MADAGASCAR ARJANTINLI SANATÇI ADRIAN VILLAR ROJAS, 14. BIENAL’E BÜYÜKADA’DA YARATTIĞI DEV HEYKELLER ILE KATILDI. FIL, ASLAN, GORIL, ZÜRAFA GIBIÇEŞITLIHAYVANLARIN FIGÜRE EDILDIĞIIŞLER, BÜYÜKADA’DA TROÇKI’NIN EVININ ÖNÜNDE SERGILENMIŞTI. 2015.