Kategori: Albüm

  • Beyazıt Kulesi’nin kanatları altında…

    Beyazıt Kulesi’nin kanatları altında…

    Yaklaşık 150 yıllık fotoğraf, şehrin tarihî merkezini gösteriyor. Bizans dokusu üzerindeki camiler, türbeler ve hamamlar; İstanbul’da gelişen ticaretin ortaya çıkarmaya başladığı yeni kâgir binalarla yan yana. Beyazıt Kulesi’nden bu açı ile çekilen fotoğraflar yaygındır; ancak bu kare, muhtemelen bu açıdan alınan ilk görüntülerden biri. Henüz demiryolu Sirkeci’ye ulaşmamış, buradaki tesisler inşa edilmemiş. Fotoğraf 1870 dolaylarında çekilmiş olmalıdır. 

    1- Ali Paşa Sarayı: 1865’te inşa edilen saray yapısı Haliç ve Boğaz’a hakim kentin ticaret bölgesi yanında görkemli bir yapıydı. 1911’de geçirdiği yangın sonrasında uzun süre harabesi ayakta kalan yapı, halk tarafından “Yanık Saray” olarak anılmıştı. Bugün yerinde bir katlı otopark vardır. Büyükşehir Belediyesi yeniden inşası için bir proje yürütmektedir. 

    2- Çandarlızade Atik İbrahim Paşa Camii: 15. yüzyılın sonlarında Çandarlı ailesinden İbrahim Paşa’nın inşa ettiği cami 1894 depreminde zarar görmüş ve minaresi yeniden ancak daha kısa olarak inşa edilebilmiştir. 

    3- Yeni Camii: 1597’de Sultan III. Mehmet’in annesi Safiye Valide Sultan’ın inşasına başladığı cami ve külliye uzun süre terkedilmiş ve ancak Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılmıştır. İnşaatı tamamlandığında halkın verdiği “Yeni Camii” adı, sonrasında da yaşamıştır. 

    4- Turhan Valide Sultan Türbesi: Turhan Valide Sultan tarafından inşa edilen türbeye, 1683’de ilk olarak kendisi gömüldü. Sonrasında altı padişah ve hanedana mensup çok sayıda hanım ve sarayda yüksek rütbelere gelmiş hanımlar defnedilmiştir. Osmanlı dünyasının en zengin mezar yapılarından olan türbenin yanında Mısır Çarşısı denilen arasta bulunur. Bu çarşıya başlangıçta “Yeni Çarşı” ya da “Valide Çarşısı” denmiş, ancak 18. yüzyıldan itibaren Mısır Çarşısı ismini almıştır. 

    5- Haseki Hürrem Hamamı: Bugün İş Bankası Müzesi’nin bulunduğu yapının yerinde bulunan hamam, muhtemelen 16. yüzyılda Haseki Hürrem için yapılmıştı. 19. yüzyılda yıktırılan hamam arazisine Osmanlı başkentinin ilk postanesi inşa edilmiş, bina daha sonra farklı amaçlar için kullanılmıştır. 

    6- İrini/İrene Kulesi / Vigla Kulesi: Orta Bizans döneminde yaklaşık 1000 yıllarında inşa edilen kulenin ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Bu tür kuleler, saraylarda, manastırlarda ve savunma yapılarında kullanılıyordu. Üç katlı kulenin en üstünde dışarıdan görülmeyen dilimli bir kubbe vardır. 

    7- Büyük Valide Hanı: Kösem Sultan’ın Üsküdar’daki Çinili Külliyesi’ne vakıf olarak inşa edilmiştir. Üç avlulu hanın bir köşesinde İrini Kulesi denen Bizans kulesi bulunuyordu. 

    8- Bir Büyük Ahşap Konak: Osmanlı başkentindeki büyük ahşap konaklar, kent dokusunun seçkin örnekleriydi. Şehrin ticaret bölgesi ile kısmen iç içe olan mahallelerin arasındaki bulunan orta sofalı büyük konutlar, adeta kamusal yapılar kadar geniş alanlara yayılıyordu. Bu konakları kamu yapılarından ayıran, malzemeleridir. 

    9- Sepetçiler Kasrı: Topkapı Sarayı’nın dış köşklerinden olan kasır, kent surları üzerine inşa edilmişti. Topkapı Sarayı’nın terkedilmesinden sonra ebniye ambarı olarak kullanılan yapının çevresinde bir çok baraka yapılmıştır. 

    10- Demirkapı Askerî Hastanesi: Topkapı Sarayı bahçelerinden ve sarayın güvenliğinden sorumlu olan Bostancıların burada bir ocağı ve hastanesi bulunuyordu. Sonrasında bu Bostancı odalarının yerine büyük bir kâgir kışla yapılmıştır. Kışla bir süre sonra tıbbiye ve hastane olarak da kullanılmıştır. 

    11- 19. Yüzyıl Hanları: 19. yüzyıl ortalarından itibaren kâgir ticaret yapıları inşa edilmeye başlanmıştır. Bu hanlar, yüzyılın sonunda tüm semtte yaygınlık kazanacaktır. 

  • Efsane cazcı Dizzy Gillespie’ye Esenboğa’da özel karşılama

    Efsane cazcı Dizzy Gillespie’ye Esenboğa’da özel karşılama

    Dizzy Gillespie ve orkestrası bundan 62 yıl önce Türk cazcılar tarafından Esenboğa Havaalanı’nda karşılanmıştı. Topluluk önce Ankara’da daha sonra da İstanbul’da konserler verdi. İlhan Mimaroğlu sanatçının karşılanmasını “Gillespie’nin havalanında karşılanması unutulur gibi değildi. Trompetçi Muvaffak Falay, küçük bir caz topluluğuyla alana gitmiş, uçağın kapısı açılıp Gillespie, orkestra üyeleriyle merdivenden aşağı inerlerken, onun ‘Good Bait’ini çalmaya başlamıştı. Fakat topluluğu Kıbrıs’tan Ankara’ya getiren uçak yolda fırtınaya yakalandığı için uçaktan inenler sedyeyle taşınacak durumdaydılar” diye anlatır. Gillespie Orkestrası’nın Ankara ve İstanbul’da verdiği konserler, Türkiye’de modern cazın miladı kabul edilebilir.

    (Gökhan Akçura Arşivi)

  • Dağıstan’dan çıktılar, sanatlarıyla tarih yazdılar

    Aynı soydan gelen iki büyük sanatçı, Ömer Elderov ve Âbidin Elderoğlu, geçen ay farklı sergi ve kitaplarla anıldı. Bakü ve İstanbul’da açılan sergilerde, hem bu iki büyük sanatçının işleri hem de benzersiz hayat hikayeleri tekrar hatırlandı. Kaderin bir asırdan fazla bir süre boyunca ayırdığı akrabalar ve sanatın birleştirici gücü.

    Bu yazının bu günlerde yazılmasının iki nede­ni var. Birincisi, kazan­dığı ödül ve ünvanlarla ününü daha SSCB zamanında duyur­muş, Azerbaycan bağımsızlığı­nı kazandıktan sonra Bakü’deki Devlet Güzel Sanatlar Akade­misi’nin kurucu rektörlüğü­ne atanmış büyük heykeltraş Ömer Elderov’un henüz bir ay kadar önce 21 Aralık 2017 ta­rihinde 90. yaşını idrak etmesi ve Bakü’deki modern Haydar Aliyev Sanat Merkezi’nde bir sergisinin açılmış olması. İkin­ci neden ise, bizim ünlü ressa­mımız Âbidin Elderoğlu’nun İstanbul’da Dirimart Galeri­si’nde önemli bir sergisinin açılmasıyla birlikte, ölümünün 45. yıldönümüne rastlayan bu ay içinde galeri tarafından bü­yük bir kitabıyla geniş kitlelere tanıtılması. Ve aynı soydan ge­len bu iki büyük sanatçıyı yıllar sonra biraraya getiren kaderin bağları.

    Bu öykü bir efsane ile baş­lıyor.

    Kuzey Kafkasya’da dille­ri farklı pek çok halk oldu­ğu bilinir. Halen Dağıstan’da yaşamakta olan halkların en büyüğü Avarlar, ikinci olarak Kumuk Türkleri geliyor. Daha sonra Çeçenler ve daha küçük gruplar. Kumukların bu bölge­ye yerleşmelerine dair bir söy­lence de mevut.

    Vaktiyle göçler sırasında bir Kumuk kabilesi, kuzey Ha­zar Denizi kıyısını dolanıp Kal­mukların arasından sızıp Te­rek Suyu güneyine kendilerini atmışlar. Burada, Derbent ci­varında yerleşmeğe başlamış­lar. Kumukların başında adında bir önder varmış. Bir süre burada tutunduktan son­ra yaşlanan Çura, ölümünden sonra durumun bozulabileceği kaygısıyla kendince bir tedbir düşünmüş. Bir gün halkı sahile toplamış ve “Ey ahali, ben şim­di burada suya gireceğim, bir zaman sonra yine çıkacağım. Siz benim çıkmamı bekleyin ve sakın dağılmayın” demiş ve su­ya atılıp kaybolmuş. Halk da bu vaat ile orada Çura’nın çıkaca­ğını bekleyip durmaya başla­mış.

    Aynı soy farklı sanat Aynı soydan gelen sanatçılar ülkelerini eserleriyle donattı. Elderoğlu’nun resim sanatından bir örnek (solda) ve Elderov’un heykeli Niyazi Takizade (sağda).

    Yine söylentilere ve öykü­müzün kahramanlarından biri olan ressam Âbidin Elderoğ­lu’nun babasından duyduğu­na göre, Çura’dan sonra, göçle durumları hırpalanan kabilede yeni yeni gelişen aileler, o sıra­da reislik eden erkeklerin adı ile anılır olmuş. Yedi oğlu ile kabilede yer alan Elderhan’ın adı da, ilk baba olarak bir aileye lâkap olmuş. Kabilenin Müslü­manlığa geçişiyse bir hayli za­man sonraya rastlar.

    Elderoğlu, babasından duy­dukları ile yetinmemiş. Genç­liğinde birara ailecek gittikle­ri Şam’da, Hicaz’dan gelen altı akrabasından ve ayrıca Vrangel ordusunda subaylık edip boz­gundan sonra İstanbul’a gel­miş olan başka bir yakınından edindiği bilgilerle ve onlardan aldığı notlarla, ailenin atası­nın Elderhan olduğunu teyid etmiş.

    Bu yarı efsaneden sonra, gerçek bir maceraya geçelim:

    Aile, Derbent’in yakın bir köyünde yaşamaktadır. Kaf­kasya’da Şeyh Şamil’in tutsak­lığından sonra devam eden milliyetçi mücadelenin başarı­sızlığa uğramasıyla, bir kısım halk çaresiz Çar’ın hizmetine girer. Elderoğlu’nun dedesi Ve­zirhan, oğlu Bayarslan’ı öğre­nim için Petrograd’taki askerî okula gönderir. Onun ölümüyle Bayarslan dayısının himayesi­ne girince, Rusya’daki öğreni­minden alınıp kendi memleke­tinde medrese tahsiline devam ettirilir.

    Bayarslan çeşitli macera­lardan sonra memleketinden kaçmak zorunda kalır ve at sır­tında, zaman zaman kayıp atın gövdesinin ardına saklanarak gizlice Batum’a ulaşır. Hopa sı­nırından Türkiye’ye iltica eder.

    Nihayet 30 yaşlarında ol­duğu bu zamanında İstanbul’a gelip Mizah gazetesi başyaza­rı olan Dağıstanlı Hacı Murat’ı bulur. Onun yardımı ile Çar’ın takibinden kurtulmak için Bur­sa’ya gelip Nuri adıyla yeni bir nüfus kaydı alır. Bundan sonra Mısır’a Ezher medresesine git­mek üzere vapurla yola çıkar. Vapur İzmir’e uğradığında 15 gün karantinaya tâbi tutulur.

    Elderoğlu İzmir’de Elderov Bakü’de… Elderoğlu (sağda), İzmir’de Ozan Sağdıç’ın da öğretmeni olmuştu. Sağdıç, yıllar sonra Azerbaycan’a gidip Elderov’u da (solda) buldu.

    Bu sırada karaya çıkıp et­rafla temas edince, Denizli ci­varında Dağıstan’dan gelmiş, muhacirler olduğunu öğrenir. Bu fırsattan faydalanıp onları görmeye Akköy’e gider. Burada, memleketinde vaktiyle kendi­sine hocalık etmiş olan kişinin kızkardeşiyle karşılaşır. Hu­leymat Hanım’ın üç kızı vardır. En küçüğü henüz bekârdır. El­deroğlu’nun annesi olacak olan bu üçüncü kızı, Bayarslan Nuri Bey’le evlendirirler. Nuri Efendi’nin memleketinde kendisine gerekli olan hayvan eyer takımı yapmaktan ve medresede öğrendiği bilgi­lerden başka bir işi ve bilgi­si yoktur. Burada, bacanağının yanında kuyumculuk ve savat işlemeciliği öğrenir. Çabuk ge­lişir. Sanatında seçkin hüner gösterir, böylece yaşar gider.

    Bu kayıtları tutan Elde­roğlu, notlarını “babamdan edindiğim bilgiler bunlar. Kaf­kasya’da bize Elderovlar der­lermiş” tümcesi ile sonlandırı­yordu.

    ★ ★ ★

    İşte böyle bir ailenin evla­dı olarak 27 Nisan 1901 tari­hinde Denizli’nin Delikliçınar mahallesi, Menteş sokağındaki bir evde doğan Âbidin Elderoğ­lu, ilkokul ve idâdiye doğduğu kentte gider. Doğuştan resim yapma tutkusu vardır. Ancak zaman ve zemin resim yapma­ya hiç uygun değildir. Hatta gü­nah sayılmaktadır. Önünde bir örnek de yoktur. Rum eczacı İlye Efendi ve Ermeni Kevork Efendi gibi şahısların, daha sonra da aile dostu mühendis Fevzi Kaçalay’ın teşvikleriyle resme yönelir. Beceri ve başarı­sı görüldüğü için, mezun oldu­ğu okula öğretmen atanır. İdâdi liseye çevrildiği için, Ankara’da verdiği sınav sonucu lise resim öğretmeni olur. Birkaç yıl çalış­tıktan sonra daha yetkin olabil­mek amacıyla İzmir Öğretmen Okulu’na yazılır. Burada bir yıl kalır ve ertesi yıl İstanbul Öğ­retmen Okulu’na naklini yaptı­rır. 1926’da buradan da mezun olur.

    Elderoğlu ve Ecevit 1973’te Elderoğlu’nun sergisini Bülent Ecevit başbakanken ziyaret etmişti (üstte). Elderoğlu’nun otoportresi (altta).

    O yıl yaz tatiline girerken, öğretmen okulundaki arka­daşlarının yaz kampına katılır. Boğaziçi’nde arkadaşlarının yağlıboya portrelerini yapar­ken, kamp müdürü şair ve ün­lü eğitimci İbrahim Alâettin Gövsa’nın dikkatini çeker. El­deroğlu’nun resme olan düş­künlüğü ve çalışkanlığı görü­lünce, onun Avrupa’da öğre­nime gönderilmesi gerektiği düşünülür. Sonuçta 1930’da Türk Maarif Cemiyeti’nden parasal destek sağlanır. He­def, sanat merkezi Paris’tir. Önce, Tours kasabasındaki li­san enstitüsünde Fransızca öğrenir, bir yandan güzel sa­nat okuluna devam eder. Altı ay sonra Paris’e geçerek Aca­démie Julian’da Albert Lau­rens’ın daha sonra da André Lhote’un öğrencisi olur.

    Elderoğlu’nun ileride iyi bir ressam olmasını hazırla­yan işte böyle bir süreç. Böy­le bir donanımla rahatlıkla akademi hocası da olabilirdi. Ancak o İzmir ve civarında or­ta öğrenim öğretmeni olmayı yeğlemiştir. Kader kendisine böyle bir yol çizmiştir. Öğretmenlik koşulları için­de yaşamını sürdürürken, ilk dönemde klasik formda eser­ler üzerinde çalışır. “Ayrılış” adlı büyük boyutlu tablosu, bugün İzmir Müzesi’nde başe­ser olarak yer almaktadır. Bu dönemde daha çok “S” kıvrım­lı, lâle motifli ve yeşil ağırlıklı kompozisyonlarla uğraşmak­tadır. CHP’nin 1942’de res­samları Anadolu’nun çeşitli illerine gönderme kampanya­sı sırasında, onun kısmetine Muş ili çıkar. Araştırmacı ki­şiliğiyle orada bir keşifte bu­lunur. Keskin güneş ışığı kar­şısında gölgeli alanlar çeşitli renklerde olsalar da koyuluk bakımından ayni valörde gö­rünmektedir. Işıklı ve aydınlık alanlarda da açık tonda aynı şekilde bir oluşum gerçekleş­mektedir. Elderoğlu bu olguyu 1947-48 yıllarında bir üslup haline getirir ve bir süre iki valörlü resimler boyar.

    Yurtiçinde yurtdışında sa­yısız özel sergi açtı. 1963’te Sao Paolo Bienali’nde onur ödülü, yine aynı yıl Devlet Re­sim ve Heykel Sergisinde ikin­ci ödülü, 1965’te Tahran Bie­nali’nde Şah Büyük Ödülünü, 1972’de Cagnes-sur-Mer ödü­lünü kazanmıştır. Vefat ettiği yıl, Devlet Resim Sergisi’nin “Başarı Ödülü”ne layık görü­lür. Müzelerde, özel koleksi­yonlarda eserleri vardır. Çağ­daş sanat eserlerini toplayan Milano’daki Pagani Müzesi, kendisine özel bir duvar ayır­mıştır.

    Ne burası onun sanatsal ev­rimini tüm ayrıntılarıyla anlat­manın yeri, ne de bu iş bizim haddimiz.Evrensel sanat dün­yasının soyut resme kayma sü­recine paralel olarak, Elderoğlu resminde de çizgilerle başlayan bir değişim ve duyarlılık, onu üstüste başarılara taşımıştır.

    Âbidin Bey, Buca Ortaoku­lu’nda 1948-50 yılları arasında iki yıl süreyle benim de öğret­menim olmuştu. Oran armo­nisini, perspektif ve pratik uy­gulamasını, ışık ve renklerin karakterlerini, harmonik uyu­mu ve kontrast renkleri ondan öğrendim.

    Tuval başında… Elderoğlu Ankara’ya taşındıktan sonra evindeki atölyesinde (üstte). Elderoğlu’nun soyut çalışmalarından örnekler (altta).

    ★ ★ ★

    Kültür anlaşmaları ile Rus­ya’dan ve bağlı cumhuriyetler­den ülkemize müzik ve sahne sanatçıları gelmekteydi. Elde­roğlu’nun CSO üyesi kızı Olcay Sağdıç ve onun eşi olan ben, o sanatçılara “Bu isimde bir sanatçı tanıyor musunuz” di­ye sorup duruyorduk. Olumlu yanıtlar duysak da, en sağlık­lı bilgiyi ünlü orkestra şefi Ni­yazi Takizade’den aldık: “Nasıl tanımam guzum, ülkemizin en birinci sanatçısı, benim de can dostum” demişti.

    Kader bağları Bakü konservatuvarında, kurucusu Müslim Magomayev’in büstü önünde eserin sahibi Ömer Elderov ve yanında kızı Kamilâ (solda). Elderov, Bakü’deki “Kader Bağları” sergisinin açılışında kaderin buluşturduğu “kuzeni”, Elderoğlu’nun kızı ve aynı zamanda Ozan Sağdıç’ın eşi Olcay Sağdıç ile (sağda).
    Fuzuli heykeli Azerbaycan’da birçok
    anıtsal heykelin ve büstün sanatçısı Ömer Elderov’dur. Bunlardan biri olan Fuzuli heykeli.

    Kader beni bir gün Bakü’ye götürdü. Sayın Ömer Elderov’u kolayca buldum. O günlerde sürgünde ölen ve Azerilerin ulusal kahraman bildikleri şa­ir ve oyun yazarı Hüseyin Ca­vit’in kemiklerini Sibirya’dan getirmişler, onun muhteşem anıtını dikiyorlarmış, Fotoğ­raflarını çekmek arzumu ile­tince Ömer Bey kızı Kamila ile beni oraya götürdü, o hummalı çalışmayı izledik. Sonra Fuzu­li’nin anıtsal heykelini, Kara­bağ’ın hankızı şaire Natevan’ın ve konservatuvar önünde ku­rucu öğretmen Müslim Mago­mayev’in heykellerini gezdik. Sonrasında devlet mezarlığı­na gittik. Bizim devlet mezar­lığımıza paşalar ve siyaset­çiler gömülüyor, onlarınkine sadece sanatçılar ve akademis­yenler… Ve herbirinin üzeri­ne anıtsal bir heykel dikiliyor; hiç olmadı, bir büstü konuyor. Başta Üzeyir Hacıbeyli, dede ve torun Magomayev’ler, Vakıf Mustafazade, Niyazi Takiza­de, Tevfik Kuliev, Raşit Beybu­tov gibi müzisyenlerin; Settar Behlülzade, Süleyman Rahi­mov, Şıhali Gurbanov, Süley­man Rüstem gibi yazar ve şa­irlerin kabirüstü anıtları hep Elderov’un imzasını taşıyor. Ayrıca Haydar Aliyev’in anıt­mezarı ve Zarife Aliyeva’nın türbesindeki biri mermerden biri tunçtan iki heykelin sanat­çısı da o.

    Şimdi de Ömer Elderov’un nasıl yetiştiğine bir göz atalım. Onun doğumu 1927’de Dağıs­tan’ın Derbent kentinde. En mutlu anlarının, çocukluğunda Derbent’te geçen zamanlar ol­duğunu anlatıyor. Babasının işi gereği o yıllarda şehirden şehre göç edip durmuşlar. Birçok yer görmüş. Babası Hasan Elderov sanata meraklıymış, tiyatro ile uğraşmış. Ömer Bey altı yaşın­da iken yetenekli çocuklar için kurulmuş Bakü ressamlık stüd­yosuna verilmiş. Onu heykel bölümüne kabul etmişler. Yedi yıl sonra Bakü’deki sanat oku­luna girme zamanı geldiğinde, heykel şubesini seçmiş.

    2. Dünya Savaşı gelip çattı­ğında, babası Komünist Parti­si’nden ayrıldığı için işsizmiş. Ağabeyi cepheye gitmiş, annesi ise hastanede çalışıyormuş. Bu koşullar içinde, oğullarını Le­ningrad Ressamlık Akademi­si’ne yazdırmışlar. Beş gün sü­reyle soğuk havada, açık vagon­da Leningrad’a ulaşmış.

    Elderov Ankara’da Ömer Elderov, Haydar Aliyev’in isteği üzerine İhsan Doğramacı’nın da heykelini yapmış ve Doğramacı’ya hediye edilecek bu heykel için Bilkent Üniversitesi’ne gelmişti (üstte). Sanatçının bir başka heykeli Gandi (altta).

    Akademiden mezuniyet işi dokuz figürlü “Genç Muhafız­lar” isimli bir kompozisyon­dur. Kurşuna dizilmek üzere duvar dibine dizilmiş dokuz genç adam. Yüzlerdeki ifade­ler, irade, liyakat, onur, korku­suzluk dehşet verici bir usta­lıkla işlenmiş. 1951’de bu eseri yarattığında Elderov 24 ya­şındadır. Eser, SSCB Ressam­lık Akademisi’nin müzesine konur. O tarihten bu yana pek çok yarışma kazanıp pek çok sipariş alan sanatçı, kendine özgü bir dille, yerine göre li­rik, romantik, gerçekçi anıtlar, heykeller yapar. Bunlar yalnız Bakü’nün değil, birçok ülke ve şehrin meydanlarını donatır. Bakü’de Türkiye Büyükelçili­ği önündeki Atatürk ve Anka­ra’da Bilkent Üniversitesi’nde­ki İhsan Doğramacı heykelleri de onun eseridir.

    Elderov, daha SSCB zama­nında meşhur olmuştu. Pek çok unvan ve nişan sahibi oldu. Azerbaycan bağımsızlığını ka­zandıktan sonra Haydar Aliyev onu Güzel Sanatlar Akademi­si’ne kurucu rektör olarak ata­mıştı.

    Biz AKM’yi yıkıp yerine ça­ğın çok gerilerinde kalmış Ba­rok üslupta opera binası haya­lini kurup duralım, son yıllarda Bakü şehri organik mimarinin doruklarından biri sayılan ultra modern bir yapıya kavuş­turuldu: Haydar Aliyev Merke­zi. Uluslararası yarışmayı kaza­nan ünlü mimar Zaha Hadit’in eseri. İşte bu merkezi açma onuru, tek bir sanatçıya veril­mişti: Ömer Elderov.

    Bir ay kadar önce 21 Ara­lık’ta, Ömer Elderov’un o mer­kezde 90. doğumgünü kutlandı ve çok kapsamlı bir retrospek­tif sergisi açıldı.

    ★ ★ ★

    2011’de Mimar Sinan Üni­versitesi, Ömer Elderov’un bir sergisini açmak istemişti. Ömer Bey, serginin Âbidin Elderoğ­lu’nun resimleri ve hatta benim fotoğraflarımla üçlü bir sergi ol­masının daha anlamlı olabilece­ğini söyledi. Biz bu üçlü sergiyi 22 Aralık 2011 tarihinde “3 Ku­şak/3 Bakış” adı altında açtık. Aynı tarihlerde Türk ve Azer­baycanlı öğrencilerin katılımıy­la “Gelenekten Geleceğe” isimli uluslararası bir sempozyum da düzenlemişti.

    1 Mayıs 2012 tarihinde bu sergi grubunu aynen Bakü’de, onların Eğitim Bakanlığı nez­dinde yineledik. Azerbaycan’da bizi ailece çok iyi ağırladılar. Oradaki faaliyetimizi ”Kader Bağları” olarak adlandırmış­lardı. Gerçekten de bu olay, kaderin bir asırdan fazla bir süre boyunca ayırdığı akraba fertlerinin sanatın birleştirici gücüyle biraraya gelmesinden başka neydi ki?

  • Pera: İstanbul’un karşı yakası

    Philipp Ferdinand von Gudenus’un 278 yıllık eserinin son bölümü, Kasımpaşa-Pera (Beyoğlu) bölgesini gösteriyor. Fetihten sonra Müslümanların da mesken tuttuğu bölge, şehirde ticaret ve eğlencenin, kültürel faaliyetin merkeziydi.

    1 TERSANE-I AMIRE GÖZLERI 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı denizciliği­nin en önemli merkezlerinden olan böl­gede, her devirde yenilenen, birbirine bitişik uzun dikdörtgen yapılardan olu­şan “tersane gözleri” inşa edildi. Bunlar içinde hem gemilerin bakımı için mal­zemeler depolanır hem de gerektiğin­de küçük gemilerin üretimi ve bakımı yapılırdı.

    2 KASIMPAŞA SEMTI Kanunî döne­mi devlet adamlarından olan Güzelce Kasım Paşa’nın 1533 dolaylarında in­şa edilen cami ve külliyesi ile birlikte, semt de onun adıyla anılmaya başlan­mıştır. Kasımpaşa deresi ve çevresinde­ki yamaçlarda gelişen semtte daha çok Müslümanlar yaşıyordu. Evler arasında küçük mescitlerin minareleri görülüyor.

    3 EYÜP CAMII Haliç’in karşı kıyısın­da olan cami, ikişer şerefeli iki minaresi ile Kasımpaşa yerleşiminin arkasından selviler arasından görülmekte. Selvi kü­mesi muhtemelen Zindan Arkası Me­zarlığı. 15. yüzyılda Fatih’in inşa ettirdi­ği cami 18. ve 19. yüzyıllarda yenilendi.

    4 GALATA ile Kasımpaşa arasındaki evler. Ön plandaki evlerin mimarisi da­ha iyi algılanabiliyor. Burada yan sofalı iki ev var. Birinin sofası camekan ile ka­patılmış diğeri ise açık.

    5 OKMEYDANI Fatih devrinde tesis edilen Okmeydanı, İstanbul’un en eski ve devamlı kullanılan spor alanlarından biriydi. Başarılı ok atışlarının ardın­dan dikilen sütun gibi anıtlar yamaçlar­da görülebiliyor (Panoramanın orijinal açıklamalarında Okmeydanı yanlışlıkla bugünkü Kurtuluş civarında gösteril­miştir).

    6 AZIZ DIMITRIOS / TATAVLA Tersane arkasında kurulan bu köy sa­kinleri Rumlardan oluşuyordu. Muh­temelen tersanenin değişik işlerini görmeleri için Osmanlı devrinde Ege adalarından getirilen Rumlar için kuru­lan yerleşim, Cumhuriyet döneminde Kurtuluş adını aldı. Osmanlı dönemin­de bazen köyün merkezindeki kilisenin adıyla Aziz Dimitrios olarak, çoğu za­man ise anlamı kesin olarak bilinmeyen Tatavla adıyla biliniyordu.

    7 PERA/BEYOĞLU İstanbul görünü­münün sonu, Kasımpaşa sırtlarındaki Pera / Beyoğlu semtinin dış mahallele­ridir. Bugün Tarlabaşı olarak anılan bu semt, 19. yüzyılda inşa edilen kagir evle­ri ile tanınıyor.

    8 PERA/BEYOĞLU EVI Pera semtin­de evler, Osmanlı başkentinin geri ka­lanındaki gibi tepe pencereli, sofalı, ki­remit kaplı ahşap yapılar idi. Bu evlerin sadece bacaları ve giriş kısımları taş ve tuğladan inşa edilirdi. Bahçeler içinde­ki bu evler 19. yüyılda yavaş yavaş yer­lerini kagir evlere, yüzyılın sonunda da apartmanlara bırakmıştır.

  • Sümerbank: Önce umut sonra düşkırıklığı

    Sümerbank: Önce umut sonra düşkırıklığı

    Türkiye’nin sanayileşmede ilk büyük atağı olan Sümerbank’a bağlı Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası, tam 80 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştı. Atatürk’ün bizzat yaptığı son açılış ile onore edilen fabrika, bugün cumhuriyet tarihinin sembol işletmelerinden biri olarak hafızalarda. Ana üretim alanı olan ipliğe 1944’te dokuma tesislerinin de ilave edilmesiyle Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük entegre yünlü kumaş fabrikası haline gelen işletme, Avrupa’nın da en büyük yünlü dokuma fabrikaları arasında yerini almıştı. Fabrika varlığını ancak 2004’e kadar korurken, çeşitli makinelerinden çalışanların kimlik bilgileri ve fotoğraflarına yer verilen müzesi de tarih oldu. Halbuki Atatürk açılışta fabrikanın onur defterine şöyle yazmıştı: “Sümer Bank Merinos Fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak millî sevinci artıracaktır. Bu eser yurdun, hususiyle Bursa bölgesinin endüstri inkişafına ve büyük millî ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir.” (Yazarımız R. Sertaç Kayserilioğlu, bu hadiseyi NTV Tarih 25. Sayı’da yazmıştı).

  • Türklerin Almanya’yı fethi!

    Türklerin Almanya’yı fethi!

    Anadolu’dan son büyük göç dalgasının kahramanları 1961’den itibaren yeni bir hayat arayışıyla Almanya’ya kafileler halinde giden gurbetçilerdir. Sayıları 10 yılda milyona yaklaşan Türk göçmenler, entegrasyon sürecinde hem kendilerini hem yeni ülkelerini hem de anavatanlarını değiştirip, dönüştürecekler; Avrupa’nın yakın sosyal tarihine devasa bir ‘modern fetih’ külliyatı armağan edeceklerdir. Nebil Özgentürk’ün prömiyeri 20 Ocak 2018’de Wuppertal’de yapılacak belgeseli “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” vesilesiyle, 57 yıllık serüvenden yüreğe dokunan anları hatırladık…

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türkler Almanya’yı biraz da dönerleriyle fethetti. Kaplan Döner’in sahibi Remzi Kaplan, Alman başbakanı Angela Merkel’le.

    “ALAMANCI” ADAYLARI

    Öncü Türk işçilerin 1950’lerdeki münferit göçlerini saymazsak, Almanya’ya Türkiye’den ilk göç 31 Ekim 1961 tarihinde imzalan Türk İşgücü Anlaşması çerçevesinde gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı sonrasında büyük bir işgücü açığı bulunan Almanya bu eksiğinin yüzde 60’lık kısmını Türk işçilerle kapatacaktı. Almanya macerasına atılmak için 61-72 yılları arasında Mecidiyeköy ve Tophane’de kurulan başvuru bürolarının önünde sıra bekleyen “Alamancı” adayları.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    İŞGÜCÜNÜN SAĞLIKLISI!

    Almanya’ya işçi olarak kabul edilmek isteyen Türkler, İstanbul’daki başvuru bürolarında sıkı bir doktor muayenesinden geçiriliyor, ancak bir sağlık sorunu bulunmayan adayların başvuruları kabul ediliyordu. Doktor kontrolünde, Türk göçmen adaylarının yaklaşık %10’u sağlık nedenleriyle eleniyordu.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    YENİ HAYATA KALKAN TRENLER

    Göçmen işçilik için uygun vasıflara sahip oldukları Alman yetkililer tarafından onaylanan Türklerin oluşturduğu kafileler Almanya’ya üç günlük bir otobüs yolculuğu sonunda ulaşmıştı. Daha sonra, nispeten daha rahat bir ulaşım aracı olan trenler kullanıldı. Muhtelif tarihlerde Sirkeci Garı’ndan yeni hayatlarına doğru yola çıkan Türkler.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    YURTLARDA, YURT HASRETI

    Meşakkatli bir ön eleme sürecinden ve uzun bir yolculuktan sonra Almanya’ya ulaşmayı başaran Türk işçi adayları çalışacakları firmalardaki tercümanlar tarafından karşılanıyor, uymaları gereken kurallar, yapacakları işler hakkında bilgilendiriliyordu. “Misafirler” bunun ardından yurtlara yerleştiriliyordu.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Para biriktiren Türk göçmenler, yanlarına ailelerini getirtiyor, çoğunlukla konforsuz tek göz odalara yerleşiyorlardı, Bochum 1961.
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    İlk Türk işçileri yerleştirildikleri yurtlarda, 1961.
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Rüsselheim’daki işçi yurdunda kalan Türkler, oluşturdukları “kahve” ortamında birlikte eğlenerek sıla hasreti gideriyor.

    MEMLEKETTEN HABER VAR!

    Almanya’daki ilk Türk gazetesi (aylık) Anadolu 1963 yılında çıkacak, Akşam, Hürriyet ve Tercüman ise 1969’dan itibaren Batı Avrrupa’da özel ek yayımlamaya başlayacaktı. Heim’ın önünde memleketten gelen gazeteyi inceleyen Türkler, Essen, 1965.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    KİLİSEDE BAYRAM NAMAZI

    Günümüzde Almanya’daki mescit ve camilerin sayısı 2.750’yi bulmuş durumda. Ama göçün başlarında durum böyle değildi. Bayram gibi özel günlerde Türk göçmenler namazlarını kiliselerde kıldılar. Dom Kilisesi’nde Bayramı namazı ve duyurusu, 3 Şubat 1965.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    CEMİYET HAYATINA ENTERGRE OLANLAR

    İlk Türk göçmenlerden bazıları, aile hasretlerini ve yalnızlıklarını kendilerini eğlenceye vurarak atlatmayı denediler. Kimileri memleketteki yuvlarını yıkıp “Alman hanım” aldı, kimileriyse “doğru yolu” bulup, eşlerini yanlarına aldırdı. Bir lokalde Alman “bayanlar”la bira içip efkâr dağıtan Türk işçiler, 1970.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    GİRİŞİMCİ RUH

    Ekonomik krizler sebebiyle 1974 yılında Almanya, yabancı işçi alımını durdurdu. Almanya’ya işçi olarak gidenler yeni memleketlerinde küçük işletmeler kurmaya başladılar. Açılan Türk bakkalları, “Alamancı”ların ilk serbest girişim deneyimleriydi.

    S7_2-FOTOGRAFI

    TOPLUMSAL DUYARLILIK

    Almanya’daki sosyal hayata entegrasyonları oldukça sancılı bir süreci işaret etse de ilerleyen zamanlarda Türkler toplumsal duyarlılıklara tepki vermeye başladılar. 1 Mayıs gösterisinde Türk kadınları, Mainz, 1978.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    KALMAK MI ZOR, DÖNMEK MIZOR?

    1984 yılında Almanya, ülkede yasal haklar kazanan Türklerin anavatanlarına gönüllü geri dönüşlerini özendirmek amacıyla “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” adı altında bir kanun çıkarttı. Bu vesileyle 290 bin civarında Türk, memleketlerine geri döndü. Kesin dönüş hazırlığı, Duisburg, 1984.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    BİR ÖZGENTÜRK BELGESELİ

    Nebil Özgentürk, “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” belgeselinin iki yıl süren çalışmaları sırasında, gurbeçi Ahmet Kalın ile söyleşiyor, 2016.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    Nebil Özgentürk’ün 300 sayfalık bir kitap ve yedi bölümlük belgesel bir filmden oluşan “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” projesi, Almanya’da 10 şehirde iki yılda yapılan 50’yi aşkın röportajı içeriyor. Çalışma; çarpıcı öyküleri, şaşırtıcı anekdotları, dokunaklı hatıraları kayıt altına alırken, iki kültürün ilk karşılaşmasından günümüze kadar yaşanan süreci gözler önüne seriyor.

  • İsmet İnönü: Ağır işitirdi ama, müziği duyardı

    Atatürk devrimlerinden biri sayılması gereken müzikteki değişimlerimize İnönü’nün katkılarının her biri, şükranla anılacak girişimler, gayretler ve desteklerdir. Ankara- Cebeci’de ilk konservatuvarın kurulmasından itibaren hemen hemen tüm konserleri eksiksiz izlemesi, birçok siyasetçiye, üst düzey bürokrata örnek olmuş; opera ve konser salonları gibi mekânların yapımının önünü açmış; “Harika Çocuklar” yasasının çıkarılmasını sağlayarak İdil Biret, Suna Kan gibi yetenekleri desteklemişti.

    Rahmetli İsmet İnönü 1973’ün son günlerin­de, 25 Aralık’ta vefat etmişti. O nedenle İnönü Vak­fı her yıl onunla ilgili bir dizi etkinlikler düzenler. Kendi evi olan Pembe Köşk’te İnönü ile ilintili tematik sergiler, konfe­ranslar, paneller ile anısı ya­şatılmaya çalışılır. İnönü’nün biricik kızı ve vakfın mütevel­lisi olan Sayın Özden Toker’in fedakârane gayreti ve gözeti­mi altında gerçekleştirilen bu etkinlikler birçok Ankaralı­nın ilgiyle izlediği bir olaydır. Özellikle öğrenci grupları için yakın tarihimiz hakkında öğ­retici olması bakımından göze çarpmaktadır. Bu arada müzi­ğe olan yakın ilgisi dolayısıyla başta CSO olmak üzere İnönü adına bir de konser düzenle­nir.

    Sayın İnönü’yü 1960-73 arası bir dönemde 13 yıl bo­yunca oldukça yakından izle­me şansına erişmiş bir gazete­ciyim. Onunla yakın düşmüş­lüğümüzü, dostlarıma biraz esprili ve gizemli bir biçimde söylerdim. “İsmet Paşa ile her Cuma buluşuyoruz. Genellik­le hemen onun arkasında saf tutarım” derdim. “Nasıl yani” diye soranlara “Devlet Kon­ser Salonu’nda İsmet İnönü ile Mevhibe Hanım’ın yerle­ri en ön sırada, sağ blokun en başındaki iki koltuk; benim tercih ettiğim değişmez yerim ise, hemen ikinci sırada ikisi­nin arasına denk gelen koltuk­tur” diye açıklardım durumu. Orkestra idaresi çektiğim fo­toğraflardan yararlandığı için ricam üzerine bana o koltuğu ayırırdı. Orayı tercih edişimin nedeni de konsere eşlik eden solistlere en yakın ve onları en iyi gören bir pozisyonda olma­sıydı.

    ★ ★ ★

    1960’lı yılların sonlarına doğruydu. TBMM Başkanı Sa­bit Osman Avcı’yı makamın­da ziyaret etmiştik. Kendisine bir ara “Sayın Başkanım, sizi son zamanlarda CSO’nun kon­ser salonunda pek sık görür olduk” demiştim. “Aman kar­deşim” diye söze başladı, bana konserlerle ilgili macerasını tatlı tatlı anlattı. “Bakanlığım sırasında bir meselenin hal­li için mutlaka İsmet Paşa ile özel görüşmem, onun fikirle­rini almam gerekiyordu. Ama bir türlü onu derdimi anlata­cağım rahat bir yerde kıstı­ramıyordum. Bana bir arka­daşım ‘Cuma akşamı konser salonuna git. Onu orada rahat­ça görebilirsin, bir punduna getirip randevu da alabilirsin’ 1950’li yıllardan beri gazetecilik dedi. Ben de o arkadaşı dinle­yip ilk cuma konser salonu­na gittim. Konser sırasında ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Sağa sola bakındım. Tavanda­ki ışık sistemine, duvarlarda­ki ışık kutularına bakındım, sahnenin üzenindeki ampul­leri defalarca saydım, üzerim­deki sıkıntıyı bir türlü atama­dım. Mecburen ertesi hafta bir kez daha gittim. Herhalde bunların yaptığı işte bir kera­met vardır diye düşünmeye başladım. Doğrusunu söyle­mek gerekirse ilk seferdeki ka­dar da sıkılmadım. İsmet Paşa ile arada birkaç lâf da edebil­miştik. Az buçuk alışkanlık mı oldu nedir, çalınan eser­lerdeki ezgiler kulağıma hoş gelmeye başladı. Eh işte, üç hafta üst üste gidişim orkest­ra idaresinin dikkatini çekmiş. Beni meraklı biri sanmışlar herhalde. Dördüncü hafta on­ların protokol memuru bizim özel kalem müdürünü aramış ‘Sayın bakanımız bu hafta da teşrif edeceklerse yer ayıralım mı’demiş. ‘Olur’ dedik, böy­le böyle konser tiryakisi olup çıktık. Şimdi bütün haftanın yorgunluğunu, stresini cuma akşamları CSO konserlerinde atıp rahatlıyorum. O kadar da hoşuma gidiyor ki tahmin ede­mezsin. Meğer alışmak için önce bir çalışmak lâzımmış”.

    Tarihi viyolonsel ve konser girişi Ozan Sağdıç’ın ailenin izniyle fotoğrafını çektiği İnönü’nün viyolonseli Pembe Köşk’te korunuyor (sol sayfada). İnönü’nün, kızı ve damadı Toker çifti ile konser salonuna girişleri. Kendilerini orkestranın müdürü Mükerrem Berk karşılıyor (üstte).

    ★ ★ ★

    Sabit Osman Avcı, klâsik müzik dinlemeyi nasıl önce yadsımış, daha sonra gayret göstererek zevk veren bir alış­kanlık haline getirmişse, biz­zat İsmet İnönü’nün kendi ha­yatında da böyle bir deneyim süreci yaşanmıştır. 19. yüzyılın başlarında, Os­manlı devletinin en uzak bir köşesi olan Yemen’de isyanlar başgöstermişti. İsmet İnönü kolağası rütbesiyle Yemen’e yapan ve atanmış, binbaşılık rütbesine orada yükseltilmişti. O sıra­larda San’a kentine döşenecek tren hattının ön çalışmaları­nı yapan Fransız şirketi savaş ortamı yüzünden işi bırakıp ülkeyi terketmişti. Şirketin mühendislerine ait bir san­dık eskiciler aracılığıyla Türk subaylarının eline geçmiş. Bu sandığın içinde bir gramo­fon ve alafranga türden plâk­lar varmış. Subaylarımız boş zamanlarda o plâklardan so­natlar, serenatlar, opera arya­ları gibi müzikler dinlemek­teymişler. Başlangıçta yadır­gadıkları için alay ettikleri bile oluyormuş. Ama alternatif olmadığı için dinleye dinleye alışanlar olmuş. İlk anlar gibi görünen Saffet Arıkan, inat­la anlamaya çalışan ise İsmet İnönü olmuş. İnönü kendi anı­larında “Benim hayatıma Batı musikisinin terbiyesi böylece Yemen’de girmiştir” demek­tedir.

    Yemen dönüşünde İnö­nü’nün arkadaşı Kazım Kara­bekir ile bir aylık Avrupa yol­culuğu vardır. Berlin Büyü­kelçiliği ataşemiliteri Hasan Cemil Çambel onları bir opera temsiline götürmüş. Plâklar­dan kulak dolgunluğuna sahip oldukları aryaları canlı olarak dinleyecekleri için çok sevin­mişler. Talihsizlik ise saatler­ce süren Wagner operaların­dan birisine rastlamaları ol­muş. İnönü bu anısını mizahi bir dille “adam şarkısını söy­leye söyleye kapıdan odanın ortasına gelinceye kadar ya­rım saat geçiyordu” şeklinde bir yorumla anlatıyor. Sözünü “Canımızı dışarıya zor attık” diye bitiriyor. Onun demek istediği şuydu: “İnatla dinle­mezseniz sevemezsiniz. Bir kere sevince de bırakamazsı­nız”. O bu tür müziği sevmiş­ti. Dahası müziği insanı insan yapan başlıca değerlerden biri, önemli bir uygarlık aşaması saymış, toplum için bir talim ve terbiye aracı olarak gör­müştü.

    1916’da Mevhibe Hanım ile evlendikten 21 gün sonra Di­yarbakır’a sefer emri çıkarıl­mış. Yola çıkmadan önce yap­tığı tek şey, bir iki haftalık eşi­ne armağan olarak bir piyano almak ve bir Rum madamı öğ­retmen olarak tutmak olmuş. Nitekim bir kız çocuğu dünya­ya geldiğinde, ikinci bir tecrü­be yaşanmış. İnönü cumhur­başkanı iken, Özden Hanım’a çocuk yaşlarda Devlet Konser­vatuvarı’nın değerli öğretme­ni Ferhunde Erkin’in ders ver­mesi sağlanmış. Özden Hanım bu konuda özel yeteneğinin ol­madığını ve bu derslerden çok sıkıldığını samimiyetle itiraf etmektedir. Bu denemeler bel­ki aileden bir müzisyen çıkar­mamıştır ama, tüm bir aile ve çevresinin güçlü bir müzikse­ver olmasını sağlamıştır.

    Rubinstein ve ünlü solistlerle İnönü ve Rubinstein çok samimi bir sohbet sırasında. Sanatçı ilk kez 1917’de 19 yaşındayken Varşova’dan İstanbul’a geldiğini anlatmış, İnönü’nün cumhurbaşkanlığı yıllarından hayranlıkla sözetmişti (üstte). Bir diğer ünlü piyanist Wilhelm Kempf’in, Türkiye, İnönü ve İdil Biret hakkında anlatacak pek çok anısı vardı (altta).

    İnönü’nün ısrarcı kişiliği­nin, onu bizzat bir enstrüman çalma denemesine kadar gö­türdüğü biliniyor. İnönü’nün çello çalma girişimi ilk başve­killik dönemini sonlandırdığı 1937 yılına, onun 50’li yaşla­rına rastlar. Unutulmamalı­dır ki İnönü İngilizceyi de 53 yaşında öğrenmeye başlamış ve diplomasi jargonundaki ince nüansları bile dillendi­recek bir olgunluğa erişebil­miştir. Kendisine iyi bir viyo­lonsel alınır. İlk hocası Edip Sezer’dir. O sıralarda Nazi rejiminden uzaklaşıp Türki­ye’ye sığınan birçok müzisyen bulunmaktadır. Bunlardan biri dünyaca ünlü Alman Yahudi­si çellist Davit Zirkin’dir. Hem Riyaset-i cumhur Orkestra­sı’nda baş çellist, hem da kon­servatuvarda hocadır. İnönü bir yıl kadar da ondan ders al­mıştır. Erdal İnönü’nün ifade­sine göre, babası bir eser icra edebilecek kıvama gelmemiş­tir. Zaten kendisinin de “Tam öğrenemiyeceğimi ben de bi­liyordum, ancak bir enstrü­manda sesler nasıl oluşuyor, bunu anlamak ve müziği daha çok duyumsamak için bu işe teşebbüs ettim” gibisinden bir savunması var.

    Her şey bir yana, İnö­nü’nün Atatürk devrimlerin­den biri sayılması gereken müzikteki değişimlerimize katkılarının her biri, şükranla anılacak girişimler, gayretler ve desteklerdir.

    Örneğin Cebeci’deki ilk konservatuvarın kurulması, o tarihî binada mevcut müteva­zı gösteri salonundaki bütün konserlerin ve başka sanatsal etkinliklerin İnönü tarafın­dan Cumhurbaşkanlığı süre­cinde ve sonrasında hemen hemen eksiksiz izlenmesi ve birçok siyasetçiye, üst düzey bürokrata örnek olması… Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yü­cel’e “Bu çocuklar mezun ol­duklarında sanatlarını nerede icra edecekler” diye sorarak, daha sonra yapılacak tiyatro, opera ve konser salonları gibi mekânların yapımının önünü açması… Üç-dört yaşındaki İdil Biret’in yetenek ve bece­risine, Suna Kan adındaki bir diğer çocuğun keman çalışın­daki maharetine tanık olur ol­maz “Harika Çocuklar” yasası­nın çıkarılmasını sağlaması… Tatbikat Sahnesi ile hayata ge­çen Devlet Tiyatroları, 1941’de başarılı bir Madam Butterfly temsiliyle başlayan opera hep onun zamanının eserleridir.

    ★ ★ ★

    Ben ortaokulda iftihara ge­çen bir öğrenciydim. Bütün kanaat notların 9-10 seviye­sindeydi. Bir tek müzik öğret­menim bana düşük not veri­yordu. Müziği çok sevdiğim halde nasıl oluyordu bu iş? Demek ki yaratılıştan ağzımla kulağım arasında bir uyum­suzluk vardı. Dinlediğimi aynı tonlarda tekrar edemiyormu­şum. Bu kusur beni mutsuz kı­lacağına, üzerine gitme yolu­nu yeğledim. Lise çağımda ve hemen sonrasında İstanbul’da ciddi bir konser takipçisi ol­dum çıktım.

    1960’ta CSO’nun en genç üyesiyle evlenip Ankara’ya yerleştiğimde böyle bir ön ha­zırlığım vardı. Fotoğrafçı ya­nım ise konserlerdeki şef ve solistlerin fotoğraflarını çek­meye itiyordu beni. Çok son­raları “En büyük Dinleyici: İsmet İnönü” başlıklı bir sergi açtığımda, sunu yazısını yazan Filiz Ali yazısına şu satırlarla başlayacaktı: “Tutkuyla mü­zisyenlerin fotoğrafını çeken iki fotoğraf sanatçısı tanıyo­rum. Biri Life dergisine çektiği fotoğraflarla ün yapan Alfred Eisenstaedt, öteki de ünlü fo­toğraf sanatçısı Ozan Sağdıç”.

    Konser fotoğrafçılığının bazı püf noktaları vardır. Fo­toğraf makinası göstererek solistlerin dikkatini dağıt­mamak, onları kızdırmamak, şaşırtmamak önemlidir. Flaş patlatmamak, klik sesi çıkaran makine kullanmamak esastır. Bunlar bende zaten mevcut. Bir de başlangıçta dediğim gi­bi, Sayın İnönü çiftini siper gibi kullandığım için hiçbir solist beni görüp rahatsız ol­mazdı.

    Ankaralı olur olmaz yap­tığım ilk iş o zamanlar Ayten Sokak’ta oturan İnönü’nün evinde özel portrelerini çek­mek olmuştu. Siyasal ortamda zaten onu yakından izliyor­duk. Başbakanlık merdivenle­rinin gediklisi gazetecilerden biri konumundaydım. Bunlar, içinde ilginç anekdotlar içeren apayrı öyküler… Konser sa­lonlarında her hafta bir araya gelmek ise, çok daha başka ve daha sıcak bir temas vesile­si olmuştu. Yıllar sonra İnönü Vakfı’nın etkinliklerinden bi­rinde Sayın Özden Toker beni İstanbul’dan gelen konuşma­cıya tanıtmaya çalışırken “Ba­bamın…” deyip bir an duraksa­mıştı. Sözü nasıl bağlayacağını beklerken “…konser arkadaşı” demişti, gülüşmüştük.

    Ünlü şefler ve bakanlar CSO kendisine ait bir konser salonuna sahip olduğu yıllardaki anlaşmalı şefi Otto Matzerath idi. Ünlü şef İnönü’ye şükran duygularını arzediyor (üstte). Meclis Başkanı Sabir Osman Avcı Ozan Sağdıç’a konser izleme alışkanlığını İnönü sayesinde edindiğini söylemişti (altta).

    Aslında benim Ankara’ya atandığım günlerde başkent­te devletin özel bir konser sa­lonu yoktu. Cumhurbaşkanlı­ğı Senfoni Orkestrası, Cuma akşamları Opera binasında bir konser, Cumartesi günleri de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakül­tesi’nin Farabi Salonunda ya benzer ya da farklı bir prog­ramla parasız öğrenci konse­ri vermekteydi. İdaresi, opera binasının bodrumundaki bir iki odadan ibaret, bir sığın­tı halinde yer almaktaydı. Or­kestranın kesinlikle bağımsız bir binada bir konser salonuna ihtiyacı vardı.

    Aslı Mızıka-i Hümayun’a dayanan tarihî orkestra, Ri­yaset-i Cumhur Orkestrası olarak anılır olmuştu. 1953’te Türk Filarmoni Derneğinin kurulmasıyla orkestraya da Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası adı uygun görüldü. Nihayet 1957’de çıkarılan özel yasa ile adı CSO olarak tescil­lenmiş oldu. Bu yasa gereğince idari müdür, orkestra üyeleri tarafından kendi aralarındaki bir seçimle işbaşına getiril­mekteydi. 1960’ta müdürlük makamında flütist Mükerrem Berk bulunmaktaydı. Anka­ra’nın ilk sergievi Mimar Bo­natz tarafından Opera binası­na dönüştürülmüştü. Talatpa­şa Bulvarı üzerindeki ikinci sergievi ise amaç dışında kul­lanılıyordu. Bodrum katına yeni kurulan Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın “bilgisayarları” yerleştirilmişti. Ana salona ise Güreş Federasyonu minderler sermişti, güreşçiler orada ant­renman yapıyorlardı. Müker­rem Berk genç mimar mühen­dis Ertuğrul Özakdemir’in te­sadüfen görüp önerdiği işte bu binaya göz dikmişti.

    Milli Birlik Hükümeti za­manıydı. Fahri Özdilek ve Sıt­kı Ulay’ın olurunu almak ge­rekiyordu. Mükerrem Berk o işi kolayca halletti. Karar onaylandı, ancak Milli Bir­likçilerin bir şartı vardı. Eğer 29 Ekim’de orada bir konser verilebilirse binanın tümü CSO’nun olacaktı. Zamanın Milli Eğitim Bakanı Ahmet Tahtakılıç, Bayındırlık Baka­nı Mukbil Gökdoğan ve Güzel Sanatlar Müdürü Halil Dik­men’in destekleri de sağlan­mıştı. Önlerinde sadece 30 gün ve 38 bin liralık bir öde­nek vardı. Başdöndürücü bir hızla faaliyete geçildi. Bazı orkestra üyeleri bile maran­gozlara, boyacılara yardıma koştular. Koltuk yoktu, onların yerine tahta iskemleler dizil­di. Ve 29 Ekim’de vaadedilen konser geçici bir açılış ile o sa­londa verildi.

    1961’de İnönü koalisyon hükümetinin başkanı olun­ca Mükerrem Bey hemen ka­pısına dayandı. İsmet Paşa onu karşısında görür görmez “Benden para istemeye geldiy­sen para yok” dedi. Mükerrem Berk “Para istemeye gelme­dim efendim, salon isteme­ye geldim” diye karşılık verdi. Böyle bir talep için akan sular dururdu. Orkestranın 36 bin lira olan genel gider bütçesi hemen 1 milyon liraya çıkarıl­dı. Yüksek Mühendis Ertuğrul Özakdemir’in gözetiminde ta­dilat projesi yürütülmeye baş­landı. Sonunda ortaya az mas­rafla oldukça fonksiyonel 740 kişilik bir salon çıkarılmıştı.

    Açılışın baş konuğu elbette Başbakan İsmet İnönü idi.

    İnönü, randevularına daki­kası dakikasına sadık kalma­ya azami dikkati gösterirdi. Konser saatine beş dakika ka­la muhakkak ana kapıda görü­nürdü. Orkestra müdürü onu kapıda karşılar, oturacağı ye­re kadar eşlik ederdi. O sırada üç-beş dakikalık bir konuşma geçerdi ikisi arasında. İnö­nü dinleti salonuna girer gir­mez coşkulu bir alkış başlardı. Konser dinleyicileri bunu ih­mal edilemez bir ritüel haline getirmişlerdi adeta.

    Birçok kere ilginç diyalog­lara tanık olmuştum. Başlan­gıçta bir protokol odası yoktu fuayede. Gerektiğinde doktor odası o işi görürdü. Dünya ça­pında ünlü sanatçılarla buluş­ma olurdu. Artur Rubinstein, Wilhelm Kempff gibi 1800’lü yıllardan kalma kimi sanatçı­lar tarih bilirlerdi ve daha ön­ce Türkiye ile ilişkileri oldu­ğu için İnönü’ye büyük saygı gösterirlerdi. İnönü de onlarla uzun uzun sohbet ederdi, çün­kü ortaklaşa pek çok konula­rı vardı. Pierre Fournier, Paul Tortelier, Andre Navarra gi­bi çellistlerin kulağına İnö­nü’nün viyolonselle ilgisi za­ten fısıldanmış olurdu. Onlar da bu özel başbakan profiline ilgi duyarlardı.

    Paşalar konserde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, İsmet İnönü’yü örnek alarak konsere gitmeyi devlet adamlığının bir gereği olarak kabul etmişti. Gürsel ve İsmet Paşa bir konser sırasında.

    İnönü konseri dinlerken bir taraftan da program der­gisini sonuna kadar okuma­yı sürdürürdü. Bir konse­rin solisti İsrailli bir çellistti. İnönü’nün yanında Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin oturuyordu. Mükerrem Bey arada gelmiş, onlara sanatçı hakkında bilgi vermeye çalı­şıyordu. İsmet Paşa elindeki program kitapçığını göstere­rek “Atıyorsun Mükerrem, bu­rada hiç öyle şeyler yazmıyor” demişti.

    Mükerrem Bey’in müdür­lükten ayrılmasından sonra da gelen müdürler de aynı gele­neği sürdürdüler. İnönü yanı­na gelen müdürle orkestranın durumu, çalınan eserler ve sa­natçılar üzerine konuşurdu. O konuşmalardan bazı çalgıcıla­rı konservatuvar öğrenciliğin­den beri izlediği anlaşılıyordu. Örneğin çellist Erol Küyel’in solist olarak sahneye çıktı­ğı bir konser arasında başke­mancı ve müdür olan Ulvi Yü­celen’e “Çocuk çaldıkça açılı­yor maşallah” demişti.

    Gördüklerimizin yanında duyduklarımız da oluyordu. İsmet İnönü’nün ağır işittiği malûm. İnönü için kulak hiza­sında sesi yansıtan ve büyü­ten aygıtlarla takviye edilmiş bir koltuk yapılmıştı. 1950’de Demokrat Parti iktidara gel­diğinde bu koltuğu depoya kaldırmışlar. 1960 sonrasında tıpkı Meclis’te kullandığı ses yükselticisinin bir benzeri ona Opera’da da sunulurdu. Küçük bir ekmek kızartma makina­sına benzeyen bu beyaz cihaz, orkestra çukurunu çevreleyen kırmızı maroken bant üzeri­ne yerleştirilir, İnönü’nün ku­laklığı ile irtibatlandırılırdı. Opera’da ayrıca dahili bir ses sistemi vardı. İnönü sahne­ye baktığı sürece hiçbir sorun yoktu. Ama bir şey söylemek üzere yan koltukta oturan Mevhibe Hanım’a doğru dö­nerse iki ses sistemi arasın­da akrostiş denilen fiziksel bir olay oluşuyor, merkezî sistem­den çok keskin bir “tiiii” sesi yayılıyordu.

    Devlet Balesi’nin ilk temsili: Coppelia Tarihî bir an daha. 1961’deüç perdelik Coppelia balesi ile faaliyete başlayan Devlet Balesi’nin ilk temsilinden sonra İnönü, Turan Feyzioğlu ile başta Coppelia rolündeki Binay Okurer olmak üzere genç balerinleri kutluyor.

    “Maça Kızı” operasının bir sahnesinde bir Azeri te­nor (sanırım Lütfiyar İma­nof olacak) yerde ölü rolünde yatmaktaydı. Bizim üç opera­cımız, Necdet Aydın, Şinasi Özel ve Cemil Sökmen cesedin başındaydılar. Çok dramatik bir sahne; seyircinin nefesi ke­silmiş. Tam o anda İsmet Pa­şa’nın Mevhibe Hanım’a doğ­ru döneceği tutar. Çok keskin bir düdük sesi salonun bütün boşluğunda çınlamaya başlar. Yerde yatan ölü arkadaşta bir tedirginlik! Salondan duyul­mayacak ancak yakınında bu­lunan arkadaşlarının duyacağı bir sesle soruyor: “Ne oliyy?” Cemil Sökmen şakacı, şen bir arkadaş. Azeri tenorun soru­suna karşılık olarak “İsmet Paşa kısa dalgadan neşriyat yapıyor” diye yanıt vermesiy­le diğer iki sanatçının vida­ları gevşeyiveriyor. Eserin en dramatik sahnesinde kahka­halarını koyverip rezil olma­mak için kendilerini kulise dar atıyorlar. Yaylı sazlar ağıtsı bir hava çaladursun…

    ★ ★ ★

    Tarih 22 Kasım 1963. Dev­let Konser Salonu’ndayız. O gece bir Opera Sahnesinde de bir eserin gala temsili oldu­ğu için İnönü oraya davetliy­di, operaya gitmişti. Onun boş kalan yerinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin oturu­yordu. Konser sırasında bir adam içeriye girdi. Dinleyici­lerin önünden eğile eğile ön sıraya doğru yöneldi. Bakanın yanına kadar ulaştı, kulağına bir şeyler fısıldadı. Bakan he­men yerinden kalkıp salondan fuayeye çıkmıştı. Bir gazete­ci içgüdüsüyle önemli bir şey olduğunu sezinledim, ben de onu izledim. Orada Bakan’a Kennedy’ye yapılan suikas­tın haberi veriliyordu. Feridun Cemal, Opera’daki İsmet İnö­nü’ye bu haberi yetiştirme te­laşı içindeydi. İki bina arasın­daki mesafe uzak sayılmazdı. Hemen caddeye fırlayıp koş­maya başladım. Bakanın ma­kam aracı trafiğin gerektirdiği yolları dönüp dolaşana kadar ben de Opera binasına ulaş­mıştım. Feridun Cemal Bey’in İsmet İnönü’ye aktarmasının da tanığı olmuştum. Herhalde Türkiye’de olayı ilk duyanlar­dan biri de bendim.

    İnönü, vaktiyle salonunda pek çok konserler dinlemiş ol­duğu Cebeci’deki Devlet Kon­servatuvarını da hiç aklından çıkarmamıştı. Öğrencilerin se­zon sonu konseri, mezuniyet gösterileri, anma günü gibi da­vetlerini geri çevirmez, mut­laka katılırdı. Oradaki çocuk­lar sanki onun kendi evlatları gibiydi. Özellikle mezuniyet yılına ulaşmış olanlarla ayrıca ilgilenirdi. Öğretmenler bir so­runları varsa dert döker, kimi anıları paylaşırlardı.

    Ünlü besteci ve Adnan Saygun İsmet İnönü konservatuvarı ziyareti sırasında okulun kompozisyon dersleri hocası değerli bestecimiz Adnan Saygun ile.

    Suikastten 3 saat sonra konser salonundaydı

    Tarih 21 Şubat 1964. İnönü Başbakanlık’tan çıkarken arabasına bineceği anda Mesut Suna adlı bir şahıs öldürme kastıyla kendisine yakın me­safeden üç el ateş eder. Neyse ki isabet kaydedemez. Bu olay süratle her yana yayılır. Bütün bir ulus heyecan içinde. Belki de heyecanlanmayan tek kişi bizzat İnönü’nün kendisidir. O akşam konser akşamı idi; ben de alışıldığı üzere konser salonun­da idim. Herkes günün olayını konuşuyordu. Heyecan ve infial duyguları son haddindeydi. Üç saat kadar önceki bu lânetlenesi olay nedeniyle İsmet Paşa kon­sere gelemezdi herhalde. A! O da ne? Başbakan önüne eşini kat­mış, dinleyici sıraları arasından süzülerek öne doğru ilerlemeye çalışıyor. Bu konser salonu sayısız alkışlara tanıklık etmişti. Birçok sanatçı alkışlanıyordu, İn­önü’yü alkışlamak zaten olağan bir hâldi. Ama o gün kopan alkış hem süre bakımından hem de desibelle ölçülecek olursa, şiddet bakımından evvelce yaşanmamıştı. Daha sonra da yaşanacağı yoktu. Bu seller gibi boşanan alkış tufanı sevgiyi, saygıyı, bir suikastten kurtul­muşluğun sevincini aşan farklı bir coşkuydu sanki.

    Suikast girişiminden hemen sonra konsere İşte tarihi bir gün. İsmet İnönü kendisine suikast teşebbüsünde bulunulduktan üç dört saat sonra CSO’nun konserini dinlemek üzere Mevhibe Hanım’la Devlet Konser Salonu’nda. Salon alkıştan inliyor.
  • Tarihî yarımadada Osmanlı camileri

    Philipp Ferdinand von Gudenus’un 1740’da çizdiği İstanbul panoraması, şehrin adeta fotografik bir görüntüsünü veriyor. Eserin üçüncü bölümünde, Osmanlı mimarisinin en muhteşem ve etkileyici eserleri yer alıyor. Osmanlı camileri ve yükselen minareleri şehre silüetini veriyor.

    1 SÜLEYMANIYE CAMİİ Kanunî Sultan Süleyman tarafından1550-1557 arasında Mimar Sinan’a inşa ettirilen külliye ve camii, İstanbul siluetinin en etkileyici anıtlarından biridir.

    2 ŞEHZADE MEHMET CAMİİ Kanunî tara­fından 1544’te ölen çok sevdiği Şehzade Mehmet adına inşa ettirilen külliyenin camii. Yapı, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.

    3 BOZDOĞAN KEMERİ İstanbul’un en eski anıtlardan olan su kemeri, İmparator Hadrianus (2. yüzyıl) ya da İmparator Valens (4. yüzyıl) tarafından inşa ettiril­miştir. Osmanlı döneminde de kullanılan kemer, yarımadanın sonuna doğru uzanan semtlere su iletmektedir.

    4 ZEYREK KİLİSE CAMİİ (Pantokrator Manastırı Kilisesi) 12. yüzyılda Bizans İmparatoru İoannes Komnenos ve eşi İmporatoriçe İrini tarafından inşa ettirilen manastır kiliseleri, fetihten sonra kentin ilk medresesi haline getirilmiştir. Bugün kullanılan ismi, bu medresenin en meşhur müderrislerinden olan Molla Zeyrek Meh­med Efendi’den almıştır. Yapı, Bayramîve Nakşibendi tarikatlarının da İstanbul’daki en eski merkezlerindendi.

    5 UNKAPANI İSKELESİ Kentin Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca en önemli is­kelelerinden biri olan bu bölge, her zaman önünde bulunan tekneler ile resmedil­miştir. Kentin en önemli un depoları da bu semtte idi.

    6 FATİH CAMİİ Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460’larda inşaatına başlandı ve 1463’te tamamlandı. Etrafında 16 med­resesi, tabhanesi, darüşşifası, hamamı ile birlikte Osmanlı dünyasında inşa edilen en büyük külliyenin merkezidir. Bu resimde Fatih devrinin özgün camii görülmektedir.

    7 GÜL CAMİİ Bizans döneminde bir kilise olarak inşa edilen yapı, II. Bayezid döne­minde cami haline getirilmiştir. Bizans kilisesinin adı kesin olarak bilinmemekte­dir. Gül Camii adının ise içinde bulunan Gül Baba türbesinden geldiği söylenir. Yapı 11. – 12. yüzyıl dolaylarına tarihlendirilir.

    8 YAVUZ SULTAN SELİM CAMİİ Yavuz Sultan Selim, kent içinde adını taşıyacak bir külliyenin inşaını düşünmüş ancak za­mansız ölümü ile, planlanan külliyeyi 1520 dolaylarında oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.

    9 EDİRNEKAPI, MİHRİMAH SULTAN CA­Mİİ İstanbul suriçinin en yüksek tepesinde Edirnekapısı’nın içinde Kanunî Sultan Sü­leyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1565’te inşa ettirilmiştir.

    10 KASIMPAŞA TERSANESİ Haliç’in ku­zey kıyılarında tersanenin gözleri, kaptan paşaların divanhanesi ve sahildeki tersane mescidi görülebilmektedir. Bir süre sonra yenilenen bu tesislerin en eski görünümle­rinden biri bu panoramadadır.

    11 GALATA’DA BİR KONAK HAMAMI Galata semtinin hiçbiri günümüze ulaşa­mayan tepe pencereli ahşap konutlarının kiremit çatıları arasında, tek bir kubbe­den oluşan bir konak hamamın kurşun örtüsü ve cam fanusları görülmektedir. Osmanlı kentlerinde seçkin konutlarının hepsinde olan bu kagir hamamlar, bera­ber inşa edildikleri konaklar gibi hızla yok olmuştur.

  • İkinci yarışmada ‘güzel’ bir hile

    Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği güzellik yarışmalarının ilki 1929’da yapılmış ve Feriha Tevfik birinci gelmişti. İkinci yarışma ise 1930’un ilk günlerinde düzenlendi. Final 12 Ocak’ta Türkuaz’da yapıldı ve Mübeccel Namık birinci oldu. Fotoğrafta kabarık yakalı tuvaletiyle Feriha Tevfik’in de (oturanlarda soldan altıncı) yer aldığı görülüyor. Bir önceki yılın güzeli olarak bu ikinci yarışmaya konuk olduğu sanılsa da, gerçek farklı. 1929 yarışması çok geç yapıldığı için Türkiye güzeli, yani Feriha Tevfik dünya güzeli yarışmasına gönderilememişti. Bu ikinci yarışmada bir hile yapılarak Feriha Tevfik’in yeniden yarışması ve ikinci seçilmesi sağlanmıştı. Birinci seçilen Mübeccel Hanım önce Paris’te yapılan Avrupa, ardından da Rio de Janeiro’daki dünya güzellik yarışmalarına katıldı. İkinci seçilen Feriha Tevfik ise geçen yıl gidemediği Galveston’a giderek ABD’de Türkiye’yi temsil etti.

  • Bir kültür mabedi ve hazin öyküsü

    40 yılı inşaatla, restorasyonla ya da terkedilmiş olarak geçen, ancak 30 yıl kullanılabilen Taksim’de bir sanat mabedi… Eski adıyla İstanbul Kültür Sarayı 1969’da resmen açılmış, 1970’in sonlarında yanmış, 1978’de yeni binası ve AKM ismiyle tekrar açılmıştı. Şimdilerde yine yıkılacak ve yerine yeni bir sanat merkezi yapılacak.

    Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin son dokuz yıl boyun­ca işlevsiz bırakıldıktan sonra kesinlikle yıkılacağı ve yerine yeni bir “opera kompleksi” in­şa edileceği neredeyse kesin­leşti. Mevcut binanın ömrünü doldurduğu hükmüne varılmış olduğu anlaşılıyor. Şimdi kar­şımızda başlangıcı ve akıbeti bilinen bir yapı var.

    İnşaat safahatini az çok izlediğim ve 1969 Nisan’ın­da “İstanbul Kültür Sarayı” adıyla açılışına geniş öçüde tanık olduğum, daha sonrala­rı sahnesinde pek çok sanat gösterisini izlediğim AKM’yi anlatmak istiyorum. Yazıyı, özellikle ilk açılışı belgeleyen fotoğraflarla süslemeye çalışa­cağım. Çünkü olayı yakından değil, bizzat içinden izlemiş­tim.

    AKM’den önce… Başlangıçta bir opera binası olarak tasarlanan yapı, eklerle bir “Kültür Merkezi” haline getirildi. 12 Nisan 1969’da “İstanbul Kültür Sarayı” adıyla açıldı. 27 Kasım 1970’teki yangından sonra hem adı hem çehresi değişen binanın o zamanki ilk halinden anonim bir görünüm.

    Bir yapının varolabilme­si için önce uygun bir mekân, daha sonra da bir gereksinim bulunması gerek. O yüzden, bu öykünün başlangıcını 1936’da İstanbul’un çağdaş bir şehir olarak nâzım planını yaptır­mak üzere Atatürk’ün ünlü şe­hircilik uzmanı Henri Prost’u davet ettiği yıla kadar dayan­dırıyoruz. Prost’un ana hatla­rını 1937 yılında teslim ettiği planın esası, tarihsel değere sahip yapılara saygılı kalmak koşuluyla, şehre Avrupa kent­lerinde olduğu gibi geniş alan­lar ve parklar kazandırmak, şehiriçi ulaşımı rahatlatacak tedbirleri almak şeklinde özet­lenebilir. O zamanlar İstan­bul Vali ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ idi. Daha çoğu, ondan hemen sonra ata­nan Lütfi Kırdar zamanında, 2. Dünya Savaşı’nın ülkemi­ze yansıyan sıkıntılı koşulla­rı altında geçen 1940’lı yıllar boyunca plana sadık kalarak, olanaklar ölçüsünde gerçek­leştirilmiştir.

    Planın en önemli bölümle­rinden birinin Maçka, Nişan­taşı, Taksim, Dolmabahçe ara­sında nefes alınacak alanlar ve geniş parklar oluşturma­yı amaçladığı açıktır. Şehrin merkezi sayılacak bir yerde çok fazla yer kaplayan, artık bir işlevi kalmamış ve cumhu­riyetten önce bile futbol saha­sı haline getirilmiş Topçu Kış­lası’nın yerine halka açık bir Gezi Parkı, yükselen ve alça­lan anıtsal merdivenlerle Tak­sim meydanına bağlanacaktır. Anladığıma göre, hazırlanan platonun ortasına dikilecek at üzerindeki İnönü heykeli, son­raları inşa edilen çok katlı The Marmara oteline bakmayacak­tı tabii. Üsküdar’dan başlayan ve Marmara denizinin ufukla­rına kadar uzanan bir panora­mayı seyreder olacaktı. Çünkü Prost’un Taksim meydanının o bölümünü bir seyir terası gibi düşündüğünü görür gibi oluyorum. Tıpkı Paris panora­masına açık Trocadero mey­danı gibi.

    İşte operasız İstanbul şeh­rine bir opera binası yapıla­caksa, aynı zamanda resm-i geçitlerin de düzenleneceği ince uzun Taksim meydanının en uç köşesinden daha uygun bir yer bulunamazdı. Yapımı 23 yıl sürecek olan maceralı binanın temeli cumhuriyetin 23. yıldönümü olan 29 Ekim 1946’da atıldı. Proje belediye­nin kendi olanaklarıyla ger­çekleştirilecek ve hesapça fet­hin 500. yılına yetiştirilecekti. Ama belediye bütçesi yeterli olmadığından inşaatın deva­mı devlete, yani Bayındırlık ve Maliye Bakanlıklarına dev­redilmişti. O bölgenin 1950’li yıllarını anımsıyorum. Perişan görünümlü bir kaba inşaat, bombalanmış Alman şehirle­rini anımsatıyordu. İnşaatın önünde köşke benzer eski bir ev vardı. Osmanlılardan kalma elektrik ya da tünel idaresinin yabancı müdürüne ait olduğu söyleniyordu.

    Projesi üç kez yenilendiği ifade edilen bina, ödenek sı­kıntısı yüzünden vaadedilen tarihe yetiştirilemedi. Ne var ki, bu kez Yüksek Mühendis ve Mimar Hayati Tabanlıoğ­lu’nun sorumluluğu altında, onun projelerinin öngördü­ğü biçimde değerli teknik ele­manların ve sanatçıların da katkılarıyla titizlikle çalışılı­yordu.

    AKM’de yağmur altında sanat kuyruğu İstanbul Kültür Sarayı’nın Atatürk Kültür Merkezi’ne dönüşümü sanatseverlerin buraya ilgisinin daha da artmasını sağladı. Öyle ki yağmur altında dahi AKM önünde kuyruk görmek mümkündü.

    ★ ★ ★

    Açılışta Aida Operası İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışı Verdi’nin ünlü Aida Operası ile yapılmıştı.

    Diğer yandan bir gerçek daha vardı. Hadi opera binası bitirildi diyelim; burada işbaşı yapacak deneyimli bir opera kadrosu var mıydı? Ankara’da 1936’dan beri Devlet Konser­vatuvarı’nın yetiştirdiği bir sanatçı kadrosu mevcuttu. Devasa bir yapı olmasa bile gereksinime cevap verebilen derli toplu özel bir opera bi­nasında başarılı temsillerle bir opera faaliyeti çoktan beri Ankaralıların sosyal hayatında yer almıştı. Ancak İstanbul bu şansa sahip değildi. Başkentte devletin bir senfoni orkestra­sı, operası ve tiyatroları vardı. İstanbul’da ise belediyenin on­beş günde bir Şan Sineması’n­da konserler verebilen, üye­lerinin bir kısmının ek gelir sağlamak üzere orada burda çalıştığı, neredeyse toplama denilebilecek Şehir Orkestrası ile Tepebaşı’nda Dram ve Ko­medi adları verilmiş, Darülbe­dayi uzantısı iki Şehir Tiyat­rosu vardı.

    İKS’nin dikkat çekici tavan ışıklandırması altında o zamanın imkânları ile bir Ozan Sağdıç özçekimi.

    Bu koşullara karşın, bele­diye cesaretli bir girişimde bu­lundu. Bir opera kurmak üze­re Ankara Konservatuvarı’n­da yetişmiş Aydın Gün’ü davet etti. Vilayet meclisinde konu müzakere edilirken, üyeler­den birinin “şehrin kanalizas­yon sorunu varken opera ne­yimize” demesi üzerine Aydın Gün’ün yanıtı hoştur: “Ben bu­raya gelirken rakibimin kana­lizasyon olacağını hiç düşün­memiştim”.

    Dönemin Belediye Başka­nı Kemal Aygün’ü, ünlü tiyat­ro sanatçımız Muammer Ka­raca’yı propaganda amacıyla Büyükçekmece taraflarındaki köyleri gezdirirken, foto mu­habiri olarak arabasına beni de aldığı için biraz tanımıştım; sanatsever bir insandı. Onun ve Muhsin Ertuğrul’un Aydın Gün’e desteği ile, İstanbul Şe­hir Operası 19 Mart 1960 ta­rihinde Tepebaşı’ndaki Dram Tiyatrosu sahnesinde ilk tem­silini verebilmişti. Opera per­delerini Puccini’nin Tosca eseri ile açmıştı. İlk temsi­le özel olarak İtalya’dan gelen soprano Leylâ Gencer ile bari­ton Orhan Günek’in katkıları sağlanmıştı. Ertesi sezon aynı sahnede Verdi’nin La Travia­ta’sını sahneleyen Şehir Ope­rası daha çok Harbiye Açık­hava Tiyatrosu’nda boy gös­terebildi. Çünkü İstanbul’da orkestra çukuru da bulunan İtalyan tarzı tiyatro salonunun iyi-kötü bir örneği olan Dram Tiyatrosu, yıkılma tehlikesi var diye kapatılmıştı. Tiyatro müzesi yapılacağı söylendi ve en sonunda bir yangına kur­ban edilip tarihe karıştı.

    ★ ★ ★

    Bu arada Ankara’da da bir takım gelişmeler olmaktaydı. Dame Ninette de Valois’nın önderliğinde Yeşilköy’de ku­rulmuş olan bale okulu Anka­ra’ya taşınarak Devlet Kon­servatuvarı’nın bünyesine alınmış, yürütülen bale çalış­maları ilk ürününü vermiş, 1962’de Coppelia temsili ile Devlet Tiyatrosu’nun bir bölü­mü olarak sanat hayatına ka­tılmıştı. Tatbikat Sahnesi gün­lerinden bu yana tiyatro, opera ve şimdi de bale hep Devlet Tiyatrosu çatısı altında tek el­den yönetiliyordu. Tiyatronun yalnız Ankara’da altı tane sah­nesi vardı. İzmir şubesine ek olarak Bursa’da ve Adana’da da şubeler açılmıştı. Bölge ti­yatrolarının geliştirilmesi ve genişletilmesi gündemdeydi. Fazladan opera ve bale orga­nizasyonları da düşünülecek olursa, faaliyet alanları had­dinden fazla çoğalmıştı.

    Bulunan tek çare, kurulu­şun biri “Devlet Tiyatroları” diğeri “Devlet Opera ve Bale­si” şeklinde iki genel müdür­lüğe bölünmesi olmuştu. Ti­yatro kısmının başında zaten Cüneyt Gökçer vardı. Opera ve Bale genel müdürlüğüne ise Aydın Gün atanmıştı. Evet, or­ganizasyon bakımından bu ay­rılmanın yararlı olduğu düşü­nülse de, iki kardeş kuruluşun kimi mekânları ortak kullan­ma zorunluğu ve yetki tartış­maları yüzünden zamanla ra­kip duruma düşme olasılığının da kapısı aralanmış oldu.

    ★ ★ ★

    ‘Deli İbrahim’ oyunu
    Yine açılış günlerinin repertuarından Turan Oflazoğlu’nun rağbet gören oyunu “Deli İbrahim”.

    Biz yine Taksim’deki opera binasına dönelim. Burası artık ana salon dışında bir dinleti salonu ve daha küçük bir ti­yatro sahnesi ile birlikte sergi mekanlarını da içeren bir yapı olarak ortaya çıkmaya başla­mıştı. Opera binası adı çoktan unutulmuştu. Artık “İstan­bul Kültür Sarayı” (İKS) diye anılıyordu. Nihayet önemli kı­sımları tamamlanmış halde 12 Nisan 1969 tarihinde bu isim­le resmen açıldı.

    Elbette kültür hayatımızda çok önemli bir olaydı. Faali­yeti izlemek üzere Ankara’dan İstanbul’a gelmiştim. Zamanın cumhurbaşkanı Cevdet Su­nay, başbakanı ise Süleyman Demirel idi. Açılış onların ne­zaretinde yapıldı. Ama siyasal olarak ön plana çıkmadılar; sahneyi olayın asıl sahibi olan sanatçılara bıraktılar.

    “Deli İbrahim” oyunundan bir sahne.

    Açılış için hangi eserin ya da eserlerin seçileceği bir hayli tartışmalı olmuştu. So­nunda açılışın ilk Türk balesi Çeşmebaşı ile, vaktiyle Ver­di’nin Kahire operasının açı­lışı için bestelediği Aida ope­rasının temsilleriyle yapılma­sı, izleyen günlerde de Devlet Tiyatroları’nın repertuvarın­da nazır bulunan bir Türk ese­ri Turan Oflazoğlu’nun Deli İbrahim oyunu ile çok başa­rılı bir biçimde sahnelenen Amerikan müzikali My Fair Lady’nin sergilenmelerine ka­rar verilmişti.

    Açılışın uluslararası onur konukları da vardı. Hiç kuşku­suz bu konukların en önemli­si o dönemde 80 yaşını aşmış olan büyük tiyatro otoritesi Carl Ebert idi. Onun önemi sadece Frankfurt ve Berlin’de kurdu­ğu tiyatro okulları, Berlin Şehir Operası’nda sahneye koyduğu opera temsilleri, Nazi rejimin­den kaçarak Arjantin’de ger­çekleştirdiği tiyatro faaliyetleri, savaştan sonra Los Angeles’te­ki tiyatro öğretmenliği, Berlin Devlet Operası’nın yönetmenli­ği ve dünyaca ünlü Glyndebour­ne ve Edinburg festivallerinde­ki yöneticiliğinden kaynaklan­mıyordu. Bizim için asıl önemi, Ankara’da bulunmuş olması ve bu süre içinde Devlet Konser­vatuvarı’nın tiyatro ve ope­ra bölümlerinin kurulmasına, Atatürk devrimlerinin önemli bir parçası olan müzik ve sahne sanatlarının ilk kuşak eleman­ları olacak gençleri yetiştirme­sine ve bunu izleyerek Devlet Tiyatroları’nın ve operasının çekirdeğini teşkil eden Tatbi­kat Sahnesi’nde bu sanatların ilk örneklerinin sergilenmesine öncülük etmiş olmasıydı.

    Carl Ebert’ten nazar totemi
    Tiyatronun duayen ismi Carl Ebert, açılışın konuklarındandı. Tiyatrocuların eski bir geleneği olan sahneye çıkmadan önce perde gerisinde eşiği tıklatma geleneğini uyguluyor. Herhalde bu, yeni opera binasının kutsanması, nazardan uzak tutulması adına dua anlamına da geliyordu.

    Bu konuya açıklık getire­bilmek için biraz daha geriye gitmek gerekiyor. Cumhuriye­tin ilk yılında Atatürk, Anka­ra’da iki okul açtırdı. Bunlar­dan biri Hukuk Mektebi, biri de Musiki Muallim Mekte­bi idi. Çünkü yeni kurulan bir devlet için Büyük Önder’in or­taya koyduğu temel düşünceye göre “Mülkün temeli adaletti” ve “Sanatsız kalmış bir mille­tin hayat damarlarından biri kopmuş demekti”.

    Atatürk Sofya’da ateşemili­ter iken bir opera sayretmişti. Duyduğu heyecanın sevkettiği düşüncelerle bir türlü uyuya­mamıştı. Sabaha karşı arkadaşı Şakir Zümre’yi de uyandırmış, ona “Balkan Savaşı’nı niçin kaybettiğimizi şimdi anladım; biz onlara Bulgar çobanı gö­züyle bakıyorduk. Oysa onlar kendi operalarına sahip ola­cak kadar evrensel değerlerle terbiye edilip uygarlaşmışlar” demişti. Bu anı, onun cumhur­başkanı seçilir seçilmez yaptığı ilk işlerden birinin Musiki Mu­allim Mektebi açtırmak olma­sını açıklayabilir belki. O okul daha mezun vermeden, mev­cut Türk bestecilerine Özsoy, Taşbebek gibi operalar beste­letmesi ve büyük konuğu İran şahını bir opera ile karşılaması dikkati çekicidir.

    Almanya’da Nazi rejimi ile barışık olmayanların Türki­ye’de görev almalarının öykü­sü ise uzun. Paul Hindemit ve onun tavsiyesiyle gelen Carl Ebert ilk Devlet Konservatu­varı’nı kuran kişilerdir. Birçok öğrenci de yetiştirmişlerdir. İs­tanbul Kültür Merkezi’nin açı­lışı son merhale ise burada sa­nat icra edecek olanlar da Carl Ebert’in yetiştirdiği öğrenci­lerle birlikte öğrencilerinin de öğrencileri iseler, Ebert’in onur konuğu olmasından daha doğal bir şey olamazdı.

    Konuk karşılaması Mimar Tabanlıoğlu’ndan Açılışta karşılama işini bizzat mimar Hayati Tabanlıoğlu yapmıştı. Tabanlığolu, Devlet Konservatuvarı’nın ilk mezunlarından Muazzez Kurdoğlu ve Çeşmebaşı balesinin müziğinin bestecisi Ferit Tüzün ile birlikte.

    Ustanın öğrencilerinden biri olan Cüneyt Gökçer, Dev­let Tiyatroları’nın başına, bir diğeri Devlet Operası’nın ba­şına genel müdür olmuşlar­dı. Daha niceleri, sahneye ko­nan oyunlarda başrollerde boy gösteriyorlardı. Açılış töreni ve temsilinden sonraki resep­siyonda hoca ile öğrencile­ri arasında hasret giderme ve muhabbet gösterileri birbiri­ni izliyordu. Konservatuvarın o zamanki müdürü Orhan Şaik Gökyay’ın protokol arasında bulunması, anıların tazelenme­sine katkı yapıyordu. Bir başka onur konuğu, zamanın en bü­yük kemancılarından Yehudi Menuhin idi. Onun da etrafın­da hayran ve meraklı halkaları oluşuyordu.

    İKS adıyla anlı şanlı açılı­şı yapılan bina ne yazık ki bir yıl kadar dayanabildi. Sahip­sizliğin getirdiği sorumsuzluk yüzünden bir buçuk yıl sonra, Cadı Kazanı adlı oyun sırasın­da yandı. Çatısı çökmüş, içi kül olmuştu. O safhanın öyküsünü, içinde yanan IV. Murat’ın mü­zelik eşyasının kaybıyla ilgili yazımızda anlatmıştık (#tarih Kasım 2015, Sayı 18).

    Divan Otel’de açılış yemeği Carl Ebert’i Divan Otel’deki yemekten önce kapıda yakalamam, Ebert’in hoşuna gitmiş güzel bir kare oluşturmuştu.

    Bu yangınla talihsiz yapı, bir sekiz yıl daha tamir ve res­torasyon nedeniyle devre dışı kalmıştı.

    Şimdi artık simit sarayları bile var; saray sözcüğü o kadar ucuzladı. Ama vaktiyle bu söz­cük saltanatı çağrıştırıyor diye eleştiriliyordu. İlk eleştiren de galiba Muhsin Ertuğrul idi. İlk Kültür Bakanımız Talât S. Hal­man 6 Ekim 1978’de yeniden açılacak yer için “Atatürk Kül­tür Merkezi” adını önermişti. Bu isim benimsendi.

    ★ ★ ★

    AKM’nin 1 Kasım 1999 ta­rihli bir sit alanı tescil kararı var. Faaliyetleri 31 Mayıs 2008 tarihinde durduruldu. “Bina­nın ne suçu vardı ki çürümeye terkedildi” sorusunun akılcı bir yanıtı yok. Sekiz yıldır yine devre dışı. Yenileştirme kara­rı var, uygulanmıyor. İçindeki donanımların yağma edildiği­ne dair söylentiler var. Nüfusu nerede ise 20 milyona yönel­miş, dünyanın eşsiz mücevhe­ri İstanbul’da, opera kurumu binasız, Devlet Senfoni Or­kestrası göçebe, Devlet Tiyat­roları perişan iken AKM daha kaç yıl şehrin göbeği Tak­sim’de bir çürük diş gibi, bir utanç abidesi olarak yüzümü­ze gözümüze sırıtıp duracak diye sormadan geçemiyordu insan. Adının sahibinin ruhu göklerden bize bakıp sesleni­yor: “Efendiler, milletin hayat damarlarından biri koparılmış vaziyette yerde yatıyor”.

    Carl Ebert “My Fair Lady”deki başarısından dolayı Cüneyt Gökçer’in eşi Ayten Gökçer’i tebrik ediyor.

    “Bu olmadı, yıkıp yenisi­ni yapalım”. Çözüm bu mu? Yapalım da, bu daha kaç yılın sürüncemesine, mazeretine gebe bir teklif? Örnek mi? İş­te Ankara’da Semra ve Özcan Uygur’un projesi yeni CSO salonu inşaatı. Başlanalı tam çeyrek yüzyıl oldu bitirileme­di; bitirileceği de yok gibi. Ak­tüel bir haber: İçindeki değerli aksam hırsızlar tarafından ça­lınmış. Yine Ankara’da herkes bilir; opera binamız mükem­meldir, şirindir ama hap ka­darcıktır. Başkentin şanına yakışır olan Özgür Ecevit’in Opera binası planı, en az yirmi yıl önce yapıldı. Bu kadar za­mandır bunu dikkate alan bir kültür bakanı, bir başbakan, bir başka devlet yetkilisi gös­terin lütfen.