Yaklaşık 150 yıllık fotoğraf, şehrin tarihî merkezini gösteriyor. Bizans dokusu üzerindeki camiler, türbeler ve hamamlar; İstanbul’da gelişen ticaretin ortaya çıkarmaya başladığı yeni kâgir binalarla yan yana. Beyazıt Kulesi’nden bu açı ile çekilen fotoğraflar yaygındır; ancak bu kare, muhtemelen bu açıdan alınan ilk görüntülerden biri. Henüz demiryolu Sirkeci’ye ulaşmamış, buradaki tesisler inşa edilmemiş. Fotoğraf 1870 dolaylarında çekilmiş olmalıdır.
1- Ali Paşa Sarayı: 1865’te inşa edilen saray yapısı Haliç ve Boğaz’a hakim kentin ticaret bölgesi yanında görkemli bir yapıydı. 1911’de geçirdiği yangın sonrasında uzun süre harabesi ayakta kalan yapı, halk tarafından “Yanık Saray” olarak anılmıştı. Bugün yerinde bir katlı otopark vardır. Büyükşehir Belediyesi yeniden inşası için bir proje yürütmektedir.
2- Çandarlızade Atik İbrahim Paşa Camii: 15. yüzyılın sonlarında Çandarlı ailesinden İbrahim Paşa’nın inşa ettiği cami 1894 depreminde zarar görmüş ve minaresi yeniden ancak daha kısa olarak inşa edilebilmiştir.
3- Yeni Camii: 1597’de Sultan III. Mehmet’in annesi Safiye Valide Sultan’ın inşasına başladığı cami ve külliye uzun süre terkedilmiş ve ancak Hatice Turhan Valide Sultan tarafından tamamlatılmıştır. İnşaatı tamamlandığında halkın verdiği “Yeni Camii” adı, sonrasında da yaşamıştır.
4- Turhan Valide Sultan Türbesi: Turhan Valide Sultan tarafından inşa edilen türbeye, 1683’de ilk olarak kendisi gömüldü. Sonrasında altı padişah ve hanedana mensup çok sayıda hanım ve sarayda yüksek rütbelere gelmiş hanımlar defnedilmiştir. Osmanlı dünyasının en zengin mezar yapılarından olan türbenin yanında Mısır Çarşısı denilen arasta bulunur. Bu çarşıya başlangıçta “Yeni Çarşı” ya da “Valide Çarşısı” denmiş, ancak 18. yüzyıldan itibaren Mısır Çarşısı ismini almıştır.
5- Haseki Hürrem Hamamı: Bugün İş Bankası Müzesi’nin bulunduğu yapının yerinde bulunan hamam, muhtemelen 16. yüzyılda Haseki Hürrem için yapılmıştı. 19. yüzyılda yıktırılan hamam arazisine Osmanlı başkentinin ilk postanesi inşa edilmiş, bina daha sonra farklı amaçlar için kullanılmıştır.
6- İrini/İrene Kulesi / Vigla Kulesi: Orta Bizans döneminde yaklaşık 1000 yıllarında inşa edilen kulenin ne amaçla kullanıldığı bilinmemektedir. Bu tür kuleler, saraylarda, manastırlarda ve savunma yapılarında kullanılıyordu. Üç katlı kulenin en üstünde dışarıdan görülmeyen dilimli bir kubbe vardır.
7- Büyük Valide Hanı: Kösem Sultan’ın Üsküdar’daki Çinili Külliyesi’ne vakıf olarak inşa edilmiştir. Üç avlulu hanın bir köşesinde İrini Kulesi denen Bizans kulesi bulunuyordu.
8- Bir Büyük Ahşap Konak: Osmanlı başkentindeki büyük ahşap konaklar, kent dokusunun seçkin örnekleriydi. Şehrin ticaret bölgesi ile kısmen iç içe olan mahallelerin arasındaki bulunan orta sofalı büyük konutlar, adeta kamusal yapılar kadar geniş alanlara yayılıyordu. Bu konakları kamu yapılarından ayıran, malzemeleridir.
9- Sepetçiler Kasrı: Topkapı Sarayı’nın dış köşklerinden olan kasır, kent surları üzerine inşa edilmişti. Topkapı Sarayı’nın terkedilmesinden sonra ebniye ambarı olarak kullanılan yapının çevresinde bir çok baraka yapılmıştır.
10- Demirkapı Askerî Hastanesi: Topkapı Sarayı bahçelerinden ve sarayın güvenliğinden sorumlu olan Bostancıların burada bir ocağı ve hastanesi bulunuyordu. Sonrasında bu Bostancı odalarının yerine büyük bir kâgir kışla yapılmıştır. Kışla bir süre sonra tıbbiye ve hastane olarak da kullanılmıştır.
11- 19. Yüzyıl Hanları: 19. yüzyıl ortalarından itibaren kâgir ticaret yapıları inşa edilmeye başlanmıştır. Bu hanlar, yüzyılın sonunda tüm semtte yaygınlık kazanacaktır.
Dizzy Gillespie ve orkestrası bundan 62 yıl önce Türk cazcılar tarafından Esenboğa Havaalanı’nda karşılanmıştı. Topluluk önce Ankara’da daha sonra da İstanbul’da konserler verdi. İlhan Mimaroğlu sanatçının karşılanmasını “Gillespie’nin havalanında karşılanması unutulur gibi değildi. Trompetçi Muvaffak Falay, küçük bir caz topluluğuyla alana gitmiş, uçağın kapısı açılıp Gillespie, orkestra üyeleriyle merdivenden aşağı inerlerken, onun ‘Good Bait’ini çalmaya başlamıştı. Fakat topluluğu Kıbrıs’tan Ankara’ya getiren uçak yolda fırtınaya yakalandığı için uçaktan inenler sedyeyle taşınacak durumdaydılar” diye anlatır. Gillespie Orkestrası’nın Ankara ve İstanbul’da verdiği konserler, Türkiye’de modern cazın miladı kabul edilebilir.
Aynı soydan gelen iki büyük sanatçı, Ömer Elderov ve Âbidin Elderoğlu, geçen ay farklı sergi ve kitaplarla anıldı. Bakü ve İstanbul’da açılan sergilerde, hem bu iki büyük sanatçının işleri hem de benzersiz hayat hikayeleri tekrar hatırlandı. Kaderin bir asırdan fazla bir süre boyunca ayırdığı akrabalar ve sanatın birleştirici gücü.
Bu yazının bu günlerde yazılmasının iki nedeni var. Birincisi, kazandığı ödül ve ünvanlarla ününü daha SSCB zamanında duyurmuş, Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan sonra Bakü’deki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin kurucu rektörlüğüne atanmış büyük heykeltraş Ömer Elderov’un henüz bir ay kadar önce 21 Aralık 2017 tarihinde 90. yaşını idrak etmesi ve Bakü’deki modern Haydar Aliyev Sanat Merkezi’nde bir sergisinin açılmış olması. İkinci neden ise, bizim ünlü ressamımız Âbidin Elderoğlu’nun İstanbul’da Dirimart Galerisi’nde önemli bir sergisinin açılmasıyla birlikte, ölümünün 45. yıldönümüne rastlayan bu ay içinde galeri tarafından büyük bir kitabıyla geniş kitlelere tanıtılması. Ve aynı soydan gelen bu iki büyük sanatçıyı yıllar sonra biraraya getiren kaderin bağları.
Bu öykü bir efsane ile başlıyor.
Kuzey Kafkasya’da dilleri farklı pek çok halk olduğu bilinir. Halen Dağıstan’da yaşamakta olan halkların en büyüğü Avarlar, ikinci olarak Kumuk Türkleri geliyor. Daha sonra Çeçenler ve daha küçük gruplar. Kumukların bu bölgeye yerleşmelerine dair bir söylence de mevut.
Vaktiyle göçler sırasında bir Kumuk kabilesi, kuzey Hazar Denizi kıyısını dolanıp Kalmukların arasından sızıp Terek Suyu güneyine kendilerini atmışlar. Burada, Derbent civarında yerleşmeğe başlamışlar. Kumukların başında adında bir önder varmış. Bir süre burada tutunduktan sonra yaşlanan Çura, ölümünden sonra durumun bozulabileceği kaygısıyla kendince bir tedbir düşünmüş. Bir gün halkı sahile toplamış ve “Ey ahali, ben şimdi burada suya gireceğim, bir zaman sonra yine çıkacağım. Siz benim çıkmamı bekleyin ve sakın dağılmayın” demiş ve suya atılıp kaybolmuş. Halk da bu vaat ile orada Çura’nın çıkacağını bekleyip durmaya başlamış.
Aynı soy farklı sanat Aynı soydan gelen sanatçılar ülkelerini eserleriyle donattı. Elderoğlu’nun resim sanatından bir örnek (solda) ve Elderov’un heykeli Niyazi Takizade (sağda).
Yine söylentilere ve öykümüzün kahramanlarından biri olan ressam Âbidin Elderoğlu’nun babasından duyduğuna göre, Çura’dan sonra, göçle durumları hırpalanan kabilede yeni yeni gelişen aileler, o sırada reislik eden erkeklerin adı ile anılır olmuş. Yedi oğlu ile kabilede yer alan Elderhan’ın adı da, ilk baba olarak bir aileye lâkap olmuş. Kabilenin Müslümanlığa geçişiyse bir hayli zaman sonraya rastlar.
Elderoğlu, babasından duydukları ile yetinmemiş. Gençliğinde birara ailecek gittikleri Şam’da, Hicaz’dan gelen altı akrabasından ve ayrıca Vrangel ordusunda subaylık edip bozgundan sonra İstanbul’a gelmiş olan başka bir yakınından edindiği bilgilerle ve onlardan aldığı notlarla, ailenin atasının Elderhan olduğunu teyid etmiş.
Bu yarı efsaneden sonra, gerçek bir maceraya geçelim:
Aile, Derbent’in yakın bir köyünde yaşamaktadır. Kafkasya’da Şeyh Şamil’in tutsaklığından sonra devam eden milliyetçi mücadelenin başarısızlığa uğramasıyla, bir kısım halk çaresiz Çar’ın hizmetine girer. Elderoğlu’nun dedesi Vezirhan, oğlu Bayarslan’ı öğrenim için Petrograd’taki askerî okula gönderir. Onun ölümüyle Bayarslan dayısının himayesine girince, Rusya’daki öğreniminden alınıp kendi memleketinde medrese tahsiline devam ettirilir.
Bayarslan çeşitli maceralardan sonra memleketinden kaçmak zorunda kalır ve at sırtında, zaman zaman kayıp atın gövdesinin ardına saklanarak gizlice Batum’a ulaşır. Hopa sınırından Türkiye’ye iltica eder.
Nihayet 30 yaşlarında olduğu bu zamanında İstanbul’a gelip Mizah gazetesi başyazarı olan Dağıstanlı Hacı Murat’ı bulur. Onun yardımı ile Çar’ın takibinden kurtulmak için Bursa’ya gelip Nuri adıyla yeni bir nüfus kaydı alır. Bundan sonra Mısır’a Ezher medresesine gitmek üzere vapurla yola çıkar. Vapur İzmir’e uğradığında 15 gün karantinaya tâbi tutulur.
Elderoğlu İzmir’deElderov Bakü’de… Elderoğlu (sağda), İzmir’de Ozan Sağdıç’ın da öğretmeni olmuştu. Sağdıç, yıllar sonra Azerbaycan’a gidip Elderov’u da (solda) buldu.
Bu sırada karaya çıkıp etrafla temas edince, Denizli civarında Dağıstan’dan gelmiş, muhacirler olduğunu öğrenir. Bu fırsattan faydalanıp onları görmeye Akköy’e gider. Burada, memleketinde vaktiyle kendisine hocalık etmiş olan kişinin kızkardeşiyle karşılaşır. Huleymat Hanım’ın üç kızı vardır. En küçüğü henüz bekârdır. Elderoğlu’nun annesi olacak olan bu üçüncü kızı, Bayarslan Nuri Bey’le evlendirirler. Nuri Efendi’nin memleketinde kendisine gerekli olan hayvan eyer takımı yapmaktan ve medresede öğrendiği bilgilerden başka bir işi ve bilgisi yoktur. Burada, bacanağının yanında kuyumculuk ve savat işlemeciliği öğrenir. Çabuk gelişir. Sanatında seçkin hüner gösterir, böylece yaşar gider.
Bu kayıtları tutan Elderoğlu, notlarını “babamdan edindiğim bilgiler bunlar. Kafkasya’da bize Elderovlar derlermiş” tümcesi ile sonlandırıyordu.
★ ★ ★
İşte böyle bir ailenin evladı olarak 27 Nisan 1901 tarihinde Denizli’nin Delikliçınar mahallesi, Menteş sokağındaki bir evde doğan Âbidin Elderoğlu, ilkokul ve idâdiye doğduğu kentte gider. Doğuştan resim yapma tutkusu vardır. Ancak zaman ve zemin resim yapmaya hiç uygun değildir. Hatta günah sayılmaktadır. Önünde bir örnek de yoktur. Rum eczacı İlye Efendi ve Ermeni Kevork Efendi gibi şahısların, daha sonra da aile dostu mühendis Fevzi Kaçalay’ın teşvikleriyle resme yönelir. Beceri ve başarısı görüldüğü için, mezun olduğu okula öğretmen atanır. İdâdi liseye çevrildiği için, Ankara’da verdiği sınav sonucu lise resim öğretmeni olur. Birkaç yıl çalıştıktan sonra daha yetkin olabilmek amacıyla İzmir Öğretmen Okulu’na yazılır. Burada bir yıl kalır ve ertesi yıl İstanbul Öğretmen Okulu’na naklini yaptırır. 1926’da buradan da mezun olur.
Elderoğlu ve Ecevit 1973’te Elderoğlu’nun sergisini Bülent Ecevit başbakanken ziyaret etmişti (üstte). Elderoğlu’nun otoportresi (altta).
O yıl yaz tatiline girerken, öğretmen okulundaki arkadaşlarının yaz kampına katılır. Boğaziçi’nde arkadaşlarının yağlıboya portrelerini yaparken, kamp müdürü şair ve ünlü eğitimci İbrahim Alâettin Gövsa’nın dikkatini çeker. Elderoğlu’nun resme olan düşkünlüğü ve çalışkanlığı görülünce, onun Avrupa’da öğrenime gönderilmesi gerektiği düşünülür. Sonuçta 1930’da Türk Maarif Cemiyeti’nden parasal destek sağlanır. Hedef, sanat merkezi Paris’tir. Önce, Tours kasabasındaki lisan enstitüsünde Fransızca öğrenir, bir yandan güzel sanat okuluna devam eder. Altı ay sonra Paris’e geçerek Académie Julian’da Albert Laurens’ın daha sonra da André Lhote’un öğrencisi olur.
Elderoğlu’nun ileride iyi bir ressam olmasını hazırlayan işte böyle bir süreç. Böyle bir donanımla rahatlıkla akademi hocası da olabilirdi. Ancak o İzmir ve civarında orta öğrenim öğretmeni olmayı yeğlemiştir. Kader kendisine böyle bir yol çizmiştir. Öğretmenlik koşulları içinde yaşamını sürdürürken, ilk dönemde klasik formda eserler üzerinde çalışır. “Ayrılış” adlı büyük boyutlu tablosu, bugün İzmir Müzesi’nde başeser olarak yer almaktadır. Bu dönemde daha çok “S” kıvrımlı, lâle motifli ve yeşil ağırlıklı kompozisyonlarla uğraşmaktadır. CHP’nin 1942’de ressamları Anadolu’nun çeşitli illerine gönderme kampanyası sırasında, onun kısmetine Muş ili çıkar. Araştırmacı kişiliğiyle orada bir keşifte bulunur. Keskin güneş ışığı karşısında gölgeli alanlar çeşitli renklerde olsalar da koyuluk bakımından ayni valörde görünmektedir. Işıklı ve aydınlık alanlarda da açık tonda aynı şekilde bir oluşum gerçekleşmektedir. Elderoğlu bu olguyu 1947-48 yıllarında bir üslup haline getirir ve bir süre iki valörlü resimler boyar.
Yurtiçinde yurtdışında sayısız özel sergi açtı. 1963’te Sao Paolo Bienali’nde onur ödülü, yine aynı yıl Devlet Resim ve Heykel Sergisinde ikinci ödülü, 1965’te Tahran Bienali’nde Şah Büyük Ödülünü, 1972’de Cagnes-sur-Mer ödülünü kazanmıştır. Vefat ettiği yıl, Devlet Resim Sergisi’nin “Başarı Ödülü”ne layık görülür. Müzelerde, özel koleksiyonlarda eserleri vardır. Çağdaş sanat eserlerini toplayan Milano’daki Pagani Müzesi, kendisine özel bir duvar ayırmıştır.
Ne burası onun sanatsal evrimini tüm ayrıntılarıyla anlatmanın yeri, ne de bu iş bizim haddimiz.Evrensel sanat dünyasının soyut resme kayma sürecine paralel olarak, Elderoğlu resminde de çizgilerle başlayan bir değişim ve duyarlılık, onu üstüste başarılara taşımıştır.
Âbidin Bey, Buca Ortaokulu’nda 1948-50 yılları arasında iki yıl süreyle benim de öğretmenim olmuştu. Oran armonisini, perspektif ve pratik uygulamasını, ışık ve renklerin karakterlerini, harmonik uyumu ve kontrast renkleri ondan öğrendim.
Kültür anlaşmaları ile Rusya’dan ve bağlı cumhuriyetlerden ülkemize müzik ve sahne sanatçıları gelmekteydi. Elderoğlu’nun CSO üyesi kızı Olcay Sağdıç ve onun eşi olan ben, o sanatçılara “Bu isimde bir sanatçı tanıyor musunuz” diye sorup duruyorduk. Olumlu yanıtlar duysak da, en sağlıklı bilgiyi ünlü orkestra şefi Niyazi Takizade’den aldık: “Nasıl tanımam guzum, ülkemizin en birinci sanatçısı, benim de can dostum” demişti.
Kader bağları Bakü konservatuvarında, kurucusu Müslim Magomayev’in büstü önünde eserin sahibi Ömer Elderov ve yanında kızı Kamilâ (solda). Elderov, Bakü’deki “Kader Bağları” sergisinin açılışında kaderin buluşturduğu “kuzeni”, Elderoğlu’nun kızı ve aynı zamanda Ozan Sağdıç’ın eşi Olcay Sağdıç ile (sağda).
Fuzuli heykeli Azerbaycan’da birçok anıtsal heykelin ve büstün sanatçısı Ömer Elderov’dur. Bunlardan biri olan Fuzuli heykeli.
Kader beni bir gün Bakü’ye götürdü. Sayın Ömer Elderov’u kolayca buldum. O günlerde sürgünde ölen ve Azerilerin ulusal kahraman bildikleri şair ve oyun yazarı Hüseyin Cavit’in kemiklerini Sibirya’dan getirmişler, onun muhteşem anıtını dikiyorlarmış, Fotoğraflarını çekmek arzumu iletince Ömer Bey kızı Kamila ile beni oraya götürdü, o hummalı çalışmayı izledik. Sonra Fuzuli’nin anıtsal heykelini, Karabağ’ın hankızı şaire Natevan’ın ve konservatuvar önünde kurucu öğretmen Müslim Magomayev’in heykellerini gezdik. Sonrasında devlet mezarlığına gittik. Bizim devlet mezarlığımıza paşalar ve siyasetçiler gömülüyor, onlarınkine sadece sanatçılar ve akademisyenler… Ve herbirinin üzerine anıtsal bir heykel dikiliyor; hiç olmadı, bir büstü konuyor. Başta Üzeyir Hacıbeyli, dede ve torun Magomayev’ler, Vakıf Mustafazade, Niyazi Takizade, Tevfik Kuliev, Raşit Beybutov gibi müzisyenlerin; Settar Behlülzade, Süleyman Rahimov, Şıhali Gurbanov, Süleyman Rüstem gibi yazar ve şairlerin kabirüstü anıtları hep Elderov’un imzasını taşıyor. Ayrıca Haydar Aliyev’in anıtmezarı ve Zarife Aliyeva’nın türbesindeki biri mermerden biri tunçtan iki heykelin sanatçısı da o.
Şimdi de Ömer Elderov’un nasıl yetiştiğine bir göz atalım. Onun doğumu 1927’de Dağıstan’ın Derbent kentinde. En mutlu anlarının, çocukluğunda Derbent’te geçen zamanlar olduğunu anlatıyor. Babasının işi gereği o yıllarda şehirden şehre göç edip durmuşlar. Birçok yer görmüş. Babası Hasan Elderov sanata meraklıymış, tiyatro ile uğraşmış. Ömer Bey altı yaşında iken yetenekli çocuklar için kurulmuş Bakü ressamlık stüdyosuna verilmiş. Onu heykel bölümüne kabul etmişler. Yedi yıl sonra Bakü’deki sanat okuluna girme zamanı geldiğinde, heykel şubesini seçmiş.
2. Dünya Savaşı gelip çattığında, babası Komünist Partisi’nden ayrıldığı için işsizmiş. Ağabeyi cepheye gitmiş, annesi ise hastanede çalışıyormuş. Bu koşullar içinde, oğullarını Leningrad Ressamlık Akademisi’ne yazdırmışlar. Beş gün süreyle soğuk havada, açık vagonda Leningrad’a ulaşmış.
Elderov Ankara’da Ömer Elderov, Haydar Aliyev’in isteği üzerine İhsan Doğramacı’nın da heykelini yapmış ve Doğramacı’ya hediye edilecek bu heykel için Bilkent Üniversitesi’ne gelmişti (üstte). Sanatçının bir başka heykeli Gandi (altta).
Akademiden mezuniyet işi dokuz figürlü “Genç Muhafızlar” isimli bir kompozisyondur. Kurşuna dizilmek üzere duvar dibine dizilmiş dokuz genç adam. Yüzlerdeki ifadeler, irade, liyakat, onur, korkusuzluk dehşet verici bir ustalıkla işlenmiş. 1951’de bu eseri yarattığında Elderov 24 yaşındadır. Eser, SSCB Ressamlık Akademisi’nin müzesine konur. O tarihten bu yana pek çok yarışma kazanıp pek çok sipariş alan sanatçı, kendine özgü bir dille, yerine göre lirik, romantik, gerçekçi anıtlar, heykeller yapar. Bunlar yalnız Bakü’nün değil, birçok ülke ve şehrin meydanlarını donatır. Bakü’de Türkiye Büyükelçiliği önündeki Atatürk ve Ankara’da Bilkent Üniversitesi’ndeki İhsan Doğramacı heykelleri de onun eseridir.
Elderov, daha SSCB zamanında meşhur olmuştu. Pek çok unvan ve nişan sahibi oldu. Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan sonra Haydar Aliyev onu Güzel Sanatlar Akademisi’ne kurucu rektör olarak atamıştı.
Biz AKM’yi yıkıp yerine çağın çok gerilerinde kalmış Barok üslupta opera binası hayalini kurup duralım, son yıllarda Bakü şehri organik mimarinin doruklarından biri sayılan ultra modern bir yapıya kavuşturuldu: Haydar Aliyev Merkezi. Uluslararası yarışmayı kazanan ünlü mimar Zaha Hadit’in eseri. İşte bu merkezi açma onuru, tek bir sanatçıya verilmişti: Ömer Elderov.
Bir ay kadar önce 21 Aralık’ta, Ömer Elderov’un o merkezde 90. doğumgünü kutlandı ve çok kapsamlı bir retrospektif sergisi açıldı.
★ ★ ★
2011’de Mimar Sinan Üniversitesi, Ömer Elderov’un bir sergisini açmak istemişti. Ömer Bey, serginin Âbidin Elderoğlu’nun resimleri ve hatta benim fotoğraflarımla üçlü bir sergi olmasının daha anlamlı olabileceğini söyledi. Biz bu üçlü sergiyi 22 Aralık 2011 tarihinde “3 Kuşak/3 Bakış” adı altında açtık. Aynı tarihlerde Türk ve Azerbaycanlı öğrencilerin katılımıyla “Gelenekten Geleceğe” isimli uluslararası bir sempozyum da düzenlemişti.
1 Mayıs 2012 tarihinde bu sergi grubunu aynen Bakü’de, onların Eğitim Bakanlığı nezdinde yineledik. Azerbaycan’da bizi ailece çok iyi ağırladılar. Oradaki faaliyetimizi ”Kader Bağları” olarak adlandırmışlardı. Gerçekten de bu olay, kaderin bir asırdan fazla bir süre boyunca ayırdığı akraba fertlerinin sanatın birleştirici gücüyle biraraya gelmesinden başka neydi ki?
Philipp Ferdinand von Gudenus’un 278 yıllık eserinin son bölümü, Kasımpaşa-Pera (Beyoğlu) bölgesini gösteriyor. Fetihten sonra Müslümanların da mesken tuttuğu bölge, şehirde ticaret ve eğlencenin, kültürel faaliyetin merkeziydi.
1 TERSANE-I AMIRE GÖZLERI 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı denizciliğinin en önemli merkezlerinden olan bölgede, her devirde yenilenen, birbirine bitişik uzun dikdörtgen yapılardan oluşan “tersane gözleri” inşa edildi. Bunlar içinde hem gemilerin bakımı için malzemeler depolanır hem de gerektiğinde küçük gemilerin üretimi ve bakımı yapılırdı.
2 KASIMPAŞA SEMTI Kanunî dönemi devlet adamlarından olan Güzelce Kasım Paşa’nın 1533 dolaylarında inşa edilen cami ve külliyesi ile birlikte, semt de onun adıyla anılmaya başlanmıştır. Kasımpaşa deresi ve çevresindeki yamaçlarda gelişen semtte daha çok Müslümanlar yaşıyordu. Evler arasında küçük mescitlerin minareleri görülüyor.
3 EYÜP CAMII Haliç’in karşı kıyısında olan cami, ikişer şerefeli iki minaresi ile Kasımpaşa yerleşiminin arkasından selviler arasından görülmekte. Selvi kümesi muhtemelen Zindan Arkası Mezarlığı. 15. yüzyılda Fatih’in inşa ettirdiği cami 18. ve 19. yüzyıllarda yenilendi.
4 GALATA ile Kasımpaşa arasındaki evler. Ön plandaki evlerin mimarisi daha iyi algılanabiliyor. Burada yan sofalı iki ev var. Birinin sofası camekan ile kapatılmış diğeri ise açık.
5 OKMEYDANI Fatih devrinde tesis edilen Okmeydanı, İstanbul’un en eski ve devamlı kullanılan spor alanlarından biriydi. Başarılı ok atışlarının ardından dikilen sütun gibi anıtlar yamaçlarda görülebiliyor (Panoramanın orijinal açıklamalarında Okmeydanı yanlışlıkla bugünkü Kurtuluş civarında gösterilmiştir).
6 AZIZ DIMITRIOS / TATAVLA Tersane arkasında kurulan bu köy sakinleri Rumlardan oluşuyordu. Muhtemelen tersanenin değişik işlerini görmeleri için Osmanlı devrinde Ege adalarından getirilen Rumlar için kurulan yerleşim, Cumhuriyet döneminde Kurtuluş adını aldı. Osmanlı döneminde bazen köyün merkezindeki kilisenin adıyla Aziz Dimitrios olarak, çoğu zaman ise anlamı kesin olarak bilinmeyen Tatavla adıyla biliniyordu.
7 PERA/BEYOĞLU İstanbul görünümünün sonu, Kasımpaşa sırtlarındaki Pera / Beyoğlu semtinin dış mahalleleridir. Bugün Tarlabaşı olarak anılan bu semt, 19. yüzyılda inşa edilen kagir evleri ile tanınıyor.
8 PERA/BEYOĞLU EVI Pera semtinde evler, Osmanlı başkentinin geri kalanındaki gibi tepe pencereli, sofalı, kiremit kaplı ahşap yapılar idi. Bu evlerin sadece bacaları ve giriş kısımları taş ve tuğladan inşa edilirdi. Bahçeler içindeki bu evler 19. yüyılda yavaş yavaş yerlerini kagir evlere, yüzyılın sonunda da apartmanlara bırakmıştır.
Türkiye’nin sanayileşmede ilk büyük atağı olan Sümerbank’a bağlı Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası, tam 80 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştı. Atatürk’ün bizzat yaptığı son açılış ile onore edilen fabrika, bugün cumhuriyet tarihinin sembol işletmelerinden biri olarak hafızalarda. Ana üretim alanı olan ipliğe 1944’te dokuma tesislerinin de ilave edilmesiyle Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük entegre yünlü kumaş fabrikası haline gelen işletme, Avrupa’nın da en büyük yünlü dokuma fabrikaları arasında yerini almıştı. Fabrika varlığını ancak 2004’e kadar korurken, çeşitli makinelerinden çalışanların kimlik bilgileri ve fotoğraflarına yer verilen müzesi de tarih oldu. Halbuki Atatürk açılışta fabrikanın onur defterine şöyle yazmıştı: “Sümer Bank Merinos Fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak millî sevinci artıracaktır. Bu eser yurdun, hususiyle Bursa bölgesinin endüstri inkişafına ve büyük millî ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir.” (Yazarımız R. Sertaç Kayserilioğlu, bu hadiseyi NTV Tarih 25. Sayı’da yazmıştı).
Anadolu’dan son büyük göç dalgasının kahramanları 1961’den itibaren yeni bir hayat arayışıyla Almanya’ya kafileler halinde giden gurbetçilerdir. Sayıları 10 yılda milyona yaklaşan Türk göçmenler, entegrasyon sürecinde hem kendilerini hem yeni ülkelerini hem de anavatanlarını değiştirip, dönüştürecekler; Avrupa’nın yakın sosyal tarihine devasa bir ‘modern fetih’ külliyatı armağan edeceklerdir. Nebil Özgentürk’ün prömiyeri 20 Ocak 2018’de Wuppertal’de yapılacak belgeseli “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” vesilesiyle, 57 yıllık serüvenden yüreğe dokunan anları hatırladık…
Türkler Almanya’yı biraz da dönerleriyle fethetti. Kaplan Döner’in sahibi Remzi Kaplan, Alman başbakanı Angela Merkel’le.
“ALAMANCI” ADAYLARI
Öncü Türk işçilerin 1950’lerdeki münferit göçlerini saymazsak, Almanya’ya Türkiye’den ilk göç 31 Ekim 1961 tarihinde imzalan Türk İşgücü Anlaşması çerçevesinde gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı sonrasında büyük bir işgücü açığı bulunan Almanya bu eksiğinin yüzde 60’lık kısmını Türk işçilerle kapatacaktı. Almanya macerasına atılmak için 61-72 yılları arasında Mecidiyeköy ve Tophane’de kurulan başvuru bürolarının önünde sıra bekleyen “Alamancı” adayları.
İŞGÜCÜNÜN SAĞLIKLISI!
Almanya’ya işçi olarak kabul edilmek isteyen Türkler, İstanbul’daki başvuru bürolarında sıkı bir doktor muayenesinden geçiriliyor, ancak bir sağlık sorunu bulunmayan adayların başvuruları kabul ediliyordu. Doktor kontrolünde, Türk göçmen adaylarının yaklaşık %10’u sağlık nedenleriyle eleniyordu.
YENİ HAYATAKALKAN TRENLER
Göçmen işçilik için uygun vasıflara sahip oldukları Alman yetkililer tarafından onaylanan Türklerin oluşturduğu kafileler Almanya’ya üç günlük bir otobüs yolculuğu sonunda ulaşmıştı. Daha sonra, nispeten daha rahat bir ulaşım aracı olan trenler kullanıldı. Muhtelif tarihlerde Sirkeci Garı’ndan yeni hayatlarına doğru yola çıkan Türkler.
YURTLARDA, YURT HASRETI
Meşakkatli bir ön eleme sürecinden ve uzun bir yolculuktan sonra Almanya’ya ulaşmayı başaran Türk işçi adayları çalışacakları firmalardaki tercümanlar tarafından karşılanıyor, uymaları gereken kurallar, yapacakları işler hakkında bilgilendiriliyordu. “Misafirler” bunun ardından yurtlara yerleştiriliyordu.
Para biriktiren Türk göçmenler, yanlarına ailelerini getirtiyor, çoğunlukla konforsuz tek göz odalara yerleşiyorlardı, Bochum 1961.
İlk Türk işçileri yerleştirildikleri yurtlarda, 1961.
Rüsselheim’daki işçi yurdunda kalan Türkler, oluşturdukları “kahve” ortamında birlikte eğlenerek sıla hasreti gideriyor.
MEMLEKETTEN HABER VAR!
Almanya’daki ilk Türk gazetesi (aylık) Anadolu 1963 yılında çıkacak, Akşam, Hürriyet ve Tercüman ise 1969’dan itibaren Batı Avrrupa’da özel ek yayımlamaya başlayacaktı. Heim’ın önünde memleketten gelen gazeteyi inceleyen Türkler, Essen, 1965.
KİLİSEDE BAYRAM NAMAZI
Günümüzde Almanya’daki mescit ve camilerin sayısı 2.750’yi bulmuş durumda. Ama göçün başlarında durum böyle değildi. Bayram gibi özel günlerde Türk göçmenler namazlarını kiliselerde kıldılar. Dom Kilisesi’nde Bayramı namazı ve duyurusu, 3 Şubat 1965.
CEMİYET HAYATINAENTERGRE OLANLAR
İlk Türk göçmenlerden bazıları, aile hasretlerini ve yalnızlıklarını kendilerini eğlenceye vurarak atlatmayı denediler. Kimileri memleketteki yuvlarını yıkıp “Alman hanım” aldı, kimileriyse “doğru yolu” bulup, eşlerini yanlarına aldırdı. Bir lokalde Alman “bayanlar”la bira içip efkâr dağıtan Türk işçiler, 1970.
GİRİŞİMCİ RUH
Ekonomik krizler sebebiyle 1974 yılında Almanya, yabancı işçi alımını durdurdu. Almanya’ya işçi olarak gidenler yeni memleketlerinde küçük işletmeler kurmaya başladılar. Açılan Türk bakkalları, “Alamancı”ların ilk serbest girişim deneyimleriydi.
TOPLUMSAL DUYARLILIK
Almanya’daki sosyal hayata entegrasyonları oldukça sancılı bir süreci işaret etse de ilerleyen zamanlarda Türkler toplumsal duyarlılıklara tepki vermeye başladılar. 1 Mayıs gösterisinde Türk kadınları, Mainz, 1978.
KALMAK MI ZOR,DÖNMEK MIZOR?
1984 yılında Almanya, ülkede yasal haklar kazanan Türklerin anavatanlarına gönüllü geri dönüşlerini özendirmek amacıyla “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” adı altında bir kanun çıkarttı. Bu vesileyle 290 bin civarında Türk, memleketlerine geri döndü. Kesin dönüş hazırlığı, Duisburg, 1984.
BİR ÖZGENTÜRK BELGESELİ
Nebil Özgentürk, “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” belgeselinin iki yıl süren çalışmaları sırasında, gurbeçi Ahmet Kalın ile söyleşiyor, 2016.
Nebil Özgentürk’ün 300 sayfalık bir kitap ve yedi bölümlük belgesel bir filmden oluşan “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” projesi, Almanya’da 10 şehirde iki yılda yapılan 50’yi aşkın röportajı içeriyor. Çalışma; çarpıcı öyküleri, şaşırtıcı anekdotları, dokunaklı hatıraları kayıt altına alırken, iki kültürün ilk karşılaşmasından günümüze kadar yaşanan süreci gözler önüne seriyor.
Atatürk devrimlerinden biri sayılması gereken müzikteki değişimlerimize İnönü’nün katkılarının her biri, şükranla anılacak girişimler, gayretler ve desteklerdir. Ankara- Cebeci’de ilk konservatuvarın kurulmasından itibaren hemen hemen tüm konserleri eksiksiz izlemesi, birçok siyasetçiye, üst düzey bürokrata örnek olmuş; opera ve konser salonları gibi mekânların yapımının önünü açmış; “Harika Çocuklar” yasasının çıkarılmasını sağlayarak İdil Biret, Suna Kan gibi yetenekleri desteklemişti.
Rahmetli İsmet İnönü 1973’ün son günlerinde, 25 Aralık’ta vefat etmişti. O nedenle İnönü Vakfı her yıl onunla ilgili bir dizi etkinlikler düzenler. Kendi evi olan Pembe Köşk’te İnönü ile ilintili tematik sergiler, konferanslar, paneller ile anısı yaşatılmaya çalışılır. İnönü’nün biricik kızı ve vakfın mütevellisi olan Sayın Özden Toker’in fedakârane gayreti ve gözetimi altında gerçekleştirilen bu etkinlikler birçok Ankaralının ilgiyle izlediği bir olaydır. Özellikle öğrenci grupları için yakın tarihimiz hakkında öğretici olması bakımından göze çarpmaktadır. Bu arada müziğe olan yakın ilgisi dolayısıyla başta CSO olmak üzere İnönü adına bir de konser düzenlenir.
Sayın İnönü’yü 1960-73 arası bir dönemde 13 yıl boyunca oldukça yakından izleme şansına erişmiş bir gazeteciyim. Onunla yakın düşmüşlüğümüzü, dostlarıma biraz esprili ve gizemli bir biçimde söylerdim. “İsmet Paşa ile her Cuma buluşuyoruz. Genellikle hemen onun arkasında saf tutarım” derdim. “Nasıl yani” diye soranlara “Devlet Konser Salonu’nda İsmet İnönü ile Mevhibe Hanım’ın yerleri en ön sırada, sağ blokun en başındaki iki koltuk; benim tercih ettiğim değişmez yerim ise, hemen ikinci sırada ikisinin arasına denk gelen koltuktur” diye açıklardım durumu. Orkestra idaresi çektiğim fotoğraflardan yararlandığı için ricam üzerine bana o koltuğu ayırırdı. Orayı tercih edişimin nedeni de konsere eşlik eden solistlere en yakın ve onları en iyi gören bir pozisyonda olmasıydı.
★ ★ ★
1960’lı yılların sonlarına doğruydu. TBMM Başkanı Sabit Osman Avcı’yı makamında ziyaret etmiştik. Kendisine bir ara “Sayın Başkanım, sizi son zamanlarda CSO’nun konser salonunda pek sık görür olduk” demiştim. “Aman kardeşim” diye söze başladı, bana konserlerle ilgili macerasını tatlı tatlı anlattı. “Bakanlığım sırasında bir meselenin halli için mutlaka İsmet Paşa ile özel görüşmem, onun fikirlerini almam gerekiyordu. Ama bir türlü onu derdimi anlatacağım rahat bir yerde kıstıramıyordum. Bana bir arkadaşım ‘Cuma akşamı konser salonuna git. Onu orada rahatça görebilirsin, bir punduna getirip randevu da alabilirsin’ 1950’li yıllardan beri gazetecilik dedi. Ben de o arkadaşı dinleyip ilk cuma konser salonuna gittim. Konser sırasında ne kadar sıkıldığımı anlatamam. Sağa sola bakındım. Tavandaki ışık sistemine, duvarlardaki ışık kutularına bakındım, sahnenin üzenindeki ampulleri defalarca saydım, üzerimdeki sıkıntıyı bir türlü atamadım. Mecburen ertesi hafta bir kez daha gittim. Herhalde bunların yaptığı işte bir keramet vardır diye düşünmeye başladım. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk seferdeki kadar da sıkılmadım. İsmet Paşa ile arada birkaç lâf da edebilmiştik. Az buçuk alışkanlık mı oldu nedir, çalınan eserlerdeki ezgiler kulağıma hoş gelmeye başladı. Eh işte, üç hafta üst üste gidişim orkestra idaresinin dikkatini çekmiş. Beni meraklı biri sanmışlar herhalde. Dördüncü hafta onların protokol memuru bizim özel kalem müdürünü aramış ‘Sayın bakanımız bu hafta da teşrif edeceklerse yer ayıralım mı’demiş. ‘Olur’ dedik, böyle böyle konser tiryakisi olup çıktık. Şimdi bütün haftanın yorgunluğunu, stresini cuma akşamları CSO konserlerinde atıp rahatlıyorum. O kadar da hoşuma gidiyor ki tahmin edemezsin. Meğer alışmak için önce bir çalışmak lâzımmış”.
Tarihi viyolonsel ve konser girişi Ozan Sağdıç’ın ailenin izniyle fotoğrafını çektiği İnönü’nün viyolonseli Pembe Köşk’te korunuyor (sol sayfada). İnönü’nün, kızı ve damadı Toker çifti ile konser salonuna girişleri. Kendilerini orkestranın müdürü Mükerrem Berk karşılıyor (üstte).
★ ★ ★
Sabit Osman Avcı, klâsik müzik dinlemeyi nasıl önce yadsımış, daha sonra gayret göstererek zevk veren bir alışkanlık haline getirmişse, bizzat İsmet İnönü’nün kendi hayatında da böyle bir deneyim süreci yaşanmıştır. 19. yüzyılın başlarında, Osmanlı devletinin en uzak bir köşesi olan Yemen’de isyanlar başgöstermişti. İsmet İnönü kolağası rütbesiyle Yemen’e yapan ve atanmış, binbaşılık rütbesine orada yükseltilmişti. O sıralarda San’a kentine döşenecek tren hattının ön çalışmalarını yapan Fransız şirketi savaş ortamı yüzünden işi bırakıp ülkeyi terketmişti. Şirketin mühendislerine ait bir sandık eskiciler aracılığıyla Türk subaylarının eline geçmiş. Bu sandığın içinde bir gramofon ve alafranga türden plâklar varmış. Subaylarımız boş zamanlarda o plâklardan sonatlar, serenatlar, opera aryaları gibi müzikler dinlemekteymişler. Başlangıçta yadırgadıkları için alay ettikleri bile oluyormuş. Ama alternatif olmadığı için dinleye dinleye alışanlar olmuş. İlk anlar gibi görünen Saffet Arıkan, inatla anlamaya çalışan ise İsmet İnönü olmuş. İnönü kendi anılarında “Benim hayatıma Batı musikisinin terbiyesi böylece Yemen’de girmiştir” demektedir.
Yemen dönüşünde İnönü’nün arkadaşı Kazım Karabekir ile bir aylık Avrupa yolculuğu vardır. Berlin Büyükelçiliği ataşemiliteri Hasan Cemil Çambel onları bir opera temsiline götürmüş. Plâklardan kulak dolgunluğuna sahip oldukları aryaları canlı olarak dinleyecekleri için çok sevinmişler. Talihsizlik ise saatlerce süren Wagner operalarından birisine rastlamaları olmuş. İnönü bu anısını mizahi bir dille “adam şarkısını söyleye söyleye kapıdan odanın ortasına gelinceye kadar yarım saat geçiyordu” şeklinde bir yorumla anlatıyor. Sözünü “Canımızı dışarıya zor attık” diye bitiriyor. Onun demek istediği şuydu: “İnatla dinlemezseniz sevemezsiniz. Bir kere sevince de bırakamazsınız”. O bu tür müziği sevmişti. Dahası müziği insanı insan yapan başlıca değerlerden biri, önemli bir uygarlık aşaması saymış, toplum için bir talim ve terbiye aracı olarak görmüştü.
1916’da Mevhibe Hanım ile evlendikten 21 gün sonra Diyarbakır’a sefer emri çıkarılmış. Yola çıkmadan önce yaptığı tek şey, bir iki haftalık eşine armağan olarak bir piyano almak ve bir Rum madamı öğretmen olarak tutmak olmuş. Nitekim bir kız çocuğu dünyaya geldiğinde, ikinci bir tecrübe yaşanmış. İnönü cumhurbaşkanı iken, Özden Hanım’a çocuk yaşlarda Devlet Konservatuvarı’nın değerli öğretmeni Ferhunde Erkin’in ders vermesi sağlanmış. Özden Hanım bu konuda özel yeteneğinin olmadığını ve bu derslerden çok sıkıldığını samimiyetle itiraf etmektedir. Bu denemeler belki aileden bir müzisyen çıkarmamıştır ama, tüm bir aile ve çevresinin güçlü bir müziksever olmasını sağlamıştır.
Rubinstein ve ünlü solistlerle İnönü ve Rubinstein çok samimi bir sohbet sırasında. Sanatçı ilk kez 1917’de 19 yaşındayken Varşova’dan İstanbul’a geldiğini anlatmış, İnönü’nün cumhurbaşkanlığı yıllarından hayranlıkla sözetmişti (üstte). Bir diğer ünlü piyanist Wilhelm Kempf’in, Türkiye, İnönü ve İdil Biret hakkında anlatacak pek çok anısı vardı (altta).
İnönü’nün ısrarcı kişiliğinin, onu bizzat bir enstrüman çalma denemesine kadar götürdüğü biliniyor. İnönü’nün çello çalma girişimi ilk başvekillik dönemini sonlandırdığı 1937 yılına, onun 50’li yaşlarına rastlar. Unutulmamalıdır ki İnönü İngilizceyi de 53 yaşında öğrenmeye başlamış ve diplomasi jargonundaki ince nüansları bile dillendirecek bir olgunluğa erişebilmiştir. Kendisine iyi bir viyolonsel alınır. İlk hocası Edip Sezer’dir. O sıralarda Nazi rejiminden uzaklaşıp Türkiye’ye sığınan birçok müzisyen bulunmaktadır. Bunlardan biri dünyaca ünlü Alman Yahudisi çellist Davit Zirkin’dir. Hem Riyaset-i cumhur Orkestrası’nda baş çellist, hem da konservatuvarda hocadır. İnönü bir yıl kadar da ondan ders almıştır. Erdal İnönü’nün ifadesine göre, babası bir eser icra edebilecek kıvama gelmemiştir. Zaten kendisinin de “Tam öğrenemiyeceğimi ben de biliyordum, ancak bir enstrümanda sesler nasıl oluşuyor, bunu anlamak ve müziği daha çok duyumsamak için bu işe teşebbüs ettim” gibisinden bir savunması var.
Her şey bir yana, İnönü’nün Atatürk devrimlerinden biri sayılması gereken müzikteki değişimlerimize katkılarının her biri, şükranla anılacak girişimler, gayretler ve desteklerdir.
Örneğin Cebeci’deki ilk konservatuvarın kurulması, o tarihî binada mevcut mütevazı gösteri salonundaki bütün konserlerin ve başka sanatsal etkinliklerin İnönü tarafından Cumhurbaşkanlığı sürecinde ve sonrasında hemen hemen eksiksiz izlenmesi ve birçok siyasetçiye, üst düzey bürokrata örnek olması… Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e “Bu çocuklar mezun olduklarında sanatlarını nerede icra edecekler” diye sorarak, daha sonra yapılacak tiyatro, opera ve konser salonları gibi mekânların yapımının önünü açması… Üç-dört yaşındaki İdil Biret’in yetenek ve becerisine, Suna Kan adındaki bir diğer çocuğun keman çalışındaki maharetine tanık olur olmaz “Harika Çocuklar” yasasının çıkarılmasını sağlaması… Tatbikat Sahnesi ile hayata geçen Devlet Tiyatroları, 1941’de başarılı bir Madam Butterfly temsiliyle başlayan opera hep onun zamanının eserleridir.
★ ★ ★
Ben ortaokulda iftihara geçen bir öğrenciydim. Bütün kanaat notların 9-10 seviyesindeydi. Bir tek müzik öğretmenim bana düşük not veriyordu. Müziği çok sevdiğim halde nasıl oluyordu bu iş? Demek ki yaratılıştan ağzımla kulağım arasında bir uyumsuzluk vardı. Dinlediğimi aynı tonlarda tekrar edemiyormuşum. Bu kusur beni mutsuz kılacağına, üzerine gitme yolunu yeğledim. Lise çağımda ve hemen sonrasında İstanbul’da ciddi bir konser takipçisi oldum çıktım.
1960’ta CSO’nun en genç üyesiyle evlenip Ankara’ya yerleştiğimde böyle bir ön hazırlığım vardı. Fotoğrafçı yanım ise konserlerdeki şef ve solistlerin fotoğraflarını çekmeye itiyordu beni. Çok sonraları “En büyük Dinleyici: İsmet İnönü” başlıklı bir sergi açtığımda, sunu yazısını yazan Filiz Ali yazısına şu satırlarla başlayacaktı: “Tutkuyla müzisyenlerin fotoğrafını çeken iki fotoğraf sanatçısı tanıyorum. Biri Life dergisine çektiği fotoğraflarla ün yapan Alfred Eisenstaedt, öteki de ünlü fotoğraf sanatçısı Ozan Sağdıç”.
Konser fotoğrafçılığının bazı püf noktaları vardır. Fotoğraf makinası göstererek solistlerin dikkatini dağıtmamak, onları kızdırmamak, şaşırtmamak önemlidir. Flaş patlatmamak, klik sesi çıkaran makine kullanmamak esastır. Bunlar bende zaten mevcut. Bir de başlangıçta dediğim gibi, Sayın İnönü çiftini siper gibi kullandığım için hiçbir solist beni görüp rahatsız olmazdı.
Ankaralı olur olmaz yaptığım ilk iş o zamanlar Ayten Sokak’ta oturan İnönü’nün evinde özel portrelerini çekmek olmuştu. Siyasal ortamda zaten onu yakından izliyorduk. Başbakanlık merdivenlerinin gediklisi gazetecilerden biri konumundaydım. Bunlar, içinde ilginç anekdotlar içeren apayrı öyküler… Konser salonlarında her hafta bir araya gelmek ise, çok daha başka ve daha sıcak bir temas vesilesi olmuştu. Yıllar sonra İnönü Vakfı’nın etkinliklerinden birinde Sayın Özden Toker beni İstanbul’dan gelen konuşmacıya tanıtmaya çalışırken “Babamın…” deyip bir an duraksamıştı. Sözü nasıl bağlayacağını beklerken “…konser arkadaşı” demişti, gülüşmüştük.
Ünlü şefler ve bakanlar CSO kendisine ait bir konser salonuna sahip olduğu yıllardaki anlaşmalı şefi Otto Matzerath idi. Ünlü şef İnönü’ye şükran duygularını arzediyor (üstte). Meclis Başkanı Sabir Osman Avcı Ozan Sağdıç’a konser izleme alışkanlığını İnönü sayesinde edindiğini söylemişti (altta).
Aslında benim Ankara’ya atandığım günlerde başkentte devletin özel bir konser salonu yoktu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Cuma akşamları Opera binasında bir konser, Cumartesi günleri de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Farabi Salonunda ya benzer ya da farklı bir programla parasız öğrenci konseri vermekteydi. İdaresi, opera binasının bodrumundaki bir iki odadan ibaret, bir sığıntı halinde yer almaktaydı. Orkestranın kesinlikle bağımsız bir binada bir konser salonuna ihtiyacı vardı.
Aslı Mızıka-i Hümayun’a dayanan tarihî orkestra, Riyaset-i Cumhur Orkestrası olarak anılır olmuştu. 1953’te Türk Filarmoni Derneğinin kurulmasıyla orkestraya da Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası adı uygun görüldü. Nihayet 1957’de çıkarılan özel yasa ile adı CSO olarak tescillenmiş oldu. Bu yasa gereğince idari müdür, orkestra üyeleri tarafından kendi aralarındaki bir seçimle işbaşına getirilmekteydi. 1960’ta müdürlük makamında flütist Mükerrem Berk bulunmaktaydı. Ankara’nın ilk sergievi Mimar Bonatz tarafından Opera binasına dönüştürülmüştü. Talatpaşa Bulvarı üzerindeki ikinci sergievi ise amaç dışında kullanılıyordu. Bodrum katına yeni kurulan Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın “bilgisayarları” yerleştirilmişti. Ana salona ise Güreş Federasyonu minderler sermişti, güreşçiler orada antrenman yapıyorlardı. Mükerrem Berk genç mimar mühendis Ertuğrul Özakdemir’in tesadüfen görüp önerdiği işte bu binaya göz dikmişti.
Milli Birlik Hükümeti zamanıydı. Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay’ın olurunu almak gerekiyordu. Mükerrem Berk o işi kolayca halletti. Karar onaylandı, ancak Milli Birlikçilerin bir şartı vardı. Eğer 29 Ekim’de orada bir konser verilebilirse binanın tümü CSO’nun olacaktı. Zamanın Milli Eğitim Bakanı Ahmet Tahtakılıç, Bayındırlık Bakanı Mukbil Gökdoğan ve Güzel Sanatlar Müdürü Halil Dikmen’in destekleri de sağlanmıştı. Önlerinde sadece 30 gün ve 38 bin liralık bir ödenek vardı. Başdöndürücü bir hızla faaliyete geçildi. Bazı orkestra üyeleri bile marangozlara, boyacılara yardıma koştular. Koltuk yoktu, onların yerine tahta iskemleler dizildi. Ve 29 Ekim’de vaadedilen konser geçici bir açılış ile o salonda verildi.
1961’de İnönü koalisyon hükümetinin başkanı olunca Mükerrem Bey hemen kapısına dayandı. İsmet Paşa onu karşısında görür görmez “Benden para istemeye geldiysen para yok” dedi. Mükerrem Berk “Para istemeye gelmedim efendim, salon istemeye geldim” diye karşılık verdi. Böyle bir talep için akan sular dururdu. Orkestranın 36 bin lira olan genel gider bütçesi hemen 1 milyon liraya çıkarıldı. Yüksek Mühendis Ertuğrul Özakdemir’in gözetiminde tadilat projesi yürütülmeye başlandı. Sonunda ortaya az masrafla oldukça fonksiyonel 740 kişilik bir salon çıkarılmıştı.
Açılışın baş konuğu elbette Başbakan İsmet İnönü idi.
İnönü, randevularına dakikası dakikasına sadık kalmaya azami dikkati gösterirdi. Konser saatine beş dakika kala muhakkak ana kapıda görünürdü. Orkestra müdürü onu kapıda karşılar, oturacağı yere kadar eşlik ederdi. O sırada üç-beş dakikalık bir konuşma geçerdi ikisi arasında. İnönü dinleti salonuna girer girmez coşkulu bir alkış başlardı. Konser dinleyicileri bunu ihmal edilemez bir ritüel haline getirmişlerdi adeta.
Birçok kere ilginç diyaloglara tanık olmuştum. Başlangıçta bir protokol odası yoktu fuayede. Gerektiğinde doktor odası o işi görürdü. Dünya çapında ünlü sanatçılarla buluşma olurdu. Artur Rubinstein, Wilhelm Kempff gibi 1800’lü yıllardan kalma kimi sanatçılar tarih bilirlerdi ve daha önce Türkiye ile ilişkileri olduğu için İnönü’ye büyük saygı gösterirlerdi. İnönü de onlarla uzun uzun sohbet ederdi, çünkü ortaklaşa pek çok konuları vardı. Pierre Fournier, Paul Tortelier, Andre Navarra gibi çellistlerin kulağına İnönü’nün viyolonselle ilgisi zaten fısıldanmış olurdu. Onlar da bu özel başbakan profiline ilgi duyarlardı.
Paşalar konserde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, İsmet İnönü’yü örnek alarak konsere gitmeyi devlet adamlığının bir gereği olarak kabul etmişti. Gürsel ve İsmet Paşa bir konser sırasında.
İnönü konseri dinlerken bir taraftan da program dergisini sonuna kadar okumayı sürdürürdü. Bir konserin solisti İsrailli bir çellistti. İnönü’nün yanında Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin oturuyordu. Mükerrem Bey arada gelmiş, onlara sanatçı hakkında bilgi vermeye çalışıyordu. İsmet Paşa elindeki program kitapçığını göstererek “Atıyorsun Mükerrem, burada hiç öyle şeyler yazmıyor” demişti.
Mükerrem Bey’in müdürlükten ayrılmasından sonra da gelen müdürler de aynı geleneği sürdürdüler. İnönü yanına gelen müdürle orkestranın durumu, çalınan eserler ve sanatçılar üzerine konuşurdu. O konuşmalardan bazı çalgıcıları konservatuvar öğrenciliğinden beri izlediği anlaşılıyordu. Örneğin çellist Erol Küyel’in solist olarak sahneye çıktığı bir konser arasında başkemancı ve müdür olan Ulvi Yücelen’e “Çocuk çaldıkça açılıyor maşallah” demişti.
Gördüklerimizin yanında duyduklarımız da oluyordu. İsmet İnönü’nün ağır işittiği malûm. İnönü için kulak hizasında sesi yansıtan ve büyüten aygıtlarla takviye edilmiş bir koltuk yapılmıştı. 1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde bu koltuğu depoya kaldırmışlar. 1960 sonrasında tıpkı Meclis’te kullandığı ses yükselticisinin bir benzeri ona Opera’da da sunulurdu. Küçük bir ekmek kızartma makinasına benzeyen bu beyaz cihaz, orkestra çukurunu çevreleyen kırmızı maroken bant üzerine yerleştirilir, İnönü’nün kulaklığı ile irtibatlandırılırdı. Opera’da ayrıca dahili bir ses sistemi vardı. İnönü sahneye baktığı sürece hiçbir sorun yoktu. Ama bir şey söylemek üzere yan koltukta oturan Mevhibe Hanım’a doğru dönerse iki ses sistemi arasında akrostiş denilen fiziksel bir olay oluşuyor, merkezî sistemden çok keskin bir “tiiii” sesi yayılıyordu.
Devlet Balesi’nin ilk temsili: Coppelia Tarihî bir an daha. 1961’deüç perdelik Coppelia balesi ile faaliyete başlayan Devlet Balesi’nin ilk temsilinden sonra İnönü, Turan Feyzioğlu ile başta Coppelia rolündeki Binay Okurer olmak üzere genç balerinleri kutluyor.
“Maça Kızı” operasının bir sahnesinde bir Azeri tenor (sanırım Lütfiyar İmanof olacak) yerde ölü rolünde yatmaktaydı. Bizim üç operacımız, Necdet Aydın, Şinasi Özel ve Cemil Sökmen cesedin başındaydılar. Çok dramatik bir sahne; seyircinin nefesi kesilmiş. Tam o anda İsmet Paşa’nın Mevhibe Hanım’a doğru döneceği tutar. Çok keskin bir düdük sesi salonun bütün boşluğunda çınlamaya başlar. Yerde yatan ölü arkadaşta bir tedirginlik! Salondan duyulmayacak ancak yakınında bulunan arkadaşlarının duyacağı bir sesle soruyor: “Ne oliyy?” Cemil Sökmen şakacı, şen bir arkadaş. Azeri tenorun sorusuna karşılık olarak “İsmet Paşa kısa dalgadan neşriyat yapıyor” diye yanıt vermesiyle diğer iki sanatçının vidaları gevşeyiveriyor. Eserin en dramatik sahnesinde kahkahalarını koyverip rezil olmamak için kendilerini kulise dar atıyorlar. Yaylı sazlar ağıtsı bir hava çaladursun…
★ ★ ★
Tarih 22 Kasım 1963. Devlet Konser Salonu’ndayız. O gece bir Opera Sahnesinde de bir eserin gala temsili olduğu için İnönü oraya davetliydi, operaya gitmişti. Onun boş kalan yerinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin oturuyordu. Konser sırasında bir adam içeriye girdi. Dinleyicilerin önünden eğile eğile ön sıraya doğru yöneldi. Bakanın yanına kadar ulaştı, kulağına bir şeyler fısıldadı. Bakan hemen yerinden kalkıp salondan fuayeye çıkmıştı. Bir gazeteci içgüdüsüyle önemli bir şey olduğunu sezinledim, ben de onu izledim. Orada Bakan’a Kennedy’ye yapılan suikastın haberi veriliyordu. Feridun Cemal, Opera’daki İsmet İnönü’ye bu haberi yetiştirme telaşı içindeydi. İki bina arasındaki mesafe uzak sayılmazdı. Hemen caddeye fırlayıp koşmaya başladım. Bakanın makam aracı trafiğin gerektirdiği yolları dönüp dolaşana kadar ben de Opera binasına ulaşmıştım. Feridun Cemal Bey’in İsmet İnönü’ye aktarmasının da tanığı olmuştum. Herhalde Türkiye’de olayı ilk duyanlardan biri de bendim.
İnönü, vaktiyle salonunda pek çok konserler dinlemiş olduğu Cebeci’deki Devlet Konservatuvarını da hiç aklından çıkarmamıştı. Öğrencilerin sezon sonu konseri, mezuniyet gösterileri, anma günü gibi davetlerini geri çevirmez, mutlaka katılırdı. Oradaki çocuklar sanki onun kendi evlatları gibiydi. Özellikle mezuniyet yılına ulaşmış olanlarla ayrıca ilgilenirdi. Öğretmenler bir sorunları varsa dert döker, kimi anıları paylaşırlardı.
Ünlü besteci ve Adnan Saygun İsmet İnönü konservatuvarı ziyareti sırasında okulun kompozisyon dersleri hocası değerli bestecimiz Adnan Saygun ile.
Suikastten 3 saat sonra konser salonundaydı
Tarih 21 Şubat 1964. İnönü Başbakanlık’tan çıkarken arabasına bineceği anda Mesut Suna adlı bir şahıs öldürme kastıyla kendisine yakın mesafeden üç el ateş eder. Neyse ki isabet kaydedemez. Bu olay süratle her yana yayılır. Bütün bir ulus heyecan içinde. Belki de heyecanlanmayan tek kişi bizzat İnönü’nün kendisidir. O akşam konser akşamı idi; ben de alışıldığı üzere konser salonunda idim. Herkes günün olayını konuşuyordu. Heyecan ve infial duyguları son haddindeydi. Üç saat kadar önceki bu lânetlenesi olay nedeniyle İsmet Paşa konsere gelemezdi herhalde. A! O da ne? Başbakan önüne eşini katmış, dinleyici sıraları arasından süzülerek öne doğru ilerlemeye çalışıyor. Bu konser salonu sayısız alkışlara tanıklık etmişti. Birçok sanatçı alkışlanıyordu, İnönü’yü alkışlamak zaten olağan bir hâldi. Ama o gün kopan alkış hem süre bakımından hem de desibelle ölçülecek olursa, şiddet bakımından evvelce yaşanmamıştı. Daha sonra da yaşanacağı yoktu. Bu seller gibi boşanan alkış tufanı sevgiyi, saygıyı, bir suikastten kurtulmuşluğun sevincini aşan farklı bir coşkuydu sanki.
Suikast girişiminden hemen sonra konsere İşte tarihi bir gün. İsmet İnönü kendisine suikast teşebbüsünde bulunulduktan üç dört saat sonra CSO’nun konserini dinlemek üzere Mevhibe Hanım’la Devlet Konser Salonu’nda. Salon alkıştan inliyor.
Philipp Ferdinand von Gudenus’un 1740’da çizdiği İstanbul panoraması, şehrin adeta fotografik bir görüntüsünü veriyor. Eserin üçüncü bölümünde, Osmanlı mimarisinin en muhteşem ve etkileyici eserleri yer alıyor. Osmanlı camileri ve yükselen minareleri şehre silüetini veriyor.
1 SÜLEYMANIYE CAMİİ Kanunî Sultan Süleyman tarafından1550-1557 arasında Mimar Sinan’a inşa ettirilen külliye ve camii, İstanbul siluetinin en etkileyici anıtlarından biridir.
2 ŞEHZADE MEHMET CAMİİ Kanunî tarafından 1544’te ölen çok sevdiği Şehzade Mehmet adına inşa ettirilen külliyenin camii. Yapı, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.
3 BOZDOĞAN KEMERİ İstanbul’un en eski anıtlardan olan su kemeri, İmparator Hadrianus (2. yüzyıl) ya da İmparator Valens (4. yüzyıl) tarafından inşa ettirilmiştir. Osmanlı döneminde de kullanılan kemer, yarımadanın sonuna doğru uzanan semtlere su iletmektedir.
4 ZEYREK KİLİSE CAMİİ (Pantokrator Manastırı Kilisesi) 12. yüzyılda Bizans İmparatoru İoannes Komnenos ve eşi İmporatoriçe İrini tarafından inşa ettirilen manastır kiliseleri, fetihten sonra kentin ilk medresesi haline getirilmiştir. Bugün kullanılan ismi, bu medresenin en meşhur müderrislerinden olan Molla Zeyrek Mehmed Efendi’den almıştır. Yapı, Bayramîve Nakşibendi tarikatlarının da İstanbul’daki en eski merkezlerindendi.
5 UNKAPANI İSKELESİ Kentin Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca en önemli iskelelerinden biri olan bu bölge, her zaman önünde bulunan tekneler ile resmedilmiştir. Kentin en önemli un depoları da bu semtte idi.
6 FATİH CAMİİ Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460’larda inşaatına başlandı ve 1463’te tamamlandı. Etrafında 16 medresesi, tabhanesi, darüşşifası, hamamı ile birlikte Osmanlı dünyasında inşa edilen en büyük külliyenin merkezidir. Bu resimde Fatih devrinin özgün camii görülmektedir.
7 GÜL CAMİİ Bizans döneminde bir kilise olarak inşa edilen yapı, II. Bayezid döneminde cami haline getirilmiştir. Bizans kilisesinin adı kesin olarak bilinmemektedir. Gül Camii adının ise içinde bulunan Gül Baba türbesinden geldiği söylenir. Yapı 11. – 12. yüzyıl dolaylarına tarihlendirilir.
8 YAVUZ SULTAN SELİM CAMİİ Yavuz Sultan Selim, kent içinde adını taşıyacak bir külliyenin inşaını düşünmüş ancak zamansız ölümü ile, planlanan külliyeyi 1520 dolaylarında oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.
9 EDİRNEKAPI, MİHRİMAH SULTAN CAMİİ İstanbul suriçinin en yüksek tepesinde Edirnekapısı’nın içinde Kanunî Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1565’te inşa ettirilmiştir.
10 KASIMPAŞA TERSANESİ Haliç’in kuzey kıyılarında tersanenin gözleri, kaptan paşaların divanhanesi ve sahildeki tersane mescidi görülebilmektedir. Bir süre sonra yenilenen bu tesislerin en eski görünümlerinden biri bu panoramadadır.
11 GALATA’DA BİR KONAK HAMAMI Galata semtinin hiçbiri günümüze ulaşamayan tepe pencereli ahşap konutlarının kiremit çatıları arasında, tek bir kubbeden oluşan bir konak hamamın kurşun örtüsü ve cam fanusları görülmektedir. Osmanlı kentlerinde seçkin konutlarının hepsinde olan bu kagir hamamlar, beraber inşa edildikleri konaklar gibi hızla yok olmuştur.
Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği güzellik yarışmalarının ilki 1929’da yapılmış ve Feriha Tevfik birinci gelmişti. İkinci yarışma ise 1930’un ilk günlerinde düzenlendi. Final 12 Ocak’ta Türkuaz’da yapıldı ve Mübeccel Namık birinci oldu. Fotoğrafta kabarık yakalı tuvaletiyle Feriha Tevfik’in de (oturanlarda soldan altıncı) yer aldığı görülüyor. Bir önceki yılın güzeli olarak bu ikinci yarışmaya konuk olduğu sanılsa da, gerçek farklı. 1929 yarışması çok geç yapıldığı için Türkiye güzeli, yani Feriha Tevfik dünya güzeli yarışmasına gönderilememişti. Bu ikinci yarışmada bir hile yapılarak Feriha Tevfik’in yeniden yarışması ve ikinci seçilmesi sağlanmıştı. Birinci seçilen Mübeccel Hanım önce Paris’te yapılan Avrupa, ardından da Rio de Janeiro’daki dünya güzellik yarışmalarına katıldı. İkinci seçilen Feriha Tevfik ise geçen yıl gidemediği Galveston’a giderek ABD’de Türkiye’yi temsil etti.
40 yılı inşaatla, restorasyonla ya da terkedilmiş olarak geçen, ancak 30 yıl kullanılabilen Taksim’de bir sanat mabedi… Eski adıyla İstanbul Kültür Sarayı 1969’da resmen açılmış, 1970’in sonlarında yanmış, 1978’de yeni binası ve AKM ismiyle tekrar açılmıştı. Şimdilerde yine yıkılacak ve yerine yeni bir sanat merkezi yapılacak.
Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin son dokuz yıl boyunca işlevsiz bırakıldıktan sonra kesinlikle yıkılacağı ve yerine yeni bir “opera kompleksi” inşa edileceği neredeyse kesinleşti. Mevcut binanın ömrünü doldurduğu hükmüne varılmış olduğu anlaşılıyor. Şimdi karşımızda başlangıcı ve akıbeti bilinen bir yapı var.
İnşaat safahatini az çok izlediğim ve 1969 Nisan’ında “İstanbul Kültür Sarayı” adıyla açılışına geniş öçüde tanık olduğum, daha sonraları sahnesinde pek çok sanat gösterisini izlediğim AKM’yi anlatmak istiyorum. Yazıyı, özellikle ilk açılışı belgeleyen fotoğraflarla süslemeye çalışacağım. Çünkü olayı yakından değil, bizzat içinden izlemiştim.
AKM’den önce… Başlangıçta bir opera binası olarak tasarlanan yapı, eklerle bir “Kültür Merkezi” haline getirildi. 12 Nisan 1969’da “İstanbul Kültür Sarayı” adıyla açıldı. 27 Kasım 1970’teki yangından sonra hem adı hem çehresi değişen binanın o zamanki ilk halinden anonim bir görünüm.
Bir yapının varolabilmesi için önce uygun bir mekân, daha sonra da bir gereksinim bulunması gerek. O yüzden, bu öykünün başlangıcını 1936’da İstanbul’un çağdaş bir şehir olarak nâzım planını yaptırmak üzere Atatürk’ün ünlü şehircilik uzmanı Henri Prost’u davet ettiği yıla kadar dayandırıyoruz. Prost’un ana hatlarını 1937 yılında teslim ettiği planın esası, tarihsel değere sahip yapılara saygılı kalmak koşuluyla, şehre Avrupa kentlerinde olduğu gibi geniş alanlar ve parklar kazandırmak, şehiriçi ulaşımı rahatlatacak tedbirleri almak şeklinde özetlenebilir. O zamanlar İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ idi. Daha çoğu, ondan hemen sonra atanan Lütfi Kırdar zamanında, 2. Dünya Savaşı’nın ülkemize yansıyan sıkıntılı koşulları altında geçen 1940’lı yıllar boyunca plana sadık kalarak, olanaklar ölçüsünde gerçekleştirilmiştir.
Planın en önemli bölümlerinden birinin Maçka, Nişantaşı, Taksim, Dolmabahçe arasında nefes alınacak alanlar ve geniş parklar oluşturmayı amaçladığı açıktır. Şehrin merkezi sayılacak bir yerde çok fazla yer kaplayan, artık bir işlevi kalmamış ve cumhuriyetten önce bile futbol sahası haline getirilmiş Topçu Kışlası’nın yerine halka açık bir Gezi Parkı, yükselen ve alçalan anıtsal merdivenlerle Taksim meydanına bağlanacaktır. Anladığıma göre, hazırlanan platonun ortasına dikilecek at üzerindeki İnönü heykeli, sonraları inşa edilen çok katlı The Marmara oteline bakmayacaktı tabii. Üsküdar’dan başlayan ve Marmara denizinin ufuklarına kadar uzanan bir panoramayı seyreder olacaktı. Çünkü Prost’un Taksim meydanının o bölümünü bir seyir terası gibi düşündüğünü görür gibi oluyorum. Tıpkı Paris panoramasına açık Trocadero meydanı gibi.
İşte operasız İstanbul şehrine bir opera binası yapılacaksa, aynı zamanda resm-i geçitlerin de düzenleneceği ince uzun Taksim meydanının en uç köşesinden daha uygun bir yer bulunamazdı. Yapımı 23 yıl sürecek olan maceralı binanın temeli cumhuriyetin 23. yıldönümü olan 29 Ekim 1946’da atıldı. Proje belediyenin kendi olanaklarıyla gerçekleştirilecek ve hesapça fethin 500. yılına yetiştirilecekti. Ama belediye bütçesi yeterli olmadığından inşaatın devamı devlete, yani Bayındırlık ve Maliye Bakanlıklarına devredilmişti. O bölgenin 1950’li yıllarını anımsıyorum. Perişan görünümlü bir kaba inşaat, bombalanmış Alman şehirlerini anımsatıyordu. İnşaatın önünde köşke benzer eski bir ev vardı. Osmanlılardan kalma elektrik ya da tünel idaresinin yabancı müdürüne ait olduğu söyleniyordu.
Projesi üç kez yenilendiği ifade edilen bina, ödenek sıkıntısı yüzünden vaadedilen tarihe yetiştirilemedi. Ne var ki, bu kez Yüksek Mühendis ve Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun sorumluluğu altında, onun projelerinin öngördüğü biçimde değerli teknik elemanların ve sanatçıların da katkılarıyla titizlikle çalışılıyordu.
AKM’de yağmur altında sanat kuyruğu İstanbul Kültür Sarayı’nın Atatürk Kültür Merkezi’ne dönüşümü sanatseverlerin buraya ilgisinin daha da artmasını sağladı. Öyle ki yağmur altında dahi AKM önünde kuyruk görmek mümkündü.
★ ★ ★
Açılışta Aida Operası İstanbul Kültür Sarayı’nın açılışı Verdi’nin ünlü Aida Operası ile yapılmıştı.
Diğer yandan bir gerçek daha vardı. Hadi opera binası bitirildi diyelim; burada işbaşı yapacak deneyimli bir opera kadrosu var mıydı? Ankara’da 1936’dan beri Devlet Konservatuvarı’nın yetiştirdiği bir sanatçı kadrosu mevcuttu. Devasa bir yapı olmasa bile gereksinime cevap verebilen derli toplu özel bir opera binasında başarılı temsillerle bir opera faaliyeti çoktan beri Ankaralıların sosyal hayatında yer almıştı. Ancak İstanbul bu şansa sahip değildi. Başkentte devletin bir senfoni orkestrası, operası ve tiyatroları vardı. İstanbul’da ise belediyenin onbeş günde bir Şan Sineması’nda konserler verebilen, üyelerinin bir kısmının ek gelir sağlamak üzere orada burda çalıştığı, neredeyse toplama denilebilecek Şehir Orkestrası ile Tepebaşı’nda Dram ve Komedi adları verilmiş, Darülbedayi uzantısı iki Şehir Tiyatrosu vardı.
İKS’nin dikkat çekici tavan ışıklandırması altında o zamanın imkânları ile bir Ozan Sağdıç özçekimi.
Bu koşullara karşın, belediye cesaretli bir girişimde bulundu. Bir opera kurmak üzere Ankara Konservatuvarı’nda yetişmiş Aydın Gün’ü davet etti. Vilayet meclisinde konu müzakere edilirken, üyelerden birinin “şehrin kanalizasyon sorunu varken opera neyimize” demesi üzerine Aydın Gün’ün yanıtı hoştur: “Ben buraya gelirken rakibimin kanalizasyon olacağını hiç düşünmemiştim”.
Dönemin Belediye Başkanı Kemal Aygün’ü, ünlü tiyatro sanatçımız Muammer Karaca’yı propaganda amacıyla Büyükçekmece taraflarındaki köyleri gezdirirken, foto muhabiri olarak arabasına beni de aldığı için biraz tanımıştım; sanatsever bir insandı. Onun ve Muhsin Ertuğrul’un Aydın Gün’e desteği ile, İstanbul Şehir Operası 19 Mart 1960 tarihinde Tepebaşı’ndaki Dram Tiyatrosu sahnesinde ilk temsilini verebilmişti. Opera perdelerini Puccini’nin Tosca eseri ile açmıştı. İlk temsile özel olarak İtalya’dan gelen soprano Leylâ Gencer ile bariton Orhan Günek’in katkıları sağlanmıştı. Ertesi sezon aynı sahnede Verdi’nin La Traviata’sını sahneleyen Şehir Operası daha çok Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda boy gösterebildi. Çünkü İstanbul’da orkestra çukuru da bulunan İtalyan tarzı tiyatro salonunun iyi-kötü bir örneği olan Dram Tiyatrosu, yıkılma tehlikesi var diye kapatılmıştı. Tiyatro müzesi yapılacağı söylendi ve en sonunda bir yangına kurban edilip tarihe karıştı.
★ ★ ★
Bu arada Ankara’da da bir takım gelişmeler olmaktaydı. Dame Ninette de Valois’nın önderliğinde Yeşilköy’de kurulmuş olan bale okulu Ankara’ya taşınarak Devlet Konservatuvarı’nın bünyesine alınmış, yürütülen bale çalışmaları ilk ürününü vermiş, 1962’de Coppelia temsili ile Devlet Tiyatrosu’nun bir bölümü olarak sanat hayatına katılmıştı. Tatbikat Sahnesi günlerinden bu yana tiyatro, opera ve şimdi de bale hep Devlet Tiyatrosu çatısı altında tek elden yönetiliyordu. Tiyatronun yalnız Ankara’da altı tane sahnesi vardı. İzmir şubesine ek olarak Bursa’da ve Adana’da da şubeler açılmıştı. Bölge tiyatrolarının geliştirilmesi ve genişletilmesi gündemdeydi. Fazladan opera ve bale organizasyonları da düşünülecek olursa, faaliyet alanları haddinden fazla çoğalmıştı.
Bulunan tek çare, kuruluşun biri “Devlet Tiyatroları” diğeri “Devlet Opera ve Balesi” şeklinde iki genel müdürlüğe bölünmesi olmuştu. Tiyatro kısmının başında zaten Cüneyt Gökçer vardı. Opera ve Bale genel müdürlüğüne ise Aydın Gün atanmıştı. Evet, organizasyon bakımından bu ayrılmanın yararlı olduğu düşünülse de, iki kardeş kuruluşun kimi mekânları ortak kullanma zorunluğu ve yetki tartışmaları yüzünden zamanla rakip duruma düşme olasılığının da kapısı aralanmış oldu.
★ ★ ★
‘Deli İbrahim’ oyunu Yine açılış günlerinin repertuarından Turan Oflazoğlu’nun rağbet gören oyunu “Deli İbrahim”.
Biz yine Taksim’deki opera binasına dönelim. Burası artık ana salon dışında bir dinleti salonu ve daha küçük bir tiyatro sahnesi ile birlikte sergi mekanlarını da içeren bir yapı olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. Opera binası adı çoktan unutulmuştu. Artık “İstanbul Kültür Sarayı” (İKS) diye anılıyordu. Nihayet önemli kısımları tamamlanmış halde 12 Nisan 1969 tarihinde bu isimle resmen açıldı.
Elbette kültür hayatımızda çok önemli bir olaydı. Faaliyeti izlemek üzere Ankara’dan İstanbul’a gelmiştim. Zamanın cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, başbakanı ise Süleyman Demirel idi. Açılış onların nezaretinde yapıldı. Ama siyasal olarak ön plana çıkmadılar; sahneyi olayın asıl sahibi olan sanatçılara bıraktılar.
“Deli İbrahim” oyunundan bir sahne.
Açılış için hangi eserin ya da eserlerin seçileceği bir hayli tartışmalı olmuştu. Sonunda açılışın ilk Türk balesi Çeşmebaşı ile, vaktiyle Verdi’nin Kahire operasının açılışı için bestelediği Aida operasının temsilleriyle yapılması, izleyen günlerde de Devlet Tiyatroları’nın repertuvarında nazır bulunan bir Türk eseri Turan Oflazoğlu’nun Deli İbrahim oyunu ile çok başarılı bir biçimde sahnelenen Amerikan müzikali My Fair Lady’nin sergilenmelerine karar verilmişti.
Açılışın uluslararası onur konukları da vardı. Hiç kuşkusuz bu konukların en önemlisi o dönemde 80 yaşını aşmış olan büyük tiyatro otoritesi Carl Ebert idi. Onun önemi sadece Frankfurt ve Berlin’de kurduğu tiyatro okulları, Berlin Şehir Operası’nda sahneye koyduğu opera temsilleri, Nazi rejiminden kaçarak Arjantin’de gerçekleştirdiği tiyatro faaliyetleri, savaştan sonra Los Angeles’teki tiyatro öğretmenliği, Berlin Devlet Operası’nın yönetmenliği ve dünyaca ünlü Glyndebourne ve Edinburg festivallerindeki yöneticiliğinden kaynaklanmıyordu. Bizim için asıl önemi, Ankara’da bulunmuş olması ve bu süre içinde Devlet Konservatuvarı’nın tiyatro ve opera bölümlerinin kurulmasına, Atatürk devrimlerinin önemli bir parçası olan müzik ve sahne sanatlarının ilk kuşak elemanları olacak gençleri yetiştirmesine ve bunu izleyerek Devlet Tiyatroları’nın ve operasının çekirdeğini teşkil eden Tatbikat Sahnesi’nde bu sanatların ilk örneklerinin sergilenmesine öncülük etmiş olmasıydı.
Carl Ebert’ten nazar totemi Tiyatronun duayen ismi Carl Ebert, açılışın konuklarındandı. Tiyatrocuların eski bir geleneği olan sahneye çıkmadan önce perde gerisinde eşiği tıklatma geleneğini uyguluyor. Herhalde bu, yeni opera binasının kutsanması, nazardan uzak tutulması adına dua anlamına da geliyordu.
Bu konuya açıklık getirebilmek için biraz daha geriye gitmek gerekiyor. Cumhuriyetin ilk yılında Atatürk, Ankara’da iki okul açtırdı. Bunlardan biri Hukuk Mektebi, biri de Musiki Muallim Mektebi idi. Çünkü yeni kurulan bir devlet için Büyük Önder’in ortaya koyduğu temel düşünceye göre “Mülkün temeli adaletti” ve “Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demekti”.
Atatürk Sofya’da ateşemiliter iken bir opera sayretmişti. Duyduğu heyecanın sevkettiği düşüncelerle bir türlü uyuyamamıştı. Sabaha karşı arkadaşı Şakir Zümre’yi de uyandırmış, ona “Balkan Savaşı’nı niçin kaybettiğimizi şimdi anladım; biz onlara Bulgar çobanı gözüyle bakıyorduk. Oysa onlar kendi operalarına sahip olacak kadar evrensel değerlerle terbiye edilip uygarlaşmışlar” demişti. Bu anı, onun cumhurbaşkanı seçilir seçilmez yaptığı ilk işlerden birinin Musiki Muallim Mektebi açtırmak olmasını açıklayabilir belki. O okul daha mezun vermeden, mevcut Türk bestecilerine Özsoy, Taşbebek gibi operalar besteletmesi ve büyük konuğu İran şahını bir opera ile karşılaması dikkati çekicidir.
Almanya’da Nazi rejimi ile barışık olmayanların Türkiye’de görev almalarının öyküsü ise uzun. Paul Hindemit ve onun tavsiyesiyle gelen Carl Ebert ilk Devlet Konservatuvarı’nı kuran kişilerdir. Birçok öğrenci de yetiştirmişlerdir. İstanbul Kültür Merkezi’nin açılışı son merhale ise burada sanat icra edecek olanlar da Carl Ebert’in yetiştirdiği öğrencilerle birlikte öğrencilerinin de öğrencileri iseler, Ebert’in onur konuğu olmasından daha doğal bir şey olamazdı.
Konuk karşılaması Mimar Tabanlıoğlu’ndan Açılışta karşılama işini bizzat mimar Hayati Tabanlıoğlu yapmıştı. Tabanlığolu, Devlet Konservatuvarı’nın ilk mezunlarından Muazzez Kurdoğlu ve Çeşmebaşı balesinin müziğinin bestecisi Ferit Tüzün ile birlikte.
Ustanın öğrencilerinden biri olan Cüneyt Gökçer, Devlet Tiyatroları’nın başına, bir diğeri Devlet Operası’nın başına genel müdür olmuşlardı. Daha niceleri, sahneye konan oyunlarda başrollerde boy gösteriyorlardı. Açılış töreni ve temsilinden sonraki resepsiyonda hoca ile öğrencileri arasında hasret giderme ve muhabbet gösterileri birbirini izliyordu. Konservatuvarın o zamanki müdürü Orhan Şaik Gökyay’ın protokol arasında bulunması, anıların tazelenmesine katkı yapıyordu. Bir başka onur konuğu, zamanın en büyük kemancılarından Yehudi Menuhin idi. Onun da etrafında hayran ve meraklı halkaları oluşuyordu.
İKS adıyla anlı şanlı açılışı yapılan bina ne yazık ki bir yıl kadar dayanabildi. Sahipsizliğin getirdiği sorumsuzluk yüzünden bir buçuk yıl sonra, Cadı Kazanı adlı oyun sırasında yandı. Çatısı çökmüş, içi kül olmuştu. O safhanın öyküsünü, içinde yanan IV. Murat’ın müzelik eşyasının kaybıyla ilgili yazımızda anlatmıştık (#tarih Kasım 2015, Sayı 18).
Divan Otel’de açılış yemeği Carl Ebert’i Divan Otel’deki yemekten önce kapıda yakalamam, Ebert’in hoşuna gitmiş güzel bir kare oluşturmuştu.
Bu yangınla talihsiz yapı, bir sekiz yıl daha tamir ve restorasyon nedeniyle devre dışı kalmıştı.
Şimdi artık simit sarayları bile var; saray sözcüğü o kadar ucuzladı. Ama vaktiyle bu sözcük saltanatı çağrıştırıyor diye eleştiriliyordu. İlk eleştiren de galiba Muhsin Ertuğrul idi. İlk Kültür Bakanımız Talât S. Halman 6 Ekim 1978’de yeniden açılacak yer için “Atatürk Kültür Merkezi” adını önermişti. Bu isim benimsendi.
★ ★ ★
AKM’nin 1 Kasım 1999 tarihli bir sit alanı tescil kararı var. Faaliyetleri 31 Mayıs 2008 tarihinde durduruldu. “Binanın ne suçu vardı ki çürümeye terkedildi” sorusunun akılcı bir yanıtı yok. Sekiz yıldır yine devre dışı. Yenileştirme kararı var, uygulanmıyor. İçindeki donanımların yağma edildiğine dair söylentiler var. Nüfusu nerede ise 20 milyona yönelmiş, dünyanın eşsiz mücevheri İstanbul’da, opera kurumu binasız, Devlet Senfoni Orkestrası göçebe, Devlet Tiyatroları perişan iken AKM daha kaç yıl şehrin göbeği Taksim’de bir çürük diş gibi, bir utanç abidesi olarak yüzümüze gözümüze sırıtıp duracak diye sormadan geçemiyordu insan. Adının sahibinin ruhu göklerden bize bakıp sesleniyor: “Efendiler, milletin hayat damarlarından biri koparılmış vaziyette yerde yatıyor”.
Carl Ebert “My Fair Lady”deki başarısından dolayı Cüneyt Gökçer’in eşi Ayten Gökçer’i tebrik ediyor.
“Bu olmadı, yıkıp yenisini yapalım”. Çözüm bu mu? Yapalım da, bu daha kaç yılın sürüncemesine, mazeretine gebe bir teklif? Örnek mi? İşte Ankara’da Semra ve Özcan Uygur’un projesi yeni CSO salonu inşaatı. Başlanalı tam çeyrek yüzyıl oldu bitirilemedi; bitirileceği de yok gibi. Aktüel bir haber: İçindeki değerli aksam hırsızlar tarafından çalınmış. Yine Ankara’da herkes bilir; opera binamız mükemmeldir, şirindir ama hap kadarcıktır. Başkentin şanına yakışır olan Özgür Ecevit’in Opera binası planı, en az yirmi yıl önce yapıldı. Bu kadar zamandır bunu dikkate alan bir kültür bakanı, bir başbakan, bir başka devlet yetkilisi gösterin lütfen.