Beyazıt yangın kulesinden çekilen fotoğraf 19. yüzyıl sonları İstanbul’unun güzel bir görünümünü sunar. Yavuz Sultan Selim Camii’nin (7) arkasında sağda görülen küçük kubbe 1881 yılında inşa edilen Fener Rum Lisesine aittir. Yine caminin mihrap önünde ortada bulunan ve 1894 depreminde çöktüğü bilinen Hafsa Sultan Türbesi ayaktadır. Bu durumda fotoğraf 1881 yılından sonra 1894 depreminden önce çekilmiş olmalıdır. Sur dışında bomboş alanlar uzanmakta. Henüz kentin içinde kagir konutlar neredeyse hiç görülmüyor. Fotoğrafta görülen büyük konakların hiçbiri günümüze ulaşamamıştır. Onların etrafındaki ikinci derece yapılar da maalesef yok olmuştur. Konutların boyutları mütevazıdır. Bu nedenle kamusal yapılar, ibadethaneler, özellikle de minareler rahatlıkla görülür.
1- Fatih Camii: İstanbul’un ilk selatin camiidir. Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa ettirilen ve 1468 dolaylarında tamamlanan yapı, meşhur Havariler Kilisesi’nin yerinde yapılmıştır. Fatih’in camii 1766 depreminde büyük hasar görmüştür. Tamir edilemez durumda olduğunun görülmesi üzerine, Sultan III. Mustafa tarafından avlusu korunmuş, cami yeniden inşa edilmiştir
2- Fatih Külliyesi: Karadeniz Medreseleri yapı topluluğunun kuzeyinde bulunan dört medrese ve dört tetimme medresesinden oluşmuştur. Yapılar ve isimleri Akdeniz’den Karadeniz’e Osmanlı coğrafyasını simgeler. Büyük kubbeli binalar medreselerin dershanesi olarak kullanılıyordu
3- Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii: Kanunî Sultan Süleyman’ın izniyle başlayan inşaat II. Selim devrinde, 1565’te tamamlanabilmiştir. Mihrimah Sultan tarafından inşa ettirilen cami hemen Edirnekapı’nın içindedir. Suriçinin en yüksek tepesi olan Edirnekapı’da bulunan cami de yüksek kubbesi ile dikkati çeker.
4- Çarşamba Mehmed Ağa Camii: Mihrimah Sultan Camii ile üstüste düşen bu yapı meşhur Darüssaade Ağası Mehmet Ağa’nın inşa ettirdiği camidir. Habeşiştan kökenli ilk ağalardan olan Mehmet Ağa, sanatçıları koruyan ve kollayan bir hayırsever olarak bilinir. Mimarı Davut Ağa olan cami 1585 yılında tamamlanmıştır.
5- Rami Kışlası: Kentin dışında eskiden beri çiftlik arazisi olan alan, 18. yüzyıl sonlarından itibaren askerî amaçlarla kullanılmıştır. 1828’de Sultan II. Mahmud tarafından bugünkü kışla inşa ettirilmiştir. Kışla geniş bir boşluk içerisinde görülmekte. Bitişiğinde, gelişen İstanbul’un ilk modern semtlerinden Rami’nin yapıları var. Semt ve kışlanın önemi Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra artmıştır.
6- Darüşşafaka: Öksüz ve yetim Müslüman çocukların eğitim-öğretim ihtiyaçları için açılan okul, 1868-1873 arasında Yavuz Selim ve Fatih Camileri arasında inşa edilen binaya taşınmıştır. İstanbul’da Osmanlı döneminde inşa edilen en görkemli eğitim yapılarından olan bina, ahşap evlerden oluşan dokunun içinde oldukça anıtsal görülmektedir. Bugün çok katlı apartmanlar nedeniyle, yapı kent siluetinden adeta kaybolmuştur. Darüşşafaka 1994’te okul yönetiminin isteği ile Maslak semtine taşındı. Binası ise satıldı.
7- Yavuz Selim Camii ve Türbeleri: Haliç’e hakim bir tepe üzerinde Yavuz Sultan Selim’in inşasına karar verdiği cami, oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1522 dolaylarında tamamlanmıştır. Caminin mihrap önünde Yavuz’un, şehzadelerinin, eşi Hafsa Sultan’ın ve Sultan Abdülmecid’in türbeleri de görülmektedir.
8- İmaret-i Atik (Eski İmaret) Camii: Muhtemelen 11. yüzyılda Anna Dalassena tarafından inşa edilen kilisenin etrafında büyük bir manastır bulunuyordu. Fetihten hemen sonra imaret-medrese olarak kullanılan yapı, Fatih külliyesinin inşasından sonra çevresindeki mahalleye hizmet veren bir cami haline getirilmiştir.
9- Zeyrekli Kilise / Molla Zeyrek Camii: 12. yüzyılda imparator İoannes Kommenos ve eşi İrini tarafından Pantokrator Manastırı’nın kiliseleri olarak inşa edilmiştir. Fetihten sonra medrese ve tekke olarak kullanılan yapı, daha sonra bulunduğu semte cami olarak hizmet vermeye başlamıştır. Osmanlı dönemindeki ismi, medresenin meşhur müderrislerinden Molla Zeyrek’ten gelir.
10- Vefa Kilise / Molla Gürani Camii: Muhtemelen Orta Bizans döneminde inşa edilen ve son Bizans devrinde eklerle genişletilen yapının o zamanlardaki ismi kesin olarak bilinmez. Fetihten kısa bir süre sonra Molla Gürani tarafından cami haline getirilen yapıya, İstanbul’un günümüze ulaşabilen tek yivli minaresi eklenmiştir.
11- Zeyrek Çinili Hamam: 16. yüzyılda Barbaros Hayreddin Paşa tarafından inşa ettirilen hamam, zengin çini süslemesi nedeniyle Çinili Hamam olarak bilinir. Büyük kubbelerinden biri erkeklere diğeri kadınlara ayrılmış bölümü gösterir.
1930’lu yıllarda İstanbul’da yaz aylarının en gözde yerlerinden biri de Küçüksu Plajı’dır. Dönem gazetelerinin vurguladığı gibi Arnavutköy’den Yeniköy’e kadar, Boğaz’ın hemen hemen yarı sahili burada karşımızda. Arkamızda ise yeşiller içinde bir tepe yükselmekte. Küçüksu deresi tertemiz, kurbağalar düğün şenliğinde! Şirketi Hayriye plaj iskelesine her yarım saatte bir sefer düzenliyor. Plajın işletmecisi de Şirketi Hayriye. Fiyatlar ehven. Yemeğinizi burada yiyebilir, aile kabinlerinden yararlanabilir, tenis bile oynayabilirsiniz. Şirketi Hayriye’nin 1 Temmuz 1939 tarihinde gazetelere verdiği bir ilanda belirttiği gibi, plaja kalkan vapurda Cevdet Kozan ve Sadi Işılay’ın da aralarında bulunduğu sekiz kişilik bir saz heyeti de mevcut. İyi yolculuklar…
Türkiye’de yakın tarihin siyasi maceraları, demokrasiye geçiş denemeleri ve askerî müdahaleler eksenindeydi. 1946’dan 1980’e uzanan zaman dilimindeki politikacılar ve komutanlar, farklı seçimlerde kendi iradelerini dayatmaya, hakim kılmaya çalıştı. İşte ilk elden tanıklıklar ve fotoğraflarla bir dönemin öne çıkan karakterleri…
Türkiye’deki seçimlerin tarihçesi bir yana, artık küllenmeye yüz tutmuş, bu yüzden de eğlenceli hale gelmiş olan, ama hasbelkader “resmen” de tanıklık etmiş olduğumuz birkaç anımıza yer vereceğiz. 1946 yılında çok partili demokrasiye geçtikten sonra kimisi genel seçimlerde, kimisi de Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında o günleri yaşamış bir foto muhabirinin arşivinde kalmış ve belleğinde yaşayan kimi kırıntılar…
Bilincine vardığım ilk seçim 1954 genel seçimleriydi. 19 yaşında lise öğrencisiydim. Bir yıl önce basit bir fotoğraf makinesine sahip olmuştum ve fotoğraf çekmeye başlamıştım. Dergi almayı ve okumayı seviyordum. Zamanın etkili dergisi Ankara’da yayınlanan Metin Toker’in Akis dergisiydi. Üslubunu beğeniyordum. Seçimler gelip çatmıştı. Dergide okuduğuma göre halkta bir ilgi, politikacılarda da heyecan yoktu. Mitingler pek yapılmıyor, yapılanlarda ise canlılık gözlemlenemiyordu.
İstanbul yolcusuydum, ara durak Balıkesir idi. İstasyon meydanında tulumba şeklinde bir çeşme vardı, suyu akmıyordu. Hemen yanında da bir kürsü kurulmuştu. İkisini birden gösteren bir fotoğraf çektim. “Seçimler yaklaşırken susuz çeşme, hatipsiz kürsü” altyazısıyla Akis’e postaladım. Dergi bunu ciddiye alıp hemen yayınladı. Önemi şu ki: bu benim gazeteci olmadan çok önce bir yayın organında basılmış ilk fotoğrafımdı.
Mesleğe hevesim varmış ki, onu izleyen günlerde memleketim Edremit’te propaganda gezisine gelen Başbakan Adnan Menderes’in ve unutulmaz muhalif Osman Bölükbaşı’nın, İstanbul’da da Dünya gazetesinin kapısında zamanın çok popüler CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in fotoğraflarını çekmişim.
1954 seçimlerini Demokrat Parti ikinci kez kazandı. Ağabeyimin küçük bir matbaası vardı. Sahibi olduğu yerel ‘Edremit’ gazetesini çıkarmaya çalışırdı. Faal bir insandı, tüm hayır dernekleri yanında, CHP için de bir aile geleneği olarak koşuştururdu. 1954 seçimlerinin ertesi akşamı 2 Mayıs’ta, gece yarısında “Kasabanın Demokratları” diye anılan bir güruh, matbaasının camını çerçevesini indirmiş, hurufat kasalarını darmadağın etmişler. Tek varlığı, pedallı denilen cinsten baskı makinesinin kolunu kırmışlar. Ağabeyimin senelerce onu kaynak yaptıra yaptıra bir hâl olduğunu acı bir anı olarak anımsarım.
Demir Kırat Demokrat Parti’ye halkın “Demir Kırat” demesinden dolayı, onun ardılı olan Adalet Partisi de sembol olarak atı seçmişti. Ankara Tandoğan’da yapılan bir AP mitingine partinin taraftarı bir kadın atıyla gelmişti.
27 Ekim 1957 seçimleri sırasında ben askere gitmek üzere aileme veda için baba evine uğradığımda, rastlantı sonucu yine Edremit’teydim. Baktım, ağabeyim matbaasını taşıdığı yeni dükkânının camlarını iki gün öncesinden kontrplak levhalarla kaplatmış. Çünkü artık deneyim kazanmıştı. Seçimlerin yapıldığı günün akşamında camlarının şangır şungur indirileceğini biliyordu. Bu seferki yerinin vitrinleri de daha büyüktü. O camlar az parayla onarılamazdı. Bu sefer tahripçiler üstelik Arap Hasan lâkaplı şefleri başta, Belediye Bandosu eşliğinde geldikleri halde fazla bir zarar verememişlerdi.
Demem o ki, o tarihlerde ocak-bucak yapılanması yüzünden siyaset iyice ayağa düşmüştü. Köy ve kasabalarda halk ikiye bölünmüştü. Anadolu’da seçimler bu atmosfer içinde geçiyordu. Demokrasiye alışmak üzere, ulusça böyle antrenmanlar içindeydik…
Bir örnek daha: Doğduğum Pelitköy’de partililer kahvehaneleri ayırmışlardı. Mustafa’nın kahvesinde Demokratlar, tam karşısındaki Sıtkı’nın kahvesinde de Halkçılar toplaşırlardı. 54 seçimlerinde CHP yine yenik duruma düşmüştü. Mustafa’nın kahvesinden biri pencereden başın uzatıp “Halkçılar B. Kuyusuna düştü gari, debeleniyola” diye bağırmıştı. Sıtkı’nın kahvesinden bir başka hemşehrim “Çok doğru diyon arkadaşım, sizin ağzınıza düştü, n’olcek” diye yanıt vermişti.
Demokrat Parti yönetiminin cicim ayları 1954-55 yıllarından itibaren çöküntüye uğramaya başlamıştı. Ekonomik dar boğaza girildikçe, bu durumun etkisiyle yönetiminin günden güne sertleşmesine, dikta sathı mailine yuvarlanmakta olduğuna tanık olunmaktaydı. Babam daha 1954’te bir kehanette bulunmuştu. “Adnan Menderes’in akıbeti Mussolini gibi olmaz inşallah” demişti.
Ben 1956 yılından itibaren İstanbul’da Hayat dergisinde foto muhabiriydim. Ortalıkta giderek artan genel bir bunalım havası, buna bağlı olarak da karamsarlık hüküm sürmekteydi. Bir çok mal sınırlı dağıtıma tabi tutulmuştu, fırınlarda ekmek kuyrukları bile oluşuyordu. Buna karşın Başbakan Menderes aklını İstanbul’un imarı ile bozmuştu sanki, ikide bir İstanbul’a geliyor, bizzat tanığı olduğum şekilde yıkımcılara o anda yıkılacak yerleri kendi eliyle gösteriyordu. Hoyratça bir gidiş. 6-7 Eylül çapulculuk olayı da işin cabası…
Diğer yandan muhalefet lideri ama, büyük bir tarihi kişiliğe de sahip İsmet İnönü’nün yolu kesiliyor, taşlanıyor. Vatan Cephesi, Meclis’te Tahkikat Komisyonu falan filan. Ülke bir kaosa yuvarlanmış, tümden bir bunalım havası içinde…
Bir örnek vereyim: Dergimizin bana ağabeylik eden iki ressamı vardı: Firuz Aşkın ve Ayhan Erer. O günlerde bir gün bana “Makinanı al, koş Topkapı Sarayında Şah İsmail’in tahtının fotoğrafını çek” dediler. Sebep? Adnan Menderes onu İran Şahı’na armağan etmiş, paketleyip göndereceklermiş. Artık bu kadarı da olmaz! Çok genç ve bir anlamda toy idim. Gözümden yaşlar dökülmeye başladı. Baktım, bizim sevgili abiler kıs kıs gülüyorlar. Meğer hassasiyetimi bildiklerinden tepkimi görmek üzere beni makaraya sarmışlar. Bu bir şakaymış. Ama o kadar bir bedbinlik egemendi ki duygularımıza, günün havası gerçek olmasına çok uygundu. O atmosferi başka nasıl anlatabilirim?
Yayın organları üzerinde hükûmetin giderek artan müthiş bir baskısı vardı. Yandaş basının o günlerdeki adı “Besleme Basın” idi. Çünkü kâğıt tahsisleri ve resmî ilânlarla besleniyorlardı. Hayat dergisini basan Tifdruk matbaası Kazım Taşkent’in ve onun ideal arkadaşı Vedat Nedim Tör’ün çağdaşlaşma özlemleri ve gayretleriyle Yapı Kredi Bankası’nın bir iştiraki olarak kurulmuş çok pahalı bir sistemdi. Derginin tifdruk tekniğiyle basılıp çıkması da ister istemez özel kâğıt tahsisine bağlıydı. Patronların Ankara’da bir büro açma fikri, belki de hükûmete yakın olma ihtiyacından doğmuş olabilirdi. Bana söz konusu büroda çalışmak üzere “Ankara’ya gider misin” dediler. Hemen kabul ettim.
Ankara’da bir gazeteci olmak, siyasetçilerle çok yakından ilgilenmek anlamına geliyordu. Ne var ki, benim Ankaralı olmamdan bir ay sonra 27 Mayıs ihtilâli olmuştu. Artık bir süreliğine askeri yönetim ve yeniden demokrasiye dönüş hazırlıkları ile olaylarla ilgilenmemiz gerekmekteydi.
Yakından tanıma fırsatı bulduğum ilk başkan Cemal Gürsel idi. Cemal Aga gibi bir lâkabı vardı. Mağrur bir insan sayılmazdı. Aksine babacan tavırlı bir halk adamı resmi veriyordu. İyi niyetinden kuşku duyulamazdı. Artık bir bakıma demokrasi askıya alınmış, askerî dönem başlamıştı. Ve hemen arkasından Yassıada mahkemeleri, Kurucu Meclis Dönemi.
Muhafız Alayı Komutanı ve Milli Birlik üyesi Osman Köksal ile söyleşirken, onun bize söyledikleri döneme ışık tutması bakımından ilginçti. “Biz’ demişti Sayın Köksal, “müdahale girişiminde bulunurken, niyetimiz en çok yirmi gün, bilemedin bir ay içinde seçim yaptırıp, hemen kışlalarımıza dönmekti. Hocalara aldandık (hocalar dediği Anayasa profesörleriydi) Öyle konuşuyorlardı ki, biz onların çekmecesinde hazır bir anayasa taslağı var zannettik. Çıkarıp bize verecekler, hemen yürürlüğe koyacağız.” diye devam etmişti ihtilâlci Albay. ‘Durun bakalım’ dediler, ‘dünyanın her tarafından anayasalar toplayacağız. Onların en iyi taraflarını bir araya getirip yeni bir anayasa yazacağız. Bu üç beş günlük bir iş değil. Hem tam tedbir almadan, düşük iktidarı yargılatıp mahkûm ettirmeden öyle hemen bırakıp kaçamazsınız. Sonra isyan çıkarmaktan sorumlu tutulursunuz. Başlarınızdan bile olursunuz’ diye korkuttular bizi.”
CHP adına İsmet İnönü Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi 5 Eylül’de düzenlediği yuvarlak masa toplantısına CHP adına Genel Başkan İsmet İnönü katılmıştı.
Milli Birlik Komitesi 12 Haziran 1960 tarihinde yürütme ve yasama görevlerini düzenleyen geçici bir anayasa yürürlüğe koymuştu. Bu tarih ayni zamanda Yassıada mahkemesinin de kuruluş tarihidir. Parlamento, 150 üyeli Senato ve 450 üyeli Millet Meclisi olmak üzere iki parçalı olarak hazırlanmıştı. Milli Birlik Komitesi üyelerine bir güvence olarak “Tabii Senatör” unvanı ile Senato’da yer verilmişti. Ayrıca gerektiğinde cumhurbaşkanına da tabii senatör seçme hakkı tanınmıştı. Demokratik hayata yeniden dönüş bu şekilde sağlanıyordu!
Yeni meclisin açılışı için 29 Ekim günü hedef alındığından seçimler 15 Ekim 1961 günü yapılacaktı. Cemal Gürsel 5 Eylül günü mevcut partilerin temsilcilerini bir yuvarlak masa toplantısı yapmak üzere Çankaya Köşkü’ne davet etmişti. Bu toplantı sonucunda yayınlanacak bir deklarasyon ile, gelecek günlerde partiler arası kısır çekişmelerden uzak uygar bir ortam sağlanması ve geçmişin fazla kurcalanmaması hedefleniyordu.
Seçim öncesi miting kürsüsü 1961 seçimleri öncesi Ankara Kurtuluş Meydanı’nda yapılan CHP mitinginde partinin genel başkanı İsmet İnönü kürsüde.
Seçimleri Ragıp Gümüşpala ve arkadaşlarının yeni kurduğu Adalet Partisi’ne göre çok az bir farkla CHP kazanmıştı. Ekrem Alican’ın Yeni Türkiye partisi ve Alparslan Türkeş takviyeli Osman Bölükbaşı’nın CKMP’si yeterli oy alamamışlardı.
Cumurbaşkanı seçimi sorunsuz yaşandı. Cemal Gürsel zaten Tabii Senatör sayılmıyor muydu? Adaylığı da doğaldı. Biz onun genel seçimlerde Çankaya ilkokulunda sandık başında fotoğrafını çekerken sonucun böyle evrileceğinin herkes farkındaydı. Malûm etkili kişiler ve partiler Cemal Gürsel üzerinde uzlaşmış (ya da uzlaştırılmıştı).
Cumhurbaşkanlığı seçimleri Ozan Sağdıç, II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü yeni Cumhurbaşkanı seçiminde oy kullanırken fotoğraflamıştı. O günlerde mecliste oylama için biraz süslenmiş çöp sepetleri kullanılıyordu. Oyları çöpe atar gibi ironik bir manzara.
Zaman sancılı geçecekti. Örneğin, sırası geldi deyip, yaraların sarılması adına Celal Bayar affedilmiş, Yassıada mahkûmlarının cezaları da kısmen affa uğramış, kısmen de kaldırılmıştı. Bu durum, bazı heyecanlı yürüyüşlere neden olmuş, buna karşın başka bazı kişilerde ve özellikle gençlerde (ve olasılıkla cihet-i askeriyede) başkaldırı gibi algılanmıştı. O atmosfer içinde 24 Mart 1963’de 27 Mayıs yanlısı gençler, önce Zafer Meydanı’nda toplandılar, kendisini Demokrat Parti’nin devamı gibi göstermeyi yeğleyen Adalet Partisi’nin genel merkezine “Bayar Kayseri’ye” sloganları ile yürüyüp Genel Merkezi taşlamışlar ve tahrip etmişlerdi. Ortalığın sakinleşmesi için daha zamana ihtiyaç vardı.
Cemal Gürsel yedi yıllığına Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ne var ki 1966 yılı başlarında sağlığı bozulmuş ve hastalığı günden güne ilerliyordu. Görev yapamaz duruma gelmiş olması doktor raporları ile saptanınca Cumhurbaşkanlığına devlet protokolünün ikinci adamı Senato Başkanı’nın vekâlet etmesi gerekiyordu. O isim de İbrahim Şevki Atasagun idi.
4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel
Cemal Gürsel’in 1961’de Meclis Şeref Kapısı’ndan, Cumhurbaşkanı olarak çıkışında Ozan Sağdıç fotoğraf makinesiyle onu karşılamıştı.
Atasagun hekimdi ve asker kökenliydi. Tümgenerallikten emekliydi. 27 Mayıs’tan sonra sivil hayata yeniden geçişin ilk seçimi olan Ekim 1961 seçimlerinde Nevşehir’den senatör olarak seçildi. Mili Birlik komitesinin bütün üyelerinin tabii senatör sayıldığı ve onların başkanının Cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde elbette askerlerin hatırı sayılır bir etkinliği sürmekteydi. Atasagun Paşa da Senato başkanlığına seçilmişti.
Peki cumhurbaşkanlığına kim seçilecekti. Günün başlıca konusu gerçekten buydu. Cemal Gürsel Washington’daki Walter Reed Askeri Hastanesi’nde tedavide iken bir kriz geçirmiş, 26 Mart tarihinde Türkiye’ye getirilmiş ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde bakımına devam edilmekteydi. Hayatından umut kesilmiş, göreve dönmesinin mümkün olamayacağı hakkında heyet raporu çıkarılmıştı. Bu durum karşısında yeni bir cumhurbaşkanı seçmek gerekiyordu. Anayasa, adayın senatörler ve milletvekilleri arasından seçilmesini öngörüyordu. Senato’da “Tabii Senatör” titriyle eski Milli Birlik üyeleri bir yana, genel politika üzerinde askerlerin etkisi henüz tam silinmemişti. Partiler arasında mevcut Genel Kurmay Başkanı Org. Cevdet Sunay cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin bir orta yol olarak yatıştırıcı bir çözüm olacağı konusunda bir mutabakat sağlandı. Genel Kurmay Başkanlığı’ndan istifa ederek ordudan ayrılan Sunay kontenjan senatörü olarak atandı; 28 Mart 1966 tarihinde de cumhurbaşkanı seçildi.
Adalet Partisi saldırıya uğradı
Celal Bayar’ın Kayseri hapishanesinden salıverilmesini protesto eden gençlerin Kızılay’daki ilk Adalet Partisi genel merkezini taşlamaları ve tahrip etmeleri dönemin dikkati çeken olaylarından biriydi.
Ülkeyi yönetenlerin aile boyu röportajlarını yapmayı bir kez üstlenmiştik ya, hemen Sayın Sunay’ın Saraçoğlu mahallesindeki lojmanına koştum. Meclis’te ve Anıt Kabir’de icra edilen normal törenlerden hemen sonra, işe yeni First Lady Atıfet Hanım’ın Çankaya köşküne taşınmak üzere evini toplamasını fotoğraflamakla başladım. Kendisi çok içtenlikli bir hanımdı. Bana yardımı olmuştu.
Ama asıl röportaj, elbette köşke yerleştikten sonra, ailenin oradaki doğal yaşamından görüntüler sağlamakla gerçekleşecekti. Kısa bir süre sonra Köşk’ün özel kaleminden “Aile Boyu” röportaj için randevu talebinde bulundum. Makama sunulan buluşma isteğim bir iki gün sonrası için kabul edilmişti. Anılan günde Köşk’e gittiğimde bir süre için yaverler odasında konuk edildim. Saati gelince, “Buyurun” dediler, beni bilinen büyük salona aldılar. Daha önce sözünü ettiğim özel bölüm ağır kadife perdelerle kapalıydı. Arkasından fısıltılar ve bazı hareket sesleri geliyordu. İki yaver perdenin berisinde, adeta nöbetçi gibi neredeyse hazırol vaziyette beklemekteydiler. Beş dakika kadar bu şekilde bekledik. Nihayet içeriden bir işaret mi geldi nedir, yaverlerden her biri perdenin bir kanadını tutmuş, eşzamanlı olarak iki yana doğru adeta törensel bir havayla açmaya başladılar. Bir fanfar müziği eksik…
V. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay
Cumhurbaşkanı seçilişinden hemen sonra Cevdet Sunay merasim kıyafetiyle Anıtkabir’i ziyarete giderken Ozan Sağdıç bir anlığına önündeki çelenk taşıyan muhafızlar ve arkasındaki kortejle arasındaki mesafeden faydalanarak “kalabalıklar içinde yalnız” iken fotoğraflamıştı.
Ortaya çıkan manzara: Cumhurbaşkanı ve saygıdeğer eşleri bir kanepeye oturmuşlar. Arkalarında oğul, kız, damat, gelin; yanlarda ve kucaklarda torunlar, hazır bir fotoğraf karesi. “Hadi çek” dediler. Bir iki kare renkli, bir iki kare de siyah beyaz fotoğraf çektim. Biraz değişiklik rica edip bir fotoğraf daha çekmiştim. (Bu sayfada kanepesiz bu ikinci fotoğrafı kullanıyoruz) Sonunda “Tamam” denildi ve perde açıldığı şekilde kapatıldı. Yaverler odasına geçtik. “Hani” dedim, “aile boyu röportaj yapacaktık?” Yaver beyler “Cumhurbaşkanımız onu aile boyu fotoğraf anlamış. Bize talimatı bu kadar. Kendisini tekrar rahatsız edemeyiz” deyip işin içinden çıktılar.
Sunay’ın cumhurbaşkanlığı askerlerle siviller arasında tansiyonu emen bir süspansiyon gibi geçmişti. İlerleyen günlerde AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala vefat etmiş. Parti başkanlığına bir süre Sadettin Bilgiç vekalet ettikten sonra Demirel dönemi başlamıştı. Demirel “Altı kez şapkasını alıp gitmesi ve yedi kez şapkasıyla geri dönmesiyle” ünlenmişti. Artık İnönü-Demirel, Demirel-Ecevit günlerine kapı açılmıştı.
Aile boyu fotoğraf Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Ozan Sağdıç’a bir “aile boyu fotoğraf” pozu vermişti.
Seçim anılarının önü ardı kesilmez. Son olarak, ilginç bir seçim anısıyla bu bahsi kapatalım. O da Cevdet Sunay’ın görev süresinin sonlarına doğru ortaya çıkan yeni bir Cumhurbaşkanı seçimi öyküsü olsun.
12 Mart 1971’de askerler işlerin iyi gitmediğine, böyle giderse Türk ordusunun (doğal hakkı olan) kollama ve koruma görevini üstlenebileceğine dair bilinen muhtırası verilmiş, Demirel Başbakanlıktan istifa etmişti. Nihat Erim’e hükûmet kurma görevi verilmişti. Sunay’ın görev süresinin bittiği tarihte yeni seçime bu atmosfer içinde gidiliyordu. Gürsel ve Sunay uygulamalarından sonra kimi kafalarda Cumhurbaşkanlığı yolunun mutlaka genelkurmaydan geçeceği kanısı yer etmeye başlamıştı.
6 Mart 1971’den birkaç gün sonra genelkurmay başkanlığındaydık. Faruk Gürler istifa ile ilgili bir veda töreni düzenlemiş, kuvvet komutanı arkadaşlarının göğüslerine liyakat nişanı takacak. Paşaların paşası öyle heyecanlı ki, eline aldığı şiltlerden (belki de pek pratik değillerdi) hiçbirini arkadaşının göğsüne iliştiremiyordu. Ya çaresiz bir şekilde eliyle tutup acemice poz veriyor, ya da yerlere düşürüp, oralardan toplamaya çalışıyordu.
Veda töreni Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler veda töreninde kuvvet kumandanlarına büyük bir cidalle nişan takmaya çalışıyor.
Ertesi gün, bu defa TBMM Senato genel kurul salonundayız. Cumhurbaşkanı Sunay, Gürler’i senatör atamış, Paşa sivil olarak senatoyu şereflendirmiş. Onu getirip önce alelacele İsmet Paşa’nın yanına oturtuyorlar. “Hoş geldin, beş gittin” denilemeye fırsat bulamadan kaldırılıp başka bir yere oturtuluyor. Bu kez oturduğu yer, dirsek temasıyla bir başka senatör olan emekli Oramiral Fahri Korutürk’ün yanıbaşı.
O günlerde TBMM binasında sivillerden çok askerler dolaşıyordu. Seçim günü de askeri jetler Meclis’in üzerinden alçak uçuş yaptılar. Demirel ve Ecevit’in direnme kararları sonucunda askerlerin istediği olmadı. Gürler Paşa yeterli oyu alamadı. Belirli bir turdan sonra, Demirel ve Ecevit Genel Kurmay karargahına çağrıldılar. Demirel davete icabet etmedi. Ecevit ise, her ihtimale karşı valizini hazırlayıp eşiyle vedalaşarak gitmişti. Kendisini karşılayan Muhsin Batur ve diğer kuvvet komutanları sivil iradeye saygı duyduklarını, alınacak karara karşı koymayacaklarını ifade etmişlerdi. Buzlar çözüldü. Meclisler özgür oylarıyla yeni cumhurbaşkanını seçtiler. Gerçi Sayın Fahri Korutürk de asker kökenliydi ama Meclisin iradesi de iradeydi. Ve o yerine getirilmişti.
Olanlar Dimyat yolunda bulgurdan olan zavallı Faruk Gürler Paşa’ya olmuştu. Tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral ve orgenerallikten sonra bir de ‘Gümgenerallik’ diye bir rütbe daha varmış. Bunu herkes öğrenmiş oldu. İşin çok acı veren yanı, Gürler Paşa’nın çok geçmeden 23 Ağustos 1973’te kahrından ölmesiydi.
1970’lerin siyaset sahnesi Yakın bir gelecekte ne olacaklarını bilemeyen üç kişi. Emekli Orgeneral Faruk Gürler bir iki gün içinde Cumhurbaşkanı seçilip Çankaya’ya taşınacağından emin. Yanında oturan Emekli Oramiral Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanı olmak aklından bile geçmiyor. Ama sadece bir ay içinde Cumhurbaşkanı seçilecek ve Çankaya Köşkü’ne yerleşecek. Önlerindeki sırada oturan Nihat Erim’in bir suikasta kurban gitmesi ise 18 Temmuz 1980’de.
Beyazıt Yangın Kulesi’nden çekilen fotoğraf, 19. yüzyılın sonlarına ait izlenimi veriyor. Darulfünun gibi yapılar inşa edilmiş, kentin ahşap sokak dokusu hâlâ korunuyor ve kâgir hanlar görülüyor. 1865 Hoca Paşa yangınının izleri kapatılmış. 19. yüzyıl sonlarında yaygınlaşan, klasik Avrupa üslubunda cepheleri olan iş hanları henüz yok.
1- Adliye, Darulfünun, Meclis-i Mebusan: İstanbul siluetinde görülen bu büyük yapı Sultan Abdülmecid’in isteği ile Ayasofya’yı onaran İtalyan kökenli Fosatti Kardeşler tarafından 1850 yılı dolaylarında inşa ettirildi. 1933’te Adliye olarak kullanılırken yandı ve harabesi yıktırılarak ortadan kaldırıldı. 2000’li yıllarda Ayasofya’nın önündeki parsellerde yapılan kazılarda yapının temelleri ortaya çıkarıldı.
2- Nur-u Osmaniye Camii: Selatin camii, ismi ve banisi açısından da ilginçtir. Sultan I. Mahmut’un 1749’da inşaına başladığı bu külliye, ölümünden bir yıl sonra 1755’te tamamlandı. Mimar olarak, hakkında çok az şey bilinen Simeon Kalfa’nın adı geçer. Cami, banisinin adıyla anılmaz; ondan sonra tahta çıkan III. Osman onun külliyesindeki türbesine gömülmesine izin vermemiş, ayrıca Mahmudiye adı yerine kendi adıyla ilişkili “Nur-u Osmaniye” ismini tercih etmiştir. Avrupa sanatının etkileri ile şekillenen Osmanlı barokunun güzel bir örneğidir. Yarım oval şekildeki revaklı avlu, kentin son sultani revaklı avlusudur.
3- Vezir Hanı: Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından 1659-60’da inşa ettirilip 1894 depreminden hemen sonra onarıldı. Han Divanyolu üzerindeki Köprülüler Külliyesi’nin bir birimi olarak kabul edilir. İki avlusu ile iki katlı han yapısı, kentin en anıtsal ticaret yapılarından.
4- Sultan Ahmet Camii: 1610- 1617 arasında Sultan I. Ahmet tarafından Sedefkar Mehmet Ağa’ya inşa ettirilen cami, altı minaresi ile Osmanlı mimarisinde benzersizdir. Fotoğraftaki açıdan üç minaresi görülüyor. Diğer yöndeki minareler ise kısmen üstüste gelmiş.
5- Çemberlitaş / Konstantinus Sütunu: İmparator Konstantinus’un kendi adını taşıyan meydanın ortasında 328 yılında inşa ettirdiği bu sütunun porfir bloklarının Roma’dan getirtildiği kabul edilir. Yaklaşık 35 metre yüksekliğindeki sütunun üzerinde bir heykel, sonraları da bir haç olduğu bilinir. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde zarar gören bloklar demir çemberlerle sarıldığı için, anıtın Türkçe adı “Çemberlitaş” olmuştur.
6- Atik Ali Paşa Camii: Bosnalı Hadım Ali Paşa Camiinin ve çevresindeki külliyenin banisidir. Çemberlitaş’ın hemen yanındaki cami 1496 civarında inşa edilmiştir. Zaviyeli/Tabhaneli denilen erken devir camilerinden olan yapının kubbesi 18. yüzyıl civarında yenilenmiş olmalıdır.
7- Kapalıçarşı: İstanbul ve Akdeniz çevresinin en canlı ticaret bölgelerinden oluşan çarşı Fatih’in camiye çevirdiği Ayasofya’nın bakımı için vakıf dükkanlar olarak inşa edildi. 60 kadar sokak, üçbinden fazla dükkanı ile uzun zamanda oluşan yapılar topluluğudur. Fatih devrinde inşa edilen yapılar günümüze kadar depremler, yangınlar nedeniyle her devirde yenilenmiş, restore edilmiştir. Bedestenler ve hanların örtüsünde kurşun kullanılırken, sokakları kapatan tonozların ve dükkanların örtüsü kiremittir.
8- Sandal Bedesteni: Kapalıçarşı’nın küçük bedesteni olan yapı yirmi kubbelidir. 16. yüzyılda artan ihtiyaçları karşılamak için inşa edilen bedesten, Kapalıçarşı’nın en önemli yapılarından biridir.
9- Cevahir Bedesteni: On beş kubbe ile örtülü bedesten, “iç bedesten” ya da “eski bedesten” olarak da isimlendirilir. Yapının hem iç kısımda hem dışarıda küçük dükkanları olduğu anlaşılmaktadır. Fatih tarafından 1481’den önce inşa ettirildi.
10- Çuhacılar Hanı: 18. yüzyılda Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından inşa ettirilen han çuhacı esnafı ve idarecileri için tasarlanmıştı. Çuha üretimi yapan esnaf loncası da bu handa görev yapıyordu. Yangın ve depremlerde zarar gören yapı zamanla ciddi değişikliklere uğradı.
Sarıyer’in ardındaki vadide yer alan sular Osmanlı döneminde İstanbul’un en cazip mesireleri arasındaydı. Bunların en ünlülerinden olan Kestane, Hünkâr, Fıstık, Kızılcık, Çırçır suları Cumhuriyet’in ilk döneminde de canlılıklarını koruyordu. İçlerinde belki de en revaçta olanı Hünkâr Suyu’ydu. Burada her Cuma ve Pazar günleri musiki yapılırdı. Ses sanatçıları ince saz heyetleri eşliğinde “ailevi” konserler verirler; yerlere serdikleri hasır yaygılar üzerinde temiz hava-bol gıdadan yararlanan İstanbullulara hoşça vakit geçirtirlerdi. O zamanlar alkışlama adeti olmadığından “Varol”, “Nurol!” nidaları gazellere, kahkahalar peşrevlere karışır, hoş bir seda olarak İstanbul semalarına yükselirdi.
Muhtemelen 1950’li yıllarda çekilen fotoğraf, kentin son dönem tarihi açısından oldukça ilginç veriler içerir. Osmanlı döneminin sonlarında yavaş yavaş kente dahil olan bölgede bulunan anıtlar cumhuriyet tarihi için de önemlidir. Kentin, hatta devletin önemli “sorunlarından” biri olan meydan, bitmek tükenmek bilmez tartışma konularının merkezindedir. Topçu Kışlası’nın yıkımı; İnonü heykelinin buraya yerleştirilmek istenmesi; Atatürk Kültür Merkezi’nin inşası, yanması, yenilenmesi tartışmaları; meydanın bir köşesine inşa edilmesi istenen Taksim Camii’nin tartışmaları; 1 Mayıs kutlamaları, olayları ve sonrasında bu meydanda kutlama yapma çabaları; Topçu Kışlası’nın yeniden inşası gibi konular hâlâ tartışılır.
1- Dolmabahçe Sarayı: 19. yüzyılın ortalarında inşa edilen sahil sarayı ve önünde bulunan küçük meydanın köşesinde saat kulesi.
2- Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Camii: Sultan Abdülmecid tarafından annesinin adına inşa ettirilen cami, saray ile benzer üslupta ancak daha sade cephelere sahiptir.
3- Gümüşsuyu Kışlası: Etraftaki diğer kışlarla birlikte Dolmabahçe Sarayı’nı koruma amacıyla inşa edildiği düşünülebilir. İnşaat Sultan Abdülmecid döneminde başlanmış, bir süre ara verildikten sonra Sultan Abdülaziz zamanında tamamlanmıştır. Yapıyı kullanan Muzika-i Hümâyun adıyla da tanınan kışlaya 1920’li yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesi taşınmıştır. Günümüzde bu üniversitenin Gümüşsuyu yerleşkesi olarak kullanılmakta.
4- Atatürk Kültür Merkezi: Devlet Opera ve Balesi ile Devlet Tiyatroları’nın kullanımı için 1946’da inşa edilmeye başlanmış, ancak 1969’da tamamlanıp açılan yapı bir yıl sonra geçirdiği bir yangında harap olmuştur. Mimarı Hayati Tabanlıoğlu’dur. Hemen başlayan onarım ancak 1978 yılında tamamlanabilmiştir. Uzun inşaat süreci ve yangın sonra onarım çalışmaları, yapıyla ilgili bir çok tartışmaya yol açmıştır. 1999’da Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararı ile korunması gerekli kültür varlığı ilan edilmiş; 2008’den itibaren etkinliklere ara verilen yapının restorasyonu için projeler hazırlanmış; ancak 2018’de Murat Tabanlıoğlu’nun hazırladığı bir proje ile yeni bir yapının inşaına karar verilmiştir. Yıkım çalışmaları devam etmektedir.
5- Alman Konsolosluğu: 1870’te ilk inşa edildiğinde, köşelerde bulunan kartal heykelleri nedeniyle “Kartallı Saray” adıyla biliniyordu. Ayaspaşa Müslüman Mezarlığı yerine inşa edilmişti. Bahçesinde bir grup mezar hâlâ korunmaktadır. Haliç’e, Boğaz’a ve suriçi İstanbul’a hâkim manzarasıyla, kentin en etkileyici elçilik binalarından biri.
6- Taksim Gezi Parkı: 1930’lu yıllarda artık bakımsız olan Topçu Kışlası yıktırılarak yapılan parkın bugün yetişkin olan ağaçları henüz küçük birer fidan görünümünde. Park, anıtsal mermer merdivenlerle Taksim Meydanı’na açılmakta. 2013’te parkın yerine eski Topçu Kışlası’nın rökonstrüksiyonu için projeler yapılınca başlayan protesto gösterileri “Gezi Olayları” adıyla anılıyor.
7- İnönü Heykeli Kaidesi: Gezi Parkı’nın Taksim Meydanı’na bakan kısmında düşünülen heykelin kaidesi 1940’lı yıllarda hazırlanmıştı. Belling tarafından hazırlanan bronz heykel buraya hiçbir zaman yerleştirilmemiş; Cumhuriyet Anıtı’ndan daha büyük bir İnönü heykelinin uygun olmayacağı düşünülmüştür. Uzun yıllar depolarda kalan bronz anıt, 1980 başlarında Maçka-Taşlık’taki küçük parka yerleştirildi.
8- Cumhuriyet Anıtı: Avusturyalı heykel sanatçısı Pietro Canonica tarafından yapılmış, mermer kaidesi Mongeri tarafından oluşturulmuştur. Açılışı 1928’de yapılan anıt, Mustafa Kemal’le birlikte Kurtuluş Savaşı’nı ve cumhuriyet devrimlerini anlatır.
9- Maksem ve Sarnıç: 18. yüzyılın başlarında Haliç’in kuzey kıyılarında hissedilen su sıkıntısını gidermek için büyük bir proje hazırlanmış, kente gerilen su burada büyük bir depo içinde biriktirilmiştir. Bunun önünde mahruti bir külah ile örtülü sekizgen mekan bir maksem yapısıdır. Buraya getirilen su, Kasımpaşa, Galata ve Beşiktaş semtlerine dağıtılıyordu. Bu nedenle bölge zamanla Taksim adını almıştır. Tesis bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sergi salonu olarak kullanılmaktadır. Sarnıcın önünde görülen tramvay deposunun yerinde, bugün Taksim Camii inşaatı yükseliyor.
10- Surp Hovhan Vosgiperan Katolik Ermeni Kilisesi: 19. yüzyılda Katolik Ermeni cemaati için bir Fransız hastahanesi yanında inşa edilmiştir. Sekizgen yapı kentin en ihtişamlı kiliselerinden biridir. Mimarları Garabetçiyan Kardeşler’dir.
11- Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi: 1880’li yıllarda eski bir Rum mezarlığı üzerine inşa edilmiştir. Geniş bahçe içindeki kilise eklektik üsluptadır. Birçok mimari unsur yapının cephelerinde takip edilebilir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın sonlarından itibaren özellikle azınlıklar tarafından ve ekseriyetle Trakya illerinde “Amele Bayramı” olarak kutlanan 1 Mayıs, 1912’de ilk kez İstanbul’da da kutlanmıştı. Daha sonra savaşlar, sıkıyönetim ilanları, işgal kuvvetlerinin baskılarıyla sık sık aksayan kutlamalar, 1924’te yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Kanunu ile hepten yasaklandı. 1935’te çıkartılan Ulusal Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile 1 Mayıs, Bahar Bayramı ilan edildi. O gün okullar tatil olacak, işçiler bir günlük ücretli “istirahat” yapacaktı. 1942 yılının 1 Mayıs’ında bir grup genç, zamanın henüz betona teslim olmamış Mecidiyeköy’ünde, kır çiçeklerinin arasına uzanmış, baharın tadını çıkarıyor.
Erken Cumhuriyet döneminin ekonomik ve sosyal sembollerinden biri olarak üretime geçen ve giderek gelişen şeker fabrikaları, bugünlerde hızla satılıyor, özelleştiriliyor. 1930’lu yıllarda Türkiye’ye gelen ve Yüksek Ziraat Enstitüsü’nde bölüm başkanı olarak yıllarca öğrenci yetiştiren Prof. Dr. Otto Gerngross, şekerin Türk ekonomisi ve insanı için neden önemli olduğu anlamış, anlatmıştı.
Eski tarihli kimi kayıtları karıştırırken, eğitim alanında ülkemize hizmette bulunan bir Alman profesörün çalıştığı yıllara ait bir fotoğraf albümünün, torunu tarafından Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi müzesine armağan ettiğine dair bir haber gözüme ilişmişti. Sütunlarımız “Fotoğrafik Hafıza” ile ilgili olduğuna göre, böyle bir habere konu olan albümün ardına düşmemek olmazdı. Hemen adı geçen müzeye koştum. Orada müzeler kurması ile ünlenmiş olan eski dost Servet Sarıaslan hanımefendi aradığım albümü önüme sermekle yetinmedi, aşağı yukarı aynı fotoğrafları içeren bir dosyaya daha dikkatimi çekmiş oldu.
Ankara’da henüz bir üniversite yokken, Atatürk bazı okulların açılmasına önayak olmuştu. 1924 yılında Hukuk Mektebi ve Musiki Muallim Mektebi, 1929’da Gazi Terbiye Muallim Mektebi gibi okullardan sonra Ekim 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün temelleri atıldı. O sıralarda Almanya’da Hitler rejimine ters düşen çok değerli kimi biliminsanları ya yurtdışına sürülüyorlar ya da kendileri kaçıyorlardı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti bu insanlara sahip çıktı. Vatansız kalan bu değerli kadro Türkiye’yi yeni vatanları bildiler. Görev aldıkları eğitim kurumlarında yurdumuza yeni elemanlar kazandırmak üzere içtenlikle ve canla başla çalıştılar.
Gerçi Ankara’da Abdülhamit zamanında yapılmış bir Ziraat Mektebi vardı. Hatta 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa burada kalmış ve bu taş bina Kurtuluş Savaşı’nın ilk genel karargâhı olmuştu. Ziraat Mektebi tarım alanında gelişme sağlayacak iyi bir girişimdi, ancak lokal etkisi ile yetersizdi. Türkiye’nin tüm ülkeyi çağdaş uygarlıklar düzeyine taşıyacak, tarım ve endüstri kalınmasına hizmet verecek elemanlar yetiştirmek için bilimsel düzeyi yüksek bir eğitim kurumuna gereksinimi vardı. İşte Atatürk zamanında, 1933 yılında hizmete konulan Yüksek Ziraat Enstitüsü bu amaçla kurulmuştu.
Rektör atanan bu ilk yüksek öğretim kurumunda Ziraat, Baytarlık, Tabii İlimler, Orman ve Ziraat Sanatları fakülteleri bulunuyordu. Leibzig Üniversitesi’nden Prof. Dr. Friedrich Falke’nin rektör olarak atanmasıyla, çoğunluğu Alman profesörler olmak üzere, Türk asistanlarla 1933 yılında eğitim vermeye başlamıştı.
Otto Gengross yönetimindeki Yüksek Ziraat Enstitüsü, eğitim kalitesi bakımından dönemin oldukça ileri bir noktadaydı. Amfi tipi dershaneleri vardı ve öğrenci başına mikroskop düşebilirdi
Prof. Dr. Otto Gerngross, kadrodaki ilk bölüm başkanlarından biriydi. 1882 Viyana doğumluydu, ancak daha sonra Berlin Teknik Üniversitesi’nde profesör olunca Alman vatandaşı olmuştu. Kimyagerdi; 1932’de kendi üniversitesi onu Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne görevli olarak göndermişti. Ankara’ya gelişinde Gazi kendisini kabul etmiş ve ona işe başlamadan önce birkaç ay Türkiye’yi dolaşmasını, ülkenin coğrafyasını, iklimini, insan yapısını ve üretim olanaklarını iyice görüp anlamasını salık vermişti. Nitekim profesörümüz rehber eşliğinde dört-beş ay kadar dolaşmış. Dolaştığı yerlerden bazı ilkel endüstri ürünleri ve hammaddeler toplamış. Halen onun Gaziantep’ten devşirdiği maroken benzeri işlenmiş bazı deri örnekleri, arkasında kendi el yazısıyla tasnif edildiği şekilde Ziraat Fakültesi Müzesinde yer almaktadır.
Gerngross, görev süresi bitiminde, yani 1938’de (bir anlamda tezkere bırakarak) Türkiye’de kalmaya kadar verir ve görevine devam eder. Ancak 1943’te, 2. Dünya Savaşı’nın sonunun görünmeye başladığı günlerde politika gereği Almanya’ya savaş ilan etme sürecinde Alman uyrukluların enterne edilme ihtimali belirince sözleşmesi uzatılmaz, dolayısıyla oturma izni geçersiz sayılır. Mesleğini Filistin’de sürdürmek zorunda kalır.
Ankara Üniversitesi kurulunca enstitü, Ziraat Fakültesi adıyla üniversiteye bağlandı.
Artık savaş bitmiştir. Dünya yeni bir huzurlu döneme girme yolundadır. 1946’da Ankara Üniversitesi kurulmuş, Yüksek Ziraat Enstitüsü ‘Ziraat Fakültesi’ ve ‘Veterinerlik Fakültesi’ şeklinde A.Ü. bünyesine geçmiştir. Üniversitenin yeni fakültelerinden biri Fen Fakültesi olacaktır. Ülkenin kalkınma hamlesinde önemli bir yer tutacak olan Kimya mühendislerinin yetiştirilmesi amacı ile Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü Kuruluş kararnamesi 17.09.1943 tarihinde kabul edildi. 1948-1949 öğretim yılında “Sınai ve Tatbiki Kimya Enstitüsü” kurulmuş, başına Otto Gerngross atanmıştı. Kendisi 1966’daki vefatına dek kimya profesörü olarak burada hizmete devam etti. Bugün Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatıyor.
Gerngross’un bir kızı vardı. Ziraat fakültesi profesörlerinden Dr. Haydar Bağda ile evlenmişti. Yazımızın başında sözünü ettiğimiz fotoğraf albümünü fakülte müzesine bu çiftin halen Almanya’da yaşayan oğulları Engin Bağda armağan etmişti. Armağan edilen sadece bu albüm değildi. Yanında Gerngross’un şahsına ait mikroskopu da vardı. Bu mikroskop profesöre kayınpederi tarafından evlenirken armağan edilmişti.
Prof. Gerngross’un kişisel mikroskobu da fakülte müzesinde sergilenen objelerden biri.
Bahsi geçen albümün sahibi Prof. Dr. Otto Gerngross adına aşinaydım. Fen Fakültesi’nde okumuş bir arkadaşımız bu hocanın ilginç kişiliğini, ders anlatışını ve en önemlisi Türkiye’nin çağdaşlaşması ve kalkınması konusunda samimi bir inançla verdiği dersleri anlatmıştı. Hani bizde tümceleri birbirine bağlarken “yani” sözcüğünü diline pelesenk etmiş kişiler vardır ya; Almanca’da da aşağı yukarı o anlama gelen, “öyleyse” gibi bir anlam taşıyan “also” sözcüğü var. İşte bu profesör, dersini Türkçe de verse her tümceye bu sözcükle başlarmış ve onun dilinde bu Almanca sözcük “alzo bu gibi” şeklinde yankılanırmış!
Evrensel teknik terimlerin Türkçe karşılığını sözlüklerden bulup ezberler, o şekilde kullanmaya özen gösterirmiş. Koridorda karşılaştığı öğrencilerine Almanca, Fransızca bir terimin Türkçesini sorar, eğer öğrenci doğru ama sözlüktekinden farklı bir yanıt verirse “Alzo bu gibi, sen hiçbir şey bilmiyor” dermiş.
Şimdi sözü Prof. Dr. Otto Gerngross’un A.Ü. Fen fakültesinde verdiği derslerinden söz edelim. Araştırmaları genellikle gıda kimyası üzerinedir. Örneğin Türkiye Üzümlerinin Kıymetlendirilmesi adında kapsamlı bir kitabı mevcut. Bizzat kendisi Buzbağ şarabını inanılmaz güzellikte bulur, her gün ondan bir iki kadeh tüketirmiş. Naklen duyduğumuza göre hocanın özellikle şeker sanayii konusunda ısrarcı bir duyarlılığı varmış. “Pancar üretiminin bu ülke için çok çok kritik yaşamsal bir önemi vardır” dermiş. “Also dostlarım, şeker sanayiini destekleyen politikaların kesintisiz sürdürülmesi gerekir” der; pancar şekerinin Türkiye iklimi ve coğrafyası bakımından bulunmaz bir nimet olduğunu söyler; gerek tarımsal, gerek endüstri alanında entegre bir kalkınma, zenginleşme aracı olması yanında sosyal yönden de kaliteli insan yetiştirme potansiyeli olduğundan söz edermiş.
Evrensel teknik terimlerin Türkçe karşılığını sözlüklerden bulup ezberler, o şekilde kullanmaya özen gösterirmiş. Koridorda karşılaştığı öğrencilerine Almanca, Fransızca bir terimin Türkçesini sorar, eğer öğrenci doğru ama sözlüktekinden farklı bir yanıt verirse “Alzo bu gibi, sen hiçbir şey bilmiyor” dermiş.
Prof. Dr. Otto Gerngross Yüksek Ziraat Enstitüsü’ndeki çalışma odasında. Almanya’dan göç edip Türkiye’ye gelen bilim adamından olan kimyager Gerngross’un, Türk tarım ve üretiminde ciddi katkıları oldu.1935’te Türkiye Üzümlerinin Kıymetlendirilmesi adlı bir de kitap yayınlamıştı.
Şimdi sözü Prof. Dr. Otto Gerngross’un A.Ü. Fen fakültesinde verdiği derslerine getirelim. Araştırmaları genellikle gıda kimyası üzerinedir. Örneğin Türkiye Üzümlerinin Kıymetlendirilmesi adında kapsamlı bir kitabı mevcut. Bizzat kendisi Buzbağ şarabını inanılmaz güzellikte bulur, her gün ondan bir iki kadeh tüketirmiş. Naklen duyduğumuza göre hocanın özellikle şeker sanayii konusunda ısrarcı bir duyarlılığı varmış. “Pancar üretiminin bu ülke için çok çok kritik yaşamsal bir önemi vardır” dermiş. “Also dostlarım, şeker sanayiini destekleyen politikaların kesintisiz sürdürülmesi gerekir” der; pancar şekerinin Türkiye iklimi ve coğrafyası bakımından bulunmaz bir nimet olduğunu söyler; gerek tarımsal, gerek endüstri alanında entegre bir kalkınma, zenginleşme aracı olması yanında sosyal yönden de kaliteli insan yetiştirme potansiyeli olduğundan söz edermiş.
Türkiye’de şeker daha önce hiç üretilmedi denilemez. Şekerhane denilen basit imalathanelerde Akdeniz ikliminin sıcak bölgelerinden kamış getirilerek az miktarda şeker üretilmişti. Ama şekerin Avrupa’da pancardan üretiminin yaygınlaşmasına karşın, bizde bu tarz endüstriyel üretim bir türlü mümkün olamamıştı. 17 Şubat 1923 tarihinde toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde açılış konuşmasını yapan Mustafa Kemal Paşa “Yeni Türkiye’mizi lâyık olduğumuz düzeye eriştirebilmemiz için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Tarımımızı ve sanayimizi güçlendirmek zorundayız” dedi mi, demedi mi?
İlk adım, sonradan ‘Şeker’ soyadını alacak olan Molla Nuri Efendi adında Uşaklı bir köylü tarafından atıldı. 1923’te arkadaşlarıyla birlikte 600 bin lira sermayeli “Uşak Terakki Ziraat AŞ”yi kurdular. İlk fabrikanın temeli ancak 1925’te bu ortaklık tarafından atılabildi ve üretime 17.12.1926 tarihinde başlandı. Uşak’ta bu işin yoluna sokulduğu sıralarda bir de 500 bin lira sermayeli “İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş.” adında bir şirket daha kurulmuştu. Şirketin ortakları Türkiye İş Bankası AŞ, Ziraat Bankası ve Trakya illeri özel idare müdürlükleri ile bazı özel şahıslar idi. 1925’te Alpullu Şeker Fabrikası’nın temeli atıldı ve Uşak Şeker Fabrikası’ndan da önce ilk şekerini üretti. Bu bakımdan 1926 yılı, ülkemizde şeker sanayinin başlangıç yılı kabul edilir. Bu iki girişimi diğerleri izledi. 1933’te Eskişehir ve 1934’de de Turhal Şeker Fabrikalarının işletmeye açılmasıyla şeker fabrikası sayımız dörde yükseldi. 1935’te mevcut dört fabrikayı bünyesine alan Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ (Türkşeker) kuruldu. Halkımız yıllarca bu dört fabrika ile iftihar etmişti.
Otto Gengross, verdiği derslerde pancarın ideal bir hayvan yemi olmanın yanında şekere, sanayi alkolü ve türevlerine dönüşen bir ürün olduğunu vurgulamıştı
Profesör Gerngross derslerinde aynen şunları söylüyordu: “Pancardan şeker üretiminin amacının sadece şeker elde etmek şeklinde düşünülmesi yanlıştır. Türkiye geniş topraklara sahip. Halkın çoğu kırsal alanlarda, köylerde yaşıyor. Kalkınma gayreti içinde bir ülke. Görüyorum ki İstanbul çevresi ve Trakya, Anadolu insanları için bir cazibe merkezi. Önlenemez bir iç göç başlarsa önce bu bölgedeki yoğunluk ülke için bir felaket olur”.
Geleceği görmüş bu biliminsanı şöyle devam etmişti:
“Anadolu insanına bulunduğu yerlerde istihdam sağlanmalıdır. İlk çare köylünün tarım yoluyla toprağa bağlanmasıdır. Pancar üretimi en akıllı seçimdir. Bu topraklar buna uygun. Pancar diğer ürünlerin aksine toprağı azotla besler. Bir sonraki dönemde tahıl ekimi yapılırsa ürün daha bereketli olur. Sulu tarım olduğu için yeraltı sularının çıkarılması için bir yan sanayi gelişecektir. Gerek pancarın fabrikaya nakli, gerek şekerin dağıtımı için ulaşım sektörü gelişecek, yeni bir istihdam alanı yaratılacak. Pancarın küpesi ideal bir hayvan yemidir. Bu sayede hayvancılık gelişecek. Buna bağlı olarak süt sanayii kurulacak, süt ürünleri işlenecek. Pancarın şurubundan sadece şeker üretilmez, sanayi alkolü ve onun türevleri de üretilir, o da ayrı bir kazanç. Sonunda bol bol şekeriniz olur. Halkınız beslenir, fazlasını da satarsınız. Şekeri diyelim ki fabrika fiyatına, hatta maliyetinin altında satmanız bile entegre sanayinin sağladığı istihdam olanakları ve diğer kazançlar gözönüne alınacak olursa, zarar sayılmaz. İhracat da önemlidir. Dünya piyasasına ucuz mal sürmek o ülkenin itibarını artırır. Diğer ürünlerinize de yol açılır”.
Görülüyor ki Prof. Dr. Gerngross pancardan şeker üretimini kalkınmanın en temel öğelerinin en başında görmekte idi. Vatanımızı vatanı bilen ve ebediyen bu topraklarda yatacak olan değerli hocamızın vasiyet gibi sözlerine biraz kulak versek mi, ne dersiniz?
Büyük bir şehri önemli bir coğrafi bölgeye bağlayan bir tren hattının tarih sahnesinden sessizce çekilip unutulması nadir rastlanılır bir durumdur. 1914’te inşa edilen, İstanbullularca “Kağıthane Treni” olarak adlandırılan Haliç-Karadeniz Sahra Hattı’nın 1950’lerden itibaren başına gelen tam da bu. Üstelik bu hat Türkiye’nin kader anlarında tarihi roller üstlenmiş: Ağaçlı kömürleri Haliç’e bu hattan taşınarak 1. Dünya Savaşı’nda İstanbul’un elektriksiz kalmasının önüne geçilmiş; işgal yıllarında Anadolu’ya silah ve mühimmat yine bu hat kullanılarak kaçırılmış. Üç değerli araştırmacı tarafından 18 yılllık kılı kırk yaran bir çalışmayla hazırlanan Kayıp Bir Demiryolunun İzinde isimli kitabın ve konu edindiği gizemli demiryolu hattının fotoğraflarla ilginç hikayesi…
Haliç Karadeniz Sahra Hattı’nda çalışan bir lokomotifin Ayvad Kemeri’nden geçişini gösteren bir hatıra fotoğrafı.
‘Kayıp tren’ nasıl kitaplaştı?
Prof. Dr. Emre Dölen, koleksiyoner Mert Sandalcı ve gazeteci Hüseyin Irmak’ın ortaklaşa yürüttüğü 18 yıllık çalışma, Kayıp Bir Demiryolunun İzinde ismiyle Kâğıthane Belediyesi’nce 2015’te kitaplaştırıldı. Mert Sandalcı’nın editörlüğünde yayımlanan kitap, İstanbul tarihinin kayıp sayfalarını aralıyor.
İstanbulluların “Kâğıthane Treni” olarak adlandırdığı kayıp trenin işgal yıllarında Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmasında da görev yaptığı, bu kitap için yapılan araştırmalar sırasında ortaya çıkarılmıştı. Haliç silah depolarından tren ile gece Ağaçlı- Karaburun’a çıkarılan mühimmatın buradan da bir yıl boyunca teknelerle İnebolu’ya aktarılma hikâyesine kitapta ayrıntılarıyla yer veriliyor.
Karaburun’dan Terkos’a kömür taşıyan dekovil, bir süre de yöre halkını denize ulaştırmakta kullanılmıştı. Bu nedenle, 1950’li yıllarda “banyo treni” olarak adlandırılıyordu.
Bir mikro tarih çalışması olan eser; 1. Dünya Savaşı koşullarında şehrin elektriksiz kalma tehlikesini bertaraf etmek için Ağaçlı kömürlerinin Haliç’e taşınma öyküsünü de tüm yönleriyle aktarıyor. Yıllar süren takiple ulaşılan birçok fotoğraf ilk defa bu kitapta gün yüzüne çıkıyor.
Kayıp hattın günümüzdeki güzergâhını hava fotoğrafları ile okuyucuya sunan kitap, karşılaştırma için demiryolunu gösteren eski haritaları kullanıyor.
Bütün bir hattan günümüze kalan tek ray parçası 2003’e kadar Odayeri’nde bir dere üstünde köprü vazifesi görmüştü. Şimdi Kâğıthane Açık Hava Müzesi’nde sergileniyor.
Trenin vaktiyle kullandığı rotanın yerden de fotoğraflandığı çalışma, 1950’ye gelindiğinde başlayan kayboluşun izlerini de sürüyor.
Lokomotif ve vagonların kitapta yer alan çizimleriyle birlikte yayımlanan teknik metin ise Alan Prior isimli bir demiryolu teknikeri tarafından hazırlanmış. Çizimlerde bire bir ölçü verildiği için maket yapımına da olanak sağlayan çalışma, Prof. Dr. Emre Dölen, Mert Sandalcı ve Hüseyin Irmak’ın yazılarının yan ısıra 1915’lerde Ağaçlı Ocak Müdürlüğü yapan Şevki (Sevgin) Bey’in ayrıntılı hâtıratına da yer veriyor. (Hüseyin Irmak).
Hattın en büyük istasyonlarından biri olan Kâğıthane istasyonu önünde hat kumandanı Yüzbaşı Muhsin Bey (sağ önde), hat müfettişleri ve personelden subaylar ile birlikte hatıra fotoğrafında. Arka planda Kâğıthane Kasr-ı Hümâyunu binaları görülmektedir.
Demiryolunun yapım aşamasında hat çalışmalarını fotoğraflayan Hasan Mukadder Dölen (sağ başta ayakta), bu defa kendisini fotoğraflattırmış.
8+500 kilometre civarında Hasan Mukadder Bey’in objektifine poz veren teftiş heyeti üyeleri.
Hattı fotoğraflayarak şehir tarihine yönelik özgün bir miras bırakan Hasan Mukadder Dölen Bey’in (ön sağda) drez üzerinde çektirdiği bir diğer hatıra fotoğrafı.
Trenler Yeşilköy Şömendöfer Alayı depolarında. Burada, hattı Kâğıthane’de işletecek olan personele eğitim verilmektedir.
Yeşilköy’den Sirkeci’ye demiryolu ile getirtilen 71 A numaralı lokomotif, vinçle sahile indiriliyor.
Haliç-Karadeniz Sahra Hattı’nın 0 +000 kilometresi. Fotoğrafta başlangıç noktasındaki yükleme-boşaltma alanı ve arka planda Silahtarağa Elektrik Fabrikası görülüyor.
Kâğıthane İstasyonu’nda 1916 sonrasına ait bir karşılama töreni fotoğrafı. Hazırlıklara bakılırsa önemli birileri bekleniyor.
99 B numaralı lokomotif ve makinisti Kâğıthane Köyü istasyonunda, yola çıkmaya hazır vaziyette.
Dekovil Kemerburgaz Kemeri’nden (Kırık Kemer, Kovuk Kemeri, Eğri Kemer) geçiyor. Kemerburgaz İstasyonu’ndan Uzun Kemer’e doğru bir bakış (altta).
35+750 kilometrede Kömürcüpınar İstasyonu’nda hat kumandanı Yüzbaşı Muhsin Bey (sağda), Şömendöfer Kıtaları Müfettişi Kaymakam Haydar Bey (kıravatlı), Nafia Nezareti Müsteşarı Muhtar Bey ile birlikte.
Hattın 3+200 kilometresinde bulunan ve güzergâhtaki en büyük istasyonlardan biri olan Enver Paşa (Kâğıthane) istasyonu. Ağaçlı’dan yüklü gelmiş trenin törenle karşılanış anı. Büyük ihtimalle hattın açılış ve kömürün ilk getiriliş günü.
Dört açıklıklı bir ahşap köprünün üzerinde drezin geçişi.
Sekiz erkek dört kadından oluşan yabancı bir heyet Kemerburgaz İstasyonu’nda bir molada.
Varlıklı gençler hattın üzerinde bulunan küçük bir demiryolu köprüsünü lüks bir otomobille geçmeye çalışıyor…
Köprü geçilmiş, engel aşılmış, otomobilin hasar kontrolleri yapılıyor…
Otomobilli çift dekovil hattını takip ederek Kemerburgaz’a doğru yollarına devam ediyor…
Onunla ilk defa 50’li yılların sonunda Akbaba dergisinde karşılaştım. Yaptığım karikatürleri beğenmemiş, “espri mi bu yani” demişti. Beni engellemesiyle hayat çizgime yeni bir yön veren Aziz Nesin zamanla “Aziz Abi” ve dostum oldu. 60’lı, 70’li yılların unutulmaz anıları…
Akşehir’de hatıra fotoğrafı
Aziz Nesin, eşi Meral Çelen ve şair-yazar Sunullah Arısoy ile birlikte Akşehir’deki Nasrettin Hoca türbesini ziyaret ediyor.
Küçüklüğümde çocuk dergileri kadar mizah dergilerine de düşkündüm. Gazetelerden karikatürler keserdim. 1946 yılı olmalı; Buca Ortaokulu’nda yatılı öğrenci olarak okurken Markopaşa çıkmaya başlamıştı. Çıkaranların başında Sabahattin Ali vardı. Babamın Sabahattin Ali ile ilgili uzun süreli dostluk anıları bulunuyordu. Okuyunca da tiryakisi olmuştum. Okuduktan sonra da katlar, yatakhanedeki dolabıma koyardım.
Okulda başka şubeden bir arkadaşım vardı. Biraz öne çıkmayı seven, çokbilmiş bir arkadaştı. Yatılı öğrencilerin çalışma saatlerinde sınıflarımız birleştirilirdi. O arkadaş elimdeki dergiyi görünce. “Niye okuyorsun bunu” dedi bana. “Hoşuma gidiyor, güldürüyor beni” dedim. Arkadaşım işaret parmağını bana doğru uzatarak “Unutma ki dostum, zehri hiçbir zaman teneke kupa ile sunmazlar, altın kupalarla sunarlar” dedi. Bacak kadar çocuklarız. Bu kadar fiyakalı bir lâfı nereden bulup da söyledi, şaşıp kaldım. Hani “şeytan bunun neresinde” diye bir türkü var ya, ben de şu Markopaşa’nın neresinde zehir var diye baktım baktım, bulamadım. Bu arkadaşım, ilerde TRT Genel Müdürü olan Cengiz Taşer idi. Her neyse, demem o ki Aziz Nesin’in yazılarıyla ilk kez o çağda tanışmıştım.
Aziz Nesin’den Hoca’ya saygı Aralarında yüzyıllar vardı; ama ikisi de Türk mizahının büyük isimlerindendi. Aziz Nesin, Nasrettin Hoca türbesine saygı ziyaretinde.
Lise çağlarında zamanın karikatüristlerini izleye izleye heveslendim, ben de çizmeye başladım. 1955’te İstanbul’da Umum Fotoğrafçılar Derneği’nin kâtibiyim. Çizdiklerimi Tef dergisinde Altan Erbulak’a göstermiştim. O da bana “İnsanları Karagöz figürü gibi hep profilden çizmişsin. Onlara biraz derinlik katalım” dedi; çizgilere nasıl perspektif ekleneceğini gösterdi. Yelpaze adında bir resimli roman dergisi vardı. Tek bir sayfasını da mizaha ayırmışlardı. Tuttum, oraya bir karikatürümü gönderdim; hemen basıldı. Ondan cesaret alarak, en kıdemli mizah dergisi Akbaba’nın yolunu tuttum. Yazıişleri müdürü Selâmi Münir Yurdatapan idi. Karikatürlerimden üç tanesini alıkoydu. Hemen o hafta üçü birden yayımlandı. Derginin Klodfarer Caddesi’ndeki idarehanesine koştum. Selâmi Bey’in odasına iki koridor dolaşılarak ulaşılıyordu. Hazret beni karşısında görünce ayağa kalktı. “Gel benimle” dedi “önce patronu bir ziyaret edelim.” Koridorları yeniden dolaşıp ön taraftaki Yusuf Ziya Ortaç’ın odasına götürdü.
‘Aziz Abi’
Aziz Nesin’in çok beğendiği, “kendisini olduğundan genç gösteren” kareler.
Selâmi bey patronuna “o çocuk geldi” dedi ve beni öne sürdü. Patron da tam patron ha! Kelli felli bir adam. Beni karşısına aldı, önce sorguya çekti. Kimmişim, nereliymişim, nerede yetişmişim gibi sorular. Sonra arkasındaki kasayı açtı, aralığından bir zarfa bir şeyler koydu, bana uzattı. “Al bunu cebine koy bakalım” dedi; “yeni işlerini bekliyorum” sözüyle beni uğurladı.
Selâmi Bey’in odasına döndüm. İlk sorusu “kaç para verdi” olmuştu. “Bilmiyorum ki” dedim. Zarfı açtık, içinden 18 lira çıktı. Kıdemli yazıişleri müdürü “En yüksek barem. Turhan’a filân da bunu veriyor” dedi. Sonra bir ağabey edasıyla bana karikatür çizmeye devam etmem nasihatini verdi. “Buraya gelenlerin hiçbiri geldikleri gün senin kadar güçlü değildi” sözleriyle beni yüreklendirdi. Yusuf Ziya’nın elinden aldığım para, benim basın organlarından aldığım ilk telif ücretiydi ve o bakımdan manevi bir değeri vardı.
Aradan bir süre daha geçmişti. Bir miktar karikatür çizmiştim. Çoğu yazısız, tezatları yansıtan işlerdi. Akbaba idarehanesine gittim. İlk koridorun başına bir masa koymuşlar, arkasında bir adam oturuyor. “Karikatürlere artık bu bey bakacak” dediler. Ben karşısında sigaya çekilmiş gibi ayakta duruyorum. Her bir karikatürümü eline aldıkça dudak büküyor. “Espri mi yani bu” diyor, “çocukça” diyor, “basılacak şey mi bu” diyor, daha neler… Adam beni ezdikçe eziyor. Masanın bloke ettiği koridoru aşabilsem beni yüreklendiren Selami Münir’e ulaşabileceğim. Arkamı dönsem bana “yenilerini bekliyorum” diyen Yusuf Ziya Bey’in kapalı kapısı karşımda. Ama, nafile. Kırık bir yürekle ve moral çöküntüsü ile binadan ayrılıyorum.
Bilgi Kitabevi’nde
Aziz Nesin, Ankara’daki Bilgi Kitabevi’nin sahibi Ahmet Küflü ile birlikte. Zarfa koymaya çalıştığı ise Sağdıç’ın çektiği fotoğrafların kontakt kopyaları.
O gün beni karikatür çizmekten soğutan, bu meslek dalından uzak kalmama neden olan kişi kimdi biliyor musunuz? Aziz Nesin. Hapisten yeni çıkmış, Yusuf Ziya ona iş vermiş. Ama iktidardan çekindikleri için yazılarında henüz adını kullanamıyorlarmış. Tutuklamalı ve hapisli yılların etkisiyle kahırlı günler yaşamaktaydı herhalde.
Neyse, bundan birkaç ay sonra Hayat mecmuası çıkmaya başladı. Beni de hemen fotomuhabiri olarak kadroya aldıkları için fazla yara almadım. Dergimizin idarehanesi kaderin bir cilvesi olarak aynı sokakta, Akbaba ile karşı karşıyaydı.
Bu yazının konusu, beni engellemesiyle hayat çizgime yeni bir yön veren Aziz Nesin’in zamanla nasıl “Aziz Abi” haline geldiğinin öyküsüdür.
Akşehir’deki Nasrettin Hoca Festivali’nin ilklerinden biriydi. 60’lı yılların başı. İstanbul’dan Aziz Nesin, Ankara’dan da Sunullah Arısoy ile ben davetliydik. Bir hafta süreyle biraradaydık. Ben tabii Türk mizahının geleneksel büyük ustası Nasrettin Hoca’nın türbesi ile onun ahir zaman temsilcisini biraraya getiren bir dizi fotoğraf çektim.
O bir hafta, birbirimizi iyice tanımamıza vesile oldu. Aziz Nesin bu kez espriler yapan, etrafındakileri güldüren, neşeli bir adamdı. Hatta Sunullah Arısoy’un diş ağrısı tutmuştu. Onu Aziz Abi ile dişçiye götürdük. Hastamız dişçi koltuğunda. Aziz Nesin durmadan espri üzerine espri patlatıyor. Sunullah Arısoy sonunda “Allahaşkına şu şakalara biraz ara ver abi; gülmekten ağzımı doğru dürüst açamıyorum” demek zorunda kaldı.
Ankara’da en çok uğradığım yerlerden biri Bilgi Kitabevi. Tanımış olanlar anımsarlar. Sahibi Ahmet Küflü, hatırı sayılır derecede aksi bir kişiydi. Müşteri olarak ona masumane bir soru sorduğumda beni terslemişti. Neyse ki kadim dost Tarık Dursun sayesinde resmen tanıştırılmış ve daha sonra canciğer olmuştuk. Küflü, yayınevi kurup kitap yayımlamaya başlayınca ilk 100 kitabının kapaklarını yapmak bana kısmet olmuştu. O zamana kadar bizde kitaplar ya düz bir kapak ile ya da ta İhap Hulusi’den, Münif Fehim’den kalma alışkanlıkla bir illüstrasyon üzerine kitabın adı yazılarak çıkarılırdı. Henüz grafik sanatçılarımız yetişmemişti. Benim içimde daima yapılmamış, ama yapılabilir işlerden örnek göstererek öncülük etmek gibi bir dürtü olagelmiştir. Bilgi Yayınlarında bunu denemiş, denilebilir ki bir ölçüde İstanbul kitap piyasasını da etkilemiştik.
O sıralarda Ahmet Küflü, Aziz Nesin ile kitaplarını basmak üzere anlaşmış. Önümüze gelen ilk kitaplardan biri Yeşil Renkli Namus Gazı idi. Yazarı Aziz Nesin, konusu da mizah olunca, kapağın karikatürsel çizgilerle ifade edilmesinin daha uygun düşeceğine karar verdim ve o biçimde yaptım. Kitap yayımlandı. Piyasaya sürüleceği gün Aziz Abi Ankara’ya geldi. Kapağı yapanın ben olduğumu öğrenince, “Bravo Ozan, sembolizmana bayıldım” dedi. O akşam Ahmet Küflü bize bir ziyafet çekti. Kitabın ilk baskısının çıkışını birlikte ıslattık. Tabii ona sekiz-dokuz yıl önce karikatürlerini beğenmeyip moralini bozduğu, çizmekten soğuttuğu çocuk olduğumu anımsatmadım!
Karagöz seminerinde Yazar, Devlet Tiyatroları Oda Tiyatrosu’nda düzenlenen “Çağdaş bir Karagöz Oyunu Yazmak” konulu seminerde. İzleyiciler arasında D.T. Genel Müdürlüğü yapmış Ergin Orbey de var.
“Aziz Abi”nin işe yarar doğru dürüst portrelerini çekmek istiyordum. Bir ara büro ve stüdyo olarak da kullandığım evime davet ettim. Güzel güzel fotoğraflarını çektim. Bu fotoğraflarda olduğundan genç görünüyordu. Bunu seneler sonra ortaya çıkan notlarında kendisi de kaydetmiş.
Havadan sudan sohbet ederken babamın Sabahattin Ali’yi 9 yaşındayken nasıl keşfettiğini; onun eğitimine nasıl katkı sağladığını; Balıkesir Öğretmen Okulu’na yazdırdığını; 1928 Harf Devrimi’nden önce yine Balıkesir’de çıkardığı Çağlayan adlı dergide 15 yaşındaki bu delikanlının ilk şiirlerini yayınladığını anlatmıştım. “O dergiden sende var mı?” diye sormuştu bana. Zaten 20-25 sayı kadar çıkmış. “Elbette var, tam koleksiyon” dedim. “Aman sana bir geleyim de onları bir tarayayım” dedi. Geldi, masanın başına oturdu. Eskiyazı dergileri baştan sona gözden geçirdi. Notlar aldı.
“Aziz Abi”yle artık sıklıkla buluşup görüşme olanakları çıkıyordu. Devlet Tiyatroları’nın Yeni Sahne’sinde Asuman Korad onun Çiçu adlı eserini sahneye koyup başarılı bir şekilde kendi oynamıştı. Televizyonun tek kanal ve siyah-beyaz yayın yaptığı günlerdi. Bu arada bizim geleneksel gösteri sanatımız Karagöz ne olacaktı? Aziz Nesin, sanırım tıpkı Nasrettin Hoca fıkralarında olduğu gibi, Karagöz’ün de yenilenebilir, tazelenebilir, zamanın koşullarına göre yeni versiyonları üretilebilir olduğuna inanıyordu. Bu seminerin konusu “Çağdaş bir Karagöz oyunu yazmak” idi. Semineri baştan sona izlemiştim.
Bir Ankara-İstanbul uçak yolculuğunu da birlikte yapmıştık. Benim başka yerlerde işlerim vardı. “Fotoğrafları bizim evde çekelim” dedi. Teşvikiye caddesi üzerinde, daha çok çalışma yeri olarak kullandığı apartman dairesine gittik. Onun portrelerinin bir bölümünü orada çekmiştim.
‘Günde beş paket cıgara içiyordum’
Aziz Nesin’in gazetedeki köşesi üzerine, kendi elyazısıyla yaptığı bir yorum. Fotoğrafı çeken Ozan Sağdıç’a da bir selam gönderiyor.
Benim kendi memleketim olan Burhaniye’de, Öğretmen Evleri Mahallesi’nde 1970’li yıllarda küçük bir yazlık evim vardı. Daha yaygın tanımıyla Ören civarı olarak anılan bu mahallenin bir köşesinde, ortakları çoğunlukla Ankara ve İstanbul’un edebiyat dünyasından sanatçıların bulunduğu Sunar Sitesi kurulmuştu. Aziz Nesin de ortaklardan biriydi. Yani komşu olmuştuk. Orada da kimi sohbetlerine tanık olmuştum.
Ayvalık-Burhaniye-Edremit yöresinde Kurtuluş Savaşı ve Kuvayı Milliye anıları çok canlı yaşanır, anlatılır. Aziz Abi yerli halktan derlediği kimi kahramanlık öykülerini Bu Yurdu Bize Verenler isimli bir kitapta aktarmıştı. Kitabını görünce “Bu maceraların bende daha canlıları ve birebir tanıklık edilmiş olanları var” demiştim. Evime geldiğinde babamın eski yazıdan yeni yazıya geçirttiğim ve tek nüsha olarak tape ettiğim kuvayı milliye anılarını önüne koydum. Bir süre gözden geçirdi. “Çok ilginç şeyler var. Bunları uzun uzun okuyup notlar almak gerek. İzin verir misin yanımda götüreyim? Kısa zamanda iade ederim sana” dedi. Tabii “evet” dedim. Zaman zaman kitaplarından birini bana postalardı. Bir hayli zaman sonra gönderdiği bir kitabının ithaf sayfasına “Ozan, merak etme babanın anılarını vakıftaki kütüphaneye koydum” diye yazıyordu.
Bir ara ona “Aziz Abi, tezgâhta neler var, ne yazıyorsun” diye sormuştum. “Nasrettin Hoca fıkralarını yazmayı düşünüyorum” demişti. Daha sonraki bir karşılaşmamızda o sözünü anımsatıp fıkraların yazılıp yazılmadığını sorduğumda “Yazdım ama, yayımlamayı düşünmüyorum” demişti. Nedenini de şu şekilde açıklamıştı: “O fıkralar, sözlü halk kültürünün bir parçası. Çok yaygın bir şekilde biliniyor. Lâf arasında, sırası gelmişken fıkrayı anlatmasan, sadece son tümcesini söyleyiversen, insanlarda bir gülümseme yaratıyor. Ama o fıkraların yazıya döküldüğü zaman yavanlaştığının farkına vardım”. Sonra da cümlesini şöyle bağlamıştı: “Herkesin bildiği bir şeyi anlatmak çok zor”. Sonradan onun bu yargısı beni uzun uzun düşündürmüştü. Demek ki yazılı hale getirmek için yeni bir dil bulmak gerekiyordu. Öyküyü manzum hale getirmekle, Orhan Veli bu dile yaklaşmıştı. O yolda çaba harcadım. Nasrettin Hoca’nın anlatılagelinen 500’ün üzerinde fıkrasını manzum hale getirdim. Okuduğum kişilerden olumlu reaksiyon aldığıma göre, başarılı olduğunu sanıyorum.
Aziz Nesin sadece olağanüstü bir yazar değil, aynı zamanda müstesna bir düşünce adamıydı.