Son araştırmalarda şehrin “en kalabalık”, “en eğitimli”, “İstanbul doğumlu en çok sakini olan” ilçesi seçilen Kadıköy, aslında hep kendini anakentten farklı bir yere koymuştu. Kadıköy’ün eskileri, şehrin Avrupa yakasına geçeceklerinde “İstanbul’a gidiyorum” derlerdi. Yakın zamanlarda İstanbul’un gece hayatının da merkezi haline gelen Kadıköy, 1920’lerin ortalarında “en” ile başlayan bir başka unvana sahip olmuştu. Hayat dergisinde yer alan “Şık Kadıköy” başlıklı ve 28 Kasım 1926 tarihli foto-haberde şöyle deniliyordu: “Şapka kanununun yıldönümünde Türkiye’ye gelen yabancı gazeteciler İstanbul’un en şık semti olarak Kadıköy’ü seçmişlerdir. Hatta bir Fransız gazeteci Kadıköylü hanımlardan bahsederken ‘Parislilerden farkı yok’ demektedir”. Galata Köprüsü’ndeki iskeleye yanaşan meşhur 1. Vapuru’ndan çıkan şık Kadıköylüler…
Bir dönemin Osmanlı başkenti, bugün tarihe tanıklık eden kıymetli eserlerini koruyor. Korunamayan ve zamana/ ranta yenilen ise Bursa Ovası ve yakın geçmişin yeşil şehri.
Fotoğraf Bursa Hisarı’ndan Muradiye semtine doğru Sébah&Joaillier tarafından 1894’de çekilmiş. Kentin en sevilen çekim alanlarından biri olan bu bölgede çok sayıda fotoğrafçı birbirine yakın zamanlarda birbirine benzer çok sayıda fotoğraf çekmiştir. Bursa’nın zengin ve çok katmanlı kültür mirasını sergileyen fotoğrafta Osmanlı dönemi Rum kilisesi ve etrafındaki Rum mahallesi; Osmanlı hanedanının 15. ve 16. yüzyıllardan çok meşhur birçok simasını barındıran Muradiye türbeleri ve Sultan II. Murad’ın külliyesi görülüyor. Bunların çevresinde gelişen mahallelerde 19. yüzyıl sonlarına ait kent dokusu izlenebiliyor.
1- Keşişdağı / Uludağ: Fotoğrafın çekildiği yıllarda Keşiş Dağı ya da sadece Keşiş adıyla anılan dağın eteklerinde Osmanlı devletinin eski başkenti Bursa şehrinin semtleri yayılmıştı. Osmanlı asırları boyunca dağda ve çevresinde yaşayan bazı Türkmenler onu “Ulu dağ” şeklinde de isimlendirmiş. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ise resmen “Uludağ” adı kullanılmaya başlanmış ve zamanla Keşişdağ adı unutulmuştur.
2- Hamza Bey Camii ve Türbesi: Sultan I. Mehmed ve II. Murat’ın döneminde görev yapan Hamza Bey’in inşa ettirdiği külliye, çevresindeki semte de ismini vermiştir. İzmir fatihi olarak tanınan Hamza Bey, 1462’de Fatih’in Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e (Kazıklı Voyvoda/ Drakula) gönderdiği elçilik heyetiyle Romanya’ya gitmiş, heyetteki diğer görevliler ile birlikte burada şehit edilmiş, sonradan Bursa’ya nakledilen cenazesi burada inşa ettirdiği külliyeye gömülmüştür. Ayrıca eşi ve kızları için bir türbe daha inşa edilmiştir.
3- Şehzade Mustafa Türbesi: 16. yüzyıl Osmanlı tarihinin en meşhur isimlerinden olan Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa 1553’te babası tarafından Konya Ereğlisi’nde katledilmiş ve Bursa’da defnedilmiştir. 1573’te kardeşi II. Selim cenazesini buraya getirtip türbeyi inşa ettirmiştir. Türbeye Şehzade Mustafa’nın annesi Mahidevran Kadın, oğlu ve Şehzade Beyazıt’ın iki oğlu da gömülüdür. Bu türbenin arkasındaki kubbe ise Fatih’in şehzadesi Mustafa için 1474 dolaylarında inşa edilmiş ve çok sonraları II. Beyazıt’a karşı taht mücadelesini kaybeden, Avrupaya sığınan ve orada vefat eden Cem Sultan 1499’da buraya getirilip defnedilmiştir. Türbe, sonrasında daha çok onun adıyla anılır olmuştur.
4- Sultan II. Murad ve Şehzadeler Türbesi: Sultan II. Murat’ın vasiyetine göre 1481’de inşa edilen türbesi. Sultan, vasiyetinde yanına kimsenin defnedilmesini istemediği için üzeri kısmen açık bir türbede tek başına yatıyor. Aynı kapıdan girilen bitişikteki bir mekanda ise üç oğlu ve bir kızının defnedildiği küçük bir türbe daha bulunur. Muradiye türbeler topluluğundaki tek sultan türbesi bu yapıdır.
5- Muradiye Bölgesi ve Rum Ortodoks Kilisesi: Muradiye semti ile Bursa Hisarı arasındaki bu mahalle 15. yüzyıldan itibaren Rum Ortodoksların yaşadığı bir bölgedir. Semt ve kilise Kayabaşı adıyla da bilinir. Ancak fotoğrafta görülen yapı 19. yüzyılda yeniden inşa edilmiştir. Tipik bir Tanzimat öncesi kilise yapısı olan bina, muhtemelen Kutsal Havariler’e adanmıştı. Ahşap çatılı, kubbesi olmayan kilisenin duvarları moloz taştan örülmüştür. Kilisenin önünde görülen evlerin bir kısmı 1924’de mübadele ile tamamen bölgeden ayrılan Rumlara ait olmalıdır. Yapı, çatısı çökmüş olarak hâlâ ayaktadır.
6- Şehzade Ahmed Türbesi: 1513’te Yavuz Sultan Selim’in emri ile Şehzade Ahmed için inşa edilen türbeye daha sonra şehzadenin annesi Bülbül Hatun, kardeşi Şehinşah ve Yavuz’un kardeşi Şehzade Korkut da defnedilmiştir.
7-Muradiye Camii: Sultan II. Murat tarafından inşa ettirilen büyük bir külliyenin merkezini oluşturan yapı, zaviyeli/tabhaneli cami tipindedir. Bugün cami olan yapının ilk olarak gezgin dervişlerin konaklaması için inşa edildiği bilinmektedir. 1425-1426’da inşa edilen yapının yanında bir medrese, bir hamam, bir imaret vardır.
8-Bursa Ovası: Yer yer meyve bahçelerinin de görüldüğü ova artık yok. Yerinde yoğun bir yapılaşma ve yerleşim var.
Elefterios Venizelos, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan’ın başbakanıydı. Megali İdea’nın (Büyük Fikir), eski Bizans toprakları üzerinde başkenti Kostantiniyye olan Büyük Helen İmparatorluğu’nu kurma ülküsünün ateşli savunucularındandı. Fakat 1928’de yeniden iktidara gelince genç cumhuriyete karşı dostane bir tutum benimsedi. Atatürk, eski düşmanının uzattığı dostluk elini havada bırakmadı ve Venizelos’u Türkiye’ye davet etti. 1930’daki ziyaret sırasında iki ülke bir dostluk ve işbirliği antlaşması olan Ankara Antlaşması’nı imzaladılar. Bundan dört yıl sonra Venizelos, “bölgede barışın güçlü bir savuncusu haline gelen Türkiye”nin kurucusu olduğu gerekçesiyle Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterecekti. Fotoğrafta iki “eski düşman” ile Macaristan başbakanı Kont Betlen, ülkelerinin diplomatik erkanıyla birlikte 29 Ekim 1930’da Ankara Palas’ta düzenlenen Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda görülüyor.
Cumhuriyet tarihinin önde gelen sanayici aileleri, ülke ekonomisine yaptıkları ciddi katkının yanısıra, kültür ve sanat alanındaki büyük yatırımlarıyla da öncü oldular. Rahmetli Vehbi Koç, Sakıp Sabancı ve Nejat Eczacıbaşı’nın bu girişimlerinin ilk yıllarına, yazarımız Ozan Sağdıç da kamerasıyla tanıklık etmişti. Türk iş dünyasının üç büyüğü ile ilgili fotografik hatıralar…
Fotoğraflarını çekme onuruna sahip olduğum, bu nedenle de yüz yüze tanışma olanağına kavuştuğum az sayıdaki işadamından söz açmak istiyorum. Onlar ki, yaşadıkları süreç içinde köklü aile şirketleri kurarak ülke ekonomisine kalıcı etkileri olmuş, iş dünyamızda efsanevi birer yıldız gibi yer etmiş ve arkalarında kalıcı izler bırakmış kişilerdir. Onların iş terbiyeleri yanında, topluma yararlı iyi insan yetişmesine yönelik eğitim, kültür ve sanat alanlarındaki kurum ve kuruluşlara öncülük etmeleri de unutulmaz.
Yaş mı, zenginlik mi, yaygın şöhret mi? Hangi sıralama olursa olsun işadamlarımız kafilesinin en başında -herkes kabul edecektir ki- Vehbi Koç gelmektedir. O gerçek bir duayendir. 1960’ta Ankaralı olduğum o ilk zamanlar, dergimizin Ankara Bürosu, Karaoğlan Çarşısı denilen bölgedeydi. Eski Ankara’nın Ulus, Kale ve Hamamönü üçgenindeki sokakları dolaşırken, Vehbi Bey’in iş hayatındaki ilk günlerini canlandırabilirdiniz.
Onunla ilk kez yüz yüze gelişimiz, Ankara’nın o zamanlar en yüksek binası olan ve bu yüzden “gökdelen” diye adlandırılan Kızılay’daki Emek Han’ın çatısındaki bir resepsiyondaydı. Aklımda çok canlı bir anı olarak yer etmiş. Ünlü şarkıcı Behiye Aksoy şöhret merdiveninin ilk basamaklarındaydı. Kendisini Vehbi Koç’la tanıştırdıkları zaman Behiye Hanım kendisine “Biz İstanbul’a hep sizin otobüslerinizle gidip geliyoruz” demişti. Vehbi Bey de gülerek “Bizim birçok şeyimiz var hanımefendi ama otobüs şirketimiz yok. Her koç bir olmaz” diye yanıtlamıştı.
Ankaralı gazeteci arkadaşlarımdan Bekir Çiftçi’nin Koç ailesi ile bir yakınlığı vardı. Kendisi bir reklam ve tanıtım ajansı kurunca, ilk işlerinden biri Koç Holding’in tanıtım broşürlerini hazırlamak olmuştu. Holdingin genel merkezinden başlayarak, bağlı kuruluşlarındaki bütün faaliyetlerini fotoğraflamak işi de bana düşmüştü.
Genel Müdürlük merkezi o zaman İstanbul- Fındıklı’da, orta karar bir binadaydı. Binaya girince ve odadan odaya dolaştıkça göze çarpan ilk şey her elektrik düğmesinin altında bir A4 boyutunda, bazen de onun yarısı kadar bir kâğıttaki “Odayı terk ederken ışıkları söndür” ihtarıydı. Bu baş patronun tutumluluk konusundaki hassasiyetini göstermekteydi.
Rahmi Bey
Vehbi Koç’un tek oğlu Rahmi Koç, yakışıklı, genç ve neşeli bir kişilikti. Fındıklı’daki genel müdürlükte büyükçe bir odası, odasında da zengin bir kütüphanesi vardı.
Önce belli başlı bazı yöneticilerin, genel müdürlerin masabaşı fotoğraflarını çektim. Her birinin odasında bir süre oyalandım. Kendileriyle bir süre sohbet ettim. Amacım Vehbi Koç’u, ailesi fertlerini ve holdingin yapısını daha iyi tanıyabilmek, kavrayabilmekti.
Sıra Vehbi Koç’un her biri holding bünyesinde bir görevi olan çocuklarının fotoğraflanmasına gelmişti. Vehbi Bey’in dört çocuğundan en büyüğü olan Semahat Arsel’i daha önce Abu-Dhabi’de ve Dubai’de düzenlenen bir Türk haftası dolayısıyla oradaki elçilik rezidansında daha önce tanımıştım ve hatta birkaç fotoğrafını da çekmiştim.
Rahmi Koç’un içinde değerli kitaplarla dolu zengin bir kütüphanesi vardı. Kendisi de hayli genç ve oldukça yakışıklı olduğu bir çağdaydı. Ayrıca neşesi yerinde bir insandı. Onun da ofisinin her köşesinde bol bol fotoğraflarını çektim.
Bu çalışmaları sabah saatlerinde yapmıştık. Vehbi Koç merkeze öğleden sonra gelmiş olmalı. Beni onun yanına kızı Suna Kıraç götürdü. Takdim ederken de “Baba” dedi, “fotoğrafçımız Ankara’dan özel olarak geldi” dedi. Vehbi Bey dudağını ısırır gibi yaptı ve bir hayret işareti ile “Vay be!” dedi; sonra da “Amma mesarif ha!” diye ekledi.
Koç Ailesi Vehbi Koç’un kızları küçükten büyüğe, Sevgi Gönül (solda), Suna Kıraç (ortada) ve Semahat Arsel (sağda).
“Hele otur biraz, bi nefeslen” deyip bana masasının önündeki koltuklardan birini gösterdi. Oturduğum yerden sessizce onu izlemeye başlamıştım. Masasındaki sümenin üzerinde bir reçete, bir ilaç kutusu, bir miktar da para vardı. Önce reçeteyi okumaya çalıştı. Sonra kutuyu eline aldı, reçetedeki ilacın aynısı mı diye kontrol etti sanırım. Sonra fiyat etiketine baktı. Eczanenin makbuzuyla karşılaştırdı. Kağıt paraları sayıp, dikkatlice cüzdanına yerleştirdi. Sonra metal paraları da sayıp, onları da at nalı biçimindeki bozuk para çantasına koydu. Bütün bunları büyük bir dikkat ve itina ile gerçekleştirdikten sonra bana döndü. “Evet delikanlı, şimdi ne istiyorsan onu yapalım” dedi.
Birkaç masabaşı fotoğrafı çektim. Daha serbest fotoğrafları da kâh onu konuşturarak, kâh ben bir şeyler anlatarak bir söyleşi havasında çektim. Konuşma sırasında bana biraz daha ısınmıştı. Yaşımı, fotoğrafçılık deneyimimi sordu. Kendi hayatından örnekler verdi. Henry Ford’dan söz etti. Onunla ilk tanışmasında Ford ona “Ben ona buna öğüt veren bir tip değilim. Ama seni sevdim. Başarılı bir ticaret adamı olacağına inandım. Sana üç öğüt vereyim. Bir: Allah’a inanacaksın. İki: Düzgün bir aile hayatın olacak. Üç: Çok çalışacaksın”. Vehbi Bey Ford’un bu nasihatlerini hayatının ana düsturu yapmış.
Vehbi Koç
Yönetim kurulunun toplantı saati gelip çatmıştı. O salona geçtik. Hafif ovalimsi bir masanın etrafında kurul üyeleri yerlerini almışlardı. Vehbi Koç da başkan olarak en baştaki koltuktaki yerine gelip oturmuştu. Masanın fotoğrafı normal göz seviyesinden çekilecek olsa, insanların yüzleri birbirini kapatacaktı. Üstelik en yakındakilerin görüntüleri aşırı büyüklükte ve sırtlarından alınmış olacaktı. Fotoğrafın biraz uzaktan ve yüksekçe bir seviyeden çekilmesi gerekiyordu. Arkamdaki duvar boyunca bir sıra sandalye dizilmişti. Bu salondaki bütün sandalyeler klasik üsluptaydı. Oturulacak yerleri çok ince zarif desenli ipekli bir kumaşla kaplanmıştı. Ben oldum olası bağcıksız makosen tipi ayakkabı giyerim. Onları çıkarmam gerektiğinde terlik çıkarırım. Bir anda bir sandalyenin üzerine fırlayıp çıktım.
Aynı anda Vehbi Bey de heyecanla yerinden fırladı; “İyi sandalye o be, iyi sandalye” diye haykırdı. Ben de “Farkındayım Vehbi Bey, merak etmeyin çoraplarım temiz” deyip tek ayağımı kaldırıp pabuçsuz olduğunu gösterdim. Sakinleşip yerine oturdu.
Vehbi Bey
Vehbi Koç, fotoğrafında da düzenli, sade, sakin karakterini göstermişti.
Koç Ailesi’ni fotoğraflarken, bana anlatılan hoş anekdotlardan aklımda kalan birkaçını aktarayım. Bunların çoğu Vehbi Bey’in tutumluluğu üzerineydi.
Malûm, İstanbul’daki Divan Oteli, Koç’a aittir. O zamanlar çok yeniydi. Bir yenilik olarak girişine bir döner kapı yerleştirilmişti. Bazı toplantıları orada yaparlarmış. Genel müdürlerden biri “Bu kapı bostan dolabına benziyor. Bana öyle geliyor ki Vehbi Bey bunun ucuna boru bağlamıştır. İttirdikçe bize kuyudan depoya su çektiriyordur” demiş.
O zamanlar boyacılar 25, bilemedin 50 kuruşa ayakkabı boyarlardı. Vehbi Bey genel müdürlüğün önündeki boyacıya ayakkabılarını boyattırmış ve 25 kuruş vermiş. Boyacı ona “Bu ne Vehbi Bey” demiş, “Rahmi Bey bile bana bir lira veriyor”. Vehbi Bey’in buna yanıtı şöyle olmuş: “O verir, Vehbi Koç’un oğludur verir; ben kimin oğluyum?”
Şimdi de Sakıp Sabancı’dan sözedelim. Onunla farklı mekânlarda dört-beş kez karşılaşmıştık. En önemlisi 4. Levent’teki Sabancı Holding binasının çatı katında olanıydı. Basın dünyasında en iyi anlaştığım arkadaş Mete Akyol’du. Birlikte kotardığımız pek çok iş olmuştu. Asıl örneği Reader’s Digest olan, 1950’li yıllarda Nebioğlu Yayınevi tarafından yayımlanan Bütün Dünya dergisini yeniden çıkarmak istiyordu. Bana bu işi birlikte yapmamızı önermişti. Nitekim ilk 12 sayıyı birlikte hazırlamıştık. Sakıp Sabancı’nın kardeşlerinden Şevket Sabancı, Mete Akyol ile Mersin’de Talas Koleji’nden sınıf arkadaşı imişler. Tasarlanan dergi günyüzüne çıkınca, Sabancılar Mete Akyol’a bir cemile olarak holding binasının çatı katında basın mensuplarına ve bir davetliler grubuna tanıtım toplantısı düzenlemişler. O etkinliğe derginin bir bakıma Ankara temsilcisi konumunda olduğum ben de katılmıştım.
Sakıp Sabancı ve Çetin Altan sohbeti Sakıp Sabancı ve Çetin Altan Bütün Dünya dergisinin tanıtım toplantısında bir araya gelmiş, koyu bir sohbete tutuşmuşlardı.
Davetliler arasında Çetin Altan da vardı. Kalabalıkta çeşitli gruplaşmalar oluşmaya başlayınca, çekildikleri köşede en koyu sohbet Sakıp Sabancı ile Çetin Abi arasında oluşmuştu. Ben de tam karşılarındaydım. İkisi de birbirlerinden bir şekilde bilgi almaya çalışıyorlardı. Sakıp Ağa, Çetin Abi’ye karşı son derece saygılı davranıyordu.
Daha sonra arşivim için Sakıp Bey’in portrelerini çekmek için girişimde bulundum. Kat girişinde Sabancı ailesinin büyüğü Hacı Ömer ile eşinin etrafını çevrelemiş 6 evlâdını da topluca temsil eden bir büyük bir tablo vardı. Sakıp Ağa’nın geçmişi ile bağını temsil eden özelliği dolayısıyla, onun önünde çeşitli pozlarda fotoğraflarını çektim. Sempatik tavırlarıyla dikkati çeken Sabancı’nın, hani popüler sanatçılar için söylenen ‘sahne sempati’sine sahip bir karakteri vardı. Halkla ilişkiler konusunda olağanüstü bir yetenek sahibiydi. Poz vermede de üstün başarı sergiliyordu.
Sakıp Ağa
Sabancı Holding’in yönetim kurulu başkanı Sakıp Sabancı, babası Hacı Ömer Bey, annesi Sadıka Hanım ve diğer beş kardeşinin yer aldığı fotoğrafın önünde Ozan Sağdıç’a poz vermişti. Vehbi Koç’un da Sakıp Sabancı’nın da karakterleri fotoğraflarda belirmişti.
Üçüncü kahramanımız sayın Nejat Eczacıbaşı. 1. İstanbul Festivali ile ilgili anılarımı naklederken bir nebze değindiğim için, tekrara düşmemek adına ondan fazla söz etmeyeceğim. Ancak kesinikle gözardı edilemez.
Aileden ilk tanıştığım kişi, Kabataş Lisesi’nde okurken Babıali merakım dolayısıyla Şakir Eczacıbaşı olmuştu. Şakir Bey o zamanlar Tunç Yalman ile birlikte Vatan gazetesinin sanat sayfasını hazırlamaktaydı. Daha sonra Şakir Bey’in fotoğraf meraklısı olmasından dolayı sıkı dostlardan sayılmıştık.
Nejat F. Eczacıbaşı ile tanışıklığımızın başlangıcı Ankara’da ORAN Yapı Endüstri Merkezi’nde olmuştu. İş başında çok ciddi, ancak onun dışında çok neşeli, cana yakın bir insan tanımıştık. Gel zaman git zaman 1981 yılını bulduk. O yıla kadar turizm sezonunun açılışı Ankara’da, ilgili bakan tarafından yapılırdı. O yıl, bunu turizm bölgelerinde yapalım demişler. Kenan Evren’in de darbeci devlet başkanlığından cumhurbaşkanlığına geçiş yılı. Açılış Kapadokya’da yapılacak, sonra davetliler uçakla Antalya’ya taşınacaktı. Grubumuz Antalya’ya intikal etti, Kemer civarında bir tesise yerleştik. Sayın Eczacıbaşı da bizimle beraber. Antalya’nın ünlü “kadı kaçıran yağmurları” varmış, bir başladı mı hiç durmazmış. Biz beldeye ayak basar basmaz bir yağmur başladı, dinmek bilmiyor. Tam üç gün boyunca yerleştiğimiz turistik tesisin gazinosunda hapis hayatı yaşadık. Nasıl vakit geçireceğiz? Elbette sohbetle.
Eczacıbaşı Holding’in yöneticisi, kimya doktoru Nejat Eczacıbaşı.
Nejat Bey, yayınlanmış Eczacıbaşı ajandalarından beni az çok tanımıştı. Doğal olarak aramızda tatlı bir sohbet ortamı oluşmuştu. Ben o sıralarda Ömer Hayyam’ın rubailerinin manzum çevirilerini gerçekleştirmekle meşguldüm. Kendisine o çalışmamdan örnekler okuduğum zaman olağanüstü bir ilgi gösterdi. Her dörtlüğü okuduğumda bir kahkaha patlatıyordu. Bana “Söz ver, bu kitap çıkar çıkmaz bana bir tane göndereceksin” dedi, Ne yazık ki, benim çalışmam biraz uzun sürdü, bittikten sonra da yayımcı bulmak zaman aldı. O dörtlükleri içeren Bir Islak Ateş isimli kitabım yayınlandığında o artık ebediyete intikal etmişti.
Nejat Eczacıbaşı’nın bıraktığı yerden oğlu Bülent Eczacıbaşı, daha sessiz ve derinden ama büyük bir başarıyla işleri yürütüyor. Onda babasının coşkulu hali görülmüyor; ama nazik ve düşünceli halleri ayni asaletin ipuçlarını veriyor. Onun ilk fotoğrafını kendi evindeki masa başında çekmiştim. Sonraki karşılaşmalarımız hep İKSV ve İstanbul Modern faaliyetleri dolayısıyla olmuştu. Bunlardan ayrı olarak iftiharla söylemeliyim ki iki etkinlik benim için düzenlenmişti. Birisi 40. yıl dolayısıyla birinci festivalde çektiğim fotoğraflardan oluşan bir albümdü. Diğeri ise Şakir Eczacıbaşı’nın vefatı üzerine devam ettirilen “Türk Fotoğrafçıları dizisi” dolayısıyla olmuştu. Serinin birinci kitabı doğal olarak Şakir Eczacıbaşı kitabıydı. İkinci kitap, önlenemez şöhreti dolayısıyla Ara Güler kitabı idi. Serinin üçüncü kitabı olarak fakirin kitabını yayınlamayı düşünmüşler. Her iki kitabımın tanıtım toplantıları Şişhane’deki İKSV genel merkezinin çatısında yapılmıştı.
Eczacıbaşı ailesinin varisi Nejat Bey’in bıraktığı yerden devam eden Bülent Eczacıbaşı, özellikle kültür ve sanat alanında, artık gelenekselleşmiş organizasyonlara imza attı.
Gelelim, fotoğraflarını çekip arşivimize eklediğimiz bu şahıslara duyduğumuz hayranlığın nedenine. Bunlar orta halli bir yaşamdan işlerini büyüterek zenginleşmiş kişilerdi. Ancak yatırım sağlayan zenginliklerinin bir bölümünü ülkemize ve halkımıza yararlı kurum ve kuruluşlar haline dönüştürmüşlerdi. Örneğin ben Ankara’ya gelir gelmez ilk yaptığım röportajlardan biri Cebeci’de A.Ü. Tıp Fakültesi’ne bağlı Göz Bankası ile ilgiliydi. Merkez Vehbi Koç’un bağışıyla kurulmuştu. Tek kuruşun hesabını yapan Vehbi Koç’un bu iş için zamanın değerli parasıyla 1 milyon lira bağışta bulunması muhteşem bir şeydi.
Çoğuna Vehbi Koç’un bizzat hayat verdiği ve onun çizgisini izleyen Koç topluluğunun, gelecek kuşakların eğitimli, donanımlı aydın insanlar olarak yetişmesini sağlamak üzere her yıl binlerce ve binlerce öğrenciye kucak açan öğrenci yurtları… Giderek üniversiteleşmeye ulaşmış disiplinli bir eğitim politikası. Bursları, bağlı kültür kurumları… Örneğin Üniversiteye bağlı Vehbi Bey’in bağ evindeki “Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi VEKAM”, Başkent’e adair her türlü bilginin toplandığı çok yararlı bir kurum.
Vehbi Bey sağlığında Sadberk Hanım Müzesi’ni kendisi açmıştı. Yeni yeni projeler sürüp gelmekte. Şimdi yeni bir sanat odağı olmaya aday Dolapdere’de yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı çağdaş sanat müzelerinden biri olmaya aday evrensel boyutta muazzam bir bina yükselmekte. İstanbul’da Haliç’teki, Ankara’da Çengelhan ve Safranhan’daki Rahmi Koç endüstri müzeleri benzersiz örnekler. Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na ait Pera Müzesi apayrı bir değer. Örnekler saymakla bitmiyor.
Diğer yandan Sakıp Sabancı ve ailesi fertlerinin şirketlerinde durum farklı mı? Onların da vakıfları, üniversiteleri, yurtları, bursları var. Çağdaş bir galerinin eklenmesiyle Sabancı Hat ve Resim Müzesi 1981’den itibaren hizmet vermekte. Bu müze içinde barındırdığı kalıcı eserler yanında asıl dünyanın çeşitli merkezlerinden getirdiği çok önemli koleksiyonları sergilemesiyle ününü pekiştirmede. Sabancılar şu anda çok daha görkemli bir müzenin inşaıyla ilgilenmekteler.
Hacı Ömer Sabancı Vakfı tiyatro festivali, müzik festivali yapar, çocuk tiyatrosu vardır. Kısa film ve halk dansları yarışmalarına destek sağlar. Sanat ve spor dallarında ödüller verir. Ayrıca arkeoloji alanında birçok kazıya destek olur. Sabancı ailesinin İzmir, Adana ve Malatya gibi illerde kültür merkezleri mevcut. Sabancı Kardeşler “Bu vatandan kazandıklarını, bu vatanın insanları hayrına harcamak” ülkülerini hem bir söylem hem bir eylem haline getirmişler.
Eczacıbaşı ailesine gelince… Onların faaliyet alanı içinde olan ve 1971’de Bülent Eczacıbaşı öncülüğünde kurulan İKSV’nin (İstanbul Kültür ve Sanat vakfı) faaliyetleri bile tek başına yeter de artar. Bu faaliyetler düzenli festivallar halinde klasik müzik, caz ve tiyatro festivallerini kapsar. İstanbul Modern Müzesi, Eczacıbaşı Holding’in güzel sanatlar alanında bir diğer büyük hizmeti. Yeni binasında daha geniş hizmet vereceği kuşkusuz.
Günümüzde ülkemizde kazandıkları parayı yine ülkemiz insanlarına hayırla vakfeden başka kişi ve kuruluşlar da vardır kuşkusuz. Ben bu üç örneği, zaman bakımından öncül örnekler oldukları kadar, yakın temas sağlamış olmaklığım yüzünden ele alabildim. Sayılarının artması dileğiyle…
Sonbahar 1955… DP’nin özellikle ekonomik darboğaz nedeniyle güven kaybetmeye başladığı günler… insanlar hoşnutsuz. Kıbrıs’ta Rumların Türklere uyguladığı zulüm sebebiyle sinirler iyice gergin. Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı yalan haberiyle 6 Eylül akşamı Şişli’de başlayacak olaylar kısa sürede Rumların yaşadığı diğer semtlere de sıçrayacak. Evler, dükkanlar, kiliseler yakılıp yıkılacak; mekanlar yağmaya, insanlar saldırıya uğrayacak. Kitlesel cinnetten Ermeni ve Yahudi cemaatleri de payını alırken, olaylarda sokaklara saçılan eşyaların başına iş işten geçtikten sonra nöbetçi dikilen bir asker, bu utanç sayfalarının tanığı olacak.
1950’li yılların ikinci yarısında artık Demokrat Parti iktidarının sıkıntılı günleri yavaş yavaş başlamış; uluslararası siyaset gündeminde Arap-İsrail savaşı, içerde ise döviz darboğazı ve dolayısıyla kâğıt kıtlığı vardı. Günlük gazetelerin bile 20-30 bin basıldığı bir dönemde 200 binleri aşan satışa sahip Hayat dergisinin iki fotomuhabirinden biri Ozan Sağdıç, diğeri Ara Güler’di…
6 Nisan 1956 tarihinde basın dünyamıza katılan Hayat dergisi, sevilmiş benimsenmiş bir aile magazini olarak, sosyal yaşantımızı derinden etkilemiş bir yayın organı olarak anımsanır. En kabadayı günlük gazetenin bile en çok 20-30 bin basıldığı bir dönemde, zaman zaman 200 binleri aşan bir tirajı vardı. Yayımından bir-iki ay önce “Manzara fotoğrafları satın alınacak” başlıklı bir gazete ilânıyla beni matbaalarına çeken heyet üyelerinden büyük röportaj ustası Hikmet Feridun Es’in “Babıâli tecrübesi olmayan (yani günlük gazetelerde kaşarlanmamış olan) taze bir göz arıyorduk, onu sende bulduk. Bizimle çalışır mısın?” sözleriyle bana fotomuhabirliği teklif edildiğini daha önce anlatmış olmalıyım.
Teklifin büyüklüğünden ürkmüş, cesaret edip hemen yanıt verememiştim. Liseden mezuniyet için tek dersten beklemeliydim, sınavı verirsem mimarlık okumaya yönelecektim; veremezsem tecilim olamayacağı için beni askere alacaklardı. Kararsızlığımın asıl nedeni böyle ikircikli bir hava içinde oluşumdu. Ancak dergi yayına başlayınca, kalite önüme serilince bende yelkenler suya inmişti. İlk işim yine aynı adrese gidip Hikmet Feridun Bey’in kapısını çalmak olmuştu. Ara Güler’in daha önceden tipo baskısıyla çıkan aylık Hayat dergisinde yarı zamanlı çalışmaları olmuştu. Benim kadroya alınmamla derginin ilk iki fotomuhabiri olmuştuk.
Yakından takip Tarihî yapıların onarılma faaliyeti sırasında Ozan Sağdıç, fotoğraf makinesiyle Sultanahmet Camii’nin kubbesinde. Bu ânı Ara Güler fotoğraflamıştı.
O zaman Demokrat Parti dönemi, iktidarın artık yavaş yavaş sıkıntıya düşmeye başladığı yıllar. Döviz darboğazı bir yana, hükümet basını yanında tutmak amacıyla kâğıdı tahsise bağlamış. Hayat 11. sayısını çıkardıktan sonra kağıt stoku tükenmiş, zorunlu olarak yayını durdurmuştu. Benim kadroya katılmam o günlere rastlamıştı. Hükümetle müzakereler sonuçlanmış (tabii Menderes iktidarını desteklemek koşuluyla) tifdruk tekniğine uygun kâğıt ithaline izin verilmiş, hatta İzmit’teki Seka fabrikasında bir tezgâh düzeneği, eklenen özelliklerle o cins kâğıdın imaline ayrılmıştı.
Benim de fotomuhabirliğimin ilk günleri… Dergi idaresi, kağıtsızlık yüzünden zorunlu yayın durdurma süresinde boş durmayıp kimi konuları yedeklemek gayreti içindeymiş. Üzerinde durulan konulardan biri (o zamanki adıyla) Yeşilköy Havaalanı idi. Yazıişleri müdürümüz İbrahim Çamlı gidip görevlilerle görüşme yapmış, Ara Güler de kimi fotoğraflar çekmiş. Bana verilen ilk görev de bu havaalanını anlatan ek fotoğraflar çekmekti. O zaman burası dünya standartlarında bir havaalanı sayılmıyordu ve uluslararası bir transit merkezi değildi. Batı ile Asya ülkelerini bağlayan uçaklar Beyrut ve Kahire üzerinden geliş-gidiş yapıyorlardı. Türkiye’ye doğrudan sefer yapan uçaklar az sayıda ve ancak küçük uçaklardı. Herkesin içinde Yeşilköy’ün uluslararası bir özellik kazanmasına dair özlemler vardı.
Yeşilköy’e gittiğim günün bir önceki günü, ünlü 1956 Arap-İsrail savaşı patlamıştı. Beyrut ve Kahire havaalanları trafiğe kapatılmıştı. Transit bağlantılar geçici olarak Yeşilköy üzerinden yapılır olmuştu. Bu durum, bir zorunluluktan dolayı bile olsa İstanbul’un uluslararası hava trafiğinde ilk kez rol alması demekti.
Benim şansıma, havaalanına gittiğim gün apronda bir İsrail uçağı beklemekteydi. Az sonra da bir Lübnan uçağı indi ve getirip İsrail uçağının yanına yerleştirdiler. Ortadoğu’da birbirini boğazlayan iki ulusun uçakları bir Türk havaalanında kardeş kardeş yan yana durmaktaydı. Araziye açılarak iki uçak artı Yeşilköy terminal binasını, yazıları açıkça okunacak bir biçimde fotoğrafladım.
İsrail ve Arap uçakları Yeşilköy havaalanında o sıralarda birbiriyle savaşan İsrail ve Arap ülkelerinin yolcu uçaklarını yanyanayken yakaladığı bu fotoğraf, Ozan Sağdıç’ın Hayat dergisinde yayımlanan ilk fotoğrafı olmuştu.
Derginin yazı işleri müdürü İbrahim Çamlı duygularını salvo ateşi halinde dışa vuran bir kişiydi. Benim fotoğrafı görür görmez “Müthiş” diye yerinden fırladı. Hikmet Feridun Es daha temkinli bir beğeni gülümseyişiyle, daha sonra sık sık rastlayacağım şakacı tavrıyla “Sen bunu kendin mi akıl ettin, yoksa birisi mi gösterdi?” diye sordu. Sonuçta, çektiğim bu fotoğraf sayesinde beni yeterince ‘uyanık’ buldular.
İşte yazıişleri kadrosunca çok beğeni ile karşılanan bu ilk fotoğrafım, önceki fotoğraflarını Ara Güler’in çekmeye başladığı röportajın en başına ve en büyük boyda bir ana başlık fotoğrafı olarak yerleşti. Yeşilköy röportajının ana fotoğrafı olarak dergide yer aldı. Bu, aynı zamanda dergide ilk imzalı basılan fotoğrafımdı. Röportaj “Fotoğraflar: Ara Güler – Ozan Sağdıç” imzasıyla çıktığı için de Ara Güler’le benim adım da ilk kez biraraya geliyordu.
Yaşım 20 kadardı ama, o gençlik yıllarımda ufak tefek bir görünüşüm vardı; yaşımdan daha küçük gösteriyordum. Dergide yaşlı-başlı abiler, amcalar hatta dede diyebileceğim Halit Fahri Ozansoy gibi insanlar vardı. Kadronun en küçüğü, en genciydim ya, daha ilk günden adım konmuştu sanki: “Çocuk”.
Bana bir iş yüklenecekse, salonun kapısından “Çocuk burada mı” diye seslendiklerinde beni aradıklarını anlardım. Sonraları türlü türlü cinsliklerimle milleti şaşırtınca “Çocuk” adımın başına bir de “Harika” sıfatı yakıştırıldı. Bunu ilk dile getiren galiba ressam ağabeyimiz Firuz Aşkın’dı. Kadroda artık bu harika çocuktan harika(!) işler beklenir olmuştu.
İlk bağımsız röportaj: Timsahlar ve çocuklar İki küçük çocuğunu ve altı adet timsahı aynı evde büyüten Amerikalının öyküsü, mesleğe yeni başlayan fotomuhabirin yaptığı ilk bağımsız röportaj olmuştu: “Bu evde 6 timsah var”.
Üniversitedeki hocası, tıp doktoru olmuş dayımı ihtisas yapmak üzere ABD’deki bir kuruma tavsiye etmişti. O da İngilizcesini ilerletmek üzere bir Amerikalı’dan ders alıyordu. Bu adam Hilton otelinin iletişim ve muhasebe şefi Mr. Charles Haas idi. Bu adamın tuhaf bir merakı olduğunu öğrendim. Evinde 6 timsah ile 26 kaplumbağa beslemekteydi. Timsahları çok küçük yavrular halindeyken getirmiş ancak yavrular her hafta birer santim büyümekte… Günün birinde kocaman birer yaratık olacak bu timsahlar, özellikle bebek yaştaki iki çocukları için tehlike oluşturmaktaydı. Mr. Haas ise o zaman İstanbul’da henüz bulunmayan bir hayvanat bahçesinin beklentisi içindeydi. Timsahlı evin röportajı, benim yayınlanan ilk tam bağımsız röportajlarımdan biri olmuştu.
O yıllarda İstanbul’da yine hummalı bir imar faaliyeti vardı. Birçok tarihî eseri ve kent dokusunu yok eden bilinçsiz yıkımlar yanında, olumlu sayılabilecek bir olay da yıllarca ihmal edilen camilerin onarımı idi. Camilerin yıpranmış taşları değiştiriliyor, kubbe ve minarelerdeki kurşunlar yenileniyordu. Özellikle sipsivri minare külâhlarında çalışan tamircilerin cesareti hayret uyandırıyor, dikkatimizden kaçmıyordu. Yazıişlerinin çekirdek kadrosunda bizim de dahil olduğumuz bir fikir alışverişi toplantısında bu konuda bir röportaj yapılabilir mi konusu tartışılıyordu. Hikmet Feridun Es her zamanki muzip kışkırtıcılığı ile “Ben ona foto muhabiri derim ki, o minare külahını tamir edenin de üstüne çıkıp, yukarıdan aşağıya doğru fotoğrafını çeksin” demişti. Madem marifet ölçütü böyleymiş, bu işi ne yapıp yapıp becermeliydim. Tam da o sıralarda, Divanyolu’nda matbaamıza komşu sayılacak kadar yakınımızda Atik Ali Paşa Camii’nin minaresinin kurşunları değiştiriliyordu. Gidip onarımı yapan ustalarla görüştüm. Gerekli tedbirleri almaları için önerilerde bulundum. O işle uğraşan usta istediğim düzeni kurmayı 50 liraya yapabileceğini söyledi. Muhasebeden avans alıp adama verdim. Sonuçta külahın kurşununu değiştiren ustanın üstten fotoğraflarını çektim. “Alın işte marifet” dercesine Hikmet Feridun Es’in masasının üzerine koydum. Bu çok sükse yaptı. Fotoğraf tam sayfa olarak basıldı. Röportajın başlığı da “Ölümle Oynayanlar” olmuştu.
Minare ustasını üstten çekmişti
Atik Ali Paşa Camii minaresi külahında çalışan ustayı fotoğraflayan Ozan Sağdıç, bu fotoğrafıyla büyük sükse yapmıştı.
Fotoğraf, Hayat dergisinde “Ölümle Oynıyanlar” başlığıyla yayımlanmıştı.
Dergi satışa çıktıktan kısa bir süre sonra babamdan acele bir mektup geldi. Kısa mektubunda “Oğlum annenin yüreğini hoplatma, bir hünerin varsa yerde göster” diye yazmıştı babam. O zaman herkes benim kendimi bağlatıp minarenin en tepesine makaralarla çekildiğimi sanmıştı. Oysa işin bir püf noktası vardı ve aslında kendimi hiç de riske atmamıştım. Bilinmeyen bu sırrı ilk kez şimdi, burada açıklayayım: Ben minarenin külâhının içinden tırmanabileceğim en uç noktaya kadar tırmanmıştım. Gerçi içerideki bir yığın çivili tahta destekler yüzünden burası iğneli fıçı gibiydi. Tırmanmak kolay değildi ama, hiç değilse çok tehlikeli sayılmazdı. Ulaşabildiğim son noktada kurşun plâkayı geçici olarak söktürmüştüm. Bu dar alan iki kolumun çıkabileceği kadar bir delik sağlamıştı. Tamirciye verdiğimiz 50 lira bunun içindi. Her yanımdaki çivili tahtalarla iğneli fıçıda gibi olsam da, üstten bakmalı refleks kamerayı çıkardığımda doksan derecelik bakacından görüntüyü kontrol edebiliyordum. Benim alt seviyemde çalışan işçi, alem desteğine bağlanmış ipli oturağında rahatça iş görebiliyordu.
‘Ağustos sıcağında eriyen İstanbul’ Kıvrılıp bükülebilen bir çelik aynaya yansıtarak çekilen “Ağustos Sıcağında Eriyen İstanbul” fotoğrafları. Yardımcı olup aynayı tutan o zamanki genç ressamımız Hikmet Andaç.
Özetle şunu diyebilirim ki, ben bu işi canımı ortaya koyarak değil, ama aklımı çalıştırarak çözümlemiştim. Yine akıl işi olan bir başkası da şöyleydi:
Uluslararası ajansların temsilcileri gelip tek başına fotoğraf ya da fotoğraflı röportajlar teklif ederlerdi. Yazıişleri de beğendiklerini satın alırdı. Bir gün Hikmet Feridun Es, İbrahim Çamlı ve Semiral Bilbaşar üçlüsü ellerinde birtakım fotoğraflar, büyük bir beğeni içinde “Bak Ozan, ne muhteşem bir iş” diye bana gösterdiler. Eciş bücüş edilmiş Paris fotoğrafları. “Yaz sıcağında eriyen Paris” başlığı ile ilk çıkacak dergide yayınlanacakmış. Önce “Ne var bunda, önemli bir marifet mi sanki” dedim, sonra da saldırıya geçtim: “Hem niçin eriyen Paris olsun ki, onun yerine İstanbul’u eritsek daha iyi olmaz mı?” diye sordum.
Balerin uçar gibi…
Işık Lisesi’nde misafir öğrenci olarak okuyan genç balerin Gülçin Bayburtlu. Ozan Sağdıç’ın onu havada gösteren fotoğrafı, o zamanın şartlarında olağanüstü bir fotoğraftı. Zira Türkiye’de henüz paraflaş tekniği yoktu.
İzmir Fuarı’nın lunaparkında ‘Kahkahalar Evi’ adı altında kapalı bir pavyonda, yüzeyi yamuk yumuk aynalarda insanların türlü şekillere girdiğini görmüştüm. Karanlık odamızda fotoğrafçıların ıslak fotoğraflarını kuruttukları bir sıcak pres vardı (Glase makinası denilen bu aygıtın içine bir çeşit eğilip bükülebilen bir çelik ayna parlaklığında ince bir levha konulurdu). Matbaayı kuran Almanlar aynanın en büyük modelini alıp, bizim karanlık odaya koymuşlar. Biraz hor kullanıldığı için birkaç yerinden de hafifçe darbe yemişti. Oraları görüntüyü daha bir deforme ediyordu.
Yanıma derginin illüstrasyon ressamı Hikmet Andaç ve Edremitli öğretmen Mahmut Denizci’yi alarak İstanbul’un önemli yerlerini birlikte dolaştık. Onlar hedef yapıya karşı o parlak levhayı çeşitli şekillerde kamburlaştırarak tuttu. Ben de onun deforme olmuş şeklini ayna içinden çektim. İşte bu röportaj ve fotoğraflar, “Ağustos Sıcağında Eriyen İstanbul” başlığı ile yayınlanmıştı.
Dört yaşında baleye, yedi yaşında piyanoya başlamış bir genç kızın varlığı çalınmıştı kulağımıza. Yakın zamanda bale eğitimi için Londra’ya gitmeye hazırlanıyordu; bale tutkusu yüzünden ara verdiği öğrenimini diploma ihtiyacından dolayı Işık Lisesi’nde misafir öğrenci olarak tamamlayacaktı.
Kendisinden sözedilmesinin asıl nedeni, öğrencisi olduğu okulda küçük çocuklara bale dersi vermekte oluşuydu. Gülçin Bayburtlu ile bu vesileyle tanıştık. Ankara’daki Devlet Konservatuvarı’nın yeni açılan Bale Bölümü’nü hariçten kazanan ve beş derece yukarısına kabul edilen tek öğrenciydi. Ancak o ve ailesi eğitimini Londra’da Royal Academy’de yapmayı arzulamış, oraya da kabul edilmişti. İlk önce lisedeki etkinliklerini fotoğrafladım. Balerin olarak fotoğraflarını profesyonel bir stüdyoda çekmek için başvuracağım adres belliydi: Daha önce yanında bulunduğum Şevket Tanju’nun stüdyosu. Böyle durumlarda stüdyosunda çalışmama seve seve izin verirdi. Koca İstanbul’da sonsuz zemin uygulaması ve paraflaş olayı bir tek onun stüdyosunda mevcuttu. Bu genç balerinin havada uçarmış gibi fotoğraflarını o stüdyoda çekmiştim.
Gülhane eğlence parkı Gülhane Parkı girişi. 50’li yılların sonu, Gülhane parkının bir eğlence parkına dönüştürüldüğü zamandı.
Lunapark ışıklarıyla gece görüntüleri, Ozan Sağdıç’ın iz bırakan karelerindendi.
“Hayat’ta İlk Adımlar” başlığı altında Hayat dergisinin olduğu kadar, benim de ilk gazetecilik deneylerimi biraraya getirdiğim daha birçok anım var elbette. Bu yazıya şimdilik Gülhane Parkı’nın bir eğlence parkına dönüştürülmesi günlerinin öyküsüyle son verelim.
Bu röportajım “Ampulden Bahar Kıyafetleriyle Gülhane” başlığı ile yayınlanmıştı. Oradaki eğlence âlemi güneşin batmasına yakın başlıyor, geceyarısına kadar sürüyordu. Kapısındaki lale motifleri çizen neon lambaları ile taçlanan bol ışıklandırılmış (elbette kendi zamanına göre) bir yalancı cennet görünümündeydi. Bu lunapark gece işlenmeliydi ve öyle de yapmıştım. Fotoğraflara konulmuş ana başlıklar şöyle sıralanmış: Renk Diyarı, Vahşi Hayvanlar, Bol Işık. Ve son ana başlık da: Çocuklaşan Büyükler.
1953 yılının 18 Temmuz’unda Memphis’teki Sun Plak Şirketinin stüdyosuna girip ilk asetat demo’sunu kendi cebinden 3.98 dolar ödeyerek kaydettirdiğinde meteliksiz bir delikanlıydı. 16 Ağustos 1977’de saray yavrusu malikanesi Graceland’de kalp yetmezliğinden 42 yaşında öldüğünde arkasında milyonlarca hayran, sayısız eser ve devasa bir servet bırakan bir mega pop ikonu olmuştu. Kariyerinin yükseliş yıllarında “Rock’ın Roll’un Kralı” olarak isim yaptı, zirveye ulaştığında ise artık sadece “Kral” olarak anılıyordu. 2002’de, ölümünün 25. yılında Amerikalıların %16’sı yaşamını yitirdiğine hâlâ inanmıyordu. Elvis Presley’in fotoğraflarla kısa hayat hikayesi…
Tam bir ana kuzusuydu
Elvis Aaron Presley 8 Ocak 1935’de Tupelo Mississippi’de yoksul bir evde doğdu. İkiz kardeşi doğum sırasında öldüğünden tek çocuk olarak büyüdü. 1948 yılında ailece Memphis’e taşındılar.1953’te Hume lisesini bitirdiğinde henüz kendi evlerinin dışında tek bir gece bile geçirmemişti. Okul arkadaşlarına göre tam bir anakuzusuydu. Bazı biyografi yazarları Elvis’in ilk demo’sunu annesine yaşgünü hediyesi olarak doldurduğunu iddia eder. Ama Presleylerin evinde pikap olmadığı gerçeği göz önüne alındığında, daha sonra Record Collector dergisi tarafından 500.000 dolar değer biçilecek olan bu ilk kaydı Sun Plak Şirketi’nin sahibi Sam Phillips’in dikkatini çekmek için yapmış olması ihtimali ağırlık kazanmaktadır.
Annesi Glayds ve babası Vernon ile, çocukluk yıllarında
13 yaşındaki Elvis, Tupelo’daki Hume Lisesi’nde öğrenciyken, 1948.
Siyah müziği beyazlara sevdirdi
Elvis; pop, country, blues türlerinden olduğu kadar sık sık katıldığı gospel ayinlerinden ve Memphis’in efsanevi Beale Sokağı’nda dinlediği siyah R&B müziğinden etkilendi. 19 Temmuz 1954’te Sun etiketiyle çıkan ilk single’ının gördüğü büyük ilgiyle başlayan kariyeri, kendi karizmasının olduğu kadar Sun’ın patronu Sam Phillips’in dehasının da bir eseriydi. Phillips, blues ve R&B gibi siyahlara özgü müziklerin göze hoş gelen bir ‘ambalaj’la beyazlara sunulması halinde, müzik endüstrisini sallayacağını öngörmüştü. Elvis, etkilendiği farklı müzikal türleri kendine özgü sesi ve tarzıyla bir potada eritirken, ırklar arasındaki duvarları yıkarak Amerikan müziği ve popüler kültüründe yeni bir sayfa açmayı başardı.
Elvis Presley, kariyerinin erken yıllarında sahnede, 1950’ler.
Şöhreti yeni yakaladığı yıllarda bir canlı performansta gitar çalıp şarkı söylerken. Arkasında, Bill Black kontrbasta, 1956.
Altın ve platin plak rekortmeni
Elvis Presley’in televizyon programları ve konserleri hep olay yarattı. Las Vegas’taki canlı sahne performansları tam 837 kez ardarda kapalı gişe yaptı. Bugüne kadar tüm dünyada bir milyarın üzerinde albüm satışı gerçekleştirdi. Billboard 100 listesine en çok şarkı sokan (149) ve açık ara en uzun süre (80 hafta) listebaşında kalan şarkıcı oldu. 81 altın, 43 platin, 18 multiplatin plak kazandı. Elvis ‘kral’ lakabını boşuna almamıştı.
Elvis, 1 Nisan 1956′ da Heartbreak Hotel single’ının altın plağıyla basına poz veriyor.
1977’deki ölümünden sonra müzeye dönüştürülen malikanesi Graceland’de, Elvis Presley’in altın ve platin plakları ile sahne giysilerinin sergilendiği bölüm.
Hollywood’un ‘parlak’ çocuğu
Elvis, 1956 Kasım’ında “Love me tender” filmiyle ilk kez kamera karşına geçti ve ikisi belgesel olmak üzere 33 Hollywood filminde başrol oynadı. En yüksek gişeyi Ann Margret ile başrollerini paylaştıkları ve beyaz perde dışında bir aşk macerası yaşadıkları “Viva Las Vegas”la yaptı. MGM bu filme yatırdığı 1 milyon dolar karşılığında 5 milyon dolar gişe hasılatı elde etti. Presley’in kariyeri boyunca Altın Küre’ye aday gösterilen tek draması 1962 tarihli “Girls, Girls, Girls” oldu. Buna karşılık bir konser filmi olan “Elvis on Tour” ise 1973’de En İyi Belgesel dalında Altın Küre kazandı. Elvis’in, çevirdiği 33 filmdeki kadın oyuncularından sadece dokuzuyla kaçamak yapmadığı iddia edilmiştir.
Ann Margret ile 1964 yılında başrollerini paylaştıkları Viva Las Vegas filminin bir tanıtım çekiminde.
1957’de çevirdiği Jailhouse ROck filminin setinde, dansçılarla
Kısa süren mutluluk
Elvis Presley 1 Mayıs 1967’de Priscilla Beaulieu ile evlendi. Bundan yaklaşık dokuz ay sonra, 1 Şubat 1968’de kızları Lisa Marie Presley dünyaya geldi. Elvis’i yıllardan beri tanıyan birçok arkadaşı, sanatçıyı hayatlarında hiç o günkü kadar mutlu görmediklerini ifade etmiştir. Fakat Elvis ile Priscilla’nın mutlulukları fazla uzun sürmedi, çift 1973 yılında ayrıldı. Elvis’in son günlerini birlikte geçirdiği kız arkadaşı Ginger Alden, 1977 yılının Noel’inde evlenmeye hazırlandıklarını açıkladı. Ama bu doğrulanması imkansız bir bilgiydi.
Priscilla ve Elvis, Las Vegas’ ta nikah masasında, 1 Mayıs 1967.
Presley çifti, kızları Lisa Marie’yi basına tanıtıyor, 1968.
Şöhreti yeryüzünü salladı
“Elvis: Aloha from Hawaii” konseri, şarkıcının Kui Lee Kanser Vakfını desteklemek için 14 Ocak 1973’de Honolulu’da verdiği bir hayır konseriydi. Etkinlik uydu üzerinden tüm dünyaya canlı yayınlandı. Sabah saatlerinde başlamasına rağmen, konser kelimenin tam anlamıyla yeryüzünü salladı, 40 ülkede 1,5 milyar izleyiciye ulaştı. Bu sayı, insanoğlunun Ay’a ayak basmasını canlı seyredenlerin sayısından çok daha fazlaydı.
Canlı yayını izlenme rekorları kıran “Aloha from Hawaii” konserinde sahnede, 1973.
Şöhretinin zirvesindeki “The King”, 197O’te ABD başkanı Richard Nixon tarafından kabul edilmişti, 1970.
Elveda Kral, seni özleyeceğiz!
Son yıllarında aşırı kilo alan Elvis Presley, 16 Ağustos 1977’de malikanesinde ölü bulundu. 18 Ağustos’ta Memphis’te düzenlenen cenazesine yüz binlerce hayranı katıldı. Resmi açıklamaya göre sanatçı hayatını kalp yetmezliğinden kaybetmişti. Bazı kaynaklar bunu kullandığı ilaçların yan etkilerine bağlamıştır. Plakları, filmleri, belgeselleri, lisanslı ürünleri Elvis’in ölümünden sonra da satmaya devam etti. “The King”, “öldükten sonra en çok kazanan sanatçı” listelerinde her zaman ilk sıralarda kalmaya devam etti.
Elvis Presley, hayranları tarafından son yolculuğuna uğurlanıyor, 18 Ağustos 1977
Daily Mirror gazetesi, “Kral”ın ölüm ve cenaze haberlerini derlediği “Dertli kral nihayet huzura kavuştu” başlıklı Elvis dosyasını 2 Eylül 1977’de birinci sayfadan girmişti.
İzmir Fuarı’nın kuruluş fikri İzmir İktisat Kongresi’nde (17 Şubat-4 Mart 1923) Mustafa Kemal tarafından ortaya atılmıştı. Gazi’nin talimatı doğrultusunda düzenlenen fuarların ilki, 4-25 Eylül 1927 tarihlerinde Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nde “9 Eylül Sergisi” adıyla açılmış, ülkenin ziraatçı, sanayici ve tüccarları birbirlerini tanıma, ürünlerini tanıtma fırsatını bulmuştu. İzmir Fuarı 1936’da yeni açılan Kültürpark’a taşındı. 30’lu yılların sonunda artık uluslararası bir kimlik kazanmış olan fuarın açılış günü de 20 Ağustos olarak belirlenmişti. İzmir Fuarı’nın ekonomiye katkısı önemliydi ama, İzmirliler için fuar çay bahçeleri, gazinoları, paraşüt kulesi ve lunaparkı ile esas olarak eğlence demekti. 50’li yılların sonlarında çekilen fotoğrafta, bir aylık bu zevk ü sefa döneminin keyfini çıkartan ziyaretçiler…
Ozan Sağdıç’ın fotoğrafçılık mesleğine başlamadan önce çektiği ilk kareler bile, “adam olacak çocuk …” mahiyetinde. Dilimize “amatör” kelimesinin yerleşmediği yıllarda kullanılan “heveskâr” kelimesiyle tanımlanabilecek Ozan Sağdıç’ın ilk makinesiyle çektiği fotoğraflar, o dönem Türkiye’sinin gündelik hayatına pek görülmemiş bir ışık tutuyor.
Birçok kez “fotoğrafçılık mesleğine nasıl başladığım, bu işin okuluna gidip gitmediğim, birilerinden ders alıp almadığım, nasıl gazeteci olduğum” gibi sorular yöneltenler olmuştu. Bu bakımdan, “Fotografik Hafıza” dizi yazılarımızdan birinde ilk muhabirlik günlerimden, ilk röportajlarımdan örnekler vermenin doğru olacağını düşündüm. Ancak onun da öncesi vardı elbet. Amatörlük yılları.
Eski yayınları karıştırdığımızda, dilimize “amatör” sözcüğü yerleşmeden önce, onu “heveskâr” sözcüğü ile karşıladıklarını görüyoruz. Örneğin Halkevleri’nde oynanan amatör tiyatro gösterilerine “Heveskâr Temsilleri” deniliyor. Yakıştırma ama, hoş bir tanımlama doğrusu. Pek bilindiğini sanmıyorum; ünlü şairlerimizden Ahmet Muhip Dranas fotoğraf üzerine kafa yormuş aydınlarımızdan biridir. Onun Halkevleri kültür etkinliklerini yönettiği günlerde yayınlanmış amatör fotoğrafçılığı yüreklendirme amaçlı bir yazısında “Amatör ressam denilince acemi ressam anlaşılır, ama amatör fotoğrafçı denilince sıradan stüdyo fotoğrafları çeken fotoğrafçılardan farklı olarak, sanat kaygısı güden ustalıklı fotoğraf üstatlarından söz ediyoruz demektir” gibi bir saptamasına tanık oluyoruz.
Görülüyor ki güzellik kavramını kapsayan fotoğraf üretmek, her şeyden önce bir heves işidir. Evet, eğitimle insanlara çok şey öğretilebilir; ama bu bir yere kadardır. İlkönce o konumdaki insanda bir eğilim, bir yetenek ve hepsinden önemlisi heves olmalıdır. Kısaca insanın iç dünyasındaki sanat yapma dürtüsü “iki kalas bir heves” deyimiyle özetlenebilir. Peki bu heves insanda ne zaman, nasıl uyanır?
Kendimi övmek gibi alınmasın, bu yazıya girişimi ironik bir başlangıç olarak kabul edin lütfen. Benim kavramsal sanata yatkınlığım, daha üç-dört yaşımda iken keşfedilmiş. İlk sanatsal etkinliğim, babamın bir yenilik olarak özenerek aldığı çok değerli sofra muşambasının güllerini annemin nakış makası ile dekupe etmek olmuş çünkü. Beş-altı yaşımda iken duvar resmi yapmaya özenmişim O yıllarda babam Akçay’da Devlet Denizyolları acentesiydi. Haftada iki kez vapur görürdük. Kiralık evimizin oturma odasında üç-dört metrelik bir duvara kocaman üç bacalı bir gemi çizmişim. Annem önce duvarı kirlettim diye biraz kızacak olmuş ama, her yıl evin badanası yinelenirken o duvara dokunmak içinden gelmemiş.
İlkokul dördüncü sınıfta “Doğruluk” adında, beşinci sınıfta “Türk Çocuğu” isimli duvar gazetesi hazırlıyorduk. Başlığın altına “Başyazarı ve ressamı” olarak adımı yazmak benim değil, öğretmenimin fikriydi. 10 yaşında Karagöz tasvirleri kesip mahalle çocuklarına Karagöz oynatmışım. 11 yaşında tiyatro aksesuarı yapımcılığı yapmışım. Salih Tozan gibi bir aktörün başına kral tacı hazırlamışım.
12 yaşındayken Orhon Murat Arıburnu’nun bir şiirini çarpıtarak, sözüm ona berbat bir nazire yazmış, Edebiyat Alemi adında, Garipçilere saldıran tutucu bir dergiye göndermek gafletinde bulunmuştum, Yaşımı başımı bildikleri yok, baş sayfada, hem de “Edremit’ten üstat şairimiz Ozan Sağdıç’ın şaheseri” diye anons ederek basmazlar mı!
Buca Ortaokulu’na yatılı öğrenci olarak yazılmıştım. Üç levanten köşkünün heykellerle süslü geniş bahçeleri, bağları ile birleştirilmiş cennet köşesi bir yerdi okulumuz. Bizi oraya sevk ve tavsiye eden babamın çocukluk arkadaşı İsmail Habib Sevük’ün dediğine göre, burası Milli Eğitim Bakanlığı’nın örnek tatbikat okuluymuş. O yüzden öğretmenleri de seçmece imiş.
“Mütalaa” denilen ders çalışma saatlerinde yaramazlık yapar, diğer çocukları azdırırmışım. Öğretmenlerimiz böyle bir tanı koymuş benim için. Ağabeylerin arasında uslu oturum herhalde diye beni birinci sınıfların dershanesinden alıp üçüncü sınıfların dershanesine oturttular. İçinde koca koca ağabeyler vardı o sınıfın. Yörük Ali Efe’nin oğlu, sonradan öykü yazarı olan Aydınlı Cengiz Yörük, yıllar sonra Şairler Yaprağı dergisini çıkaracak olan Dinarlı şair Nedret Gürcan ve Kerkenez romanının yazarı olup E Yayınları’nın kurucusu olan Buldanlı Cengiz Tuncer. Özellikle Cengiz Yörük (ayıptır söylemesi) hanım öğretmeniyle flört edecek kadar karta kaçmış bir delikanlıydı. Ben de akranlarıma göre bile ufak yapılı bir ön sıra çocuğuydum. Bu üç ağabey, küçük kardeş olarak benimsedikleri beni daha fazla şımarttılar. Onların yazdıkları yazılarla, şiirlerle bir duvar gazetesi hazırlıyorduk. İşte o gazetenin de sayfa düzenleyicisi ben olmuştum.
Özetle şunu söylemek istiyorum ki, heveskâr bir çocukluktan heveskâr bir gençliğe doğru yuvarlanan bir taş gibi evrile evrile gitmekteyiz. Bir de fotoğrafa heveslenmişiz, çok mu yani?
Daha önceki ilkokul öğretmenimiz ayni zamanda ressamdı ve komşumuzdu. Bana öylesine resim dersleri vermişti. İyi ustaların desenlerinden bir hayli kopyalar yapmıştım. İçime yavaş yavaş bir estetik algılama duygusu yerleşir olmuştu. Ortaokulda Âbidin Elderoğlu’nun resim öğretmenimiz olması büyük bir şanstı. Dergilerde kitaplarda elime geçen güzel fotoğrafları hayranlıkla seyrediyordum. Onlardaki güzelliğin nedenlerini anlamaya çalışıyordum.
50’lı yıllardan bir ‘selfie’
1950’li yıllarda Ozan Sağdıç’ın, Kabataş Lisesi’nde birinci sınıf öğrencisiyken Çiçek Pasajı’nın üst katında Foto Gökçek’te ayna karşısında çektiği fotoğrafı.
Artık yaşım 18 olmuştu, Kabataş Lisesi’nde yatılı okuyordum. Cemal Nadir, Ramiz döneminin karikatüristleri çizimlerinde bol bol eski İstanbul’un döküntü haldeki ahşap evlerini adeta bir yoksulluk simgesi olarak, perspektifi de abartarak adeta bir dekor gibi kullanırlardı. Biraz da o günlerde Tatbikat Sahnesi’nin İzmir turnesinde bayılarak seyrettiğim Ahmet Kutsi Tecer’in Köşebaşı oyununun dekorundan da esinlenerek yaz tatilinde öyle bir evin maketini yapmıştım. İçine de küçük bir ampul yerleştirerek ona gece lâmbası işlevi de yüklemiştim. Ağabeyimin en iyi arkadaşı Eczacı Muzaffer Bey amcanın oğlu Erdem Abi bunu kaptığı gibi, babasına götürüp göstermiş. Baba dostumuz, memleketimizim ünlü milletvekili Muzaffer Bey Amca “Bunu biz edinelim, çocuğu da biraz sevindirelim” diye bana 15 lira göndermiş. Emeğimin eseri diye o parayı gözüm gibi saklıyordum.
Tam da o sırada bir başka baba dostu, gözlükçü Fehmi Mine’nin dükkânına satması için Alman malı, kutu makine denilen cinsten, yani en basitinden iki tane fotoğraf makinası göndermişlerdi. Fehmi Abi, daha önceleri fotoğrafçı imiş, işi gözlükçülüğe çevirmiş ama fotoğraf malzemesi satmaya devam ederdi. Bendeki heveskârlığı keşfetmiş olmalı; “Bu makinalardan birini Ozan’a verelim” dedi. Bedeli 30 lira imiş. Bendeki 15 liranın üstünü babam tamamladı. Böylece ilk kamerama sahip oldum. İlk sevgiliye kavuşmuş gibi sevinçliydim.
Ozan Sağdıç’ın ilk fotoğraf makinesi.
Fehmi Abi bana iki rulo da filim armağan etmişti. Hemen sokağa çıktım. Ayaklarım beni aklımdan hep “Tam şuradan bir fotoğraf çekmeli” diye geçirdiğim Kurşunlu Cami’nin Hekimzade sokağının çıkışından görüldüğü noktaya götürdü. Sağdan soldan iki cumbalı evin öpüşürcesine birbirine yaklaştığı ara boşluğa bizim Selçuklular’dan kalma Kurşunlu Camii’nin kubbesi ve minaresi cuk oturuyor, mükemmel bir kompozisyon teşkil ediyordu. Benim kendi makinamla çektiğim ilk fotoğrafım bu olmuştu.
12 Pozluk ilk makarayı, çoğu önceden peylenmiş yerlerde olmak üzere Edremit’te doldurdum. Bu arada aile fotoğrafları da çektim elbette. Şimdi onları gözden geçiriyorum da, öyle klasik pozlarda çekmemişim. Daima bir eylem içinde saptamaya çalışmışım. Annemle babama yan yana poz verdirmek yerine, sofra başında sanki birinin gözüne öbürünün gözüyle bakar gibi fotoğraflamışım. Halamın ailesini Rembrandt ışığı benzeri bir ışıkla aydınlatmışım.
Anne-baba sofrada Ozan Sağdıç, ilk fotoğraflarından birinde sofrada meyve soyarken babasını ve aynı sofrada babasının karşısında oturan annesini çekmişti.
Babamın fotoğraflarını ya meyve soyarken ya da çok sevdiği balık ağı örerken çekmişim. Annemin pazardan aldığı meyve ve sebzelerle ilk natürmort denememi yapmışım.
Makinayı aldığımın hemen ertesi günü Edremit’in iskelesi olan Akçay’a gittim. Orası o zamanlar yüz haneyi bile bulmayan bir sahil mahallesi idi. Deniz, iskeleler, dere boyu, sazlıklar doğal manzaralar sunuyordu insan gözüne. İkinci makarayı da orada doldurdum. Bu fotoğraflar içinde de, deredeki suları yararak geçen bir at arabası resmi iyi yakalanmış bir kareydi. Fehmi Ağbi karanlık odasını halen korumakta idi. Filmlerimi banyo etti. Birer de kontak kopya basmıştı.
Akçay’da dereyi geçen at arabası yine ilk fotoğraflar arasında.
Edremit’te Er Eğitim Alayı vardı, asker kişiler boldu. Oraya teğmen olarak İstanbullu fotoğraf amatörü iki teğmen atanmış. Malzeme almak ve bilgi almak için Fehmi Bey’in dükkânına gelirlerdi. Birisi daha sonra İstanbul’da Hayat mecmuasının fotomekanik atölyesinde şef yardımcısı olarak karşılaşacağım Ferit Can’dı. Henüz iki filmimden çıkan fotoğraflarımı görmüş olan Fehmi Abi onlara “göreceksiniz bakın, Ozan’ın fotoğrafları ileride Avrupa mecmualarında yer alacak” demişti. Kehanet mi desem ne desem bilmem ki. Ama bu en azından bana çok genç yaşta verilmiş bir icazet gibiydi bu iltifat.
Edremit Bu kez objektifte Çamtepe’den görünen Edremit manzarası var.
Hemen sonrasında daha bir çok Edremit fotoğrafı çektim. Hele bir tanesi, Sabahattin Ali’ye esin kaynağı olmuş Yanık Değirmen’in arkları arkasından görünen puslu kasaba manzarası pek romantik bir peyzaj olmuştu. Edremit pazarı benim için mükemmel bir platoydu. Edremit’in kurtuluş günü şenlikleri ve özellikle Akçay’daki 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı görüntüleri bölge halkını yansıtan ve fotografik hafızamızı zenginleştirecek nitelikler içeriyordu.
Kabotaj Bayramı 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nın kutlandığı gün Akçay’ın en hareketli günüydü. Sahilden etkinlikleri izleyen yöre halkı.
Komşu ilçe Burhaniye’ye gittim, deve güreşi fotoğrafları çektim. İskele mahallesinde dayımın evinin az ötesinde boş plajda deve kervanları ve koyun sürüleri geçiyordu. Buralarda Öğretmen Evleri mahallesi henüz kurulmamıştı. Hatta Ören bile yeni yeni iskâna kavuşuyordu. Ayvalık’a uzanan şoseden sapıp, doğum yerim Pelitköy’e doğru zeytinlikler arasından yürüyerek çıkarken güzel zeytinlik manzaraları çekebiliyordum. Köyümü ve köylülerimi fotoğraflama fırsatı da buluyordum. Orada güzel köy düğünü fotoğrafları da çekmiştim.
Burhaniye İskelesi-Ören sahilinden geçen bir deve sahibi.
O kısa arada Edremit’e uğrayan siyasilerin fotoğraflarını çekmek ayrı bir belgeleme heyecanı veriyordu bana. Önce Osman Bölükbaşı’nın, sonra da Başbakan Adnan Menderes’in fotoğraflarını çekebildim. Zamanın ünlü CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in fotoğrafını İstanbul’da Dünya gazetesinin önünde arabasını beklerken çekmiştim.
Edremit’in İstanbul bağlantısı il merkezimiz Balıkesir’den oluyordu. Oradan da epey fotoğraflar çekmiştim. Özellikle kurtuluş günü şenlikleri sırasında Pamukçu zeybeklerinin oyunları ve geleneksel seyirlik oyunlarından sayılabilecek deve oyunu gibi gösteriler ilginçti. Bu arada derici esnafının koyun ve keçi postlarına bürünerek, yüzlerini de kömür karası ve isle karalayarak “tülü tabaklar” denilen korkunç hallere girmeleri, kaydedilmeye değer renkli görüntülerden bazılarıydı.
Adnan MenderesOzan Sağdıç, zamanın başbakanı Adnan Menderes’i de Edremit ziyaretinde fotoğraflamıştı.
İstanbul yolunun ikinci menzili Bandırma idi. Bayram ve sömestr tatilleri sırasında o kadar kalabalık olurdu ki, yolcuları İstanbul’a götürecek vapurlar istiap haddini çok aşan dolulukta olurdu. Acente fazla bilet kesmezdi, fakat halk cezalı bilet parası ödemeyi göze alarak vapuru iğne atsan yere düşmeyecek kadar kaçak yolcu kalabalığı ile doldururdu. Benim bol bol izdiham fotoğrafları çekmeme fırsat veren bu olay, beni haber fotoğrafçılığına hazırlayan olgulardan biriydi sanki.
İstanbul’a döndüğüm, bir yıl daha liseli olduğum, daha sonra da İstanbul’da kalabilmek uğruna iş aradığım ve nihayet İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği kâtibi olduğum 1953-55 yılları arasında mahalle mahalle İstanbul sokaklarını arşınlamak azimli bir fotoğraf heveskârının vazgeçilmez pratikleri arasındaydı artık. 1954 Mart’ında Boğaz’ın buzlarla kaplanması ve benim bu konuyla ilgili ilk seri çalışma öyküm, ayrıca anlatılması gereken muhteşem bir olaydı örneğin. O günlere ait bir kısım görüntüler sütunlarımızda yer almıştı. Şimdi artık foto muhabiri olur olmaz Hayat dergisinde yayınlanan ilk fotoğraflara ve röportajlara gelmiş olmalı sıra.
Genç fotoğrafçı İstanbul sokaklarında
Ozan Sağdıç daha gelişkin bir kameraya kavuştuktan sonra İstanbul sokaklarını arşınlamaya başlamıştı. Yazarımız, bu kez arkadaşının fotoğrafında.
Çankaya köşkünde asaleten değil de, vekaleten en uzun süre (iki ay) oturmuş kişi İbrahim Şevki Atasagun’dur. Cemal Gürsel, hastalığı nedeniyle ABD’de tedavi görürken, 1966 Mart başlarında görüştüğümüz cumhurbaşkanı vekili, uzun süren mülakatın sonunda kendisine “Paşam, inşallah sizi burada asaleten de görmek isteriz” denince usulca şöyle cevap vermişti: “Biliyor musunuz, benim anamın da adı Zübeyde”.
Bir süredir, ülkemize egemen olan seçim atmosferi içinde yaşamaktayız. Bu nedenle bir önceki yazımızı eski yıllarda tanık olduğumuz kimi seçim anılarına ayırmıştık. Sözkonusu atmosfer halen sürmekte olduğundan, biz de dergimizin sınırlı sayfalarına sığdıramadığımız ek anılara bir kez daha değinelim dedik.
Seçim kimi insanların umutlarını kamçılıyor; hatta seçim sonrası yeni yapılandırılmalardan kaynaklanan atamalar furyası da bazı insanların kaderinin değişmesine neden olabiliyor. Beklensin beklenmesin talih kuşu kimi insanların başına konuyor. Beklentisi yüksek olan kimi insanlar da düşkırıklıklarına uğrayabiliyor. İşte ele aldığımız konunun ana damarı bu.
Örneğin Selim Sarper’in öyküsünü ele alalım. 27 Mayıs askerî darbesiyle bir ihtilal olmuştu. Demokrat Parti iktidarı devrilmişti. Geniş ölçüde tutuklanmalar yapılıyordu. Eski iktidarın başta milletvekilleri ve çok yakın destekçileri bir bir derlenip toparlanmakta, küçük bir soruşturmadan sonra Yassıada’ya sevk edilmekteydi. Bu arada bazıları pek nazik olmayan şekilde derdest ediliyordu. İşte böyle olayların yaşandığı, böyle bir ortam içinde ünlü diplomatımız Selim Sarper’in kapısı de çalınır. Bir subay ile bir başçavuş Sarper’e “Merkezden isteniyorsunuz. Hemen hazırlanın, bizimle geliyorsunuz” derler. Diplomatımız ne yapacağını şaşırır. “Ne ile suçlanacağım acaba” düşüncesiyle, endişe içinde ceketini giyip dışarıya çıkar. Kapının önündeki askerî araçla Başbakanlık binasına götürülür.
Haber peşinde Selim Sarper başbakanlık merdivenlerinde. Kendisinden “manşetlik” bir haber almaya çalışan gazetecilerle birlikte.
Değerli büyükelçimiz birkaç askerî şahısla sivil şahsın toplantı halinde bulunduğu bir odaya alınır. Odadakiler ayağa kalkıp kendisini selamlarlar. “Hoş geldiniz Sayın Sarper” derler; “şu anda bir bakanlar kurulu listesi hazırlamakla meşgulüz. Dışişleri Bakanlığı için zatıâlinizi düşünüyoruz. Lûtfedip kabul eder misiniz?”
İşte Selim Sarper’in 13 Mart 1962’ye kadar sürecek olan bakanlık süreci bu şekilde başlamıştır.
Çankaya köşkünde asaleten değil de, vekaleten en uzun süre (2 ay) oturmuş kişi İbrahim Şevki Atasagun’dur. Tümgeneral rütbesinde bir tıbbiye paşasıyken emekli olmuş, saygıdeğer, kelimenin tam anlamıyla paşa paşa bir zattı. Nevşehir’den CKMP adayı olarak senatör seçilmişti. Sonraları AP’ye transfer olmuştu. AP’nin çoğunlukta olduğu ve bol miktarda asker kökenli ‘Tabii Senatör’ün bulunduğu bir senatoda paşa kişiliğinden dolayı senato başkanı seçildi. Kendisine herkes gibi saygımız büyüktü.
Atasagun ailesi İbrahim Atasagun’un ailesi ile Ankara’daki lojmanda hatıra fotoğrafı.
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel sağlık nedeniyle tedavi amaçlı ABD’ye uğurlanınca, doğal olarak Çankaya’daki devletin en üst görevini, protokolün ikinci sırasındaki Senato Başkanı Atasagun Paşa devralmıştı. Gürsel’in tedavi süresi ve vefat edip yerine Cevdet Sunay seçilene kadar bayağı bir zaman geçecekti. İşte bu sürecin belli bir noktasında, 1966 Mart başlarında Çankaya’nın geçici sahibi hakkında aile boyu bir röportaj yapalım dedik. Önce kendi evinde aile fotoğrafları çektim. Sonra Şemsi Kuseyri ile ver elini Çankaya Köşkü. Ben fotoğraflar çekeceğim, o da yazacak. Köşkün büyük salonunun açılır kapanır bir köşesini konuk odası gibi döşemişler. Paşa, eşiyle birlikte önce bizi orada çay ve kuru pastalarla ağırladı. Bir süre sonra eşi, biz daha rahat çalışalım diye izin isteyip ayrıldı.
Atasagun Çankaya’da Atasagun Paşa ve eşi Çankaya Köşkü’nün ana salonunun bir köşesinde.
Sohbet koyulaştıkça koyulaşıyordu. Atasagun Paşa’nın hiç ayrılmak istemediği konu, köşkün özellikleri ve Atatürk’le olan bağlantısıydı. Sonra cumhurbaşkanlarının kullandığı özel çalışma odasına geçtik. Paşa, “Şu masaya bakın, Yüce Atatürk buraya oturmuş. Hatta şu yazı takımını kullanmış. Bunları düşündükçe insanın tüyleri diken diken oluyor. Bu binanın her köşesinde onun nefesi var, bunu hissediyorum” diyordu. Şemsi Abi konuyu günlük olaylara getirmeye çalışıyordu ama ne mümkün. Sayın Atasagun bir yerden sözü yine çeviriyor, Atatürk’e ve köşke getiriyordu. Söz Atatürk olunca arada bir ben de lafa karışıyordum.
Konuşma uzadıkça uzadı. Kuseyri, politikacıları karşısına aldığı zaman günlük politika üzerine uzun uzun konuşmaya bayılırdı. Bakanlara “Ben sizin yerinizde olsam” diye başlar, onlara sadre şifa olmayacak akıllar verirdi. Onlar da ne yapsınlar, “Haklısınız Şemsi Bey” der dururlardı. O sıralarda da günün başlıca konusu Cemal Gürsel’e emri hak vaki olunca, yerine kimin seçileceği konusuydu. Hem asker hem sivil kanadın kabul edebileceği isimlerden yeni cumhurbaşkanı kim olabilirdi? Şemsi Abi -gazetecilik içgüdüsüyle- bu konuda konuşmak ve paşayı da konuşturmak istiyordu. Ama paşa, Atatürk ve köşk konusundan bir türlü ayrılmıyordu.
İ. Şevki Atasagun, Senato Başkanı iken cumhurbaşkanına vekâleten Çankaya Köşkü’ne çıkmıştı.
Sonunda, uzun zaman kaldığımız için ayrılma izni istedik. Ayağa kalktık. Nereden haber aldıkları bilinmez, yaverler de koşturup kapıyı dışardan açmışlardı. Cumhurbaşkanı vekilinin önce elini ben sıktım. Ben henüz kapı aralığındayken Şemsi Abi de veda etmekteydi. Son söz olarak “Paşam, inşallah sizi burada asaleten de görmek isteriz” dedi.
Atasagun Paşa onun da, benim de kollarımızdan tuttu, “Çocuklar ben sizi çok sevdim yahu, biraz daha sohbet edelim” diye içeri çekti tekrar yerlerimize oturttu. Yaverler de kapıyı kapatıp çekildiler. Yerlerimize yeniden oturduk. Paşa, sanki bir sır verirmiş gibi bize “Biliyor musunuz” dedi, “benim anamın da adı Zübeyde”.
1971 yılında da başka bir kriz yaşanmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a 12 Mart Muhtırası diye bilinen bir muhtıra vermişler ve hükümetin istifasını istemişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel de şapkasını alıp gitmişti. Askerler tarafsız bir teknokrat hükümet kurulmasını öneriyorlardı. Nihat Erim CHP’den istifa ettirilip “tarafsız yapılmış” ve hükümeti kurma görevi ona verilmişti.
Zirvedeki dörtlü
Resmî protokolün en üst sırasındaki dört isim: Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Senato Başkanı İbrahim Şevki Atasagun, Millet Meclisi Başkanı Ferruh Bozbeyli ve Başbakan Süleyman Demirel, Cumhuriyet Bayramında tebrikleri kabul etmek üzere TBMM merasim salonunda.
Bir rivayet vardır. Türkiye’nin kültür sorunlarına çözüm aramak amacıyla büyük kültür insanımız Talat S. Halman kendisine danışılmak üzere başbakanlığa davet edilir. Görüşme sonunda Kültür Bakanlığı kurulur ve Sayın Halman danışman olarak girdiği buluşmadan ilk kültür bakanı olarak çıkar. İkinci bir rivayet de ikinci kültür bakanımız hakkındadır. Kabine listesi hazırlanmıştır. Bir tek kültür bakanının adı saptanmamıştır. Başbakan ayrılmak üzereyken ona “Kültür bakanı kim olacak efendim” diye sorarlar. Başbakan “Oraya da Nermin Hanım’ın adını yazın lütfen” der ve ayrılır. Kastettiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hoca Nermin Abadan Unat’tır. Ancak kâtipler anlayamaz ve milletvekilleri albümünden Nermin Neftçi’yi bulup listeye onun adını ilave ederler. Bu yanlışlığa karşın Nermin Neftçi işe iyi sarılmış ve iyi bir kültür bakanı olmuştu.
Bakanlar kurulunu oluşturma sürecinde, denilebilir ki bütün milletvekillerinin gönlünde bir umut yeşerir. Böyle bir ortamda aralarında şakalaşmalar, işletmeler de olasıdır. Meclis kulislerinde duyduğuma göre, Süleyman Demirel bir kabine düzenlemesi ile meşgulken Kocaeli Milletvekili Lütfi Tokoğlu’na arkadaşları “Yahu nerelerdesin, Süleyman Bey seni arayıp duruyor” demişler. O da bunu gerçek zannedip lâcivertleri giyip Demirel’in Güniz Sokak’taki evinin kapısını çalmış. “Beni emretmişsiniz efendim, buyurun” demiş. Demirel her ne kadar “Yok böyle bir şey” demişse de, o gittikten sonra çalışma arkadaşlarına “Ayıp oldu adamcağıza yaa” demiş. Sonra da “Açıkta kalmış bakanlık var mı?” dile sormuş. Açıkta kalan tek bakanlık Turizm Bakanlığı denilince, “oraya da Lütfi Bey’in adını yazıverin” demiş.
Politikanın iki Nermin’i Nermin Neftçi (solda), Nermin Abadan Unat (sağda) Alman Kütüphanesi’nin bir etkinliğinde.