Fotoğraf, İstanbul suriçinin yaklaşık ortasında yükselen Beyazıt Yangın Kulesi’nden çekilmiştir. Tarihte bu noktadan çizilen gravürler ve çekilen fotoğraflar meşhur olmuştur. Fotoğrafta Laleli, Aksaray ve Yedikule semtlerine doğru uzanan semtler görülmektedir. 1894 depreminde zarar gören Çukurçeşme Hamamı görüldüğüne göre, fotoğraf bu depremden önce çekilmiş olmalıdır.
1. Kulenin içinde bulunduğu geniş bahçe, Fatih devrinde kentte inşa edilen ilk saray olan Eski Saray’ın bahçesidir. 1828’de bu alanın ortasında yangın kulesi inşa edilmiştir. Daha sonra bu alanda Osmanlı askeriyesinin merkezini oluşturan Seraskerlik yapıları inşa edilmiştir. Fotoğrafta görülen askerler talim yapıyor olmalıdır.
2. Beyazıt Hamamı: Sultan II. Beyazıt tarafından inşa ettirilen hamam külliyenin merkezi olan camiye en uzak yapıdır. 1505 dolaylarında inşa edilen hamam çifte hamamdır. Fotoğrafta yapının soyunmalık kısmının kubbeleri görülür. Erkekler kısmının kubbesi biraz daha büyüktür.
2A. Darulfünun / İstanbul Üniversitesi yapıları
3. Zeynep Hanım Konağı: 1864’te Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı, Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın eşi Zeynep Hanım adına yaptırılmıştır. Tanzimat döneminin kagir saray konak yapılarının en görkemlilerindendir. 1903’ten itibaren Yetimhane olan yapı, 1909’da Darülfunun olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1942’de bir yangında harap olan konak ortadan kaldırılmış yerine Fen Edebiyat Fakültesi inşa edilmiştir.
3A. Ahşap aksamı yokolmuş bir konağın kagir kısımları görülmektedir. Yüksek bahçe duvarları harem dairesini koruyor olmalıdır. Altındaki ocak ile baca mutfak bölümü ile ilgilidir. Diğer teras ve taş oda duvarları üzerinde bulunan konağın ahşap bölümleri yokolmuştur.
4. Laleli Çukurçeşme Hamamı: Kentin büyük çarşı hamamlarından biridir. Fatih devrinde Kazasker Fenarizade Ali Efendi tarafından inşa ettirildiği kabul edilmektedir. Halkın Laleli Hamamı dediği yapı 1894 depreminde zarar görmüş, onarılamadan 1911 yılında çıkan büyük Aksaray yangınında büyük ölçüde harap olmuş ve kısa sürede ortadan kalkmıştır. Çifte hamamın büyük kubbesi erkekler, küçük kubbesi ise kadınlar kısmının soyunmalık bölümüdür.
5. Laleli Sultan III. Mustafa Camii: Laleli Camii adı ile de bilinir. Tek şerefeli çifte minareleri, revaklı avlusu ile suriçinde inşa edilen son selatin camilerden olan yapı, bir teras üzerine oturtulduğu için yamaçta inşa edilmesine rağmen görülebilmektedir. Sultan III. Mustafa’nın türbesini de barındıran külliye1760-1764 arasında Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından inşa edilmiştir.
6. Langa Bostanları: Kentin Marmara denizi kıyısındaki bu geniş düzlük, Theodosius Limanı’nın dolması ile oluşmuş bir alandır. Yapılaşmaya elverişli olmayan bu dolgu alan kent içi tarımın en geniş alanlarından biridir.
7. Yedikule: Semt fotoğrafın açısı ile oluşan bir koyun devamında görülür. Kent surları ve Yedikule Hisarının yüksek kuleleri görülmektedir.
Gazeteciler Karaköy’de, Galata rıhtımında bekleyişte… Tarihe geçecek bir fotoğraf karesini yakalamanın peşindeler. Geceden hazırlanmışlar, sabaha karşı Troçki’nin İstanbul’a ayak bastığı anı yakalayacaklar. Fotoğraf makineleri kurulu, iliklerine işleyen soğuğa rağmen geceyi sabah ediyorlar. Troçki sabah saatlerinde İlyiç vapuruyla İstanbul’a geliyor, fakat tarihe kalan, dört foto muhabiri Faik Şenol, Ali Ersan, Namık Görgüç ve Hilmi Şahenk’in yer aldığı 12 Şubat 1929’da çekilen bu fotoğraf oluyor… Troçki’nin Odesa’dan İstanbul’a yüksek güvenlik önlemleri eşliğinde gelişi, yayın yasağı nedeniyle Türkiye’de haberleştirilememiş fakat tüm dünyada “Troçki İstanbul’da” haberleri yer almıştı. Türkiye’deki ilk haber ise 18 Mart’ta Milliyet gazetesinden Ahmet Şükrü Esmer’le yaptığı bir röportaj ile çıkmıştı.
İnönü döneminde CHP’nin ilk genel sekreteri olan Kasım Gülek, yurtdışında iyi öğretim görmüş bir milletvekili, çeşitli Bakanlıklar yapmış ilginç bir politikacıydı. CHP’den ihraç edilmiş, tekrar milletvekili seçilmiş, 1960 darbesinden sonra Kurucu Meclis üyesi olmuştu. Sonradan Ecevit hükümetinde Bakanlık bile yapmıştı.
Kasım Gülek her şeyden önce varlıklı bir aile çocuğu idi. 1905 doğumluydu, Adanalıydı. Soyadını Toroslar’da Anadolu’yu Çukurova’ya bağlayan ünlü Gülek Boğazı’ndan almıştı. Babası İttihat Terakki cemiyetinin Çukurova sorumlusu Rifat Bey’di.
Fransızların işgali üzerine aile İstanbul’a taşınmış. Gülek önce Galatasaray Sultanisi’ne verilmiş, sonra orta eğitimini Robert Kolej’de tamamlamış, buradan birincilikle mezun olmuş. Bu arada, kolejde verilen derslerde Hıristiyan kültürünün empoze edilmesine bir panzehir olur düşüncesiyle baba dostu, sonraki yıllarda başbakan da olan Prof. Dr. Şemsettin Günaltay’dan da din eğitimi de almış.
Daha da sonra Paris’te Siyasal Bilgiler okumuş; ABD’de Columbia, İngiltere’de Cambridge, Almanya’da Berlin ve Hamburg üniversitelerinde ekonomi ve hukuk üzerine eğitim görme şansına sahip olmuştu. En son eğitimini Rockefeller bursu ile tamamlamıştı. Dil öğrenmeye yeteneği vardı; yedi dili konuşma düzeyinde bildiği söylenirdi. Son zamanlarda Çinceye de merak sarmış, öğrenmeye başlamıştı. Hatta bu konuda Cemal Süreya’nın hiciv kokan kısa bir şiirciği de var: “Sekiz yabancı dil biliyormuş / Kasım Gülek Efendi / Bir de Türkçe öğrense / dokuz ederdi” diyen.
CHP’nin ilk genel sekreteri
Yıl 1955. Ozan Sağdıç, henüz amatör bir fotoğrafçı. Dönemin CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’i Dünya gazetesinin idarehanesinden çıkarken görmüş ve hemen fotoğrafını çekmişti.
Gülek’in yurtdışındaki öğrenim yılları 1934’te son buluyor ve Türkiye’ye dönüyor. Atatürk’ün rastladığı zaman aklına, bilgisine, birikimine tanık olduğu gençlerden politikada ilerlemek üzere teşvik ettiği kişiler vardır. Bunlardan biri de, onun referansıyla CHP’ye kaydedilen ve genç yaşta Bilecik milletvekili yapılan Kasım Gülek’tir. Politikacımız daha sonra Adana milletvekilliği ile hizmetini sürdürmüştür. Daha da sonraki yaşamında pek çok uluslararası kuruluşlarla temasları, ilişkileri, TC adına temsilcilikleri olan Kasım Gülek’in aldığı görevleri saymakla sayfalarımızı doldurmayalım.
Gülek, kişilik olarak girişkendi, dostluklar kazanmasını bilirdi. Buna benzer özellikler de onun yükselmesini sağlıyordu. Daha Demokrat Parti iktidara gelmeden önce 1. Hasan Saka hükümetinde Bayındırlık, 2. Saka hükümetinde de Ulaştırma Bakanı olarak kabinede yerini almıştı. Ama onun kamuoyunda asıl parlaması, Menderes hükümetleri zamanındaki CHP genel sekreterliği sırasında yaptığı muhalefet yıllarında olmuştu. Muhalefete düşen partinin tüzüğünde değişiklik yapılmış ve genel başkan yardımcılığı yerine genel sekreterlik makamı ortaya çıkarılmıştı. İlk genel sekreter Kasım Gülek olmuştu. İnönü partide genel başkan olarak pek günlük politikaya karışmaz, aktif politikayı genel sekreter yürütürdü. Gülek halkla birebir temaslarda Amerikanvari icatlar çıkarıyordu. Halkın içine dalıp ABD Başkanı Truman gibi el sıkma rekorları kırardı. Bu arada Yeni Tanin isimli bir gazete de çıkarıyordu. Popülerleşen gösterileri ve gazetesinde çıkan muhalif yazarların yazıları giderek diktalaşma eğiliminde olan DP iktidarını iyice rahatsız etmiş, Kasım Gülek altı aylık bir hapis cezasına mahkûm bile edilmişti. Zaman ve zemin koşulları altında bir hayli Amerikancı da olmuştu herhalde. Zaten o devirde Türkiye’de yaygın bir Amerikan hayranlığı vardı.
Kasım Gülek
Gülek’in kendisini betimleyen bir portresinin önünde kompoze edilmiş fotoğrafı. Kasım Gülek sanat ortamında da sık görülen simalardan birisiydi.
CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, o dönemde iktidar yanlılarının başlıca hedefi haline gelmişti. Hani o, sembolik olarak ayağında çarık, eşek sırtında Anadolu yollarına dökülmüştü ya, kimi vatandaşlar ona samimi olarak armağanlar yağdırıyorlardı; kimileri de sırf gıcıklık olsun diye mecazi anlamda armağan vaadediyorlardı. Örneğin Bandırmalı “Genç Demokratlar” güçlü bir çoban köpeği beslemeye başlamışlardı. Gülek Bandırma’ya gelir de Kapıdağ yarımadasını o koşullarda tek başına gezmeye kalkışırsa (sözüm ona) ıssız yollarda kurtlara çakallara karşı eşlik etsin diye ona armağan etmeyi düşünüyorlarmış. Menemenli Demokratların teklifi ise daha ilginçti. Onlar deve hediye edeceklerdi. Menemen’in develeri ünlüdür ve Egeliler birisini başlarından savmak isterlerse “Hadi, Menemen’e Menemen’e, deve tersi yalamaya” derler.
Kasım Gülek’in üniversite diploma törenindeki fotoğrafını ortaya çıkarmışlar; cübbeli ve kepli halini millete gösterip “Gördünüz mü bakın, o aslında papaz” diyorlardı. Takılmalar saldırı şeklini alıp, belden aşağı kaymaya başlayınca, sünnetsiz olduğunu iddia edenler bile çıkmıştı. Gülek ise onlara tam Adanalı işi bir yanıt vermiş, “Bunu söyleyenin kızı amma da gevezeymiş ha” demişti. İşte size yakın geçmişimize ait politika literatürümüzden ilginç bir örnek daha!
Gülek AilesiKasım-Nilüfer Gülek çifti, kızları Tayyibe ve oğulları Mustafa ile.
Kasım Gülek’in 1959’da NATO Parlamenterler Grubu Başkanı Albay Fens’e yazdığı bir mektup skandala neden olmuştu. Anlaşıldığı kadarıyla mektup NATO’nun 10. yıldönümüne Türkiye’den katılacak üyelerle ilgili idi. DP’liler Kasım Gülek’in kendi arkadaşları hakkında Amerikalılara muhbirlik ettiği iddiasında idiler. O ise bunu reddediyor, mektubun iktidar tarafından postadan alınarak CHP içine fesat sokmak amacıyla tahrif edildiğini iddia ediyordu.
1961 yılında bizzat izlediğim bir CHP Kurultayı vardır. O zamanın en geniş kapalı toplanma mekânı olan Büyük Sinema salonunda yapılmıştı. İsmet İnönü’yü çeşitli vesilelerle neredeyse bir çeyrek yüzyıl boyunca izlemiştim. Onu o kurultayda başkanlık kürsüsünde fotoğrafladığım an, herhalde en öfkeli zamanlarından birini saptamış oluyordum. Genel Sekreter Gülek’in yalan söylediği ortaya çıkmıştı. İnönü “Benim yalancılarla işim yok” diyor, Gülek’in tasfiyesini istiyordu. “Ben bu yükü taşıyamam” diyordu. Kongrede tartışmalar çıktı. Mevcut Genel Sekreter İsmail Rüştü Aksal fenalıklar geçirdi, ayıldı, bayıldı birşeyler oldu; Gülek için ihraç kararı çıktı.
1962 kışının yağan ilk karında TBMM bahçesinde kartopu oynanan Gülek ve arkadaşları.
Ancak Kasım Bey kedi gibi dokuz canlıydı. Kurucu Meclis üyesi oldu. Sonra partisi tarafından affa uğradı. Daha sonra milletvekili ve kontenjan senatörü filan oldu. Ecevit hükümetine Bakan bile oldu. Benim Kasım Gülek ile temaslarım 1960’tan sonraki yıllarda bir politikacı ile bir gazeteci arasındaki ilişki şeklinde sürmüştü. Ancak ilk fotoğrafını bir rastlantı olarak henüz basın mensubu olmadan, amatör fotoğrafçı olarak çekmiştim.
1955 yılıydı. Ağabeyimin Edremit’te küçük bir matbaası vardı. Kendi bastığı Edremit gazetesinin sahibiydi. Hürriyet, Milliyet, Dünya gibi gazetelerin de muhabirliğini yapardı. Gazetesindeki boşlukları doldurmak üzere aktüalitesi geçmeyecek klişelere ihtiyacı olurdu. İstanbul gazetelerindeki arkadaşları onun için biriktirirlerdi. Onları alıp postalamak işi de bana düşerdi. Bir gün Dünya gazetesine bu amaçla gittiğimde idarehanenin kapısında Kasım Gülek’i arabasını bekler vaziyette gördüm. Belli ki Falih Rıfkı ve Bedii Faik ile görüşmeye gelmişti. Hemen kamerama davranıp o anı saptamıştım.
Gülek, bakan ve büyükelçi sohbetiFransızların ulusal günü resepsiyonunda CHP’den Kasım Gülek’le AP’li Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil (sağda), dönemin Fransa Büyükelçisi ile birlikte.
1960’ta Ankaralı olduktan sonra ilk ziyaretlerimden biri, ilginç kişiliği dolayısıyla onun evi olmuştu. Bahçelievler’de 4. Cadde’nin Beşevler tarafındaki ilk sokakta bir evdi. Sokağın adı 50. Sokak, evin kapı numarası 3 idi. Son derece büyük salonları olan, bir buçuk katlı köşk gibi bir yerdi. Özellikle kütüphanesi dikkati çekecek kadar zengin idi. Bahçe ile ilişkisi çok fonksiyonel bir biçimde sağlanmıştı. Huzur vericiydi.
O evin sonraları çeşitli vesilelerle birkaç kez daha konuğu olmuştum. Gülek’in çok sözü edilen ünlü namlarından biri de, elinin fazlaca sıkı olduğuna dairdi. Gördüğüm kadarıyla konuklarına karşı hiç de öyle olmadığına tanıklık edebilirim.
Dikkati çekici yönleri vardı. Enerjik bir yapıya sahipti. Yürüyüşü severdi, Bahçelievler semtinde uzun turlara çıkardı. Gideceği yerlere defa araç kullanmadan yürüyerek giderdi. Palto, pardesü nedir bilmezdi. Kışın en soğuk günlerinde bile onu ceketle dolaşırken görürdünüz. Zaman zaman papyon kravat takardı. Yaptığımız söyleşilerden Adana’ya bir asfalt dökme makinası getirdiğini öğrenmiştim. Greyfurtu da Türkiye’ye ilk getiren de o imiş. Hatta ilk günlerde ona doğru dürüst bir isim verememişler, “kız memesi” adını takmışlar.
Vekil Gülek ve Avni-Zerrin ArbaşRessam Avni Arbaş’ın sergisinde sinema oyuncusu kızı Zerrin Arbaş ile birlikte Kasım Gülek.
Öykümüzün dahası da var (Bir gün ayrıntılı bir biçimde anlatmasına da sıra gelir inşallah). Bilen bilir, Türkiye’de ilk fotoromanları ben yapmıştım. Ankara’da Devlet Tiyatroları’nın ünlü oyuncularıyla ve özgün mekânlarda yaptığımız çekimlerle gerçekleştirmiştik onları. İkinci fotoromanımız “Karım Nerede?” polisiye türündeydi. Senaryoda balayı sırasında kaçırılan bir gelin ve bu işi ayarlayan bir zengin adam olacaktı. Düşündüm taşındım; Ankara’da Kasım Gülek’in evinden daha uygun bir ev tanımıyor, bilmiyordum. Kendisinden rica ettim, evini çekim platosu olarak kullanabilir miyiz diye. “Buyurun, istediğinizi yapın” dedi. Çekimlerimiz süresince kütüphanesinde oturdu, kendi işine baktı. Biz dört tiyatrocu arkadaşla evin her köşesini dolaşıp, senaryomuza uygun çekimleri yaptık. Kaçırılan gelin rolünü oynayan tiyatronun en genç elemanlarından, benzerliği yüzünden o zaman “Türk Kim Novak’ı” diye ünlenmiş olan Ümit Kiper’di. Rol gereği kaçırılma sırasında ilaçla uyutulmuştu. Kızcağızı fütursuzca bir güzel Kasım Gülek’in yatağına yatırdık, o sahneyi öyle çektik. O günlerde Kasım Bey henüz bekârdı.
Gülek daha sonra 60’ına merdiven dayamışken, 30 yaşındaki bir hanımla evlendi. Evlendiği hanım da ikinci evliliğini yapan Nilüfer Devrimel’di. Biri kız, diğeri erkek iki de çocukları olmuştu. Yolum herhalde yine bir röportaj vesilesiyle o eve bir kez daha düşmüşken eşiyle de tanıştım. Ailecek fotoğraflarını çektim. Aklımda kalan, bana ikram edilen kekin lezzetiydi. Kasım Gülek bunun karısının bir becerisi olduğunu söylemişti. “Bu kekin içinde bir gram un yok. Onu bizim hanım öğütülmüş cevizden yapıyor” demesi beni şaşırtmıştı. Aklımda yer ediş nedeni de buydu. Badem unundan ekmek yapmak gibi bir şey.
Vekil Gülek ve Avni-Zerrin Arbaş
Gülek, TBMM kürsüsünde milletvekilliği yemin töreninde.
Son günlerde medyaya Kasım Gülek – Fethullah Gülen ilişkisine dair bir takım yazılar, yayınlar döküldü. Aktüellik kazanmış olması dolayısıyla arşivimden fotoğraflarını çıkardım. Şahsen Sayın Gülek’in ne savunucusu ne suçlayıcısı olabilirim. Ben sadece görebildiklerimin ve objektifimin saptadığı şeylerin aynı tarafsızlık içindeki tanığı olabilme konumundayım. Benim için geçerliği olan, cumhuriyet tarihimizden böyle ilginç bir politikacının geçtiğidir.
Hemen hemen her politikacının mayasında bir miktar oportünizm mevcuttur zaten. Derece derece az ya da çok olup olmadığına bakılabilir. Gördüklerimden fazlasını bilmediğim için ben bir değerlendirme yapamam. Gülek bir oportünist miydi diye sorulsa “elbette” diyebilirim. O çerçeve içinde yalan söylemiş midir? O da meydanda. Günümüz politika sahnesinde dün söylediğinin bugün tersini söyleyenler az mı yani? Hiç yok diyenin alnını karışlarım.
Ortada bir de Nilüfer Gülek’in Beylikdüzü’ndeki 70 dönümlük arazisini Fatih Üniversitesi’ne bağışladığı gerçeği var. Fethullah Gülen’in 22 Ocak 1996’da Ankara Kocatepe Camii’ndeki cenaze namazını kıldırması gerçekten Kasım Gülek’in vasiyeti miydi, yoksa bu Nilüfer Hanım’ın arzusundan ibaret miydi? Bütün bunlar benim aklımın ermediği karışık işler; erbabı çözümlesin.
ABD’nin Yeşil Kuşak projesi kapsamında Kasım Gülek, Moon tarikatı, ABD Büyükelçisi Abramovitz, CIA’cı Graham Fuller’in Fetullah Gülen’le ilişkileri ve bu şer örgütünün dal budak salmasının ayrıntıları polisiye roman detayları gibi. Bu işler bendenizi aşar. İşbu Fotografik Hafıza ise gördüğü, bildiği kadarını yukarıda anlatıldığı şekilde saptadığını beyan eder.
2018 hem kritik bir dönemden geçen Türkiye’de hem de ülkemizin içinde yer aldığı “sıkıntılı” coğrafyadaki olaylarla iz bıraktı. Ve foto-muhabiri, sıcak haber neredeyse makinasıyla hep oradaydı. Günümüz Türkiye’sinin basın fotoğrafçılığı alanında uluslararası saygınlığa ve bilinirliğe sahip birkaç isminden biri Bülent Kılıç… Fotoğrafçılığa 2002’de, AFP (Agence France Presse) için çalışmaya 2004’te başlayan başarılı foto-muhabirinin özgeçmişinde birçok önemli uluslararası ödül de bulunuyor. Bülent Kılıç’ın çalışmalarından 2018 seçkisi…
KADINA ŞIDDET PROTESTOSUNDA KADINA ŞIDDET KADINA YÖNELIK ŞIDDETLE ULUSLARARASI MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ’NDE TAKSIM MEYDANI’NA ÇIKMAYA ÇALIŞAN KADIN HAKLARI SAVUNUCULARI POLISINSERT MÜDAHALESIYLE KARŞILAŞIYOR. 25 KASIM 2018.
TARLABAŞI’NDA “YERYÜZÜ SOFRASI” TARLABAŞI DAYANIŞMASI’NIN DÜZENLEDIĞI IFTARDA, MAHALLE HALKI ÇOĞUNLUĞU AFRIKA KÖKENLI GÖÇMENLERLE BIRLIKTE SOKAKTA KURULAN SOFRADA ORUÇ AÇIYOR. 9 HAZIRAN 2018.
EVSIZ KALMANIN ACISI, SAĞ KALMANIN SEVINCI ZEYTIN DALI OPERASYONUNUN BAŞLAMASININ ARDINDAN, EVLERI SINIRIN SURIYE TARAFINDAN ATILAN ROKETLERDEN BIRI TARAFINDAN VURULAN KILISLI FEVZIYE DEMIR, BABASIYLA KUCAKLAŞARAK ACISINI DINDIRMEYE ÇALIŞIYOR. 23 OCAK 2018.
BOMBALAR PATLIYOR KAÇAN KURTULUYOR TSK TARAFINDAN SURIYE’NIN KUZEYBATISINDAKI AFRIN BÖLGESINDE YPG/PYD VE DAEŞ TERÖR UNSURLARINA KARŞI DÜZENLENEN ZEYTIN DALI OPERASYONU SIRASINDA, ÖZGÜR SURIYE ORDUSU BIRLIKLERI ŞEHIR MERKEZINI YPG MILISLERINDEN TEMIZLERKEN MEYDANA GELEN ŞIDDETLI ÇATIŞMALARDAN KAÇAN SIVILLER. 18 MART 2018.
HADI BAŞKA KAPIYA! KADINA YÖNELIK ŞIDDETLE ULUSLARARASI MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ’NDE KADIN HAKLARI AKTIVISTLERININ TAKSIM’E YÜRÜYÜŞÜ SIRASINDA İSTIKLAL CADDESI’NIN ARKA SOKAKLARINDAN BIRINDE BIR TRANS BIREY PENCEREDEN OLAYLARI IZLERKEN, MAHALLE SAKINI BIR KADIN EYLEMCILERE TEPKI GÖSTERIYOR. 25 KASIM 2018.
ATIL KURT, GÖSTERICIYI TUT! LGBTİ ONUR YÜRÜYÜŞÜ’NÜN İSTANBUL VALILIĞI TARAFINDAN DÖRDÜNCÜ KEZ YASAKLANMASINI İSTIKLAL CADDESI’NE ÇIKARAK PROTESTO ETMEYE ÇALIŞAN 1000 KADAR GÖSTERICIYI DURDURMAK ÜZERE ÖNLEM ALAN KÖPEKLI POLISLER VE TEDIRGINLIKLERI VÜCUT DILLERINE YANSIYAN İSTANBULLULAR. 1 TEMMUZ 2018.
SOKAKTA HEYECAN SANDIKTA HAYALKIRIKLIĞI 24 HAZIRAN SEÇIMLERINDE CHP’NIN CUMHURBAŞKANI ADAYI OLAN VE ANAMUHALET PARTISI SEÇMENINDE SOKAKLARA TAŞAN BIR HEYECAN DALGASI YARATAN MUHARREM İNCE, MITINGE GIDERKEN ŞIŞLI’DE SEÇIM OTOBÜSÜNDEN HALKI SELAMLIYOR. 3 HAZIRAN 2018.
HAÇ VE AY-YILDIZI BULUŞTURAN ADAM 90 YAŞINDA HAYATINI KAYBEDEN BÜYÜK FOTOĞRAFÇI ARA GÜLER’IN TÜRK BAYRAĞINA SARILI TABUTUNU TAŞIYAN CENAZE ARABASI İSTIKLAL CADDESI’NDEN GEÇIYOR. 20 EKIM 2018.
GAZANIZ MÜBAREK OLA! 20 OCAK’TA HAVA HAREKATLARIYLA BAŞLAYAN ZEYTIN DALI OPERASYONU, ERTESI GÜN KARA HAREKATIYLA DEVAM ETMIŞTI. SURIYE SINIRINI GEÇEN TÜRK TANKLARINI OTOMOBILLERIYLE IZLEYEN YÖRE HALKINDAN BIR AILE MEHMETÇIĞI SAVAŞA UĞURLUYOR. 21 OCAK 2018.
VER PAPAZI! TÜRKIYE ILE ABD ARASINDA GERGINLIK YARATAN KONU BAŞLIKLARINDAN BIRI OLAN VE IKI YIL TUTUKLULUĞUN ARDINDAN SERBEST BIRAKILAN RAHIP ANDREW CRAIG BRUNSON, ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMASININ ARDINDAN ÜLKESINE DÖNMEK ÜZERE GELDIĞI İZMIR ADNAN MENDERES HAVAALANINDA. 12 EKIM 2018.
BAŞKANLIK SISTEMINE DOĞRU CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYIP ERDOĞAN, 24 HAZIRAN SEÇIMLERINDE OYUNU KULLANDIKTAN SONRA SANDIK KABININDEN ÇIKIYOR (ÜSTTE). YAŞANAN EKONOMIK SIKINTILAR NEDENIYLE EN ZOR SINAVIYLA KARŞI KARŞIYA OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN AMA “ÇIFTE SEÇIM”DEN MUZAFFER ÇIKMAYI BAŞARAN ERDOĞAN, PROPAGANDA DÖNEMINDE DESTEKÇILERININ SEVGI GÖSTERISINE KARŞILIK VERIYOR (ALTTA).
10.000 YILLIK TARIHLE BURUK VEDALAŞMA HASANKEYF’I TÜM TARIHÎ-KÜLTÜREL MIRASIYLA BIRLIKTE SULAR ALTINDA BIRAKACAK OLAN ILISU BARAJI’NIN YAPIMINA KARŞI MÜCADELE VEREN AKTIVIST RIDVAN AYHAN, DICLE’NIN KARŞI KIYISINDA YÜKSELMEYE BAŞLAYAN YENI HASANKEYF’I HÜZÜNLÜ GÖZLERLE IZLIYOR. 12 ARALIK 2018.
KANAT DONDURAN MART SOĞUĞU ALIŞILMADIK BIR SOĞUK HAVA DALGASININ ZIYARET ETTIĞI İSTANBUL’DA, KARLA KAPLI ÇATILARDA UÇUŞAN MARTILAR ILE FONDAKI GALATA KÖPRÜSÜ VE HALIÇ GÖRÜLMEYE DEĞER BIR MANZARA SUNUYOR. 1 MART 2018.
Bursa’nın güneybatısında, kente yarım saat (36 km) mesafede bulunan dağa, Antik Yunancadaki adı Olympos ile birebir aynı anlama gelen Uludağ adını 1925’te Osman Şevki Bey vermişti. Dağın Osmanlı dönemindeki adı ise Keşiş Dağı idi. 1933’ten itibaren Uludağ, kışın kayak yapmak isteyenler için bir merkez haline gelmeye başladı. Bursa valisi Fatin Güvendiren zamanında, 30’lu yıllarda burada yapılan 17 odalı otelin donanımı yetersiz kalıyordu ama, artık yöre halkı da kasketleri ve şalvarları ile dağda kaymaya başlamıştı.
İlk Türk sopranosu olarak ünlenen, tiyatrocu ve ressam da olan Semiha Berksoy, türü kendine özgü, eşsiz, âlem kadındı… Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Cumhuriyet kurulduğunda 13 yaşındaydı, 1934’te Gazi ve İran şahının huzurunda ilk kez dikkati çekmişti. Bu başarısıyla Almanya’ya müzik akademisinde eğitim almak üzere gönderildi. Sanatın içinde yoğurulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük insan…
Jean Giraudoux’nun “Cha illot Delisi” (La folle de Chaillot) adında bir tiyat-ro oyunu vardır ki, onu Türkçemize aktaran Fikret Adil, adını “Deli Saraylı” olarak koymuş. Bu kendi dilimizde geçer akçe bir sözdür. Takıp takıştıran, sürüp sürüştüren, biraz da çılgınca yaşayan tipler için kullanılır. Ben geçmiş yıllarda bu tanıma uyan iki hanımefendi tanıdım. Birisi gençlik mekanlarımızdan biri olan Narmanlı Yurdu’nun apartman bölümünde oturan Ressam Aliye Berger idi; ikincisi de ilk Türk sopranosu olarak ünlenen, aktris ve ressam Semiha Berksoy’dur.
Semiha Berksoy’un yaşam öyküsüne kısa bir göz atacak olanlar, onun cumhuriyetin kurulduğu tarihte 13 yaşında bir kız çocuğu olarak karşılarında bulacaklardır. İstanbul Konservatuvarı’nda müzik, Güzel Sanatlar Akademisi’nde de resim dersleri alarak kendisini yetiştirmiş ve sonuçta Darülbedayi’nin devamı olan Şehir Tiyatrosu kadrosuna kabul edilmiş.
Küçük Tiyatro’da Semiha Berksoy (ortada), Turgut Özakman’ın üç kız kardeşin hikayesini anlatan ünlü Kanaviçe oyununda… Ankara Devlet Tiyatroları-Küçük Tiyatro sahnesindeki prova.
Genellikle zamanın operetlerinde roller almış, sesiyle ön plana çıkmayı başarmış. Nihayet 1934’te Atatürk’ün Türkiye’nin operaya sahip olması gerektiği utkusuna paralel olarak hazırlanan Adnan Saygun’un bestelediği “Özsoy” operasındaki “Ayşim” rolü kendisine verilmiş. Gazi Mustafa Kemal ve resmî konuğumuz İran Şahı Rıza Pehlevi huzurunda icra edilen temsil sonrasında göze çarpan bir başarı kazanmış. Bu başarı sonucunda devlet bursuyla Almanya’ya gönderilmiş.
Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim görmüş. Almanya’da iken, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne Auf Naxos” operasında başrol oynamış ve büyük başarı kazanmış. 2. Dünya Savaşı kapıyı çalınca yurda dönmüş. O sıralar Musiki Muallim Mektebi konservatuvara dönüştürülmekte. Carl Ebert yönetiminde çok ciddi bir opera bölümü de faaliyete geçmiş.
İlk temsil “Tosca”dır ve başrolü Semiha Berksoy üstlenmektedir. Müzisyenleri ve müzikseverleri ilgilendiren teknik konularla sözü uzatmak istemiyorum. Başarıları kitap ve ansiklopedi sayfalarında çağıldayan ırmaklar gibi. Dergi sayfalarına pek sığacak gibi değil.
Semiha Hanım, türü kendine özgü, eşi benzeri olmayan, âlem kadındı…
‘Cadı’ rolünde
Semiha Berksoy, Hansel ve Gretel operasında. Humperdink’in ünlü operasının en renkli karakteri olan “cadı” rolü Berksoy’undu.
Anımsadığıma göre ben onu Ankara’ya taşınır taşınmaz ilk kez bir vodvilde izlemiştim. Oyun İzmir Devlet Tiyatrosu’nda hazırlanmış, deplasmanla Ankara’daki Küçük Tiyatro’ya taşınmıştı. O zaman artık genç değildi ama, bir vamp kadını canlandırıyordu. Sahneyi bütünüyle dolduran varlığı ve olağanüstü etkili sesiyle karşımda beliriverince feleğimi şaşırmıştım. O sahnede devleşen ve gençleşen sanatçılardan biriydi. Bu aktristin nasıl bir insan olduğunu merak etmiştim.
Çok geçmeden Semiha Berksoy’u bir opera temsilinde izleme şansına da kavuştum. Hem de provalarını tek tek takip edercesine. Rejisör Feridun Altuna, Almanya’da eğitim görmüş, sonra da Ankara Devlet Operası’na atanmıştı. Bizde daha önce denenmemiş bir Wagner operası “Uçan Hollandalı” ve yine bir Alman bestecisi olan Humperdink’in eseri olan “Hansel ve Gretel” ile işe başlamıştı. Grimm Kardeşler’in bir masalından esinlenen bu operadaki en gözalıcı rol olan cadı rolü Semiha Hanım’a verilmişti Feridun Altuna “Dünyada bundan daha cadı bir cadının bulunamayacağı” kanısında idi. Gerçekten de sahnede sahici bir cadı dolaşıyordu sanki. Cadılık Semiha Berksoy’un bedeninde öylesine somutlaşmıştı…
İlginç bir kadındı. Mutlaka fotoğraflanması, röportajının yapılması gerekiyordu. Demirtepe semtindeki Gazi Mustafa Kemal Bulvarı üzerindeki evine gittim. En üst katta, biraz da çatı katını andırır bir dairede yaşıyordu. Tavan basıktı. Tavan yüksekliğinden daha uzun duralit levhalara coşkulu resimler yapmıştı. Sığdıramadığı için bunların üstte kalan kısımları kavislenmişti. Sanırım resimlerden birinin konusu Salome’ydi. İyice aklımda kalmış biri de kör gözlerinden kanlar fışkıran Kral Oidipus’tu. Kendisi ısrarla onun Cüneyt Gökçer olduğunu söylüyordu. Resimlerini değerlendirmek bana düşmez. Ancak benim izlenimim, çocukça bir heyecanın dışavurumu gibi bir şeylerdi. Naifti, çağdaştı. Bir takım yeni akımların içerisine yerleştirilebilirlerdi. Semiha Berksoy ya içindeki çocukluğu yoketmemiş, yaşatagelmişti ya da bunca yaştan sonra yeniden çocuklaşmıştı.
Almanya tahsilli sanatçı
Semiha Berksoy’un karakteristik bir portresi. Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi’nde eğitim gören sanatçı, 1939’da Richard Strauss’un “Ariadne auf Naxos” (Ariadne Naxos’ta) operasında oynadığı başrol ile Almanya’da büyük başarı elde etmişti.
Küçük salonda dehşetengiz manzaralar… Hiç unutamadığım bir şey de, yemek masasının orta yerinde Hazreti Yahya’nın kesik başı gibi bir tepsi içine konulmuş Beethoven’in maskıydı. Yatırılmış ve üzeri siyah bir tülle örtülmüştü. En üstte de, hani hapishanelerde mahkumlar üretir, boncuklardan yılan yaparlar ya, öyle bir yılan çöreklenmişti.
Semiha Hanım, sözünü ettiğim masanın üzerine kurabiye, kuru pasta cinsinden ya da çerez kabilinden bir yığın yiyecekler koymuştu. Soyulmuş bademler, vesaire… Masadakileri ısrarla bana ikram etmeye çalışıyordu. Gözüm orta yerdeki kesik baş üzerinde, sanki gerçek bir cenazeyle karşı karşıyaymışım gibi elim hiçbirine gitmiyordu. Derken gözüme bir mangal ilişti. Tenekeci işi, kapaklı sac mangallardan. İkram ısrarından vazgeçsin, dikkati dağılsın diye “Ne şirin mangal bu” diyecek oldum. “Dur sana mangal yakayım” demez mi! Mangaldaki küllerin üzerinde birkaç marsık ve çıralar zaten hazır. Ben ne kadar “İstemez, rica ederim” diyerek engel olmaya kalkışsam da Semiha Hanım pencereleri kapalı salonun orta yerinde mangalı yakmakta kararlı. Birşey değil, duman altı olup, karbon monoksit zehirlenmesinden gideceğiz. Neyse, “Fotoğraf için berrak hava gerek, duman fotoğrafları bozar” diyerek mangal yakma girişimini yarı yerinde zar zor durdurabildim.
Semiha-Zeliha Berksoy
Ozan Sağdıç, Semiha Berksoy’u röportaj yapmak amacıyla evinde ziyaret etmişti. Semiha Hanım, kızı Zeliha Berksoy’la birlikte.
Derken biricik kızı Zeliha çıktı geldi. Anımsadığım kadarıyla konservatuvarın son sınıfında idi ve yaşı da 20 bile olmamıştı sanırım. Onu başka birkaç öğrenci arkadaşı ile birlikte tanıyordum. Devlet Tiyatrosu’ndaki ilk oyunu olan “Kaktüs Çiçeği” oyunundaki genç kız rolüne henüz çıkmamıştı. “Bu da benim kızım” dedi Semiha Hanım. Sohbetimizi birlikte sürdürdük bir süre. Sonra Semiha Berksoy durup dururken kızına “Ozan senin nü fotoğraflarını çeksin” dedi. Böylesine bir teklif karşısında Zeliha’nın pembe beyaz genç kız yanağında lâleler güller açıverdi, ben de onun hesabına utanıverdim tabii… Zeliha annesine azarlar tonda “Amaan anne!” dedi. Semiha Hanım “Ne var kızım, bunda bu kadar kızacak” diye yanıt verdi; “keşke ben senin yaşında olsaydım da, benim çıplak fotoğraflarımı çekseydi. Bir daha bu tazelik eline nereden geçecek?” Semiha Berksoy’a bunları söyleten hiç kuşkusuz içindeki artistik heyecan ve ruhundaki gençlik arzusuydu. İnsan fotoğrafta anıtlaşacaksa taze ve körpe bedeniyle anıtlaşmalıydı.
Haldun Taner’in müzikal oyunu “Keşanlı Ali Destanı”nda Helacı Zilha rolüyle yine iyi bir karakter sergilemişti Semiha Berksoy ve büyük beğeni kazanmıştı. Oyun çok tutuldu. Semiha Berksoy’un da tek seferde en uzun süre sahnede kaldığı eser olmalıydı. Ankara turnesi sırasında o gruba adeta yapışmıştım. Oyunu zevkle defalarca seyrettim. Onlarla birlikte topluca Gazi Çifliği’ndeki hayvanat bahçesine gittik, fotoğraflar çektim.
Semiha Hanım, Engin Cezzar Gülriz Sururi topluluğunu evinde bir partiyle ağırlamak istemişti. Davetlilerden biri de bendim. Bedeni yaşlansa da Semiha Berksoy’un ruhu hep genç kaldı. Aşk yaşa bakmaz. Gönlünde gençlik ateşi yanan Semiha Hanım da yaşına başına bakmadan Genco’ya aşık oluvermişti. Gerçekten öyle miydi yoksa grup arkadaşlarının yakıştırması mıydı? Bilmem doğru bilmem yalan, arkadaşlar bana bunu böyle söylemişlerdi. Bu da, kumpanyada bir gırgır vesilesiydi. Kadrodaki oyuncular, korodakiler, folklorcular dahil herkes Semiha Hanım’ın duygularıyla oynamak pahasına gırgırlarını geçiyorlardı. Sürekli bunu işlemişlerdi. Onun yüreğinde umut tomurcukları filizlendirip duruyorlardı.
Nâzım’ın kız kardeşiyle…
Semiha Berksoy, 1970li yıllarda, Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım ve köpeğiyle birlikte.
Semiha Hanım’a kalsa onu kendi eliyle fındık fıstıkla besleyecek gibiydi. Genco’yu ise biraz tedirgin olmakla birlikte, her zamanki gibi sakin bir çekingenlik içinde buldum. Bütün gece bu gözlem içinde etrafın şamatası içinde geçti. Gecenin geç saatlerinde Semiha Hanım piyano eşliğinde o ünlü wagnerien soprano sesiyle yeri göğü inleten küçük bir resital verdi. Beethoven’in “Ah Perfido” (Seni Vefasız) aryasını Genco’nun gözlerinin içine hülyalı bir biçimde baka baka söylüyordu. Beethoven’in siyah tüllerle örtülü maskı o gece de masanın en ortasındaydı.
1970’li yıllarda olmalı… Bir gün İzmir Caddesi’ndeki dairemin kapısı çalındı. Semiha Berksoy, yanında kendi yaşlarına yakın bir konuğu, kucağında da köpeği, içeri girdiler. “Ozan” dedi, “üçümüzün bir fotoğrafını çek”. Ben de küçük bir hazırlıktan sonra çektim tabii. Semiha Hanım’ın o gün yanında getirdiği konuğu kimdi dersiniz? Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Hanım…
Nâzım Hikmet adı anılınca, ondan ve Semiha Berksoy’un ona aşkından söz etmemek olmaz elbette. Bana o konuda da bölük pörçük bir şeyler anlattı. Nâzım onu Tepebaşı’ndaki tiyatronun kapısından alırmış, İstiklal Caddesi’ne geçip bir yerlere giderlermiş. Ona “Sen karşı kaldırımdan yürü, beraber görünmeyelim” dermiş. Bu biraz tuhafıma gitmişti. “Neden ama” diye soracak oldum. “Beni korumak için. Dile düşüp dedikodum yapılmasın diye” demişti. Sonra da “Çok düşünceli, zarif bir adamdı o” diye eklemişti.
Hani son bir Devlet Sanatçısı ödül töreni vardı ya… Cumhurbaşkanı Demirel’in yuvarlak şeref masasına her meslek grubunun duayenini oturtmaya gayret etmişler anlaşılan. Ben fotoğraf dalını tek başıma temsil ediyordum. Semiha Berksoy’la operacıları temsilen aynı masadaydık. Son zamanlarda hep göründüğü gibi başında abartılı bir şapka, omuzlarında salkım saçak tüylü bir etol, yanakları “bu benim kişiliğim” diye inadına yusyuvarlak Amasya elması gibi (allıkla değil) rujla kırmızıya boyanmış bir vaziyette katılmıştı yemeğe. Semiha Berksoy’un belleğime çektiğim en son kare fotoğrafı böyleydi işte. Evinde konuğu olduğum bir gün söyleşimiz arasında “Estetik sadece güzelliğin konusu değildir, çirkinliğin de bir estetiği vardır” demişti. Onu anımsadıkça bu sözü aklıma gelir hep.
Sanatın içinde yoğrulmuş, sanat için, sanat adına yaşamış bir büyük sanat insanı, bir kuyrukluyıldız gibi semadan geldi geçti.
Bir zamanlar gazinolar ve haftada bir düzenlenen “kadınlar matinesi” vardı. Kadınlar bu matineye yiyeceklerini ve içeceklerini kendileri getiriyorlardı. Kuru köfteler, zeytinyağlı dolmalar, börekler ve termosta çaylar değişmez mönüydü. Dönemin Hayat dergisinde yayımlanan fotoğrafta, bu ay doğumunun 87. yılını yokluğunda kutlayacağımız Zeki Müren güçbela görülüyor. Kadınlar, ‘Sanat Güneşi’nin sahnesine hücum etmiş. Hayat dergisi şöyle yazıyor: “Perde açılıp sahnede Zeki Müren göründüğü zaman, salonun orta yerine bir bomba düştü zannettik. Çığlık çığlığa bağıranlar, bir anda yürüyüp sahneyi işgal ettiler. Hiçbirini durdurmaya imkân yoktu. Sanatçının boynuna sarılıp öpenler mi ararsınız, mendilleriyle terini silenler mi…”
ABD Başkan Yardımcısı Johnson’ın 1962’de Türkiye’yi ziyareti sırasında çekilen bir İnönü fotoğrafı, geçenlerde kamuoyunu epey meşgul etti. Gerçi bu ve devamındaki fotoğrafta, elinde Amerikan bayrağıyla görülen İnönü’nün, aslında Türk bayrağı da taşıdığı görülüyordu ama, bu yine de bir polemik konusu oldu. İşte o gün yaşananları baştan sona yerinde izleyip fotoğraflayan Ozan Sağdıç’ın tanıklıkları…
Bu yazı aslında, ABD Başkan Yardımcısı Lin don Baynes Johnson’un 1962’deki Ankara ziyareti sırasında, kendisinin ve ev sahibi İsmet İnönü’nün ellerine tutuşturulan “kağıt bayraklar olayı” nedeniyle geçen ay sıcağı sıcağına yazılacaktı. Ancak Ara Güler’in vefatı dolayısıyla ertelenmiş oldu. İsmet İnönü ile Johnson arasında yaşananların gerçek öyküsünü bu ay yazmak belki de daha isabetli oldu; zira 25 Aralık, İsmet İnönü’nün ölümünün 45. yılı.
O vakit ABD Başkanı J.F. Kennedy henüz sağdı (22 Kasım 1963’te suikaste kurban gitti) ve yardımcısı Johnson’un 26 Ağustos 1962 tarihinde başlayan Türkiye gezisi üç günlük bir zaman dilimini kapsayacaktı.
Ben de o tarihlerde Hayat mecmuasının Ankara bürosunda görevliydim. Benim üstümde herhangi bir şef olmadığı için, tek başıma sorumluydum. Elbette bu tür gelişmeleri en yakından izlemek doğal görevlerimiz arasındaydı.
Tartışılan fotoğraf İsmet İnönü’nün Johnson’ın Ankara’daki karşılama töreninde çekilen fotoğrafları, önceki ay siyasi tartışmalara malzeme olmuştu. Günter Reitz tarafından çekilen fotoğraflarda, İnönü’nün elinde hem Amerikan hem Türk bayrağı tuttuğu açık şekilde görülüyordu.
O zamanlar bu tür karşılamaların resmî yeri Esenboğa Havalimanı idi. Konuk cumhurbaşkanı ise cumhurbaşkanımız, başbakan ise eşdeğer mevkideki başbakanımız tarafından törenle karşılanırdı. Gelen ABD başkanı olsaydı, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından karşılanacaktı. Johnson, Kennedy’nin yardımcısı konumunda bulunduğu için, İsmet İnönü tarafından karşılanmıştı.
Uçağın kapısında görünen Johnson’ın beraberinde eşi ve kızı da vardı. İnönü, Johnson’ın elini sıktıktan sonra, eşinin elini de kibarca öptü (Karşılaşma anlarını çok yakından izleyip fotoğrafladığım bu sahne, inşallah “Gördünüz mü, İnönü, Johnson’un karısının elini öpüyor” diye sığ bir polemiğe neden olmaz. Görgülü insanlar böyle yapar, ayrıca diplomasi de nezaket gerektirir).
Esenboğa’dan kent merkezine varış süresi yarım saat-kırk dakika arasıdır. Ankara, Dışkapı semtiyle başlar. Ama, cumhuriyet coşkusunun yoğun olarak yaşandığı günlerden söz ediyoruz. Başkent’teki Protokol Yolu’nun şimdilerde sadece adı kaldı yadigâr. Devletin konuğu halktan soyutlanarak taşınmazdı. Ulus’taki Cumhuriyet Anıtı’ndan cumhurbaşkanının mekanı olan Çankaya Köşkü’ne uzanan Atatürk Bulvarı, Ankara halkının konukları selamlama yolu gibiydi o zamanlar. Bulvar boyunca direklere 70-80 santim eninde ve 2.5-3 metre boyunda ince uzun, kırlangıç kuyruklu bayraklar asılırdı. Gelen çok önemli bir konuksa, halk yollara kendiliğinden yığılırdı. Bazen kaldırımlara ellerine kağıt bayraklar tutuşturulan okul çocuklarının dizildiği de olurdu. Bulvar boyunca belli aralıklarla selama duran Harbokulu öğrencileri de görülürdü.
İnönü-Johnson: Bitmeyen müzakere Johnson ve İsmet İnönü, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile birlikte Barış Gönüllüleri Antlaşması’nı imzaladıktan sonra hatıra fotoğrafı çektirmek üzereler.
İşin magazin kısmıyla oyalanmaktansa, biraz da ABD Başkan Yardımcısı’nın karısı ve kızıyla cümbür cemaat Türkiye’yi ziyaretinin nedeni üzerine eğilmenin doğru olacağı kanısındayım. Öyle ya, bayram değil seyran değil, bu muhabbetin arkasında nasıl bir öykü yatıyor? Bilinmesi iyi olmaz mı?
Türkiye’de ve dünyada o yıllarda “vaziyet ve manzara-i umumiye” şu merkezdeydi: Adı 2. Dünya Savaşı olan, yakın çevremizde cereyan eden, milyonlarca insanın ölümüne ve maddi kayıplara neden olan büyük kavganın, tutarlı bir politika sayesinde dışında kalabilmiştik. Savaş sonrası Birleşmiş Milletler örgütüne üye olduk. Ama dünya başka tür bir savaşın içine yuvarlanmıştı. Savaştan galip çıkan Avrupa devletleri de yenilenler kadar güçsüz duruma düşmüşlerdi. Savaştan zaferle çıkan ABD bir yandan, Sovyetler Birliği bir yandan, tüm dünyanın patronu olma sevdasına kapılmışlardı. Bu iki devlet peykleriyle oluşturdukları paktlarla bir propaganda ve silahlanma yarışına girişmişlerdi. Sovyetler, Boğazlar’ın kontrolü ve Doğu Anadolu bölgemizdeki birkaç ilimiz üzerine taleplerini içeren notalar yağdırıp duruyordu. ABD ve İngiltere bize arka çıkmıştı. NATO üyesi olmak (1950) zorunlu hale gelmişti. Biz de çokpartili demokratik yaşama geçmiştik. Demokrat Parti iktidar olmuştu. Adnan Menderes’in popülist politikası, günü geldi iflas etti. Bir askerî darbe gerçekleşti. Ülke 1 yılı aşkın bir süre askeri idareyle yönetildi. Bir Kurucu Meclis oluşturulmuş, bir yandan da anayasa profesörlerinden kurulu bir kurula yeni bir anayasa taslağı hazırlatılmıştı. Sonunda seçimler yapılabilmiş ve 29 Ekim 1961 tarihinde sivil hayata geçilebilmişti. Ancak askerî vesayet döneminin izleri kolayca silinecek gibi görünmüyordu. Bu yumuşatma döneminin sorumluluğunu bir koalisyon hükümetiyle İsmet İnönü üstlenmişti.
Bayan Johnson ve Mevhibe Hanım İnönü’nün Bayan Johnson ile tanıştırılması ânı.
Batı kampının baş patronu olan ABD bir dizi şirinliklerle gönlümüzü kazanmaya çalışıyordu. 1947’de Marshall Planı’yla Avrupa ülkelerini kalkındırmak üzere 400 milyon dolarlık bir yardım paketi açılmıştı ve daha sonra Türkiye de bu plana dahil edilmişti. Doğal ve doğru bir yaklaşımla kendimizi Batı dünyası içinde ve NATO müttefiki olarak bulduk. Türkiye’ye düşen pay, genelin yüzde birbuçuğu kadardı ama, o bile ordumuzu güçlendirmeye, bazı alanlarda kalkınmamıza yardımcı olmaya yetmişti.
DP iktidarı zamanında Türk-Amerikan dostluğu zirve yapmıştı. Ne var ki, ABD ile yakınlığımız daha çok onların lehine işledi. Örneğin NATO kalkanıyla savunmamıza yardımcı olacaklar umuduyla, ülkemiz içinde üsler kurmalarına izin vermiştik. Adamlar da buralara Rusya’ya yönelik nükleer başlıklı füze rampaları kurmuşlardı. Türkiye’yi büyük riziko altına soktukları, Küba krizi sırasındaki Kennedy ve Kruşçev arasındaki pazarlıklar sırasında açığa çıkmıştı. Bütün dünyada ABD’ye başlarda duyulan sempati, sonra sonra antipatiye dönüşmeye başlamıştı. Kamuoyunda bir “Çirkin Amerikalı” portresi çizilir olmuştu.
Resmî görüşmeler sırasında Bayan Johnson’ı ağırlama, onu gezdirme işini Bayan İnönü üstleniyordu.
1960’ta işbaşına gelen J. F. Kennedy, ABD’nin imaj kaybını onarmak ve iyiliksever bir patron devlet görüntüsü yaratmak üzere olsa gerek (hadi samimi ve iyi niyetli olduğunu da kabul edelim), çeşitli girişimlerde bulunmuştu. “Gelişmekte olan ülkeler” adıyla andıkları, ama düpedüz “geri kalmış” olarak gördükleri ülkelere maddi ve kültürel yardım kampanyası. Bu amaçla, devlet desteği ile kurulan oluşuma “Barış Gönüllüleri Örgütü” adı verilmişti. Öngörülen asıl hedef de Sovyet ler’in ideolojik yayılmacılığına bir set çekmek, askerî alanda, ekonomide, bilimde ABD’nin daha güçlü olduğu noktasında bir kamuoyu oluşturmak, galebe çalmak, “dünyanın asıl en büyük patronu benim” havası yaratmaktı. Bu iş için ABD’nin kendi Dışişleri kadrosu yeterli değildi. İyi yetişmiş, fedakar gençlerden gönüllü bir kadro yaratmak gereğini düşünüyordu Kennedy. 1961 yılı hazırlıklarla ve seçilen gönüllülerin eğitimiyle geçmişti.
Havalimanında tören öncesi Johnson ve İnönü havalimanındaki törende ulusal marşların dinleneceği platforma doğru ilerliyorlar.
Barış gönüllülerinin ABD tarafından yetiştirilmeleri yetmez, görev alacakları ülkelerin rızasının alınması da gerekliydi. Bu da, projenin iyi anlatılmasına ve hedef ülkenin yöneticilerinin ikna edilmesiyle sağlanacak ikili anlaşmalarla mümkündü. İşte Başkan Yardımcısı Johnson, bu anlaşma metnini ikili müzakerelerle kabul edilmiş şekliyle sunmak ve mutabakat sağlayıp imzalamak amacıyla Hindistan, İran, Türkiye, yeni kurulmuş birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan gibi beş-altı ülkeyi kapsayan bir sempati gezisine çıkmıştı. Bazılarının sandığı gibi, gezinin Kıbrıs kriziyle bir ilgisi yoktu. O zamanlar henüz ABD ile aramız “gül be şeker” durumundaydı. Hatta bir-iki ay farkla Makarios, Ankara’da Johnson’dan daha büyük protokolle ağırlanmıştı. Zira devlet başkanı sıfatına sahip olduğu için kendisini Başbakan İnönü değil, Cumhurbaşkanı Gürsel karşılamak durumunda kalmıştı. Tabii, bir farkla… Papaz Türkiye’de gönülsüz olarak karşılanmış ve Sıhhiye civarında gençliğin yuhaları ile karşılanmıştı. Johnson ise halkın olağanüstü coşkusu ile karşılanıyordu.
İki kutuplu dünya yıllarında ABD bize bir kurtarıcı gibi sunulmuştu. Buna ek olarak Başkan Kennedy’nin kendi karizmasından kaynaklanan sempati rüzgarı, Türk kamuoyunda olumlu etkiler yaratmıştı. Bu bakımdan ABD’yi temsilen gelen Johnson’a halk büyük bir ilgi göstermişti. Bütün Ankara ahalisi yollara dökülmüştü. Açık makam arabası Ulus meydanına yaklaştığı sırada, kalabalık Sümerbank Genel Müdürlüğü hizasında bir sel halinde kaldırımdan taşarak anayolu tıkamıştı. Açık makam arabası orta koltukta Johnson ve İnönü’yü taşıyordu; kalabalık karşısında ayağa kalkmışlardı. Arka koltukta ise Johnson’un karısı ile kızı vardı. Arabanın iki yanında araç boyunca uzanan geniş basamaklar üzerinde üniformalı iki Türk subayı ile iki de sivil koruma görünüyordu. Yabancı gazeteciler düşünülerek zamanın Basın Yayın Genel Müdürü Altemur Kılıç, kamyonet benzeri bir araca iki-üç kademeli iskelemsi bir şey yerleştirip, basın için bir izleme aracı hazırlatmıştı. Ben o sırada o araçtaydım. İnönü’nün eli bayraklı fotoğrafını çeken Alman muhabir Günter R. Reitz ile yan yana, doğal olarak benzer kareler çekiyorduk.
‘Büyüklerin eli öpülür’ Johnson, Ankara’da kaldığı otelden ayrılırken Aydın apartmanının kapıcısının on yaşlarındaki çocuğunu gördü. Çocuk “Büyüklerin eli öpülür” kaidesine göre onun Türk usulü elini öptü.
Foto muhabiri dediğiniz kişi, en iyi pozu yakalamak için filme acımaz, ardı ardına defalarca fotoğraf çeker, sonra içlerinden en iyisini seçer. Alman fotoğrafçı ya da onun editörü de Amerikan bayrağını gördükleri anın fotoğrafını çekmiş ve seçmiş. O an yaşananlar için belki 36 pozluk bir kaset harcamışımdır; ama bilgisayar ortamına aktarırken, diğer anlara bakarak bana göre çok özel bir kıymeti harbiyesi olmadığından seçmemişim. Bir gün asıl filim elime yeniden geçerse bakacağım. Demem o ki, Johnson’un üç gün dolu dolu geçen ziyareti sırasında o fotoğrafın çekildiği zaman dilimi bir-iki dakikayı geçmez. İsmet Paşa’nın ve konuk Johnson’un eline tutuşturulan kağıt bayrakları nezaketen kısa bir süre içinde şöyle bir sallamalarını sözkonusu etmek, havanda su dövmekten ibarettir.
Halk coşkuluydu. Johnsonlar belki Amerika’da gezerken bile böyle tezahürata tanık olmamışlardır. Yol kapanınca bir ara arabadan indi, İnönü de onunla beraber, halkın arasına karıştılar. Çevrelerinde binlerce ve binlerce insan, koruma hak getire. Kennedy suikastından önce insanların aklına öyle şeyler gelmezdi.
Üç günlük ziyaretin bundan sonraki safhalarını özetleyecek olursak:
O tarihlerde devlet konukevi gibi bir yer yoktu. Ankara’daki en iyi otel de İzmir Caddesi’ndeki Balin Oteli’ydi, Johnson ailesi orada kaldı. Bizim büromuz hemen yanındaki Aydın apartmanındaydı. Bu durum bana kolay izleme olanağı sağlıyordu. Zamanın büyükelçisi Raymond Hare idi. İnönü ile olduğu zamanlar haricinde, Johnson’ın refakatçisi büyükelçi oluyordu. Otelden bir ayrılışında Aydın apartmanının kapıcısının on yaşlarındaki çocuğunu gördü. İşaretle yanına çağırdı, el sıkışmak üzere elini uzattı. Çocuk “Büyüklerin eli öpülür” kaidesine göre onun Türk usulü elini öptü. Hoş bir manzaraydı.
Olay ânı Johnson ve İnönü’yü taşıyan makam aracı Sümerbank önünde kalabalık yüzünden yolun tıkanması dolayısıyla bir süre ilerleyememişti. Basına yansıyan bayraklı fotoğraf burada çekilmiş (altta). Daha sonra Johnson yapılan tezahürattan etkilenmiş ve makam aracından inip halkın arasına karışmıştı. İsmet Paşa da onu izlemişti.
Anıtkabir ve cumhurbaşkanı ziyaretleri rutin ama saygı uyandıran seremonilerdi. Başbakanlık ve ona yapışık Dışişleri Bakanlığı ise resmî görüşmelerin yapıldığı yerdi. Johnson’un ziyaret nedeni olan “Barış Gönüllüleri Antlaşması”, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ile ABD Büyükelçisi Raymond Hare arasında son defa gözden geçirilmiş ve İnönü ile Johnson tarafından onaylanmıştı.
Konuğumuz protokole bağlı programları yerine getirdiği sıralarda eşini de ev sahibesi olarak Bayan İnönü ağırlıyor, Olgunlaşma Enstitüsü, Yardımsevenler Derneği, müze gibi yerleri ziyaret ediyorlardı.
Peki, Johnson’un başkan yardımcılığı sırasında aramız bu kadar “ballıyken”, başkanlığı sırasında onunla nasıl “papaz olduk”? İroni bir yana, aramızı açan gerçekten de bir papaz olmuştu. Johnson’un Ankara ziyaretinden üzerinden yaklaşık iki sene geçmişti. Kennedy 1963 sonlarında suikaste kurban gitmiş, Johnson ABD’nin yeni başkanı olmuştu. Kıbrıs’taki gerilim giderek artıyordu. Ada’nın görünür Cumhurbaşkanı Makarios, antlaşma koşullarına riayet etmeyerek Kıbrıs’taki soydaşlarımız üzerine çeşitli baskılar kurmak bir yana, onlara karşı fiili hücumlar başlatmıştı. Yunanistan’dan memur adı altında resmen askerler getirilir olmuştu. Artık Türklere yönelik bir soykırımdan bahsedilir hale gelinmişti. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör devletlerdi. NATO dolayısıyla ABD’nin de sözü geçiyordu. Rumlar Omorfo bölgesinde bazı köyleri kuşatma altına almışlardı. Rumların üzerinde ilk tedbir olarak Türk uçakları havalandırıldı. Diğer garantörlerin olumlu yanıt vermemesi üzerinde İnönü tek başına müdahaleye karar vermişti. Bu kararını da ABD Büyükelçisi Raymond Hare’e bildirmişti. Hare kendi hükümetinin yanıt verebilmesi için 24 saat mühlet istemişti. İstenen mühlet verildi. Sonunda Ankara’ya aslında Johnson imzalı ipe un seren bir mektup geldi. Johnson mektubunda “müzakereye devam” öneriyordu. Yunanistan müdahaleyi kabul etmeyeceği için iki NATO ülkesi arasında savaş kaçınılmaz olacaktı. Bu NATO ruhuna aykırıydı, kabul edilemezdi. ABD’nin izni olmadan yardım malzemesi de kullanılamazdı. Muhatabını küçümseyen, onur kırıcı bu mektubun en canalıcı noktası “Kıbrıs’a karşı tek başına müdahalede bulunduğu takdirde, Türkiye Sovyetler Birliği’nin mukabil saldırısına hedef olabilir. O durumda ABD ve NATO Türkiye’yi savunma külfetine katlanmayacaktır” anlamına gelen tümcesiydi. Bu bildirim karşısında ABD müttefikliğinin ve NATO ortaklığının hiçbir yararı yok demekti. Johnson mektubunu “Ben yerimden kıpırdayamam, bir derdiniz varsa gelin bana anlatın” anlamına gelen bir cümleyle tamamlıyordu. Kendisini Marko Paşa gibi görmekteydi anlaşlan.
Ziyarette roller Ziyaret boyunca halkın Johnson’a yoğun ilgisi vardı. İsmet Paşa da ev sahibi sıfatıyla Johnson’a sürekli bilgi veriyor, izahatta bulunuyordu.
İnönü’nün cevabı aynı sertlikte oldu. Yaygın bir iddiada olduğu gibi o mektupta “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de o dünyada yerini alır” denilmiyordu ama, o anlama da çekilebilirdi. Uzun sözün kısası, Türkiye ile ABD arasına bir buzdağı girmişti.
Johnson mektubunun yarattığı buhranlı günlerin hemen sonrasındaydı. Hayat dergisi bir aile magazini olduğu için, haberdar oluğumuz ölçüde Ankara’nın deyim yerindeyse yüksek sosyetesiyle ilgili etkinlikleri kaçırmamaya gayret ederdik. Elçiliklerdeki ulusal gün kutlamaları, izleme alanlarımızdan birisiydi. Irak büyükelçiliğindeki davete gitmiştim. Galiba benden başka gazeteci yoktu. İnönü, davetin onur konuğu idi. Onu, eşi Mevhibe Hanım’la birlikte ana salona bağlı yan salondaki kanapeye buyur etmişlerdi. Derken Raymond Hare’in yerine atanmış olan ABD büyükelçisi Parker T. Hart geldi. Onu da kanapenin yanındaki koltuğa oturttular. İsmet Paşa ile aralarında Mevhibe Hanım vardı. İnönü uzanıp Hart’ın bir kolunu “hart” diye kendine doğru çekti, kanepenin kolçağına yapıştırdı. Öbür elini sallaya sallaya dakikalar boyunca onu azarladı. Zavallı Mevhibe Hanım, bu siyasi bombardımanın ortasında kalakalmıştı.
Parker T. Hart’ın kişiliği gözönüne alınırsa, tam da o sırada Ankara’ya atanmış olması anlamlıydı. Ortadoğu’da, özellikle Arap dünyasında görev yapması için yetiştirilmiş bir elemandı. Arapça öğrenmişti. Hatta daha sonra Türkçe öğrenmeye de heves etmişti. Arap petrollerinin önem kazandığı yıllarda, ilk petrol kuyularının hemen yakınında Basra Körfezi’ndeki Zahran liman kentinde konsolosluk açma görevi ona verilmişti. Başlıca görevi Amerikan petrol şirketi ARAMCO’nun çıkarlarını gözetmekti. Sonraki yaşamında Arap dünyasında nerede bir kargaşa çıkmışsa Hare’i orada görecektik. Kendisinin Suudi Arabistan ile İstihbarat Paylaşımı adlı anı kitabı, adıyla bile birçok şeyi açıklar sanırım. Ama o bile anılarında, Johnson mektubundaki “Sizi Ruslara karşı koruyamayacağız” fikrinin çok yanlış olduğunu kaydetmiş!
İnönü muharebelerinde Mustafa Kemal’in “Siz orada yalnız düşmanı değil, Türk’ün makûs talihini yendiniz” sözleriyle taçlandırılmış; Büyük Zafer’in Batı cephesi komutanı; başarılı askerliği yanında Mudanya’da, Lozan’da, Kahire’de, Adana’da karşısına çıkmış dünyanın en büyük devletlerinin en ünlü diplomasi devlerinin hakkından gelmiş; Türkiye’nin en zirvedeki iki kurucusundan biri… Bize fedakârane bir şekilde çokpartili hayatı ve demokrasiyi armağan etmiş bir Türk evladı Amerikancı olacak! Pes doğrusu.
İnönü Amerikan bayrağı sallamış, yani Amerikancıymış, öyle mi? Tüm hayatını vatan savunmasına adamış; İnönü muharebelerinde Mustafa Kemal’in “Siz orada yalnız düşmanı değil, Türk’ün makûs talihini yendiniz” sözleriyle taçlandırılmış; Büyük Zafer’in Batı cephesi komutanı, başarılı askerliği yanında Mudanya’da, Lozan’da, Kahire’de, Adana’da karşısına çıkmış dünyanın en büyük devletlerinin en ünlü diplomasi devlerinin hakkından gelmiş Türkiye’nin en zirvedeki iki kurucusundan biri… Bize fedakârane bir şekilde çokpartili hayatı ve demokrasiyi armağan etmiş bir Türk evladı Amerikancı olacak! Pes doğrusu.
Keşke mümkün olsaydı da sağlığında böyle eften püften bir polemiği işitebilseydi. Ağzında daima çiçeklenen o ünlü yanıtını duyar gibiyim: “Hadi canım sen de!”
Büyükelçiyi ‘haşlayan’ İnönü Johnson mektubunun aktüel olduğu günlerde İnönü’nün ABD Büyükelçisi Parker Hart’ı “haşlama ânını” yansıtan bu kareler de adeta bir ibret vesikası.
100. yıl:Enis Batur, Dadaizmin 10 büyük eserini yorumladı
1. Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken, bir grup sanatçı ve edebiyatçı dünya kültür tarihinde eşine az rastlanır bir akım başlatmıştı. Dadaizm olarak denen ve resimden şiire, plastik sanatlara kadar geniş bir alanda etki gösteren bu akım, sanatçıların eserlerini “en uç noktaya” taşımıştı.
90’ında BİR FIRLAMA için MUM
Bir hareket, bir tavır, bir kafa tutma, bir tersyüz etme, bir silip süpürme, bir yerinden oynatma, bir zedeleme, bir çizme, bir kestaneyi çizme, bir hiçe sayma, bir hiçten sayma, bir hiçleme ve hepleme, bir höstleme, bir hoştlama, bir örseleme, bir sallama silkeleme sarsma, bir yere tükürme, yüze tükürme, yüzünüze tükürme, bir şarap çanağına tükürme, bir nanik, bir nah, bir ‘tir git, bir yaylan bakalım, bir ıslık, nara, heeeyt, hoop, ola ala hey, beyler ilerleyin arkada boş yer var, bir sağdan gidin cüzdân bulun, bir ince osuruk, bir sert varta, bir kıçına tekme, bir burnuna parmak sokma, bir pandik, bir istiklâl marşını tersten söyletme, bir amuda kalkma, bir yan yan, dik dik, ters ters bakma, bir omuz atma, bir çelme takma, bir kulampana kündesi, bir taş atma, bir tane daha taş atma, bir taş koyma, bir kanırtma, bir narkozsuz diş oyma, bir itip kakma, bir başından geçirme, bir taşak geçme, bir kevgirleme, bir oturtma, bir yerinden etme, bir şişleme, bir eşeğe ters bindirme, bir hırpalama, bir pestilini çıkarma, bir tiye alma, bir boru döşeme, bir kan kusturma, bir burnundan kıl alma, bir teneşir paklatma, bir muz kabuğuna bastırma, bir dört numara matkapla oyma, bir canından bezdirme, bir karakamunun yüzüne geyirme, bir piç etme, bir şapkayı arkadan itip keli gösterme’dir DADA.
(Enis Batur’un Dadaizmin 90. yılı vesilesiyle yazdığı yazı)
TRISTAN TZARA (1896-1963)
Romanya kökenli Fransız “avant-garde” şair, denemeci ve performans sanatçısı. Dada hareketinin kurucularından. Aynı zamanda gazeteci, oyun yazarı, besteci, film yönetmeni ve edebiyat eleştirmeni.
Dada hareketi 1915’te, Zürih’te başladı; ‘ilgili’leri başka bir zamanda ve yerde başlayamayacağını söylemişlerdir. İlk ‘Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı kasıp kavurduğu günlerde insana ait hiçbir değerin anlamı kalmamıştı; buna kültür-sanat da dahildi. Kollektif, doğaçlama gelişmiş, aslında “öndersiz” bir karşı-sanat hareketi sözkonusuydu: Dada’nın “baba”sı Tristan Tzara, adeta sıkı bir “anarşi organizatörü” idi.
Tzara fitile sürülen ateş idiyse, Hugo Ball fıçı dolusu baruttu: Cabaret Voltaire’i o kurmuş, Dada’dan dörtdörtlük bir anti-show yontmayı bilmişti. “Karavana” şiiri Sovyet Devrimi ile yaşıttı: 1917.
HUGO BALL (1886-1927)
Alman şair, yazar ve Dada hareketinin Avrupa ayağının kurucusu. Zürih’teki Voltaire Kulübü’nün kurucusu.
‘Klâsik sanat formasyonu’ndan geçip bütün sanat tarihine sırtını dönen, günümüz sanatının bugün bile yalvacı konumunda duran Marcel Duchamp yapıt kavramını tersyüz etmiş, en ünlüsü “Pisuvar” olan hazır-yapım çalışmalarıyla sanat dünyasını sallamıştı: 1915.
MARCEL DUCHAMP (1887-1968)Fransız-Amerikan ressam, heykeltıraş, satranç oyuncusu ve yazar. Eserleri Kübizm ve Dadaizm ile ilişkilendirilmiştir. Pablo Picasso ve Henri Matisse’le birlikte 20. yüzyıl plastik sanatlarında atılım gerçekleştiren üçüncü isim olarak sayılır.
Francis Picabia, hareketin haşarı çocuğu, plastik sanatlara kurşun yağdıradursun, başta 391 dergisinin kapağı, Dada tarihi açısından her biri ayrı önem barındıran yayın ve manifestolara ciddi katkılarda bulunmuştu.
FRANCIS PICABIA (1879-1953)
Fransız ressam, şair ve baskıcı. İzlenimciler ve Noktacılar ile birlikte anıldıktan sonra Kübizm akımında yer aldı. Dada hareketinin ABD’deki ilk ve en büyük temsilcilerinden.
JEAN ARP
Alman-Fransız heykeltıraş, ressam ve şair. Dada’nın merkezi Zürih’te aktif. Max Ernst ve Alfred Grünwald ile Cologne’da Dada hareketini kurdu.
Resim serüvenini Dada’yla en uçlara taşıdı. Figürü, peyzajı, portreyi silip süpürdü, giderek büyük soyut devriminin temellerini atanlar arasında başköşeyi tuttu. “Orman”, 1916’dan.
Man Ray, fotoğraf sanatı tarihinin bir kilometre taşı, baştan sona Dada felsefesine sadık kaldı. “Büyülenmiş”, 1922’den.
MAN RAY (1890- 1976)
Amerikalı fotoğrafçı ve sanatçı. Kariyerinin büyük kısmı Paris’te geçti. Dada ve Sürrealizm hareketlerinde öncü rolü üstlendi. Portre ve moda fotoğrafları meşhurdur. Fotoğrafçılık sanatını kökünden değiştirdiği kabul edilir.
KURT SCHWITTERS (1887-1948)
Alman sanatçı. Sürrealizm, Konstrüktivizm ve Dada hareketlerinde yer aldı. Şiir, ses, resim, heykel, grafik tasarım alanlarında eserler verdi. Özellikle kolajlarıyla meşhurdur.
Kurt Schwitters: Şair, ressam, yapı ustası. Dada’nın en yaratıcı figürü. Başta “Anna Blume”, ses şiirinin çığır açıcısı. Bir tek kendileriyle tarif edilebilecek olağanüstü “Merz” dizisinin yaratıcısı.
RAOUL HAUSMANN (1886-1971)
Avusturyalı sanatçı ve yazar. Berlin Dada’sının anahtar isimlerinden. Deneysel fotoğrafçılığı, işitsel şiirleri ve kurum eleştiriyle tanınıyor.
Raoul Hausmann: Hareketin en güçlü romanı Hyle’nin yazarı, büyük fotoğraf sanatçısı, en ünlü “kare”si “çift eş”lerininki: Dada’ya yaraşır bir etik ve estetik manifestosu.
ARTHUR CRAVAN (1887-1918) İsviçreli yazar, şair, sanatçı ve boksör. Babasının kız kardeşi Mary Lloyd, Oscar Wilde’la evliydi. Performans sanatı alanında çalıştı. Edebiyat eleştirmenliği yaptı. 1918’de okyanusa açıldı ve kayboldu.
Jacques Vaché, Arthur Cravan, Jacques Rigaut. Dada’nın genç yaşta intiharı seçen, köktencinin köktencisi kahramanları. Vaché, “Savaş Mektupları” aracılığıyla bilindi: Nihilist seslenişler. Cravan, şair ve boksör, bir kayıkla okyanusa açıldı ve dönmedi. Rigaut’dan kanlı cümleler kaldı: “Sizler şiirden yanasınız, ben ölümden”.
JACQUES RIGAUT (1898-1929)
Fransız sürrealist şair. Dada hareketinin bir parçası. Eserleri genellikle intihar eylemi üzerine yoğunlaşmıştır. Daha önce de belirttiği üzere, 30 yaşına girdiğinde intihar etti.
JACQUES VACHÉ (1895-1919)
Sürrealist hareketin kurucularından. André Breton’un yakın arkadaşı. Aşırı doz afyon kullanımından öldü.
Ve André Breton: Dada’dan Gerçeküstücülüğü doğuran Yahuda! Önderlik dürtüsü kişiliğinde öylesine ağır basıyordu ki, Tzara’yla takıştı, hareketten koparak Avrupa kültürüne damgasını vuracak yeni akımın “Papa”sı oldu. Yıllar sonra, oluşturduğu büyük sanat “duvar”ı olduğu gibi Pompidou Müzesi’ne geçti.
ANDRÉ BRETON (1896-1966), DIEGO RIVERA (1886-1957), LEV TROÇKI (1879-1940)
Breton sürrealizmin kurucusu, Fransız şair ve yazar. Rivera Meksikalı duvar ressamı ve Frida Kahlo’nun eşi. Lev Troçki 1917 Ekim Devrimi’nin önderlerinden ve Kızılordu kurucusu. Üçlü, Troçki’nin Meksika’daki evinde sık sık biraraya gelir, toplumsal ve kültürel gündemlere dönük sohbetler gerçekleştirirlerdi. Birlikte yazdıkları bir sanat manifestosu bulunmaktadır.
Ara Güler ile Ozan Sağdıç, ünlü Hayat dergisinin iki kişilik ilk foto muhabiri kadrosunu teşkil eden iki elemandı. Türkiye’nin fotoğrafçılık alanındaki ilk dünyaya açılma girişiminde “Üç fotoğrafçıdan Türkiye” adıyla Paris’te, Roma’da ve Viyana’da ülkemizi temsil etmişlerdi. 1956’da başlayan iş arkadaşlığından zaman içinde yol arkadaşlığına, hatta ev arkadaşlığına varan kesintisiz bir dostluğun satır başları…
Basında üst üste “Ara Güler 90 Yaşında” yazıları çıkmaya başlayınca, bize de söz düşer diye, bu yazıya onun vefatından önce başlamıştım. Doğal olarak dergimizin bu sayısında zaten yayımlanacaktı. Uzun bir süredir sık sık diyalize giriyor olması bizi fazlaca üzmekteydi. On-on beş gün önce sevgili dost Coşkun Aral’ın “Ayaklarında kan deveranı sıfır, bir ayağını kesecekler, kendisinin haberi yok” diye haber vermesi, hepimizi kederlendirmişti.
Ancak bu yazı bir matem yazısı olmayacak. Yaşamı hakkında pek çok bilgi var. Bunlar yinelenip duruyor. Ben buna pek değinmeyeceğim. Basmakalıp nutuk söylemlerinden kaçınmaya çalışacağım. Niyetim, kadim bir dostluğun öyküsünü barındıran hatıraları, duygusallığa kapılmadan yazmak. Onu hâlâ aramızda ve yaşayan bir insan olarak anmak ve anlatabilmek arzusundayım.
Ustalar yanyana Ozan Sağdıç’ ve Ara Güler… Eski dostlar bir ödül töreninde birarada.
Ara Güler ile birebir tanışıklığımızın başlangıcı 1956’dır. Hayat dergisinin çıkış tarihi 6 Nisan 1956. O tarihi esas alıyoruz. Hayat‘ın ilk iki foto muhabirinden biri o, biri bendim. Ben o tarihte 22 yaşındaydım, Ara ise 28. Demek ki kesintisiz süregelen dostluğumuzun yaşı da 62’yi bulmuştu.
Lise öğrencisi olduğum 50’li yıllarının başında Habib Edip Törehan’ın sahibi olduğu mavi başlıklarla çıkan bir Yeni İstanbul gazetesi vardı. Zamanındaki diğer gazetelere göre eli yüzü düzgün, kültüre, sanata daha çok önem veren, yenilikçi bir gazete görünümündeydi. O gazete bir öykü yarışması açmıştı. Yayınlanan öykülerden biri de Ara Güler imzasını taşıyordu. Sanırım mansiyon almıştı. O öykü dikkatimi çekti. Bundan başka aynı gazetede bazı yazarların röportajlarına eşlik eden kimi fotoğraflarda da onun imzasına rastlıyordum. Bir de Yapı Kredi Bankası’nın bir kültür hizmeti olarak 1952’den itibaren ayda bir çıkan bir Resimli Hayat dergisi vardı. Bu mecmua, yaygın olarak bilinen Hayat dergisinin anası olmakla birlikte, ondan farklıydı. Ülkemiz henüz daha çağdaş matbaacılık teknikleriyle tanışmadan önce, yazıları kurşun harflerle dizilen, fotoğraf ve diğer şekilleri çinko klişelerle basılan ve adına “tipo” denilen baskı tekniğiyle çıkarılan bir dergiydi. Orada da, Nezihe Araz, Müşerref Hekimoğlu gibi kimi hanım yazarlarının röportajlarına eşlik eden fotoğraflarını görmüştüm.
1956’da yeni çıkarılacak derginin yayınlanmasından iki ay kadar önce, tasarlanan derginin “Neşriyat Müdürü” olacak Hikmet Feridun Es bana foto muhabirliği teklif etti. Odasının bulunduğu merdiven başında ilk kez Ara Güler’i görmüştüm. Pencerenin dibinde, o zamanlar oldukça genç bir kadın olan Nezihe Araz beline antika bir gümüş kemer takmıştı. Ara Güler de beldeki kemerin fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Beş-altı dakika kadar onları seyrettim. Tabii, o sırada tanışmadığımız için hiç konuşmadık. Yalnız bu manzara bir anı olarak belleğime yerleşmiş, ona ait ilk görüntüydü.
Haftalık Hayat dergisi çıkmaya başlayınca, beni de “Babıali tecrübesi olmayan” taze bir foto muhabiri olarak kadroya aldılar. Derginin idarehanesinde “yazıişleri” dedikleri, yazarların, ressamların ve düzeltmenlerin topluca bulundukları çok büyük bir salon vardı. Oraya adım attığımda Ara Güler masaların birinde oturuyordu. Bana “Yeni bir fotoğrafçı arkadaş almışlar, o sen misin?” diye sordu. Sonra da “Otur bakalım, hoş geldin” dedi. Yandaki sandalyeye oturdum. İlk tanışma sohbetimizi yaptık.
Bugünün hatırası ve ‘fotoğraf avları’ Ara Güler’in son Ankara’ya gelişi, kitabının Ankara’daki imza günü olmuştu (üstte). İkilinin gençliğindeki “fotoğraf avlarının” favori muhiti Zeyrek’te Ara Güler ve çocuklar (altta).
Artık ortak çalışmalarımız başlamıştı. Uzunca bir süre de öyle sürdü. Bize verilen rutin görevleri gereğince yerine getiriyorduk. Genellikle röportaj yapmak, derginin kadrosundaki bir yazarın işiydi. Biz onlara yardımcı eleman gibiydik. Arada bir kendi başımıza yaptığımız işler de olurdu; ya da çektiğimiz tek fotoğraflardan tekliflerimiz de. Kendi filmimizi kendimiz alırdık. Döviz darlığı yüzünden o da karaborsaya düşmüştü; normal fiyatının en az dört kat fazlasına satılır olmuştu. Ama sesimizi çıkarmıyorduk. Çünkü çektiğimiz fotoğrafların negatifleri kendi arşivlerimizin malı oluyordu.
İş’te Ara Güler! Ara Güler, bir dönem filmlerini banyo etmek için evinin çatı katını kullanmıştı.
Yazı işleri salonunun dip köşesinde tifdruk matbaasını kuran Alman ekibin hazırladığı oldukça iyi donanımlı bir karanlık odamız vardı. Orası daha çok benim kullandığım bir laboratuvardı. Ara, kendi filmlerini genellikle kendi karanlık odasında yıkamayı tercih ediyordu. İlk karanlık odası da, babası Dacat Bey’in Hacopulo pasajındaki eczanesinin üst katındaydı. Buradaki sıra mağazaların üzerlerinde genellikle depo olarak kullanılan tonoz çatılı, alçak tavanlı, çatı arası gibi katlar vardı. İşte orada küçük bir bölüm kontrplak bölmeyle kapatılmış ve basit bir karanlık oda yaratılmıştı. O karanlık odada birkaç kez ben de film yıkadığımı anımsarım.
Ozan Sağdıç’ın, yine o yıllarda İstanbul’u turladıkları bir gün, Karaköy iskelesinden ayrılmak üzereyken çektiği Ara Güler fotoğrafı.
Bilenler bilir ki, sözünü ettiğim pasaj ile onun Tosbağa Sokak 10 numaradaki baba evi arasındaki mesafe iki adımlıktır. Ve burası İstanbul’un en aktif merkezi olan Galatasaray’dır. Bu avantajı Ara Güler’i çok şanslı kılan başlıca öğelerden biri sayarım. Babıali’ye bir tramvay uzaklığında; bütün sanatçı, gazeteci, sözü sohbeti yerinde ne kadar dost çevresinden insan varsa, ulaşılması kolay bir adres. Beyoğlu namına tanıdığımız İstiklâl Caddesi’nin tam göbeği. Sinemalar, tiyatrolar, zaten sayısı üç beş olan bütün sanat galerileri, yabancı dergi ve kitapların satıldığı bir iki kitapevi de burada. Amerikan Haberler Merkezi ve kütüphanesi ile Alman ve Fransız Kültür Merkezleri, cümlesi buraya yığışmış. Dostlarla gece yarılarına kadar sohbet mekanları, Çiçek Pasajı, Cumhuriyet Meyhanesi, Nevizade’nin anası olan Balıkpazarı sokağı, Rejans vesaire… Şairler, yazarlar, ressamlar, tüm sanatçılar ve onların sanatı üzerine ahkâm kesenlerin hepsi, yalnız İstanbul’un değil, neredeyse tüm Türkiye’nin efkâr-ı umumiyesi burnunun dibinde. O kısır sayılabilecek yoksunluk yıllarında böylesine zengin bir entelektüel ortama takılmamak neredeyse olanaksız.
Balıkgözü objektifiyle Ozan Sağdıç, Ara Güler portreleriyle balıkgözü objektifinin Türkiye’deki ilk örneklerini çıkarmıştı.
Ben, bir adamın yetişmesi için bunca zenginlik içinde yoğurulmasına “düşeş” derim. Ara Güler bu bakımdan şanslı adamdı. Onun adını duyurduğu yıllar, şiirimizin Garipçilerle, Birinci Yeni’den İkinci Yeni’ye evrilen yılları. Aynı zamanda Sait Faik, Orhan Kemal, Orhan Hançerlioğlu gibi öykücülerle al takke ver külah. Neredeyse cümlesi dost çevresi. Varlık ve Yeditepe dergileri zirvede. Daha sonraki Yeni Dergi, Papirüs gibiler yolda. Arkadaş mekanlarında ve özellikle meyhane sohbetlerinde bütün bu cin fikir insanların arasında, onların her türlü şakasına tahammüllü. Sempatik yanıtları ile insanları güldüren bir tip. O yüzden dostu çok.
Tosbağa Sokak’taki babadan kalma apartman ikiz apartman gibiydi. Sanki dörder katlı iki küçük apartman birbirine yapıştırılmış gibiydi. Benim sözünü ettiğim o yıllarda, en altta abajur imalâtı ve satışı yapan bir mağaza vardı. Daha sonra, şimdi Ara-Kafe olarak bilinen o mağaza kısmı satılmış. Ara’nın babası ve annesiyle kaldığı daire, mağazanın hemen üzerindeki daireydi. Daireye girince, bir ayrıntı da, sağdaki iki oda kapısının tam ortasında aşırı büyüklükte bir Atatürk resminin göze çarpmasıydı. Bu Prof. Arthur Kampf’ın yaptığı ve Türk Hava Kurumu’na bağış yapanlara verilen iki Atatürk resminden en büyük boyutlu olanların bir tanesiydi. Pencereden bakınca, önündeki kısacık sokak aralığından Galatasaray Lisesi’nin giriş kapısı görünüyordu.
Ara’nın odası evin cephe tarafında, giriş kapısının hemen yanındaki küçük odaydı. Bir divan üzerinde yatağı, küçük bir masa ve kitaplarla, kutularla dolu raflar. Bu daracık yerde oturur, sohbet ederdik. Kimi zaman, örneğin Selâhattin Giz gibi bir konuk daha olurdu. Kimimiz divanda, kimimiz sandalyelerde, yine de sığışırdık. Çoğu zaman Dacat Bey ve arkadaşları salondaki yemek masasını oyun masasına çevirirler; bezik mi, briç mi, bir kâğıt oyununa dalmış olurlardı. Biz eve sayısız kere girip çıkardık. Onlar başlarını kaldırıp bize bakmazlardı. Biz de onlara merhaba bile demezdik, ayrı havalardaydık.
Ara-Perihan çifti Ara Güler ile Perihan Kuturman, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Kalamış’taki evinin terasında.
1957 yazıydı. Benim Laleli’de biri ressam biri şair iki öğretmenle paylaştığımız odamızı dağıtmak zorunda kalmıştık. Çünkü aile durumundan eşleri de İstanbul’a atanabilmişlerdi. Ben tek başıma o odayı tutamazdım. Ara’nın babası ile annesi de o sırada Yakacık’ta bir yazlığa gitmişlerdi. Bir çözüm buluncaya kadar bir süre onların odasında kalmıştım.
Ara’nın annesi Verjin Hanım, evin içinde mevcudiyetini pek hissettirmezdi. Kimi ihtiyaçlarını görmek üzere Balıkpazarı’na alışverişe giderken “Bir şey istiyor musunuz?” diye sorduğu olurdu. Ara’nın “Şütte’den bızdık sosis al” gibi bir siparişinden ben de onun dilindeki bızdık sosisin küçük kokteyl sosisleri olduğunu öğrenmiştim sözgelişi. Ara, eline geçen parayı harcayıp bitirdiği zaman kredi bankası Verjin Hanım’dı. “Mami, benim param yok” demesi yeterdi. Madam Verjin biraz şikayetlense de bulup buluşturup eline liracıkları sıkıştırırdı. Bu yüzden Ara pek para sıkıntısı çekmezdi.
Fırsat buldukça beraberce fotoğraflar çekmek üzere İstanbul’un kenar mahallelerini dolaşırdık. Zeyrek, Balat, ille de Kumkapı, vesaire… Fotoğraf avına çıkardık yani. Bir gün Ortaköy’deyiz. Tramvay caddesinden limana çıkan caddenin yan sokağının en başındaki eski bir ev yıkılıyor. Köşesinde minnacık zarif bir cumbası var. Belli ki yıkımdan sonra yerine bir apartman dikilecek. Yıkım faaliyetini çekmeye başladık. Yanımızda bir adam belirdi. Müteahhit filân olmalıydı. Bize “Niye çekiyorsunuz?” diye sordu. Ara, cumbayı gösterdi. Biraz da espri olsun diye “Onu çekiyoruz, eski eserdir, yıkılmaması gerek” dedi. Adam bizi belediye görevlisi mi zannetti, nedir, “Ben o cumbayı aynen yine yapacağım zaten” dedi. “Vallaha mı? “Vallaha!” “İyi öyleyse” deyip ayrıldık. İnanmayan bugün gidip baksın: Galiba sokağın adı Salhane sokağı olacak. Koskocaman apartmanın ikinci ya da üçüncü katında kelebek konmuş gibi minnacık bir cumbacık yapıştırılmış gibi duruyorhalen. Ara’nın espri olsun diye söylediği bir lafın eseridir o.
Dergideki ilk yıllarHayat dergisinin ilk yıllarında Ara Güler (solda) ile Ozan Sağdıç (sağda), derginin çalışma ofisinde aynı kompozisyonla birbirlerini fotoğraflamışlardı.
Arkadaşımız Gültekin Çizgen’in o zamanki eşi Engin (Özendes) ile birlikte çıkardıkları Yeni Fotoğraf dergisi sahrada çiçek yetiştirmek gibi müthiş bir cesaret işiydi. O günlerden hatıra bir fotoğraf… Düzenleme bana aitti ve benim Hasselblad’ımla çekilmişti, değerli bir anıdır. Ben elimde kitap, teorisyen rolündeyim, Mustafa Türkyılmaz hassas terazisiyle karanlık oda kimyageri, Gültekin şemsiyesiyle ışığı, Ara Güler dikkatle pozu ayarlayan ve Şemsi Güner deklanşöre basan adam.
Aslında Ara’nın en büyük şansı, müthiş bir kadınla beraberliğidir: Perihan Kuturman. Şimdi Yunanistan Konsolosluğu olan Şişmanoğlu Konağı, bir zamanlar Amerikan Haberler Bürosu ve Amerikan Kütüphanesi idi. Orada çalışırdı. İngilizcesi mükemmel, zeki ve arı gibi çalışkan bir hanım. Ara’nın elindeki fotoğrafları alır, bazen tek bir fotoğrafa bir altyazı yazarak, bazen de bir grup fotoğrafı konu haline getirip röportaj olarak dünyanın en ünlü dergilerine postalardı.
Arkadaşımız Gültekin Çizgen’in o zamanki eşi Engin (Özendes) ile birlikte çıkardıkları Yeni Fotoğraf dergisi sahrada çiçek yetiştirmek gibi müthiş bir cesaret işiydi. O günlerden hatıra bir fotoğraf… Düzenleme bana aitti ve benim Hasselblad’ımla çekilmişti, değerli bir anıdır. Ben elimde kitap, teorisyen rolündeyim, Mustafa Türkyılmaz hassas terazisiyle karanlık oda kimyageri, Gültekin şemsiyesiyle ışığı, Ara Güler dikkatle pozu ayarlayan ve Şemsi Güner deklanşöre basan adam.
Fotoğraflar güzel, hikayeler tatlı. Ara beyimiz Amerika’da Life’ın. Fransa’da Paris-Match’ın, Almanya’da Stern’in Türkiye temsilcisi oluvermez de ne olur? Birkaç dergide adı görülünce, uluslararası şöhret yolu sarmal halinde kendi kendini büyüten bir kariyere dönüşmeye başlamıştı zaten. Derken, ABD’in 200. kuruluş yıldönümü gelip çatıvermez mi? O tantanalı günlerde, ünlü Amerikalıların fotoğraflarından bir sergi Birleşik Devletleri yönetenlerin gururunu okşamaz mı? Perihan Hanım böyle bir işi kotarmakta hünerini göstermez mi? Bu tür bir projenin gerçekleştirilmesi gerçekten çok büyük ve onurlu bir işti. Evelallah Ara bu işten yüzünün akıyla çıktı. Ve tabii ününe ün katarak. O zaman ürettiğim bir söz vardı. Demiştim ki: “Ara Güler markasının ilk harfi Ara’dır, kalan kısmı Perihan Hanım’dır.” Gültekin Çizgen bu lafı pek beğendi, hâlâ kullanır durur.
Türk fotoğrafçılığının unutulmazları Bir zamanlar Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyonlara Türk fotoğraf sanatını temsil eden bu dörtlü davet edilirdi. Mustafa Türkyılmaz, Sami Güner, Ara Güler, Ozan Sağdıç.
Bir ara Dacat Bey’in apartmanında çatı katı boşalmıştı. Babası rahatça çalışsın diye oğluna vermişti. İlk halinde arka tarafa bakan, bir metre eninde üç metre boyunda odacık gibi bir boşluk vardı. Portatif karyolamı oraya yerleştirdim, üzerine şiltemi serdim. Yatağa kapıdan ayak ucundan balıklama girilebiliyordu. Sekiz-dokuz ay Ara’nın misafir arkadaşı olarak orasını mekân edindim.
Bu çatı katında büyücek bir oda vardı. İlk iş olarak orasını karanlık oda yapmaya karar vermiştik. Dergideki karanlık odanın bir benzerini yapacaktık. Duvarlar toz tutmasın ve kesin karanlık sağlansın diye siyaha yakın bir renkte yağlı boya ile boyanacaktı. Ama önce duvarların sıvasını kazımak ve alçılayarak düzgün yüzeyler elde etmek işi vardı. Balıkpazarı sokağının en dibinde bir nalbur vardı. Ondan iki spatül ve kalın zımpara kağıtları aldık. O bir yandan ben bir yandan işe daldık. Bir saate yakın kesintisiz çalıştık. Ölesiye yorulmuş ve tonla kireç tozu yutmuştuk. Nefes nefese olduğumuz yere çöküp kalmıştık. Birbirimizin yüzümüze baktık, suratlarımız un çuvalına girip çıkmış gibi bembeyaz olmuştu. Gülme krizine tutulduk. Ara, “Ulan, bu bizim yiyebileceğiz bir b.. değil” dedi. “Hadi o zaman” dedim, “bir usta çağıralım”.
Fotoğraf sohbetleri Ara Güler ile Ozan Sağdıç, bir sergide Sağdıç’ın besteci Ferit Alnar fotoğrafı üzerine konuşuyorlar.
Karanlık oda çok güzel oldu. Kodachrom filmin banyosu yurtdışında yapılıyordu. Hem külfetli hem de pahalıydı. Ektachrome o yıllarda bir yenilikti. “Kit” halindeki hazır banyolar ile ilk Ektachrom’larımızı orada kendimiz banyo ediyorduk. Ara, Leica Focomat 2C bir agrandizör edinmişti. Mükemmel baskılar yapabiliyorduk. O çatı katının iki katlı olarak genişletilmesi çok daha sonralarına ait bir olaydır.
Ara nüktedan bir adamdı. İyi bir öykü kurucuydu. Başından geçen bir olayı anlatırken beğenilen bir yer olursa, bir dahaki anlatışında o noktayı biraz abartarak anlatırdı. Bir gün o, Perihan Hanım ve ben birlikte oturuyorduk. Başından geçen bir olayı anlatıyordu. İki-üç cümleden birinde “Ölüyordum ulan” demekteydi. Perihan Hanım “Amaan Ozan” dedi, “bilmez misin, Ara İstiklâl Caddesi’nden bir geçse üç kere ölüm tehlikesi atlatır”. Ara da “Ne yani” dedi, “İstiklâl caddesinde ölüm tehlikesi yok mu? Başına tabela ya da kiremit düşer ölürsün, tramvay altında kalır ölürsün ulan, ne bileyim…”
Şemsi Güner Hayat‘ın illüstasyon ve başlık ressamı idi. İkimizden özenip fotoğrafa başladı. Ve çok çok iyi bir fotoğrafçı oldu. O da bir başka matrak adamdı. Ara’nın abartıcılığı üzerine müthiş fanteziler kurar, öyküler uydururdu. Bunları Ara’nın da birlikte olduğu sohbetlerde ortaya dökerdi. Ara bunlara hiç kızmazdı, birlikte gülüşürdük.
Yılların ardından Bursa Foto-Fest’te Ara Güler, yıllar sonra yine Ozan Sağdıç’ın objektifindeydi.
Ben Ankara’ya taşındıktan sonra da ikide bir İstanbul’a gelirdim. Muhabbet berdevam. O Ankara’ya geldiğinde ya beni ya da Fikret Otyam’ı arardı. Ara’nın ilk sergisi, üçlü bir sergi idi. Diğer iki ortağından biri bendim, biri de Fikret Otyam’dı. “Üç fotoğrafçıdan Türkiye” adıyla Paris’te Ara Güler, Roma’da Fikret Otyam, Viyana’da da ben başlarında bulunmuştuk. Bu aynı zamanda Türk devletinin fotoğrafçılık adına dış dünyaya açılan ilk girişimi, ilk penceresiydi.
Üç Horon kilisesindeki veda töreninde Episkopos Sahak Maşalyan, Ara’yı çok güzel betimleyen bir konuşma yaptı. İşin özeti Ara hem Ermeniydi hem Türk; hem Hıristiyandı hem Müslüman; hem has bir İstanbulluydu, hem dünya vatandaşı. Yerelden çıkıp evrensel olmayı başarabilmişti. Hayırlı işler yaptığına göre inançlıydı da.
Son olarak diyeceğim şu: Onu alçakgönüllü diye tanımlamak pek doğru olmaz. Aksine kendisini ve değerini bilen, yüce gönüllü biriydi demek daha doğru olur. Herkes konuşurken “Anlatabildim mi?” diye karşısındakinden tasdik beklerken, o sürekli “Anladın mı?” diye sorardı. Bizim dostluğumuzda anlatılacak daha çok şey var, çoğu torbada kaldı. Ben burada kesip, okuyucularıma can dostum Ara gibi, “Anladın mı?” demeyeceğim, anlatabildim mi bilmem?