19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şehrin farklı bölgelerinde aydınlatma ve ısıtmada kullanılan gazhaneler, 1900’lere gelindiğinde artık artan gereksinime cevap veremiyordu. Kente elektrik enerjisi sağlayacak bir santralin kurulması gerekiyordu. Osmanlı Ticaret ve Nafia Nezareti (Bayındırlık Bakanlığı), Avrupa Yakası’nın ve Suriçi’nin elektrikle aydınlatılması için 1910 yılı Şubat ayında İstanbul’da bir elektrik santrali kurulmasıyla ilgili duyuruda bulundu ve ihale düzenledi. İhale sonrasında 1 Kasım 1910’da Nafia Nezareti nazırı ile Avusturya-Macaristan orijinli Ganz Şirketi temsilcileri arasında bir anlaşma imzalandı. Şirket, Nafia Nezareti ile yapılan anlaşma gereği ferman tarihinden itibaren altı ay içinde kendi yerine geçecek ve Osmanlı kanun ve kurallarına tabi olacak bir anonim şirket kurmakla yükümlüydü. 1911 yılının Nisan ayında kurulan bu şirkete, “Osmanlı Anonim Elektrik Şirketi” adı verildi. Sihahtarağa Elektrik Santrali inşasının başlamasıyla da Suriçi’nin belli kısımlarına elektrik kablosu çekilmeye başlandı… Üstteki fotoğrafın kim tarafından çekildiğine dair net bir bilgiye sahip değiliz ancak İstanbul’da elektrik işlerinin takibinden sorumlu İstanbul Konsorsiyumu tarafından çekilmiş olabileceğini pekâlâ söyleyebiliriz. 17 Ağustos 1912 tarihinde Nişantaşı, Harbiye’de çekilmiş olduğunu bildiğimiz bu fotoğraftaki işçiler, bugüne nazire yaparcasına sanki bir şeyler anlatmak istiyor… #
1890’ların ilk yarısında Osmanlı Bankası Genel Müdürü Sir Vincent’ın yaydığı yalan haber, Güney Afrika’daki maden şirketlerinin hisse senetlerini bir anda yükseltmiş; istanbul’da bir hisse çılgınlığı başlamıştı. 2. Abdülhamid’den taşradaki küçük yatırımcıya binlerce kişi para yatıracak, ancak balon 1895’te patlayacak, Vincent dışında herkesin parası buhar olacaktı.
Marsilya’dan İstanbul’a doğru yol alan Messagerie deniz yollarına ait geminin lüks salonunda deri koltuklara kurulmuş adamlar, Sir Edgar Vincent’ı (1857-1941) dinlerken havada para kokusu vardı. Osmanlı Bankası Genel Müdürü olan Sir Vincent hararetle annesinin rüyasını anlatıyordu. Bayan Vincent’ın rüyasına merhum kocası girmiş, Güney Afrika’da altınla dolu toprakları müjdelemiş, oğullarına anlatmasını da sıkı sıkı tembihlemişti. (Aktaran: Haydar Kazgan, Galata Bankerleri, 2005)
Yıl 1893, mevsim yazdı. Annesinin rüyasını anlatan İngiliz asilzadesi ve diplomatı Sir Vincent, 1880’de henüz 23 yaşındayken Berlin Anlaşması çerçevesinde Birleşik Krallık temsilcisi olarak Doğu Rumeli’ye atanmış, ardından Osmanlı borçlarını yöneten Düyun-u Umumiye’de yine ülkesi adına yer almıştı. 1883’ten itibaren 6 yıl Mısır hıdivinin ekonomi danışmanlığını yapan Sir Vincent, 1889’da Osmanlı Bankası’nın genel müdürlük koltuğuna oturmuştu.
İngiliz asilzadesi ve diplomatı Sir Edgar Vincent, 1889-1897 arasında Osmanlı Bankası’nın genel müdürüydü.
1853 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası (The Ottoman Bank), 1863 yılında Fransızların bankaya ortak olmasıyla banka Bank-ı Osmani-i Şahane (Banque Imperial Ottomane – Imperial Otoman Bank) adını almıştı. İngiliz sermaye grubunun %59.26, Fransız sermaye grubunun %37.04, Osmanlı Devleti’nin ise %3.70 oranında hisse sahibi olduğu yeni Osmanlı Bankası, ticari bankacılık ve yatırım bankacılığı faaliyetlerini sürdürmenin yanısıra devletin merkez bankası işlevini de üstlenmişti. Bankanın genel müdürlüğü İstanbul’da olsa da yönetimi ve denetimi Londra ve Paris’teki komiteler tarafından yürütülüyordu.
Genel müdür Sir Vincent, tam da Güney Afrika’daki Transvaal altın madenlerine ait şirket hisselerinin Londra ve Paris borsalarında kasırga gibi estiği o dönemde annesinin rüyasını ilahî bir işaret olarak yorumladı. Güney Afrika’ya gidecek ve altını çıkartacaktı.
Gemi Karaköy Limanı’na yanaştığında haber önce hızla kurt bankerlerin kulağına gitti; ardından borsa meraklılarının cirit attığı Havyar Han ve Komisyon Han’a ve nihayet Beyoğlu ile Tatavla’nın birahanelerine kadar yayıldı.
Galata Borsası, devletin müsrifliğiyle artan bütçe açıkları sarraflardan alınan iç borçlarla kapatıldığında doğmuştu. Başlangıçta nama yazılı olduğu, yani sahibinin ismini de içerdiği için kolay alınıp satılamayan devlet tahvillerinin yerini hamiline tahviller alınca 1864’ten sonra piyasa iyiden iyiye gelişmişti. Kahvelerde toplaşan sarraflar hisse senetleri ve yabancı tahvillerle birlikte devletin borç senetlerini de alıp satıyordu. Sarraflar, mubayaacılar, oyuncular ve tellallardan oluşan “borsacılar” önce Havyar Han’da sonra da hemen karşısındaki Komisyon Han’ın üst katındaki salonda faaliyetini sürdürürdü.
Galata Borsasında kural yoktu; her tür çılgınlık, spekülasyon ve hattâ dolandırıcılık mümkündü. Sir Vincent, Galata’daki bu atmosferi de yakından tanıyordu. Annesinin rüyasını burada paraya çevirebileceğinin farkındaydı Kısa süre sonra Güney Afrika’ya doğru yola çıkan Sir Vincent daha yoldayken İstanbul’a çektiği telgraflarda altın bulunmuş gibi müjdeler verdi. Haberin kaynağı Osmanlı Bankası’nın genel müdürü olunca herkes birbirini çiğneyerek altın madeni hisseleri almaya koşmuştu. Aralarında Sultan 2. Abdülhamid’de dahil saray erkanı, ileri gelen paşalar, sıradan tüccarlar, kenarda birkaç kuruşu olan binlerce Osmanlı vatandaşı bu çılgınlığa dahil oldu.
Osmanlı Bankası’nın 1892’de hizmete giren Galata’daki genel müdürlük binası
O dönemde ailesiyle birlikte İstanbul Kandilli’deki Edip Efendi Yalısı’nda yaşayan ve kendi vatandaşlarının tarafı olduğu davaların görüldüğü İngiliz konsolosluk mahkemesinde çalışan Dorina Lochart Clifford, anılarında Sir Vincent’ı ve altın çılgınlığını şöyle anlatıyordu:
Fransız dergisi L’Illustration, Eylül 1896 sayısında binanın içinden ve dışından fotoğraflara ve çizimlere yer vermiş.
“Borsada bir spekülasyon dalgası neticesinde topluluğumuz refaha boğulunca, İstanbul’da yaşam ansızın olağanüstü bir canlılık ve neşeye büründü. Bank-ı Osmani-i Şahane Genel Müdürü Sir Edgar Vincent Türkiye’ye bir Güney Afrika şirketinin -hafızam beni yanıltmıyorsa Langlaagte Royal-geleceğiyle ilgili heyecan dolu hikâyelerle dönmüştü. Bu şirketin hisseleri o kadar iyi şişirildi ki bunları alabilme kargaşası içinde herkes birbirinin üstüne çıkıyordu. Heyecan, humma derecesindeydi. Bu kadar kolay para kazanmak harika bir şeydi. Benim de kendi hisse kotam vardı. Her gün koşup borsa kotasyonlarını 1.sayfasında büyük puntolarla yayınlayan günlük Levant Herald gazetesi alıyordum. Hatırladığım kadarıyla hisselerdeki her 100 puanlık artış bana 1 lira kazandırıyordu, bazı günler 1000 puan birden sıçrıyorlardı. İnsanın nasıl bir ruh hali içine girdiğini tahmin edebilirsiniz.
Sir Vincent’ı harekete geçiren, Güney Afrika’daki Transvaal altın madenlerine ait şirket hisselerinin Londra ve Paris borsalarındaki muazzam yükselişiydi.
Hisselere para yatırıp kumar oynayan herkes zengin oluyordu. Bu ‘yeni zenginlerin’ çok hızlı edindikleri serveti taşkın bir müsriflik içinde harcamaları seyre değer bir manzaraydı. Yeni açılan Tarabya’daki Summer Palace Oteli, yeni edinilmiş servetlerin sergilenip gösteriş yapıldığı muazzam bir merkez olmuştu. Zamanın modası akşamüstü çay yerine şampanya içmekti; büyük partilerin verildiği terastan aşağıda bahçedeki bisiklet yolunda pantolon giymiş bisiklete binen Lady Helen Vincent’ı görmek mümkündü.”
Spekülasyon imparatorluğun her köşesine yayılmış, Trabzon-Tebriz yolundaki ücra hanlarda bile hisse alıp satılır olmuştu. Bu ilgi, Osmanlı Bankası’nın ipotek edilen hisse karşılığı verdiği ve 1894’te 2 milyon altın liraya yaklaşan kredilerle besleniyordu. Banka yine Vincent’ın tavsiyesiyle 10 civarındaki altın şirketine 2 milyon sterlinden fazla para yatırmıştı.
Sir Vincent’ın İstanbul’da yalan haberlerle şişirdiği ilk hisse senetleri, Güney Afrika’da (en üstte) altın madenleri işleten Langlaagte şirketine aitti.
Sir Vincent İstanbul’a altın müjdelerken altın madenciliğiyle uğraşan Eastern Investment Co. adlı şirkete de ortak oldu. Şirketin hisselerinin 3’te 2’si hamilineydi ve en büyük bireysel yatırımcı Sir Vincent’tı. Pek çok hisseyi Galata’daki bankerlere bizzat sattı, hisseleri 1895’te 8 sterline kadar yükseldi.
Saadet zinciri 30 Eylül 1895 günü İstanbul’da Ermenilerin yaptığı protesto yürüyüşünün kanlı biçimde bastırılmasıyla oluşan gergin atmosferde çatırdadı. Abdülhamid’in 17 Ekim’de “Islahat Paketi”ni kabul etmesi de olayları durdurmaya yetmedi, çatışmalar Anadolu şehirlerine yayıldı.
Ekim ayında bir başka kötü haber Londra’dan geldi; bankalar hisse senedi kredilerini kesince 1’e 100 veren altın hisseleri çakılmıştı. Londra’daki rüzgar, İstanbul’da kasırgaya neden oldu; Sir Vincent’in şişirdiği altın balonu büyük bir gürültüyle patladı ve Galata Borsası çöktü. 1 Kasım 1895 günü elinde hisse senedi olanlar Osmanlı Bankası’nın kapısına dayandı.
Banka çöküşe rağmen piyasaya güven vermek için 60 bin hisse senedi aldı fakat hisselerdeki düşüşü önleyemedi. Ethem Eldem’in, Osmanlı Bankası Tarihi (1999) kitabında aktardığına göre, yaşananları yerinde incelemek için İstanbul’a gelen Osmanlı Bankası Paris Komitesi Üyesi Gaston Auboyneau manzarayı gözleriyle görmüştü:
“Avrupa’da son zamanlarda meydana gelen ekonomik olaylar, Londra bankalarının aldığı önlemlerin yol açtığı para darlığı, altın hisselerinde ve diğer hisselerin çoğunda meydana gelen düşme, spekülasyonun daha büyük boyutlara ulaştığı Galata piyasasında çok daha şiddetli bir kriz yarattı. Burada, en tepedekilerden en aşağıdakilere kadar herkes, spekülasyon hummasına tutulmuştu. Her gün yeni yeni aracı firmalar ortaya çıkıyor, bütün şirket ve yazıhaneleri kuşatan simsarlar en küçük memurları bile yerine getiremeyecekleri apaçık belli olan taahhütler altına girmeye ikna ediyorlardı.”
Aslında Osmanlı Bankası yöneticileri olup bitenden haberdardı. Hisse senedi çılgınlığını menkul kıymet karşılığı verdikleri kredilerle beslemişler, 1 milyon 750 bin liraya ulaşan bu krediler için endişelerini belirten yöneticiler dikkate alınmamış; Sir Vincent de Paris Komitesi’nden gelen uyarılara kulak asmamıştı.
Haftalık İngiliz resimli gazetesi The Graphic’in 17 Haziran 1876 tarihli kapağındaki Galata Borsası tasviri.
Osmanlı Bankası’nın Londra Komitesi’nden O.C. Waterfield 8 Kasım 1895’te Paris’e gönderdiği notta “Vincent’ın geçici olarak aklını kaybettiği kabul ediliyor. Başka kimseye böyle bir şey olmadı. (…) Herkesin, kimin ne kadar sorumluluğu olduğuna ilişkin meseleleri şimdilik bir kenara bırakıp, bankanın karşı karşıya bırakıldığı bu tehlikeye karşı durmak ve aşmak için genel bir çaba göstermek üzere güçlerini birleştirmesi konusunda zımnen fikir birliği oluştu” diyordu.
Sir Vincent bir yandan suçu yardımcısına atmaya çalıştı, diğer taraftan Paris Komitesi’ne telgraf çekerek Sadrazam Kâmil Paşa ve Maliye Nazırı ile görüştüğünü, Hükümetin Osmanlı Bankası imtiyazını 48 yıl daha uzatmaya hazır olduğunu bildirdi. Durum daha da kötüleşiyordu. Halk mevduatlarını çekmeye, Osmanlı Bankası’nın piyasaya sürdüğü altın karşılığı banknotları bankaya iade etmeye başladı. Rakip Credit Lyones de fırsattan yararlanıp elindeki büyük kupürlü banknotlarla Osmanlı Bankası’nın kapısına dayanıp altın karşılığını istedi. Kasım ayının ilk gününde bankanın nakdi 100 bin altın liraya düştü. Sir Vincent bu defa Ermeni komitelerini suçluyor, komitecilerin mahalle mahalle gezerek halkı ellerindeki Osmanlı Bankası banknotlarını bankaya satmaya çağırdığını söylüyordu.
Paris Komitesi, İskenderiye, Londra ve Paris’ten 400 bin altını İstanbul’a doğru bulabildiği her araçla, trenlerle ve vapurlarla yola çıkardı. Ancak altınlar birkaç günden önce gelemeyecekti. Vincent bir defa daha hükümetle ilişki kurdu, 2 Kasım gecesi moratoryum ilan edildi ve banka yükümlülüklerinin yerine getirilmesi 4 ay ertelendi. Erteleme bankanın alacaklı olduğu kişileri ve şirketleri rahatlatmıştı, fakat nakit sıkıntısı değişmemişti. Hükümet bir defa daha imdada yetişti, banknotların altın karşılığının ödenmesi 1 ay süreyle ertelendi, ayrıca Osmanlı Bankası’nın imtiyazının 12 yıl uzatılmasına karar verildi. Bu son hamle krizi bir parça yatıştırdı.
Hasarı hesaplamak ancak bu büyük finansal yangın bittiğinde mümkün oldu. Sir Vincent’ın annesinin rüyası, Osmanlı Bankası’na elde kalan çöpe dönüşmüş hisse ve tahviller dışında 2 milyon Sterlin’e maloldu. Halkın havaya karışan parasını ve sarrafların zararını hesaplamaksa mümkün değildi. Galata Borsası’nın üzerinden bir silindir geçmişti, onlarca komisyoncudan sadece 8’i ayakta kalabildi.
Galata Borsası tarihimizin ilk büyük borsa vurgununu yapan Sir Vincent’tan önce de pek “tekin” bir yer değildi. Teodor Kasap’ın Hayal Mecmuası’nda 23 Eylül 1874’te yayımlanan karikatürde borsaya sağlam girip perişan çıkan vatandaşlar tasvir edilmiş.
6 ay sonra, 1896 Ağustos’unda Osmanlı Bankası, Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksütyun) üyeleri tarafından basıldı, 154 kişi rehin alındı. Sir Edgar Vincent binanın çatısından kaçarak Rusya Elçiliği’ne sığındı. Ermenilerle Yıldız Sarayı arasında elçilikler aracılığıyla süren pazarlıklarla işgal sona erdi. Militanlar Sir Edgar Vincent’ın yatıyla Karaköy limanından ayrıldı. Sir Vincent ise yetkileri budansa da görev süresinin sonuna, 1897 yılına kadar koltuğunu ve daha önemlisi servetini korudu. Kazancının bir kısmını krizde feda etse de geriye 2 milyon Sterlin kalmıştı. Ülkesine döndükten sonra 1899’da Muhafazakâr Parti’den milletvekili seçildi. 1910’lu yıllardan itibaren çeşitli diplomatik görevlerde bulundu, 1920-25 yılları arasında Berlin Büyükelçisi olarak görev yaptı.
33. Yaz Olimpiyatları, 26 Temmuz’da Paris’te başlıyor. Bundan 100 yıl önce yine Paris’te yapılan 1924 Olimpiyatları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temsil edildiği ilk olimpiyattı. O tarihten itibaren 1932 ve 1980’dekiler hariç tüm yaz olimpiyatlarına katıldık. Millî sporcularımızın en başarılı olduğu organizasyon ise 1948 Londra Olimpiyatları’ydı. Güreşçilerin 6 altın, 4 gümüş, 1 bronz madalya ile destan yazdığı, atlet Ruhi Sarıalp’in de bronz madalya kazandığı 1948 Olimpiyatları Türk sporu açısından bir dönüm noktası olacaktı.
Londra Olimpiyatları’nın açılış töreninde millî sporcularımız geçiyor. 67 kişilik Türk sporcu kafilesinde 19 futbolcu, 16 güreşçi, 13 atlet, 9 binici, 6 eskrimci ve 4 bisikletçi bulunuyordu. Kafiledeki tek kadın sporcu olan 16 yaşındaki atlet Üner Teoman 3. sırada; hepsi subay olan ve törene süvari üniformalarıyla katılan binicilerin arasında. En önde bayrağı taşıyan ise güreşçi Muharrem Candaş.
Olimpiyat kampını ziyaret eden İngilizlerin, millî sporcularımızla çektirdikleri hâtıra fotoğrafı. Hürriyet gazetesi “Sporcularımızı ziyaret eden İngiliz kadınlar en çok çıplak başlı güreşçimiz Mersinli Ahmet’le alakadar oldular” yazıyordu. Kamptaki bütün yabancı sporculara “hello” diye seslendiği için adı Mister Hello’ya çıkan Mersinli Ahmet (Kireççi) ayakta sağdan ikinci.
2 Ağustos 1948’de Çin’i 4-0 yenen millî futbol takımı maç öncesinde. Ayaktaki futbolcular (soldan sağa): Erol Keskin, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Selahattin Torkal, Bülent Eken, Fikret Kırcan, Cihat Arman, Gündüz Kılıç. Oturanlar: Lefter Küçükandonyadis, Hüseyin Saygun, Şükrü Gülesin. Ayakta en sağdaki kişi, millî takımın Macar teknik direktörü Molnár son anda istifa ettiği için teknik direktörlük görevini üstlenen Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Ulvi Yenal. (Cengiz Kahraman arşivi)
Millî futbol takımı 5 Ağustos 1948’de çıktığı 2. maçta Yugoslavya’ya 3-1 mağlup olarak Londra Olimpiyatları’ndan elendi. Çok sert geçen maçın son 5 dakikasında Bülent Eken ve Şükrü Gülesin kırmızı kart gördüler.
73 kilo serbest güreşlerde Yaşar Doğu, Hintli, İranlı ve Mısırlı rakiplerinin ardından fotoğraftaki Macar rakibi Kálmán Sóvári’yi de tuşla yenerek yarı finale çıktı. Amerikalı Merrill’i sayıyla yenen Doğu, finalde Avustralyalı Garrard’ı da tuş ederek altın madalyaya uzandı.
Serbest güreşlerde altın madalya kazanan Nasuh Akar (solda) Celal Atik
Wembley Stadyumu’nda yapılan madalya töreninde birincilik kürsüsünde.
Londra’da madalya kazanan millî sporcuları 20 Ağustos 1948’de Türkiye’ye getiren uçak İstanbul Yeşilköy Havaalanı’nda büyük bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. Grekoromen güreşlerde altın madalya kazanan Mersinli Ahmet’in (Kireççi) mutluluğu yüzünden okunuyor.
Güreşçileri Yeşilköy Havaalanı’ndan Taksim’deki kutlamalara götürecek otobüs, sahil yolundan vatandaşların tezahüratları arasında Sirkeci’ye kadar ulaşmış, ama burada mahşerî kalabalık yüzünden durmak zorunda kalmıştı. Otobüsten inen güreşçiler Kasımpaşa’ya kadar omuzlarda taşındı. (Sertaç Kayserilioğlu Arşivi)
Akşam gazetesinin İstanbul’da düzenlediği ilk sokak koşusunda, atletler Şişhane Yokuşu’ndan aşağıya doğru iniyor. Kulüplerin 2 kişilik takımlar hâlinde katıldığı yarışta, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe 8’er, İstanbulspor, Kasımpaşa ve Robert Kolej de 3’er takımla yer almış. Takımlardaki 2 atletten ilki Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’nden yarışa başlıyor ve Cağaloğlu’ndaki Akşam gazetesi binasının önüne kadar koşuyor; oraya varınca takım arkadaşı harekete geçiyor ve Beyoğlu’ndaki başlangıç noktasına yöneliyordu. 50’den fazla hakemin görev yaptığı bu yarışı Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’ne ilk ulaşan Robert Kolej takımı kazanmış, Beşiktaş’ın takımları da 2. ve 3. sırayı almış. Akşam gazetesinin sokak koşusu ilerleyen yıllarda gelenekselleşecek, havanın daha güzel olduğu bahar aylarında yapılacaktı.
Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşadığı ekonomik zorlukların en bilinen örneği ekmeğin karneyle dağıtılmasıdır. Savaşa girme olasılığı nedeniyle tahıl stoklanmış ve erkek nüfusun büyük bölümü silah altına alınmıştı. Bu nedenle hem buğday üretimi düşmüş hem de piyasaya verilen tahıl azalmıştı. Ekmek tüketimini denetim altına almak zorunlu olunca karne uygulamasına geçilmişti. 14 Ocak 1942’de İstanbul’da, 17 Ocak’ta Ankara’da, 22 Ocak’ta İzmir’de ekmeğin karneyle dağıtımına başlandı.
Ekmek karnesi 8 Eylül 1946’da yürürlükten kaldırıldı. İstanbul’daki bir fırından karneyle yarım ekmek alan bir genç kız…
Miladi takvime 26 Aralık 1925’te geçen Türkiye’de, 1 Ocak 1926 tarihi ilk defa “yılbaşı” olarak kabul edilmişti. İlk kutlamalar 1926’yı 1927’ye bağlayan gece yapılırken, 1936’dan itibaren 1 Ocak günü resmî tatil oldu. Yaygın olarak kutlanması için aradan belli bir süre geçmesi gerekse de yılbaşı zamanla halk tarafından benimsendi.
Bir yılbaşı partisinde çekilmiş ve üzerinde eski yazıyla “Yeni yıl kutlu olsun-1935” yazan fotoğrafta 5 arkadaş yeni senenin şerefine kadeh kaldırıyor. Çok fazla içki içmediklerini ve ertesi gün işe gidebildiklerini umuyoruz, zira yılbaşının resmî tatil olmasına daha 1 sene var. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
31 Aralık 1926 gecesi düzenlenen konfetili, kostümlü yılbaşı eğlencesi.
1930’lu yıllarda bira dışındaki alkollü içkilerin üretim, ihracat ve satış hakkı devlet kurumu İnhisarlar İdaresi’nin tekelindeydi.
Kurum, Aralık 1938’de yayımlanan gazete ilanlarında yılbaşında “en makbul ikram ve hediye” olarak İnhisar likörlerini tavsiye etmiş ve Fransa’dan ithal edilen şampanyalarda yılbaşı indirimine gidildiğini müjdelemiş.
Geçen yüzyılın başlarında Avrupa’da Noel ve yılbaşını kartpostalla kutlama alışkanlığı çok yaygındı. Osmanlı halkı bu kartların ilk örneklerini, Avrupa’dan genellikle İstanbul’daki Levantenlere gönderilmiş kartpostallarla görmüştü.
Sonradan Hıristiyan uyruklu Osmanlı yurttaşları da Noel ve yılbaşı için kartpostal göndermeye başladı. Bu kutlama kartlarında çiçek motiflerinin sıklıkla kullanılması dikkati çeker. Dönemin çoğu kartpostalında yeni yıl tasviri de klasik bir metafora dayanıyordu: İhtiyar bir adam ya da kadın eski yılı; genç bir kadın, çocuk ya da bebek ise yeni yılı simgeliyordu. (SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU ARŞİVİ)
1920’lerin sonlarından itibaren Müslüman-Türk vatandaşlar da yılbaşını “tebrik kartı” da denilen kartpostallarla kutlamaya başladı. 1930’larda, üzerinde İstanbul fotoğraflarının olduğu siyah-beyaz kartpostallar çok yaygındı. Üzerinde Galata Köprüsü fotoğrafı olan kartpostal hem 1931 yılbaşını kutlamak için hem de karşı tarafın daha önce yolladığı tebrik kartına cevap olarak, Mazhar isimli kişi tarafından yazılmış.
24 Aralık 1930’da postaya verilen kartta Mazhar Bey, “Muhterem ağabeyim” diye hitap ettiği kişiye “Kartınızı aldım son derece memnun oldum. Teşekkür ederim. Senede bir defacık olsun beni hatırlamışsın” diye sitem ettikten sonra hem kendisinin hem de Nazmiye Hanım ve Erol Bey’in yeni yılını kutluyor. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Yeni yılın Türkiye’de benimsenip yaygın bir biçimde kutlanmasında yılbaşı piyango çekilişlerinin de etkisi oldu. Fotoğraf, 31 Aralık 1932’de Beyazıt’taki Darülfünun Konferans Salonu’nda yapılan, o zamanki adıyla Tayyare Piyangosu çekilişinden. Ertesi günün gazeteleri çekilişi izlemek isteyenlerin salonu tıklım tıklım doldurduğunu, içerideki kadar bir kalabalığın da dışarıda kaldığını yazıyor. 500 bin liralık büyük ikramiyeyi ise Üsküdar’da ortak bilet alan itfaiyeciler kazanmış. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
1930’da İstanbul’daki İsabet Gişesi adlı piyango bayinin astığı iki reklam panosu tepkiler üzerine kaldırılmış.
Cumhuriyet gazetesinin “nezaket ve terbiyeden uzak” olarak nitelendirdiği reklam panolarından birinde piyangodan ikramiye kazanmış bir kadının “Parasız güzel erkek isterim” dediği resmedilmiş. Diğerinde ise, elinde rakı şişesi olan ve ikramiye kazanan bir adamın “Kahrolsun fukaralık. Şimdi bol rakı alacağım” dediği görülüyor. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
31 Aralık 1967’de Ankara’da yapılan Millî Piyango yılbaşı özel çekilişinde 2 milyon liralık büyük ikramiye Ula, İzmir ve Ankara’da satılan “10’da 1” biletlere çıkmış. O yıllarda piyango biletleri tam, yarım, çeyrek ve “10’da 1” olarak piyasaya sürülüyordu. 4 Ocak 1968 tarihli Cumhuriyet gazetesi İzmir’deki talihlinin belediye işçisi Hidayet Karpuz olduğunu, 200 bin lira ikramiye kazandığını öğrenince yeni doğan kızına “Talih” adını koyduğunu yazıyor.
İstanbul Hilton Oteli’nin 1956 Noel ve yılbaşı partilerine “Mürdüm” adlı bir eşek de konuk olmuş. 6 gün 6 gece otelde kalan Mürdüm bu sürede sahibine 17 buçuk lira kazandırırken, yılbaşından sonra Kuştepe’deki ahırına geri dönmüş. Mürdüm’ün Hilton macerasını sayfalarına taşıyan Hayat dergisindeki haberde “Sevimli eşek şadırvandan roof’a kadar tüm oteli dolaşmış, hatta bu arada hemcinsleri arasında belki de ilk defa asansöre binmiştir” bilgisi veriliyor.
1950’li yılların merakla beklenen yeni yıl etkinliklerinin başında radyodaki yılbaşı özel programı geliyordu. Hürriyet gazetesi, İstanbul Radyosu’nun 31 Aralık 1957’deki yayın akışını okurlarına ayrıntılarıyla duyurmuş. Fotoğrafta ise 1950’lerin ilk yarısında, İstanbul Radyosu’ndan naklen yayımlanan bir yılbaşı programı var. Unutulmaz bestekar Nuri Halil Poyraz yönetimindeki İstanbul Radyosu Sanatçıları Korosu, başta Safiye Ayla olmak üzere bir şöhretler karması.
Yılbaşı eğlencelerinin bir adresi de gazinolardı. Büyük gazinolar ünlü sanatçılarla anlaşabilmek için yarışır, yılbaşı anlaşmaları aylar öncesinden imzalanırdı. Uzun yıllar boyunca yılbaşı programlarının en çok aranan sanatçılardan biri olan Müzeyyen Senar, 31 Aralık 1984 gecesi düzenlenen bir yılbaşı eğlencesinde. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, 2. Kahire Konferansı’nda Türkiye’nin savaşa girmesi konusunu görüştükten sonra gazetecilere poz veriyor. Roosevelt ile İnönü’nün arasında ayakta duran kişi ise Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu.
3 gün süren görüşmelerde Churchill, Türkiye’nin bir an önce savaşa girmesini talep ederken İnönü, Türk ordusu modern silah ve malzemelerle güçlendirilmeden savaşa girmeyi reddetmişti. Başta Cumhurbaşkanı İnönü olmak üzere Türkiye’nin dış politikasını yönetenler, 1939-1943 arası Mihver Devletleri’nin, sonrasında Müttefikler’in tüm baskılarına rağmen son ana kadar savaş dışında kalmayı başaracaktı.
İsmet İnönü, tarihe geçen bu fotoğraftan tam 30 yıl sonra, 25 Aralık 1973’te hayatını kaybetti.
Türk sivil havacılığının öncülerinden Vecihi (Hürkuş) Bey, yerli malları kullanma seferberliği için kendi kullandığı uçakla İstanbul üzerinde yarım saatlik bir uçuş gerçekleştirmişti. Beyazıt Kulesi’nden çekilen fotoğrafta görülmese de, uçağa bağlı iki pankartta “Yerli Malı Kullanınız” yazdığını ertesi günkü Milliyet gazetesinden öğreniyoruz.
Uçağın üzerinden geçtiği Ali Paşa Konağı’nın perişan durumu da dikkati çekiyor. 1911’deki büyük yangında ağır hasar gören konak, 1950’lerde Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay tarafından yıktırılana kadar fotoğraftaki gibi harabe halinde kalmış ve halk arasında “yanık saray” olarak adlandırılmıştı. Konağın yerinde günümüzde katlı otopark ve belediye ek hizmet binası yer alıyor.
Borusan Kocabıyık Vakfı’nın “Cumhuriyetin Yüzü” sergisi 26 Ekim 2023 tarihinde açılıyor. Sergi, 1923 sonrası, özellikle ilk 20 yılda yaşanan kültürel devrimin öne çıkan eserlerini, görüntülerini ve belgelerini biraraya getiriyor. Küratörlüğünü İzzeddin Çalışlar’ın, danışmanlığını ise Prof. Dr. Haluk Oral’ın yaptığı sergi 3 Mart’a kadar açık kalacak.
Türkiye için 1923 sonrası yaşanan dönem çok boyutlu bir toplumsal dönüşümü ifade ediyordu. Özellikle ilk 10 yılda yaşananlar, tarihte benzerine nadiren rastlanabilecek bir kültür devrimi hareketiydi. Yönetim kadrolarının hızlı kalkınma ve çağdaşlaşma çabası, farklı alanlarda devinim oluşturmuş, kentsel kesimden kırsal kesime yayılan sanat ve estetik arayışları da bu hareketin paydaşı olmuştu.
Borusan Kocabıyık Vakfı’nın “Cumhuriyetin Yüzü” başlıklı sergisi, bu dönemin güzel sanatlar, grafik ve mimari tasarım, sahne sanatları, müzecilik, arkeoloji konularına bakışını yansıtan bir içeriğe sahip. Sergi, 100 yıl önceki kurtuluş ve kuruluş evrelerinin sonraki dönemlerdeki kültürel-sanatsal etkisine özel bir vurgu yapıyor. Galataport’ta düzenlenen serginin küratörü İzzeddin Çalışlar, danışmanı ise Prof. Dr. Haluk Oral.
“Cumhuriyetin Yüzü” esas olarak bir sanat sergisi değil, yakın tarihe farklı bir pencereden bakış yöntemi olarak tasarlandı. Özellikle cumhuriyetin ilanını izleyen ilk 20 yılda yaşanan toplumsal ve kültürel dönüşümün izleri temel alındı. Sergi bu döneme, dönüşümü yansıtan sanat ürünleri üzerinden odaklanırken; bu kapsam dışındaki “gündelik” anı, iz ve belgeleri de biraraya getirerek özgün bir envanter oluşturmayı hedefliyor.
1933’te Aydın’da Cumhuriyet Bayramı kutlamasında öğrenciler
Topkapı Sarayı’nın müzeleştirilmesi, toplanan eserlerle aynı yıl Etnografya Müzesi’nin açılması, 1926’da Konya Âsarı Atika Müzesi’nin açılarak Selçuklu sanatının ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin yeniden yapılandırılması, Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve kurulan Türk Süsleme Sanatları Okulu’yla sanat eğitiminin halkla buluşması, neredeyse devletin yeniden yapılanması kadar önemsenmişti.
Cumhuriyetin 10. yılı için sanatçıların seferber edilmesi ve düzenlenen yurt gezileri, plastik sanatlardaki atılımların en önemli kaynağı oldu. Sanatçıları Anadolu’nun gerçekliğiyle buluşturan bu hareket, sanat sergilerine ivme kattı, bugün büyük usta olarak anılan birçok sanatçıya kişisel biçemini kazandırdı. 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesinin Resim ve Heykel Müzesi’ne tahsisi de bir Atatürk emriyle olmuştu.
Plastik sanatlarda D Grubu ve Yeniler, mimari tasarımda ulusal akımlar, Ankara’daki yeni başkent, şehirlerin heykellerle buluşması, yayıncılıktaki çeşitlenmeyle grafik sanatlarda görünen biçem zenginliği, sinema-fotoğraf-operadaki girişimler, çoksesli müzikte Türk Beşleri, arkeolojik kazılar ve birbiri ardına açılan müzelerle sanat eğitiminin yayılmasına verilen önem, bu dönemi ayırtedici kılan özelliklerin başında geliyor.
“Cumhuriyetin Yüzü” sergisi genellikle akademik bakışın kapsamına girmekte zorlanan alanları da işin içine katarak özgün bir seçki ortaya koyuyor ve temel malzemesi sanat ürünleri olan bir sergi olmayı amaçlıyor. Sergi, Harf Devrimi’yle kaligrafiden tipografiye geçişi, sosyalist gerçeklik ve Bauhaus gibi dönemin akımlarına açılmayı, Osmanlı estetiğinden Batı modernizmine uzanan dönemeçleri yansıtan çok sayıda efemerayı birarada sunuyor.
Modern Türkiye’nin kentleşme dinamikleri, 1930’ların mimari kültürü ve ideolojisinin doğrudan yansıdığı Ankara gibi, 1927 sonrasında İstanbul’un yaşadığı kentleşme deneyimi de sergide işlenen konular arasında.
“Cumhuriyetin Yüzü”ndeki seçki kurumsal koleksiyonlardan çok kişisel arşiv ve koleksiyonlardan yararlanılarak oluşturuldu. Küratör ve danışmanının arşivlerinin yanında Osmantar Erkır, Ömer Durmaz, Zeliha Berksoy, Sinan Genim, Necmi Sönmez ve Fahri Özdemir katkı sundular. Bunların yanında İnönü Vakfı, İBB ve Borusan Contemporary de kurumsal anlamda seçkiye değerli katkılarda bulundular. Bir döneme saygı duruşu.
Aralık 1939’da 7.9 şiddetinde bir depremle sarsılan Erzincan, Türkiye tarihinin en ağır yıkımlarından birine sahne oldu. O depremde, 33 bine yakın insanımız öldü, 100 binden fazla ev yıkıldı. Ağır kış koşullarında ısınmak için kullanılan sobaların devrilmesiyle yangınlar çıktı. Karlar altındaki şehrin dış dünyayla bağlantısı kesildi. Gelen yardımların iletilememesi şehirde tam bir can pazarının yaşanmasına neden oldu.
Sadece tek duvarı ayakta kalan cezaevi binasındaki mahkumlarsa, bu ortamda kaçmak yerine kurtarma çalışmalarına omuz verdiler. 1.000’den fazla insanı kurtardılar; onları kendi barakalarında misafir ettiler; paltolarını depremzedelerle paylaştılar. Daha sonra özel bir af kanunuyla 241 mahkumun cezaları affedildi. Depremin ardından, o dönem Life dergisinde foto muhabir olarak çalışan ve ABD’nin ilk kadın savaş fotoğrafçısı olan Margaret Bourke-White da bölgeye gitti, bu fedakar mahkumları görüntüledi.