20. yüzyılın en sıradışı sanatçılarından, metafizik (fizikötesi) resim akımının öncüsü Giorgio de Chirico, kapsamlı bir sergisiyle ilk kez Türkiye’de.
Gerçeküstü bir dış dünyanın, hayal ile gerçeğin kaynaştığı resimlerin yaratıcısı ressam Giorgio de Chirico (1888–1978), çocukluk yıllarını tarih kokan, mitolojinin beşiği Yunanistan’da geçirirken, aynı zamanda ülkesi İtalya’nın geçmişine duyduğu hayranlıkla büyüdü. Népo lakabıyla da bilinen De Chirico, sanat eğitimini Münih Güzel Sanatlar Akademisi’nde tamamladı; burada Nietzsche, Schopenhauer, Otto Weininger gibi Alman felsefesinin önemli isimlerini tanıdı ve sanatını derinden etkileyecek filozofların metinleri üzerinde çalıştı.
De Chirico’nun kendine özgü sembolik üslubu, birbiriyle ilgisiz görünen nesneleri ve mekânları resimlerinde bir araya getirerek kullanması 20. yüzyıl sanatı ve özellikle gerçeküstücü akım üzerinde çok güçlü bir etki yaptı. Salvador Dali, Max Ernst, René Magritte gibi gerçeküstücü akımın önemli isimleri De Chirico’dan etkilendiklerini itiraf etmiş, hatta Yves Tanguy ilk kez Népo’nun bir resmini gördükten sonra eline fırça alarak resim yapmaya başladığını söylemişti.
Giorgio de Chirico: Dünyanın Gizemi
Maskeler, 1973
Merkurius’un Derin Düşü nüşü , 1973
Roma, Giorgio ve Isa de Chirico Vakfı işbirliğiyle Pera Müzesi’nde düzenlenen sergi De Chirico’nun yaklaşık 70 resim, 2 litografi serisi, 10 heykeliyle kapsamlı bir içerik sunuyor ve sanatçının 1909 tarihli en erken eserlerinden biri de dahil olmak üzere, 1920’lerden 1970’lerin ortalarındaki son dönem yapıtlarına uzanan geniş bir seçkiden oluşuyor. Mitoloji ve melankoliyle dolu bir atmosfer sunan De Chirico’nun ıssız meydanları, tekinsiz gölgeleri, geometrik objeleri, gizemli heykelleri ve vitrin mankenleri sanatseverleri gündüz gözüyle alışılmışın dışında bir düşler alemine davet ediyor.
Boston’ın uluslararası gurur kaynaklarından Globe gazetesi, 2002’de Katolik Kilisesi’nin 34 yıldır süren çocuk tacizi skandallarını, adliyenin, bazı avukatların, hemşehrilerin ve tabii kilisenin sıkı engellemesine rağmen ortaya çıkarmıştı. Film, bu gerçek hikayeyi, gazetecilik dersleri eşliğinde sunuyor.
Spotlight
Birleşik Devletler’in doğu kıyısının entelektüel kenti Boston’ın birkaç özel simgesi var: Basketbol takımı Boston Celtics, beyzbol takımı Red Sox, Harvard Üniversitesi, MIT, Wellesley College ve 1872’den beri yayınlanan Boston Globe gazetesi. WASP (Beyaz, anglo-sakson, protestan) nüfus ile Katolik İrlandalı göçmenlerin de kenti olarak bilinen Boston, 2015 yapımı Spotlight filmi ile gündemde.
‘Spotlight’, Boston Globe’un özel haber-araştırma biriminin adı. Gazetenin bir parçası ama editoryal olarak bağımsız bir birim. Yani işleyeceği konuları kendi seçiyor, çalışmalarını tamamlayınca sonucu yazı işlerine ulaştırıyor. Yazı işleri müdürü “Spotlight’ın başarısı da zaten buradan kaynaklanıyor,” diyor yeni gelen genel yayın yönetmenine. Bir haberi çıkarmak için dört kişilik Spotlight ekibinin iğneyle kuyu kazmasını izliyoruz filmde. Haberin doğrulanması (cross checking) ve gerekli belgelerin ele geçirilmesi işlemleri de yaklaşık bir buçuk yıl sürüyor. Gazeteci haber yaparken, haberin sadece olgusal yanına, kahramanına ya da mağduruna değil, sürecin tümüne, yani sisteme bakıyor, onu da teşhir edip sorguluyor.
Konu Katolik Kilisesi rahiplerinin çocuklara yönelik cinsel taciz vakaları ve kilise yönetiminin bu konudaki suç ortaklığı. Üstelik olaylar 34 yıldır sürdüğü halde, bu süre içinde bilgi sahibi olan çok sayıda yetkilinin, avukatın, kişinin, hatta mağdurun sessiz kaldığı bir süreç.
Bugün Boston Globe’un internet sitesinde, 6 Ocak 2002 tarihinde yayına başlayan Katolik Kilisesi çocuk tacizleri haberlerini, filmin ayrıntılı öykü ve künyesini ayrı bir bölümde bulmak mümkün. Bu haberler Boston Globe’a 2003 yılında “Kamu Hizmeti” dalında Pulitzer ödülü kazandırdı. Globe, 1966’dan bu yana ABD’nin en önemli, en prestijli gazetecilik ödülü olan Pulitzer’i 23 kez kazanmış. Film, son bir yıl içinde birçok uluslararası festivalde açılış filmi olarak gösterildi, Oscar dahil birçok önemli ödüle aday oldu.
Filmden bir kare
Film birkaç açıdan önemli: Gazetecilik/habercilik teknikleri, patron, genel yayın yönetmeni, bölüm sorumlusu, muhabirler ve haber kaynakları arasındaki ilişkiler, kilise gibi bir kurum hakkında haber yaparken, adliye ve yerleşik düzenin suçluları koruyan kanatları… Gazeteciliği ana konu olarak ele alan diğer filmlerden (mesela Citizen Kane, Under Fire, The Truman Show, All the President’s Man ya da Mad City) önemli bir farkı var Spotlight’ın: Muhabir/gazeteci kahramanlaştırılmıyor, sahneye esas olarak gazeteci/ muhabir değil, gazetecinin ya da haber bölümünün çalışma yöntem(ler)i çıkıyor.
Bu ekibin iğneyle kuyu kazar gibi yaptığı türden araştırmacı gazetecilik (investigative journalism) artık ne yazık ki ABD’de ve Batı Avrupa’da eskisi kadar yapılmıyor, yapılamıyor. Maliye, sanayi ya da ticaret alanında dev yatırımları ve faaliyetleri olan holdinglere bağlı olan medya kuruluşları, siyasi ve iktisadi iktidar odaklarının olumsuzluklarını haber olarak işleyemiyor, okura yansıtamıyor. Çünkü Boston Globe, Katolik Kilisesi’ndeki çocuk tacizleri skandalını ortaya çıkardığında, gazetecilikten başka bir iş yapmayan New York Times’ın medya mülkiyetindeydi. 2013’ten bu yana ise Boston Red Sox ile İngiltere’deki Liverpool futbol klübünün de sahibi John W. Henry’nin mülkiyetinde. Henry’nin gazetesi artık kilise ya da adalet mekanizması hakkında haber yapabilecek durumda değil. Keza ABD’nin diğer önemli ulusal gazetesi Washington Post da 2013 yılında Amazon.com’un sahibi Jeff Bezos’un mülkiyetine geçti. Batı Avrupa’da da eskiden sadece gazetecilik faaliyeti yapan şirketlerin sahip olduğu büyük gazetelerin (Le Monde, Liberation, The Times...) çoğu son 10-15 yıl içinde ya büyük medya holdingleri ya da dev mali-iktisadi holdingler tarafından satın alındı. Medya mülkiyeti editoryal bağımsızlığı büyük ölçüde kısıtlıyor.
Gerçek Spotlight ekibi ile filmde kendilerini oynayan oyuncular birarada.
Çocuk tacizi skandalını ortaya çıkaran Spotlight ekibi döneminde, Boston Globe’un yöneticisi Ben Bradlee Jr. idi. Onun babası ise meşhur Watergate skandalını ortaya çıkaran Washington Post’un yazı işleri müdürü idi. Bugün dünyada da, Türkiye’de de gazeteler, radyo ve televizyonlar, artık büyük bir yönetim mekanizmasının parçası haline geldiği için, genellikle askerî, siyasi, ekonomik ya da ideolojik iktidarın sözcüsü gibi yayın yapıyor.
Filmi, Doğulu, Müslüman ya da Türkiyeli gözü ve duyarlılığı ile izleyince ilginç koşutluklar bulmak mümkün. Benzerlikler, kuşkusuz gazetecilik/habercilik teknikleri ve yöntemleri ile ilgili değil. Çünkü filmde sergilenen/ anlatılan meslek gazetecilik ise, bizde burada o meslek icra edilmiyor zaten. Zira filmde, muhabirlerin üstlerinden ne kadar bağımsız olduğunu, bir habere mali açıdan ve zaman boyutunda ne kadar miktar/süre ayrıldığını görüyoruz. Ama mesela çocukken Katolik Kilisesi’nde tacize uğrayanların büyüdüklerinde geçmişlerini anlatırken sarfettikleri cümleler, bizdeki Takva filminde de pek güzel betimlenen “kul-Tanrı” ya da “kul-ibadethane” bağımlılığını çağrıştırıyor.
Tarihi manşet 6 Ocak 2002 sabahı Boston Globe’un kilisedeki skandalı duyuran manşeti sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı sarsmıştı.
Gelelim günümüz Katolik Kilisesi’ne. Yeni Papa 1. Francis’in kendisinden önceki papalara oranla bazı konularda daha cesur ve açık bir tutum benimsediği bilinen bir durum. Bugüne dek çocuk tacizi konusuna göz yuman Vatikan’a karşı tavrını ise, soruşturma ve suçluları cezalandırmaktan yana olması ve tacize uğramış mağdurlarla biraraya gelmesi ile ortaya koyuyor.
Filmde ayrıca Boston Globe’a yeni atanan genel yayın yönetmeninin ‘Yahudi’ olması, kentin önde gelenleri arasındaki muhabbetlerde buna vurgu yapılması da yansıtılmış. Keza Spotlight ekibinden bir muhabirin Boston’da doğmuş olmasına rağmen Portekizli olması, gazeteci dostu sıkı avukatın kendi Ermeniliğini açıkça ifade etmesi, ABD’de antisemitizm (ki vahimdir) ile etnik kimliğin ön plana çıkması açısından da düşündürücü.
Türkiye’de çizgi kahramanların en tersosu, kedilerin en fenası Kötü Kedi Şerafettin, uzun süren bir çalışmanın ardından beyazperdeye aktarıldı. Bülent Üstün’ün 1996’da yarattığı Şero 20 yıl sonra animasyon sinemasına sıçrıyor.
Kötü Kedi Şerafettin
Kötü Kedi Şerafettin, namıdiğer Şero, ilk kez 1996 yılının Şubat ayında yayımlanan L-Manyak dergisinin ikinci sayısında okur karşısına çıkar. Daha önce yaptığı işlerle hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmiş olan çizer Bülent Üstün, Leman dergisi yazar ve çizerleri tarafından hazırlanan bu yeni dergide, ölen kedisi Şerafettin’den esinlenerek yarattığı bir kedi karakterinin maceralarını çizmeye başlar.
Şerafettin, ağzı hayli bozuk, libidosu tavan yapmış, içki-sigara-uyuşturucu gibi tüm kötü alışkanlıklara sahip, gaddar ve bencil bir karakterdir. Şerafettin’in babası Tonguç, aslında okurun yabancı olduğu bir karakter değildir. Bülent Üstün’ün L-Manyak’tan önce H.B.R Maymun dergisinde çizdiği Tonguç bant-karikatür serisi, Şero’nun babasının esin kaynağıdır. Şerafettin’in sureti de ilk kez bu bant-karikatür serisinde belirmeye başlar. Gözlerini L-Manyak’ta dünyaya açan Şerafettin zaman içerisinde kendisine katılan yol arkadaşlarıyla birlikte bugüne kadar çeşitli dergilerde yaşamını sürdürür.
Kötü Kedi Şerafettin’in L-Manyak’ta yayımlanan ilk bölümünün sonunda şu not yer alır: “Şerafettin… Kötülük onun kanındadır… ‘Hep kötüler kazanır’ kuramını doğrulamak için yaşar o…” Hakikaten Şero daha ilk birkaç sayıda olanca kötülüğüyle ve ironisiyle okurun ilgisini çeker. Derginin 6. sayısında ise kapağa tırmanır. Ondan sonra tutabilene aşk olsun! Şerafettin o damdan bu dama maceraya koşar.
Kötü Kedi Şerafettin’in kapakta yer aldığı L-Manyak’ın altıncı sayısı.
Peki, Şero’nun birçok çizgi roman karakterini bir adım geride bırakarak bu kadar sevilmesinin ve ses getirmesinin nedeni nedir? Bunun birkaç nedeni olduğunu söylebiliriz: Birincisi, Şero bir kedidir. Bir kedinin küfretmesi, şarap içmesi, cigara tüttürmesi okura sevimli gelmiş olmalı. Örneğin, Şerafettin maceralarında karakterleri silsek, konuşma balonlarını bıraksak; sonra Şerafettin ve hayvan arkadaşları yerine insanlar çizsek, acaba bu kadar sevimli olur mu? Hiç sanmıyorum.
Kötü Kedi Şerafettin’in L-Manyak dergisinin ikinci sayısında yayımlanan ilk macerası.
İkincisi, Şero kolay okunan, hızlı akan bir çizgi romandır. Bol aksiyon, vurdu-kırdı, kaçma-kovalama her Şerafettin macerasının olmazsa olmazlarıdır. Şerafettin maceralarının bu dinamikliği büyük ihtimalle Bülent Üstün’ün Quentin Tarantino hayranı olmasıyla ilgilidir. Üstün, L-Manyak’ın 6. sayısındaki Şerafettin macerasını Tarantino’ya ithaf eder.
Üçüncüsü, Şerafettin televizyonda söylenmeyeni söyler. 1990’lı yıllarda, özel televizyonların çoğalmasıyla birlikte tiraj kaybeden mizah dergileri çözüm olarak, “Televizyonda söylenmeyeni söyleme-Televizyonda gösterilmeyeni gösterme” formülüyle oldukça sert, ‘underground’ bir tarz denemeye girişirler. Kuşkusuz, Şerafettin bu formülün tuttuğu en tipik örneklerden birisidir.
Sonuncusu, Şero yerli bir karakterdir. Kötü Kedi Şerafettin zaman zaman başka çizgi kedi karakterlerle, örneğin Garfield (Jim Davis) ve Heathcliff (George Gately) ile karşılaştırılsa da, hatta Robert Crumb’ın yarattığı bir diğer edepsiz kedi Fritz (Fritz the Cat) ile yakın akraba olsa da, Şero bizdendir. Cihangir’in damlarını arşınlar, köpek öldüren şarabını içer, Türkçe’nin en galiz küfürlerini art arda sıralar. Belki de esas olarak bu yerliliği sayesinde okurun gönlünde taht kurmuştur.
Kötü Kedi Şerafettin 20. yaşında bu kez beyazperdede seyirciyle buluşuyor. Üç boyutlu animasyon tekniğiyle hazırlanan film için kuşkusuz çok şey yazılacak, söylenecek. Adaptasyonların kaderidir bu; hep orijinal eserle karşılaştırılırlar. Fikrimce, Şerafettin’in filmi ile çizgi romanını karşılaştırmak doğru olmaz; her biri kendi mecrasında değerlendirilmelidir. Kötü Kedi Şerafettin Türk çizgi roman tarihinde ve popüler kültür lügatinde çoktan yerini aldı; animasyon sinemasında da aynı başarıyı tekrarlayacak mı, zaman gösterecek.
“Diren!” (Suffragette) filmi, 20. yüzyıl başında dünya kamuoyunun gündemini işgal eden olayların, yani ilk feministlerin özelliklerini bünyesinde barındıran kadınların oy hakkı mücadelesinin farklı yönlerine değiniyor.
Diren! (Suffragette) Yön.: Sarah Gavron Oyn.: Carey Mulligan, Meryl Streep, Helena Bonham-Carter
İngiliz yönetmen Sarah Gavron’ın yönettiği filmin kurmaca kahramanı Maud Watts, büyük bir çamaşırhanede çalışan, ücretini kocasının eline teslim eden, evde ve işte suistimale uğrayan ve bilinçlenerek kadınların oy hakkı mücadelesine katılan bir süfrajet. Böylece senarist, kadınlarla ilgili birkaç soruna birden dikkati çekiyor.
İngiltere’de evli kadınlara mülkiyet hakkı ancak 1870 ve 1882 Evli Kadının Mülkiyeti yasalarıyla tanındı. Ondan önce evli kadınların, isterse düşes olsun, hukuki ehliyeti yoktu. İşçi sınıfına mensup kadınların durumu ise berbattı. Erkeklerden daha düşük ücret alıyorlardı. Erkek sendikacıların çoğu bu konuda işverenlerle aynı saftaydı. 1875’te sendikalar konfederasyonu TUC’un sekreteri Henry Broadhurst, sendikacılığın amacının, “eşlerin ve kızların ekmek parası kazanmak için büyük ve güçlü erkeklerle rekabete sürükleneceği yerde, kendi evlerinde yaşayabilecekleri koşulları yaratmak” olduğunu söylemişti. Buna rağmen kadın işçi hareketi durmadı ve zamanla Kadın İşçiler Ulusal Federasyonu (NFWW) kuruldu.
“Diren!” filmi, kurmaca karakter Maud Watts (Carey Mulligan) üzerinden, süfrajetlerin acı, çile, cesaret ve sabır dolu gerçek hikayelerini anlatıyor.
Çalışmayan orta sınıf kadınlar ise oy hakkı talep etmek üzere 1880’lerde örgütlendiler. 1897’de Millicent Fawcett önderliğinde Kadınların Oy Hakkı Dernekleri Ulusal Birliği (NUWSS) kuruldu. Bu kadınlar amaçlarına barışçı yöntemlerle, yasal gösteriler, dilekçeler ve lobi faaliyetiyle ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Fawcett’e göre, eğer örgüt yasalara uygun davranırsa, kadınların politikaya katılmayı hak edecek sorumluluğa sahip olduklarını kanıtlayabilirdi. Kadınların sorumsuzluk ve mantıksızlıkla devamlı suçlandığı bir dönemde Fawcett’in böyle düşünmesi doğaldı.
Kadınları aşağılama Dönemin İngiliz basınında çıkan ve süfrajetleri aşağılayan karikatürlerden biri (“Nasıl Süfrajet Olunur? 15’inde ana kuzusu – 20’sinde koket – 40’ında kız kurusu- 50’sinde süfrajet”)
Ancak 1903’te kibarlığın bir şey kazandırmayacağına inanan radikal bir grup ayrılarak Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği’ni (WSPU) kurdu. Bunlar, Daily Mail gazetesinin taktığı alaycı isimle “süfrajet” olarak anılacaklardı. Emmeline ve kızı Christabel Pankhurst’ün başını çektiği bu grup, şiddete dayalı, militan yöntemlerle kampanyayı gündemin ilk sırasına yerleştirdi. Artık yasalar çiğneniyordu. Milletvekillerinin evleri taşlanıyor, posta kutularına asit atılıyor, başbakana saldırılıyordu. Kadınlar tutuklandıklarında kötü muamele görüyordu. 1909’da Mary Leigh, hapiste açlık grevine başlamış, burnuna sokulan bir tüple zorla beslenmiş, bu olay tıp camiasında tartışmaya neden olmuştu. Ertesi yıl, eski bir Hindistan genel valisinin kızı olan Lady Constance Lytton, çalışan sınıftan bir terzi kılığına girerek gösterilere katıldı, tutuklandı, hapiste açlık grevi yaparak “burundan beslenme” deneyimini yaşadı. Hapishane koşullarının iyileştirilmesinde önemli rol oynadı.
18 Kasım 1910, kadınlar için “Kara Cuma” oldu. Asquith Hükümeti’nin mülk sahibi kadınlara oy hakkı tanımayı öngören yasa tasarısı aynı hükümet tarafından geri çekildi. 1911 ve 1912’de yasa iki kere daha Avam Kamarası’na gidip gelecekti. Her yenilgi, kadınların gösteriler yapmasına, bakanların arabalarını yakmasına neden oluyordu.
Süfrajet eylemleri hep dikkati çekmeye yönelikti. 4 Haziran 1913’te Derby at yarışları sırasında Emily W. Davison adlı bir süfrajet, kralın atının önüne atlayarak ezildi. Olay Pathé tarafından filme alındı, filmi sayısız insan seyretti. Emily Davison’ın cenaze töreni büyük bir siyasi gösteriye dönüştü.
Tacizkâr tutuklama 22 Mayıs 1914’te Emmeline Pankhurst ve diğer süfrajetler Kral V. Georg’a dilekçe vermek üzere Buckingham Sarayı’na yürümüştü. Pankhurst’ün tutuklanması, süfrajet hareketin sembol haline gelen fotoğrafını yaratmıştı.
Kadınlara deli veya terörist muamelesi edilmesine rağmen, 1910-1914 arasında hem barışçı hem militan bütün kadın örgütlerinin üye sayısı hızla arttı. Kamuoyundaki destekleri de yükseldi. 1. Dünya Savaşı başladığında bütün kadın hareketleri eylemlerine ara verdiler. Savaş bittiğinde artık Britanya’yı yöneten seçkinler, herkese oy hakkı tanımaktan başka çare kalmadığını anlamıştı. 1918 Halkın Temsili Yasası, gelirleri olmasa da 21 yaş üstü bütün erkeklere ve 30 yaşını aşmış asgari geliri olan kadınlara oy hakkı tanıdı. Kadınları ve erkekleri oy hakkı konusunda eşitleyen yasa ise 1928’de kabul edilecekti.
1912’de Londra’da geçen ve süfrajetlerin en aktif oldukları dönemde, gerçek hikayelerinden ilham alan film hakkında yönetmen Sarah Gavron, “Sadece Pankhurst ailesini de anlatabilirdik. Fakat diğer kadınların hayatlarını da okuyunca… Hepsinin mücadelesini anlatmak gerekiyordu,” diyor. Emmeline Pankhurst karakteriyle tarihte büyük, filmde küçük bir rolü olan Meryl Streep ise “Her kız çocuğu bu öyküyü bilmeli, her erkek bu öyküyü kalbine kazımalı!” sözleriyle duygularını dile getiriyor.
‘Pencere kırma’ eylemcileri Süfrajet hareketin ilk “pencere kırma” eylemini başbakanın resmî ikametgâhında gerçekleştiren Mary Leigh (solda) ve Edith New, iki ay kaldıkları Holloway hapishanesinden 22 Ağustos 1908’de neşe içinde çıkmışlardı.
‘SÜFRAJET’İN ANLAMI
Kökeni, oy verme hakkı
Kadınlara seçme ve seçilme hakkını kazandırmak için mücadele eden kadınlara 1880’lerde süfrajist adı verildi. Kelime “oy verme hakkı” anlamına gelen “suffrage” kelimesinden geliyordu. 1903’te daha radikal bir çatı altında birleşen, gerektiğinde yasalara karşı gelen, tutuklanmayı, hapse atılmayı, açlık grevi yapmayı göze alan direnişçi kadınlara ise süfrajet dendi.
Talha-Sofia Dinçel 28 Nisan 2014 15:11 Çiftehavuzlar, İSTANBUL
Ardından devam ediyor, “çünkü sevgi dolu bir çocuk yetiştirerek tarihin seyrini değiştirebilirsin.” Talha 35 yaşında, mimar. Sofia 6 aylık, şimdilik ev kızı. Baba-kız Pazar gezintilerini yaparken #tarih’e yakalanıyorlar. Talha bir Rus hanımla evli, eşi ve dünyalar tatlısı kızıyla St. Petersburg’da yaşıyor. İstanbul’a bir süreliğine tatile gelmişler. Uygulamacı mimar olduğunu, bir Türk inşaat şirketinin şantiyesinde çalıştığını, işini çok sevdiğini söylüyor. “Orada ailemi daha güvende hissediyorum, sokaklar daha az kalabalık, daha düzenli; normlar daha belirgin, insanlar sanki daha bir saygılı birbirlerine” diyor. “Hani duyuyoruz, mafya falan” diyecek oluyorum. “Mafyanın maaşlı çalışanlarla işi olmuyor” diye sözümü kesiyor. “Onlar daha büyük oynuyor, bir de kendilerince bir adalet duyguları, kendilerine has değişmez kuralları, raconları var. Kamu düzeninde bir tür denge unsuru rolü üstleniyorlar.” Talha’nın hayatının en mutlu anı hemen tahmin edilebileceği gibi Sofia’yı kucağına ilk aldığı anmış. “Minicik eliyle işaret parmağımdan tuttu, sonsuza kadar sürecek kopmaz bir bağ kurdu aramızda” diyor. Nihayet klasik sorumu soruyorum. “Bundan bir yüzyıl sonra sizin fotoğrafınıza bakanlar ne görecek sence?” Hiç tereddüt etmeden “aşk” diye cevap veriyor, “gerçek aşkı görecekler!” Sofia yürek okşayan “agu… bıgı…”larıyla babasına arka çıkıyor.
Ağabeyi canına kıydığında henüz 5 yaşındaymış Engin. O günlere dair sadece eve sinen ağır hüznü, yoğun kasveti hatırlıyor, o da hayal meyal. Bu talihsiz olayı izleyen günlerde, acılarını kalplerine gömüp hayatlarında yepyeni bir sayfa açmak istercesine İstanbul’a göçmüşler ailece. Gecekondu mahallesinde büyümüş Engin, ilkokulu zar zor bitirmiş, 12 yaşında berber çırağı olarak hayata atılmış. “Bilsem bu kadar çabuk büyümek zorunda kalacağımı, 23 Nisanlar’ın tadını daha çok çıkartırdım” diyor törenden dönen bayram çocuklarının arkasından gülümseyerek bakarken. Hayatının dönüm noktası, kendi berber dükkanını açmak olmuş. Anne babasını kondudan çıkartıp, apartman dairesine yerleştirmiş hemen. Bir süre sonra, yan dükkanı kiralayıp emlakçılığa da el atmış. Ardından kursa gitmiş, 8 sene mücadele etmiş, Latin dansları hocası olmuş. “Sınıfın en yeteneksiziydim. Salsa’nın temel hareketlerini herkes 3 günde öğrendi, ben 2 ay debelendim” diyor. Ama inat etmiş. İnadının ödülü ise bir Türkiye dördüncülüğü olmuş. Bu arada deniz korkusunu yenmek için dalgıç brövesi almış. Son merakı ise masaj. Yakında masaj terapisti lisansını cebine koyacak. Tarihte kapladığı yeri genişletmek mi istiyor acaba? “İlgisi yok abi, boş oturunca sıkılıyorum” diyor. 100 yıl sonra tarihin senden nasıl bahsetmesini isterdin” diye soruyorum, “olduğum gibi” diye cevaplıyor. Tarih senden olduğun gibi bahsedecek Engin, orasını sen hiç merak etme.
ABD’li Havadurumu Yeraltı Kuruluşu, Vietnam Savaşı’na son vermek için “savaşı ülkeye getirmeye” karar vermişti. Redford, bu örgütün, geçmişinden kurtulamayan üyesini canlandırıyor.
Geçmişin Sırları, bir politik aksiyon sayılabilir. Yönetmen Redford’a eski kuşak Hollywood yıldızlarının eşlik ettiği film, Amerikan sinemasının dramatik vasatlarını aşamıyor belki ama yine de ilginç.
Mesela ‘68 gençlik hareketleri denince akla en son gelecek ülkelerden ABD’de bir silahlı sol hareketin faaliyet gösterdiğini öğrenmek ilgi çekici. Çünkü genellikle İtalya’da Kızıl Tugaylar, Almanya’da Baader-Meinhoff (RAF), Türkiye’de THKP-C, Yunanistan’da 17 Kasım gibileri 1970’lerde Avrupa’yı kasıp kavururken, ABD’nin buna barışçıl hippi hareketiyle cevap verdiği sanılır. Oysa Neil Gordon’un romanından uyarlanan film, “sert” eylemlere imza atan ve “şehir gerillası” konseptine dayalı bir örgütün gerçek olaylardan esinlenilen öyküsünü konu alıyor.
Film bilindiğini varsayarak anlatmıyor ama, kısaca Weathermen olarak bilinen “Weather Underground Organization” (Havadurumu Yeraltı Kuruluşu), Michigan Üniversitesi’nde kurulan silahlı bir sol örgüt. Bu tuhaf ismi, Bob Dylan’ın bir şarkısında geçen şu dizeden alıyor: “Rüzgarın nereden estiğini bilmek için havadurumu uzmanına ihtiyacınız yok.” Tıpkı Avrupa’daki muadili örgütler gibi, “akademik-demokratik” mücadele veren gençlik hareketi içinden evriliyor. Üyeleri, Demokratik Toplum İsteyen Öğrenciler adında yasal bir derneğin içindeyken önce (bizdeki Dev-Genç’i akla getiren) Devrimci Gençlik Hareketi ismiyle bir fraksiyon olarak ayrılıyor. Sonra da 1969’da, o dizeyle başlayan “bildirge”yle silahlı eylem için yeraltına çekildiklerini ilan ediyorlar. Bildirgelerinde “Amerikan emperyalizmini yıkmak”, “sınıfsız toplum”, “komünizm” gibi hedeflerden bahsedilse de, kuruluş amaçları Vietnam Savaşı’na son vermek. Barışçıl öğrenci eylemleriyle, kampüs protestolarıyla bunu başaramayacaklarını anlayınca, geriye bir tek yol kaldığı fikrine kapılıyorlar: Savaşı ABD topraklarına taşımak! Sonra gelsin bombalamalar, adam kaçırmalar, banka soygunları ve ölümler…
Film işte bu örgütün, bir polisin ölümüyle sonuçlanan soygun girişimine katıldıkları halde FBI’ın elinden kurtulan üç üyesinden birinin 30 yıl sonra teslim olmaya karar vermesiyle başlıyor. Geçen zaman içinde bambaşka kimliklere, hayatlara, zihniyet dünyalarına savrularak “düzen”e ayak uydurmuş bu üç eski tüfek militanın kendi tarihlerine yönelik özeleştiri ya da savunmaları, bugün duvarlara “kahrolsun bağzı şeyler” yazan ’90 kuşağına biraz fazla idealist gelebilir ama başkaldırının poetikasında çok fazla tanıdık tat bulacakları da kesin.
Oyuncuların 30 yıl öncesinin genç militanları olamayacak kadar yaşlı olmaları, filmin politik temasının büyük ölçüde aksiyona feda edilmesi, özellikle “geçmiş muhasebesi” diyaloglarında karakterlerin birbirleriyle değil seyirciyle konuşmaları gibi kusurları bağışlanırsa, bu filmi görmek vakit kaybı değil.