Kategori: Ajanda

  • Kennedy efsanesini yaratan dul: Jackie

    Kennedy efsanesini yaratan dul: Jackie

    Kocasının 1963’te öldürülmesinin ardından, yaklaşık üç yıllık Kennedy dönemini “büyülü” bir dönem olarak (modern Camelot!) tarihe geçiren Jacqueline’in hikayesi beyazperdede. “Şık erkekler güzel kadınlarla dansetmiş, büyük işler yapılmış, yazarlar ve şairler Beyaz Saray’da biraraya gelmiş, barbarlar surların dışında tutulmuştu”. 

    Birleşik Devletler Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963’te Dallas’ta öldürülünce, Amerikan halkı medyanın esiri haline geldi. Ne de olsa Kennedy’nin başkanlığı, medya etkisindeki politika çağının da başlangıcıydı. Başkan adayları arasında bugün gelenek haline gelen televizyon tartışması, ilk kez onun seçildiği 1960 kampanyasında düzenlenmişti. Üç yıl sonra bir suikasta kurban gittiğinde, aynı medya toplum üzerinde büyük bir yas havası estirdi. 

    Sanatçı Andy Warhol o günleri şöyle anlatmıştı: “(Kennedy) Yakışıklıydı, gençti, zekiydi, ama ölmesi o kadar da umurumda değildi. Beni asıl etkileyen, televizyon ve radyonun herkesin ne kadar üzüldüğünü yansıtmasıydı. Ne yaparsanız yapın, olaydan kaçamıyordunuz”. Sanatçı, birkaç ay sonra kısaca “Jackie” denilen ünlü dulun fotoğraflarını toplamaya başladı. Şubat 1964’te, “Dokuz Jackie” adını verdiği, her biri dokuz fotoğraftan oluşan bir seri yapmaya başladı. Bugün ABD’nin çeşitli müzelerinde bulunan bu Warhol serilerinin her birinde Jacqueline Kennedy’nin dul kalmadan önce/dul kaldıktan sonra çekilmiş dokuz fotoğrafı yanyana görülür ve bir efsanenin nasıl başladığı gösterilir. 

    Jacqueline “Jackie” Lee Bouvier (1929-1994), bir Wall Street borsa simsarının kızı olarak dünyaya gelmişti; annesi, babası, üvey babası, hepsi de ABD’nin mirasyedi, eski zengin ve seçkin sınıfından geliyordu. Kısa süre gazetecilik yaptıktan sonra, 1953’te parlak bir senatör olan John “Jack” Fitzgerald Kennedy (1917-1963) ile evlendi. Bu çiftin 1960’da Beyaz Saray’a girmesini sağlayan etkenler arasında, kuşkusuz genç, güzel görünüşleri de rol oynadı. 

    Jackie’deki star kumaşı 

    Sonuçta Kennedy, 20. yüzyılda doğmuş ilk ABD başkanıydı. Toplumda önemli bir değişim döneminin başlangıcını simgeleyecek kadar taze bir hava estiriyorlardı. Bir “first lady” olarak Jackie Kennedy’nin esas görevi de buydu: İnci kolyesi, kolsuz bluzları, değişmeyen saç kesimi, başından eksik etmediği “pillbox” (hap kutusu) şeklindeki şapkalarıyla bir moda ikonu haline geldi ve bu konuda Hollywood’daki film yıldızlarıyla yarıştı. Şöhreti de film yıldızlarınınkini andırıyordu; her gittiği yerde fotoğrafçıları ve hayranlarını peşinden sürüklüyor, her gazete ve dergi bu fotoğrafları basmak için fırsat kolluyordu. 

    1962’nin Sevgililer Günü’nde iki televizyon kanalında yayınlanan “Mrs. John F. Kennedy ile bir Beyaz Saray Turu” başlıklı programın o dönem için bir rekor sayılan 80 milyon kişi tarafından izlenmesi, 50 ülkede gösterilmesi, Jackie’de bir “star” kumaşı olduğunu gösteriyordu. Bu turda başkanın eşi, Beyaz Saray’da o zaman için büyük bir miktar sayılan 2 milyon dolar harcayarak yaptırdığı restorasyonu anlatıyordu. 

    John F. Kennedy ve karısının Beyaz Saray’da kaldığı süre aslında sadece iki yıl on ay olduğu halde, sanki orada doğup yaşamışlar gibi bir havaları vardı. Kennedy’nin 1963’te Dallas’ta öldürülmesi, efsaneleşmesine giden yolda ilk adım oldu. Ardından Jacqueline Kennedy, bunun tam anlamıyla gerçekleşmesini sağladı. Yapılan büyük cenaze töreninde uzun, yarı-şeffaf peçesi, küçük çocuklarıyla kameraların karşısındaki duruşuyla, dünyanın hafızasına kazındı. 

    Tarihî sahne 53 yıl sonra yeniden

    Jacqueline Kennedy, kocasının cenaze törenine kayınbiraderi Robert Kennedy’nin yanında ve çocuklarıya katılmıştı. Robert Kennedy de bu tarihten beş yıl sonra aynı kardeşi gibi bir suikaste kurban gidecekti.

    Natalie Portman’ın Jackie’yi canlandırdığı filmde aynı sahne…

    Kennedy öldürüldükten birkaç hafta sonra Jackie, gazeteci Theodore H. White’ı çağırarak, ona kocasının mirasını ölümsüzleştirecek bir yazı yazmasını önerdi. Yazıda White’ın Kennedy ve Kennedy yönetimiyle Kral Arthur ve efsanevi ülkesi Camelot arasında bir paralellik kurmasını istedi. Bu eski İngiliz efsanesine göre, Kral Arthur’un Camelot adını taşıyan ülkesi, halkın refah ve mutluluk içinde yaşadığı bir çeşit cennetti (Kennedy öldürüldüğü sırada New York’ta Julie Andrews ve Richard Burton’ın oynadığı “Camelot” adlı popüler bir müzikal sahnelenmekteydi). 

    Jackie, yazısında kullanması için Theodore H. White’a şunları söyledi: “Geceleri uyumadan önce Jack (Kennedy) plak çalmayı severdi; en çok sevdiği şarkı da plağın sonundaydı: ‘Sakın unutmalarına izin verme; bir zamanlar, kısa, parlak bir an için, Camelot diye bilinen bir yer vardı’. Yine büyük başkanlar olacak ama bir daha asla başka bir Camelot olmayacak”. 

    Theodore H. White’ın yazısında, Camelot’tan üç ayrı yerde söz ediliyor, müzikalden yapılan alıntı iki kere tekrarlanıyordu. Yazıyı Life dergisine teslim ettikten sonra, editörler Camelot temasının biraz fazla kaçtığını söylemelerine rağmen, Jackie değişiklik yapılmasını reddetti. Böylece “Başkan Kennedy İçin Bir Sonsöz” başlıklı yazı, 6 Aralık 1963’te Life dergisinde yayımlandı. O andan itibaren “Camelot” benzetmesi, Amerikalıların gözünde JFK efsanesiyle özdeş hale geldi. 

    Theodore H. White, 1978’de yayınladığı anılarında bu benzetmenin aslında doğru olmadığını yazdı, ama artık çok geçti. Artık Kennedy yönetimi “Amerikan tarihinde büyülü bir an” haline gelmişti; bu kısa an süresince “şık erkekler güzel kadınlarla dansetmiş, büyük işler yapılmış, sanatçılar, yazarlar ve şairler Beyaz Saray’da biraraya gelmiş, barbarlar surların dışında tutulmuştu”.

    Aynı yazıda Jackie Kennedy’nin şu sözleri de yer alıyordu: “Asla Avrupa’da yaşamayacağım. Asla yurtdışında uzun yolculuklara çıkmayacağım. Bu büyük bir saygısızlık olur. Jack’le yaşadığım yerlerde yaşayacağım”. Elbette Jackie’nin bu sözünde durmadığını, kayınbiraderi Robert Kennedy’nin öldürülmesinden sonra Avrupa’da uzun yıllar geçirdiğini, Yunanlı armatör Onassis ile evlendiğini, onun ölümüyle kendisine büyük bir miras kaldığını biliyoruz. Ama yine de John F. Kennedy efsanesinin altına imzasını atmayı başarmıştı. 

    Pablo Lorrain’in yönettiği Jackie’nin başrolünde Natalie Portman, onunla röportaj yapan gazeteci Theodore H. White rolünde ise Billy Crudup oynuyor. 

  • Çin Seddi ve ardındaki ‘öteki’ler…

    Çin Seddi ve ardındaki ‘öteki’ler…

    MÖ 3. yüzyılda yapımına başlanan ve yıllar içinde binlerce kilometrelik bir uzunluğa erişen Çin Seddi, Hollywood-Çin ortak çalışması yeni bir süper prodüksiyona sahne oldu. Matt Damon’ın başrolde olduğu “The Great Wall”, tarihî-fantastik bir film. 

     Tarihe Çin halkının Moğol ve Türk istilalarından korunmak amacıyla elbirliğiyle ördüğü dev duvarlar olarak geçen seddin yapımı tam sekiz yüzyıla yayılıyor. Duvarın yüksekliği genellikle 4-6 metreye ulaşır, kalın duvarlar boyunca siperlik ve okçu delikleri vardır. Gözetleme kuleleri, kaleler, fener kuleleri, hat üzerindeki saray ve tapınaklarıyla, bir duvardan ziyade bir yaşam kompleksi olarak tasarlanmıştır. 

    Bugün dünya harikalarından biri kabul edilen ve 8850 km’den 2500 km’si günümüze ulaşan Çin Seddi, Hollywood-Çin ortak yapımı bir filme sahne oldu: Çin Seddi (“The Great Wall”). Başrolünü Matt Damon, yönetmenliğini “Hero” ile adından söz ettiren Zhang Yimou’nun üstlendiği film, tarihî -fantastik türde bir süper prodüksiyon. 

    Çin Seddi filminin fragmanlarında, görsel efektlerin zenginliği ve ustalığı dikkati çekiyor. 

    Zhang Yimou bir film yönetmeni olmakla birlikte aynı zamanda bir görsel yönetmen kimliği de taşıyor. Yimou’nun “Hero” filmi, lirik dövüş sahneleriyle fark yaratmıştı. Bu filmde de özellikle dövüş sahneleri çarpıcı efektlerle ortaya çıkıyor. Filmde, duvarların halkın doğaüstü varlıklardan korunması için inşa edildiği anlatılıyor ve bunların ardında bulunan “yecüc-mecüc”lere karşı verilen mücadele ele alınıyor. Bu olağanüstü varlıkların akınları ve ani saldırılarına karşı insanların yaşamlarını koruma mücadelesi filmin ana konusunu oluşturuyor. 

    Tamamı Çin’de çekilen filmde doğal olarak bol bol tarihsel atıflar da var. Ancak geçmişte seddin öbür tarafındaki “öteki”lerin, yani Türkler ve Moğollar’ın filmde olup olmadığı fragmanlardan anlaşılmıyor. Bununla birlikte, heyecanlı ve aksiyon dolu bir maceraya tanık olacağımız kesin. 

  • Kudüs Prensi Ben-Hur: İntikamın ve kefaretin destanı

    ABD, Indianalı asker, politikacı, diplomat, yazar, ressam ve müzisyen Lew Wallace’ın 1880’de yazdığı, gelmiş geçmiş en önemli epik eserlerden Ben-Hur bir kez daha sinemada.

    Lew Wallace’ın beş kez ekrana uyarlanan dinî-tarihî eseri Ben- Hur’a tekrar emek harcamak yerine, yazarın serüvenlerle dolu hayatından en az beş film çıkarmak mümkündü. 1827’de doğan Lew Wallace, henüz 19 yaşındayken Meksika Sava­şı’na katılmak üzere babası­nın hukuk bürosundan ayrıl­dı ve bir sene sonra teğmen olarak geri döndü. Evlenen, avukat olan ve Indiana sena­tosuna giren Wallace, 1859’da Cezayir’de Fransız Ordusu’na ait lejyonerler birliği hakkın­da bir kitap okuduktan son­ra yelekli, şalvarlı, takkeli bir ‘zouave’ üniforması edindi ve Montgomery Muhafızla­rı olarak anılan küçük bir bir­lik kurdu. Zouave’lere ait özel teknikle eğittiği birlik, daha sonra Amerika İç Savaşı’n­da komuta edeceği 11. Indiana Gönüllü Piyadeleri’nin çekir­dek kadrosunu oluşturacaktı.

    1878’de New Mexico’ya va­li olarak tayin edilen Walla­ce’ın kanunsuzlukla, yolsuz­lukla ve yöre halkı-Apaçiler arasındaki didişmeyle müca­delesi, Billy the Kid’in de dahil olduğu eşsiz ‘western’ hikaye­leriyle dolu. Ancak maceralı geçen yaşamına 1880’de mola veren Wallace, Şark’ı görme­den, sadece okuduklarından hareketle, edebî çevrede bü­yük bir beğeniyle karşılanacak olan Ben-Hur: Hz. İsa’nın Hi­kayesi romanını yazdı. Ardın­dan 1882’de, biraz da kitabın etkisiyle, Osmanlı İmparator­luğu’na elçi olarak tayin edildi.

    Sultan Abdülhamid’le ya­kın bir dostluk kuran ve sık sık ziyaret ederek derin soh­betlere dalan Wallace, bir süre sonra Ben-Hur’un imzalı bir kopyasını Sultan’a hediye et­ti. Bugün bu kopyanın nerede olduğu maalesef bilinmiyor. Ancak Hz. İsa’yı konu alan bir kitabı Sultan Abdülhamid’in büyük bir memnuniyetle kar­şılaması ve derhal tercümesini emretmesi takdire şayan. Aynı dönemde kitabının geçtiği Ku­düs’ü de ziyaret eden Wallace 1885’te Kostaniye’den ayrıldı ve en az Ben-Hur kadar gürül­tü koparacağını umduğu, fakat hiç ses getirmeyen Hindistan Prensi ya da Kostaniye Neden Düştü? adlı bir başka roman daha yazdı.

    Ben-Hur’un bu kadar bü­yük bir başarı kazanmasının bir nedeni de elbette Hıris­tiyan çevrelerce destanlaştı­rılmış olması. Ancak her ne kadar konu Hz. İsa’nın son dört yılı etrafında dönse de, eserde muazzam bir intikam ve kefaret hikayesi anlatılı­yor. Çocukluk arkadaşı Mes­sala tarafından ihanete uğra­yan, ülkesinden, ailesinden ve sevdiğinden ayrılarak köleliğe zorlanan Kudüs Prensi Judah Ben-Hur denizde geçen yılla­rın ardından intikam için yur­duna dönecek, kendisini bek­lenmedik macera ve mucize­lerin içinde bulacak, sevginin ve başka bir dünyanın gücüyle tanışacaktır.

    Dev bir bütçe ve son tek­nolojiyle çekilen yeni uyarla­manın yönetmeni Gece Nö­beti (2004) ve Gündüz Nöbeti (2006) filmleriyle tanıdığımız Rus-Kazak yönetmen Timur Bekmambetov. Filmin sürpri­zi ise, önemli bir rol üstlenen başarılı oyuncumuz Haluk Bil­giner. Filmin romana ne kadar sadık kaldığını bilemiyoruz, ancak öncülüyle kıyaslanacağı muhakkak. 1959’daki uyarla­ması sinema tarihinde bir ki­lometre taşı sayılan Ben-Hur 11 dalda Oscar kazanarak bir rekora imza atmıştı. Titanik (1997) ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003) filmleri bu rekoru egale etse de, Ben- Hur’u geçebilen bir film Oscar tarihinde henüz yok.

    Farklı ülke ve dönemlerden önemli yönetmenlerin sürükle­yici öyküleri, dizi maratonun­da buluşuyor. Halit Refiğ’in, Halit Ziya Uşaklıgil’in aynı adlı romanından uyarladığı Aşk-ı Memnu (1975), Alman sine­masının efsane yönetmeni R. W. Fassbinder’in başyapıtı Berlin Alexanderplatz (1980), Lars Von Trier’in hastane­de geçen tüyler ürpertici, kült dizisi Krallık (1994) ve Bru­no Dumont’nun prömiyerini Cannes’da “Yönetmenlerin 15 Günü” bölümünde yapan kara komedi türündeki mini dizisi Küçük Serseri (2014) progra­mın kaçırılmaması gereken ya­pıtları.

    Bizans döneminde başkent İs­tanbul’la rekabet eden Trab­zon’un ve kentin yapılarının 13. yüzyıldan günümüze yol­culuğu benzersiz bir sergiy­le ele alınıyor. Uluslararası arşivlerden derlenen fotoğ­raf, çizim ve nadir eserlerin pek çoğunun ilk kez gün ışığı­na çıkarıldığı sergide, özel­likle Trabzon Ayasofyası’nın sıradışı mimarisi, eşsiz cephe kabartmaları ve olağanüstü duvar resimleri vurgulanıyor. Serginin küratörü ise Londra Üniversitesi, Courtauld Ens­titüsü Dekanı Prof. Antony Eastmond.

    Ölümünün 400. yılında dünya­nın pek çok yerinde etkinlik­lerle anılan usta yazar Willi­am Shakespeare ülkemizde de izleyiciyle buluşuyor. Yazarın eserlerinden uyarlanan 4 film, Bursa, Eskişehir, Antalya ve İs­tanbul’da olmak üzere 4 fark­lı şehirde aynı gün içerisinde gösterilecek. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlikte, Kuru Gürül­tü (1993), III. Richard (1995), Macbeth (2015) ve Hamlet (2015) gibi sinema tarihinde de önemli yer edinmiş filmler bu­lunuyor.

    1955’ten 1995’e Türkiye’nin üretim ortamına, 80’lerde yay­gınlaşan nesneler aracılığıy­la tanıklık edeceğiniz ilginç bir sergi var bu ay. Oyuncak­tan mobilyaya, otomotivden te­mizlik endüstrisine hemen her evde kullanılan ve artık birer sembol haline gelmiş eşyalar bir yandan tatlı bir zaman yol­culuğuna çıkarırken, bir yan­dan da ülkenin adım adım ger­çekleşen sanayileşme sürecine ayna tutuyor.

  • Edebiyattan sinemayaAA-AaA-AAA!

    İlk kez 1912’de ucuz dergilerin birinde hayat bulan ve nice yaramaz çocuklara, nice yerli kahramanlara ilham olan Tarzan eski macerası ve yeni teknolojisiyle yine beyazperdede.

    Kalemtıraş toptancısı Ed­gar Rice Burroughs uzun süredir ilk defa düzenli bir işte çalışıyor, ancak hayalin­deki işi hâlâ bulamadığını düşü­nüyordu. Epeyce boş vakti ve ne olduğunu henüz tanımlayama­dığı bir arzusu vardı; böylece va­kit doldurmak için kurgu yazılar yazmaya başladı. Bir sene son­ra, Şubat 1912’de, ilk bilimkurgu hikâyesi Mars’ın Ayları Altında (Under the Moons of Mars) dö­nemin en popüler ‘ucuz dergi’le­rinden The All-Story’de yayım­lanıp da beğenilince, dergiye, büyük umutlarla yazdığı avantür hikâyeyi, Maymunların Tarza­nı’nı (Tarzan of the Apes) gön­derdi. İlk dört macera yayımlan­dı ve böylece Tarzan hayatları­mızdaki yerini aldı.

    Artık ne yapmak istediğini bilen Burroughs, 1914’te May­munların Tarzanı’nı ilk kez ro­man olarak yayımlattı; 1950’deki ölümüne dek 23 Tarzan mace­rası daha yazacaktı. Tarzan ise 1935’teki macerasında (Tarzan’s Quest) ölümsüzlük iksirini içe­rek sonsuza dek yaşayacak, sa­dece romanların değil, sinema­nın da kralı olacaktı.

    1918-2014 arasında çekilmiş 200’den fazla Tarzan filmi var. Bunların arasında en ünlü olanı hiç şüphesiz, 1932’de Maymun Adam Tarzan’la (Tarzan the Ape Man) başlayıp 12 macerası çeki­len, ilk kaydadeğer Tarzan çığlı­ğıyla kulaklarımızın pasını silen ve başrollerinde olimpiyat şam­piyonu yüzücü Johnny Weiss­muller ve Maureen O’Sullivan’ın olduğu seri. En seyredilesi ilk al­tı filmi Richard Thorpe çekmiş, kalan altı filmde ise Tarzan fark­lı bir Jane ve farklı yönetmen­lerle, denizkızlarından Nazile­re uzanan absürt serüvenlerle 1948’e dek yola devam etmişti.

    1930’ların Tarzan’ı Johnny Weissmuller, Jane’in (Maureen O’Sullivan) kalbiyle beraber kulağını da fethederken.

    1980’lere kadar pek çok fil­me, radyo programına, TV dizi­sine konu olan ve fakat yeni, hat­ta süper kahramanlar nedeniy­le havası giderek azalan Tarzan, 1984’te Greystoke: Maymunlar Kralı Tarzan Efsanesi (Greysto­ke: The Legend of Tarzan, Lord of the Apes) ile başka bir boyut ka­zandı. Ünlü İngiliz yönetmen Hu­gh Hudson’ın çektiği ve başrol­lerinde Christopher Lambert ve Andie McDowell’ın oynadığı film fantastik öğelerden tamamen arınmıştı. Tarzan’ı, ağaçtan ağaca atlayıp çığlıklar atan ve ormanı koruyup kollayan bir kahraman olarak değil, hasbelkader orman­da maymunlarla büyümüş, sosyal sorunları olan gerçek bir insan olarak sunan film, her ne kadar depresif ve karanlık bulunsa da, üç kategoride Oscar adayı oldu.

    Roman olarak ilk kez 1914’te basılan Maymunların Tarzanı.

    80’ler ve 90’larda doğanlar ise Tarzan’ı ne romanlardan ne de klasik filmlerden tanıdı. On­ların Tarzan’ı tabii Disney yapı­mıydı. 1999 yapımı bu ilk uzun metraj Tarzan animasyonu, dö­neminin son teknolojisi, müzik­leri, neşesi, aksiyonu, ünlü ses­leri ve bütçesiyle ($130 milyon) Tarzan’ı bu kez çocukların kah­ramanı yaptı.

    Ve geldik günümüzün IMAX 3D + CGI sektörüne. Sinemayı (bazen sadece) görsel bir şölene dönüştüren bu son teknolojileri her kahraman gibi Tarzan da bir gün tadacaktı. Harry Potter seri­sinin en uzun süreli yönetmeni David Yates’in çektiği, Alexan­der Skarsgård, Margot Robbie, Christoph Waltz, Samuel L. Ja­ckson gibi isimlerin oynadığı Tarzan Efsanesi (The Legend of Tarzan) Burroughs’un orijinal hikâyesini 3 boyutla ve bol mik­tarda aşk, ihtiras, kin, entrika soslarıyla servis ediyor.

    Kızgın kumlardan yeşil sahalara…

    Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum Photos 1947’de kurulduğundan beri farklı etkinlikler vesilesiyle arşivini sergiye açıyor. Bu yaza damgasını vuran etkinlik ise futbol oldu.

    Edebi dehası kadar fut­bola olan aşkıyla da bi­linen Fransız yazar Al­bert Camus, “Az da olsa ahlak hakkında ne biliyorsam, gerçek üniversitelerim olarak kalacak olan futbol sahalarına ve ti­yatro sahnelerine borçluyum,” demişti. Camus, futbolun, top peşinde koşturan 22 adamdan ibaret olmadığını, her kesim­den insanları bir araya getiren çok az sayıdaki tutkudan biri olduğunu iyi biliyordu.

    Marilyn Monroe New York, 1959 © Bob Henriques / Magnum Photos

    Bu yaz İstanbul’da bu tut­kuyu ölümsüzleştiren özel bir sergi var. Dünyaca ünlü fotoğ­raf ajansı Magnum Photos fo­toğrafçılarının 1958-2001 ara­sında farklı kültürlerin farklı tabakalarında gözlemleyerek çektiği kareler, futbol aşkının dünyanın her yerinde din, dil, ırk farkı gözetmeden aynı coş­kuyla yaşandığını gösteriyor.

    Türkiye’de futbol sevdalısı iki Kürt çocuk, Erzurum, 1991 © Nikos Economopoulos / Magnum Photos

    İyi veya kötü sonucuna gö­re hükümetlerin düşmesine ya da birleşmesine neden ola­bilen, El Salvador ve Hondu­ras örneğinde olduğu gibi iki ülke arasında savaş bile çıka­rabilen futbolun bu karmaşık ve renkli dünyası seneler bo­yunca birçok fotoğrafçının da ilgisini çekti. Brezilya’nın bir plajındaki çıplak ayaklı yıl­dızlardan İngiltere’nin sokak arasındaki teneke kutu kah­ramanlarına, Magnum Pho­tos’un ünlü fotoğrafçıları da kendine has bu güzelliği arşi­vinde topladı.

    UEFA 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası vesilesiyle Fran­sız Kültür Merkezi işbirliğiy­le önce Ankara’da, ardından kısa bir süre için Bursa’da dü­zenlenen ve Magnum Photos arşivinden derlenen “Planè­te Football” adlı sergi yaz bo­yunca İstanbullu sanat ve fut­bolseverlerin ziyaretine açık olacak.        

    Berlin Duvarı önünde futbol oynayan çocuklar, Wedding, 1963 © Thomas Hoepker / Magnum Photos
  • Kral ile Başkan’ın tarihî buluşması

    1970’in son günlerinde Rock’n Roll’un Kralı Elvis Presley ve ABD Başkanı Richard Nixon tuhaf bir talep nedeniyle Beyaz Saray’da bir araya gelmişti. Hikâyenin aslı #tarih’te, parodisi beyazperdede.

    Elvis & Nixon

    Aralık 1970, Memphis, ABD. Elvis Presley yıl­başı hediyeleri için 100 bin dolardan fazla harcamış, babası Vernon ve karısı Pris­cilla’yı çileden çıkarmıştı. 32 tabanca ve 10 Mercedes de ne­yin nesiydi? Sıtkı sıyrılan El­vis soluğu havaalanında almış ve ilk uçakla Washington’a uçmuştu. Yanında meşhur po­lis rozeti koleksiyonu, aklında ise bir planı vardı. Birkaç saat sonra planı erteleyip Los An­geles’a gitmeye karar verdi.

    Los Angeles’taki malika­nesinde hayranlıkla rozetle­rini incelerken Elvis bir tek şey düşünüyordu: Narkotik ve Tehlikeli Uyuşturucular Büro­su resmî rozeti bu koleksiyona ne kadar da yakışırdı… Priscil­la Presley kocasının bu takın­tısını Elvis and Me adlı biyog­rafisinde şöyle anlatıyor: “El­vis için narkotik rozeti sınırsız güç demekti. İstediği ülke­ye tabancaları ve binbir çeşit uyuşturucusuyla elini kolunu sallayarak girebileceğini hayal ediyordu.”

    Michael Shannon (Elvis Presley) ve Kevin Spacey (Başkan Nixon) parodi olarak çekilen filmin buluşma sahnesinde.

    Los Angeles’a vardıktan bir gün sonra Elvis, tekrar Was­hington’a uçmaya karar ver­di. Uçakta dönemin başka­nı Nixon’a bir mektup yazdı. Mektupta kısaca, “başkanını ve Amerika’yı çok sevdiği, gü­zel ülkesinin uyuşturucu, hip­piler, komünistler gibi tehlike­lerle karşı karşıya olduğu, ken­disinin uyuşturucular üzerine çok derin araştırmalar yaptığı, eğer gizli ajan olursa vatanı­nı koruyabileceği, herhangi bir unvana gerek olmadığı, sade­ce ajan rozetinin yeterli oldu­ğu” yazılıydı. Vatan aşığı Elvis “Jon Burrows” takma adıyla kaldığı otelin adını da ekleye­rek mektubu sabahın 6 buçu­ğunda Beyaz Saray’ın danış­masına bıraktı. Mektup bir-iki saat içinde başkanın asistanı Egil “Bud” Krogh’a iletilmişti. Krogh Elvis’e hayrandı. Da­hası Batı dünyasının lideri ile Rock’n Roll’un Kralı’nın bir araya gelmesi müthiş bir fır­sattı. Krogh vakit kaybetme­den randevuyu organize etti, oteli aradı ve kendilerini bek­lediklerini haber verdi. Elvis mor kadifelerini çekti, altın kemerini taktı ve başkana he­diye etmek üzere, silah kolek­siyonunun nadir parçaların­dan olan 45’lik Colt’u da yanı­na alarak yola çıktı.

    Asistanı ve korumasıy­la Beyaz Saray’a varan Elvis, Başkan’la görüşmek üzere Oval Ofis’e alındı. Krogh El­vis’in Oval Ofis’e girerken te­dirgin göründüğünü, ancak kısa sürede havaya girdiğini söylüyor. Bir süre sonra Elvis rozet koleksiyonunu çıkarmış ve Nixon’la koleksiyon üze­rine laflamışlar. O günlerde Nixon ‘gizli kayıt’ paranoyası­na henüz kapılmamış, sarayın dört bir yanına kayıt cihazla­rı yerleştirmemişti. Dolayı­­sıyla Nixon ve Elvis’in o gün ne konuştuklarını tam olarak bilemiyoruz. Sadece Krogh’un tuttuğu kısa notlar var: “Elvis Beatles’ın Amerikan ruhuna aykırı olduğunu söyledi, Nixon da uyuşturucu kullanan her­kesin Amerika’nın düşmanı olduğunu belirtti.”

    Suratsızlığıyla tanınan Başkan Nixon’ın, Marvel kahramanı görünümlü Elvis’le verdiği bu poz tarihe geçecekti.

    Bu sohbetin ardından El­vis’in meşhur cümlesi gel­miş: “Ben sizin tarafınızda­yım.” Kral uyuşturucu kültürü ve komünizmin beyin yıkama metodları üzerine çok çalış­tığını yineleyerek kendisine Narkotik ve Tehlikeli Uyuş­turucular Bürosu resmî rozeti verildiği takdirde vatanı için mücadele edeceğini belirt­miş. Nixon Krogh’a “Yapabilir miyiz?” diye sormuş ve Krogh da yapabileceklerini söyle­miş. Sonraki sahneyi Krogh hiç unutamadığını söylüyor; Elvis son derece samimi bir hare­ketle kolunu, Amerika’nın gel­miş geçmiş en ciddi başkanla­rından Nixon’ın boynuna dolamış ve sıkıca sarılmış. Elvis’e rozeti o gün, yani 21 Aralık 1970’te öğle yeme­ğinde takdim ediliyor, böy­lece Elvis bir tür gizli ajan oluyor. Kendisinin ricası üzerine olay gizli tutulmuş; bir sene sonra gazeteci Jack Anderson “Presley’e narko­tik büro rozeti verildi” başlı­ğıyla haber yaptıysa da kimse ilgilenmemiş. Elvis’in o dö­nem saraya birtakım “vatan sağolsun projeleri” sunduğu biliniyor, fakat hepsi deli saç­masından ibaret. Zaten 1972’de Watergate Skandalı patlıyor, Nixon 1974’te istifa ediyor, 1977’de ise Elvis aşırı doza bağlı kalp krizinden ölüyor.

    Senelerce hakkında konu­şulmayan, adeta üzerine örtü çekilen bu tarihî ve tuhaf bu­luşma artık sinemaya intikal etmiş durumda. Yönetmen­liğini Liza Johnson’ın yaptı­ğı film daha çok bir parodi. Hollywood’un gerçek ve ilginç bir hikâye bulduğunda müm­kün mertebe suyunu çıkarma geleneğini hakkıyla yerine ge­tiriyor. Zaten yapımcılar olay­dan sadece ‘esinlenildiğini’ de inkâr etmiyor. Filmin kadro­su ise başarılı. House of Cards dizisinde de bir ABD Başka­nı’nı oynayan Kevin Spacey Nixon’ı, “General Zod” olarak tanıdığımız Michael Shannon ise Elvis’i canlandırıyor.

    Elvis’in Los Angeles- Washington uçağında Nixon’a yazdığı mektup.
  • İngiltere’yi çarpan dahi matematikçi

    19. yüzyıl sonunda Hindistan’da doğup büyüyen ve denklemleriyle İngiltere’yi kendine hayran bırakan dahi matematikçi Srinivasa Aiyangar Ramanujan, az bilinen hayat hikâyesiyle beyazperdede.

    Sonsuzluğu Bilen Adam

    Daha çok sömürge yılla­rını, Gandhi’sini, yoga­sını, Budizmini, şarkı­lı-danslı Bollywood’unu, renk cümbüşünü bildiğimiz Hin­distan’a, belki her şeyden çok matematiğe olan katkıların­dan dolayı şükran duymamız gerek. Bugün kullanılan onluk sayı sistemini ve basamak de­ğerini ilk geliştiren, “sıfır”ı sayı ve kavram olarak ilk kullanan, hatta Pisagor teoremini Pisa­gor’dan önce buldukları iddia edilen Hintliler, tarih boyunca her yüzyılda dahi matematik­çiler yetiştirdiler. Aryabhata, Brahmagupta, Bhaskara, Va­rahamihira gibi pek çok Hintli matematikçi ve astronomun günümüz bilimine katkısı bü­yük. Bunlardan biri de 19. yüz­yılın sonunda doğan ve sadece 32 yaşında hayata veda eden dahi matema­tikçi Srini­vasa Aiyan­gar Rama­nujan.

    Ramanujan 1887’de Hindis­tan’da Brahman bir ailede doğ­du. Matematiğe karşı çok özel bir yeteneği olan ve fakat aile­sinin koşulsuzlukları nedeniyle sık okul değiştiren Ramanujan, her şeye rağmen matematikte sadece okul değil, bölge birin­cisiydi. Şaşırtıcı derecede hızlı hesap yapabiliyor, yeni teorem­ler keşfediyor, dördüncü dere­ceden denklemleri kendi buldu­ğu yöntemle çözüyordu. Okul­dan en yüksek dereceyle mezun olurken, okul müdürü mümkün olandan da fazlasını hakettiği­ni söyleyecekti. Ülkenin en iyi üniversitelerinden birine burs­la giren Ramanujan matematik dışında hiçbir şeyle ilgilenme­diği, örneğin katı bir Brahman vejetaryeni olarak tavşan de­rilerinin yüzüldüğü, kurbağa­ların yarıldığı biyoloji dersini korkunç bulduğu için pek çok dersten kaldı ve burs hakkını kaybetti. Başka bir okula geçtiy­se de benzer nedenlerden dola­yı okula devam edemedi.

    Srinivasa Aiyangar Ramanujan (ortada) Cambridge Üniversitesi’nde Godfrey H. Hardy (en sağda) ve diğer matematikçilerle birlikte.

    22 yaşında evlenen ve tez­gâhtarlık yapmaya başlayan Ramanujan bir yandan sağlık sorunlarıyla uğraştı, bir yandan da denklem ve teoremlerini bir matematik dergisinde yayım­latmayı başardı. İngiltere’deki birkaç üniversiteye araştırma­larını gönderdi, bir profesör­den “fena değil” benzeri bir yo­rum alırken, diğerlerinden ya­nıt bile alamadı. Nihayet ünlü matematikçi Godfrey H. Hardy, ona çok uzaklardan sayfalar dolusu denklemler gönderen 25 yaşındaki Hintli tezgâhtarın sıradışı bir dahi olduğunu far­ketti: “Teoremleri doğru olma­lıydı, zira bir insanın böyle şey­leri uydurabilecek bir hayalgü­cü olması imkansız.”

    Bu ay vizyona giren Son­suzluğu Bilen Adam (The Man Who Knew Infinity) Ramanu­jan’ın bu döneminde başlıyor. Aile tanrılarının emriyle İn­giltere’ye gidişi, hep hayalini kurduğu gibi matematikle dolu bir dünya, üniversitede yarat­tığı etki, bir yandan da Cihan Harbi arifesinde bir ülke, zor koşullarda vejetaryenlik, ırkçı­lık, sağlık sorunları, sıla hasreti derken çok kıymetli bir cevher elimizden kayıp gidiyor.

    ‘Ustasız Usta’ Lütfi Akad 100 yaşında!

    Tiyatro kökenli sinemaya son verip sinema tekniğini başlatan öncü yönetmen Lütfi Akad, 100. doğum yıl dönümünde sergi ve filmlerinden seçkiyle anılıyor.

    Sinemamızda tiyatro ge­leneğinden sinema tek­niğine geçişi başlatan ve adını Türk sinema tarihine “ustasız usta” olarak yazdıran yönetmen Ömer Lütfi Akad 100. doğum yılında kapsamlı bir sergiyle anılıyor.

    Bir bankanın muhasebe bö­lümünde çalışırken Lale Film şirketinin muhasebe işleriyle ilgilenmeye başlayan Ö. Lütfi Akad’ın sinema serüveni böy­lece başlar. 1940’ların sonla­rında tiyatro kökenli yönet­menlerin sinemadaki hakimi­yetini sona erdiren ve sinema diline yeni bir anlayış kazan­dıran Akad’ın ilk filmi Vurun Kahpeye (1949) olur. Sinema tarihinde bir dönüm noktası sayılan ve Halide Edip Adı­var’ın hikâyesinden uyarlanan film, Kurtuluş Savaşı döne­minde Kema­list bir öğ­retmenle fanatik bir imam arasındaki mücadeleyi anlatır. 1952’de çektiği Kanun Namına ise başka bir kilometre taşıdır. Filmde, sıradan insanları gündelik yaşamları içinde sunan Akad, hem yeni bir ifade getirdiği sanat sine­masının, hem de kent polisi­yesi filmlerinin öncüsü olur. 1966 yapımı Hudutların Ka­nunu, Yılmaz Güney ile olan uzun süreli dostluğunun da ilk halkasıdır. 1970’li yıllarda çektiği üçleme filmleri Gelin, Düğün ve Diyet ise ülkemizin o yıllardaki iç göç sorununa yeni ve farklı bir bakış açısı getirir. 2011’de kaybettiğimiz Akad bu konuyu şöyle dile getirmişti: “O dönemde göç edenler ara­sında sermaye sahibi olan­lar, vasıfsız işçi olanlar, tarım kesiminden gelenler vardı ve ben bunların hayatlarını an­lattım. Neler yaptılar, nasıl tu­tundular… Çünkü bunlar sıra­dan insanlar değillerdi. O göçü yapıp gelip İstanbul’da tutun­mak kolay iş değildir. Bu göçten önce de Anadolu’dan İs­tanbul’a göç olmuştu ama çoğu yenilip geri dönmüştü. Fakat bunlar tutundu ve ben bu ko­nuyu filmlerime aldım.”

    İstanbul Modern’in “Tür­kiye Sinemasında Ustalar” adlı yeni projesinin ilk konu­ğu olan Ö. Lütfi Akad’ın arşiv sergisinde filmografisinden bugüne kadar gün yüzüne çık­mamış set fotoğrafları, film kareleri, orijinal senaryolar ve afişler gibi yaklaşık 100 parça­lık malzeme ziyarete açılacak.

    Sergiye paralel bir diğer program da, ustanın filmle­rinden bir seçkinin sunulacak olması. 19-29 Mayıs arası gös­terilecek programda Akad’ın Vurun Kahpeye (1949), Hudut­ların Kanunu (1966), Vesika­lı Yarim (1968), Gelin (1973), Düğün (1974), Diyet (1975) gi­bi önemli filmleriyle birlikte, son kez kamera arkasına geç­tiği, İstanbul’u dört başlık al­tında farklı yanlarıyla ele alan ve uzun zamandır kayıp olan belgeseli Dört Mevsim İstan­bul (1990) yer alıyor.

    Vesikalı Yarim (1968) filminde Türkan Şoray ve İzzet Günay.
  • Kapatılan okulun mazisinden kalan

    19. yüzyılın sonlarında kurulan, 1921’de kapatılan Anadolu’nun köklü eğitim kurumlarından Merzifon Anadolu Koleji’nin doğa bilimleri koleksiyonu konunun meraklılarıyla bir sergide buluşuyor.

    Eğitime 1873’te başlayan, altı binalık asıl kampüsü ise 1886’da açılan Merzi­fon Anadolu Koleji, Amerikan misyonerlik faaliyetlerinin bir sonucu olarak kurulmuş, ancak kısa zamanda yüksek düzeyli ve çok yönlü bir eğitim kurumu haline gelmişti. Ermeni, Rum, Rus ve Türk kız-erkek öğren­ciler geometriden botaniğe, zoolojiden devletler hukukuna çeşitli derslere giriyor, 10 bin kitaplık kütüphane, tabiat mü­zesi, sinema, rasathane, maran­goz atölyesi, modern matbaa, modern fizik, kimya, biyoloji la­boratuvarlarından yararlanıyor, müzik, kültür ve futbol kulüple­rine katılabiliyorlardı.

    Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun iç bölgelerindeki en zengin müze olan Merzifon Anadolu Koleji Müzesi’nde 7000’den fazla bitki ve hayvan türü bulunuyordu. Bilim in­sanı, botanikçi ve bitki kolek­siyoncusu Profesör Johannes Manissadjian’ın tasnif çaba­larıyla ve uluslararası kurum­larla numune takası yoluyla oluşturduğu zengin koleksiyon, dönemin Anadolu coğrafyasın­daki yegâne örneğiydi. 1921’de okulun personelini ve öğrenci­lerini kaybetmesinden, okulun mal varlığına el konmasından bir süre sonra müze koleksiyo­nu da akibeti belirsiz bir şekil­de dağılmıştı. Profesör Manis­sadjian’ın el yazısıyla hazırla­dığı detaylı müze katoloğu ise, bu eşsiz koleksiyonunun günü­müze ulaşan en somut kanıtı.

    İstanbul’da SALT Galata’da düzenlenen sergide, bu tarihi katalogla birlikte, fotoğraf, ha­rita, çeşitli yazışmalar ve video söyleşileri de yer alıyor. Sergi­nin küratörlüğünü, arşivin hi­mayesinden sorumlu Ameri­kan İlmî Araştırmalar Ensti­tüsü’yle (American Research Institute in Turkey) işbirliği içinde, araştır­macı Marianna Hovhannisyan yapıyor.

    Prof. Manissadjian’ın Akdağ’da (Amasya) topladığı ve sonradan adının verildiği Silene Manissadjiana Freyn bitki numunesi, 10 Eylül 1892 (altta). Prof. Manissadjian öğrencileriyle, Merzifon’da. Tarihi bilinmiyor (üstte).
  • ‘Gayri resmi’ tarihin resmidir

    Ressam Burhan Kum, “Gayri Resmi”de bir yandan iktidar-sanat ilişkisini sorgularken, bir yandan “yasak sanatın” Osmanlı coğrafyasında maruz kaldığı sansürün izini sürüyor, toplumsal-kültürel sonuçlarını tartışıyor.

    Devrik Cümle II, 2016

    Sanat eserlerinin insan­ların düşünce ve hissi­yatları üzerindeki etki­leri aşikar. Egemen olmanın, egemenliği sürdürmenin bir yolunun da sanatın etki gücü üzerinde denetim sahibi ol­maktan, onu çıkarları doğrul­tusunda yönetmekten geçtiği Ortaçağ’dan beri muktedirle­rin malumu. Bir sanat yaratı­sının etkileme gücüne sahip olabilmesi için sadece üretil­miş olması yetmiyor. Onun dolaşıma girmesi, sergilenme­si, tüketilmesi de lazım. Ve ta­bii tartışılması. Özgürce.

    İktidarın amaçlarıyla ters düşen, iman ettikleriyle çeli­şen “sakıncalı” bir sanat ese­rinin insanları “kafasını bu­landırmasını” engellemenin en geleneksel yolu ise, onun “görülebilirliğine” müdahale etmek. Tabii bunu da iyi bili­yor yukardakiler.

    Kara Kutu, 2015

    Sergi kataloğundan devam edelim: “Bin yıldır resim yap­manın ‘Allah’a şirk koşmak’ olduğuna inandırılmış bir top­lumda son 150 yıldır resim ya­pıldığı gerçeğinden hareketle bazı şeylerin değişmiş olabile­ceğini varsayabiliriz. Ne var ki resim yapmakla ilgili bir sorun yok gibi görünse de, sergilen­mesine ilişkin sorunlar henüz tamamen aşılabilmiş değil.” Osman Hamdi Bey’in 1901’de yaptığı Yaratılış isimli tablonun 2001 yılından sonraki akıbeti hakkında mesela, bugün hiçbir bilgimiz yok. Nerede olduğu­nun bilindiği yıllarda bile ese­rin yapıldığı ülkede hiç sergi­lenememesi, vaktü zamanında pek az kişiyi rahatsız etmişti.

    Burhan Kum’un Gayri Resmi isimli sergisi, bu üstü örtülü sansürü sineye çeke­meyen “rahatsızlar” için ade­ta bir vaha. Ne mutlu bize ki, onun eserleri bugün hâlå ser­gilenebiliyor, yukarıda değin­diğimiz meseleleri sorgulu­yor, hicvediyor, tartışıyor.

    Emval-i Metruke, 2015

    Sanatçının, Gustave Cour­bet’nin L’Origine du Monde, Osman Hamdi Bey’in Yaratı­lış isimli eserlerine ve Gentile Bellini’nin Fatih Sultan Meh­met portresine göndermeler yapan resimlerini de görece­ğiniz sergiyi gezerken kafa­nızda şu tür sorular dolaşabi­lir, şaşırmayın: Eğer Fatih’in resim sanatına verdiği önem, sultanın Venedikli ressam Bellini’ye portresini yaptırdığı 1480 yılından günümüze ka­dar geçen 500 küsur yıllık süre içinde kesintisiz bir biçimde devam ettirilmiş olsaydı, bu­gün nasıl bir kültürel iklim­de yaşıyor olurduk? Daha ge­niş bir özgürlük coğrafyasına mı dönüşürdü zihinlerimiz? İfade özgürlüğü muktedir tahammülsüzlüğünün en şiddetli gazabının baş hedefi haline gelir miydi?

    Sorulardan sıkılırsa­nız, dikkatinizi sanatçının günümüzün moda teması Ye­ni Osmanlılık adına yapılan zibidiliklere ince dokundur­malar yaptığı resimlerine yö­neltin, yüzünüzde müstehzi bir ifade oluşacaktır.

  • Hitler’i çıldırtan atlet

    Hitler’i çıldırtan atlet

    On çocuklu bir ailenin kıt olanaklarıyla büyüyen Jesse Owens’ın dört altın madalyayla tarih yazdığı 1936 Berlin Olimpiyatları’ndaki serüveni filme konu oldu. Yardımcı karakterlerin sağlamlığı hikayeyi daha değerli, filmi daha izlenir kılıyor.

    Olimpiyat fenomeni Jes­se Owens, ırkçılığın kol gezdiği 1936’nın ada­letsiz düzenini basitçe özetle­mişti: “Birleşik Devletler’e dön­düğümde, herkes Hitler hikâ­yesini anlatıyordu, oysa ben otobüse ön kapıdan binemi­yordum. Hitler’in elini sıkmak için huzura çağırılmadım, ama Beyaz Saray’a, başkanın yanı­na da çıkamadım.” Yıllar içinde herkes onu Adolf Hitler’e kar­şı muzaffer bir savaşçı olarak betimlerken, ne hikmetse ken­di ülkesindeki durum görmez­den geliniyordu. Dönemin ABD Başkanı Franklin Roosevelt şampiyon atleti değil saraya ça­ğırmak, ne telefonla ne de mek­tupla tebrik etmişti.

    Hitler’i çıldırtan atlet

    Bu ay vizyona giren ve hem yarış hem ırk anlamına gelen Race filminde, Ohio State atle­tizm koçu Larry Snyder’ın ön plandaki karakterlerden biri olması isabetli bir seçim ol­muş. Zira siyahların üniversite takımlarında bile yer alması­nın zor olduğu dönemde Jes­se’ye kapıları açan Snyder’ın bu hikâyenin yazılmasına kat­kısı hayli fazla.

    Larry Snyder, 1935’te Mi­chigan’da 45 dakika içinde üç dünya rekoru kırıp, bir diğeri­ne ortak olduğu gün Jesse’nin geleceğini çizmişti. Ancak bir yıl sonra atletini olimpiyat ta­kımına aldırırken binbir güç­lükle karşılaştı. Üstelik Owens, kırdığı rekorlarla (Berlin’den iki ay önceki 10.2’lik 100 metre rekoru 20 yıl geçilemedi) yıldız mertebesindeydi.

    Jesse Owens, Adi Dass­ler’in kendisine özel el yapımı ayakkabılarıyla yarıştığı Ber­lin’de ilk altını 3 Ağustos günü 100 metrede 10.3 ile aldı. Ar­dından uzun atlamada olimpi­yat rekoru (8.09 m), 200 met­rede dünya rekoruyla (20.7 sn) altına uzandı. 4×100’de ise 39.8 koşan ABD takımı­nın dünya rekoru kırmasına önemli katkıyı yaparak dör­düncü altını boynuna taktı. İşi, beyaz ırkın üstünlüğüne vurgu yapan Alman diktatörüyle ma­ça çeviren gazeteler başlıkları atmıştı: Owens 4, Hitler 0.

    Hitler’i çıldırtan atlet
    1936 Berlin Olimpiyatları’nda tarih yazan Jesse Owens’ın bir hayranı için imzaladığı fotoğrafı.

    Başarının en kritik anın­da uzun atlamadaki rakibi Al­man Luz Long’dan aldığı yar­dım, Owens’a göre ‘kazandığı tüm altınlardan’ daha değerliy­di. Isınma atlayışı faullü sayılan Jesse’ye son hakkında sıçrama tahtasına koyduğu havluyla yar­dımcı olan Luz, olası bir kum­pası önledi.

    Gerçi spor tarihçisi Tom Ec­ker, Jesse’nin Luz ile yarışma sonrası tanıştığını, ünlü atletin 1964’te anlattığı bu hikâyenin uydurma olduğunu iddia et­mişti. Yine de, 1943’te cephede yaşamını yitiren Long’un son mektubunda Owens’a yazdığı satırlar, dostluğu özel kılmaya yetti: “Bir gün oğlumu bul ve ona savaşın bizi birbirimizden ayrı düşürmediği zamanları anlat. Ve ona de ki insanlar için her şey çok daha farklı olabilirdi.”

    Hitler’i çıldırtan atlet
    Amanda Crew (Peggy), Jason Sudeikis (Larry Snyder), Stephan James (Jesse Owens) ve Shanice Banton (Ruth Owens) filmin bir karesinde.
  • Mowgli’nin ormanına tekrar hoşgeldiniz!

    İngiliz yazar Rudyard Kipling’in beyazperdeye defalarca uyarlanmış ölümsüz eseri Orman Kitabı bu kez ‘live-action’ teknolojisiyle yeni nesli büyülemeye geliyor.

    Orman Kitabı

    Klasik İngiliz edebiya­tına kattığı Hindistan egzotizmiyle 19. yüzyıl hikâye sanatına yeni bir soluk getiren Rudyard Kipling, kitap­larında doğunun eşsiz zengin­liklerini, tabiatın güzellikleri­ni, hayvanlar aleminin büyü­leyici atmosferini anlatırken bir yandan da sömürgeciliğe bağlılığı ile uzun yıllar eleş­tirilmişti. Kipling’in 1894’te yazdığı, çocuk edebiyatının en önemli klasiklerinden Orman Kitabı’nda (The Jungle Book) bile, ilkel yaratıkların arasın­da kalmış üstün bir ırkın so­nunda ormana hükmetmesi ve düşmanına galebe çalması bazı eleştirmenlerce emperyaliz­min ve koloniciliğin bir etki­si olarak görülmüştü. Ancak tüm siyasi bakış açılarını bir kenara bırakıp bu muhteşem serüvenin tadını çıkarmak en doğrusu. Zira karşımızda­ki kahraman, Süpermen’den Tarzan’a popüler kültürün en meşhur karakterlerinin var olmasına öncülük etmiş, Neil Gaiman’ın Mezarlık Kita­bı’na ilham vermiş ormanların çocuğu Mowgli!

    Bir kurt sürüsünün büyüt­tüğü, ‘ailem’ dediği hayvan­larla ‘yuvam’ dediği vahşi or­manda mutlu mesut yaşayan Mowgli, bir gün insan ailesini öldüren ezeli düşmanı kaplan Shere Khan’la karşılaşacak, böylece hayatın aksiyon dolu kısmıyla da tanışacak, sade­ce kendisini değil tüm orman ahalisini korumak için türlü maceralara atılacaktır.

    1967 yapımı orijinal
    animasyon dönemin en fazla gişe hasılatı yapan yapımlarından biri olmuştu.

    Çizgi filme, tiyatroya ve sinemaya defalarca uyarlan­mış olan hikâyenin en meşhur versiyonu şüphesiz 1967’de­ki Disney animasyonu. Aynı zamanda Walt Disney’in de ölmeden önce kişisel olarak ilgilendiği en son yapım olan Orman Kitabı, müzikleriyle de ses getirmiş ve uzun süre en çok gişe hasılatı yapan filmler arasında kalmıştı. Sinema tek­nolojisi geliştikçe ve yeni ani­masyon hikâyeler yapıldıkça arka planda kalan Mowgli bir­kaç neslin favori kahramanı olsa da, yeni neslin fazla tanı­madığı bir karakter. Neyse ki Orman Kitabı yönetmen Jon Favreau’nun da çocukken en sevdiği filmler arasına girmiş. Favreau, 1967’deki animasyo­nun yeniden çekimi sayılan ve yine Disney stüdyoların­dan çıkan yeni filmiyle -ve du­dak uçuklatan teknolojisiyle- Mowgli’yi ait olduğu tahta geri oturtmaya geliyor.

    Yıldız Savaşları’ndan Yü­züklerin Efendisi’ne, günümüz­de pek çok filmde kullanılan ‘live-action’ tekniği, canlı ve animasyon karakterleri bir ara­ya getiren özel bir 3D teknolo­ji. Filmi izlerken ormanın içine girecek, Mowgli’yle ağaçlardan, uçurumlardan atlayacak, hay­vanlarla hiç olmadığınız kadar haşır neşir olacaksınız, orası kesin. Fakat eğer daha masum, daha sakin, daha masalsı olan Orman Kitabı’nı görmek ister­seniz, iki boyutlu Mowgli or­manın derinliklerinde her za­man sizi bekliyor olacak.