Uyuşturucu kaçakçısı bir pilotun sıradışı hayat hikâyesini konu edinen “Barry Seal: Kaçakçı (American Made)”, Amerika tarihindeki en gizli CIA operasyonlarından birini anlatıyor. Tabii gerçekler biraz farklı!
Medellin karteli (Kolombiya) için kuryelik yapan Barry Seal bir gün yakayı ele verir ve uyuşturucunun ülkeye girişini önlemek isteyen CIA de bu durumu değerlendirir. Hapis cezasını ABD yönetimiyle işbirliği yaparak takas eden Barry Seal’in kullandığı bir C-123 kargo uçağına CIA yapımı gizli kamera yerleştirilir ve Seal, Nikaragua’dan uyuşturucu yükleyerek Florida’ya getirir.
Görüntülerde Pablo Escobar da dahil Medellin kartelinin en önemli isimleri yer alır ve kartele büyük bir darbe iner. Gerçekte olansa tipik bir CIA fiyaskosu. Gazeteci Garry Webb’e göre, 80’lerde ABD’deki uyuşturucu patlamasının kökü CIA’in Sandinistler’e karşı Kontralar’ı finanse etme çabasından ibaretti: Dönemin başkanı Reagan, kamera görüntülerini Sandinistler’e karşı kullanmış, ancak 7 ay sonra yine bir C-123 Kontralar’a silah taşırken Nikaragua’da düşünce düzmece planın kokusu çıkmıştı. Yaz gününü klimalı sinema salonunda geçirmek ve Tom Cruise’u bir kez daha pilot olarak görmek isteyenlere önerilebilir.
Bütün dünyaya Uzakdoğu sporlarını tanıtan ve sevdiren Bruce Lee’nin hayatından bir kesiti konu alan Ejderin Doğuşu (Birth of the Dragon) bu ay vizyona giriyor. Film, ‘beyaz’ aşkından vazgeçemeyen Hollywood’u tatmin ederken, Asyalılar için hayalkırıklığı oldu.
Filmde Bruce Lee’yi Honk Kong’lu aktör Philipp Ng canlandırıyor.
Hong Kong sokaklarında feci şekilde dayak yiyen ve böylece 13 yaşında Kung Fu öğrenmeye karar veren efsanevi oyuncu Bruce Lee, ülkesinde pek çok turnuvaya katıldıktan ve sokaklarda dövüştükten sonra 1959’da Amerika’ya gelir ve kendi okulunu açar. Yetiştirdiği öğrenciler ve rol aldığı filmlerle namı hızla yayılan Bruce Lee’nin kariyeri 1964’teki ilginç bir karşılaşma ile önemli ölçüde değişir.
Binlerce senelik Çin geleneğine göre bilgi güçtür ve paylaşılmaz. Bu nedenle Bruce Lee’nin Kung Fu okulu açması Çin’de hoş karşılanmaz ve Shaolin Manastırı’ndan Amerika’ya gelen dövüş sanatları ustası Wong Jack Man, Lee’ye meydan okur. Hakemsiz ve kuralsız geçen dövüşü kimin kazandığı halen tartışmalı.
Film fazlasıyla Hollywood yapımı olduğu gerekçesiyle, Bruce Lee’nin kızı da dahil olmak üzere, pek çok Asyalı tarafından eleştirildi. Özellikle de gerçekdışı beyaz bir karakterin hiç sebepsiz kahramanlaştırılması ve görevlerinden birinin de Çinli güzel kızı öpmek olması bir hayli eleştiri topladı.
Bruce Lee’nin gerçek hayatta maruz kaldığı “dövüşüyle varolma ve ırkçılık mücadelesi”ni görmek istiyorsanız bu film sizi hayalkırıklığına uğratacaktır. Ancak destansı dövüş sahneleri ve başarılı bir kareografi izlemek istiyorsanız kaçırmayın.
Bu ay vizyona tartışmalı bir Churchill filmi giriyor. Filmde Winston Churchill’in 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale ve Avrupa siperlerinde ölen gençleri düşünerek suçluluğa kapıldığı, bu nedenle II. Dünya Savaşı’nda Normandiya Çıkarması’na karşı çıktığı iddia ediliyor.
CHURCHILL, Yön.: Jonathan Teplitzky; Oyn.: Brian Cox, Miranda Richardson, John Slattery; 28 Temmuz’dan itibaren
İki kere Büyük Britanya başbakanı olan Winston Churchill, son yıllarda İskender, Sezar, Napolyon’u geride bırakarak, hakkında en çok film çekilen tarihî kişilik haline geldi. Bu filmlerin çoğunda II. Dünya Savaşı’nda Büyük Britanya’nın liderliğini üstlendiği ilk başbakanlık dönemi (1940-45) canlandırıldıysa da, gençlik yılları, iki savaş arasında politika dışına itildiği, “vahşi yıllar” adını verdiği dönem ve yarı bunamış olarak sürdürdüğü ikinci başbakanlık dönemi (1951-1955) de ekranlara gelmişti.
Bu ay vizyona girecek “Churchill” filminde ise, karşımıza alışılmamış bir karakter olarak çıkıyor. Film, II. Dünya Savaşı’nda müttefiklerin Fransa’yı Almanların elinden almak ve Almanya’ya doğru ilerlemek amacıyla Haziran 1944’te Fransa’daki Normandiya kıyılarına yaptığı Overlord Harekâtı denilen çıkarmadan önceki 96 saatte başbakanın yaşadığı tereddütleri ve geçirdiği depresyonu anlatıyor. Bu 96 saatte gerçekten bu duygulara kapılmış mıydı? I. Dünya Savaşı’nda sayısız gencin öldüğü Çanakkale Harekâtı’nı hatırlayarak suçluluk duymuş muydu? Büyük insan kaybına neden olacağı korkusuyla Normandiya Çıkarması’nı durdurmak için son ana kadar uğraşmış mıydı? Çıkarmadan birkaç saat önce yataklara serilip dünyayla ilişkisini kesmiş miydi?
Churchill’in sık sık “kara köpek” adını verdiği depresyon nöbetlerine kapıldığı bilinse de, bu sahneler doğrusu fazla inandırıcı gelmiyor. Ancak filmin genç bir kadın tarihçi olan senaryo yazarı Alex von Tunzelmann, İngilizlerin II. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da bir kara savaşına girmekten son dakikaya kadar kaçınması, I. Dünya Savaşı siperlerinin anısının Britanya ordusunda yarattığı derin korku gibi bazı gerçeklerden yola çıkarak, Churchill’in bu dönemde yaşamadıysa bile “yaşayabileceği” duygusal iniş-çıkışları vurguluyor. Gerçekten de Churchill, II. Dünya Savaşı boyunca Alman savaş makinesiyle Avrupa’da doğrudan karşı karşıya gelmek yerine, bu makineyi yorarak zayıflatacağına inandığı yan harekâtlar ve hava bombardımanıyla yetinmişti; Almanya’nın “yumuşak karnına” saldırdığını ileri sürerek düşmanla Norveç, Akdeniz, Kuzey Afrika gibi tali noktalarda yüz yüze gelmeyi tercih etmişti; doğuda Alman ordularıyla kafa kafaya çarpışan Sovyet diktatörü Stalin’i bu yan saldırıların Almanları yorup dikkatlerini dağıtacağına inandırmaya çalışmıştı. Ancak ABD Aralık 1941’de savaşa girdikten sonra tek karar verici olmaktan çıkmıştı. Büyük Britanya o kadar zayıf, ABD o kadar güçlüydü ki, Churchill’in müttefik karargâhındaki etkisini 1944’e kadar sürdürmesi yine de başarı sayılırdı. Ancak Normandiya Çıkarması planlandığında artık ipler müttefik ordularının Amerikalı Başkomutanı General Eisenhower’ın ve Washington’daki Başkan Franklin D. Roosevelt’in elindeydi. Churchill’in iktidar kaybı filmin belki biraz abartılı olarak yansıttığı gerçeklerden biriydi.
Başbakan Winston Churchill ve General Sir Bernard Montgomery, Normandiya Çıkarması’nda yer almış birliklerle Caen, Fransa’da, 22 Temmuz 1944.
Filmde “insan” Churchill, kâh kendisinin Donanma Bakanı olarak planladığı 1915 Çanakkale macerasının yarattığı insani felaketleri, kâh Somme (1916) ve Paschendale (1917) gibi Avrupa’daki korkunç muharebelerin yol açtığı insan zayiatını hatırlıyor, kâbuslarında kan rengine bürünmüş dalgaları, siperlerde can veren gençleri görüyor. Böylece film, günümüz kahramanlık ölçütlerine uyarak, Churchill’i “savaştan nefret eden savaşçı” figürüne oturtmaya çalışıyor. Oysa Churchill, tam aksine savaş hayranı, kendini büyük bir komutan sanan bir politikacıydı. Ayrıca o sırada insan zayiatı bugünkü gibi seçmenler karşısında işlenecek büyük bir siyasi günah olarak kabul edilmiyor, Avrupalı politikacılar vekâlet savaşlarına gerek görmeden kendi askerlerini savaş alanına sürebiliyordu.
General “Ike” Eisenhover (John Slattery), Başbakan Winston Churchill (Brian Cox) ve İngiliz Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Alan Brooke (Danny Webb) filmden bir karede.
Kaldı ki Churchill zaten ömrünü oraya buraya çıkarma planlayarak geçirmişti: 1915’te Çanakkale, 1940’ta Norveç, 1942’de Kuzey Afrika, 1943’te Sicilya, aynı yıl Rodos/Kos… Bu operasyonların bir bölümü tamamen başarısız olmuş, diğerleri de savaşın gidişatında belirleyici etki yaratamamıştı. Bunların hepsinde de sayısız insan ölmüştü. Churchill’in bu ölümler karşısında tamamen kaygısız kalmadığı, Normandiya Çıkarması’ndan bir gün önce “yarın 20 bin insan ölebilir” diye hayıflandığı doğru olsa da, bu durumun onu yataklara düşürecek bir depresyona neden olabileceğine inanmak zor. Dolayısıyla film aslında Churchill’in kendi iç hesaplaşmasından çok, günümüz İngilizlerinin iç hesaplaşmasını anlatıyor. 2002’de “tarihin en büyük Britanyalısı” olarak seçtikleri kişinin, aynı zamanda sayısız insanın ölümünden sorumlu bir politikacı olması, 21. yüzyıl için bir çelişki oluşturuyor. Filmin Büyük Britanya’da barışçı “solcu” tarihçilerle savaşkan “sağcı” tarihçiler arasında tartışmaya yol açması, ekranda Churchill’in kendisinden çok, belli bir Churchill algısının yansıtıldığını gösteriyor.
Filmde Churchill’in kişiliğinin bilinen başka özelliklerini, örneğin konuşmalarına verdiği önemi, bunları hazırlama biçimini de görüyoruz. Yazarak, sonra yüksek sesle tekrar tekrar okuyarak, yaratacağı etkiyi hayal ederek çalışan Churchill o kadar iyi bir hatipti ki, politikacı olarak başarısını bu yönüne borçlu olduğu, II. Dünya Savaşı’nda sürekli yenilgiye uğrayan Britanya ordusunun başarısızlığını, parlamento veya radyoda attığı nutuklarla telafi ettiği bile söylenebilirdi. Filmdeki bu sahneler sayesinde, devlet adamının kendine özgü sesi ve konuşma tarzını başarıyla canlandıran Brian Cox da Churchill rolünü üstlenmiş usta oyuncular listesine (Richard Burton, Anthony Hopkins, Brendan Gleeson, Albert Finney, John Lithgow vb.) girmiş oldu.
Filmdeki Churchill: Brian Cox Deneyimli İngiliz aktör Brian Cox, Winston Churchill rolünde son derece başarılı bir performans sergiliyor.
Churchill ve karısıChurchill ve eşi Clementine, Londra’da bir karakol gemisinin güvertesinde, 25 Eylül 1940.
Churchill’in hayatındaki en önemli kişi kuşkusuz aile içinde “Clemmie” denilen eşi Clementine’di. Sık sık hezeyana kapılan, olmadık projelere yoğunlaşan, inişli-çıkışlı bir ruh haline sahip Churchill’e çekidüzen verme, ayaklarının yere basmasını sağlama görevini o üstlenmişti. Savaş boyunca Churchill’i sık sık hükümetteki İşçi Partili bakanları bir kenara itmemesi, Muhafazakâr Parti lideri gibi değil, ulusal koalisyonun lideri gibi davranması için uyarmıştı. Churchill, çevresindekilere diktatör gibi davranıyor, korkutucu öfke nöbetlerine kapılıyordu. Başbakanlık sekreterleri eşinden yardım isteyince, Clementine Churchill’e bir mektup yazdı (konuşarak kendini dinletemeyeceğini biliyordu): “Sevgili Winston. Kral, Canterbury Başpiskoposu ve Avam Kamarası Başkanı dışında herkesi kovabileceğini biliyorum. O halde bu müthiş iktidarı iyilik, sükûnet ve nezaketle birleştirmelisin. Aksi takdirde insanlardan istediğin sonucu elde edemezsin. Ya senden gizlice nefret eder ya da köle zihniyetiyle hareket ederler…” Ancak başbakanın herkesi olduğu gibi karısını da çileden çıkartmayı başardığı oluyordu. Kızı Mary Soames, yazdığı biyografide bir gün annesinin soğukkanlılığını kaybederek bir tabak dolusu ıspanağı babasına doğru savurduğunu anlattığına göre, filmde Clemmie’nin kocasına tokadı yapıştırdığı sahne gerçeklerden çok da uzak değil.
Sonuç olarak film, zaten sinemada kırk kere anlatılmış olan Normandiya Çıkarması’nı iyice geriye itseydi, Churchill’in savaştan kaynaklanan suçluluk duygusunu abartmak yerine tamamen kişiliğine ve özel hayatına yoğunlaşsaydı daha başarılı olabilirdi.
Churchill’in ayaklarının yere basmasını sağlayan karısı Clementine’i aktris Miranda Richardson canlandırıyor.
19. yüzyılın cinsiyet hiyerarşisini büyük bir başarıyla resmeden Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i seneler sonra sinemada. Dimitri Şostakoviç’in 1934’te gerçekleştirdiği aynı adlı opera uyarlaması Stalin tarafından yasaklanmıştı.
Lady Macbeth, Yön.: William Oldroyd; Oyn.: Florence Pugh, Cosmo Jarvis, Christopher Fairbank
Rus yazar Nikolai Leskov, 1865’te Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’i adlı novellayı yazdığında, operadan baleye, sinemadan tiyatroya ve hatta Stalin’e, pek çok tür ve zihniyeti etkileyeceğini bilmiyordu. 19. yüzyıl Rusya’sında genç ve mutsuz bir kadının çaresizlikten acımasızlığa giden yoldaki çilesi, ilk olarak Dostoyevski’nin Epoch adlı dergisinde yayımlanmış ve Leskov nihayet kendinden sözettirmeyi başarmıştı.
Ülkemize ise ilk defa 2012’de geldi Lady Macbeth: “Zengin kayınpeder evinde, şefkatsiz koca koynunda tam beş senedir bu sıkıcı hayatı sürmekteydi Katerina Lvovna; gelgelelim hiç kimse onun bu sıkıntısını zerre kadar umursamıyordu” (Çev. Güney Çetao Kızılırmak). Bu sıkıntıyı umursayan bazı uyarlamalarsa tarihte önemli izler bıraktı.
1934’te Şostakoviç’in bestelediği 4 perdelik opera Leningrad’da prömiyerini yapmış ve büyük beğeni toplamıştı. 1936’da Stalin, eseri pornografik bularak salonu terketmiş, ünlü besteci konservatuvardaki hocalık görevinden uzaklaştırılmış, “Mtsensk İlçesi’nin Lady Macbeth’ı” operası Rusya’da 30 sene yasaklanmıştı. Eser, 1970’lerde “Katerina Izmailova” adıyla Yugoslav besteci Rudolf Brucci tarafından bale olarak bestelenmiş, 1962’de ünlü Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda “Sibiryalı Lady Macbeth”i, 1967’de Ukraynalı yönetmen Mikhail Shapiro “Katerina Izmailova”yı çekmiş. Şostakoviç’ten sonraki en sükseli uyarlama ise hiç şüphesiz 2016’da İngiliz yönetmen William Oldroyd’un çektiği, gösterildiği tüm festivallerden övgü ve ödüllerle dönen “Lady Macbeth” oldu.
Kuzey İngiltere’nin 19. yüzyıl dünyasında, cinsiyet hiyerarşisinin zirve yaptığı bir dönemde babası tarafından korkunç bir aileye satılan Katherine, sapkın kocası ve zalim kayınpederi tarafından çileden çıkıncaya dek sömürülür; işçi Sebastian’a aşık olan Katherine’in çileden çıkışı ise acılı, tutkulu, erotik, vahşi ve sürprizli olur.
Taciz, şiddet, ırkçılık ve cinsiyetçilik temalarının yoğun olarak işlendiği film, asıl etkisini ‘kadının gücü’nden alıyor. Bir kadının, amacına ulaşmak için gözünü kırpmadan her şeyi yapabilecek tıynette oluşu Mtsensk’li Lady Macbeth ile Shakespeare’in Lady Macbeth’inin ortak yanı. Filmdeki “halledildi” (It is done) cümlesi de bu ortaklığın bir ifadesi.
Madam Bovary olarak başlayıp Lady Chatterley olarak devam eden ve Mr Ripley olarak karakterini tamamlayan Katherine rolünde, çiçeği burnunda aktris Florence Pugh son derece başarılı bir performans sergiliyor. Zalim kayınpederi deneyimli İngiliz aktör Christopher Fairbanks, işçi Sebastian’ı ise yine taze oyuncu Cosmo Jarvis oynuyor.
20. yüzyılın meşhur Alman düşünürü Karl Marx’ın hayatını ve mücadelesini konu alan ilk kurmaca film “Genç Karl Marx” vizyona girdi. Marx’ın Engels ile olan dostluğunu ve düşünce tarihini nasıl değiştirdiklerini anlatan biyografi, tarihî gerçeklik ve duygusal kurgu arasında iyi bir denge yakalamayı başarıyor.
Almanya 1844. Soğuk bir kış günü insanlar ısınmak için ormandan odun toplarken üniformalılar tarafından dayak yer ve tutuklanırlar. Zorbalık hüküm sürmekte, adaletsiz yaşam koşulları halkı ezmekte, burjuvazi gününü gün etmektedir. Öte yandan genç gazeteci Karl Marx, yayın kurulunda olduğu Rheinische Zeitung gazetesinde Prusya hükümetini kıyasıya eleştirmekte, yazılarında komünist manifestonun ilk filizleri yeşermektedir.
Bir gün Rus monarşisi aleyhinde çok sert bir yazı kaleme alır; Çar I. Nikolay’ın ‘ricasıyla’ gazete kapanır; Karl Marx ve ailesi Paris’e sürgüne yollanır. Paris’in ünlü Café de la Régence’ında, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nu yeni yazmış olan Friedrich Engels’le karşılaşması ise kısa sürgünün kârı olur.
20. yüzyılın en önemli filozof ve kuramcılarından Marx’ın gençlik yıllarını konu alan film böyle başlıyor. Devrimin yaşandığı 1848’den önce olanlar, genç filozofun bir diğer önemli düşünür Engels ile 1844’te ömür boyu sürecek bir dostluğa başlaması, birlikte komünizmin ve işçi hareketinin temelini atmaları filmin esas konusunu oluşturuyor. Dostlukları fikirlerle bezeniyor ve ilk ortak çalışmaları Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi ortaya çıkıyor.
Film finale, yani 1848’deki büyük devrime yavaş yavaş olmasa da, emin adımlarla ilerliyor. Adı daha sonra Komünistler Birliği’ne dönüşecek olan Adiller Birliği’ne katılmaları ve bir manifesto yazmak üzere görevlendirilmeleriyle aksiyon kazanan filmin finali ünlü Komünist Manifesto ile taçlanıyor.
Karşılaşmalarının ilk beş dakikasında sidik yarıştıran, sonrasında muhteşem fikirleri havada uçuşan Marx ve Engels her ne kadar “riff kapıştıran”, yeni ünlü olmuş iki rock star hissi verseler de, “Genç Karl Marx” dönemin siyasal atmosferi ve diğer karakterlerin de etkisiyle sonuna dek zevkle izlenen bir film olmuş. Filmin Haitili yönetmeni Raoul Peck bir röportajında, “Hep bildiğimiz yaşlı ve sakallı devrimci ikonunu değil, 20. yüzyıl ve sonrasının dünyasına sıradışı bir etki yapan genç ve iddialı bir grup aydının olgunlaşmasını anlattım” diyor.
Ayrıntılarda oyalanmayan, duygu ve düşünceler arasında iyi bir denge kuran Raoul Peck, politik konuları başarıyla işleyen usta bir yönetmen. Dünya festivallerinden ödüllerle dönen “Lumumba” ve yine bol ödüllü, bu yıl En İyi Belgesel dalında Oscar’a aday olan “Ben Senin Zencin Değilim” adlı filmlerin de yönetmeni aynı zamanda.
Marx’ı merkeze alan bu ilk kurmaca filmi çeken Raoul Peck’in bu yapımını fazla romantik ya da fazla polemikli veya popüler kültüre fazla yakın bulanlar olabilir; ancak filmde maddi bir hataya rastlamak pek mümkün değil. Her bilgi doğru, tarihler hatasız, dönemin coşkusu eksiksiz. Bu da biyografileri, duygu aktarımında başarılı olan iyi belgesel yönetmenlerinin çekmesi gerektiğinin bir kanıtı adeta.
Friedrich Engels (Stefan Konarske) ve Karl Marx (August Diehl).
Yıllar sonra Kapalıçarşı’daki bir halıcıda günışığına çıkan bir karikatür albümü, 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı Yusuf Franko Kusa’nın bilinmeyen yeteneğini ortaya çıkardı. 1884- 1896 arası çizdiği karikatürlerle dönemin bürokrasisini hınzırca eleştiren Yusuf Franko Paşa’nın bu ‘tehlikeli’ uğraşı bugün ANAMED’de sergileniyor.
İZEL ROZENTAL
Yıllar sonra Kapalıçarşı’daki bir halıcıda günışığına çıkan bir karikatür albümü, 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı Yusuf Franko Kusa’nın bilinmeyen yeteneğini ortaya çıkardı. 1884- 1896 arası çizdiği karikatürlerle dönemin bürokrasisini hınzırca eleştiren Yusuf Franko Paşa’nın bu ‘tehlikeli’ uğraşı bugün ANAMED’de sergileniyor.
Bundan tam 60 yıl önce, eşiyle birlikte İstanbul’daki kısa tatilleri esnasında Kapalıçarşı’da gezinen Herbert Brooks Walker’ın gözü, bir halıcı dükkanında sergilenen eski bir karikatür albümüne takılmasaydı, belki de bu sıradan Osmanlı bürokratının varlığından birkaç meraklı tarihçi dışında hemen hiç kimse haberdar olmayacak, muhtemelen Yusuf Franko Bey (1856-1933) hâlâ, Hıfzı Topuz’un ifadesiyle, “ıssız bir ada gibi” keşfedilmeyi bekleyecekti.
“Bâb-ı Âli İstişare Sirki” Bab-ı Ali İstişare Odası’nın üç üyesi Gabriel Noradunkyan Efendi, Nişan Civanyan Efendi ve Nikolaki Sgouridès Efendi. Yusuf Franko Kusa Bey, Ocak 1885. Ömer M. Koç Koleksiyonu.
O, bugün tarihin karanlık sayfalarından kafasını uzatıp bize muzipçe göz kırpıyorsa, bunu gençlik yıllarında “sadece kendisi için” çizdiği karikatürleri sayesinde yapıyor.
Gerçi bu bürokrat, genç yaşında Osmanlı hariciyesinde başlayan uzun kariyerinin sonunda Hariciye Nazırlığına kadar yükselmişti, ama 1922 yılının 25 Şubat günü atandığı bu görevde, hükümetin 4 Mart günü istifa etmesiyle sadece sekiz gün kalabilmişti. Öncesinde kısa bir dönem Posta ve Telgraf Nazırı olan Yusuf Franko Paşa, tarihçilerin gözünde sıradan bir bürokrat olmanın ötesine geçemedi.
Yousouf albümü. Yusuf Franko Kusa Bey, 1884.
1855’te Lübnan’da bir Levanten ailenin beş çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Yusuf Bey, eğitimini Beyrut’ta tamamlamıştı. Babası Nasrî Franko Kusa Paşa 1873’te ölünce, tüm ailesi İstanbul’a taşınmıştı. Yusuf, kardeşleriyle birlikte Hariciye nezaretine adım attığında henüz onsekiz yaşında bir delikanlıydı.
Siyaseten çalkantılı geçen XIX. yüzyılın son çeyreği, İstanbul’u Batı diplomasisi için oldukça önemli bir merkez haline getirmişti. Batılı diplomatlar, görevleri gereği bulundukları bölgelerde yerel halkla ilişki kurmalıydılar. Oysaki Müslümanların yabancılarla görüşmeleri Osmanlı toplumunda hoş karşılanmıyordu. Bunun sonucunda, toplumdan soyutlanan yabancı elçilerle diplomatlar, İstanbul Pera’da birbirleriyle ve Müslüman olmayan üst düzey yöneticiler, bankacılar ve elit iş adamlarıyla görüştükleri bir tür “getto” oluşturmuşlardı. Doğu Hıristiyan Katolik (Melkit) mezhebinden olan ve sosyalleşme konusunda pek sıkıntı yaşamayan Yusuf Bey ise çok geçmeden kendisini “Pera sosyetesi”ne kabul ettirmesini bilmişti.
Edindiği bu renkli diplomatik çevre, içindeki sanatsal yeteneğin de açığa çıkmasına vesile olmuştu. Yusuf Bey, 1884–1896 arasında çizdiği karikatürlerden oluşturduğu ve yıllar sonra Kapalıçarşı’daki halıcıda gün ışığına çıkan bu geniş albüme 124 adet karikatür yapıştırmıştı (Types et Charges 1884, Ömer M. Koç koleksiyonu). Ancak ilginçtir, karikatürlerin neredeyse yarısı 1884, 1885 tarihlerini taşıyordu. Sonraki yıllarda üretimini giderek azaltan amatör karikatürcü, 1896 yılında bu ‘tehlikeli’ hobisine tamamen son vermişti.
İstibdat döneminde karikatür ve mizahın II. Abdülhamit tarafından yasaklandığı bilinen bir gerçektir. Sultanın muhbirlerinin her köşede gizlendiği bu karanlık dönemde, karikatür çizmenin zorluğu ve tehlikesi meydandaydı. Hele Hariciye Nezareti’nde görevli bir bürokratın bu ‘suç’u işlemesi hiçbir şekilde kabul edilemezdi. Bu nedenle Yusuf Bey’in karikatür hevesini sürdürmek istememesi anlaşılır bir tercih… Albümünü ise belki günün birinde yayımlanır umuduyla saklamış olması akla yatkın geliyor.
Karikatürlerini kimlere gösterdiği ise ayrı muamma! Madam Gritzenko’nun karikatürünün sol üst köşesine kadıncağızın karalamış olduğu birkaç beğeni sözcüğü, sanatçının çizimlerini konu mankenlerine göstermiş olduğunun en belirgin kanıtı. Zaten Yusuf Bey çizimlerinin çoğunu fotoğraflardan ya da akıldan değil, modeline bakarak gerçekleştirmiş. Bu da karikatürlerinin başkalarınca biliniyor olmasını muhtemel kılıyor.
Baron Galvagna.İtalya Geçici Temsilcisi. Yusuf Franko Kusa Bey, Kasım 1886.
Fransız aktris Sarah Bernhardt. Yusuf Franko Kusa Bey, 10 Ocak 1889.
Yousouf albümü. Yusuf Franko Kusa Bey, 1884.
Resim eğitimi alıp almadığı bilinmese de, dönemin tanınmış oryantalist ressamı Kont Preziosi ve aynı tarzda karikatürler çizen oğlu ile görüştüğü biliniyor. “Portre charge” (Abartılmış portre; Fransa’da XIX. yüzyıldan itibaren yaygınlaşan karikatür tarzı; kişinin yüz hatları abartılı çizilir, vücut ise daha büyük olan kafaya göre orantısızdır) tarzında kurşunkalem, çini mürekkebi ve suluboya tekniğiyle çizdiği karikatürünün bir özelliği de, abartı bir yana, zeka dolu hoş mizahi unsurlar, bazen de kelime oyunları içermesi. Bir kafesin içindeki üç bürokratı maymun, papağan ve kaz olarak tasvir etmesi, kibirli General Brockdorf Paşa’nın kalçasını tavuskuşu tüyleriyle süslemesi ya da örümcek bacaklı olarak çizdiği Baron Galvagna’ya çizme (İtalya) parlattırması bu espri anlayışının tipik örnekleridir.
Yusuf Bey’in çizimlerinin bütün dostları tarafından hoşgörüyle karşılandıklarını iddia etmek safdillik olur. Karikatür neticede bir abartı sanatıdır; amacı güldürerek eleştirmektir. Yusuf Bey ise belli ki bu konuda çok yeteneklidir!
Karikatürler albüme kronolojik bir düzenle değil, sırasız yapıştırılmış. Birkaç boş sayfanın ardından tarihsiz bir karikatürle sonlanıyor albüm. Aslında bu tüyler ürperten son çizim, konu mankenlerinin Yusuf Bey’e bakışlarını da tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Karikatürün tam ortasında kahramanımız Yusuf Bey, elinde fırçasıyla darağacında sallanırken boynunu bir akbaba kemiriyor. İpler her iki yandan sanki Lilliput ülkesinin cüceleri tarafından çekiliyor. Aslında bu cüceler, Yusuf Franko’nun albümünde daha önce yer almış olan karakterler… Ön planda da ellerinde mendilleriyle ağlaşan Yusuf Bey’in yakınları görülüyor. İdam komutunu veren ise, sanatçının bir karikatürde hınzırca eleştirdiği Alman Generali Ristow Paşa’dan başkası değil! Karikatürün adı: “L’Expiation”, yani kefaret!
Albümün sondan ikinci karikatürü ise oldukça manidar! Bu etkileyici çizimde Mihran Balassan adlı kişi, piyanosunun başında “Ölülerin Dansı”nı (Dance Macabre, Camille Saint-Saëns) çalarken, dışarıda iskeletler çılgınca dans ediyor. Bu karikatür, 1896 olayları (Osmanlı Bankası Ermeni komitacılar tarafından işgal edilmiş, ardından İstanbul’da çıkan olaylarda çok sayıda insan ölmüştü) üzerine çizildiği izlenimini verse de bu konuda herhangi bir açıklayıcı bilgi ve tarih yok.
“Yusuf Franko’nun İnsanları” başlıklı serginin metinlerini sergi danışmanlarından K. Mehmet Kenter yazdı. Serginin küratörlüğünü Bahattin Öztuncay, tasarımını ise Yeşim Demir Pröhl yaptı. Son yıllarda İstanbul’da izlediğimiz en gezilip görülesi sergilerden biri, 1 Haziran tarihine kadar Pera’da…
David Lynch birçoğumuz için sadece bir film yönetmeni. Ama Lynch aynı zamanda bir yazar, ressam, heykeltraş, besteci, şarkıcı, gitarist ve tasarımcı. İki albümü, mobilya tasarımları, yazdığı kitaplar ve plastik sanatlar alanındaki uğraşlarıyla… Sinema tarihine damgasını vuran sanatçı şimdi bu çokyönlü yaşamıyla beyazperdede.
David Lynch, sanat hayatının dışında, dünya barışının ancak transandantal meditasyonun kitlelerce benimsenmesiyle gerçekleşeceğine inanan ve bu uğurda ciddi çaba ve para harcayan biri. Politik tercihleri Ronald Reagan’dan Bernie Sanders’e kadar uzanan bir çeşitlilik içinde ama kendi ifadesiyle temelde apolitik biri o. “Mulholland Drive” filminde Hollywood sistemine yönelttiği şiddetli eleştirileri politik saymazsak… Ticari sinemanın dışında dursa da, ticarete de kafası basan biri Lynch. Kendi kahve markasından paralı üye olunan kendi sitesine, çektiği birçok reklam filmine ve hayranlarını büyük hayalkırıklığına uğratan bir kararla “Twin Peaks” adını bir restoran zincirine satmasına kadar.
Yönetmen Jon Nguyen’in üç sene süren çekimleri ve röportajlarından oluşan “David Lynch: The Art Life” (David Lynch: Yaşam Sanatı)* adlı filmde Lynch, çok mutlu bir çocukluk geçirdiğini anlatıyor. Lynch’in hem filmleri hem de resimleri son derece rahatsız edici, son derece karanlık ve şiddet içerikli eserler. Lynch’in dünyasındaki bu karanlık nereden kaynaklanıyor diye merak ediyor insan. “David Lynch: The Art Life”ta bu sorulara yanıt bulmak mümkün değil. Birtakım ipuçları var sadece. Anne ve babasından sevgiyle sözeden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi. Lise yıllarında yanlış arkadaşlar edinip annesini hayalkırıklığına uğrattığını anlatıyor filmde. Sorunlarının ergenlikte başlamış olması ve filmlerinde karşılaştığımız yoğun ödipal temalar, insana aşılamamış bir karmaşa yaşadığını düşündürüyor. Özellikle “Blue Velvet”ta (Mavi Kadife), filmin kahramanı Jeffrey’nin, kendisi için bir tür anne figürü olan Dorothy Valens’le, bir tür baba figürü olan Frank Booth’un sevişmesini seyretmesi (Freud’un “primaere Szene” dediği ilk sahneyi hatırlatan biçimde), ardından Dorothy’yle yatıp, Frank’i öldürmesi klasik bir ödipal karmaşa tablosu çiziyor. Ödipal karmaşa yaşamak için özel biri olmaya gerek yok, herkes bir ölçüde yaşıyor.
Anne ve babasından sevgiyle sözeden Lynch’in sorunları büluğ çağında başlıyor gibi.
Lynch’in ölümle, şiddetle başka bir derdi olmalı ki bunu da anlatıyor sık sık. Konservatuvarda okuduğu dönemde, Philadelphia’nın son derece yoksul bir muhitinde, şiddetin göbeğinde yaşamasına bağlıyor filmlerindeki şiddeti. Taşınır taşınmaz evleri soyuluyor. Pencerelerine kurşun isabet ediyor, arabaları çalınıyor, oturdukları caddede bir çocuk öldürülüyor. “Hayatımdaki en büyük etkiyi bana bu kentte yaşamak yapmıştır” diyor Lynch.
Ölüme bu kadar yakın olmak, belki de Lynch’i ölümü anlamaya iten şey. Bunu anlıyabiliyorum ama filmde anlattığı hikayede babasına daha yakın hissediyorum kendimi: Henüz Philadelphia’da öğrenciyken , babasının kendisini ziyarete gelişini anlatıyor filmde. Örümcek ağları içindeki bodrumunda bulunan nadide “şey”leri babasına göstermek istiyor. Bunlar çürümekte olan meyveler, silikonla kaplanmış bir fare ölüsü gibi şeyler. Babasının, kendisine garip bir ifadeyle baktığını ve ona “Sen sen ol, sakın çocuk yapma!” dediğini söylüyor. Bugün 71 yaşında olan Lynch’in dört ayrı eşinden dört çocuğu var. En küçük çocuğu olan Lula ise henüz 5 yaşında. Lynch, filmde gördüğümüz kadarıyla fosur fosur sigara içmeye de devam ediyor. Zamanında Reagan’a yakın hissetmesinin nedeni, Demokratların sigara yasağını icat etmiş olmasıymış.
David Lynch’in benim hayatımda önemli bir yeri var. İlk seyrettiğim filmi “Fil Adam”ın atmosferi beni çok etkilemişti. Bir sonraki filmi “Mavi Kadife” önce sadece Suadiye Sineması’nda vizyona girmiş, sonra Avrupa yakasına gelmişti. Filmin oturduğum Avrupa yakasına gelişini bekleyememiş, hemen ilk gün “karşıya” geçip izlemiştim. Lynch’in filmlerindeki bu büyü yönetmenin ruhundaki, belki kendisinin de anlamlandıramadığı ama derinden etkilendiği şeyleri, perdeye aktarmadaki başarısında saklı. Lynch, bilinçaltını ve rüyalarını filme çekebiliyor ve dolayısıyla seyircide karanlık ve derin bir yerlere dokunabiliyor. Bunu Lynch kadar iyi yapabilen başka bir yönetmen yok. Hem defalarca Oscar’a aday olan, hem Cannes Film Festivali’nde ödüller alan ve hem de bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahip başka bir yönetmen olmamasını böyle açıklayabiliriz.
David Lynch
Lynch’in resimden neredeyse organik bir biçimde sinemaya geçmesi de önemli. Bu geçişi şöyle anlatıyor Lynch: “Simsiyah bir arka planın üstüne bir miktar çimen resmi yaptım. Resme bakarken, sanki bir hareket ve bir uğultu hissettim. Hareketli ve sesli resim fikri böyle çıktı.” Lynch’in ilk hareketli ve sesli resmi “Six Men Getting Sick” adını taşıyor. Altı adamın midelerinin bulanıp kusma sürecini gösteren bu “filmli resim”, aynı zamanda Lynch’in neyle uğraşacağının da habercisi: içerde tutulan ve bastırılan nahoş şeylerin şiddetle dışarıya çıkması…
Seyircisinin ruhuna dokunabilen Lynch, apolitikliği ve transandantal meditasyon gibi “new age” akımlara merakıyla çağın ruhundan besleniyor, o ruh tarafından şekilleniyor. Lynch, Mayıs’ta kült dizisi “Twin Peaks”in (İkiz Tepeler) yeni bölümleriyle televizyonlara dönecek. Heyecanla bekliyoruz.
*Filmin adının yanlış çevrildiğini “sanat hayatı” yerine bambaşka bir anlam içeren “yaşam sanatı”nın kullanıldığını belirtmeliyim. Bu kadar basit ama ciddi bir hata belki de hata değildir, filmi daha çekici yapmak için ticari kaygılarla tercih edilmiştir diye düşünüyorum. Fakat film içinde de aynı yanlışın sürdürülmesi, çevirmende sorun olabileceğini de akla getiriyor. Tabii çevirmeni denetleyen bir redaktör yoksa…
Şili’nin yakın siyasi tarihine dair filmleriyle dikkat çeken Şilili yönetmen Pablo Larrain, bu kez ünlü şair-politikacı Pablo Neruda’nın hayatına ışık tutuyor. Şairin hayatından izler içeren yarı-biyografik film, aynı zamanda polisiye bir dram olma özelliği de taşıyor.
Şilili yönetmen Pablo Larrain’in ünü No filmiyle Güney Amerika sınırlarını aşmıştı. Jacqueline Kennedy’nin hikayesi Jackie’yle (bkz. #tarih 32. sayı, Ajanda) üç dalda Oscar’a aday gösterilen Larrain’i, bu kez, şair-politikacı Pablo Neruda’nın kendi ülkesinde kaçak yaşadığı iki seneyi anlatan Neruda filmi ile izleyeceğiz.
Filmlerinde tarihsel konuları işlemeyi seven Larrain, No’da, başarılı bir reklamcının, Şili diktatörü Pinochet’ye karşı yürüttüğü referandum kampanyasıyla bizi 1988 Şilisi’ne götürmüştü. Bu kez ise yine Şili’de daha eski bir yolculuğa çıkıyoruz. Pablo Neruda’yı, şaire olan müthiş benzerliğiyle dikkat çeken tecrübeli oyuncu Luis Gnecco, kurmaca polis memuru Oscar Peluchonneau’yu ise Güney Amerika’nın en ünlü simalarından Gael Garcia Bernal canlandırıyor.
Film, biyografik olmaktan ziyade fantastik bir alegori. Büyük şair Neruda ile peşindeki karikatürize karakter Peluchonneau arasındaki kedi-fare oyununu anlatırken, aslında sanatçı ile diktatör, yaratıcılık ile otorite arasındaki bitmez tükenmez mücadeleyi de ortaya seriyor. Başarılı tarih tasviriyle göz dolduran film, aynı zamanda Şili’nin kartpostal gibi coğrafyasıyla güneyinden kuzeyine, şehir merkezinden karlı dağlarına kadar enfes görüntüleriyle de göz dolduruyor.
Duvara “Vatan haini Neruda” yazan hükümet görevlileri.
Neruda, “Vatan hainliğine devam ediyor”
Pablo Neruda, Fransa ve Meksika’da konsolosluk görevi yürüttü, ardından Komünist Parti’ye katıldı ve 1945’te senatör seçildi. Bir sonraki yıl Şili Başkanı seçilen sol görüşlü Gonzalez Videla, başkan olduktan sonra Komünist destekçileriyle ters düştü. Bu olaylar, Komünistlerin Videla’dan desteklerini çekmesi, ardından da Videla’nın komünist partileri kapatmasıyla sonuçlandı. Neruda, Gonzalez Videla’nın bu tutumunu ve maden işçilerine yönelik baskıcı tavrını protesto etti. Bunun üzerine ülkede Neruda hakkında tutuklama kararı çıktı. Neruda ise ülkesini terk etmeyi reddetti. Şiirlerini el altından dağıtmaya, sanatçı dostlarıyla şiir geceleri düzenlemeye devam etti.
Çok yönlü Neruda Edebi karakterinin yanında politik bir figür olan Pablo Neruda’yı tecrübeli oyuncu Luis Gnecco canlandırdı.
Bu esnada hükümet de Neruda’ya karşı bir karalama kampanyası başlattı. Neruda’yı gözden düşürmek için hükümet, “Neruda kendini Amerika’ya sattı” açıklamasında bulundu. Duvarlara ‘vatan haini Neruda’ yazılmakta, şair küçük düşürülmeye çalışılmaktaydı. Sonuç olarak 1948 senesinde hakkında tutuklama kararı çıkan Pablo Neruda kendi ülkesinde kaçak konumuna düştü.
Buraya kadar gerçek. Bundan sonrasında ise kurmaca bir polisiye öykü, filmi devralıyor: Şair’in peşine o dönem üst düzey sivil polislerden oluşan Şili Soruşturma Polisi’nin (PDI) başında bulunan Oscar Peluchonneau düşüyor. Videla’nın başkanlık döneminde görev yapan Peluchonneau, Neruda – hükümet kovalamacasında en etkili isim olarak görünüyor. Neruda’yı ‘komünist bir vatan haini’ olarak gören Peluchonneau için onu yakalamak bir onur meselesi haline geliyor. Filmde hırslı bir portre çizen, babası gibi iyi bir polis olmak için çabalayan, sürekli onu örnek alan Peluchonneau karakteri, Neruda’yı adım adım takip ediyor ve filmin heyecan ve mizah dozunu sonuna dek yüksek tutuyor.
Neruda, dünyanın üç önemli film festivalinden biri olan 69. Cannes Film Festivali’nde büyük ilgi toplamıştı. Yarışma kategorisine girmemiş olsa da tüm gösterimlerinde dolu salonlara oynayan filmin günlerce ayakta alkışlanması, Neruda’ya olan ölümsüz sevginin de bir kanıtı.
Gerçekten polisiyeye Gael Garcia Bernal’in canlandırdığı polis memuru Oscar Peluchonneau karakteriyle film amansız bir polisiyeye dönüşüyor
Hem gelenekle hem çağdaş sanatla beslenen ressam Feyhaman Duran, ölümünün 47. yılında şimdiye kadarki en kapsamlı sergiyle anılıyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndan cumhuriyete geçiş döneminde hem geleneği hem Batı sanatını içselleştirerek ortaya koyduğu 1000’i aşkın eser bu sergide.
Tarihçi ve yazar İbnülemin Mahmut Kemal İnal, ressam Feyhaman Duran’ı şu mısralarla betimliyordu:
“Feyhaman’ın yapdığı resmimi görse eğer
Avrupa ressamları fırçasına baş eğer
Fırçası bir hârika, gözleri teshir eder
Kudretini şübhesiz, kendi de takdir eder
Mesleğinin âşıkı, sanatının hâzikı
Fırçasının sadıkı, her eseri şah eser”
İşte ünlü ressam Feyhaman Duran’ın sergisi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde açıldı. “İki Dünya Arasında” isimli sergi, ressamın sağlığında eserlerini ve eşyalarını bağışladığı İstanbul Üniversitesi’nin, Sabancı Üniversitesi’nin ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin ortak bir çalışması.
Feyhaman Duran, İbnül-emin Mahmut Kemal İnal portresi, 1946.
Feyhaman Duran, Otoportre, 1911.
Feyhaman Duran, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına önemli ve kritik bir döneme tanıklık etmiş bir ressam. 1886 doğumlu sanatçı, yakın dostu, kendisinden yaşça büyük İbnülemin Mahmut Kemal’in bir portresini çizdiğinde İnal ona bu şiiri yazmış. Çizim 1946 yılında yapılmış. İç mekânda resmedilmiş olan bu portre, Feyhaman Duran’ın ustalık eserlerinden biri. Duran, portre alanının Türkiye’deki ilk ve en önemli temsilcisi kabul ediliyor.
Resim sanatındaki yeteneğini henüz okumakta olduğu Galata Sarayı Humayun Mektebi’nde (Galatasaray Lisesi) gösteren Feyhaman, öğrenimini 1908’de tamamladıktan sonra burada Güzel Yazı (Hüsn-ü Hat) öğretmeni oldu.. Bu sırada kızının portresini yaptığı Abbas Halim Paşa’nın ilgisini çekerek, onun yardımlarıyla resim alanındaki eğitimini sürdürmek amacıyla 1910’da Paris’e gitti. École des Beaux-Arts ve Academie Julian’da dönemin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Laurens ve Paul Albert Laurens’ın öğrencisi oldu. Tarihî konulardaki tablolarıyla tanınan Fernand Cormon’un (1845-1924) atölyesinde çalıştı (Bu atölye, aynı zamanda Vincent Van Gogh, Henri de Toulouse-Lautrec gibi isimlerin de yetiştiği atölyeydi).
Feyhaman Duran (solda), İsmet İnönü’nün (sağda) portresini çiziyor. 1939, Ankara.
Feyhaman Duran’ın evinin içinden bir görünüm. Aynı düzenleme ile SSM’de sergilenmekte.
1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yurda dönen Feyhaman, tüm yaşamı boyunca Doğu ile Batı’yı aynı anda deneyimlemenin katkılarını aktardı sanatına. Yumuşak renkler kullanması, pozisyon kurgulamadaki başarısı ile dikkati çeken ressamın çalışmaları, sağlam bir desen anlayışının ürünü olarak nitelendiriliyor. Kuşağı içindeki birçok sanatçı gibi, izlenimcilik (empresyonizm) akımının getirdiği tekniklerle yaptığı peyzaj ve natürmort çalışmaları ile tanınıyor.
1970’te ölen Duran’ın yaşamının son yıllarında çiçekleri betimlediği natürmort, iç mekân ve sanatının esas alanı olan portre çalışmaları, o yıl Güzel Sanatlar Akademisi’nin salonlarında sergilenmişti. Sakıp Sabancı Müzesi’nin sergisi ise Feyhaman Duran’ın şimdiye kadarki en kapsamlı sergisi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan cumhuriyete geçiş döneminde hem geleneği hem Batı sanatını içselleştirerek ortaya koyduğu 1000’i aşkın eser ve kendisi gibi ressam olan eşi Güzin Duran’la beraber hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Beyazıt’taki evinden bazı bölümler bu sergide yer alıyor.
Bu özel düzenlemeler eşliğinde, sanatçının gündelik hayatını ve çalışma ortamını da görme fırsatı elde ediyoruz. Resim malzemeleri, mobilya ve hat koleksiyonundan örneklerin biraraya getirildiği bu derleme, Türkiye sanat tarihinde öncü bir konuma sahip olan ressama ve dönemine ayrıntılı bir bakışı mümkün kılıyor.
Assassin’s Creed video oyunu, uzun uğraşlar sonucu beyazperdeye taşındı. 15. yüzyıl İspanya’sında bir tarafta Müslüman emirlikler, diğer tarafta Katolik engizisyonu, Kristof Kolomb ve Tapınak Şövalyeleri, bizi günümüze bağlanan aksiyon dolu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.
ERKİN PEHLİVAN
Assassin’s Creed, 2007’de ilk oyunu çıktığı andan itibaren kendine geniş ve sadık bir hayran kitlesi edinmiş, dünyaca ünlü bir video oyunu serisi. Bizi 12. yüzyıldan alıp, son oyunuyla Victoria dönemi Londra’sına taşıyan; her oyunu birbirinden başarılı bu seri, uzun uğraşlar sonucunda beyazperdeye aktarıldı.
Serinin hayran kitlesinin büyük çoğunlukla hemfikir olacağı üzere, en başarılı ve ilgi çeken oyunlar Rönesans Avrupasında geçen bölümlerdi. Karaktere hissedilen bağlılık, senaryo ve oynanabilirliğin bundaki etkisi yadsınamaz olsa da; en büyük etken hikayenin geçtiği zaman ve coğrafyanın, oyunun atmosferiyle olan inanılmaz uyumuydu.
Filmde ise yolumuz 15. yüzyıl İspanya’sına düşüyor. Başkarakterimiz Callum Lynch, günümüzde idam mahkumu bir suçlu. İdamının ardından, Animus yardımıyla, suikastçıların ezeli düşmanı olan Tapınak Şövalyelerinin arka planında yer aldığı Abstergo şirketi tarafından diriltiliyor. Abstergo’nun Callum’u diriltme amacı ise, atalarından olan Aguilar de Nerha isimli suikastçının anılarına DNA hafızası yöntemiyle erişmek. Callum, zaman yolculuğu yaparak geçmişe dönüyor ve Aguliar’ın anılarında kazandığı yetenekler sayesinde günümüzün tapınakçılarıyla mücadeleye hazırlanıyor.
Filmin yönetmeni Justin Kurzel ve başrolleri Michael Fassbender ile Marion Cotillard, 2015 yapımı “Macbeth” filminde de birlikte çalışmışlardı. Uyarlama büyük yankı uyandırsa da eleştirmenler tarafından çok beğenilmemiş ve başarısız görülmüştü. Bir Shakespeare uyarlaması yapmakta başarısız olsa da, yönetmen tarihî atmosferi yansıtmada başarılı bir iş çıkarmıştı. Justin Kurzel’in bu tecrübesi, oyun uyarlamalarının neredeyse hepsinin başarısız olmasını da göz önünde bulundurarak endişe uyandırsa da, serinin hayranları için umut vaadediyor.
Serinin yapımcısı Ubisoft, hikayenin tarihî gerçekliğe mümkün olduğunca uygun olması konusunda titiz bir firma. Film ile ilgili yaptıkları açıklamalarda da bu konuya önem verdiklerini duyurdular. Hikayenin geçtiği İspanya, bir tarafta Müslüman emirliklerin son döneminde diğer tarafta ise Katolik engizisyonun otoritesinin doruğunda olduğu, tarihinin en kozmopolit ve gergin dönemlerinden birini yaşıyor. Başkarakterimiz Aguilar, “Cennet’in Elması”nın peşinde, Tapınakçılarla kıyasıya bir mücadeleye giriyor. Bu mücadele sırasında Endülüs Müslümanlarının baskıya karşı dik duruşuna ve Katolik Kilisesinin herkesi engizisyon aracılığıyla sindirmesine de tanık olan Aguilar’ın yolu, Hindistan’a ulaşmak için alternatif bir deniz yolu bulmak amacıyla yolculuğa hazırlanan Kristof Kolomb ile de kesişiyor.
Film, eleştirmenler ve serinin hayranları tarafından fazla beğenilmediyse de seyirciler filmi oldukça sevdi. Oyun uyarlamaları, hiçbir zaman hayranları tatmin edemiyor ve filmin serinin ruhuna sadık kalma çabası, zaman zaman bir sinema filminin gerektirdiği derinliği sağlayamamasına yol açabiliyor. Fakat tarihî atmosferi, başarılı dövüş koreografileri ve aksiyonuyla film eğlenceli bir deneyim vadediyor. “Assassin’s Creed”, oyun serisinin hayranları için o etkileyici atmosfere geri dönüş, oyunlarla ilgisi olmayan seyirciler için ise başarılı bir tarihî aksiyon.