Kategori: Ajanda

  • Osmanlı ülkesinin ilk fotografik panoraması

    Osmanlı ülkesinin ilk fotografik panoraması

    Sultan II. Abdülhamid’in 1886’da düzenlenen özel bir keşif misyonuyla hazırlatıp Almanya şansölyesi Otto van Bismarck’a hediye ettiği üç ciltlik fotoğraf albümü, elde edilen belgelerle birleştirilerek kapsamlı bir sergi haline getirildi. Ömer Koç’un girişimleriyle oluşturulan sergi, Osmanlıların ilk dönem coğrafyasının ilk fotografik belgelerini sunuyor.

    Tarihin Merkezine Seyahat: Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi, 30 Eylül’e kadar, ANAMED, İstanbul, (anamed.ku.edu.tr).

    Koç Üniversitesi bünyesinde kurulan Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi (ANAMED) Osmanlı tarihi üzerine yeni bir çalışmaya imza attı. Küratörleri arasında tarihçi Ahmet Ersoy’la birlikte Bahattin Öztuncay ve Deniz Türker’in bulunduğu ekip “Tarihin Merkezine Seyahat: Fotoğraf ve Osmanlı Köklerinin Yeniden Keşfi” sergisinde Sultan Abdülhamid’in 1886’da Osmanlı İmparatorluğu’nun ortaya çıktığı topraklara  tertiplediği resmî keşif gezisinden elde edilen tarihî bulguları ve fotoğrafları mercek altına aldı. Anadolu’ya dair ilk kapsamlı etnografik çalışmanın ürünü olan bu gezi, imparatorluğun ilk başkenti Bursa ile Yenişehir, İznik, Söğüt, Bozüyük gibi erken Osmanlı yerleşim birimlerini belgelerken, bu coğrafyada yaşayan insan gruplarına dair antropolojik bir çalışma olma özelliği de taşıyor.

    Sergi 1886’da II. Abdülhamid’in talimatıyla Yıldız Sarayı Kütüphanesi için hazırlanan bir düzine fotoğraf albümü arasında bulunan ve Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya’nın siyasi ilişkilerinin güçlendiği 19. yüzyıl sonunda, sultan tarafından Alman şansölyesi Bismarck’a armağan edilen üç albümden yola çıkılarak hazırlandı. Ömer Koç’un 2017’de koleksiyonuna kattığı bu üç albüm, Mehmet Emin liderliğinde hem Harbiye’de hem de Mühendishane’de eğitmenlik yapan dönemin önemli fotoğrafçı ve ressamlarından oluşan on kişilik teknik heyet tarafından ortaya çıkarıldı. Esas görevi Osmanlı Beyliği’nin köklendiği topraklara dair detaylı bilgi toplamak olan ekip, sahada meşakkatli ve yoğun bir veri toplama sürecine girişip bu albümleri oluşturmuştu. 

    Sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğduğu coğrafyanın 132 yıl önceki haline tanıklık ediyor.

    Keşif gezisinin düzenlendiği rotaya uygun bir şekilde hazırlanan sergide, bu üç albüm dönemin farklı koleksiyonlarından birçok fotoğraf, video, arşiv belgesi, yazışma ve gezinin resmî sonuç raporuyla destekleniyor. İmparatorluğun o günkü yapısına dair önemli bulgular elde ettiğimiz malzemelerin sunumuyla, ziyaretçiler tarihî bir seyahate çıkıyor.

  • François Georgeon’dan Ramazan tarihi

    Son dönem Osmanlı ve cumhuriyet tarihi alanlarındaki araştırmalarıyla tanınan, Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde (CNRS) uzman tarihçi François Georgeon, İstanbul’da Ramazan üzerine yazdığı kitabından yola çıkarak gündelik hayattaki değişimleri ele alıyor. Georgeon, 20. yüzyıl başlarına kadar çokdinli bir topluma ev sahipliği yapan İstanbul’da sosyalleşme biçimleri, toplumsal eğlence ve alışkanlıkları, gösteriler, gece hayatı, siyasal merasimler, gayrimüslimlerin ve kadınların ay boyunca kamusal alandaki konumları gibi konulardan hareketle Ramazan ayının İstanbul’daki evrimine mercek tutuyor. Uzman tarihçinin cumhuriyetin kuruluşuna kadar getirdiği sürecin devamını, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, IFEA’nın eski yöneticisi, araştırmacı Jean-François Pérouse günümüz İstanbul’uyla ilişkilendirerek anlatıyor.

    İstanbul’un ardından Ankara’da konferanslarına devam edecek François Georgeon, buradaki sunumunda Osmanlı İmparatorluğu ve daha sonra cumhuriyetin modernleşme, Batılılaşma ve sekülarizm konularında gerçekleştirdikleri köklü reformların İslâm’ın kutsal ayına nasıl yansıdığını ele alacak. Ramazan ayının 18. ve 20. yüzyıllar arasındaki sosyal ve politik boyutlarını ele alan konferans Fransızca gerçekleştirilecek ve Türkçe simültane tercüme yapılacak.

    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İstanbul’da Ramazan
    4 Haziran, 19.00
    Fransız Kültür Merkezi, İstanbul Ramazan: Toplum ve Politika
    13 Haziran, 19.00
    Fransız Kültür Merkezi, Ankara
    (ifturquie.org).

  • 200 fotoğrafla dört eski Osmanlı şehri

    200 fotoğrafla dört eski Osmanlı şehri

    İmparatorluğun yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve Yugoslavya Krallığı’ndaki dört büyük şehre ait basın fotoğrafları, iki yeni devletin de ulus-devletleşme sürecinde yaşadığı toplumsal ve kentsel değişimleri yansıtıyor.

    Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması, imparatorluğun 600 yıl boyunca hüküm sürdüğü yerlerde, özellikle büyük şehirlerde köklü değişimlere yol açmıştı. 1920’li ve 1930’lu yıllarda Türkiye’den Cumhuriyet ve Akşam, Belgrad’dan Politika ve Vreme gazeteleri muhabirlerinin Ankara, Belgrad, İstanbul ve Saraybosna’da çektiği fotoğraflarda bu şehirlerdeki değişimlerin gündelik yaşama nasıl yansıdığı gösteriliyor. Basel Üniversitesi’nin işbirliğiyle ve İsviçre Ulusal Bilim Vakfı’nın desteğiy-
    le düzenlenen sergide, halkın alışveriş yaptığı, sosyalleştiği yegane kamusal mekanlar olan çarşılar ile asker-sporcu grupların genç uluslarını geçit törenlerinde, yeni açılmış stadyumlarda temsil edişlerine dair fotoğraflara yer veriliyor. “Şehir Merkezi”, “Ulus ve Beden”, “Ulusu Giydirmek”, “Dinlence ve Din”, “Çarşı” başlıkları altında kategorize edilen fotoğraflar bir yandan dört kentin farklılıklarına vurgu yaparken, aslında eski Osmanlı kentlerinin ne kadar benzer yönleri olduğunu da gözler önüne seriyor.

    Osmanlı Sonrasında Devinen Şehirler, 29 Temmuz’a kadar, Yapı Kredi Kültür Sanat, İstanbul, (ykykultur.com).

    Sergide fotoğrafçı Alija M. Akšamija’nın 1939’da Saraybosna’da çektiği “Bašcaršija’da (‘Başçarşı’da’) Boşnak beyler” isimli fotoğrafı. Mehmed A. Akšamija Fotoğraf Koleksiyonu
  • Cazın İstanbul hâli

    Cazın İstanbul hâli

    Bu yıl 25.’si düzenlenecek İstanbul Caz Festivali, çeyrek asırlık ömrüyle dünya ve özellikle Avrupa cazının Türkiye’de tanınmasında önemli bir rol üstlendi. 1994’ten bugüne dünya standartlarında bir caz etkinliği haline gelen festivalin en önemli isimlerinden İKSV Genel Müdürü ve 1994-2002 arasında festivalin direktörlüğünü üstlenen Görgün Taner, yirmi dört yılın kısa hikayesini anlattı.

    Son 25 yılda 700’den fazla konser, 5200’ün üzerinde sanatçı ve 730 bine yakın seyircisiyle Avrupa’nın en canlı ve geniş çerçeveli müzik festivallerinden bir haline gelen İstanbul Caz Festivali, bugü- ne kadar Herbie Hancock, Eric Clapton, Keith Jarrett, Joan Baez gibi efsane sanatçıları Türkiye seyircisiyle buluşturmasının yanısıra birçok yerli ve yabancı sanatçının kariyerlerinde önemli bir basamak oldu. İlk tohumları 1984’te atılan bu festival sadece cazcıları değil, Patti Smith, Bryan Ferry, Marianne Faithfull, Morrissey, Grace Jones gibi rock ve pop yıldızlarını da programlarına dahil etti. “25 yıllık bir festivali ortaya çıkarmanın haklı gururunu yaşıyoruz” diyen İKSV’nin genel müdürü ve 1994-2002 arasında organizasyonun direktörlüğünü üstlenen Görgün Taner’le İstanbul Caz Festivali üzerine konuştuk.

    Caz Festivali’nin ardındaki isim

    İstanbul Caz Festivali’ni uluslararası standartlarda bir etkinliğe dönüşmesinin ardındaki en önemli isim İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, 1994-2002 yılları arasında festivalin direktörlüğünü yapmıştı.

    Caz Festivali nasıl ortaya çıktı ve nasıl bu günlere geldi?

    İstanbul Caz Festivali 1994 senesinde başladı. 1973’te kurulan İstanbul Kültür Sanat Vakfı ilk festivalinden itibaren çok çeşitli disiplinlere yer vermeye ve değişik müzik türlerini festivalde ağırlamaya çalıştı. Caz Festivali’nin ortaya çıkmasında 1984’te Atatürk Kültür Merkezi’ndeki Chick Corea ve Steve Kujala konseri dönüm noktası oldu. 1984 ve 1994 arasında özellikle Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda caz ve rock müziğin önemli isimleri ağırlandı. 1994’te ise bağımsız bir festival olarak 1. İstanbul Caz Festivali gerçekleşti.

    Chick Corea ve Dostları Bud Powell’ı Anma Turnesi Chick Corea ve ekibi, efsanevi caz piyanisti Bud Powell’ı Anma Turnesi kapsamında 1996’da geldikleri 3. İstanbul Caz Festivali’nde Cemal Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde anlamlı bir konser vermişti.

    Festival için Aya İrini, Esma Sultan Yalısı gibi tarihî mekanları seçiyorsunuz…

    25. İstanbul Caz Festivali, 26 Haziran-17 Temmuz, 22 farklı mekan, İstanbul, (caz.iksv.org).

    Festivalin ilk yılında sadece Esma Sultan Yalısı ve Harbiye Açık Hava Tiyatrosu kullanılmıştı. Daha sonraki yıllarda tarihî mekanlardan -mesela Aya İrini gibi- daha çok yararlanıldı. Mekan kullanımı biraz da yapacağınız konserin, sunulan müziğin karakteriyle doğru orantılıdır. Nasıl bir içerik hazırladıysanız onunla uyumlu bir mekan seçmeniz lazım. Yıllar içerisinde festivalde müzik türüne uygun olarak Sepetçi Kasrı, Camialtı Tersanesi gibi çok değişik mekanlar kullanıldı.

    Festivalden birçok efsane ismin yanında sonradan efsaneleşen sanatçıları da tanımış olduk. Biraz bu isimlerden ve onlarla ilgili hikayelerden bahseder misiniz?

    Aslında İstanbul Caz Festivali bir çok sanatçının kariyerinin başlangıç noktalarına şahitlik etti. Mesela bunlardan biri Diana Krall. Sanırım 1994 veya 95 senesiydi. Cemal Reşit Rey’de konser vermişti. İstanbul Caz Festivali daha dünyada kimse tanımazken bu ileride yıldız olacak sanatçıyı İstanbul dinleyicisiyle buluşturmuştur. Yaklaşık 15 yıl sonra yeniden ülkemize gelen sanatçı o konseri unutamadığını söyledi. Tüm bu sanatçılar içinde beni en çok etkileyen, efsane kontrbas sanatçısı Charlie Haden olmuştur. Charlie Haden, daha o günlerden dünyanın gitmekte olduğu yolu görmüş ve kendisi ile uzun konuşmalarımızda endişelerini hep belirtmişti. İnsan üzerine çok düşünen, eşitlik- özgürlük kavramlarını çok önemseyen ve son derece disiplinli bir sanatçıydı. Kimi zaman kontrbası için otelde ayrı oda istemesi, özellikle bizim gibi caz festivali düzenleyen kurumlar arasında hep hoş bir anekdot olarak anlatılır.

    Festivale çağırılacak isimleri nasıl, neye göre belirlediniz, belirliyorsunuz?

    İstanbul Caz Festivali’nde tarihte efsaneleşmiş birçok sanatçı yer aldı. Hem Caz Festivali hem de içinden doğduğu İstanbul Festivali, İstanbul’u müzisyenlerin uğrak noktasına dönüştürmek için çok uzun seneler çaba sarfetti. Bahsedilen bu önemli isimler yıllar süren uğraşlar sonucu İstanbul’da konser verdiler. Bizimle beraber aynı amaç için çalıştığımız birkaç kurum -mesela bunlardan biri Pozitif idi- İstanbul’un önemli sanatçıların rotasına girmesine neden oldu. Bu çaptaki sanatçıların Avrupa’da gerçekleştirecekleri turne programlarının belli bir lojistik sırayla yer alması bunların kentimize gelişini kolaylaştırıyor ama, şunu unutmayalım ki her sanatçı ve grup hem gideceği ülkeyi hem de çalışacağı kurumu ince eliyor sık dokuyor. Bu noktada İKSV ve Caz Festivali markası hep önemli bir referans oldu.

    New York punk’ı caz festivalinde Her yıl festivalde Morrissey, Nick Cave, Grace Jones gibi birçok efsanevi rock ve pop yıldızı da sahne alıyor. Patti Smith, 1999’da düzenlenen 6. Caz Festivali’nde Açık Hava Tiyatrosunda görkemli bir konser vermişti.

    Ahmet Ertegün, Arif Mardin, İlhan Mimaroğlu gibi Türkiye’den çıkmış ve müziğe önemli katkılarda bulunmuş insanlara da yaşam boyu başarı ödülleri takdim ettiniz.

    İstanbul Caz Festivali’nde, yaşam boyu başarı ödülü verilen, yaşamını müziğe adamış insanların listesi oldukça uzun. Hepsi bu ödülü kabul ettikleri için çok sevinçliyiz. Hayatını müziğe ve sanata ayırmış, dünya kültürüne katkıda bulunmuş bu insanları unutmamamız lazım. Biz hafızası çok kuvvetli olan bir toplum değiliz; bu nedenle hem bu ödülü hem de ödül verdiğimiz kişilikleri çok ama çok önemsiyoruz.

    Festivalin “ilk”lerinden biraz bahsedebilir misiniz? Festivalde gerçekleşen ilkler, festivalin gerçekleştirdiği ilkler…

    Aslında İstanbul Caz Festivali bir çok ilki gerçekleştirdi. Örneğin ülkemizde çim alana izleyici alınarak yapılan ilk stadyum konseri 1992’de, o zamanki adıyla İnönü Stadyumu’nda İKSV tarafından gerçekleştirilen Bryan Adams konseridir. Çimlerin üstünü örtmek ve oraya izleyici alabilmek için Yunanistan’daki bir konser düzenleme firması ile işbirliği yapmıştık. Yaklaşık 20.000 kişi konsere gelmişti ve bizim açtığımız bu yolda ilerleyen birçok kuruluş çeşitli sanatçılarla, dünya yıldızları ile stadyum konserleri gerçekleştirdi. Dünyada büyük metropollerde ve önemli kültür kentlerinde görmeye alıştığımız büyük prodüksiyonlar 1990’lı yıllar itibarıyla İstanbul’da da başlamış oldu. İstanbul Caz Festivali ilk caz vapuru konserlerini gerçekleştirdiği gibi birçok değişik mekanı da ilk defa konserler için kullandı.

    Festivaller boyunca yaşanmış en ilginç olaylardan biraz bahsedebilir misiniz?

    Tabii bir çok ilginç olay yaşadık; bir çoğunda güldük, bazılarına üzüldük. Bazıları Türkiye’nin kültür tarihi açısından çok önemliydi. Eskiden üstü kapalı olmayan Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nun sahnesinin üstünün kapatılması için çok uğraştık. Mesela şu anda Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nun sahnesinin üzerindeki çatı bizim girişimimizle, Garanti Bankası’nın desteğiyle yapılmış ve tiyatroya armağan edilmiştir. Bu ve bunun gibi bir çok inisiyatif unutulduğu için arada hatırlatmaya gerek duyuyorum. Özellikle 90’lı yıllarda sanatçılardan ve onlarla sohbetlerden birçok şey öğrendim. Özellikle Bob Dylan’ın ilk geldiği sene, yani bundan 25 sene önce herhangi bir kontrat imzalamadan sadece “sözümü tutmak için geldim” deyişini hiç unutamam.

    Festivale en çok katılımın olduğu sene 2012 olmuş. Ayrıca birçok konserle de en hızlı bilet satışı rekorları kırmışsınız.

    İstanbul Caz Festivali’nin en hızlı tükenen bileti sanırım 1997’deki Eric Clapton, Marcus Miller, David Sanborn gibi isimlerin yer aldığı “Legends 97” projesi oldu. Daha sonraki yıllarda da bir çok konserin biletleri çok hızlı tükendi. 2012 senesi, 40. yılımız oluşu nedeniyle çok özel bir seneydi.

    Festivalin bu yılki teması: Caz ve dahası

    Bu yıl 26 Haziran-17 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek 25. İstanbul Caz Festivali çeyrek asrın hakkını verecek bir programla cazseverlerin karşısında olacak. Festivalin iki ağır topundan Avusturalyalı sanatçı Nick Cave, the Bad Seeds grubuyla 17 yıl sonra tekrar Caz Festivali’ne konuk olurken Led Zeppelin’in efsanevi gitaristi Robert Plant ise The Sensational Space Shifters grubuyla 11 yılın ardından tekrar Cemil Topuzlu Açık Hava sahnesinde festival için konser verecek. Festivalde dikkat çeken isimler arasında caz, hip-hop ve electronica gibi türleri büyük bir marifetle birleştiren Kanadalı grup BadBadNotGood da bulunuyor. Yerli sahneden ise Moğollar grubunun basçısı Taner Öngür 43,75 grubuyla, Erkan Oğur ise Erkan Oğur Quartet ekibiyle öne çıkıyor.

  • Uzay western’inde bir ‘Solo’ kovboy

    Uzay western’inde bir ‘Solo’ kovboy

    25 Mayıs’ta vizyona girecek olan “Solo: Bir Star Wars Hikayesi”, Star Wars evreninin en sevilen karakterlerinden biri olan Han Solo’nun gençliğini anlatıyor. Uzay western’i türündeki film, serinin Rogue One’dan sonraki ikinci yan filmi.

    Geçen yılın Ocak ayında çekimlerine başlanan film, yönetmen değişikliğiyle sekteye uğrasa da 10 ayda tamamlandı. Filmin çıkış tarihi içinse Harrison Ford’un ilk defa Han Solo karakterini canlandırdığı Star Wars orijinal serisinin ilk filmi olan “Bölüm 4: Yeni Bir Umut”un 41. yıldönümü olan 25 Mayıs seçildi. Toplamda 54,5 milyon dolara mal olan film için İngiltere, İtalya ve İspanya’nın Kanarya Adaları’nda çekimler yapıldı. Film, altı filmlik orijinal serinin üstüne geçen yıllarda çekilen iki film ve yan film “Rogue One”dan sonra 10. Star Wars filmi olma özelliğini taşıyor.

    George Lucas, Star Wars için her zaman “Anakin Skywalker’ın hikayesi” demiştir. Daha da ileri gidip seriyi Skywalker ailesini konu alan bir uzay operası olarak tanımlar. Efsanevi serinin yaratıcısı böyle dese de “en sevilen karakterler kimlerdir” diye sorulduğunda Anakin / Vader ve Luke ile kafa kafaya yarışacak, belki de onları “sollayabilecek” başka bir kahramanı vardır Star Wars destanının: Han Solo.

    Uzak galakside geçen tüm zamanların en sevilen bilimkurgu öyküsü en büyük gücünü anlattığı sihirli hikâyeye inanmasından alır. Bütün evreni ve canlıları sarmalayan “güç”ten ve bu “güç”ten faydalanarak galaksideki düzeni sağlayan jedi şövalyelerinden bahseden bu çocuksu masal, seyirciye sanki bir Yunan mitolojisiymiş gibi ciddiyetle aktarılır. İşte Han Solo o ciddiyeti kıran karakterdir; Star Wars’un antitezidir. “Güç”ten bahsederler, Solo “Bütün galaksiyi dolaştım, öyle bir şey görmedim” der. Leia cesur olurlarsa ölüm yıldızını patlatarak imparatoru yenebileceklerini söyler, “Bu cesaret değil, daha çok intihar” der ve parasını alıp kaçar. Luke, aşktan bahseder; Han “Prenses galiba benden hoşlanıyor” diyerek Luke’u sinirlendirir.

    Solo: Bir Star Wars Hikayesi
    Yönetmen: Ron Howard
    Oyuncular: Alden Ehrenreich, Joonas
    Suotamo, Emilia Clarke
    25 Mayıs’tan itibaren

    Peki Han neden bu kadar sevildi? 1977’deki “A New Hope”un sonunda Vader’a çelme taktığı için mi? Bölüm 6’da yanlışlıkla Boba Fett’i Sarlacc çukuruna attığı için mi? Hayır. Han Solo, Anakin’le birlikte Star Wars’ta değişen ve gelişen tek karakterdir. Luke, Leia, hepsi doğuştan idealist devrimciler iken Han öyle olmadığı halde değişir, gelişir, hepsinden daha sağlam bir idealiste, hepsinden daha büyük bir aşığa, daha sıkı bir dosta dönüşür. Luke veya Anakin galaksiye dengeyi getiren jedi ise, insan ruhuna dengeyi getiren kahraman Han Solo’dur.

    Soyadı üstünde, Solo’dur o; uzayın yalnız kovboyudur. Bunu J. J. Abrams çok iyi anlamış, Bölüm 7’de onu Leia ile renkli bir aile hayatının içinde gösterebilecekken gerçekten ait olduğu yere, dipsiz uzayın köhne bir uzay gemisine koymuştu. Bölüm 7, “The Force Awakens” her ne kadar Star Wars hayranlarından negatif puan almış olsa da film Han Solo’nun karakter arkını doğru aktarmış ve nihayete erdirirken de hakkını vermişti. Yalnız ruhlu Solo kötü bir baba olmuş, oğlunun karanlık tarafa geçmesine mani olamamıştır ve sonunda onu kurtarmak için kendini feda etmiştir.

    Harrison Ford’dan Alden Ehrenreich’a

    Aslına bakacak olursanız Harrison Ford da Star Wars setinin Han Solo’sudur. Set marangozu iken Lucas’ın ikinci uzun metrajı “American Graffiti”deki rolüyle kendisini Hollywood’un aranan oyuncuları arasında bulan Ford, hovardalıklarıyla meşhurdur. Bu hovardalıkları işe yaramış, beşinci filmdeki meşhur “I know” (Biliyorum) repliki gibi birçok klasik, Ford’un doğaçlamalarıyla ortaya çıkmıştır. Yine de Ford, Star Wars filmlerini set sırasında aşk yaşadığı Carrie Fisher veya yakın dostu Mark Hamill kadar sahiplenmemiştir. Hatta Lucas’tan Han Solo’yu öldürmesini istemiştir. Bu isteği yıllar sonra Bölüm 7 ile gerçekleşecektir. Tabii bu ölüm galakside derin bir sessizliğe sebep olmuştur. Çünkü çok sevilen bir karakter hiçliğe karışmıştır ve bir jedi şövalyesi olmadığı için “force ghost” (hayalet güç) olarak bile tekrar görünmesi artık mümkün değildir!

    Disney LucasFilm’i satın alır almaz Han Solo’nun gençliğini anlatacak proje için kolları sıvadı. Senaryo, “Empire Strikes Back” ve “Force Awakens”ın senaryosunda imzası olan Lawrence Kasdan ve oğlu Jonathan Kasdan’a emanet edildi. Solo’nun gençliği için 2.500 oyuncu tarandı, bazıları denendi; bir ara rol “Whiplash”te dikkati çeken Miles Tenner’a gider gibi oldu ama, sonunda Han Solo rolü Alden Ehrenreich’a verildi.

    Woody Allen filmi “Mavi Yasemin” ve Coen Kardeşler filmi “Hail, Caesar!”daki performansıyla dikkati çeken 29 yaşındaki Amerikalı oyuncuya Solo’nun meşhur yeleği teslim edildikten sonra yönetmenler seçildi. Lego Movie ile ses getiren Phil Lord ve Christopher Miller ikilisinde karar kılındı. İkili Pinewood Stüdyoları’nda film için çekimler gerçekleştirdiler, fakat Disney bu çekimlerden hiç memnun kalmadı. Filmi komediye dönüştüren ikili, dört buçuk ay sonra kovuldu.

    Yeni yönetmen için gözler Ron Howard’a döndü. Howard, Lucas’ın yakın arkadaşıydı; hatta Lucas 2000’lerin başında ondan “Phantom Menace”ı yönetmesini istemişti. Howard kabul etti ve çekimler neredeyse sıfırdan başladı. Fakat sorunlar bitmemişti. Başdüşmanı canlandıran Michael Kenneth Williams’ın başka bir filme sözü olduğundan çekimlerde daha fazla kalamadı. Yerine Paul Bettany geldi.

    Sıkı dostlar perdeye dönüyor Star Wars serisinin efsaneleşen uzay korsanı Han Solo ve sadık dostu Chewbacca, uzay gemileri “Millenium Falcon”un kokpitinde bir başka hiperuzay seyahatindeler.

    Eski dostlar

    Filmde tek tanıdık sima Han Solo değil. Solo’yla birlikte tabii ekürisi Chewbacca’nın da gençliğini izleyeceğiz. “Yürüyen halı”yı bu defa Peter Mayhew değil, Finlandiyalı aktör ve basketbol oyuncusu Joonas Viljami Suotamo canlandıracak. Bununla birlikte en çok merak edilen karakter Lando Calrissian. Bu rolde Donald Glover’ı izleyeceğiz ve büyük ihtimalle filmin bir bölümünde Han Solo’nun Lando’dan Millenium Falcon’u nasıl aldığını öğreneceğiz.

    Son Star Wars filmlerinden alışık olduğumuz üzere filmin güçlü kadın kahramanı Qi’ra rolünde ise “Game of Thrones”un ejderha terbiyecisi Emilia Clarke var. Filmde Han’ın mentorü Tobias Beckett rolünde ise Woody Harrelson’ı göreceğiz. Tabii bunların yanısıra henüz açıklanmayan, sürpriz olarak saklanan karakterler perdede görünecek. Çeşitli duyumlara göre tıpkı Rogue One’da olduğu gibi Darth Vader da filmde arzı endam edecek. Asıl merak edilenler ise Boba Fett ve Greedo. “A New Hope”ta Han Solo ve Greedo’nun husumetinin geçmişe dayandığı hissettiriliyordu. Boba Fett ise özlenen bir diğer kahraman.

    Eski dostlar diyerek sadece Chewbacca, Lando ve Solo kastedilemez. Bu karakterler bütün Star Wars hayranlarının eski dostları. Şüphesiz onları bu yan filmlerde genç halleriyle izlemek bambaşka bir heyecan. “The Last Jedi”daki bazı uçuk senaryo tercihleri, sevenlerini Star Wars’tan soğutmuştu. Fakat izleyici Kasdan’ların senaryosunu yazdığı, Ron Howard’ın çektiği bu filmin tıpkı “Rogue One” gibi Star Wars aşklarını yenileyeceğinden umutlu. Han Solo “güç”e inanmaz ama yine de güç Solo’yla olsun! Çünkü Star Wars onsuz olmaz.

  • Film festivalinde yine ustaların tarihi var

    Film festivalinde yine ustaların tarihi var

    İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın 100. yaşı Türkiye’den usta yönetmenler ve sinemaseverler tarafından kutlanıyor. Festivalde üç büyük isim, sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, yazar Yaşar Kemal ve sinemacı Duygu Sağıroğlu belgeselleriyle anılıyor, anlatılıyor. 

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen Türkiye’nin en büyük uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, Nisan’da 37. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Bu yıl 6-17 Nisan tarihlerinde düzenlenen festivalde yerli ve yabancı 198 uzun metrajlı ve 12 kısa film etkinlik programında yer alıyor. Festivalde filmlerin yanısıra Türkiye ve dünya sinemasının usta sinemacılarıyla söyleşiler de gerçekleştiriliyor. Ayrıca festival kapsamında 13. kez düzlenen “Köprüde Buluşmalar” ortak yapım platformu sayesinde Türkiye’den ve komşu ülkelerden yapımcı, yönetmen ve senaristlerle, uluslararası sinema profesyonelleri bir araya geliyor. 

    Farklı kategorileriyle zengin bir içeriğe sahip olan festival programında Türkiye tarihinin en değerli ve en önemli isimlerinden üç çınarın portrelerini anlatan üç farklı belgesel özel gösterimlerle festival izleyicisiyle buluşuyor. Bu kapsamda dünyanın en önemli sümerologlarından 104 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ, yönetmen, sanat yönetmeni, senarist ve eğitimci Duygu Sağıroğlu ve dünyaca ünlü yazar Yaşar Kemal’in hayatlarını anlatan belgeseller gösterilecek. 

    Festivalin dikkati çeken kategorilerinden bir tanesi de Bergman’ın doğumunun 100. yılı için hazırlanan özel bölüm. 1944’ten 2003’e kadar uzanan 59 yıllık sinemacılık kariyerinde 45 uzun metraj ve 170’in üzerinde tiyatro oyunu yöneten, ayrıca birçok senaryoya imzasını atan İsveçli yönetmen, çağdaş sinemanın önde gelen ustalarındandı. Aile, ölüm, inanç gibi yaşamın en temel ve üzerinde en çok düşünülen konularını filmlerinde işleyen yönetmen, bu yıl festivalde kendisine ayrılan “Bergman 100 yaşında” özel bölümüyle anılıyor. Türkiye’den 10 yönetmen, Bergman’ın kendilerini en çok etkileyen filmlerini seçti. Yönetmenler kariyerlerini ve sinemasal yaklaşımlarını etkileyen bu filmlerin İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimlerini bizzat sunacaklar. Reha Erdem “Sessizlik”i, Yeşim Ustaoğlu “Güz Sonatı”nı, Semih Kaplanoğlu ise “Kış Işığı”nı anlatacak. 

    Festivalde Bergman’ın 100. yaşı anısına Türkiye’den 10 yönetmen usta sinemacının 10 filminin özel gösteriminde filmleri anlatıyor. 
  • Kanla yıkanarak ‘beyaz’laşan Amerika

    Kanla yıkanarak ‘beyaz’laşan Amerika

    Bu ay vizyona girecek olan “Vahşiler” (Hostiles) filmi, ABD’de bütün 19. yüzyıl boyunca süren beyaz-yerli mücadelesinin vahşetini ve insanlarda bıraktığı kapanması zor yaraları ele alıyor. Bütün bu yılların insanları nasıl mahvettiği, belli bir “vahşet eşitliği” içinde beyazperdeye yansıtılmaya çalışılıyor.

    İngiliz yazar D. H. Lawrence, 1923’te basılan klasik Amerikan edebiyatı üzerine denemelerinde şöyle diyordu: “Asıl beyaz Amerika efsanesi buradadır. Bütün diğer şeyler, sevgi, demokrasi, şehvet karşısında bocalama, sadece bir çeşit yan üründür. Amerikan ruhunun özü serttir, (dünyadan) yalıtılmıştır, zorluklara karşı dayanıklıdır ve bir katildir. Henüz hiçbir erime belirtisi göstermemiştir”. 

    Aynı paragraf, “Hostiles” (Vahşiler) filminin açılış cümlelerini de oluşturuyor. Film, ABD’de son Kızılderili ayaklanmalarının bastırılmasından birkaç yıl sonra, beyazlarla yerliler arasındaki ilişkileri de özetliyor. Bütün 19. yüzyıl boyunca beyaz sömürgeciler, kıtanın doğusundan batısına doğru ilerledikçe, yerli uluslarını ve kabilelerini adım adım önlerine kattılar; sonunda bütün topraklara el koydular ve onları rezervasyon bölgelerine kapattılar. Bu süreç büyük bir kargaşa ve vahşetle tamamlandı; geriye de western edebiyatını ve sinemasını bıraktı. 

    Filmde Cheyenne kabilesi reisi Sarı Şahin’i Wes Studi, Yüzbaşı Joseph J. Blocker’ı Christian Bale, Rosalie Quaid’i Rosamund Pike oynuyor.

    Filmin başlığında Türkçe’ye “vahşi” diye çevrilen, “yabancı, saldırgan” ve askerî dilde “düşman” gibi anlamlar da taşıyan “hostile” kelimesinin bu süreçte özel bir anlamı vardı. Kongre’nin kabul ettiği ABD Medenileştirme Yönetmelikleri’ne (U.S. Civilization Regulations) göre, “hostile” resmî bir terimdi. İlk olarak 1880’de kabul edilen, 1884, 1894 ve 1904’te değiştirilen ve 1936’ya kadar yürürlükte kalan bu yönetmelikler, yerli dinlerini ve dinsel törenlerini, gelenek ve göreneklerini yasaklıyordu. Elbette sahada yönetmelik o kadar esnetilerek uygulanıyordu ki, “hostile” olarak damgalanmak, ölüme mahkum edilmek demekti. 

    Özellikle yerlilerin dinsel inançları, beyazlara son derece yabancı geliyordu. Dinsel ritüeller dansla yapıldığından, beyazlar için her türlü dans vahşi ve şiddet dolu bir ayaklanmanın ön hazırlığıydı. ABD’li beyazların bu tepkisi, aynı dönemde herhangi bir Berberî veya Bedevî aşiretinin veya herhangi bir Afrika kabilesinin yaptığı her dansı, söylediği her şarkıyı “savaş dansı, savaş çığlıkları” diye aktaran Avrupalı seyyahlardan farksızdı. 

    Filmde anlatılan olaylar başlamadan az önce, 1880’lerin sonunda Amerikalı yerliler arasında, beyaz adamların topraklarından uzaklaştırılabileceği, beyazların yokettiği buffalo sürülerine yeniden kavuşabilecekleri umuduyla “Hayalet Dansı” adlı yeni bir dinî ritüel ortaya çıktı. Bu dans da “ABD Medenileştirme Yönetmelikleri”ne göre bir ayaklanma anlamına geliyordu. Sonunda “Büyük Ayak” ve “Oturan Boğa” adlı reislerin önderlik ettikleri “Hayalet Dansı” töreni, 1890’da Güney Dakota’da Wounded Knee (Yaralı Diz) adlı bölgede, ABD süvari birlikleriyle yerliler arasındaki çarpışmaya kadar uzandı. Aralarında 44 kadın ve 16 çocuğun da bulunduğu 144 yerli öldürüldü. 

    Scott Cooper’dan modern bir Western İlk filmi Çılgın Kalp (Crazy Heart) ile Amerikan kırsalına ilgisinin ipuçlarını veren yönetmenin son filmi Vahşiler (Hostiles), eski Western filmlerine modern bir bakış getiriyor.

    Filmin iki kahramanı, yani yıllarını yerli ayaklanmalarını bastırarak geçirmiş süvari subayı Yüzbaşı Joseph J. Blocker (Christian Bale) ve bir Cheyenne kabilesi reisi olan Sarı Şahin (Wes Studi), bu efsanevi savaş/ katliamda karşı karşıya gelmiş iki düşmanı temsil ediyor. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, New Mexico’daki bir Amerikan kalesine hapsedilmiş olan Sarı Şahin ve ailesinin, kabilesinin bulunduğu binlerce kilometre ötede, kuzeybatıdaki Montana’ya gönderilmesine karar veriliyor; ona eşlik etmek de Yüzbaşı Blocker ve adamlarına düşüyor. Film, yıllarca sürmüş savaş, ayaklanma, katliam ve çeşitli vahşi olaylardan sonra bitap düşmüş, “travma sonrası stres sendromu”na yakalanmış bir dizi beyaz ve yerlinin birbirine surat asarak, zaman zaman yumuşayarak, çeşitli şiddet dolu olaylarla başederek ABD’nin güneyinden kuzeyine yaptığı bu uzun yolculuğu anlatıyor. Bu arada yüzbaşının acımasızca kaçmaya çalışan bir Apache ailesini, bir Cherokee savaşçı grubunun da bir beyaz aileyi nasıl yokettiği gösterilerek, bütün bu yılların insanları nasıl mahvettiği belli bir “vahşet eşitliği” içinde yansıtılmaya çalışılıyor.

    O sırada Kuzey Amerika’nın batısında olan biten bu olayların dünyanın geri kalanından sanıldığı kadar kopuk ve farklı olmadığını da hatırlatmakta yarar var. Afrika’yı paylaşmak üzere Avrupalı güçlerin 1884’te Berlin’de yaptığı konferanstan 1914’te 1. Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar geçen döneme “Afrika Kapışması” veya “Afrika’ya Hücum” dönemi denir. Bu dönemde Afrika kıtasında aynen ABD’deki gibi toprak edinme dürtüsünü örten “medenileştirme” bayrağının arkasında, “vahşi” kabilelere yönelik çok benzer bir sindirme, asimilasyon, sürme ve gerektiğinde imha savaşı yapılmıştı. Amerikalıların “Batı’ya Hücumu” ile Avrupalıların “Afrika’ya Hücumu” arasında uygulanan yöntemler, yaşanan trajediler ve “medenileri” de “vahşileri” de derinden etkileyen, izleri kolay kolay kapanmayan travmalar açısından fazla fark yoktu.

  • ‘WE WILL NEVER SURRENDER’

    Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.

    İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Alman­ya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkla­rı Dunkerk’te bırakılmış, Hit­ler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak da­racık Manş Kanalı ve donan­ma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşıların­da tam donanımlı tek bir bir­lik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komu­tasındaki 3. Tümen.

    20 tümenden fazlasına yete­cek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılma­sı olanaksızdı. İstila paniği içeri­sinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedek­ler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabri­kalarını ele geçirirken, İngilte­re’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyeti­ni tanıyacak bir antlaşma yap­malarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünü­yordu.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Do­ver limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalaba­lıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazete­ler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Du­rumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı du­yuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerin­de ne yaparlar acaba?”

    Aynı gece Churchill odasın­da dönüp dolaşıyor, ulusa erte­si gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaş­lar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanı­mız tükenmeyecek, yenilmeye­ceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, deniz­lerde ve okyanuslarda savaşa­cağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokak­larda savaşacağız, teperlerde sa­vaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.

    Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlan­dı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyor­lardı ama istila kısa sürede ger­çekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelan­da’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevki­ni hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatama­mıştı. Dominyonların yurttaş­ları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da is­tekli değildi.

    İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon ba­kanlığı geniş bir araştırma yap­tırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlı­lığına rağmen, halkın sadece ya­rısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hit­ler’i tek başına yenmesi olanak­sız olduğuna göre, teslimiyet de­ğil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gel­mişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlaya­cak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.

    Hitler birkaç hafta İngilizle­rin teslim olmalarını bekledik­ten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyor­du. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırla­dıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını im­zalattıktan sonra İngiltere’ye ya­kın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftala­rı oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirleri­ni geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artır­mak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Ye­rel Savunma Gönüllüleri teşki­latı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye baş­lamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebile­cekti. Bunlara, çoğu sopa taşı­dıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.

    Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazır­lıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovak­ya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hü­kümetin de o yöndeki propagan­dasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bah­çelerine inecekmiş gibi bir bek­lenti içerisinde geçirdi.

    Bu psikolojik ortamda parla­mento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetki­ler verdi. Görevliler her eve gi­rebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüp­he üzerine tutuklama yapabile­ceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler ya­saklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün ça­lıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak haya­tı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalış­ma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmış­tı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatleri­nin üretimi ciddi şekilde düşür­düğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).

    1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londra­lı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebi­lir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içer­lere doğru sayısız beton mev­zi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu diren­me eğilimi, Fransa’daki teslimi­yetçilikle tam bir tezat oluştur­maktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebele­ri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngi­liz-Fransız ilişkilerine değinme­miz yerinde olacaktır.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.

    1940 Haziran’ının ilk gün­lerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ül­kenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanma­sının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını gönderme­di, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.

    Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlik­te savaşa devam umudunu yi­tiren İngilizler Oran yakınla­rında Mers El Kebir’de bulu­nan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolla­dılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile en­terne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayipler­deki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içe­risinde kendilerini batırabilir­lerdi. Fransızlar hepsini redde­dince ateş açıp bazı Fransız ge­milerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasın­daki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akde­niz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssü­ne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.

    Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi tes­lime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazır­lanmaya başlanan “Deniz Asla­nı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlan­dı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filo­ları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.

    3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalar­da Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sı­rada Stuka pike yer destek uçak­larının burada işe yaramadığı­nı ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Ad­lertag) Alman yüksek komu­ta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kı­yıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapa­biliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.

    Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğu­na uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akın­lar seyrekleşti ve 1941 baharın­da filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldık­ça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundu­lar. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüş­tü. Gerçekte İngilizler 915, Al­manlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hep­sinde mertebe aşağı yukarı ay­nıdır). İngiliz havacıları Alman­ları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük za­rar görmüştü.

    Londralılar “blitz” adı ver­dikleri bombardıman günlerin­de ya metro istasyonlarında ya­şıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara ini­yorlardı. Gece bombardımanla­rında sirenler, ışıldaklar, uçak­savarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umut­suz çalışması ve yangınlara rağ­men bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştı­lar. Gündüz ise kimileri dışarı­ya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.

    Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eser­ler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kal­dı ve kentin her yerine su depo­ları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alı­nan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentleri­ni yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Alman­ların direniş azmini yıkamaya­caklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gös­teren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.

    WE WILL NEVER SURRENDER

    Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge ken­ti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Lond­ra’nın acıları İngiltere’nin kur­tuluşu anlamına geliyordu; şöy­le ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İn­giliz Bombardıman Komutanlı­ğı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlı­ğı’nın (Fighter Command) ne­fes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.

    Bombaların altındaki İngil­tere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Alman­ya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalış­maya girdiler. ABD’yi savaşa de­vam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim ant­laşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyor­lardı. ABD’deki propaganda iş­lerini yönetmek üzere eski sa­vaş kahramanı, Kanada doğum­lu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat büroları­nın başına getirdiler. Gösterme­lik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Alman­ları gözden düşürmek, izolasyo­nist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesi­ni korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapma­ya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Al­man haritası verip, bunu onla­rın Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakı­şıyla ilgili kamuoyu araştırma­larını etkilemeye çaba göster­mişti. Ayrıca Almanların Avru­pa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el al­tından basına dağıtıp yayımlan­masını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği ol­madan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.

    Savaşın ikinci yılına girer­ken İngiltere büyük bir mali sı­kıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bi­le haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltı­yor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamı­yordu. Alman işgaline giren ül­kelerin gemilerinin bir kısmı­nın İngiliz donanmasına ve ti­caret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm de­ğildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy ko­rumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin At­lantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklin­de aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kul­lanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak kon­voy refakatçılarına üs olanakla­rı sağlandı.

    Nihayet 1941 Mart’ında Ro­osevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal et­me, ödünç verme, transfer, ki­ralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngilte­re’ye ve sonra da Rusya’ya gön­derdi.

    Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifa­kı yenilemesinden korkuyor­du. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Mo­lotov antlaşması sayesinde baş­lamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaş­ma hırsıyla Hitler’in saldırgan­lığını mümkün kılmıştı. Sonba­hardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.

    Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatış­tırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteği­ne yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile iliş­kilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendir­di. Sonuçta, Almanya 1941 yılı­nın 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere kar­şısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fran­sa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rus­ya’da cereyan edecek, Anglo-A­merikan güçleri mihver ordula­rıyla Kuzey Afrika ve Doğu Ak­deniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.

    EN KRİTİK YIL: 1940

    ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…

    KEREM YALÇINER

    Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. An­thony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresi­zliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Mu­hafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluş­turan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleye­ceği düşünülen Winston Churchill’dir.

    WE WILL NEVER SURRENDER
    EN KARANLIK SAAT
    Yön.: John Wright
    Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James
    2 Şubat’tan itibaren

    Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzeri­ne çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.

    Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yo­rulmak bilmez sekreteri Elizabeth Lay­ton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, so­kaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.

    Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parla­mentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatan­daşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.

  • Agatha Christie’nin ölümsüz eseri sahnede

    Şark Ekspresi, 43 sene sonra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi, sevdiğimiz oyuncularla tekrar izlemeye değer.

    Polisiye edebiyatın krali­çesi Agatha Christie için kocası Max Mallowan, “Kitaplarının sinemaya uyar­lanmasından hiç hoşlanmaz­dı” demiş. Torunu James Pric­hard da, “Karakterlerin kitabın kapağına çizilmelerinden bile hazzetmezdi” diyerek arttır­mış. Uyarlamasından memnun kaldığı bilinen tek film, 1974’te Sidney Lumet’nin çektiği Şark Ekspresinde Cinayet (Murder in the Orient Express). O ka­dar ki, medyadan uzak yaşama­yı tercih eden Christie filmin galasında halkın önüne çıkma­yı kabul etmiş. Bu da son çıkışı olmuş.

    1920-1976 arasında 66 kitap yazan ve kitapları 45 dile çev­rilen Christie, iki milyarın üze­rinde bir rakamla tarihin en çok okunan yazarı durumunda. Sa­dece İngiltere’de kitaplarından uyarlanan 23 film, onlarca dizi ve animasyon bulunuyor. Bun­ların arasında en ünlüsü şüp­hesiz 1934’te yayımlanan Şark Ekspresinde Cinayet. Hikayeye ilham veren, dönemin en önem­li hadiselerinden biriydi: Birkaç ay önce ABD’li havacı Charles Lindbergh’in 20 aylık oğlu beşi­ğinden kaçırılarak öldürülmüş ve tarihe “yüzyılın davası” ola­rak geçmişti. Usta yazar Chris­tie, bu olayı hikayenin merke­zine koymuş ve buna bağlanan diğer hadiseleri dantel gibi iş­lemişti.

    Pala bıyıklı Poirot Agatha Christie’nin ünlü eserinden uyarlanan filmde Dedektif Poirot’yu aynı zamanda yönetmen Kenneth Branagh canlandırıyor.

    Belçikalı dedektif Hercule Poirot’nun, kara saplanan tren­deki cinayeti ustaca çözdüğü hikayenin bir diğer önemli ay­rıntısı da, olayların Paris-İs­tanbul hattında çalışan tarihî tren Orient Express’te geçmesi. Agatha Christie, 1977’de yayım­lanan otobiyografisinde, 1928 sonbaharında, yani 11 gün or­tadan kayboluşunun yarattığı skandaldan bir yıl sonra Orient Express gezisine çıkmış. Tren­de Hollandalı bir mühendisle tanıştığını anlatıyor. Mühen­dis ona “Tokatlıyan Oteli çok iyidir, orada güvende olacaksı­nız” demiş ve Agatha Christie sanılanın aksine Pera Palas’ta değil, Tokatlıyan Oteli’nde kal­mış. Hatta Şark Ekspresinde Cinayet’te dedektif Hercule Po­iret’nun da aynı otelde kaldığını yazıyor.

    Agatha Christie, daha son­raları Orient Express’le yine se­yahat etmiş elbette. Vagonlarını dönemin en ünlü desinatör, mi­mar ve sanatçılarının süslediği Orient Express raylar üzerinde giden bir saraydı adeta. Gra­ham Greene’in İstanbul Treni (Stamboul Train, 1932)’nden Ian Fleming’in meşhur Bond macerası Rusya’dan Sevgilerle (From Russia with Love, 1957) kitabına dek birçok edebiyatçı­ya, sanatçıya, sinemacıya ilham vermişti.

    Eski Poirot’lardan
    1974 yapımı ilk filmde, A. Christie tarafından yeterince zarif bulunmayan bıyığıyla Poirot rolündeki Albert Finney.

    12 Öfkeli Adam (12 Angry Men, 1957), Köpeklerin Gü­nü (Dog Day Afternoon, 1975) gibi önemli filmler yapmış olan Sidney Lumet de, Lauren Bacall, Sean Connery, Ingrid Bergman, Anthony Perkins, Vanessa Redgrave, Michael York gibi isimlerden oluşan dev bir kadro ile kitabı 1974’te sinemaya uyarlamıştı. Filmin dedektifi Albert Finney adı en az bilinen Poiret olarak tari­he geçse de film çok beğenil­miş, Ingrid Bergman “Gre­ta” rolüyle üçüncü Oscar’ı­nı kucaklamıştı. Filmden çok memnun kalan Agatha Chris­tie, sadece Poirot’nun bıyığını beğenmediğini söyleyecekti: “Poirot’nun bıyığının İngilte­re’deki en zarif bıyık olduğunu yazmadım mı ben? Filmdeki ne o halde?” Sevgili Bayan Ch­ristie bunu yazarken 2017 mo­del Poirot’dan habersizdi.

    Şark Ekspresi, 43 sene son­ra yine dev bir prodüksiyon ve dev bir bıyıkla yola çıktı. Sha­kespeare uyarlamalarıyla meş­hur İngiliz oyuncu ve yönetmen Kenneth Branagh filmi hem yö­netiyor hem de Poirot’yu oynu­yor. Michelle Pfeiffer, Penelope Cruz, Johnny Depp, Judi Den­ch, Willem Dafoe, Derek Jacobi gibi isimlerin yer aldığı kadro, bıyığın gölgesinden fırsat bu­lursa, olağanüstü bir iş çıkara­caktır. Çok önemli bir özelliği “Katil kim acaba?” sorusu olan bir hikayenin, bu kadar okunup izlendikten sonra aynı heyecanı vermesi pek olası değil elbette, ama yine de, bir kış gecesi ka­ra saplanıp kalmış muhteşem bir trende, Orient Express’in o masal gibi vagonlarında geçen gizemli bir hikayeyi sevdiği­miz oyuncularla tekrar izleme­ye değer.

  • Çavdar tarlasında tepişen saygısızlar

    Çavdar tarlasında tepişen saygısızlar

    J.D. Salinger’ın gençliğini, II. Dünya Savaşı’nın hayatındaki yerini ve aşklarını anlatan biyografisi ilk kez beyazperdede. Yazar, yaşamında kitaplarını sinemadan uzak tutmuş, kendini kameralardan saklamış, Holywood’u sevmediğini birçok yerde dile getirmişti.

    Çavdar Tarlasındaki Asi, Yön.: Danny Strong; Oyn.: Nicholas Hoult, Kevin Spacey, Zoey Deutch; 6 Ekim’den itibaren

    ABD’li münzevi yazar Jerome David Salin ger ünlü kitabı Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı (Catcher in the Rye, 1951) yazdığında 32 yaşındaydı; yayımlanan ilk ve son romanı da bu oldu. Bir de, çoğu Glass ailesine dair birkaç öykü kitabı. Savaşın ve ölümün içinde olmanın üzerinde yarattığı etkiyi en iyi hissettiğimiz Esmé için – Sevgi ve Yoksunlukla (For Esmé – With Love and Squalor, 1950) bunlardan biri. Sinemaya uyarlanmanın eşiğinden dönen bu öykü, Salinger’ın yazarlık kariyeri açısından da bir dönüm noktası.

    120 milyondan fazla satan, yasaklanan, sansürlenen, yine de edebiyat dünyasının kült romanlarından sayılan Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın film haklarını Billy Wilder’dan Jerry Lewis’a ve hatta Steven Spielberg’e kadar pek çok kişi almak istese de Salinger hep aynı cevabı vermiş: “Holden bundan pek hoşlanmazdı”. İşte bu cevap, Hollywood’dan uzak duran Salinger’ın sinemadan nefret ettiğine dair bir yargı oluşturdu. “Biz roman uyarlamalarından harikalar yaratıyoruz, üstüne para ödüyoruz” benzeri bir küstahlığa sahip olan Hollywood için bu elbette alışılmadık bir durumdu. Oysaki Salinger gerçekten de başkarakteri Holden Caulfield’a dair doğru bir şey söylüyordu. “Hayatta nefret ettiğim bir şey varsa o da filmlerdir,” diyordu Holden. “Bana onlardan söz etmeyin”.

    Salinger ise, evinde 16-mm projektörüyle Capra’nın Gaib Ufuklar’ından (Lost Horizon, 1937) Hitchcock’un Kaybolan Kadın’ına (The Lady Vanishes, 1938) kadar birçok filmi seyretmekten zevk alan, fakat zamanında haklarını sattığı Sarsak Dayı adlı öyküsünü akıl almaz bir aşk paçavrasına çeviren film endüstrisinden hareketle Hollywood’dan hazzetmiyordu ve ölene dek de kitaplarının haklarını vermedi.

    Salinger’ın gençliğini, II. Dünya Savaşı’nın hayatındaki yerini ve aşklarını anlatan biyografisi Çavdar Tarlasındaki Asi (Rebel in the Rye) ilk kez beyazperdede. Her ne kadar Kevin Spacey önemli rollerden birinde yer alsa da, ödüllü aktör, taze yönetmen Danny Strong ‘saygıyla’ çektim dese de, film J.D. Salinger’a mezarında ters takla attıracak kadar klişeyle dolu. Bu kadar konu varken, kendini kameralardan saklayan, kitaplarını sinemadan uzak tutan bir yazarı uluorta mıncıklamanın nedeni ancak intikam olabilir diye düşünüyor insan.

    Filmin bir karesinde Kevin Spacey (Whit Burnett) ve Nicholas Hoult (J.D. Salinger) birlikte.