İstanbul Film Festivali bu yıl 5-16 Nisan tarihleri arasında yapılacak. 12 gün boyunca 19 bölümde 45 ülkeden 187 yönetmenin 186 filminin gösterileceği festival için biletler 23 Mart Cumartesi günü satışa çıktı. Festivalde yer alacak 18 film, özellikle yakın tarihte yaşanmış hadiselerden yola çıkıyor.
Kırmızı
Yönetmen: Benjamin Naishtat Oyuncular:Dario Grandinetti, Alfredo Castro
Film, 1970’li yılların Arjantin’inde geçiyor. Toplumsal ortamın çalkantılı ve karanlık olduğu yıllarda bir kasabada avukatlık yapan Claudio’ya tuhaf bir yabancının hakaret etmesiyle başlayan film, giderek bir suç hikayesine dönüşüyor.
Vietminh savaşçılarının Çinhindi’ne düzenlediği ve binlerce sivilin öldürüldüğü saldırılar sonrasında bir Fransız askerinin yaşadıklarını konu edinen savaş filmi. Ancak ne savaş ne de plan, ailesinin intikamını almak için orduya katılan Robert’in beklediği gibi gitmiyor…
ABD’nin Aralık 1989’da Panama’yı işgali sırasında hayatını kaybeden İspanyol foto muhabiri Juantxu Rodriguez’in hayaletinin geri dönmesini işleyen filmde, arşiv görüntüleri ve işgal sırasındaki olayların yeniden yaratıldığı kurmaca sahneler esası oluşturuyor.
Hayatta Bir Gün Daha
Yönetmen: Raúl De La Fuente, Damian Nenow Ses: Miroslaw Haniszewski, Vergil J. Smith
Angola’da patlayan kanlı içsavaşı izlemek üzere 1970’lerde bu ülkeye giden Polonyalı idealist gazeteci Ryszard Kapuscinski’nin yaşadıklarını beyazperdeye aktaran animasyon film, savaşın korkunç gerçekliğini, çaresizliği ve acımasızlığı birinci elden deneyimleyen Kapuscinski’nin tanıklıklarına dayanıyor.
Polonya-İspanya-Almanya- Macaristan ortak yapımı Hayattan Bir Gün Daha.
Şehitler
Yönetmen: Köken Ergun
Çanakkale’de iki yıl boyunca şehitlik turlarına katılan Köken Ergun, tur rehberlerinin anlatımlarını, seyircilerin tepkilerini, devlet kurumları tarafından düzenlenen tiyatro temsillerini kaydetti ve katılımcılarla yaptığı röportajları film haline getirdi.
Çanakkale gezi turlarını konu alan Şehitler filmi.
Pantolon
Yönetmen: Tahsin Özmen Oyuncular:Suat Usta, A. Kadir Aslan
Film, Kıyafet İnkılabı’ndan sonra Anadolu’da yoksulluk içindeki bir köyde geçiyor. Şehre gitmek için uygun kıyafeti olmayan Dilo, köy öğretmeninin elbiselerini çalıyor…
Film, Yunanistan’da mübadele sonrası Atina’ya göç eden İstanbullu Rumlar tarafından 1924’te kurulan AEK’nın basketbol takımını, 4 Nisan 1968’de yüzbin kişinin izlediği bir maçta Slavia Praha’yı yenerek Avrupa şampiyonu olmasını anlatıyor.
Peterloo
Yönetmen: Mike Leigh Oyuncular: Rory Kinnear, Maxine Peake, Pearce Quigley
Mike Leigh’in Venedik’te Altın Aslan ödülü için yarışan yeni filmi tarihin karanlık sayfalarından birini aralıyor ve 1819’da Manchester’da gerçekleşen Peterloo Katliamı’na doğru giden süreci işliyor.
1819’da Manchester’da yaşanan Peterloo Katliamı’nı işleyen Peterloo.
Faili Meçhul
Yönetmen: Mads Brügger Kurgu: Nicolas Nørgaard Staffolani
Belgesel 1961’de, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjold’un uçağının düşmesi sonucu ölümünün ardındaki sır perdesini aralamaya çalışıyor.
Diğerlerinin Sessizliği
Yönetmen: Almudena Carracedo, Robert Bahar Kurgu: Kim Roberts, Ricardo Acosta
Yürütücü yapımcıları arasında Pedro Almodóvar’ın da yer aldığı belgesel, “Arjantin Davası”nı konu alıyor. Franco döneminde işkence gören, bebekleri devlet eliyle çalınan ya da yakınları öldürülüp toplu mezarlara gömülen mağdurlar, kendi ülkelerinde açamadıkları davayı Arjantin’de açarak haklarını arıyorlar.
Gorbaçov’la Görüşme
Yönetmen: Werner Herzog, André Singer
Sovyetler Birliği’nin 87 yaşındaki eski başkanı Mihail Gorbaçov ile yapılan üç görüşme üzerine kurulu belgesel, nükleer silahsızlanmadan Almanya’nın birleşmesine, 20. yüzyılın en önemli bazı olaylarına ışık tutuyor.
El Pepe, Yüce Bir Yaşam
Yönetmen: Emir Kusturica
Film, görevde olduğu yıllarda başkanlık sarayı yerine kendi evinde yaşaması, eski şahsi arabasını kullanmaya devam etmesi, toplantılara terlikle katılması gibi mütevazı duruşuyla tanınan, 2010-15 yılları arasında Uruguay’ın devlet başkanlığını yürütmüş olan “El Pepe” lakaplı José Mujica ile yapılan sohbetlere dayanıyor.
Santiago, İtalya
Yönetmen: Nanni Moretti Kurgu: Clelio Benevento
1973’te Salvador Allende’ye karşı gerçekleştirilen askerî darbede Santiago’daki İtalyan büyükelçiliğinin nasıl Şilili muhalifler için bir sığınak hâline geldiği anlatılılyor. Filmde büyükelçilik çalışanları, göçmen muhalifler ve darbecilerle yapılan röportajlar, yeniden canlandırma sahneleri ve arşiv görüntüleri kullanılmış.
Dağ
Yönetmen: Rick Alverson Oyuncular: Tye Sheridan, Jeff Goldblum, Denis Lavant
50’li yılların Amerika’sında geçen Dağ, lobotomi deneyleri yapan aile dostları Dr. Fiennes’in yanında fotoğrafçı olarak çalışmaya başlayan genç Andy’nin hikayesini anlatıyor.
Rüzgar
Yönetmen: Emma Tammi Oyuncular: Caitlin Gerard, Julia Goldani Telles
1890’larda kocasıyla birlikte Vahşi Batı’ya göç eden ve ıssız, çorak bir araziye yerleşen Lizzy, zaman geçtikçe o bölgeye has, kötücül bir varlığın onu taciz ettiğine inanıyor. Film gece duyulan ulumalar, gölgeler, duman, ateş ve rüzgârın hiç eksik olmadığı, doğanın her öğesiyle tehdit saçtığı, ıssız ve tekinsiz bir dünyayı tasvir ediyor.
Komedi tarzı bu filmde 1960’ların meşhur pembe dizisi Tel Aviv Alev Alev ana temayı oluşturuyor. Dizide stajyer senarist olarak çalışan ve her gün İsrail kontrol noktalarından geçerek Kudüs’ten dizinin çekimlerinin yapıldığı Ramallah’taki stüdyolara gitmek zorunda olan Selam, dizinin senaryosunu yeni baştan yaratır.
Leyla Gencer: La Diva Turca
Yönetmen: Selçuk Metin Ses: Halit Ergenç
Büyük yıldızla tanışan ve birlikte çalışan sanatçılarla yapılan söyleşiler aracılığıyla onu daha yakından tanıma fırsatı. La Diva Turca belgeselinin yapımcılığını, Leyla Gencer Arşivi’ni de bünyesinde bulunduran İKSV üstleniyor.
Üçüncü Eş
Yönetmen: Ash Mayfair Oyuncular: Le Vu Long, Tran Nu Yen Khe
19. yüzyılda Vietnam taşrasında, varlıklı bir ağanın üçüncü eşi olarak yeni hayatına başlayan Mary… Tören kayığından inen 14 yaşındaki May’in çocukluktan anneliğe geçişi…
2. Dünya Savaşı sırasında Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde görevliyken Almanlara casusluk yapan “Çiçero” lakaplı İlyas Bazna’nın hikayesi, Türkiye’de de beyazperdeye taşındı. Tarihî gerçeklerden epey uzakta bir senaryo ve gerçekte o dönemde yaşananların analizi.
2. Dünya Savaşı sırasında Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde görevliyken Almanlara casusluk yapan “Çiçero” lakaplı İlyas Bazna’nın hikayesi, Türkiye’de de beyazperdeye taşındı. Tarihî gerçeklerden epey uzakta bir senaryo ve gerçekte o dönemde yaşananların analizi.
Çiçero hadisesi film endüstrisi için cazip bir konu. Daha önce Batılılar bu konuda birden fazla film yapmışlardı. Türk sineması konuyu işlemekte geç kalmış bile sayılabilir. Erdal Beşikçioğlu’nun Çiçero kod adlı İlyas Bazna’yı canlandırdığı film için büyük çaba gösterilmiş, dönemin atmosferi de yansıtılmaya çalışılmış. Bununla birlikte dönem temalarıyla aşırı süslenmiş, bir tutam da James Bond eklenmiş olması kimi izleyicinin ilgisini çekse de, bilgili seyirci için rahatsız edici ölçünün çok üzerindedir.
Toplama kampları, gaz odaları, engellilerin imhası vs. gibi filme yapıştırılan konular, 1943’te henüz dünyada pek açığa çıkmamış, Ankara’ya ise hiç uğramamıştı. Gerçi, senaryonun daha heyecanlı ve cazip hale getirilmesi için abartı ve değişiklikler yapımcıları ilgilendirir. Sonuçta tarih belgeseli değil, kendi hikayelerini çekiyorlar. Senaristlerden konuya heyecan katmasını istemişler, onlar da bunu “fazlasıyla” yapmış. Yabancılar da işin içine kontesler, vesaire eklemişlerdi. Filmin sinematografik özelliklerinin değerlendirilmesini izleyiciye bırakalım. Bize düşen seyirlerine limon sıkmak değil ama zihinlere işkence eden aşırı abartıları ortaya koymak ve tarihe malolmuş bir olayın gerçeğini aktarmak (sinema yoluyla insanlarda çok yanlış bir tarih sanısı oluşturulması tüm dünyada önemli bir sorun).
Altı aylık casusAlman casusu Çiçero, İngiliz Büyükelçiliği’nde 1943’ün Ekim ayından 1944’ün Nisan sonuna kadar çalışmıştı.
Çiçero asrın casusluk hikayesi olmadığı gibi, tabii savaşın seyrini de değiştirmemiştir. Şayet geçen asrın casusları sayılacak ise Richard Sorge ve Leopold Trepper ilk iki sırayı kimseye kaptırmaz. Bunlara eklenecek üçüncü isim ise Kim Philby’den başkası olamaz. Çiçero’ya kadar sırada yüzlercesi vardır. İlyas Bazna’nın sözkonusu olaydaki altı aylık kısa macerası ise casuslar masasında ancak bir tuzluk kadar yer kaplar. Onun İngiliz Büyükelçiliğindeki işi yaptığı dönem 1943’ün Ekim ayından 1944’ün Nisan sonuna kadardı ve bu tarihte savaşın yönü artık belli olmuştu. Ayrıca 2. Dünya Savaşı’nın yayımlanan belgeleri sayesinde artık çok iyi biliyoruz ki, Almanlar ve İtalyanlar Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini çok önceden değerlendirmişlerdi. Gene de Almanların daha iki yıl savaşacak takatları kalmış olup, o günlerde, yenilgiye rağmen neler yapabileceklerini, en azından 1944 yazına kadar kimse bilemezdi.
Gelelim Türkiye’nin bu savaştaki durumuna… İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’yi savaşa sokma, SSCB’nin ise fırsat bulursa en azından bazı bölgelerimizi işgal niyetleri gizli değildi. Türkiye bu nedenle İngiltere ve Almanya arasında, tabir caizse canbazlık yaparak, sürekli zaman kazanmaya çalıştı. 1942-43 kışında Almanya’nın savaşı kazanamayacağı belli olunca, yönetim Müttefiklere daha açık şekilde meyletmeye başladı. Ama İngiltere ile işbirliğinin artması, Almanların Balkanlar’a yapılacak bir Müttefik çıkarmasına karşı Bulgarlar ile birlikte önleyici saldırı yapmalarına yol açmamalıydı.
Gala gecesinde soykırım dekoru! Çiçero filminin galası sırasında, Yahudi toplama kampları dekoru kuruldu ve davetliler bunun önünden geçerek kameralara poz verdiler! Yapımcılar daha sonra özür diledi.
30 Ocak 1943’te Adana’da Churchill ile İnönü arasında yapılan görüşmelerde, Türkiye’nin Müttefikler tarafından bir miktar destek sağlanarak savaşa sürüklenmesine karşı duruldu. İngiliz askerî desteği, iki yıl önce Yunanistan’ın işgale uğramasına engel olamamıştı. Bununla birlikte, İngiltere ile Türkiye arasındaki askerî işbirliği olanaklarının geliştirilmesinde bir adım olduğu kesindir. Hitler’in bu görüşmeden endişelendiği de biliniyor. Ancak von Papen daha bu görüşmelerin hemen ertesinde, savaşın Mihver devletlerinin aleyhine gelişmesi durumunda bile Türkiye’nin savaşa girmeyeceğini doğru bir şekilde değerlendirmişti.
Çiçero ise Almanlara belge taşımaya bundan dokuz ay sonra başlayacaktı. Bu elbette Çiçero’nun getireceği belgeleri önemsiz kılmazdı; zira Normandiya çıkarmasına kadar Almanlar Müttefiklerin Balkanlar’da yeni bir cephe açacağını düşünmekten geri durmadılar. Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop, bunun Türkiye’nin Balkanlar’dan Sovyet ilerlemesi korkusunu önleyeceğini ileri sürüyordu.
Gene bu dönemde Türkiye, muhtemel bir Sovyet tehdidine karşı başta Romanya ve Macaristan olmak üzere tüm Balkan devletleri ile görüşme çabasındaydı ve işgal altındaki ülkelerin sürgündeki liderleriyle de temas ediyordu. Ayrıca, Türkiye’nin savaşa girmese bile en azından Müttefiklere ikmal yolları ve hava üsleri vererek destek sağlayabileceği düşüncesi de Almanların aklından çıkmamıştı. Bu olasılık gerçekleşirse, Bulgaristan ile birlikte ülkemize önleyici bir saldırı yapma konusunda mutabakata vardıkları kaydedilmiştir.
Sözkonusu ortamda Çiçero’nun getireceği bilgiler elbette önemsiz olamazdı ama kritik değildi; çünkü 1943/44 kışı ve 1944 baharında Almanya artık savunmaya geçmişti ve kısa süre sonra Rusya ve Fransa’da muazzam kayıplara uğrayacaktı.
Almanların Türkiye’ye karşı harekata geçmeyi gerçekten ciddi olarak düşündükleri tarih 1941 yazıdır. Hitler 30 Haziran 1941 tarihli stratejik direktifinde SSCB’nin kısa sürede çökmesini bekliyor ve bunu takiben Anadolu üzerinden Akdeniz ve Ortadoğu’daki İngiliz varlıklarına hücum için planlama yapılmasını istiyordu. Ne var ki 1941 kışında Moskova ve Leningrad önlerinde tıkanıp kalınca bu çalışmalar durduruldu ve bir daha da gündeme gelmedi. Sadece Rommel’in Süveyş’e yaklaştığı 1942 yazında kuzeyden inerek onunla birleşecek bir hareket akıllardan geçti, fakat birkaç ay sonra El Alamein ve Stalingrad ile savaşın seyri değişmişti.
İşte bu ortamda, İlyas Bazna’nın faaliyetlerinden ne gibi sonuçlar çıkmış olabileceğine bakmak gerekir (bu arada kendisi Arnavut değil, oradan ülkeye dönen Türklerdendi). Balkanlar’da Almanlar savunma tertibinde olup yeni bir cephe açmaları ancak Türkiye’den yapılacak bir saldırı karşısında gerçekleşebilirdi ki, bu olacak şey değildi. Ama İngilizler Almanların bu ihtimale karşı Balkanlar’da daha fazla kuvvet tutarak Batı’daki ihtiyatlarını azaltmaları için dezenformasyon peşindeydi. Şayet İngilizlerin Ankara’da bir sızıntıdan kuşkulanmaları ertesinde Bazna vasıtasıyla kontrollü bazı belgeler sızdırdıkları doğruysa, bu belki Almanları Yunanistan’da fazladan birlik tutmaya sevkederek Müttefik zaferini kolaylaştırmış olabilirdi ama, onlar elbette buna bel bağlamış değillerdi. Ayrıca Bazna’nın sahte bilgiler sızdırdığı kuşkusundan hiç vazgeçmediler. Şayet Tahran görüşmelerinin tutanakları da verilen belgeler arasında ise onlara bir bilgi sağlamıştı ama, bunlar genel kararlardan ibaretti.
Almanlar için kritik bilgi, Fransa’ya çıkarmanın ne zaman ve nereden yapılacağı idi ve bu zaten Ankara’ya gönderilecek bir bilgi değildi. Tüm bunların ışığında, Çiçero’nun savaşın seyrini değiştiremeyeceği açıktır.
Cezeri’nin hayal gücü gerçeğe dönüştürüldü
“Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri” sergisi, kaynağını Kitab-ül Hiyel adlı eserden alıyor. 12. yüzyılda Artuklu Sarayı’nın başmühendisi olan Müslüman bilim insanının fikirleri, modern mekanik ve robot teknolojisine ilham vermişti. Sergide Cezeri’nin makineleri, düzenekleri ve aletleri çalışır halde canlandırıldı.
Modern mekaniğin babası kabul edilen, Artuklu Sarayı’nın 26 yıl başmühendisliğini yapan, Anadolu’nun en büyük mucitlerinden Cezeri’nin makineleri, 800 yıl aradan sonra canlandırıldı. Dünyanın ilk insansı robotları, bugün hâlâ kullandığımız 4 zamanlı dişli mekanizmalar, zamanı hassas şekilde ölçen saatler ve krank mili ve bir daha bir dizi icat, UNIQ Expo’da ziyaretçilerin karşısına çıktı.
Cezeri’nin kendi kitabı Kitab-ül Hiyel’den hareketle orijinal tarife uygun ve çalışır vaziyette üretilen makineleri sunan sergi, 1500 metrekarelik alanda, içerisinde boyutları 4 metreyi bulan dev makinelerle birlikte 66 farklı alete, makineye ve hepsi çalışır haldeki çeşitli düzeneklere yer veriyor.
Sergide Kitab-ül Hiyel’deki toplam 50 makinenin birçoğu, aletler ve düzenekler gösteriliyor.
Ziyaretçilerin sergide büyük bir hikayeye tanık olacaklarını belirten küratör Mehmet Ali Çalışkan’ın açıklaması şöyle: “Ziyaretçiler bu sergide, başından sonuna kadar adım adım yürürken insanoğlunun yeryüzüne karşı hayatta kalabilmek için keşfettiği teknikleri görecekler. Alet yapmayı görecekler. Biz alet yapmanın hikayesini tekerlekten alıp buhar makinesine kadar anlattık. Fakat ortada büyük bir dâhi var. El Cezeri 1200’lü yıllarda, yaklaşık 800 sene önce Diyarbakır ve Hasankeyf’te, Artuklu Sarayı’nda başmühendis olarak çalışmış büyük bir mühendis. Bu mekanikte de en önemli şey hikayeyi anlatmak. El Cezeri’nin bu hikaye anlatma çabası, robot fikrini ortaya çıkarıyor. El Cezeri’den önce makinelerde figürler tek tük kullanılmıştır. Fakat El Cezeri ilk defa makineyi doğrudan bir heykelin içine gizleyerek, bize insanmış izlenimini veriyor”.
Kitab-ül Hiyel
Cezeri’nin eserinin halen 14 Arapça, 2 Farsça, 1 de Eski Türkçe yazılmış 17 elyazması nüshası bulunmakta.
1973’te Uruguay’daki cunta yönetimi tarafından gözaltına alınıp çeşitli işkencelerden geçirilen Tupomarolar hareketinin lider kadrosu, tam 12 yıl boyunca mahkemeye çıkarılmadan tecritte tutulmuştu. ‘12 Yıllık Gece’ filmi, üç mahkumun, insan kalabilme hikayesini beyazperdeye taşıyor. Bunlardan Pepe Mujica 2009’da Uruguay Cumhurbaşkanı olacak ve 2015’te ülkemizi ziyaret edecekti!
Geçen Aralık ay ortasında Netflix’te gösterime giren ve 91. Akademi Ödülleri’nin Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü (Oscar) kategorisinde yarışmak üzere Uruguay’ın aday adayı olarak olarak gösterilen 12 Yıllık Gece, başarılı bir hapishane draması ve tarih anlatısı olarak, hiç kuşkusuz seyircilerinin kalbinde özel bir yere sahip olacak. Yönetmen Álvaro Brechner, biri geleceğin Uruguay Cumhurbaşkanı olan Pepe Mu-jica’nın da içinde olduğu üç kişilik bir politik tutsaklar grubunun başından geçenleri, dikkate değer bir özenle işlemiş. Ancak bu itinanın yanısıra rağmen, filmin beyazperdeye yansıttığı hikayenin tarihî arka planını bilmek, izleyici için bir avantaj olacaktır.
Filme konu olan Ulusal Kurtuluş Hareketi-Tupamarolar (MLN-T) Uruguay’da 1960’ların başında Küba Devrimi’nin etkisinde, Arjantin’deki ERP ve Şili’deki MIR gibi geleneksel soldan ayrılan radikal bir akım olarak belirdi. Tupamarolar adı, Peru’da 16. yüzyılda İspanyol sömürgecilere karşı mücadele eden yerli Tupac Amaru’dan geliyordu. Tupamarolar’ın ilk eylemi, ABD’nin Vietnam’da kullandığı napalm bombasını üreten bir fabrikaya 1965’te yapılan saldırıydı. Diğer benzer hareketlerden farklı olarak halka sempatik gelen eylemleriyle öne çıktı. Kumarhane baskınları veya gece kulüplerini ele geçirmeleri gibi eylemler halkın yoksullaştığı bir dönemde sefahat alemlerini deşifre ederken, özellikle kan dökmemeye dikkat ediyorlardı. Siyasal tutuklulara işkence yapan görevlilere suikastler düzenlediler ve bir siyasal propaganda ağı kurdular. Bunların yanısıra, örneğin bir tarım reformu ve 40 saatlik çalışma haftası talep eden yoksul şeker kamışı kesicileri için 1971’e kadar beş büyük yürüyüş düzenlediler.
12 yıllık hücre hapsi Uruguay cuntası, Tupamarolar’a olan halk desteğini hesaba lider kadrosunu öldürmedi. Onları 12 yıl boyunca ayrı ayrı hücrelerde tuttu.
Gelişen eylemler neticesinde 1968’de Uruguay’da olağanüstü hal ilan edildi. Latin Amerika’nın İsviçresi olarak takdim edilen ülkede sansür, sendikalara saldırılar gibi baskılar artmıştı. Sosyalist Parti dahil olmak üzere siyasal partiler kapatıldı. Tupama-rolar çeşitli eylemlerle mücadeleyi sürdürdüler; özellikle el konulan gıda maddele-rinin yoksul mahallelere dağıtılması, yolsuzlukların teşhir edilmesi onlara büyük bir prestij kazandırdı. 1972’de Costa Gavras’ın État de siège (Sıkıyönetim) filmine de ilham veren, bir FBI ajanının kaçırılması gibi doğrudan Amerikan emperyalizmine yönelik eylemler de sürdürüldü. Bütün bu macera 1973’te ABD’nin nezaretinde -Condor operasyonu olarak bilinen- askerlerin iktidara el koymasıyla başka bir boyut kazandı. Büyük bir insan avı başlatıldı, Tupamarolar hareketinden 3 bin kişi yakalandı ve bunların yaklaşık 300’ü öldürüldü. Gözaltına alınan Tupamarolar’ın üst düzey yöneticisi 9 kişi özel işkencelere tâbi tutuldu. Bunların arasında 2009’da Uruguay Devlet Başkanı olacak Pepe Mujica da vardı! Şair Mauricio Rosencof ve ileride milletvekili olacak olan E. Fernández Huidobro da bu gruptaydı. 12 yıl boyunca değişik mekanlarda tecritte tutulan bu insanlar, ancak 1985’te serbest kalabileceklerdi.
Eski başkanın esaret hikayesi 12 Yıllık Gece’nin merceğine aldığı işkence gören Tupamarolar’dan José Mujica (en üstte en solda).
Şair Rosencof’un (kendisi 25 yıl önce Türki-ye’ye gelmişti), Türkçeye de çevrilmiş olan Duvardaki Sarmaşık Gibi kitabı, 12 Yıllık Gece filminin senaryosunun da temelini oluşturuyor. Film en ağır tecrit koşulları altında, akıl sağlığını kaybetmenin sınırlarında dolaşan üçlünün duvardan duvara haberleşerek, yine duvara vurup satranç oynayarak, olmadık vesileler yaratarak ayakta kalma ve direnme mücadelesini anlatıyor. Yüceltmeye düşmeden, kaba propagandaya sapmadan bir insanlık hali olarak onların hikayesini aktaran film, iki saat boyunca bizi boğmadan, hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor. Pepe Mujica’nın tam da yelkenleri suya indirir gibi olurken annesinin azarlamasıyla kendine gelmesi gibi müthiş sahneler, böyle bir yolculukta sırıtmıyor. Aralarından birinin tek başına çıktığı havalandırmada, ayakta kalmaktan acizken bir futbol maçında tek tek rakiplerini çalımlayarak hayali bir gol atması ve yaşadığı sevinç, san-ki geleceğe doğru açılmış bir çiçek.
Filmi anlamak için yalnızca darbe öncesi Uruguay ve Tupamarolar’ı değil, darbe sonrasındaki gelişmeleri de bilmekte yarar var. Mujica’nın macerası kişisel değil. Hapisten çıktıktan sonra Tupamarolar Halkçı Katılım Hareketi adında yeni bir siyasal oluşuma gitmiş ve 1989’da dahil olduğu Frente Amplio (Geniş Cephe) ile birlikte Uruguay’ın geleneksel iki partili sistemini yıkarak iktidara gelmiştir. Tupamarolar açık siyasal faaliyete dönüşen nadir gerilla hareketlerinden biridir.
Yönetmen Brechner, tecritin ölüm cezasından da daha korkunç olduğunu belirtirken, bugün 85 yaşındaki Mujica’nın filmi bir kez izlediğini ve film olarak bile yaşadıklarına katlanamadığını belirtiyor.
2015’teki ziyaret
‘Saraysız Başkan’ ülkemize de gelmişti
Cumhurbaşkanı seçilmiş olmasının verdiği ayrıcalıkların hepsini reddederek eski sade yaşantısını sürdürmekle sık sık gündeme gelen José Mujica (Pepe), 2015’de Türkiye’yi ziyaret etmişti. İktidarda Bir Kara Koyun-Saraysız Başkan isimli ve kendisiyle yapılan uzunca bir röportajdan oluşan kitabının tanıtımı için ülkemize gelen Pepe sohbetlere katıldı, şehir şehir dolaştı ve demeçler verdi. Kitap fuarında kitabını ona imzalatmak isteyenler yüzlerce metrelik kuyruklar oluşturdu. 10 gün Türkiye’de kalan Mujica, Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı kahvaltıda burada olmanın kendine çok şey kattığını belirtmişti.
José Mujica, 2015’in Ekim ayında Türkiye’ye gelmiş ve Kılıçdaroğlu ile görüşüp DİSK’te bir konuşma yapmıştı.
Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı alarak kamuoyuna sesini duyuran “Roma” filmi, Alfonso Cuarón’un çocukluğunu geçirdiği Meksika’nın yakın tarihine dönük eleştirel bir bakış açısı sunuyor. 1970’ler Meksika’sında kadın olmanın sosyal ve bireysel zorlukları ile bu zorluklara meydan okuma yolları…
Yönetmen: Alfonso Cuarón Başroller: Yalitza Aparicio, Marina de Tavira, Diego Cortina Autrey Süre: 135 dakika
Meksikalı yönetmen Al fonso Cuarón’un ya zıp yönettiği yeni filmi “Roma”, İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından şimdi de Netflix’te ve sinema salonlarında seyircinin karşısında. “Y Tu Mamá También” (2001), “Children of Men” (2006) ve “Gravity” (2013) filmlerinden tanıdığımız yönetmenin Mexico’da çektiği siyah-beyaz film, şehrin Roma adlı mahallesinde geçen çocukluluk anılarına bir zaman yolculuğu. 1970 sonbaharından 1971 yazının ortasına dek gelen süreci beyazperdeye taşıyan filmin merkezindeki karakter, orta-üst sınıf bir ailenin yanında hizmetçilik ve bakıcılık yapan Mikstek yerlisi Cleo (Yalitza Aparicio). Film boyunca birbirine paralel üç hikaye ilerliyor. İlk olarak hamile kalan Cleo’nun toplumdan izole edilmiş bir işçi kadın olarak verdiği hayatta kalma mücadelesine ve hizmetçilik yaptığı ailede, baba figürünün evden kaçmasıyla parçalanmaya başlayan ev içi akrabalık ilişkilerinin tanık oluyoruz. Ancak bu iki hikayenin de kaderini belirleyen bir başka büyük arka plan mevcut: 1970’ler Meksika’sının içinden geçmekte olduğu sosyal kriz.
Filmin bizi şehrin merkezinden varoşlara doğru çıkardığı yolculuk, bu konuda önemli ipuçları veriyor. Çamur, kir ve şiddetle bezenmiş periferinin meydanına bir hoparlör kurulmuş. Başkan Luis Echeverría’nın icraatlerini öven bir propaganda metni yüksek sesle okunuyor. Önceki başkan Gustavo Díaz Ordaz’ın İçişleri Bakanı olan Luis Echeverría, 400 öğrencinin öldürüldüğü meşhur 1968 Tlatelolco öğrenci katliamının sorumlusu. Film ilerliyor ve bize, üzerine kurşun yağdırılan bir öğrenci protestosunu resmediyor.
Ancak Roma’yı salt bir dönem filmi olarak okumak ne kadar doğru olur, emin değiliz. Film, bir sinema sanatçısının kamera hareketinden açısına, ışıktan kostüme, kompozisyondan sekans tercihine dek olağanüstü bir estetikle ortaya koymuş olduğu bir yapıt.
Cuarón’un hem boşanmaya yakın orta-üst sınıf bir anne figürü hem de o anne figürünün ait olduğu hanedekilere hizmetle yükümlü hizmetçi kadın üzerinden kadın sorununa sınıflararası bir perspektifle yaklaşmış olması, filmin açıkçası en güçlü yönünü tarif ediyor. Kaçırmayın.
Bir tarih filmi Roma, bundan yaklaşık yarım asır önceki Meksika’da, kadının sosyal konumunu gündeme taşıyor.
Weimar Cumhuriyeti döneminde geçen polisiye dizisi “Babylon Berlin”, tarihî hadiseleri ve atmosferi büyük bir başarıyla kurguluyor. O dönemde gerçekten bir Babil olan Berlin gerçek bir ustalık ve tarihsel bilgi eşliğinde resmedilmekte. Ufak tefek hatalar olsa da, yapıma gölge düşürecek nitelikte değil. Bizim yaptığımız tarih dizileriyle herhangi bir mukayese dahi anlamsız.
Volker Kutscher tarafından yazılan ve 2007’den itibaren Almanya’da çıkan polisiye roman serisi, Türkçede Islak Balık adıyla İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştı. 2017’de çekilen ve “Babylon Berlin” adıyla Netflix’de ve diğer ortamlarda izlediğimiz dizi de, bu eserden serbest uyarlama bir TV dizisi.
Weimar Cumhuriyeti döneminde Köln’den Berlin’e gelen, cinayet masasından ahlak masasına sürülmüş komiser Gereon Rath’ın maceraları, tarihsel olayları polisiye bir tarzda işlemeye meraklı yerli ve milli yapımlarımıza sanki bir ders mahiyetinde.
Büyük gerçekçilikDizinin önemli başarılarından birisi de, o dönemde gerçek bir Babil olan Berlin’i büyük bir gerçekçilikle resmedebilmiş olması. Müzik seçimlerinden mekan tercihlerine her şey sıkı bir titizlikle sunuluyor.
“Babylon Berlin” Almanya tarihinde bir ilk. 180 günde çekilmiş, 5 bin figüranın rol almış, 300 dekorun yapılmış ve en az 40 milyon Euro’ya mal olmuş. Hitler öncesi Berlin. 4.3 milyon sakini ile dünyanın beşinci büyük kenti. Siyaseten olduğu kadar kültürel olarak da kaynayan bir kazan. Kentiçi ve şehirlerarası trafiğin yoğunluğu ile hızlı akan kentte zenginler harika villalarıyla özel mahallelerinde yaşarken, sokak kaldırımlarında 128 bin insan aç yaşıyordu. 1. Dünya Savaşı ve silah kaçakçılığı, komünizmin ve nazizmin yükselişi ile çalkalanan Berlin’in çehresinin gölgede kalan yerlerine, komiser Gereon Rath’ın ekibiyle yaptığı kovuşturmalar ışık tutuyor. Siyaset, cürüm, uyuşturucu, sanat ve aşktan oluşan başdöndürücü bir kokteyl “Babylon Berlin”. Farklı sınıfların varolan krizi nasıl yaşadıklarını büyük bir başarıyla resmediyor. Der Spiegel, Nazilerin yedinci sanatın en büyük artistlerini öldürmelerinden veya icrayı sanat eylemelerini engellemelerinden çok sonra, Alman sinemasının kaybettiği (müzikal komedi, melodram, gangster filmi) düzeyini bu diziyle nasıl tekrar elde ettiğini yazmıştı. Ancak filmin gerçek başarısı, o dönemde gerçekten bir Babil olan Berlin’i büyük bir ustalık ve tarihsel bilgi eşliğinde resmetmesinde.
1929 Almanya için sanki bir dönüm noktası. 10 yıl önce savaşın sonlanmasına da yol açan işçi hareketinin çalkalanması, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öldürüldüğü Spartakist ayaklanmasından 10 yıl sonra, Nazilerin iktidara gelişinden sadece dört yıl önce, o güne dek yaşanmış en büyük ekonomik krizin başlangıcı. Henüz hiçbir şey kesin değil. Ortalık kaynıyor. Stalinistler, Troçkistler, faşistler ve maceraperestlerin SSCB’den gönderilen bir altın vagonunun peşine düştüğü bir ortamda, gizlice çekilmiş bir pornografik film rulosunun arayışı da hikayeye ekleniyor.
Dönem dizisi1929 Berlin’inde yaşanan sefalet, devlet kurumlarının işleyiş mantığı, toplumsal kutuplaşma ve gösteriler, eğlence dünyası gibi birçok alan dizide başarıyla işlenmiş.
Almanya, 1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın tartışmasız en çok yaralanan ülkesiydi. Savaş sonunda cumhuriyet ilan edilmişti ama, istikrar hayal bile edilmemekteydi. Her şey adeta en uçlarda yaşanıyordu. Zenginler yakın geçmişin felaketini unutmak için sefahat alemlerindeyken, yoksulların öfkesi en sert biçimlere bürünebiliyordu. Berlin sadece Almanya’nın değil, dünyanın kalbi gibiydi. 1. Dünya Savaşı sonrası umutsuzluğun kol gezdiği ve siyaseten karmakarışık bir Berlin’de, yalnızca Almanya’nın geleceği değil 2. Dünya Savaşı’na giden yolların taşları da döşeniyordu (Dikkatli seyirci bu müthiş gerilim içinde iki dünya savaşının birbirinin devamı olduğunu da farkına varabilir).
İşte böyle bir atmosferde, Rus mafyasına ait bir film rulosunun peşine düşen polis ekibi, bu işin siyasi ve diplomatik yanlarını gördükçe ulusal güvenliği ve dünya dengesini tehdit eden son derece tehlikeli bir işe giriştiklerini anlar.
Komünist Partisi’nin 1 Mayıs için düzenlediği gösteri, sosyal demokrat vali tarafından kanlı şekilde bastırılır. Komünist Partisi ise sosyal demokratları “faşizmin ikiz kardeşi” olarak niteleyen politikası ile hem kendini tecrit eder hem de Hitler’in yolunu iyice açar. Bu “sözde sol” politika, Rusya’nın Almanya’nın Versailles Antlaşması’yla kısıtlanan silahlanmasına gizlice yardım etmesine karşı değildir. Altın taşıyan gizemli trende savaş sırasında kullanılan fosgen gibi öldürücü gazlar da bulunmaktadır.
“Babylon Berlin”, 2017, Almanya, 2 sezon, 16 Bölüm, Suç-Drama-Gerilim, Yönetmenler: Henk Handloegten, Tom Tykwer., Başroller: Volker Bruch, Liv Lisa Fries, Peter Kurth.
Dizinin hikayesinde kimi pürüzler yok değil. Örneğin Troçkistler “Yaşasın IV. Enternasyonal” diye haykırmaktadır. Oysa bu örgüt 1933’de gündeme gelecek ve ancak 1938’de kurulacaktır. Dizinin geçtiği 1929’da, Troçki zorla Türkiye’ye sürgüne gönderilmiştir. Ayrıca Troçkistlerin, SSCB gizli servisi GPU tarafından 1929’da Berlin’de öldürülmeleri de sözkonusu değildir. Almanya’da daha sonra Sürekli Devrim dergisini çıkaracak olan “Troçkist” çevre, o yıllarda oldukça küçüktür. Stalin, muhaliflerini daha sonra öldürtecektir.
Ancak “Babylon Berlin”, mekanların oluşturulmasından müziğine dönemi öylesine canlı bir biçimde yeniden üretir ki bu pürüzler akılda bile kalmaz. Tarihsel gerçeklikle sanatsal gerçeklik arasındaki buluşma o denli iyi ayarlanmıştır ki, bu detaylar bir anlamda önemsizleşir. Bizim yaptığımız tarih dizilerinde ise gerçeklik iğdiş edilerek günlük politikanın aleti haline getirildiği için, herhangi bir mukayese dahi anlamsız olur.
Dizinin yaratıcı yönetmenlerinden Henk Handloegten “Weimar Cumhuriyeti’nin düşüşünden beri ilk kez Almanya’da halkın artan bir bölümünün aşırı sağa kaymasıyla, biz o dönemle mukayese edilebilir bir durumda bulunuyoruz” diyor. 1929 Berlin’ini “yeniden canlandırarak” gündelik hayattan müzikallere, yeraltından siyaset meydanlarına her unsuru bu polisiye hikayenin zemini olarak müstesna bir biçimde kurgulamışlar. Polisiye romanda 1968’den sonra ortaya çıkan, suçla toplum arasındaki ilişkiyi irdeleme, şiddetin yeniden üretildiği kaynağa yönelme gibi temel hususlar bu dizide çok isabetli şekilde değerlendirilmiş.
Bold Pilot, 1995’te Veli Efendi’de çıktığı ilk yarışla beraber, yalnızca bir yarış atı olmadığını, çok daha fazlası olduğunu göstermişti. İngiliz kökleri olan safkan için sahibi Özdemir Atman “Merkez Bankası’nı verseler satmam” diyecekti. Gazi Koşusu’ndaki rekoruna hâlâ yaklaşılamayan Bold Pilot’ın 2015’teki vefatı, sadece atçılık sektörünün içindekileri değil, 7’den 70’e birçok insanı üzmüştü. Efsane at, beyazperdeye uyarlanan yaşam öyküsüyle geri dönüyor.
Şampiyon Yönetmen: Ahmet Katıksız Oyuncular: Ekin Koç, Farah Zeynep Abdullah, Fikret Kuşkan Yazar: Ahmet Katıksız, Serkan Yörük Ay Yapım, 123 dakika, 7 Aralık 2018
Hayatı boyunca büyük ba şarılara imza atan yarış atı Bold Pilot, 21 Nisan 1993’te doğdu. Annesinin adı Rosa Palumbo, babasının ismi ise Persian Bold’du. İngiliz kanı taşıyan bir Arap atıydı. Atman ailesine ait Bold Pilot, doğduğu günden itibaren ahırın gözdesi oldu. Sivaslı yoksul bir ailenin çocuğu olan ve Türkiye jokeycilik tarihinin zirvesini temsil eden Halis Karataş, Bold Pilot’ın binicisi olmuştu. İkilinin arasındaki ilişki yarışlarla sınırlı kalmayacak, derin bir arkadaşlığa, Karataş’ın ifadesiyle “kardeşliğe” dönüşecekti.
Bold Pilot ilk hipodroma çıktığı gün 2 yaşındaydı ve tarihler 28 Mayıs 1995’i, saatler ise 14.30’u gösteriyordu. Karataş’la beraber 900 metrelik koşuyu birinci bitirdiler. İlk 12 koşunun dokuzunda birincilik, üçünde de ikincilik: İlk senenin bilançosu buydu. Ertesi yılki Gazi Koşusu geldiğinde Bold Pilot favoriler arasında öne çıkan isimdi. 23 Haziran 1996’da gerçekleşen yarışta tarih yazıldı: 2400 metrelik pisti 2 dakika 26 saniye 22 salisede koşan Bold Pilot, bugün dâhi henüz kırılamamış bir rekora imza atmıştı. Bu muhteşem yarışçının resmî jübilesi 30 Haziran 2013’te Veliefendi’de yapıldı. Binlerce yarışsever kendisini dakikalarca ayakta alkışladı. Bundan iki sene sonra ise “Şampiyon” hayatını kaybetti. Dergimiz #tarih, Bold Pilot’ın ölümü üzerine onun anısına bir yazı yayımlamıştı. Türk yarışçılığının bu efsane atının hikayesi beyazperdeye “Şampiyon” ismiyle aktarıldı. 7 Aralık’ta vizyona girecek olan film ve Bold Pilot üzerine, filmde danışman olarak görev almış Hakan Cantınaz’la konuştuk.
Kalplere kazınan Bold Pilot1993 doğumlu Bold Pilot 22 senelik yaşamına sayısız galibiyet, rekor ve başarı sığdırdı. Sadece Türkiye’de değil, dünyada önde gelen yarış atlarından biri oldu. Öyle ki, yarış sunucularının sıklıkla tekrarladığı cümlelerden biri onun sloganı olmuştu: “Bold Pilot geliyor!”
Bu proje nasıl ortaya çıktı, sizin fikriniz miydi?
Şöyle oldu: Yönetmen Ahmet Katıksız Bold Pilot öldüğünde, sosyal medyada, Twitter’da “trend topic olduğunu görüyor konunun ve bu ilgisini çekiyor. O ana kadar atçılıkla alakası yok. Bold Pilot nedir, kimdir araştırıyor. Araştırdıkça derinine gidiyor ve orada bir inanılmaz bir başarı hikayesi görüyor. Bu hikayeden çok etkileniyor. O esnada yapımcı firma Ay Yapım’la iletişime geçtiklerinde de firmanın genel müdürü Pelin Hanım beni aradı. O süreçte de Ahmet hocayla biraraya geldik. Sonra aileyle irtibat kurduk.
Aileyle bir araya gelmek zor oldu mu?
Evet, o çok zor bir kısımdı. Atman ailesi Türkiye’de atçılık sektörünün duayenlerinden. Özdemir Atman’ın babası Ahmet Bey, Fevzi Çakmak’ın yaverlerinden biri. Atman ailesi üç kuşaktır atçı ve aileye Bold Pilot üzerinden gelen onca kitap, film teklifine rağmen bunları kabul etmemişlerdi. Ay Yapım da işin içinde olunca, senaryoyu dinleme şansı buldular. Senaryodan çok etkilendiler ve yönetmeni de çok sevdiler. Ahmet hoca Atman ailesine, onların hassasiyetlerine ciddi anlamda değer veren bir yönetmen. Aile çok yakın zamanda bir kızını kaybetmiş, kardeşlerini kaybetmişler. Türkiye’nin en önemli figürlerinden biri olan Halis Karataş’ın da eşi aynı zamanda. Senaryo içinde hem sevgili Hadis’in hem Begüm’ün hikayeleri yer aldığı için bir onay gerekiyordu tabii. Bu süreçte gitmeler gelmeler oldu, senaryo üzerinde konuşmalar oldu. Üç senelik bir proje bu. Ailenin diğer fertleri de, özellikle Zeynep Hanım, Lale Hanım ve Esra Hanım da okuduktan sonra Halis Bey de senaryoyu okudu. Çok ufak düzeltmeleri vardı, onlar yapıldı.
Babasının oğlu Ganesh Şampiyon filminin başrol atlarından biri de Bold Pilot’ın yavrusu Ganesh. Babası gibi bir burun ve boyun yapısına, onun rengine ve bakışlarına sahip Ganesh, adeta babasının ruhunu miras almış. Zira filmde canlandırdığı karakter, kendi babası.
Ne zaman başladı filmin çekimleri?
Geçen sene Nisan ayında çalışmalara başladık. “Motor” deyişimiz ise Mayıs 2018. Buradaki en büyük sıkıntı şu: Filmdeki yarışlar görüntü olarak kullanılmadı, birebir canlandırıldı ve o atları bulmak çok kolay değil. İnsanlara rol yaptıramıyorsunuz, atlara nasıl rol yaptıracaksınız? Hayvanla, atla film çekmenin dünyada çok az örneği var; hani savaş sahneleri falan bunlar çekilebilir ama burada bir ata rol yaptırıyorsunuz. Üzerindeki binicinin, jokeyin de o yarışı birebir kurgu haline getirip paylaşması gerekiyor.
Bold Pilot’ın yavrularından biri de oyuncu galiba, değil mi?
Şimdi o da çok ilginç bir hikaye; bahsettiğiniz Ganesh’in hikayesi. Ben çok film seti gördüm, sertlerde çok şey yaşanır, duyarız, görürüz, biliriz ama Ay Yapım’ın “Şampiyon” filminin setinde herkes kenetlenmişti. Zaten atlar da bizim arkadaşlarımızdı. Bold Pilot’a çok benzeyen bir at bulmak durumundayız ve bu işe Ekim ayında başladık. Atları alıp depoya koyamıyorsunuz, onlara bakmak zorundasınız. Atların hepsi satın alındı. Tabii bunların fiziksel özellikleri, rol kabiliyetleri, hareket refleksleri bilinmeli. Sonuçta bu atlar Gazi koşmuş atlar, enternasyonal koşmuş atlar ve sıradan atları koyamıyorsunuz. Seçim süreci biraz sıkıntılı geçti. Bir türlü o gözümüzdeki Bold Pilot profilini göremedik, canlandıramadık. Bakıyorsun, hayır olmuyor, benzemiyor. Bir gün Ay Yapım’la yine toplantıdaydık, toplantı esnasında at araştırırken bir haber geldi; dediler bir binek atı var, Belgrad ormanlarında gezinti yapıyor, siyah. Videoları geldi atın, baktım. Ahmet Hoca da baktı. Dedik ki bu olur ama yakından görmek gerekir. Gittik, gördük, baktık; at hakikaten Bold Pilot’a çok benziyor. Hatta atın burun yapısı, alın yapısı dahi birebir aynı. Dedim ki ne kadar benziyor Bold Pilot’a. Sorduk, nereden aldınız bu atı? Cumhurbaşkanlığı’ndan, Beştepe’den almışlar. Beştepe’de belli dönemlerde Muhafız Alayı’ndaki atlar emekli ediliyor ve açık arttırmayla satılıyor. Sonra dedik ki, yarış atıysa bunun çipi vardır, çipteki bilgileri okuruz. Çipi bir okutuyorlar, orada herkes şok, babası Bold Pilot! İnanılmaz. Bakıyoruz, at Ganesh ve o da Zeynep Hanım’ın atı. Zeynep Hanım’a sorduk; “Ben bu atı iyi bakılsın diye Muhafız Alayı’na hediye etmiştim” demez mi? Uzun bir süre oraya hizmet ediyor, birkaç yıl sonra değiştiriyorlar, o esnada satılıyor, özel bir şirketin genel müdürü kendine satın alıyor. Tesadüfen bu atı Belgrad Ormanları’nda gezerken görenler oluyor; filmde de at aradığımızı bilenler bize geliyor ve biz bu atın kim olduğuna bakıyoruz, Ganesh çıkıyor. Bu bile ayrı bir film konusu. Biz Bold Pilot’a benzer beklerken, oğlu geldi karşımıza. Ganesh hakikaten babası gibi akıllı. Yarış hayatı çok parlak olmamış ama babasının birçok özelliklerine sahip olan bir yarış atı Ganesh.
Türkiye’de bir ilkŞampiyon Türkiye’de çekilen ilk atçılık filmi. Film için 30 at satın alındı, oyuncular binicilik eğitimi aldı ve Bold Pilot’ın sahibi Atman ailesi ve onun binicisi Halis Karataş’la koordineli çalışıldı.
Bold Pilot hırçın mıydı?
Bold Pilot hırçın değildi; kendi özellikleri olan, nevi şahsına münhasır nitelikleri olan bir attı. Bold Pilot şampiyon olduğunu biliyordu, bu özelliklerinin farkındaydı. Piste girdiğinde ‘bu mekanın karizması benim’ derdi. Çok enteresan bir attı, padoka girdiğinde yarışacağını, ne için yarıştığını, mücadele ettiğini o vakur bakışıyla anlatırdı. Eğer gerçekten atlarla insanlar konuşabiliyor olsaydı, insanları en iyi anlayabilecek atlardan birinin Bold Pilot olduğunu düşünüyorum. 41 senedir bu sahadayım, 41 senede bunu hiçbir atta görmedim.
Bold Pilot’ın atlara ve at yarışına ilgi duymayanları da bu kadar etkilemesini nasıl açıklıyorsunuz?
Bence insanlar için bir umuttu her zaman. Çünkü o yıllar, 90’lı yıllar dünyada ve Türkiye’de krizli ve kötü dönemlerdi. İnsanlara umut aşıladı bu at. Her şeyin aslında fotofinişte bitmediğini öğretti. Son düzlükte bitmiyor yarış ve mücadele. Son düzlüğe giriyorsunuz ama bitmiyor. Hayat da böyle aslında. Son ana kadar bir şeyden vazgeçmemek gerektiğini, umudun olduğunu gösteriyor. Bence 7’den 70’e herkese umut aşıladı Bold Pilot. Ben birçok arkadaşımı sahaya getirdim, Bold Pilot’ı gören aşık oluyordu. Bold Pilot koştuğu zaman sırf onu görmek için hipodroma gelen insanlar vardı. ‘Müşterek bahisi bir kenara bırakayım, sadece Bold Pilot’ı izleyeyim, göreyim’ diye hipodromu dolduran insanlar vardı.
Halis Karataş da çok ilginç bir karakter. Bold Pilot’la ilgili röportaj yapmaya soğuk yaklaşmıştı.
Bold Pilot, Halis’in çocuğu gibiydi. Çocuğu demeyeyim, yanlış kelime kullandım, kardeşi gibiydi, ağabey-kardeş gibilerdi. Kardeşi kadar yakındı, zaten öyle ifade ederdi. Daha birçok başka jokeylerle de yarışlar kazandı Bold Pilot ama Halis’le özel bir ilişkileri vardı, sohbetleri vardı. Şimdi Türkiye’de 50 tane yarış kazananın adı duyulur. O dönemde 50 tane yarış kazanmayı bırakın, apranti yarışı yok. Yani senede 1-2 tane apranti koşuşu olurdu ve o koşularda kendini göstermek zorundasın ya da büyüklerin yanında iyi atlara binerek kazanmak zorundasın. O dönemlerde Türkiye’nin baş jokeylerinin, işte Süleyman Akdı’nın, Kadir Altınözler’in, Tınay Ali Şen’in yanında iyi at alabilmek kolay değil. Hep iyi atları onlar alırlar. Orada biniş stiliyle, atların üzerindeki fizik kondisyon ve başarılarıyla Halis Karataş fark yarattı ve sıyrıldı. Burada Karataş’ı diğerlerinden ayıran en önemli özellik bana göre, meslek hayatında olduğu gibi özel hayatında da, saha dışındaki hayatında da son derece istikrarlı, son derece uyumlu olması. Mesleğine saygı duyması nedeniyle dışarıdaki hayatına çok dikkat etmiş olması. İşini severek yapıyordu. O 30 sene zirvede kaldı, bu kolay değil. Dünyaya baktığınızda kaç sporcuyu, hangi spor dalında 30 yıl zirvede görürsünüz? Bir düşünün. Yok. Bu anlamda o tek. Halis Karataş 10 binin üzerinde yarış kazandı ve şu anda da hâlâ mesleğinin zirvesinde.
Kamera arkasıHakan Cantınaz, Halis Karataş, Ekin Koç ve set çalışanları ile binicilik öğretmenleri, Şampiyon’un çekim arasında.
Bu bağlamda filmdeki canlandırmaları, oyunculuğu nasıl buldunuz?
Bir kere Ekin Koç’a hayran oldum ben. Halis’i canlandıran arkadaş. Halis için söylediklerimi Ekin için de söyleyebilirim. Bir kere karakter olarak çok oturmuşlar. Neden? Halis mesleğine ne kadar çok önem veriyorsa, Ekin de oyunculuğa o kadar çok önem veriyor. Çünkü hiçbir oyuncu role girmek adına bu kadar uğraşmaz. Tamam, iki kere gider at biner, at bindim der veya çok fazla dublör kullanır. Burada Ekin apranti okulundan, jokeylerden ders aldı. At bindi. Bu role girebilmek adına 10 küsür kilo verdi. Bir gün hiç unutmuyorum, çekimlerdeyiz; Halis’in kamçıyı kolunun altına alıp atın üstüne binişi vardır, meşhur. Piste çıkarkenki Halis’in durumuyla, Ekin’in sette ata binişi tıpatıp aynıydı. Apranti okulu eğitmenlerine bu bağlamda da teşekkür etmek lazım. Orada Kıvanç Tüysüz ve Davut Hoca vardı, onların çok katkısı oldu. Ekin için söylediklerimin aynısını Farah için de söyleyeceğim çünkü ben Begüm’ü de tanıyorum. O da o kadar güzel canlandırdı ki, o kadar naif, o kadar hoş. Çok doğru bir seçim yapılmış. Bana göre filme çok değer katan, özel bir oyuncu. Fikret Kuşkan’a zaten söylenecek bir şey yok, gerçekten duayen. Özdemir Bey de atçılığın tartışmasız duayeni; onu da ancak usta bir oyuncu canlandırabilirdi.
Filmde beş at kullanılmış Bold Pilot’ı canlandırmak için…
Beş at kullanıldı ama başrollerde, hep Ganesh var. Ay Yapım ve ekibi atların en iyi şekilde, en iyi koşullarda beslenmelerine, sağlığına ve sonrasında da, en önemlisi, sahiplendirilmesine önayak oldu. Hepsi son derece sağlıklı, güçlü atlar. İyi vaziyetteler. Burada ekip sorumluluğu çok önemli. Yapımcılara örnek olması adına söylüyorum. Orada kullanılan atlar, “bizim işimiz bitti” deyip kenara atılan atlar değil, çünkü bunlar birer canlı. Film ciddi anlamda bir istihdam da yarattı. Hipodrom ve çevresindeki yerden, yemcisinden, otçusundan, saraçlardan eyeri ve kantarmasına dek hepsi satın alındı. Kriz döneminde bu kolay bir şey değil, bakın 30 tane attan bahsediyoruz.
Halis Karataş da küçük bir rol oynamış sanırım. Başka gerçek kişilikler de rol aldı mı filmde?
Çok küçük bir rol oynadı Halis. Üç saniyelik bir rol için o gün sette beş saat kaldı. Halis’e orada yönetmen, rakibine şans dilediği çok kısa bir sahne verdi. Bunu fragmanda da görebilirsiniz. Halis dediğim gibi o gün beş saat kaldı sette; hiçbir jokeyi çok kısa süreli roller için saatlerce sette tutamazsınız; ama diğerleri, seyisler olsun, hepsi sahadan.
Halis Karataş Bold Pilot’ı anlatıyor
Birlikte başarıdan başarıya koştukları Bold Pilot’ın Halis Karataş için anlamı bambaşkaydı. Bold Pilot öldüğünde, #tarih’te Mehmet Ayan bir yazı yazmış, Halis Karataş’ın Bold Pilot’la olan macerasını ise Yarış dergisinden Reşat Köstem yorumlamıştı:
“Özdemir Bey (Atman) yeni sezonda koşacak taylarını kışın çalıştırmamı ve puan vererek aralarında bir sıralama yapmamı isterdi. 1995 Şubat’ında birkaç tayı çalıştırdıktan sonra sıra Bold Pilot’a geldi. Bold Pilot’tan iner inmez Özdemir Bey’e ‘Beyim ben bunda kalayım’ dedim. O yılın tayları arasında Nedym de vardı ve o da çok kabiliyetliydi. Özdemir Bey, Nedym’i kastederek ‘Bir de bunu çalıştır kararını ondan sonra ver’ dese de, ‘Yok beyim, bu tay bende kalsın’ dedim. Eşkâliyle, edasıyla tam bir şampiyondu (…) Diğer atların sabah idmanını 10-15 dakikada tamamlarsınız, onun idmanı ise 30-35 dakika sürerdi. Önce uzun uzun etrafını izler ve sonra kendini iyi hissettiğini belli edince idmana başlardık. İdmanda önünde at göstermemeye gayret ederdim çünkü önündeki atı yakalayıp geçmeye çalışırdı.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın bu yıl 22. sini düzenlediği Tiyatro Festivali, artık gelenekselleşmiş bir organizasyon. Bu yıl da Hamlet’ten, Kral Lear’den klasik Rus tiyatrosuna uzanan bir tarih kuşağı var festivalin. İstanbul’da her yıl başarıyla düzenlenmeye devam eden etkinliği, direktörü ve ‘kıdemli seyircisi’yle konuştuk.
Bu yılki İKSV Tiyatro Festivali, Hamlet, Othello gibi tarihî oyunların dünyadan farklı temsillerini şehre getiriyor, bir yandan da günümüz tiyatrosu adına önemli işlere imza atıyor. 1989’da başlayan ve bir dönem bienal bir olarak düzenlenen etkinlik, son iki yıldır başlangıçtaki ‘her yıl’ düzenine geri döndü. Bugüne kadar Rumeli Hisarı, Taksim meydanı, Tersane ve Bayrampaşa Cezaevi organizasyona mekan oldu. Bu yıl da programda, Haluk Bilginer’den Shakespeare’in Kral Lear oyunu, Rus Tiyatrosu’nun geçmişini ele alan panel ve mekanlar arasında da Abud Efendi Konağı, festivalin tarihsel yüzünü oluşturuyor.
Tiyatro Festivali’nin direktörü Leman Yılmaz ve kıdemli seyircilerden Baysan Pamay sorularımıza cevap verdi:
Hamlet | Collage. Tiyatroya getirdiği yeniliklerle adından övgüyle bahsettiren, Kanadalı tiyatro ve sinema yönetmeni Robert Lepage’ın İstanbul’daki temsili, Moskova’nın yenilikçi tiyatrosu Theatre of Nations ile ilk işbirliği olacak.
Tiyatro Festivali sizin tarihinizde nasıl bir yer tutuyor?
Leman Yılmaz Tiyatro Festivali, kentteki tek örnek. Bu yıl 22. sini yapıyoruz. Çok anımız var. İKSV Tiyatro Festivali’ne başladığında, yani 1989’da Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydim. Hemen kendi aramızda organize olup bilet almaya çalışmıştık. Müzik Festivali’nin programında yer alan Paul Taylor Dans Topluluğu’nu izlemek için yine kapıda beklerken, rahmetli Nejat Bey’in (Eczacıbaşı) bizi içeri soktuğunu hatırlıyorum. Benim için çok heyecan verici bir süreç. Önce festivalin seyircisi, sonra katılımcısı, şimdi de direktörü oldum. Rahmetli Aydın Gün’ün zamanında, Yıldız Sarayı’nda Has Bahçe’de gösteri yapmıştık. Dansçı olarak sahneye çıkmıştım. Katılımcılığım da oradan.
Baysan Pamay Ben festivali 2006’da yakaladığımı söyleyebilirim. Önceden peyderpey giderdim, ondan sonra hiç kaçırmadım. Yılda 200-220 arası oyun seyrederim.
Neler vardı bugüne kadar en öne çıkan?
B.P. Rahmetli Cüneyt Türel unutamadıklarım arasındadır. Festival için oyun hazırlarken vefat etmiştir. O sene Cüneyt Bey’e verilecek ödülü Tilbe Saran ve kızı aldılar. Güzel anılar da var ama, bunlar da var. Ama festivalde festivale mahsus oyunlar oluyor. İşte onlar esas oluyor zaten. 2016’da Özen Yula’nın yönettiği “An” isimli performans mesela…
L.Y. Çok özel bir projeydi o. Şifa Hastanesi ve doktorları bize o oyunda çok yardımcı oldular. Ciddi olarak kan alınıyordu oyun sırasında. Oyunculara yoğun bakım dersi verdiler. Festival biraz da bu aslında. Sahnelenmiş ve halihazırda oynayan oyunlardan daha fazlası. Els Commediants geldi; Katalanların önemli sokak tiyatrosu topluluklarındandır. Ateşlerle gösteri yapmışlardı. Yine Rumeli Hisarı’nda surlarda ve bir de Ortaköy sahile gemilerle yanaşarak yaptıkları iki gösteri muhteşemdi. 2012’de de Çin’i odağımıza almıştık. Tünel’den Galatasaray’a kadar bir kortej düzenlemiştik. Bir dönem Taksim meydanında ücretsiz, herkese açık gösteriler de yapılmıştı. Simurg gelmişti, Fransız topluluk… Taksim meydanında bir gösteri yapmıştı. La Fura dels Baus, İKSV’nin 40. Yılı için tershanede bir etkinlik yapmıştı. Bunlar tabii her sene yapılabilecek etkinlikler değil. Othello vardı; Eimuntas Necrocius’un yönettiği ve beş saat süren bir oyun! Bu tür programlar ancak festivallerde olur.
Nederlands Dans Tiyatrosu1959’dan bugüne repertuvarlarına kattıkları, her biri güncel dans alanında çığır açan 600’ü aşkın koreografiyle yılda 150.000 seyirciye ulaşan Nederlands Dans Theater (NDT), disiplinler, stiller, teknikler arasında dolaşan avangard yaklaşımıyla 22. İstanbul Tiyatro Festivali’nin konuğu.
Mekanlar neye göre belirleniyor?
L.Y. Bir festivalde Tuğçe Tuna, Bayrampaşa Cezaevi’ni kullanmak istemişti. Ne yaptı etti, izinlerini kendisi aldı, başardı ve oyun orada yapıldı. Biz oradaki koğuşlarda geride kalmış yıkıntıları, hayatı gördük. Duvar yazıları, çarşaflar… Yaşayan bir mekân. Bu sene de Abud Efendi Konağı’na gireceğiz. Değişik olacak. Mekânların, özel tiyatroların görünürlüğünü arttırmak için de çalışıyoruz. Duru Tiyatro, Moda Sahnesi, Das Das… Artık Rumeli Hisarı’nda yapamıyoruz. AKM bizim ana mekanımızdı, artık hayatımızdan çıktı. Şimdi de Zorlu PSM var; o da 2013’te hayatımıza girdi. 2008’den sonra durumun değiştiğini söyleyebilirim o sebeple.
İKSV ve tiyatro festivali özel bir seyirci yetiştirdi mi İstanbul’da?
B. P. İstanbul seyircisi, Ankara seyircisinden ya da başka seyirciden farklı olarak kozmopolittir. Burada sahneler dağılmıştır, oyunlar daha çoktur. Burada her seyirciye uygun oyunlar var. Sahnelerin dağılmış olması itibariyle bazen mesafeler uzak gelebiliyor ama, farklı merkezlerde sahnelerin açılmış olması önemlidir.
Bu seneki festivalde “tarih” için neleri önerirsiniz?
L.Y. Öğrenciler kendileri için düşünülmüş “10 TL’ye bilet” kampanyası varken oyunların hiçbirini kaçırmamalı bence. Sponsorlarımız sağolsunlar. Yabancı oyunlar kolay gelmez. Nederlands Dans Tiyatrosu bir-iki senelik uğraşımız sonucu geliyor. PIXEL gösterisinin koregrafı Mourad Merzouki, sokak dansından gelen bir sanatçı. Hamlet’in yönetmeni Robert Lepage, Kanada’dan. Sürprizi bol bir oyun. Rus tiyatrosuyla ilgili panel yapıyoruz. Rusya’dan eleştirmen ve danışmanlar Rus tiyatrosunun klasik ve çağdaş dönemlerini anlatacak.
Freddie Mercury’nin kariyerini konu alan “Bohemian Rhapsody” filmi, 7 yıllık çekim sürecinin ardından Avrupa ve Türkiye’de bu ay gösterime giriyor.
Müzik tarihine yalnızca şarkılarıyla değil, kariyeri boyunca gösterişli, özgün ve bir o kadar da aykırı tarzıyla damgasını vuran sayılı gruplardan biridir Queen. Elbette bu statüyü grubun tanınan yüzü Freddie Mercury’ye; ışık hızıyla yarışan, patlamaya hazır o meşhur süpernovaya borçludur. Bugün Mercury gerek sahnedeki imajı, gerek sansasyonel yaşamıyla, ama en önemlisi o insanüstü sesi-gırtlağıyla, müzik tarihinde eşsiz bir konuma sahip.
Önümüzdeki günlerde vizyona girecek “Bohemian Rhapsody” filmi ise Mercury’nin ve Queen’in mirasını beyazperdeye taşımaya hazırlanıyor. Ancak filmin tartışmalı yapım süreci ve yabancı eleştirmenlerin yorumları, şimdiden “Bohemian Rhapsody”yle ilgili kafalarda soru işaretleri yaratmış durumda.
Queen’in üyeleri Brian May ve Roger Taylor’ın bizzat yaratıcı danışmanlık yaptığı projenin, aslında 2010’da yılında başlaması planlanıyordu. Filmin prodüktörlüğünü Graham King ve grubun eski menajeri Jim Beach üstlendi. 2015’te filmin senaryosunun, bugün “The Theory of Everything” ve “Darkest Hour” gibi başarılı biyografilerden tanıdığımız Anthony McCarten’a emanet edilmesinin ardından, “X-Men” serisinin adı taciz skandallarıyla anılan yönetmeni Bryan Singer projeye dahil oldu. Freddie Mercury’ye Emmy ödüllü oyuncu Rami Malek’in hayat vereceği kesinleşince, yedi yıl süren hazırlık süreci tamamlanmış oldu.
Queen’in kuruluşundan grubun kariyeri için bir zirve niteliği taşıyan “Live Aid” konserine kadar geçen sürece odaklanan “Bohemian Rhapsody”nin fragmanlarında, Rami Malek’in Freddie’yle benzerliği özellikle dikkati çekiyor. Filmin yayınlanan kesitlerinin ritmi ve heyecan verici atmosferi seyirci beklentilerini yükseltse de, Amerikalı film eleştirmenlerinin ilk izlenimleri bu beklentilerin tam tersi yönünde. Filmin yalnızca Freddie Mercury’nin tırmandığı kariyer basamaklarına odaklandığı, kişisel yaşamında deneyimlediği ötekilik haline, eşcinsel kimliğine yüzeysel bir biçimde değinmekle yetindiğine dair birçok eleştiri var. Yine de bu müzik devinin hikayesini ve sesini dinlemek için kaçırılmayacak bir fırsat.
Freddie Mercury (üstte) ve onu canlandıran Rami Malek.
Ara Güler Müzesi, Türkiye’de açılan ilk uluslararası fotoğrafçı müzesi. Ancak müzenin tek önemi buradan kaynaklanmıyor. Güler’in hayatının birikimi olarak adlandırılabilecek olan ve fotoğraflardan, mektuplardan, kartpostallardan oluşan geniş bir arşiv, tertiplenerek ve dijital ortama aktarılarak sunuşa hazır hâle getiriliyor.
Yaygın olarak “Türkiye tarihinin görsel hafızası” olarak anılan ancak yalnızca Türkiye’nin ve tarihin değil, hayatın hemen hemen her alanının görsel hafızasını oluşturan fotoğrafçı Ara Güler’in müzesi açıldı. Bilindiği üzere Ara Güler, Tennessee Williams’dan Louis Aragon’a, Marc Chagall’dan Salvador Dali’ye, Alfred Hitchcock’tan Pablo Picasso’ya, birçok ünlü sanatçının portre fotoğraflarını da kaydetmiş; İstanbul’un yaşamış olduğu ve yaşamayı sürdürdüğü kentsel evrimi merceğinin eleştirel perspektifinden ölümsüzleştirmiş; neredeyse kamerasının temas etmediği açı kalmamış olan ve yaşarken efsaneleşen bir uluslararası büyük usta.
Bir ilk Ara Güler Müzesi, ünlü fotoğrafçının 90. yaş günü olan 16 Ağustos’ta açıldı. Müze, Türkiye’de açılmış bulunan ilk uluslararası fotoğrafçı müzesi.
Ara Güler Müzesi de Türkiye’de açılmış ilk uluslararası fotoğrafçı müzesi. Ancak müzenin tek önemi buradan kaynaklanmıyor. Zira Ara Güler’in hayatının birikimi olarak adlandırılabilecek olan ve fotoğraflardan, mektuplardan, kartpostallardan oluşan geniş bir arşiv tertiplenerek ve dijital ortama aktarılarak sunuma hazır bir hâle getiriliyor. Proje sorumluları Güler arşivinin tasnifinin birkaç seneyi bulacak denli geniş çaplı olduğunu belirtiyorlar. Öyle sanıyoruz ki bu sadece Ara Güler’in takipçileri için değil, bütün sanatseverler ve tarihseverler için de sevindirici bir haber.
Güler arşivi Güler’in 90 senelik yaşamı boyunca biriktirdiği birçok malzeme müzede sergileniyor. Bu malzemelere mektuplar, fotoğraflar, kartpostallar da dâhil.
Ara Güler Müzesi, fotoğrafçının 90. yaş günü olan 16 Ağustos’da, Bomontiada’da açıldı. Müzenin fiziksel kapasitesi Bomontiada’daki yapıyla sınırlı kalmayacak ve Galatasaray’daki Güler Apartmanı da önümüzdeki senelerde restore edilerek müzenin bir parçası olarak ziyaretçilere açılacak. Müze, 2016’da Ara Güler ile Doğuş Grubu’nun arasında başlayan işbirliğinin ilk sonuçlarından. Bu verimli ortaklaşmanın bir diğer önemli sonucu ise Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi (AGAVAM) ile Ara Güler Doğuş Sanat ve Müzecilik Anonim Şirketi’nin kurulması oldu. Doğuş Grubu ile Ara Güler arasındaki bu işbirliğinin nasıl ortaya çıktığı sorusuna ise AGAVAM proje direktörü Çağla Saraç, Güler’in Doğuş İnşaat’ın şantiyelerini fotoğraflamış olduğu ve Doğuş Grubu başkanı Ferit Şahenk’in de amatör bir fotoğrafçı olarak bu fırsatı kaçırmadığı cevabını veriyor.
Daimi misafirler Müzede yer bulacak sergilerden bağımsız olarak daimi olarak sergilenen eserler de mevcut: Güler’in kişisel eşyaları, notları, fotoğraf makineleri ve koleksiyonları…
Müzenin açılış sergisinin ismi “Islık Çalan Adam”. Bu isim Ara Güler’in Babil’den Sonra Yaşayacağız başlıklı öykü kitabından seçildi. Bahsini ettiğimiz bu kitap da muntazam tasarımıyla sergiye eşlik ediyor. Aslında kitap da, sergi de okuyucuları ile ziyaretçilerini benzer bir dünyaya yönlendiriyor: Güler’in yaşantısını, asla aksamayan üretimini, tükenmeyen enerjisini, estetik ve yazınsal mirasını ve çağdaşlarıyla kurduğu zihinsel alışverişi daha yakından tanımaya davet eden bir dünyaya… “Islık Çalan Adam” biyografik olanla tesadüfi olanı birbirlerinden kopması mümkün olmayan iki dinamik olarak ele almakta ve “bu perspektif üzerinden Ara Güler’in belleğine doğru bir izlek” oluşturmakta.
‘Fotoğraf Çeken Adam’ Müzenin açılış sergisinin ismi “Islık Çalan Adam” oldu. Bu isim Güler’in “Babil’den Sonra Yaşayacağız” başlıklı öykü kitabından seçildi.
Ünlü romancı Yaşar Kemal bir keresinde “Ara Güler’in fotoğrafları büyük bir Anadolu destanıdır” demişti. Bu yönüyle “Islık Çalan Adam” sergisi, “Fotoğraf Çeken Adam”ın büyük destanı olarak okunabilir. Sergi kendi içinde, fotoğrafçının yalnızca resimlerine ve çekimlerine değil hikaye, video ve maket kitaplardan oluşan zengin bir seçkiye de yer veriyor.
İstanbul’un hafızası Ara Güler, genç yaşlarından itibaren objektifine konu ettiği semtlerle, eski İstanbul’un görsel hafızası olmayı sürdürüyor. 1958’de İstiklâl Caddesi.
Güler, meslektaşlarından farklı bir fotoğrafçılık anlayışına sahip. Zira kendisi, belirli anları belirli mekanlarda dondurarak resmetmeyi, bir sanat faaliyetinden önce, bir tarihçilik örneği olarak yorumluyor ve görüşlerini şu şekilde özetliyor: “Sanat olmasına gerek yoktur fotoğrafın. Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zapt ediyorsun. Bir makine ile tarihi durduruyorsun”. Bu farkındalık sadece sergi boyunca değil, ancak Güler imzalı hemen hemen bütün işlerde kendisini belli ediyor. Biz de #tarih dergisi olarak bu bakış açısının kritik bir kıymete sahip olduğu kanısındayız.
Gündelik hayat Güler yalnızca eski İstanbul’u değil, bu şehrin sakinlerini de gündelik hayatları içindeki uğraşlarıyla fotoğraflamıştı.
Bu sergiden bağımsız olarak Ara Güler’in eserlerinin, kişisel eşyalarının, notlarının, fotoğraf makinelerinin ve koleksiyonlarının müzede daima yer alacağını hatırlatmak faydalı olur. Müze ve AGAVAM ücretsiz olarak insanların kullanıma açık; hem Güler’in arşivini, hem de onun zamanını ve mekanını kaydetme yöntemini, John Berger’in deyişiyle sanatçının “görme biçimleri”ni merak edenler için duyurulur.
Gelecek kuşaklara Ara Güler için en değerli uğraşlardan birisi, eskiden İstanbul’un neye benzediğini yeni nesillere gösterebilmek.
ARA GÜLER’İN KALEMİ
11 öyküden oluşan kitap
Ara Güler’in gençliğinde kaleme almış olduğu Babil’den Sonra Yaşayacağız kitabı, Aras Yayınları tarafından, Güler’in çektiği birtakım fotoğraflar da eklenerek yeniden basıldı ve müzenin açılışında kendisine hediye edildi. Kitap 11 öyküden oluşmakta. İlk olarak 1995’te Ermenice yazılıp basılmış olan kitap, 1996’da Türkçe’ye çevrilmişti. Özgün Ermenice baskısı Papelonen Verç Bidi Abrink başlığıyla yayınlanan kitabın, Türkçe, Ermenice ve İngilizce olmak üzere üç cilt halinde yapılan yeni basımı müzede bulunabilir. Babil’den Sonra Yaşayacağız, özellikle Ara Güler’in yalnızca merceğini değil, kalemini de merak eden takipçileri için, onun kendi görselleriyle desteklenmiş bir metin olarak edinilmesi gereken bir yapıt.
KAYBOLAN ŞEHİR
İstanbul’un hafızası
1928 doğumlu Ara Güler, erken yaşlardan itibaren İstanbul’u kare kare fotoğrafladı. 20. yüzyılın ikinci yarısına ait bu fotoğraflar, kaybolan bir şehrin siluetini temsil ediyor ve bugün özlem duyulan bir geçmiş tasavvurunu ortaya koyuyor. Ara Güler fotoğraflarında eski İstanbul’un hayaleti bütün detaylarıyla yansıtılıyor. Objektifinde sık sık İstanbul’u konuk eden, dünyanın en prestijli ajansı olan Magnum üyesi ilk ve tek Türk fotoğrafçısı Güler, bu tercihi üzerine şöyle diyor: “Ben kaybolmakta olan İstanbul’u kaydediyorum, bitmekte olan bir şehri. Biliyorum çünkü yok olacak ve göstermek lazım”.
Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi resim koleksiyonunda yer alan altı tablosu, x-ışınları, kızılötesi gibi tekniklerle detaylı bir şekilde karşılaştırmalı olarak incelendi. Bu eserlerin geçirmiş olduğu restorasyon çalışmalarına, sanatçının üretim ve eserlerine dair her ayrıntı ilk defa bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarıldı.
Görünenin Ötesinde (Osman Hamdi Bey), 31 Aralık’a kadar, Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul, (sakipsabancimuzesi.org).
Türk sanat tarihinin öncü ve en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonunda yer alan altı tablosu, Bank of America Merrill Lynch ‘Sanatı Koruma Projesi’ kapsamında mercek altına alındı. Böylece 2010’dan itibaren tarihsel veya kültürel öneme sahip ve yokolma tehlikesi altındaki eserleri korumayı amaçlayan, 30 farklı ülkenin müzelerinde gerçekleşen 120’den fazla koruma projesine Türkiye’den de ilk defa bir sanatçının eserleri dahil oldu.
Osman Hamdi Bey tabloları üzerine konservasyon ve bilimsel araştırmalar alanında yapılmış çalışmaların ilki ve en ayrıntılısı olan proje 2016’da başladı. İki yıllık sürecin sonunda tamamlanan “Osman Hamdi Bey Tablolarının Bilimsel Analizleri ve Konservasyonu” projesinin bulgularına dayanan bu sergide onun “Vazoda Çiçekler”, “Kuran Okuyan Hoca”, “Kokona Despina”, “Naile Hanım Portresi”, “Arzuhalci” ve “Cami” adlı tabloları karşılaştırmalı olarak ele alındı.
Eserlerin bilimsel analizlerine kapsamlı bir bakış sunan projede ilk olarak x-ışını görüntüleme tekniğiyle, tablolarda uygulanan eski restorasyon işlemleri, ağır metal içeren boyaların yerleri ve çıplak gözle görülmeyen alt katmanlardaki bulgular incelendi. Osman Hamdi Bey’in, eserlerine boyayı uygulamadan önce karakalemle yaptığı eskizler, boyama teknikleri, eserlerin geçirdiği dönüşüm bu süreçte ortaya çıktı. Bu adımın ardından sanatçının kullandığı malzemelerin yapısını, rengini, boya katmanlarını ve dokusunu incelemek üzere kimyasal analiz çalışmaları yürütüldü. Altı tablonun tuval bezlerinin organik yapıları, kızılötesi spektroskopisi (FTIR) ile incelendi ve veriler, temel bileşenler analizi (PCA) metoduyla sınıflandırılarak özellikleri belirlendi.
Restorasyon çalışmalarını izleyicilere aktarmayı hedefleyen sergi için yapılan araştırmaların sonucunda, sanatçının sıklıkla kullandığı pigmentlerin türlerinin yanı sıra boya uygulama tekniğinde de gözle görülemeyen ayrıntılar ortaya çıkarıldı. Eserlerindeki keskin ve yumuşak fırça darbeleri belirlendi ve resme başlamadan önce tuval üzerinde yaptığı çalışmalarla ilgili bilgilere ulaşıldı. Osman Hamdi’nin malzeme kullanımında gösterdiği özene, yaşadığı dönem için pahalı bulunan materyalleri tercih etmesine, boya uygulamadan önce yaptığı ayrıntılı çalışmalara dair düşünceler bu projeyle birlikte bilimsel olarak doğrulandı.
Eserlerde çıplak gözle görülemeyecek ayrıntıların keşfi, Osman Hamdi Bey’in Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonu’nda bulunan eserlerinin sanat tarihi açısından yeniden değerlendirilmesi için de bir zemin oluşturdu.
Sergide Osman Hamdi Bey’in eserleri x-ışınları ve kızılötesi teknikleriyle incelenerek orijinal eserlerde çıplak gözle görülmeyen ayrıntılara yer verildi.
SERGİ
Neolitik Çağ’dan Selçuklu dönemine Anadolu’nun mirası
Çağlar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Anadolu toprakları, zengin bir mirasın da sahibidir. Yaklaşık 9 bin yıl öncesinden başlayarak sırasıyla Neolitik, Kalkolitik, Tunç, Demir, Yunan, Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerine dek uzanan Anadolu’daki “Toprağın Mirası” kronolojik bir izlemle sergilenerek ziyaretçilere geçmişin gündelik hayatından bir kesit sunuluyor. Rezan Has Müzesi’nin geniş arkeoloji koleksiyonunda bulunan yaklaşık 300 eserden oluşan seçkide antik dönemlerde insanların gündelik hayatlarında kullandıkları yemek pişirilen, şarap ve zeytinyağı muhafaza edilen kaplardan, Tanrılara sunulan adaklara kadar çok geniş yelpazede bir envantere yer veriliyor. Bu sayede çeşitli yerleşim yerlerinden, tapınaklardan, mezarlıklardan ve doğal çevreden elde edilen bu bulgularla, burada yaşamış medeniyetlerin günlük alışkanlıkları, sosyal ilişkileri ve inançları da irdeleniyor.
Toprağın Mirası, 31 Ekim’e kadar, Rezan Has Müzesi, İstanbul, (rhm.org.tr).
Gümüş buhurdan, Akhamenid dönem, M.Ö. 6-5. yüzyıl.
SERGİ
İtalyan merceğinden Bizans izleri
Yitik İmparatorluğu Resmetmek: İtalyan Merceğinden Anadolu’daki Bizans Sanatı, 1960-2000, 31 Aralık’a kadar, ANAMED Kemerli Galeri, İstanbul, (anamed.ku.edu.tr).
Roma’daki Sapienza Üniversitesi’nin Bizans Sanatı Tarihi Dokümantasyon Merkezi’nden (Centro di Documentazione di Storia dell’Arte Bizantina – CDSAB) fotoğraf ve arşiv materyalleri “Yitik İmparatorluğu Resmetmek: İtalyan Merceğinden Anadolu’daki Bizans Sanatı, 1960–2000” sergisi sayesinde tarihseverlerle buluşuyor. Küratörlüğünü Livia Bevilacqua ve Giovanni Gasbarri’nin üstlendiği sergi, İtalyan araştırmacıların Anadolu’nun dört bir köşesinde Bizans’ın izlerini takip etmelerine ve kimi ilk kez araştırmalara konu edilmiş Bizans anıtları üzerine incelemelerine odaklanıyor. Anadolu’daki Bizans sanatı araştırmalarına önemli katkılarda bulunan İtalyan sanat tarihçilerinin titizlikle yürüttüğü çalışmalar sonucunda Roma’dan Doğu’ya uzanan tarihi güzergâh izlenerek yitik bir imparatorluğun parçaları yeniden keşfediliyor.
1960’lı yıllardan başlayarak Doğu Akdeniz bölgelerinde Sapienza ekibi tarafından yürütülen inceleme gezileri sırasında toplanan ve coğrafi alanlara göre sınıflandırılan 35 binin üzerinde görsel malzeme (basılı fotoğraf, slayt, negatif, harita, çizim) bazıları kökten dönüşüme uğramış, hatta tahrip olmuş anıt ve eserlerin hikâyesini de inceleme fırsatı veriyor. Arşivde İstanbul ve Ermenistan’daki eserlere ait belgelerin yanısıra Türkiye, Suriye, İsrail, Ürdün ve Mısır’ı da kapsayacak şekilde Bizans Yakın Doğusu ile ilgili görsel belgeler ve bunlarla birlikte gravürlü el yazmalarına adanmış bir grup malzeme de yer alıyor.
Sergide yer alan CDSAB belgeleri hem fotoğraflanan Bizans anıtları açısından hem de İtalyan saha araştırmacılarının başarıları bakımından çok değerli bir tarihsel kaynak niteliğinde.