Kategori: Ajanda

  • Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler…

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler…

    Irk ayrımcılığı temalı filmler, sinema tarihinin özellikle son 60 yılına damgasını vurdu. Çoğu defa Oscar’a kadar giden bu unutulmaz yapımların, artık bir “klasik” hâlini almış olan örnekleri… Bütün hayatlar önemlidir!

    21. yüzyılın ilk çeyreğini devirmek üzereyiz. Uzaya bile gittik ama henüz insan olmanın en temel halleriyle ilgili sorunlarımızı çözebilmiş değiliz. Hâlâ “ortasınıf-heteroseksüel-beyaz erkek” Tanrı yerine konuyor ve diğer bütün insanları ten renklerine, ırklarına, etnisitelerine, cinsiyetlerine, cinsel kimliklerine, sınıflarına göre ayırıyor ve onun altına diziyoruz.

    George Floyd’un nefessiz bırakarak öldürülmesi, dünyanın uzun zamandır gördüğü en büyük sivil itaatsizlik hareketini tetikledi ve sayesinde belki de gerçekten sonunda siyah hayatların da diğer bütün hayatlarla aynı önemde olduğu anlaşılacak. Çılgın 2020’un Covid-19’dan sonraki ikinci büyük sürprizinden ilham alarak ırk, ırkçılık ve siyah hayatları konu eden en iyi filmlerden bir derleme yaptık. Çoğunu arama motoruna ismi ve altyazılı izle yazarak bulmanız mümkün. Bütün hayatlar önemlidir. 

    Shadows/Gölgeler-1959

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: John Cassavetes

     Oyuncular: Ben Carruthers, Leila Goldoni, Hugh Hurd

    Amerikan bağımsız sinemasının öncüsü John Cassavetes’in ilk filmi 50’ler New York’u beatnik ortamındaki üç siyahi kardeşin yaşamlarına odaklanır. Caz müziği, ırklararası ilişkiler, beat atmosferi, gerçekçi ama sinemasal açıdan deneysel bir yaklaşımla işlenmiştir. 

    A Raisin in the Sun/Güneşte Bir Leke-1961

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Daniel Petrie 

    Oyuncular: Sidney Poitier, Ruby Dee, Claudia McNeill, Diana Sands

    Lorraine Hansberry’nin 1959’da Broadway’de prömiyer yapan aynı adlı oyunundan uyarlanan film, ABD’deki gündelik, kanıksanmış ırkçılığın sıradan siyah insanları nasıl etkilediğine parmak basan ilk filmlerden biri. Chicago’da fakir siyah bir ailenin eline beklenmedik bir para geçer ve çoğunluğun beyaz olduğu bir mahalleye taşınmalarıyla sorunlar başlar. Filmde asimile olmuş siyahlar ve siyah karşıtlığı da iyi işlenir. 

    To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek-1962

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Robert Mulligan 

    Oyuncular: Gregory Peck, John Megna, Frank Overton 

    Dört yıl önce ölen Harper Lee’nin bir Amerikan edebiyatı klasiği sayılan aynı adlı romanından uyarlanan film, 1930’ların başında ABD’deki büyük ekonomik kriz sürecinde geçiyor. Alabama’da beyaz bir avukatın (Atticus Finch) haksız yere tecavüzle suçlanan bir siyahı savunması anlatılıyor. Sekiz oscar adaylığından Gregory Peck için en iyi erkek oyuncu dahil üçünü kazanan film, önyargılar ve onları yıkmak üzerine. Romanı da pek lezzetlidir.

    The Color Purple/Mor Yıllar-1985

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steven Spielberg 

    Oyuncular: Danny Glover, Whoopi Goldberg, Oprah Winfrey

    Alice Walker’ın Pulitzer ödüllü ünlü romanından uyarlanan film 1900’lerde 14 yaşında babasının hamile bıraktığı Celie’nin taciz ve şiddetle dolu zorlu hayatını ve cinsel kimlik bulma arayışını anlatıyor. “The Color Purple” 11 dalda Oscar’a aday gösterildi. Siyah olmanın, bir de kadınlık ve eşcinsellik eklenince ne kadar katlanarak zorlaştığını anlamak için izlenmeli.

    In the Heat of the Night/Gecenin Sıcağında-1967

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Norman Jewison 

    Oyuncular: Sidney Poitier, Rod Steiger, Warren Oates

    Sidney Poitier’in kariyerinin doruk noktasında çektiği, en iyi film dahil beş Oscarlı filmde siyah bir detektif, bir cinayeti araştırmak üzere ırkçı bir güney kasabasına gönderilir. Filmde detektifin ırkçı bir beyazın tokadına “öbür yanağını çevirmek” yerine tokatla karşılık vermesi, 60’lı yılların Martin Luther King suikastından sonraki siyasi atmosferini çok iyi özetler. Ezilenler artık seslerini duyurmakta, onlara yapılanlara karşılık vermekten çekinmemektedir. 

    Do the Right Thing/Doğruyu Seç-1989

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Spike Lee 

    Oyuncular: Danny Aiello, Ossie Davis, Ruby Dee

    Bir siyah hakları aktivisti de olan Amerikalı bağımsız yönetmen Spike Lee’nin bütün filmografisi konuyla ilgili bir ders niteliğindedir ama, “Do the Right Thing” aralarında ön plana çıkar. Filmde yılın en sıcak gününde Brooklyn’de bir mahallede herkesin sinirlerinin gerilmesiyle nefret ve önyargılarda patlama yaşanır ve olaylar şiddete evrilir. Müthiş iyi bir Amerikan bağımsız sineması örneği. 

    Boyz N the Hood/Artık Çocuk Değiller-1991

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: John Singleton 

    Oyuncular: Cuba Gooding Junior, Laurence Fishburne, Ice Cube

    John Singleton’ın ilk filmi, rapçi Ice Cube’un ilk oyunculuk denemesi. Film ortalama Amerikalının sadece “gangsta rap” müziği sayesinde bildiği, merkezî güney Los Angeles’da Crenshaw gettosunda yaşayan üç siyah gencin sokaklardaki yaşamı üzerinden ırk, ilişkiler, şiddet konularını işler. Singleton bu filmle en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterilen ilk siyah yönetmen olmuştur. 

    Malcolm X-1992

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Spike Lee 

    Oyuncular: Denzel Washington, Angela Bassett, Delroy Lindo

    Müthiş bir Spike Lee klasiği daha! Öldürülen ünlü siyah hakları aktivisti Malcolm X’in küçük bir ganster olarak başlayıp “Nation of Islam”ın liderine dönüşmesini işleyen biyografik film hem görsel bir şölen hem de ırk ayrımcılığına karşı hareketlerin tarihine ışık tutan bir çalışma. 

    Amistad-1997

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steven Spielberg 

    Oyuncular: Djimon Hounsou, Matthew McConaughey, Anthony Hopkins

    Yıl 1839. Gerçek olaylara dayanan filmde, La Amistad adlı köle taşıyan gemide Mende kabilesinden köle ticareti için kaçırılanlar Küba açıklarında isyan çıkarıp geminin komutasını ele geçirir. Olaylar İspanya, ABD ve siyahların haklarını savunan bir avukat arasında geçen çetin bir davaya evrilir. Dava Afrikalıların lehine sonuçlanır. Bu olay kuzey-güney arasındaki gerginliği artırır ve içsavaşın başlamasındaki etkenlerden biri olarak görülür. Köleliğin tarihine dair mutlaka izlenmesi gereken bir film.

    Driving Miss Daisy/Bayan Daisy’nin Şoförü-1997

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Bruce Beresford 

    Oyuncular: Morgan Freeman, Jessica Tandy, Dan Aykroyd 

    ABD’nin güneyinde geçen film, yaşlı bir Yahudi kadınla siyah şoförünün aralarındaki ilişkiye odaklanır. Film ırkçılığı, biri beyaz diğeri siyah iki azınlık (Yahudi/Siyah) üzerinden inceler. Bayan Daisy, sinagogu bombalandıktan sonra kendisinin de ırkçılığın bir kurbanı olduğunu farkeder. 1949’da geçen filmin dokuz Oscar adaylığı ve en iyi filmle en iyi kadın oyuncuyu da içeren dört Oscar’ı var. Irk meselesi üzerine klasiklerden biri. 

    American History X/Geçmişin Gölgesinde-1998

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Tony Kaye 

    Oyuncular: Edward Norton, Edward Furlong, Beverly D’Angelo

    Bir nefret suçundan üç yılını hapiste geçiren neo-nazi dazlak Derek, ona özenen kardeşi Danny’yi bu yola girmekten vazgeçirmeye çalışır. Irkçı beyaz hareketlerin ve ABD’deki ırkçılığın köklerine inen film, konuyu kavramak için mutlaka izlenmesi gerekenlerden. 

    12 Years a Slave/12 Yıllık Esaret-2013

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steve McQueen 

    Oyuncular: Chiwetel Ejiofor, Michael Kenneth Williams , Michael Fassbender

    Dokuz Oscar adaylığından en iyi film dahil üçünü kazanan film, New Yorklu özgür bir siyah olan Solomon Northup’un 1853’te yazdığı anılarına dayanıyor. Northup, eşi ve iki çocuğuyla yaşayan bir kemancıdır. İki beyaz adam tarafından Washington D.C.’de kısa dönem müzisyen olarak çalışabileceği bir iş olduğu vaadiyle kaçırılıp köle olarak satılır ve kurtulana dek 12 yıl boyunca Louisiana eyaletindeki plantasyonlarda çalıştırılır. Köleliğe dair yapılmış en etkileyici filmlerden biri. 

    Moonlight/Ay Işığı-2016

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Barry Jenkins 

    Oyuncular: Mahershala Ali, Naomie Harris, Trevante Rhodes

    En iyi film, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo dallarında üç Oscar alan Moonlight, zor bir mahallede yaşayan bir siyah çocuğu küçükyaştan ergenliğine ve ilk gençliğine kadar mercek altına alıyor. Sıradan bunalımlar yanında cinsel ve genel kimlik arayışları konu ediliyor. Sinemasal anlatım dili çok güzel. 

    Get Out/Kapan-2017

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Jordan Peele 

    Oyuncular: Daniel Kaluuya, Allison Williams, Bradley Whitford

    Dört Oscar adaylığından en iyi orijinal senaryoyu kazanan korku/gerilim türündeki film, haftasonu tatili için beyaz kız arkadaşının ailesinin evine giden siyah bir gencin başına gelenleri anlatır.  Kölelik mirasını sembol olarak alıp modern çağda başka bir açıdan irdeleyen film, konuyla ilgili yapılmış en yaratıcı çalışmalardan biri. 

    Blindspotting/Kör Noktalar-2018

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Carlos Lopez Estrada 

    Oyuncular: Daveed Diggs, Rafael Casal, Janina Gavankar 

    Filmde, hapisten şartlı tahliyeyle çıkmış Collin’in, bir polisin bir siyahı öldürmesine tanık olmasından sonra yaşananlar anlatılıyor. Collin’in serseri bir yakın arkadaşı da, başını belaya sokması için ayrı bir fırsat. Son derece sürükleyici. 

    The Last Black Man in San Francisco-2019

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Joe Talbot 

    Oyuncular: Jimmie Fails, Jonathan Majors, Rob Morgan

    Jimmy ve yakın arkadaşı Mont Jimmy, büyükbabasının inşa ettiği ve artık nezih ve pahalı bir mahallede bulunan çocukluk evini geri almaya çalışır. Geçmişe dönüşün dokunaklı bir hikayesi. Filmin müziği muhteşem. 

  • Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Gündelik hayatta yerleşmiş bir deyiş var: “Biz bu filmi daha önce görmüştük”… Bir salgının dünyadaki bütün hayatı neredeyse durdurduğu şu günlerde yaşananlar, gerçekten çok büyük bütçeli bir Hollywood filmini andırıyor. Ana temasını bulaşıcı hastalıkların oluşturduğu en önemli filmler…

    Egzotik bir taşıyıcı hayvandan bir kişiye bulaşan ve kısa sürede birçok insanın hayatını ve hadiselerin işleyişini-yaşanışını değiştiren bir virüs… Karantina, izolasyon, pandemi protokolleri, panik, tedavi/aşı bulma çabaları… Devletlerin hataları, insanların hataları, mikroskop dışından görünmeyen bir canlının çok güçlü sandığımız biz insanları ve bütün bir sistemi çökertmesi…

    Veba, çiçek, İspanyol gribi gibi salgınlar geçmişte, tıp biliminin günümüzden çok daha geri olduğu yıllarda fazlasıyla can aldı. Ancak tıbbın ulaştığı bugünkü noktada bile bu küçük canavarlara karşı hâlâ çok güçsüz ve korumasızız. Zira şimdi de başka sorunlar var: Dünya çok daha global, herkes seyahat ediyor ve taşıyıcı olabiliyor, virüsler hızla mutasyona uğruyor, nüfus çok kalabalık ve hastaneler, sağlık sistemleri yetersiz… Kısacası, 2020’de görüyoruz ki, bütün ilerlemelere rağmen virüs denen canlıyla başetme konusunda çok gerideyiz. O, görünmez boyutuyla istediği gibi taşıyıcıdan taşıyıcıya atlayıp ne olup bittiğini anlayıncaya kadar bütün dünyayı durma noktasına getirmeyi başardı.

    Evde oturduğumuz şu günlerde, salgın konseptinin sinemaya nasıl yansıtıldığını merak edenler için tüm zamanların en iyi salgın filmlerinden oluşan bir liste hazırladık. Bazıları günümüzde yaşadığımız duruma olan benzerliğiyle tüylerinizi ürpertecek, şimdiden uyaralım. Hepsi kastlarından sinematografilerine, senaryolarından özel efektlerine son derece başarılı, heyecanla izlenecek yapımlar. Yapım yılına göre düzenlenen bu listede daha fantastik öğeler barındıran zombi salgınlarıyla gerçekçi örnekler birarada.

    Fantastik filmleri, insanların ölüm-kalım durumlarında nasıl korkunç yaratıklara dönüşebildiklerinin bir sembolü olarak da seyredebiliriz. Gerçekçi olanlar ise bir virüsle, bir pandemiyle savaşmanın teknik ve pratik yöntemleriyle ilgili oldukça önemli bilgiler veriyor.

    Evde kalalım, film izleyelim; virüsler de filmlerde kalsın!

    The Seventh Seal/Yedinci Mühür – 1957

    Yönetmen: Ingmar Bergman

    Oyuncular: Gunnar Björnstrand, Bengt Ekerot, Nils Poppe, Max Von Sydow, Bibi Andersson

    COVID-19’dan yüzyıllar önce veba vardı. Ortaçağ’da Avrupa’yı dize getiren, karantina kelimesinin sözlüklere girmesine sebep olan bu salgın 318 yıl boyunca ara ara yeniden ortaya çıkarak dünyanın nüfusun 3’te 1’ini yoketti (1347 Sicilya- 1665 Londra). Bir sinema ve Bergman klasiği olan “Yedinci Mühür”, ölüm, yaşam ve inanç üzerine çekilmiş en önemli filmlerden biri. Veba zamanında geçen filmde 10 yıldır yollarda olan Haçlı şövalyesi Antonius Block en sonunda ülkesi İsveç’e döner ama karşısında Ölüm’ü bulur ve onunla yaşamını geri almak için bir satranç oyununa oturur.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    The Cassandra Crossing/Cassandra Geçidi – 1976

    Yönetmen: George P. Cosmatos

    Oyuncular: Sophia Loren, Richard Harris, Martin Sheen, OJ Simpson, Ava Gardner, Burt Lancester

    Starlarla dolu bir kasta sahip olan film, bir virüsün bir trende zaptedilmeye çalışılmasının hikayesi. Paris, Brüksel, Amsterdam, Kopenhag, Stockholm güzergahını izleyen trene ölümcül bir virüs taşıyan bir mahkum biner ve hastalığı yolculara bulaştırmaya başlar. İki seçenek vardır: Ya tren yokedilecek ya da hastalığın diğer vagonlara geçmesinin önlenmesi için bir yol bulunacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Twelve Monkeys/12 Maymun – 1995

    Yönetmen: Terry Gilliam

    Oyuncular: Joseph Melito, Bruce Willis, Jon Seda, Brad Pitt

    Bilimkurguyla salgın türünü buluşturan bu önemli film, insan türünün yokolmak üzere olduğu yakın bir gelecekte (sinopsise göre 2035’te) geçer. Virüs dünyada yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yeraltına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürmektedir. Bu esnada virüsün yokedilmesi için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole (Bruce Willis) gönüllü olur ve insanlığın yokolma noktasına gelmesine sebep olan virüsün ortaya çıkmasını incelemek üzere geçmişe -1914, 1918, 1990 ve 1996’ya- gönderilir. Cole’un gerçekten de bir zaman yolcusu mu yoksa bir akıl hastası mı olduğu filmin asıl derdidir ama Gilliam müthiş yaratıcı bir yönetmen olduğu için filmde bundan çok daha fazlası var. Film, “Vertigo”dan “Memento”ya ve “Matrix”e birçok bilimkurgu filmine ilham vermiş olan Chris Marker’ın 1962 yapımı kısa filmi “La Jeteé”den uyarlamadır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Outbreak/Tehdit – 1995

    Yönetmen: Wolfgang Petersen

    Oyuncular: Dustin Hoffman, Kevin Spacey, Renee Russo, Morgan Freeman, Cuba Gooding Jr., Donald Sutherland

    Her bir oyuncusu bir yıldız olan “Outbreak”, en iyi ve gerçekçi salgın filmlerinden biri. Bir salgın hastalıklar uzmanı olan Hoffmann, yeni ve çok ölümcül bir virüsü tesbit ve araştırma için Zaire’ye gönderilir. Fakat virüs bir maymunla ABD sınırları içine girmiş ve insanları öldürmeye başlamıştır. Bu arada ABD’nin virüsü önceden bildiği ve bir biyolojik silah olarak 30 yıldır ürettiği ortaya çıkar. Bir kasabada herkes enfekte olur. Ordunun kumandanı bütün bir kasabayı yokederek virüsü kontrol altına almanın peşindeyken Hoffman taşıyıcı maymunu bulup kurtarıcı serumu üretmeye çalışır. Amerikan hükümetini iyi göstermeyen ender bir Hollywood A listesi filmi.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    28 Days Later/28 Gün Sonra – 2002

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Alex Palmer, Cillian Murphy, Christopher Dunne, David Schneider, Christopher Eccleston, Bindu De Stoppani, Naomie Harris, Megan Burns, Brendan Gleeson  

    Bu post-apokaliptik Boyle üçlemesi, çok bulaşıcı bir virüsün kazayla salıverilmesinden sonra toplumun çöküşünü işler ve dört hayatta kalanın yaşadıklarına odaklanır. Zombi filmi alttürünü yeniden dirilten film olarak hatırlanan, gişe başarısı yüksek bir film. İngiltere’de bir genetik araştırmalar enstitüsünde biliminsanları insan doğasındaki şiddeti ve öfkeyi önleyebilmek amacıyla bazı tehlikeli deneyler yapmış ve bunun sonucunda “rage” adını verdikleri bir virüs geliştirmişlerdir. Bir grup aktivist, laboratuvarda virüs taşıyan maymunları serbest bırakır ve virüs insanlar arasında yayılır. Virüsü kapan kişiler 15 saniye içinde cinayete eğilimli saldırganlara dönüşürler. Jim (Cillian Murphy) salgın patlak verdiğinde hastanededir. 28 gün sonra çıktığında ise bildiğinin dışında bir dünyayla karşılaşır; yaşadığı şehir artık bir hayalet şehirdir. Baygın yattığı süre boyunca olup bitenleri çözmeye çalışırken kendi gibi virüsten kurtulmuş üç kişiyle biraraya gelir ve Manchester’daki bir askerî birliği bulmak üzere yola çıkarlar.

    Beş yıl sonra çekilen “28 Weeks Later-28 Hafta Sonra” filmini iseJuan Carlos Fresnadillo yönetmiş, başrollerde Jeremy Renner, Rose Byrne, Robert Caryle yer almıştı. Devam filmi, “Rage” virüsünün Britanya nüfusunu mahvetmesinden altı ay sonra geçer. Amerikan ordusu düzeni bir şekilde sağlamış ve insanlar karantina altındaki bölgelere tekrar yerleştirilmeye başlanmıştır, fakat içlerinden birisi virüs taşıyıcısıdır ve kabus yeniden başlar.

    Filmin üçüncü ayağının üzerinde hâlâ çalışılırken koronavirüs salgını başladı. Bakalım COVID-19 bu yeni devam filmini nasıl etkileyecek?

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Blindness/Körlük – 2008

    Yönetmen: Fernando Meirelles

    Oyuncular: Julienne Moore, Mark Ruffalo, Gael Garcia Bernal

    Jose Saramago’nun romanından uyarlanan filmde bir şehirde körlük salgını çıkar. Hastalananlar terkedilmiş bir akıl hastanesinde karantinaya alınırlar ancak burada oluşan “toplum” hızlıca çöküşe geçer. Güçlüler zayıfları ezmeye başlar. Fakat yaşananlara tanık olan biri vardır: Oraya kocasına eşlik etmek için gelen, virüsten etkilenmeyen bir kadın (Julianne Moore), yedi kişiyi karantinadan medeniyetin insanlığı terkettiği sokaklara çıkarır. Film 2008’de Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilmişti.    

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Quarantine/Karantina – 2008

    Yönetmen: John Erick Dowdle

    Oyuncular: Jennifer Carpenter, Steve Harris, Jay Hernandez

    Bir televizyon muhabiri olan Jennifer Carpenter, kameramanıyla birlikte Los Angeles itfaiyesinde haber peşindedir. 911’den gelen telefonla bir binaya giderler ve buradaki kadının “bir şeylerin etkisinde olduğunu” farkederler. Bina karantinaya alınır. Yaşlı kadın bir polisi ısırarak öldürür. Bir veteriner, belirtileri kuduza benzetir. Bina içinde herkesin birbirini ısırdığı bir dehşet yaşanır. Hastalığın karantinayla zaptedilmesi durumunda bile neler olabileceğini anlatan bir hikaye (Bu arada evden dışarı çıkamayan aile sakinleri de zaman zaman sükunetlerini kaybedip birbirlerini “parçalayacak” noktaya gelmiyorlar mı?).

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Carriers/Veba – 2009

    Yönetmen: David&Alex Pastor

    Oyuncular: Lou Taylor Pucci, Chris Pine, Piper Perabo

    Film bütün dünyayı etkisi altına alan bir kuş gribi salgınında dört arkadaşın hayatta kalma çabalarını anlatıyor. Danny arkadaşlarını Meksika Körfezi’ndeki ıssız bir kumsala götürme çabasındadır. Ancak dikkatsiz davranışları yolculuklarının uzamasına neden olmaya başlar. Onlar gibi kendilerini korumaya çalışan virüs bulaşmamış insanlarla veya umutsuzluk içinde yardım isteyen virüs bulaşmış kişilerle karşılaştıkça masumiyetlerini kaybetmeye başlarlar. Yolda geçirdikleri dört gün boyunca, hiçbir insanın yüzleşmek zorunda kalmaması gereken ahlaki kararlar vermek durumunda kalırlar. En büyük düşmanın insanlığı tehdit eden virüs değil, iç dünyalarındaki karanlık olduğunu keşfederler.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Black Death/Kara Ölüm – 2011

    Yönetmen: Christopher Smith

    Oyuncular: Sean Bean, Eddie Redmayne, Carice van Houten

    14. yüzyıl Britanya veba salgınını konu alan bir dönem filmi… Küçük bir manastırda hayatını geçiren genç rahip Osmund, manastıra sığınan Averill adındaki genç bir kadına âşık olmuştur ve vebanın Averill’e ulaşmasını istemez. Ormanın derinliklerinde hastalıktan etkilenmeden varlığını sürdüren bir köyün söylentisi dolanmaktadır ve şövalye Ulrich bu köyde neler döndüğünü öğrenmek için görevlendirilir. Ulrich’in manastırdan tek bir talebi vardır: Kendilerine ormanda rehberlik edecek bir rahip. Sevdiği kadına kavuşma şansı bir anda beliren Osmund, Ulrich’e zorlu yolculuğunda yardımcı olmaya gönüllü olur. Bu deneyimi ona manastırın dışındaki dünyayı sunacak ve Tanrı’yla olan ilişkisini sorgulayacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Contagion/Salgın – 2011

    Yönetmen: Steven Soderbergh

    Oyuncular: Gwyneth Paltrow, Matt Damon, Jude Law, Lawrence Fishborne, Marion Cotillard, Kate Winslet

    Yıldızlar geçidi gibi bir salgın filmi daha… Üstelik yönetmeni de Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden Soderbergh. Film, şu an yaşadığımız duruma en yakın senaryoyu sunuyor. Hava ve solunum yoluyla rahatlıkla bulaşan ve insanları birkaç gündür içinde öldüren virüs, salgın şeklinde yayılmakta. Dünya çapında uzmanlardan oluşan medikal bir ekip, hem salgına çare bulmaya çalışır hem de insanlarda virüsten daha da hızlı yayılan panik hâlini kontrol altına almaya uğraşır. İnsanlar canlarını kurtarmaya çalışırken, dağılmanın eşiğine gelen toplumsal hayata da tutunma mücadelesi verirler. Salgınla ilgili tek bir film izleyecekseniz bunu izleyin!

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    93 Days/93 Gün – 2015

    Yönetmen: Steve Gukas

    Oyuncular: Seun Ajayi, Bimbo Akintola, Zara Udofia Ejoh, Danny Glover

    Film Nijerya’da 2014’de yaşanan Ebola salgınını konu ediyor. İnsanlar ölümcül hastalıkla savaşırken doktorlar da hastalığın metropolde yayılmasını önlemek için zamanla yarışıyor ve kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Train to Busan/Zombi Ekspresi – 2016

    Yönetmen: Yeon Sang-Ho

    Oyuncular: Gong Yoo, Jung Yu-Mi, Ma Dong-Seok

    Bir zombi salgını filmi daha… Uzakdoğu’dan gelmesi de cabası… Güney Kore, zombi salgınının etkisi altındadır. Bir kadın, kızının ısrarlarına dayanamaz ve onu haftasonu için trenle Seul’den Pusan’a, ayrıldığı eski kocasının yanına götürmeye karar verir. Ancak enfekte olduğu için trende hastalığı yayacak, herkes birbirine saldırmaya başlayacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek
  • 1917’yi bugüne taşıyan bir savaş yolculuğu…

    1917’yi bugüne taşıyan bir savaş yolculuğu…

    Usta sinemacı Sam Mendes’in son filmi “1917”, cephe hattında, 15 kilometrelik insansız ara bölgeyi aşmaya çalışan iki askerin zorlu serüvenini anlatıyor. 1. Dünya Savaşı temalı kült filmler “Gallipoli” veya “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ayarında bir yapım olmasa da, özellikle muhteşem görselliği ve tekniğiyle fark yaratıyor.

    1917, YÖNETMEN: SAM MENDES; OYUNCULAR: GEORGE MACKEY, DEAN-CHARLES CHAPMAN, COLIN FIRTH; VİZYON TARİHİ: 7 ŞUBAT 2020.

    Tarihler 6 Nisan 1917’yi gösterirken Batı cephesinde, Arras bölgesinde istirahatte olan Onbaşı Schofield (George MacKay) ve Onbaşı Blake (Dean Charles Chapman), General Erinmore’un (Colin Firth) karargahından çağırılır. Verilen görev sıradışıdır. Almanlar ön hat siperlerini boşaltmış görünmektedir. Ancak bunun taktik ve tuzak bir çekilme olduğu ortadadır. Kendilerinden 15 km kadar uzakta olan birliklere karşı, Almanların ertesi sabah hücuma geçeceği haber alınmıştır. Telefon hatları kesik olduğundan, iki onbaşının zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkıp birliğe ulaşması ve bu sürpriz saldırıyı duyurması, durdurması gerekmektedir.

    Blake’in teğmen ağabeyi de sözkonusu taburdadır. İki asker, tüm korkunçluğu ve kasvetiyle yansıtılan ara bölgeye (no man’s land) çıkarlar. Onları zorlu bir yolculuk beklemektedir.

    “Skyfall” ve “Spectre” gibi James Bond filmleriyle de tanınan yönetmen Sam Mendes’in 1. Dünya Savaşı’na katılan dedesinin anılarından yola çıkarak beyazperdeye aktardığı “1917”; yapımcıların uzun süredir ilgilerini esirgediği, geçen yıl sadece Peter Jackson’un savaş sırasında çekilmiş filmleri renklendirmesi ve seslendirmesiyle ortaya çıkan “They Shall Not Grow Old” (Onlar Hiç Yaşlanmayacak) ile hatırlanan 1. Dünya Savaşı’na yeniden bir geri dönüş mü? Bunu zaman gösterecek.

    Film beklendiği gibi özellikle sosyal medyada tartışmalara yol açtı. Askerî tarihçilerin bir kısmı “1917”nin 1. Dünya Savaşı Batı cephesinin arka planını olağanüstü görselliğiyle yansıttığını belirtirken; sıradan bir savaş filmi olduğunu, vakit geçirmek için izlenebileceğini belirtenler de oldu. Her tarih konulu filmdeki gibi, seçilen dönemle bire bir karşılaştırma yapanlar, yaşanan gerçekliğe uymadığını yazanlar da vardı.

    Anıları filme konu olan Alfred Mendes 16 yaşında orduya katılmış. Birlikler arasında haberci olarak görev yapmış. Sam Mendes dedesinin siperlerdeki çamuru hatırlaması nedeniyle ellerini sürekli yıkadığını, birkaç duble rom içtikten sonra savaş anılarını paylaştığını belirtiyor.

    Ünlü oyuncu Colin Firth, filmde General Erinmore’u canlandırıyor.

    Gerçekten de bu filmleri değerlendirmede tarihî arka planı gözden geçirmekte fayda var. 1917 yılı, 1. Dünya Savaşı’nın özellikle Batı cephesi siper muharebelerinin tüm şiddetiyle sürdüğü, tarafların birkaç telörgü hattıyla korunan derin siperlerde birbirlerini kolladıkları, zaman zaman da yoğun makinalıtüfek ve topçu bombardımanına karşı hücuma kalkıp binlerce ölü ve yaralı verdikleri dönem. Arras civarında Almanlar, Şubat ve Mart 1917’de “Alberich Operasyonu” adı verilen 25-30 km arasında değişen taktik bir geri çekilmeyle cepheyi Hindenburg hattına almışlar; kuvvetten tasarruf ederek savunma hatlarını daha da güçlendirmişlerdi. Tabii terkettikleri siperleri bubi tuzakları ile donatmayı, köy ve kasabaları yakıp yıkmayı da unutmadan…

    Eksiler-artılar 

    Tarihî filmlere meraklı seyirci, bir ağabeyin savaş alanından kurtarılması konusuyla Steven Spielberg’in “Er Ryan’ı Kurtarmak” veya bir habercinin karargahtan haber getirerek son anda hücumun yapılmasını durdurmaya çalışan sahnesiyle Peter Weir’in “Gallipoli” filmini çağrıştırdığını farkedecektir. Ancak “1917”, tabiri caiz ise bu iki dev filmin ruhunu taşımaktan uzak. Diyaloglar zayıf. “Er Ryan’ı Kurtarmak”taki “Bir kişi için bunca kişinin canını tehlikeye atmaya değer mi?” veya “Gallipoli”deki “İngilizler yerine Çanakkale’de bizler (Avustralyalılar)  kurban ediliyoruz” gibi cümlelerle sembolleşen sorgulamalar son derece hızlı geçilmiş ve etkileyici değil. Ayrıca Alberich Operasyonu sürecinde, ilgili bölgelerde böyle bir olayın gerçekleşmesi teknik olarak pek mümkün görünmüyor. 

    Ancak hakkını teslim etmek gerekir ki, bu eksiklikler muhteşem bir görsellik ile dengeleniyor. Sadece bu bile, filmi 1. Dünya Savaşı’nı ileri sinema tekniğiyle en iyi yansıtan film yapmaya yetebilir. Özellikle Batı cephesinin Arras bölümünü içeren çamur denizi haline gelmiş, kraterlerle dolu ara bölgede telörgülerin, hayvan leşlerinin, ayağı-bacağı kopmuş, çamur içerisinde iskelete dönmüş cesetlerin arasında yapılan yolculuk ve kuşkusuz sinema tarihinin en etkileyici finallerinden biri olmaya aday son sahne, tüm bu zaafları kapatıyor. “1917” filmi, toplamda bir “Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok” değil kuşkusuz. Ancak mesajını daha ziyade görsel tasarımıyla vermeye çalışmış, bu dönemin ruhuna uygun bir film..

    Tehlikeli görev 1917 filmi, cephe hattında kritik bir haberi komşu birliklere ulaştırmaya çalışan iki askerin yaşadıklarını anlatıyor.

    Ve Türkiye…

    Bir de kendimize bakalım. Yapımcılarımızın 1. Dünya Savaşı’nın herhangi bir dönemini konu alan tarihî film çekme konusunda ilgisizliği, isteksizliği üzücü. Hamaset ve propaganda için yapılan filmlerin kalıcı olmadığı ortada. İhtiyat Zabiti Faik Tonguç’un tifüsün vurduğu, evlerinin pencerelerinden bile cesetlerin sarktığı Narman’a birliğiyle girdiğindeki duyguları henüz beyazperdede göremedik. Şevket Süreyya’nın milliyetçi bir gençten 1. Dünya Savaşı’nın kaotik sürecinde idealist bir Bolşevik’e dönen Suyu Arayan Adam’ının; Irak cephesinin her türlü zorluğunu yaşayan, lafını hiç esirgemeyen, aynı cephedeki eniştesine verilen cezaya ve yardım edemeyip şehit olmasına kahrolan Yüzbaşı Selahattin’in; Medine’de aylarca Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın Bedevi kuvvetlerine karşı direnen, askerlerine çekirge yedirmek zorunda kalan Fahrettin Paşa’nın; Kerevizdere’de şehit olmadan hemen önce günlüğüne not düşen İbrahim Naci’nin; Diyale nehrinden birliklerini geçirmek için Hanikin kasabasındaki tüm kapıları pencereleri zorla toplayıp köprü yaptıran Ali İhsan Sabis Paşa’nın öyküleri henüz sinemaya taşınmadı. Savaşta giderek ateizme kayan ihtiyat zabiti İsmail Hakkı Sunata’dan, daha da dindarlaşan Binbaşı Mehmet Hilmi Bey’e sayısız insan öyküsü beyazperdede yansıtılmayı bekliyor. Umarım “1917” yapımcılarımızdaki bu isteği tetikler!

  • Bir yıldız düşüyor: Judy Garland

    Bir yıldız düşüyor: Judy Garland

    Hollywood sistemi içinde çocuk oyuncu olarak başlayıp 25’ten fazla filmde rol almış, sesiyle insanları büyülemiş çok yetenekli bir artist, bir şarkıcı: Judy Garland. Adını taşıyan film, esas olarak sanatçının son dönemini ele alıyor ve başroldeki Reneé Zellweger bu performansıyla Oscar’ı alacak gibi görünüyor.

    JUDY GARLAND
    Yönetmen: Rupert Goold
    Yazarlar: Tom Edge (Senaryo), Peter Quilter (“End Of The Rainbow”)
    Başroller: Renée Zellweger, Jessie Buckley, Finn Wittrock
    Kostüm: Jany Tamime
    Yapım Tasarımı: Kave Quinn
    Sinematografi: Ole Bratt Birkeland

    Yorgunluğunu, acılarını ve hayatın yıpratmışlığını titrek bir gülümsemenin ardına saklamaya çalışan bir kadın, “kaymış” bir yıldız; orta yaşında geçinebilmek ve çocuklarına bakabilmek için hâlâ turnelere ve konserlere çıkmak zorunda. New York konser serisinin sonunda eline tutuşturulan 150 dolar ve iki küçük çocuğuyla taksiye binmiş otele dönerken, borçlarından dolayı odasının boşaltıldığını ve o gece kalacak yerlerinin bile olmadığını henüz bilmiyor. Bu zorlukla hayata tutunmaya, çocuklarına iyi bakmaya çalışan ama gece başını sokacak bir evi bile olmayan kadın, Judy Garland…

    Tüm zamanların en sevilen klasiklerinden Oz Büyücüsü’nün yıldızı; Hollywood stüdyo sistemi içinde çocuk oyuncu olarak başlayıp 25’ten fazla filmde rol almış, aynı zamanda sesiyle insanları büyülemiş, konserler vermiş, albümler kaydetmiş çok yetenekli bir artist, bir şarkıcı. Çok küçükken içine düştüğü sömürgen stüdyo sisteminin de ruhunda açtığı yaralarla, alkolle ve sakinleştirici ya da yükseltici haplarla hayatta kalmaya çalışıyor; bağımlılıkları, kırılganlığı onu uçurumun kıyısına sürüklüyor; taa ki hayatı tam Hollywood yıldızlarına “yakışan” bir aşırı doz ölümüyle 47 yaşında son bulana dek.

    Judy Garland’ı hayatının son döneminde, Londra’da verdiği 1968’deki son konser dizisinin öncesi ve sonrasında işleyen “Judy” filmi, başroldeki Reneé Zellweger’in muhteşem geri dönüşü olarak algılandı. Atipik bir A listesi oyuncu olan fakat hem Hollywood’un hem de sinema seyircisinin çok sevdiği (Bridget Jones serisi, Jerry Macguire, Nurse Betty, Chicago) ama bir süredir ortalıkta görünmeyen Zellweger, Golden Globe dahil olmak üzere şimdiden birçok en iyi kadın oyuncu ödülünü topladı. Ve bu yıl Oscar’ı da alacak ya da almalı.

    Judy Garland, 1922-1969.

    Zellweger filmin neredeyse her sahnesinde yer alıyor; müthiş beden dili, mimikleri, ses tonu, karakterin değişik ruh hallerinde sergilediği nüanslı oyunculuk tüm yeteneklerini ortaya döküyor; üstelik çok da güzel şarkı söylüyor. Ortalardan yokolup böyle güçlü bir rolle geri dönme hikayesi de, sürekli yeniden sahnelere geri dönmesiyle tanınan Garland’ı biraz andırıyor. Ancak asıl etkileyici olan -birçok iyi biyografi filminde izlediğimiz gibi- karaktere kendini tamamıyla kaptırmaması, bir Judy Garland kopyası olmaya çalışmaması. -Filmde sürekli olarak Judy’nin içinden bir Reneé, Reneé’nin içinden bir Judy çıkıyor. Canlandırdığı karakterle düet yapar gibiler. Böyle bir performansa zor rastlanır.

    Judy Garland 1922’de üç kızkardeşin en küçüğü olarak Frances Ethel Gumm ismiyle Minnesota’da doğdu. Anne-babası vodvil sanatçısıydı; sahneyle çok erken, 2.5 yaşında tanıştı. O henüz 4 yaşındayken aila California’ya taşındı ve anne bir trio olarak lanse ettiği üç kızının menajerliğine başladı; sahne karizması ve şarkı söyleme yeteneği tüm ailede vardı. 1935’te Metro-Goldwyn-Meyer stüdyosunun sahibi Louis B. Meyer besteci Burton Lane’i kızkardeşleri dinlemeye gönderdi ve bunun sonucunda Judy’nin ailesiyle hemen kontrat yaptı. Judy henüz 13 yaşındaydı; ne tam bir çocuk yıldız materyali ne de yetişkin rolleri için uygun…

    Zellweger farkı Judy Garland’ı canlandıran Reneé Zellweger, Judy Garland’ın kopyası olmaya çalışmadan mükemmel bir performans ortaya koyuyor.

    Fakat üç yıl sonra onun için mükemmel bir rol geldi; Oz Büyücüsü’ndeki hülyalı Dorothy Gale karakteri. “Judy” filminde sık geri dönüşlerle “Oz Büyücüsü”nün çekim dönemlerine ve stüdyoda yaşananlara tanık oluyoruz. Oz ülkesine giden yolun altın taşlarla kaplı olmadığını da böylece görüyoruz. Stüdyoda tam bir tiranlık hakim. Çocuk yaştaki oyuncular çok uzun saatler çalıştırılıyor. Judy, film çekimleri boyunca kilo almasın diye neredeye aç bırakılıyor, en ufak itirazında ürkütücü bir karakter olan Meyer tarafından yerine başka birinin derhal bulunacağı ima ediliyor. En korkuncu da, açlığa dayanması için verilen uyarıcı, uyuyabilmesi için verilen sakinleştirici haplar!

    Judy Garland kendisine çizilen “masum komşu kızı” tipinden çıkamıyor; henüz hayatının ve kariyerinin çok başındayken ileride yaşayacağı problemlerin zemini hazırlanıyor. Boyu kısa; dönemin diğer müthiş güzel oyuncuları Lana Turner, Elizabeth Taylor kadar güzel değil; bu yüzden kendine güveni de az. Sonuçta gittikçe kötüleşen alkol ve hap bağımlılığı yüzünden işleri aksattığı, setlere geç geldiği ya da hiç gelmediği için MGM’le kontratı feshediliyor. Birkaç kez hastaneye ve rehabilitasyon merkezlerine yatıp çıkıyor. Ama bütün bunların yanında beş kez evlenmeyi ve en büyüğü Liza Minelli olan üç çocuk sahibi olmayı da beceriyor.

    Gayet başarılı bir film ve müzik kariyeri olmasına, ödüllere, dünyanın çeşitli yerlerinde konser salonlarını doldurmasına rağmen sürekli kendinden şüphe ediyor, yeterince yetenekli ve güzel olmadığına inanıyor. Bu güvensizlik bağımlılıklarla birleşince, alkollü sahneye çıkıp rezil olmalar, ödenemeyen borçlar, parasızlık, çocukların velayetinin kaybedilme noktasına gelinmesi gibi dibe vurduran sonuçlar doğuruyor. Sonuç, 34 yıllık dolu dolu ama sürekli aşağı doğru bir ivmeyle ilerleyen bir Hollywood ve sahne kariyeri ve 47 yaşında aşırı dozla gelen trajik ölüm.

    Daha çok oyuncunun bu son dönemine odaklanan “Judy”nin en büyük başarısı Reneé Zellweger’in performansı. Bununla birlikte filmin çok iyi yaptığı başka şeyler de var: Örneğin ikinci Oscar adaylığı olan makyaj, dinamik bir görsellik, mükemmel yan karakterler (özellikle Judy’nin Londra turnesi boyunca asistanlığını yapan ve gerçekten her halini çeken soğukkanlı Rosalyn Wilder rolünde Jessie Buckley ve kendinden 13 yaş genç son kocası/ menajeri, bir partide tanıştığı ve ayaklarını yerden kesen adam Mickey Deans rolünde Finn Wittrock), yine mükemmel bir prodüksiyon ve kostüm tasarımı (Hollywood buralarda asla yanlış yapmaz!) gibi.

    Filmde Judy Garland’ın kendisinden 13 yaş küçük son kocası Mickey Deans’i Finn Wittrock canlandırıyor.

    Film, Peter Quilter’in Olivier ve Tony gibi prestijli ödüllere aday gösterilen “West-End” ve Broadway oyunu “End of the Rainbow/Gökkuşağının Sonu”ndan uyarlanmış. Bu bakımdan sahne geçişleri, diyaloglar, kısacası senaryo da çok iyi; müzikler zaten harika… Fakat “Judy”yi asıl unutulmaz ve etkileyici kılan hiç kuşkusuz Zellweger’in bu trajik karakteri tüm yönleriyle kuşatan; zaafları, yetenekleri, espri yetisi, hayalkırıklıkları, ve karmaşık iç dünyasına rağmen hayatta kalma, etrafa kafa tutma konusundaki gücüyle portreleyen; fakat bunun içine büyülü bir şekilde kendini de katan performansı.

    “Judy” bir Hollywood’un yıldızının başarı/düşüş hikayesi olmasının yanında stüdyo sisteminin gaddarlığı, bu sistemdeki çocuk ve çalışan sömürüsü, şov dünyasının acımasızlığı üzerine de çok şey söylüyor. 2019’un en iyi yapımlarından biri olduğu kuşku götürmez.

  • Zaman tünelinde epik mafya öyküsü

    Zaman tünelinde epik mafya öyküsü

    Martin Scorsese yönetiminde Robert de Niro, Al Pacino ve Joe Pesci gibi üç dev oyuncuyu buluşturan Netflix filmi “The Irishman”, 3.5 saatlik süresine rağmen ara vermeden seyrediliyor. Film, gençleştirmeler için kullanılan yapay zeka tekniği ve tarihteki gerçek hadiselere getirdiği bakışla önceki mafya senaryolu filmlerden ayrışıyor.

    Adaptasyon: Steven Zaillian
    Yönetmen: Martin Scorsese
    Oyuncular: Frank Sheeran-Robert De Niro, Jimmy Hofa-Al Pacino, Russel Bufolino-Joe Pesci
    Set Tasarımı: Regina Graves

    Geçen senenin son hit’i kuşkusuz Kasım sonunda Netflix’te gösterime giren “The Irishman-İrlandalı” filmi oldu. Film, 2010’da geliştirilmeye başlanmış; dokuz yıllık bir emeğin ürünü. Martin Scorsese’yi favori aktörü Robert de Niro (Taksi Şoförü, Mean Streets, Goodfellas) bir kez daha buluşturan film, inanılmaz ama, ustanın Al Pacino’yla ilk çalışması. De Niro ve Al Pacino ise daha önce üç filmde bir araya geldiler: Godfather II /Baba II (1974), Heat (1995) ve Righteous Kill (2008).

    Scorsese, Frances Coppola 1970’te onları tanıştırdığından beri Al Pacino’yla çalışmak istiyormuş; fakat oyuncunun “Baba” filmlerinden sonra başka bir boyuta çıktığını, adeta ulaşılmaz olduğunu söylüyor. 80’lerde bir projede biraraya geleceklerken de filmin finansmanı sağlanamamış. The Irishman’de Scorsese bu 40 yıllık arzusuna ulaşınca Al Pacino’nun etinden, kemiğinden faydalanmış. Pacino’yu belki de en iyi performanslarından birinde izliyoruz.

    “The Irishman” bir mafya tetikçisi olan Frank Sheeran’ın (Robert de Niro) hayatı üzerine kurulu. “Gangs of New York/New York Çeteleri”nin yazarlarından Steven Zaillian, senaryoyu Charles Brandt’ın I Heard You Paint Houses (Evleri Boyadığını Duydum) isimli kitabından uyarlamış. “Ev boyamak” mafya jargonunda tetikçilik yapmak anlamına geliyor; vurulanın kanının duvarlara sıçramasından türemiş. Frank Sheeran 2003’te ölen gerçek bir karakter ve filmin temel aldığı kitabın bir bölümü, yazarın Sheeran’la yaptığı söyleşilerden oluşuyor.

    Filmin ana eksenini, Al Pacino’nun canlandırdığı Amerikalı sendika lideri Jim Hoffa’nın hayatı, çok yakınlaştığı Frank Sheeran’la ilişkisi, kariyeri ve kaderi oluşturuyor. Hoffa 1975 Temmuz’unda ortadan kayboldu ve cesedi bulunamadı. Film Hoffa’yı, emrinde çalıştığı mafya babası Russell Bufalino’nun (Joe Pesci) direktifiyle Sheeran’ın öldürdüğünü varsayıyor.

    Üçü bir yerde Jess Plemons, Ray Romano, Robert de Niro ve Al Pacino (soldan sağa) filmin yıldızları arasında.

    Film gerçek bir mafya öyküsünü kurmacalaştırdığı iddiasında olduğu ve uzun bir dönemi kapsadığı için, yakın Amerikan tarihine dair çok önemli olaylar da işin içine giriyor. “Domuzlar Körfezi” krizi, “Watergate” skandalı ve hatta J. F. Kennedy suikastında bile bir şekilde mafyanın parmağı olduğuna işaret ediliyor. Hatta filme göre, Domuzlar Körfezi ve Watergate’te başkahramanımız Sheeran’ın parmağı var. Kennedy olayında ise aileden, özellikle de servetini içki kaçakçılığıyla elde etmiş baba Kennedy ve adalet bakanı olan Robert Kennedy nefretinden dolayı Jim Hoffa’nın rolüne işaret ediliyor.

    “İrlandalı”nın bir diğer önemli özelliği çok uzun bir zaman dilimini, yaklaşık 60 yılı kapsaması. Bunu sık flashback ve flashforward’larla yapıyor. Açılış sahnesinde huzurevinde yaşayan, ihtiyar bir Robert de Niro/Frank Sheeran’la karşılaşıyoruz. Bize hikayesini anlatmaya başlıyor ve 20li yaşlarında, et taşıyan bir kamyonun şoförlüğünü yapan sıradan bir İrlandalı işçiyle tanışıyoruz. Frank’in kaderi, arabası bozulduğunda kim olduğunu söylemeden ona yardım eden büyük mafya Russell Bufalino’yla tanışmasıyla değişiyor. Başlarda Bufalino’nun ufak tefek işlerini hallederken, soğukkanlılıkla öldüren bir tetikçiye evrilmesi çok zaman almıyor. Geri dönüş ve ileri gidişleri çerçeveleyen ve zaman akışını takip etmemize yardımcı olan bir yol hikayesi var: 1975’te Bufalino ve Sheeran’ın eşleriyle birlikte alacak toplayarak Pennsylvania’dan Michigan’a gitmeleri.

    Filmin bütün dönemleri, kostümlerden mizansenlere, hatta en küçük detaylara kadar ne kadar ince eleyip sık dokuduğunu görmek muazzam. Ancak “İrlandalı”yı çok önemli kılan bir teknik özellik daha var: İlk defa bu film için geliştirilmiş yapay zekaya, bu iş için özel yapılan bir kameraya ve bir bilgisayar programına dayanan dijital “gençleştirme-yaşlandırma” tekniği. Filmde üç esas oyuncu da 70’li yaşlardalar; 30-40 yıl önceki hallerine yaşlı hallerinden daha çok ekran zamanı ayrılmış ve Scorsese mümkün olduğunca doğal bir gençleştirmede ısrar etmiş.

    Scorsese, Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci ustalar dörtgenini biraraya getiren, üstelik bunu bu efsane oyuncuları gençliklerine döndürerek yapan ve sadece bunun için bile her türlü övgüyü hakeden bir film “İrlandalı”. Bayağı bir Oscar’ı toplayacağı çok net.

    Kuğuların grevi Çekimleri dokuz yıl süren filmin zorluklarından biri de ana karakterlerin yıllara yayılan yolculuğunu takip edebilmek için kullanılan gençleştirme teknolojilerin zorlu ve pahalı olmasıydı. Filmin ilk yarısı boyunca Pacino ve De Niro, bu teknolojiyle gençleştirildi.

    Müzikal

    Kaldırımda doğdu, efsane oldu: Edith Piaf

    Edith Piaf trajedilerle, yoksulluk ve hastalıklarla örülmüş 48 yıllık hayatında zirveyi de gördü, dibi de… Kaldırımlarda doğmuş, ama hayatı müthiş bir cesaret ve tutkuyla kucaklayarak o kaldırımlardan, dünyayı kendisine hayran bırakan “Kaldırım Serçesi” olarak yükselmişti. Müziğinin dinleyende uyandırdığı yoğun duygular, yalnızca kendine has ses renginin büyüleyiciliğinden değil, hayata, müziğe ve aşka olan tutkusundan da geliyordu. Başar Sabuncu’nun 1980’lerin başında yazdığı ve 1982’de ilk defa Gülriz Sururi tarafından canlandırılan “Kaldırım Serçesi”ne bu defa Tülay Günal hayat veriyor.

    Altıdan Sonra Tiyatro tarafın- dan sahnelenen ve 1950’lerin Fransa’sından kesitler de sunan oyunun yönetmeni Yiğit Sertdemir. Tülay Günal’a sahnede Yeşim Sarı, Burcu Halaçoğlu, Can Deniz Erzaim, Ozan Erdönmez, Aytek Şayan, Levend Yılmaz eşlik ediyor.

    Tülay Günal

  • Elinde batonla erkek işine karışmak

    Elinde batonla erkek işine karışmak

    Çöpe atılmış bir piyanoyla kendi kendine çalmayı öğrenecek kadar azimli, koca bir orkestradan çıkan tek yanlış notayı duyacak kadar yetenekli ve hayaline ulaşmak için işten kovulmayı göze alacak kadar cesur… Hollandalı Brico’nun dünyanın ilk kadın orkestra şefi olmaya uzanan yolculuğunu anlatan “The Conductor” (Bir Kadın Zaferi) vizyonda.

    Amerika, 1926… Hollanda göçmeni işçi bir ailenin 24 yaşındaki evlatlık kızı Antonia Brico, bir konser salonunda yer göstericiliği yapmakta ve bir gün orkestra şefi olma hayalleri kurmakta. Babasının çöpte bulduğu piyanoyu çalmayı kendi kendine öğrenecek kadar azimli; bir sokak orkestrasının konserinde trombonlardan çıkan tek bir yanlış notayı duyacak kadar yetenekli; kendisini geliştirmek için konser sırasında elinde notalarla çalıştığı salonun ortasına bir sandalye çekip oturacak ve bu yüzden işten kovulacak kadar da gözükara… Fakat Brico’yu hayaline ulaşmaktan alıkoyan çok önemli bir engeli var: O bir kadın ve 1920’lerde kadın bir orkestra şefi görülmüş şey değil!

    Hollandalı yönetmen Maria Peters’in, dünyanın ilk kadın orkestra şefi Antonia Brico’nun gerçek yaşam öyküsüne dayanarak çektiği “The Conductor” (Bir Kadın Zaferi) 15 Kasım’da vizyona girdi. Film, kadın olmanın sadece evlenip çocuk yapmak ve evi çekip çevirmek anlamına geldiği bir zamanda, daha fazlasını istemenin bedelini konu ediyor. Antonia yer göstericilik işinden kovulduktan sonra bir kabarede piyanist olarak iş buluyor ve gerçek hayatta da transseksüel bir oyuncu olan Scott Turner Schofield’in canlandırdığı kabare orkestrasının basçısı Robin tek gerçek destekçisi oluyor. Ailesi evden kovduğunda ona evini açan, ona inanan tek dostu Robin. 

    Onu evlat edinen ailesinin koyduğu isimle Willy, gerçek adıyla Antonia, amacına ulaşmak için her yolu deniyor. Önce onu konservatuvara hazırlayacak bir piyano hocası buluyor kendisine. Okulu kazanıyor, fakat hocası ona asılmaya kalkıştığında ellerinin üzerine piyano kapağını kapattığı için atılıyor. Bunun üzerine anavatanı Hollanda’ya gidip meşhur şef Willem Mengelberg’den yardım istiyor fakat yine bir engelle karşılaşıyor. Bu kez soluğu Berlin’de alıyor Antonia ve müzisyen/besteci Karl Muck’u kendisini çalıştırması için ikna edip Berlin Devlet Müzik Akademisi’nin orkestra şefliği bölümüne girmeyi, sonrasında da Berlin Filarmoni’yi yöneten ilk kadın şef olmayı başarıyor. Avrupa’da elde ettiği başarılar Amerika’ya döndüğünde pek de önemsenmiyor ve mesleğine devam edebilmek için tekrar tekrar kendini kanıtlaması gerekiyor. Ta ki zamanın “First Lady”si Eleanor Roosevelt’in dikkatini çekene dek. 1934’te sadece kadın müzisyenlerden kendi orkestrasını kuruyor. 1938’de New York Filarmoni’yi yöneten ilk kadın şef oluyor. 

    “Bir Kadın Zaferi”nin film olarak birçok eksiği ve fazlası var: Antonia ve Frank arasındaki bir türlü “tamamına eremeyen” aşk hikayesi ve Antonia’nın gerçek annesini araması gibi yan hikayelerin fazla uzaması, filmin çekildiği lokasyonların çok fazla “set” gibi durması gibi… Filmin Amerika kısmının nerelerde geçtiğini anlamak imkansız; örneğin üzerinde Manhattan yazan bir tabela görene kadar New York kısmının New York’ta geçtiği setten anlaşılmıyor. Antonia’yı canlandıran Christanne de Bruijn’in özellikle orkestra yönettiği sahnelerde aşırıya kaçan ve inandırıcılıktan uzaklaşan performansı, âşığı Frank’i canlandıran Benjamin Wainwright’ın baston yutmuş tutukluğu da cabası… 

    Doğuştan müzisyen Dünyanın ilk kadın orkestra şefi Antonia Brico, “Ya doğuştan müzisyensinizdir ya da değilsinizdir. Bunun cinsiyetle hiçbir ilgisi yok” diyordu. Ancak böyle bir ayrımın olmadığına dünyayı ikna etmesi için büyük bir mücadele vermesi gerekti.

    Fakat filmin lokomotifi, gerçek hikayenin kalbi olan, bir kadının tutku duyduğu bir meslek için yılmadan, önüne çıkan bütün engelleri aşması teması özellikle de gerçek bir hikaye olduğu için oldukça ilham verici. Film bu özelliğiyle eksiklerini görmezden gelip sonuna dek merakla kendini izletmeyi başarırken birçok şey de öğretiyor. Örneğin o dönem orkestralarda bırakın kadın şefi, kadın müzisyen bile olmadığını… 

    20. yüzyılın en iyi 50 şefi listesinde bir kadın bile yok. En iyi 150 şef listesinde ise sadece beş kadın var. 2019 itibarıyla Marin Alsop, Simone Young, Barbara Hannigan gibi isim yapmış kadınların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Bu durumun sebebini ise, filmden bir sahneyle açıklayabiliriz belki. Antonia’nın hocası Muck, bir orkestra yönetimi dersinde kadının fazla yumuşak davrandığını ve erkek orkestra bireylerinin onu pek sallamadığını görüp şöyle diyor: “Daha sert ve otoriter olmalısın, çünkü erkekler bir kadın tarafından yönetilmeyi hiç istemezler”. 

    Kadınlar tarafından yönetilmek erkeklerin neden bu kadar zoruna gidiyor bilemiyoruz; fakat nedeni ne olursa olsun erkeklerin tavrı, film yönetmeni, orkestra şefi, CEO gibi yönetici pozisyonlarında neden bu kadar az kadın olduğunu açıklıyor. Neyse ki cinsiyet rolleri başta olmak üzere birçok gereksiz önyargının hızla evrildiği bir çağda yaşıyoruz. Gün gelir bu da değişir…

    Hafıza-i Beşer Sergisi

    Osmanlı elyazmalarında unutulmayacak hikayeler

    “Hafıza-i beşer nisyanla malûldür” (İnsan hafızası unutkanlıkla sakatlanmıştır- Muallim Naci) ama, insan bu problemini yazıyla telafi etmiş. 19. yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş etkisini kaybeden, 20. yüzyılda geniş kitleler için bir bilgi, hikâye ya da maneviyat kaynağı olmaktan çıkıp koleksiyonerlerin ilgi alanına giren Osmanlı elyazması kültürü, bir “zaman makinesi” işlevi görüyor. 18 Ekim’de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde kapılarını açan, “Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” sergisi, Osmanlı Sadrazamı Küçük Said Paşa’dan gazeteci Şevket Rado’ya kalan, daha sonra ise enstitü bünyesine geçen elyazması koleksiyonundan bir seçkiyle, ziyaretçilerini çok renkli, çok dilli, çokkültürlü bu dünyaya davet ediyor.

    Elyazması kültürü

    Tasarımını Cem Kozar’ın yaptığı sergide, metinler haricinde tablolara ve yazmalarda kullanılan araç-gereçlere de yer veriliyor.

    Yüzlerce eser arasından seçilen 80’e yakın elyazması içinde, nadir rastlanan nüshalar da var. Atâyi’nin bizzat kaleme aldığı Hadâiku’l-Hakayık eseri, elden ele dolaşan Zübeyde Hanım’ın divanı, Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin kendisinin düzelttiği elyazması ve fizikî özelliklerden insan karakterini anlatan Kıyafetnâme nüshası dikkati çeken eserlerden. Ayrıca “yazan yanlış yazmış” diye esere müdahale eden Kilisli Rıfat’ı; yazmayı koruması için eklenmiş “Ya Kebikeç” duasını ve bunu umursamadan karnını doyurmuş kağıt kurdunu; Arapça başlayıp Hintçe devam eden beyitleri ve Bâki’nin divanına bir okur tarafından eklenen basurun devası bitkiyi bu sergi sayesinde tanıyabilirsiniz. 

    Mehmet Kentel’in küratörlüğündeki sergi, Beyoğlu Tepebaşı’ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi’nde ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. 

    HAFIZA-İ BEŞER: OSMANLI YAZMALARINDAN HİKÂYELER
    İSTANBUL ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
    18 EKİM 2019 – 25 TEMMUZ 2020

  • Ser-seri katiller ‘akıl avcısı’ polisler

    Ser-seri katiller ‘akıl avcısı’ polisler

    1970’ler ABD’sinde seri katilleri yakalamak için kurulan FBI birimi ve gerçek hikayelerden uyarlanmış müthiş bir TV dizisi. Büyük ustaların, büyük oyuncuların performansıyla, suçlu psikolojisinin tarihine etkileyici bir bakış.

    Yazar: Joe Penhall
    Yapımcılar: David Fincher, Charlize Theron
    Yönetmenler: David Fincher, Carl Franklin, Andrew Douglas, Asif Kapadia, Tobias Lindholm, Andrew Dominik
    Başroller: Jonathan Groff, Holt McCallany, Anna Torv

    Amerika Birleşik Devletleri. 1970’ler. Tam bir hayalkırıklığıyla sonuçlanan Vietnam savaşının toplumsal travması, 60’larda başlayan hippi akımı, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim konularında özgürlükçü taleplerle sokağa dökülen insanların dile getirdiği insan hakları hareketleri ve tabii disko. Amerikan toplumunun geleneksel değerlerle yeni neslin özgürlükçü talepleri arasında bocaladığı bir dönem. Aynı zamanda adı henüz konulmamış yeni bir suçlu türünün, David Berkowitz, Ed Kemper gibi net bir motivasyonları olmaksızın birden fazla cinayet işleyen katillerin saçtıkları dehşetle iyice görünür olduğu bir dönem.

    Netflix’in 2017’de ilk sezonu yayımlandığından beri (2. sezon bu yıl yayımlandı) çok ilgi çeken dizisi “Mindhunter”, FBI’da bu katilleri inceleyen bir psikoloji ve kriminal profil çıkarma bölümünün kurulmasının ilk dönemlerini mercek altına alan bir dizi. Dizi, büyük ustaların elinden çıkma. Yazarı İngiliz Joe Penhall, aslında tanınmış bir oyun yazarı. “Mindhunter”ı 1995’te basılan John E. Douglas ve Mark Olshaker imzalı gerçek suç türündeki kitap Mindhunter: Inside FBI’s Elite Serial Crime Unit’ten uyarlamış. Dizinin yapımcısı ise, “Seven”, “Zodiac” “Gone Girl” gibi çok başarılı gerilim filmlerinin yönetmeni David Fincher (Charlize Theron da dizinin yapımcılarından). Kasvetli, bulanık, az ışıklı, monokrom görsel tarzıyla tanıdığımız Fincher, “Mindhunter”ın toplam yedi bölümünü yönetmiş ama ona özgü bu görsel tarz dizinin tümüne hakim.

    “Mindhunter”ın ana karakterleri birbirine zıt iki dedektif partner: Genç, yakışıklı, hırslı Holden Ford (Jonathan Groff ) ile orta yaşlı, ağırbaşlı Bill Tench (Holt McCallany). Bu ikili “yol okulu” diye adlandırdıkları bir proje başlatıp ABD’yi baştan başa dolaşıyor ve ülkenin çeşitli eyaletlerindeki irili ufaklı polis departmanlarına davranış bilimi teknikleri öğretmeye başlıyor. Holden’ın suçluların motivasyonları ve psikolojileriyle ilgili merakı, ikilinin kuşkucu bölüm şefini çok büyük suçlardan hapis yatan hükümlülerle konuşarak, bir suçlu profili çıkarıp data oluşturan gizli bir bölüm kurmaya ikna etmesine evriliyor. Amaç, bu suçluların beyinlerinin nasıl çalıştığını öğrenerek bu bilgileri gelecekte işlenecek cinayetlerin önlenmesinde ve katillerin daha çabuk yakalanmasında kullanmak.

    Seri katillerin iç dünyası FBI ajanı Holden Ford ve Bill Tench, yaptıkları yüzyüze mülakatlarda, seri katillerin zihninde neler olup bittiğini sorguluyor.

    Ekibe suç üzerine uzmanlaşmış psikoloji profesörü, çekici ve zeki Wendy Carr da (Anna Torv’un müthiş performansıyla) katılıyor ve dizi asıl bundan sonra ivme kazanıyor. İlk görüşülen suçlu (bütün görüşülenler arasında en etkileyici olanı), annesi dahil 10 kadını öldürüp annesinin kestiği kafasına tecavüz eden iri yarı, ürkütücü, aynı zamanda da zeki ve manipülatif Ed Kemper (Cameron Britton’un olağandışı denilebilecek oyunculuğuyla…). Ülkenin çeşitli hapishanelerinde görüşülen birden çok cinayet işlemiş katilleri canlandıran bütün oyuncuların gerçek katillerle müthiş bir benzerliği olması çok etkileyici.

    Lineer bir zamanda birbirini takip eden suçlularla görüşmeler, yol bölümleri, ekibin toplantıları, kendi içlerinde ve FBI’la, bürokrasi ve gerikafalılıkla çatışmalar ve ana karakterlerin özel hayatlarına tanık olduğumuz bir sekanslar dizisi “Mindhunter”.

    Wendy Carr rolündeki Anna Torv ve Bill Tench rolündeki Holt McCallany performanslarıyla öne çıkıyor.

    Bir suç dizisi olarak en önemli özelliği, çok korkunç cinayetlerle uğraşmasına rağmen hiçbir şekilde şiddet pornografisine kaymaması. İşlenen cinayetlere sadece orta ya da uzaktan çekilmiş ve çok az ekran zamanı ayrılmış olay yeri fotoğraflarından tanık oluyoruz. Diziyi “Law and Order” veya “CSI” gibi tipik polis-dedektif dizilerinden ayıran ise her bölümde başlayıp biten bir formüle dayanmaması, karakter ve olay gelişimleriyle daha ziyade uzun bir film hissi vermesi.

    “Mindhunter” cinayetler ve katillerden çok bir adli metodolojinin, daha sonra “Profiler” gibi dizilerde detayıyla göreceğimiz ve neredeyse her suç dizisinde karşılaştığımız suçlu profili oluşturma programının doğuşu ve gelişimine dair bir dizi. Bu anlamda görsel-anlatısal olarak bir belgesel tadı vermesi ve bazen bürokrasi ve prosedürlere çok takılarak tekrara düşüp sıkıcılaşması normal. “Seri katil” terimini de bu ekibin ortaya çıkardığını vurgulayalım. En azından Karındeşen Jack’ten beri varolan bu suçlu tipinin ancak 1970’lerin sonunda tanımlanıp isimlendirilmesini, suç biliminin ne kadar geriden geldiğini ve bu birim kurulana kadar insan psikolojisinin ne denli gözardı edildiğini şaşkınlıkla izliyoruz.

    Dizinin üzerinde düşündürdüğü bir başka önemli nokta, “seri katil” olarak nitelendirilen ve “sosyopat” kişilik bozukluğu olduğu düşünülen bu katillerin, organize ya da düzensiz olsunlar, öldürmek için net bir motivasyonlarının olmaması. Hepsinin annesiyle kötü bir ilişkisi ve mutsuz bir çocukluk geçmişi var ama dizi “katil mi doğulur sonradan mı olunur?” sorusuna bir cevap vermiyor.

    Dâhi sosyopat 145 olarak ölçülen IQ puanı sayesinde kendisini gizleyebilen Edmund Kemper, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Bugün 70 yaşındaki Kemper’i, Cameron Britton’ın muhteşem oyunculuğuyla izliyoruz.

    “Mindhunter”ın katillerle görüşmeler dışındaki en çekici kısımları, ana karakterlerin özel hayatlarına odaklandığı kısımlar. Bütün bu yan hikayeler hem karakter gelişimini destekliyor hem de düz, mesafeli, soğuk, prosedür ve bürokrasiye odaklandığı için bazen tekdüzeleşen diziye renk ve manevra alanı sağlıyor. Seri katiller neden hep Amerika’dan çıkıyor? Yoksa filmler ve popüler kültür sayesinde bizim algımız mı bu yönde? Bununla ilgili yapılan bir araştırmaya göre dünyada en çok seri katile ABD’de rastlandığı doğru. Araştırmayı yapan Radford Üniversitesi’nde adli psikoloji profesörü Dr. Mike Aamodt bunun sebebinin ABD’de polis yöntemlerinin daha gelişmiş olmasına ve kayıtların açık olmasına bağlıyor. Yani ABD’de daha çok seri katil yok, sadece daha kolay ve çabuk yakalanıyorlar. Tabii bunda “Mindhunter”ın kuruluş ve gelişimini anlattığı FBI suçlu profil biriminin önemli etkisi var.

    Peki seri katillerde günümüzde bir azalma mı var? 60’larla 80’ler arası neden çok fazlaydılar? Aamodt’un bununla ilgili teorisi de o yıllarda yeni yapılan otoyolların artması ve çok daha fazla otostop çeken insanın olması; ayrıca çocukların ve gençlerin daha çok dışarıda olması, okula, dükkana yürüyerek gitmesi.

    Günümüzde daha korunaklı bir dünyada yaşıyoruz ve çığır açan DNA teknolojisi sayesinde cinayetleri çözmek ve birbirlerine bağlamak çok daha kolay. Tabii yine de tam olarak bilemeyiz; zira dizinin üstü örtülü bir şekilde önerdiği gibi, yakalanmak istemeyen bir seri katili kimse yakalayamaz.

  • Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yolculuğu

    Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yolculuğu

    Prof. Dr. Haluk Oral’ın 20 yıllık araştırmasının ürünü olan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu isimli kitap, ölümünün 56. yılında çeşitli etkinliklerle anılan ünlü şairin hayatına dair hiç bilinmeyen bilgi, belge ve detayları bir araya getiriyor. 

    Bundan 56 yıl önce, 3 Haziran 1963’te bu dünyadan ayrılan Nâzım Hikmet, ölüm yıldönümünde çeşitli sergi ve yayınlarla anılmaya devam ediyor. Prof. Dr. Haluk Oral imzasını taşıyan ve yazarın 20 yıllık uzun soluklu araştırmasının meyvesi olan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu isimli kitap, ünlü şairin bilinmeyen yönlerini, ailesinin üzerindeki etkisini ve hayatının gizli kalmış noktalarını yeni belgeler eşliğinde okura sunuyor. 

    Nâzım Hikmet’in yolculuğuna büyük dedeleri Müşir Mehmet Ali Paşa ve Mustafa Celâleddin’den itibaren, aile seceresinin izini sürerek başlayan kitap, Osmanlı döneminden cumhuriyete, devlet yönetiminde önemli görevler almış, şiirle, resimle, edebiyatla ilgilenmiş aile üyelerinin Nâzım üzerindeki etkilerini takip ediyor. Ayrıca anne ve babasının boşanması, Bahriye Mektebi’ndeki öğretmeni Yahya Kemal’le ilişkileri, Mustafa Kemal’le görüşmesi, Kurtuluş Savaşı sırasında Almanya’dan gelen Spartakistlerle karşılaşarak sosyalist düşünceyle tanışması gibi kırılma noktaları da kitabın öne çıkan vurguları arasında. 

    Kitapta Nâzım Hikmet’in Selanik’ten Moskova’ya uzanan yolculuğu, mektuplar, belgeler ve ilk defa sergilenen fotoğraflar eşliğinde adım adım canlanıyor. 

    Haluk Oral, Nâzım’ın güreşçiliği, 1928’de Hopa Cezaevi’ndeki mahkumlara ve Hopa Kaymakamı’na yeni alfabe dersleri vermesi, kavgayla başlayan tanışıklıkları daha sonra dostluğa dönüşen Naci Sadullah’la ilişkileri gibi ilginç anekdotlarla birlikte, bulduğu yeni belgelere dayanarak Nâzım Hikmet’in hayatına dair bazı tarihlendirmeleri de düzeltiyor. 

    Kitabı tamamlar nitelikte bir sergi de geçen ay içerisinde Nâzım Hikmet’i daha yakından tanımak isteyen ziyaretçilerle buluştu. İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılan ‘Nâzım’a Yolculuk’ başlıklı serginin küratörlüğünü Haluk Oral, proje koordinatörlüğünü Rûken Kızıler, tasarımını ise Emre Senan yaptı. Sergi, Nâzım Hikmet’in şimdiye kadar bilinmeyen yönlerine dair ilk kez gün yüzüne çıkmış 1000’e yakın belge, mektup ve görsel materyali biraraya getirdi. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan kitap da bu yeni belgelerden hareketle şairin biyografisine önemli katkılarda bulunuyor. 

    Prof. Dr. Haluk Oral aynı zamanda serginin de küratörü. 

    Üzerinde ellerinin izi 

    Adını şairin “Açıyorum birer birer kitaplarını. Satırlarının üzerinde ellerinin izi var” mısralarından alan “Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde” sergisi ise Yapı Kredi Bomontiada ALT’ta devam ediyor. Serginin küratörlüğünü M. Melih Güneş, tasarımını Aykut Genç yapıyor. 23 Ağustos’a kadar ziyaret edilebilecek olan sergi, şairin sağlığında 40’a yakın dilde yayımlanmış, Brezilya’dan Japonya’ya, Sovyetler Birliği’nden ABD’ye kadar dünyanın pek çok ülkesinden toplanmış kitaplarını Türk edebiyatseverlerle buluşturuyor. 

    Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinde 55 yıldır korunan çalışma odasından getirilen kendi kitapları ve daktilosu serginin en önemli parçaları arasında yer alıyor. M. Melih Güneş’in geri dönmemek üzere Türkiye’ye getirdiği bu kitaplar, Nâzım Hikmet mirasının “memlekete” dönen ilk parçaları… Ayrıca şairin İtalya’da basılan bir kitabı için Abidin Dino’nun yaptığı illüstrasyonlar ve Ara Güler tarafından Moskova’daki çalışma odasında çekilen imzalı fotoğrafları da ilk kez bu sergiyle İstanbul’da izleyicilerle buluşuyor. 

    23,5, Dink’in anısına hafıza mekanı

    “23,5 Hrant Dink Hafıza Mekanı”, 19 Ocak 2007’de katledilen gazeteci-yazar Hrant Dink anısına eski Agos ofisinde açıldı. 

    Küratörlüğü ve tasarımı Hrant Dink Vakfı ekibine ait olan mekan, Hrant Dink’in bugüne kadar aynen muhafaza edilen çalışma odasını ve Agos gazetesinin eski ofisini bir hafıza mekanına dönüştürerek, 60 video, yüzlerce fotoğraf ve Agos’un 2007’ye kadarki arşiviyle birlikte ziyarete açıldı. Geçmişte yaşananlardan ders alarak, geleceği daha yaşanabilir hâle getirme amacıyla hazırlanan mekan, 80 yaşındaki sanatçı Sarkis’in “acılardan pırlanta yaratma”yı esas alan “Tuz ve Işık” adlı yerleştirmesi ile Horst Hoheisel ve Andreas Knitz’in “Büyükelçilik Kurma Projesi”ne de süresiz evsahipliği yapacak. Çalışmalarına 2015’ten beri devam edilen mekanda ayrıca çok amaçlı etkinlik alanı, ziyaretçilerin kendi hikayelerini paylaşabilecekleri “Tırttava” odası, Agos odası, “Atlantis Uygarlığı” odası, 2004’ten itibaren Dink’in hedef gösterilme süreciyle ilgili belgeleri toplayan “Güvercin Tedirginliği” odası ve 80 Darbesi’nin ardından kaldığı tuvaletten bozma hücreyi temsilen mekana eklenen “Tuvalet Korosu” gibi bölümler de var. 

    Hafıza Mekanı için Holokost kamplarından darbe dönemi trajedilerinin yaşandığı yerlere dünyanın pek çok bölgesindeki farklı örnekler incelendi. 
  • Bizans döneminde Anadolu coğrafyası

    Bizans döneminde Anadolu coğrafyası

    Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, bu yıl Anadolu’da Bizans dönemini mercek altına yatırıyor. Sempozyum kapsamında açılacak olan ve hayatını Anadolu’daki kültürel varlıkları incelemeye adamış araştırmacı Marcell Restle’nin zengin arşivinden oluşan sergiyi de unutmamak gerek.

    ETKİNLİK: “BİZANS ANADOLUSU: MEKÂN VE TOPLULUKLAR”, 24-26 HAZİRAN, ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi), BEYOĞLU.

    Koç Üniversitesi, 24-26 Haziran tarihleri arasında, Anadolu’ya neredeyse bin yıl boyunca hükmetmiş olan Bizans İmparatorluğu’nun geride bıraktığı çevresel ve mekânsal miras üzerine bir sempozyuma ev sahipliği yapacak. Üç yılda bir gerçekleştirilen ve bu yıl 5. defa düzenlenecek Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, konu olarak “Bizans Anadolu’su: Mekân ve Topluluklar” başlığını seçti. Bu konu başlığı altında ise üç ayrı tema tartışılacak: “Yerleşme ve Çevre”, “Mekân Kavramları” ve “Etkileşim, Ağlar ve Hareketlilik”. Sempozyum Koç Üniversitesi’nin Beyoğlu’nda bulunan ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi) binasında gerçekleşecek.

    Geç Antik Çağ ve Bizans Araştırmaları Merkezi (GABAM) tarafından düzenlenen sempozyumda  uluslararası alanda önde gelen Bizans araştırmacıları biraraya gelecek. Yaklaşık 40 konuşmacının yer alacağı sempozyumun açılışını, ABD’de Princeton Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Bizans tarihi dersleri veren John Haldon yapacak. Bunun yanısıra geç dönem Bizans sanatı üzerine çalışan Ivana Jevtic, Anadolu medeniyetlerinin arkeolojik miraslarında uzmanlaşan Owen Doonan ve erken dönem Bizans zamanında antik metinlerin taşıdığı sosyal işlev üzerine eser üreten Arkadiy Avdokhin gibi isimler de sempozyumda konuşma yapacaklar.

    Tartışmalar esnasında yeni saha çalışmalarının bulgularına, gelişen materyal zenginliğin sunduğu yeni yorumlara da yer verilecek. Böylece Bizans Anadolusu ile ilgili olarak gelecek araştırmalara referans olabilecek bilimsel bir birikimin oluşturulabilmesi hedefleniyor.

    Bizans kimliği Anadolu’nun kentsel ve kırsal peyzajına nasıl yansıdı? Su ve toprak yönetiminden mimari tercihlere dek, Bizans’ın kendi çevresine etkisi ne oldu? Bizans, Anadolu’nun doğal, kırsal ve kentsel yapısını görsel sanatlarda ve edebiyatta nasıl işledi? Bizans egemenliği altında Anadolu’daki topluluklar birbirleriyle nasıl etkileşime geçti? Bu toplulukların hangileri yerinden edildi? Sempozyumun sunduğu tartışma temaları, bütün bu sorulara cevap arayacak.

    Sempozyum kapsamında düzenlenecek olan “Arşivin Belleği: Marcell Restle’in Anadolu Araştırmaları” sergisinden de unutmadan bahsedelim. Sergi, Anadolu’daki Geç Antik Çağ, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait kültürel varlıkları yaşamı boyunca inceleyen Hollandalı Bizantolog Marcell Restle’in (1932-2016) zengin arşivini gözler önüne seriyor. 25 Haziran 2019 tarihinde kapılarını açacak olan sergi, 1 Aralık 2019’a kadar ziyaret edilebilecek.

    Bir Anadolu gravürü Flaman gravürcü Jodocus Hondius’un (1563-1612), Hollandalı coğrafyacı Gerardus Mercator’un Atlas’ına dayanarak ince el yazısıyla bakır levha üzerine çizdiği Küçük Asya (Anadolu) haritası, 1633.
  • Türk İşi Dondurma ve “sempatik teröristler”

    Türk İşi Dondurma ve “sempatik teröristler”

    Yeni Zelanda’da Müslümanlara karşı gerçekleştirilen terör saldırısının yaşandığı gün vizyona giren “Türk İşi Dondurma (Turkish Ice Cream)” filmi, 104 yıl önce Avustralya’nın Broken Hill kasabasında yaşanan acı bir hadiseden yola çıkılarak yapılmış. O tarihte sivillerin olduğu trene saldıran iki Afgan (Gül Muhammed ve Molla Abdullah) 4 kişiyi öldürmüş, 7 kişiyi yaralamıştı. Film maddi hataların ötesinde, saldırganları Türk- Osmanlı kimliğiyle ve “sempatik kişilikleriyle” ele alıyor.  

    Yetmişli yılların sonu, Türkiye’de Çanakkale’ye ilginin yavaş yavaş başladığı yıllardı. 80’lerin başında yapılan sembolik mezarlıklar, heykeller derken, 2000’lerde “bulutun alıp götürdüğü İngiliz askerleri”, “çocukların muharebe alanına sürülmesi”, “açlık ve yokluk edebiyatı”nın arasına sıkıştırılan kadın keskin nişancılarla duygular sele dönmüştü… 

    Hızını alamayan “tarihçilerimiz” bu hikayeleri ballandırarak anlattılar, yaygınlaştırdılar. O zamana kadar Türkiye’de pek bilinmeyen, Avustralya’da ise pek dillendirilmeyen “Broken Hill” hadisesi de bunlardan biriydi. Hikâye odur ki; Avustralya’ da Melbourne’a 840, Sydney’e 1145 km uzaklıkta bir maden kasabası olan Broken Hill’de yaşayan Gül Muhammed ve Molla Abdullah isimli iki Afgan, Osmanlıların 1. Dünya Savaşı’na girmesi sonucu verilen cihat fetvasına 14.500 km uzaklıkta kayıtsız kalamamışlardı. 1915’in ilk günü, içinde çoluk-çocuk pikniğe giden sivillerin bulunduğu bir treni durdurarak ateş açmışlar; 4 kişiyi öldürüp 7 kişiyi yaralamışlardı. Askerlerin olay yerine gelmesiyle 1 saate yakın süren çatışma sonrası iki saldırgan öldürülmüştü. 

    Gelişigüzel ve itinasız Filmde, asker kıyafetlerinin, silahların ve teçhizatların gelişigüzel seçimi göze çarpıyor. O dönemden çok sayıda fotoğraf olduğu halde…

    15 Mart’ta vizyona giren “Türk İşi Dondurma” (Turkish Ice Cream) filmi, işte bu iki “Türk kahraman”ın hikayesi üzerine kurulu. Yapımcı Mustafa Uslu, yönetmen Can Ulkay. Film, “Bu film, 1915 Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşamış 2 Türk’ün gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yapılmıştır” yazısıyla başlıyor. Ülkemizde menkıbelere boğulmuş tarih yaklaşımına uygun senaryosuyla, tamamen hamaset yüklü anlatımıyla, kendi içerisindeki çelişkilerle, “ortaya karışık” bir dondurma! 

    Filmde, Türk, Avustralya ve İngiliz asker kıyafetlerinin, kullanılan silahların yanlışlığı ve gelişigüzel hazırlanmış dekorlar ise affedilemez seviyede. Bu kadar para harcanarak bu kadar itinasız iş yapmak, bu kadar yakın dönemde, bu kadar fotoğraf ve bilgi varken, bu denli “gerçeküstücü” bir yaklaşım sergilemek, gerçekten maharet ister. Hadi senaryodaki kurgu için “esinlendin” diyelim de; kılık-kıyafet-silah-teçhizat için de mi “esinlendin”? 

    Hamaset yüklü film, “Bu film, 1915 Çanakkale Savaşı sırasında Avustralya’da yaşamış 2 Türk’ün gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yapılmıştır” yazısıyla başlıyor. Fakat yapım tamamiyle hamaset yüklü ve menkıbelere boğulmuş tarih anlatımına dayanıyor. 

    Anadolu Ajansı 2012’de bu olayı araştırmak için Avustralya’ya bir muhabir göndermiş, Broken Hill Tarih Kurumu üyesi Gordon Densie, “O dönemde askere gönüllü gidiliyordu; mecburi hizmet yoktu; Avustralyalılar zorunlu askerliğe izin vermiyordu. Özellikle bu bölge insanları çok duyarlı idi. O inanış o kadar güçlüydü ki kasabadan savaşa giden gönüllüleri taşıyan trenleri taşlayıp camlarını kırıyorlardı. Onların savaşa gitmelerine karşı gösteri yapıyorlardı. Çünkü savaşın onlarla ilgisi olmadığını biliyorlardı, Almanya bizim en iyi müşterimizdi. Savaş çıktığında her şey bir anda çökmeye başladı” demişti. 

    Bu iki parasız dondurmacı ve deveci, o yoksullukta silahları ve mermileri nereden bulmuşlardı? Polislerin dahi çatışma anında kullanamadıkları tüfekleri nasıl ustaca kullanabilmişlerdi? Olay yerinde bulunan Mısır bayrağını andıran elle dikilmiş uyduruk Türk bayrağını oraya kim koymuştu? Olaydan iki gün sonra, saldırganlar tarafından yazıldığı iddia edilen eski Türkçe mektuplar bulunmuştu. Bunlar acaba nasıl bu kadar düzgün bir ifadeyle yazılabilmişti? Elyazıları nasıl bu denli düzgündü? Modern intihar savaşçılarını andıran mektuplardaki “… Sultan Hamid Han’ın mekanını dört defa ziyaret ettim savaşmak için. Sultan tarafından imzalanmış emri ve mührü elimde, kemerimde şimdi, eğer silahla ya da tabanca mermileri ile yok olmazsa üzerimde bulursunuz. Sizin adamlarınızı öldürmem gerekiyor kendi inancıma ve Sultan’ın emrine göre. Kimseye karşı düşmanlığım yok, bunu da kimseye danışmadım ve bilgilendirmedim. İnananlara elveda…” cümleleri nasıl izah edilebilirdi? 

    22 sene önce yapılan haber

    Gazeteci Necdet Açan1997’de Aktüel dergisinde yaptığı haberde Broken Hill hadisesini ele almış, o dönem Türkiye’nin Canberra Büyükelçisi Bilal Şimşir’in “Osmanlı şehitliği” yaptırma girişimini yazmıştı

    Filmin vizyona girdiği gün, yani 15 Mart 2019’da, Yeni Zelanda’daki Müslümanlar camide saldırıya uğradı, 50 kişi hayatını kaybetti. Yapılan açıklamalarla bu terör olayı kınandı ve Yeni Zelanda halkı, başta Başbakan Jacinda Ardern olmak üzere Müslümanların acılarını paylaştı. 

    Bugün Yeni Zelanda’da bir gazeteci çıkıp “104 sene önce Avustralya’da bir saldırı meydana gelmişti. Bazı tarihçiler o saldırıyı yapanların Türklerle bir ilgisinin bulunmadığını, bunun İngilizlerin bir planı olduğunu düşünüyor. Ne tesadüftür ki aynı gün, yani 15 Mart 2015’te, 104 sene önceki katliamı sahiplenen ve bunu kahramanlık gibi gösteren bir film ülkenizde vizyona girdi. Bu konuda ne diyorsunuz?” diye sorsa, ne cevap vereceğiz? 

    Herhalde daha önce kendimize “biz ne zaman bu hale geldik?” diye sormamız gerekiyor.