Kategori: Ajanda

  • Tolkien’in hayalî evreni ve onu besleyen tarihî ırmaklar

    2022’nin en yüksek bütçeli dizilerinden “Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri” 2 Eylül’de Prime Video’da seyircilerle buluştu. Yayın hayatına rekorla başlayan diziyi Amazon’un hizmet verdiği 240 ülke ve bölgede ilk 24 saat içinde 25 milyon kişi izledi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizi, Tolkien’in iki romana bağlı olarak yazdığı ek metinlere dayanıyor. Tolkien evreninin tarihsel dayanakları ise çok çeşitli…

    THE LORD OF THE RINGS:
    THE RINGS OF POWER-2022
    UYARLAMA: J. R. R. TOLKIEN
    GELİŞTİRENLER: J.D. PAYNE,
    PATRICK MCKAY
    YÖNETMEN: WAYNE YIP,
    J. A. BAYONA, CHARLOTTE
    BRÄNDSTRÖM
    OYNAYANLAR: MORFYDD
    CLARK, ISMAEL CRUZ
    CORDOVA, MARKELLA
    KAVENAGH

    Merakla beklenen “Yüzüklerin Efen­disi: Güç Yüzükleri” dizisi, ilk sezonuyla Amazon Prime Video’da yayına girdi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizide, Tolkien hayran­larını mutlu edecek pek çok malzeme var. Galadriel ve Elrond karakterleri (her iki­si de Orta Dünya’da ölümsüz olan iki elf), evrimsel olarak Hobbit’lerin öncülü oldukla­rı ortaya çıkan Harfoots adlı klan ve diziye adını da veren ikonik semboller: Güç Yüzük­leri.

    Dizinin çıkış noktası, Tol­kien’in Yüzüklerin Efendi­si’nin son bölümü için yazdı­ğı ve Orta Dünya’nın “İkinci Çağ” tarihini özetleyen bir ek… Bu dönem, meşhur yü­züklerin dövüldüğü, Lord Sa­uron’un iktidara yükseldi­ği, Númenor ada krallığının güçlendiği (ve sonra düştüğü), elflerin ve insanların Orta Dünya’nın ruhu için savaş­mak üzere biraraya gelmek zorunda kaldığı bir devir. Hem yasal hem de kreatif zo­runluluklar nedeniyle (Tol­kien’in İkinci Çağ’ın derin­liklerine indiği, ölümünden sonra yayımlanan metinlerin hakları Amazon’da değil) dizi­nin yazarları; zaman dilimle­rini sıkıştırarak, yeni karak­terler yaratıp, bazı hikaye çiz­gilerini yeni baştan çizerek diziyi değiştirmek ve süsle­mek durumunda kalmışlar.

    Dizi ilerledikçe, Tolkien’in vizyonuna ne derece sadık kalındığıyla ilgili pek çok tar­tışma çıkacağı kesin; ancak zaten bu vizyonun ne kadar orijinal olduğu tartışması da uzun zamandır uzmanları meşgul ediyor. Kesin olan bir şey var: Dizi, geçen yüzyılın ortasında Oxford’da yaşamış yazarın hayalgücünü bugüne aktarmak için devasa bütçesi­nin satın alabileceği (şimdiye kadar çekilmiş en yüksek büt­çeli dizi olduğu bildiriliyor) bütün sinematik cümbüşten yararlansa da aynı zamanda kahramanlık ve trajedilerle, cüceler, elfler ve tabii büyülü yüzüklerle örülmüş çok eski bir tarihin efsanelerine de da­yanıyor.

    Genç Galadriel’i canlandıran Morfydd Clark.

    Tolkien’in, Wagner’in “Ni­belungs Yüzüğü” operasında­ki meşhur yüzükten ilham al­dığı zaman zaman dile getiri­len bir teoridir. Alman besteci bu libretto üzerinde çalışma­ya, Tolkien’in 1937’de yüzük­leri ilk kez okuyucuyla tanış­tırdığı Hobbit’i yayımlama­sından neredeyse 100 yıl önce başlamıştı. Tolkien bu ben­zerliği inkar etmiş; yayıncısı­na şöyle yazmıştı: “Her iki yü­zük de yuvarlak; benzerlikleri burada sona eriyor”. Biyog­rafisinin yazarı John Garth’a göreyse “Bu tartışmalı bir nokta, çünkü güç ve yozlaştı­rıcı etki gibi başka benzerlik­ler de var”.

    Yine de Yüzüklerin Efen­disi üçlemesinin ilk bölümü olan Yüzük Kardeşliği 1954’te ilk çıktığında Tolkien’in bu “sorunlu” besteciyle arasına bir mesafe koymak istemesi anlaşılır bir durum. Özellik­le 2. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı bir mektupta “o kü­çük, cahil Adolf Hitler”e “asil Kuzey ruhunu mahvettiği, saptırdığı, yanlış uyguladığı ve sonsuza kadar lanetle anıl­masına sebep olduğu” için ne kadar öfkelendiğini düşün­düğünüzde… Nazi liderinin Wagner’e yakınlık duyması, Tolkien’i onunla taban tabana zıt kutuplara itmek için yeter de artardı bile.

    Genel kanı, hem Tol­kien’in hem de Wagner’in aynı kaynaklardan, özellik­le de İskandinav destanların­dan ilham aldıkları yönün­dedir. İngiltere’de 19. yüzyıl akademisyenleri ve arkeo­logları Vikinglere itibarını iade ettikten sonra, insanlar İskandinavlarla ilgili her şeye karşı büyük bir iştah duyma­ya başlamıştı. Hatta Kraliçe Victoria’nın Tanrı Odin’in so­yundan geldiği ve tüm Hano­ver kraliyet ailesinin Ragnar Lodbrok, nam-ı diğer Ragnar Hairy-Breeches ile akraba oldu­ğu bile iddia edilmişti. 1892’de doğan Tolkien için ise bu sap­lantı, çocukluğunda Andrew Lang’in Kırmızı Peri Kitabı’nı okuyup ejderha avcısı Sigurd’un hikayesine âşık olmasıyla baş­lamıştı.

    Yalnız Orklar Tolkien’in İlk Çağı’nın sonundaki Gazap Savaşı’nda Orklar, neredeyse yok olma noktasına gelmişti. İkinci Çağ’da geçen dizide ise onları daha yalnız ve dağınık hâlde, ama çok daha korkutucu planlarda izliyoruz.

    Oxford Üniversitesi dokto­ra araştırmacısı Grace Khu­ri, Birmingham’daki King Edward’s Koleji’ndeki ergenlik yıllarında Tolkien’in İskandi­nav destanlarını orijinal Or­taçağ İzlandacası ile okumaya başladığını, hatta 1911’de oku­lun Edebiyat Topluluğu’na bu konuyla ilgili bir bildiri sundu­ğunu söylüyor. “Ayrıca en yakın arkadaşlarına coşkulu Eski İs­kandinav ve Ortaçağ okumaları yapardı” diye ekliyor.

    Khuri’nin İskandinav mito­lojisinin yazar üzerindeki etki­sini ele alan tezi, Tolkien’in de mezunu olduğu Oxford’un ya­zara ilişkin yazılmasını onay­layacak kadar titiz bulduğu ilk tez çalışması.

    Tolkien, Oxford’da başlan­gıçta “Klasikler” bölümündey­di, ancak Cermen dillerine olan ilgisi onu eski İngiliz edebiyatı ve filolojisinin okunduğu İn­gilizce bölümüne geçmeye yö­neltmişti.

    Zaten dindar bir Roman Katoliğiydi. Bu yıllarda sayfa­larında büyücülerin, trollerin dolaştığı Sir Gawain ve Yeşil Şövalye; kahramanının ejder­halarla savaşmak için insa­nüstü yeteneklerini kullandı­ğı Beowulf gibi Hıristiyanlık öncesi inanışların tortularıyla dolu metinlerle de ilgilenmeye başladı.

    Dizinin takdiri hak eden kostüm çalışmasından detaylar.

    Usta bir sentezci

    Tolkien’in ilk satın aldığı İs­kandinav eserlerinden biri, o zamanlar yalnız tek bir İn­gilizce çevirisi mevcut olan, William Morris ve İzlandalı akademisyen Eiríkur Magnús­son’un hazırladığı ve ilk kez 1870’te yayımlanan Völsun­ga destanıydı. Destanda yeni­den biçim verilmiş bir kılıç ve “Andvaranaut” olarak bilinen altın bir yüzük vardı. Bu yü­zük, tanrıların susamuru şek­line girdikten sonra yanlışlıkla oğlunu öldürdükleri bir adama ödedikleri fidyenin parçasıydı. Yüzük çalınıyor, sonra lanet­leniyor ve böylece başka bir İskandinav yüzüğü, Odin’in Draupnir’i, kendisini çoğalta­biliyordu. Her iki yüzük de cü­celer tarafından dövülmüştü.

    Bu anlatılarda yüzükler ge­nellikle gücü temsil eden birer metafor olarak kullanılmıştı. Yüzüğü biriyle paylaşmak, bir mülkiyet hakkını paylaşmak de­mekti. Garth’ın belirttiğine gö­re, lordların hizmetkarlarını yü­zükle ödüllendirdiği feodal bir Cermen geleneği de vardı. Tüm yüzükler parmağa takılmak için de yapılmamıştı. Khuri’ye göre, İzlanda destanı Eyrbyggja’da bir kol yüzüğü, tanrılar ve in­sanlar arasında sihirli bir söz­leşme hâline gelmişti.

    Khuri, İskandinav metinle­rinin Tolkien ve çağdaşları için özel bir anlamı olduğunu öne sürüyor. “İskandinav efsane ve mitlerinde öne çıkan kasvetli kahramanlık, hanedan trajedi­si ve kıyamete dair tasavvurlar, özellikle de 1. Dünya Savaşı sı­rasında ve sonrasında impara­torlukların ve krallıkların hızla çöküşe doğru ilerlediği bir dö­nemde, Tolkien ve çağdaşları­nı etkilemişti”. Bu etki, yüzük sembolizminin çok ötesine uza­nıyordu. Uzun beyaz sakalı, ge­niş kenarlı şapkası, asası ve pe­leriniyle Gandalf, bir başka bil­gelik ve bilgi yayıcısı olan Odin’i hatırlatıyordu. Adı, Hobbit’teki cücelerin birçoğu gibi, mitolojik bir şiir olan “Voluspá”daki cüce lakapları listesinden alınmış­tı: Durin, Thorin, Fili, Kili, Oa­kenshield.

    Genç Galadriel Morfydd Clark, Peter Jackson’ın çektiği “The Lord of The Rings” üçlemesinde Cate Blanchett tarafından canlandırılan Galadriel karakterine hayat veriyor.

    Ve bir de Frodo vardı. Khu­ri, “İsmi, Eski Norsça fróðr ve Eski İngilizce Frōda (bilge) ke­limelerinden türetilmişti ve Tolkien bu ismin Eski Frizye dilindeki yazılışını seçmişti” di­ye açıklıyor. “İronik bir şekil­de, Danimarka kralı Fróði, Tol­kien’in mütevazı kahramanının tam zıttıdır, çünkü bir efsanede (Grottasöngr’de anlatılır), aç­gözlülüğü yüzünden, sihirli bir öğütme taşıyla ona bir hazine yapsınlar diye iki dev kadını kö­leleştirdiği yazar. Bazı açılar­dan, Frodo’nun Yüzük’ü elinde tutmaya yönelik büyü kaynaklı dürtüsü, bu açgözlülüğün sönük bir yankısıdır; bu açgözlülük onun durumunda doğuştan ge­len herhangi bir defosundan zi­yade Yüzük’ün gücü tarafından tetiklenir (ve hikayenin çok geç dönemlerine kadar bu büyüye direnebilir)”.

    Garth, Tolkien’in dehası­nın yeterince takdir edilmeyen yönlerinden birinin de “usta bir sentezci” olma becerisi oldu­ğuna inanıyor. “İnsanlar aynı anda hem onun tüm fikirlerini Kuzey mitlerinden aldığını hem de hiçbir etki olmadan hepsini kendisinin bulduğunu düşünü­yor. İşin doğrusu Tolkien, ilham kaynaklarını pek çok yerden toplamıştı”. Garth’ın son kitabı JRR Tolkien’in Dünyaları: Orta Dünya’ya İlham Veren Yerler’de (The Worlds of JRR Tolkien: The Places that Inspired Midd­le-earth) açıklamaya çalıştığı gi­bi, pusulanın dört yönünden de etkiler vardı. Örneğin Doğu’dan Büyük İskender’in Ortaçağ ef­saneleri ve Mısır aşkı kitaba girmişti. Üzerine en az araştır­ma yapılan da Güney’den gelen, Tolkien’in çağında çok baskın olan klasik etkileriydi. Örneğin yazar, Númenor’u şekillendi­rirken Atlantis efsanesi de rol oynamıştı ve Amazon dizisinin kilit unsurlarından biri olan çö­küş öyküsü, Platon’un kibir yü­zünden yıkılan bu deniz impa­ratorluğuyla ilgili hikayesinden yola çıkılarak oluşturulmuştu. Platon’un Devlet’inde de bir yü­zükten, “Gyges’in Yüzüğü”nden bahsedilir ve Tolkien’inki gibi bu yüzük de takana görünmez­lik bahşeder.

    Tolkien’in bir Kelt şifa tan­rısı olan Nodens’e ait bir Ro­ma-Kelt tapınağından haberdar olduğunu kesinlikle biliyoruz. “Cüce Tepesi” olarak adlandırı­lan ve İngiltere’nin Dean Orma­nı’ndaki Lydney Parkı’nda bulu­nan bu tapınak, ilk olarak 1928- 1929 arasında arkeolog Tessa ve Mortimer Wheeler tarafından kazılmıştı. Tolkien’in kendisi de kazıda çalışmış, özellikle bir yüzük hırsızının uğradığı laneti anlatan Latince yazıtları ince­lemişti.

    Hoffman’ın 1876 yılında Wagner’in “Der Ring des Nibelungen” operası için yaptığı set tasarımlarından biri. Operanın, Tolkien’in ilham kaynaklarından olduğu söylense de yazar bunu reddediyor.

    Tolkien’in hayalî evreninin ardındaki saik, kendi geleneğin­de eksik olduğunu düşündüğü şeyleri telafi edebilecek, hay­ranlık duyduğu diğer mitoloji­lerle boy ölçüşebilecek özel bir “İngiliz” mitolojisi yaratmaktı. Kültür yağmacılığıyla ilgili aşırı derecede ihtiyatlı davranılan bir dönemde, onun hikayesi, doğru kullanıldığında diğer kültürler­den ödünç alınan öğelerin, sa­hiplenmek değil, bu anlatıların yeniden ve yeniden anlatılma konusundaki en temel arzuları­nı onurlandırmak anlamına ge­lebileceğini gösteriyordu. Bunu o kadar iyi başarmıştı ki hayalî evreni senaristlerin de dahil ol­duğu diğer yazarlar tarafından yağmalanmak üzere kendi başı­na bir mitoloji hâline gelmişti.

    Bu arada, sıkı Tolkiensever­lerin yüzüklerin kadim sembo­lizmine bir başka anlam katma­nı daha eklediğini de not etmek gerek. Garth’ın dediği gibi, “Bazı hayranların ‘hepsini biraraya getirip, karanlıkta birbirine bağ­lamak’ için Tek Yüzük’ün repli­kalarıyla evlenmeleri şaşırtıcı”.

    24 Ağustos’ta BBC Culture’da Hephzibah Anderson imzasıyla yayımlanan “The surprising ancient roots of The Lord of the Rings” adlı makaleden tercüme edilmiştir. Çev: Deniz Kaynak

  • Sinemada en ‘Baba’ filmin yapım-çekim macerası…

    Mario Puzo’nun kitabından uyarlanan, tüm zamanların en sevilen filmi “Baba”nın (1972) yapım hikayesini anlatan “The Offer” dizisi dünya çapında etki ve tartışma yarattı. Eleştirmenlerin nefret ettiği ama seyircilerin bayıldığı dizi, kült filmin de yapımcısı Al Ruddy tarafından 50 sene sonra yapıldı.

    Çocukken evimizin kü­tüphanesinde ciltli-es­ki ciltli tüm kitaplar gibi naylon kapak koru­yuculu, yosun yeşili hafif sol­muş kapak resmi Hieronymus Bosch’un “Dünya Zevkleri Bahçesi” resminden bir detay içeren bir kitap vardı. Cilt sır­tında yeşille Puzo ve siyahla tırnak içinde “Baba” ya­zardı. Annemin kütüp­hanesindeki kitapla­rı tek tek hatmet­meye başlamıştım ama, bu kitap sırf ismi yüzünden hiç ilgimi çekmiyor, hatta beni itiyordu. Babam ben çok küçük­ken ölmüştü, ama baba­ları olan arkadaşlarımın hayatlarında da bu şahısların çok önemli olmadığını düşü­nüyordum. Belki sadece be­nim çevremdeki dağınık aile biçimlerinde böyleydi bu; bir yerlerde iyi babalar da vardı. Neyse, bu kitabı atladım, hiç okumadım.

    Sinemayla ilgilenmeye başladığımda tekrar karşılaş­tık “Baba”yla; elbette bu defa film hâliyle. Önce kitabın adı­nın Türkçeye eksik çevrildi­ğini veya bizde yanlış anla­şıldığını düşündüm. “Godfat­her” baba değil “vaftiz babası” demekti. Filmi ilk izlediğim­de sadece Marlon Brando’nun oyunculuğunu ve özellikle kısık ses tonunu beğendiği­mi; filmi son derece yavaş, ka­ranlık ve uzun bulduğumu; bu sıkıcı, şiddetten nemalanan erkek dünyasını anlatan, ka­dınların figüranlığın ötesine geçemediği filmin tam da bu yüzden 1960’lar “çılgınlığı”­sonrası heteroseksist, erkek egemen tutucu dünyanın de­ğerlerini savunduğunu; bu ne­denlerle çok iş yaptığını ve tu­tulduğunu; hatta biraz nefret ettiğimi hatırlıyorum.

    Yıllar sonra “Baba” filmi­nin bir fikir olarak doğuşun­dan beyazperdede prömiyeri­ne kadar tüm süreci yapımcısı Al Ruddy’nin perspektifinden anlatan, yine Al Ruddy’nin ya­pımcılığında 2022 tarihli “The Offer” dizisini 1.5 günde, ne­redeyse arasız ve soluksuz iz­ledim. Yazı yetiştirme telaşın­dan değil, dizinin harikulade­liğinden…

    Beinconnect’te gösterilen dizi, yayımlanır yayımlanmaz en çok satanlar listesine girip o güne dek tanınmayan, zor geçinen bir yazar olan Mario Puzo’yu meşhur etmiş The Godfather/Baba kitabıyla açılıyor. Yine bir bilgisayar firma­sında çalışırken Hollywood’un cazibesine kapılıp yapımcı olmaya karar veren Al Rudd­y’nin, bu kitabı sinemaya uyar­lama çılgın fikrini Paramount’a kabul ettirmesiyle devam edi­yor ve filmin bütün bir yapım sürecini anlatıyor.

    Bu 10 bölümlük mini dizi, konu ettiği film kadar, hatta on­dan daha da ilginç, sürükleyici ve izlenesi. Sebeplerine gelece­ğim ama önce biraz “Godfather” filmi bilgisi tazeleyelim:

    Bir Hollywood klasiği çekmek 10 bölümlük mini dizide, “The Godfather”ın yapımcısı Al Ruddy’i canlandıran Miles Teller; Bettye McCartt rolünde Juno Temple ve Francis Ford Coppola rolünde Dan Fogler var.

    Gangster filmi türünü yeni­den tanımlamış bir yapıt bu. O dönem düşüşteki bir aktör olan Marlon Brando’nun kariyerini canlandıran, yeni ortaya çıkan tiyatro oyuncusu Al Pacino’yu şahlandıran film, New York’lu Sicilya kökenli mafya ailesi Cor­leone’lerin hikayesini anlatıyor­du. “Baba” Vito Corleone’nin 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonra­sından 1955’e kadar uzanan 10 yıllık döneminden sonra, özellik­le en küçük erkek çocuk Michael Corleone’nin bu taraklarda hiç bezi olmayan naif bir kişilikten acımasız bir mafya liderine dö­nüşmesini izliyorduk.

    “Baba” 1972 Mart’ında viz­yona girdikten sonra çok uzun bir süre tüm zamanların en iyi gişe yapan filmi rekorunu elinde tuttu. 1973 Akademi Ödülleri’n­de 11 dalda aday oldu ve bunlar­dan üçünü (en iyi film/yapımcı Al Ruddy, en iyi erkek oyuncu/ Marlon Brando, en iyi uyarlama senaryo/Mario Puzo ve Francis Ford Coppola) kazandı.

    Amerikan Film Enstitüsü ta­rafından “Yurttaş Kane”den son­ra tüm zamanların en etkili ikin­ci filmi ilan edildi. Kısaca “Baba”, tüm zamanların en büyük Holl­ywood efsanelerinden biri…

    Bu kadar önemli bir filmin yapım macerasıyla ilgili bir dizi­nin ilgi çekeceği şüphe götür­mezdi; hele ki başından sonu­na olaylar ve engellerle dolu bir süreç olduğu düşünüldüğünde. Tarihî filmin ve aktüel dizi “The Offer”ın yapımcısı Al Ruddy’nin dehası işte burada devreye gi­riyor. Filmin bu olağanüstü ya­pım hikayesini anlatarak, bizi bu “sır”a ortak ediyor.

    “Baba”nın yapım hikayesi­ni özel kılan çok unsur var: Maf­ya öyküsü anlattığı için gerçek mafyanın işe dahil olması, filmi engellemeye çalışması; yönet­men, stüdyo şefleri, CEO’lar arasında bitmek bilmeyen ego savaşları; casting konusunda yönetmen Coppola’yı kimse­nin dinlemek istememesi; bütçe sıkıntıları; yapımcı Ruddy’nin bütün yeteneğine ve kararlılığı­na rağmen işte çok yeni olması; Frank Sinatra’nın karakterler­den birinin kendisinden ilham alınarak yazıldığı iddiası üzerine işe sekte vurma çabaları; stüd­yonun bütçe çok aşıldığı için işi kaç kez durdurmaya çalışması; yine gerçek mafyanın derin iliş­kileri sonucu New York’ta çe­kim izinlerine engel konulması; Paramount’un başındaki Robert Evans’ın, eşi Ali MacGraw’un onu Steve McQueen’le aldat­ması sonucu aklını yitirip alkol ve uyuşturucu batağına gömül­mesi ve ekibi yalnız bırakması; yönetmenle ışık tasarımcısının anlaşmazlığı; yönetmenle ya­pım tasarımcısının anlaşmazlığı; mütevelli heyetiyle yapımcıların anlaşmazlığı…

    Justin Chambers ise Marlon Brando’yu canlandırıyor.

    Sorunları aşırı yetenekli, ze­ki ve ondan tecrübeli asistanı Bettye’nin (Juno Temple) müt­hiş desteği, yaratıcı zekası ve ce­saretinin de yardımıyla bir bir çözen Al Ruddy (Miles Teller), sanki engel atlamalı bir maraton koşuyor. Ne bir mafya patronuy­la dostluk kurması eksik kalıyor ne tüm ego savaşlarının ortasın­da kendini ateşe atması ne para bulmak, bütçeyi kabul ettirmek için risk alıp, kariyerini ortaya koyarak binbir takla atması…

    Bütün bir süreçte, oriji­nal karakterlere aşırı benzeyen müthiş yetenekli kast (özellikle Robert Evans/Matthew Goode, Bettye/Juno Temple, Al Paci­no/Anthony Ippolito ve Justin Chambers/Marlon Brando); fil­min orijinal setlerinin bazıla­rını birebir taklit eden müthiş tasarım; kusursuz diyalog ve senaryo; müthiş bir görsellik; 70’ler Hollywood ve New York şaşaası; ama her şeyden ötesi ve önemlisi kusursuz bir akış… “The Offer”ın her bir anı bir sonraki anını istetiyor, bekle­tiyor, merak ettiriyor. Şahane, unutulmaz sahneler var: Örne­ğin Puzo’yla Coppola’nın onlar için tutulmuş, asla temizletme­dikleri için artık kokan villada koca göbeklerini örtemeyen at­letleriyle şarap içip, paso tıkına­rak senaryo yazmaları… Set baş­lamadan önce verilen yemekte herkesin birden karakterlerine bürünmesi ve filmde olmayan ama olsa akıllardan hiç çıkma­yacak bir Corleone ailesi yemek sofrası yaşatması… Filmdeki meşhur silahın bulunduğu mi­nicik tuvalette çekirdek kad­ronun arasında geçen ve dışarı bilgi sızdıran köstebeğin tesbit edildiği o müthiş sahne… Stüd­yo şeflerinin, “karides” dedik­leri Al Pacino’nun nasıl iyi bir oyuncu olduğunu en sonunda anladıkları sahne…

    At kafası sahnesi ve perde arkası “The Godfather”da Hollywood yapımcısının yatağındaki at başı, filmin en unutulmaz sahnelerinden biridir. Bu sahnede kullanılan gerçek at kafasının nasıl bulunduğunu “The Offer”dan öğreniyoruz.

    Bütün bu “The Offer” sa­ga’sındaki en ilginç duruma ge­lelim şimdi: Seyircinin bayıldığı diziden eleştirmenler nefret et­miş… “Baba’yla ilgili wikipedia sayfasının dizi hâli”, “Al Rudd­y’nin kendini yüceltme mas­türbasyonu” vs. gibi diziyi aşırı hafife alan, hatta aşağılayan yo­rumlar kol geziyor uluslararası eleştirilerde. Halbuki sinemada “auteur” (yazar) kavramını des­tekleyen, bunun hep arkasında duran eleştirmenler; özellik­le Hollywood gibi bir merkezde dönen binlerce işin, yapımsız ve iyi bir yapımcısız hiçbir zaman hayata geçirilemeyeceğini zaten biliyorlar. Bu durumu müthiş akıcı ve heyecan uyandırıcı bir biçimde anlatan bir diziye sade­ce şapka çıkarmalılardı. Sanki sinemanın, en azından bu tarz stüdyo sinemasının nasıl yürü­düğünü hiç anlamamışlar; sanki dünyada çekilen her film “ba­ğımsız” ve yapımcıların hiçbir anlamı yok.

    “The Offer” büyük bir eseri bir filme, bir fikri eyleme dönüş­türmenin neler içerdiğini; bunda ne gibi fedakarlıklar ve riskler olduğunu müthiş bir kurguyla veren “aşırı izlenesi” bir dizi.

    Filmde olmayan kadınları dizide de aramayalım; yıl 2022 ama 1970’ler Hollywood’unda olduğumuzu unutmayalım; ora­da yaklaşık 12 adama bir Bettye düşüyordu. Durum hâlâ biraz böyle ne yazık ki. Dolayısıy­la diziyi, filmin “kadın düşmanı yaklaşımı” için suçlamak yan­lış olur; en azından bir “havalı” gerçek kadın karaktere hakkını vermiş.

    Eleştirmenler ne derse de­sin, son sözü her zaman seyir­ci söyler ve seyirci “The Offer”a bayıldı.

    Hollywood’da büyük film na­sıl çekilir yapım hikayesi. Süper.

    Dizi, “The Godfather’ın hayata geçirilmesinde önemli bir yere sahip olan Oscar ödüllü yapımcı Al Ruddy’nin prodüksiyon sürecindeki anılarından ve notlarından esinlenerek çekildi.
  • Hitler’in sıradan canavarları: Faillerin gözünden Auschwitz

    Askerler, muhasebeciler, çocuklar… Luke Holland, hayatının son 10 yılını verdiği belgeseli “Final Account”da (Son Hesap) Nazi Almanyası’nda yaşananları dönemin şahitlerine anlattırıyor. 80 yaşını çoktan devirmiş birçok fail, o karanlık yıllarda yaptıklarını itiraf ederken, bazılarının hiç pişmanlık duymaması dikkati çekiyor. Sıradan insanın sıradışı kötülüğü…

    FINAL ACCOUNT
    YÖNETMEN: LUKE HOLLAND

    ALMANCA, 2020
    1 SAAT 34 DAKİKA

    Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara geldiği günden 2. Dünya Savaşı’nın so­nuna kadar yaşananlar, sayısız belgesele, kitaba, filme konu ol­du. Claude Lanzmann’ın 11 yılda tamamladığı 1985 tarihli 9 saat­lik başyapıtı “Shoah” kadar uzun bir hazırlık döneminin sonunda ortaya çıkan “Final Account”un diğerlerinden ayrılan tarafı, sa­dece şahitleri ve failleri konuş­turması. Kurbanlara hiç yer ver­meyen yönetmen, olan-bitenin diğer tarafında duran insanların ne düşündüğünü, kendileriyle nasıl yüzleştiğini/yüzleşmediği­ni anlamamızı istiyor. Bunu da tek bir kamera kullanarak sade ve gösterişsiz bir şekilde yapıyor; konuşanların kişisel fotoğraf ve belgeleriyle yapım zenginleşiyor.

    Emir-komuta zinciri nede­niyle kendisinin fail olmadığını savunanlar, toplama kampında öldürülen Yahudilerin sayısı­nın abartıldığını düşünenler, SS’in suçlara karışmadığını id­dia edenler… Karşıt kutupta ise “olanların yaşanmasında hepi­mizin suçu vardı” diyenler, Nazi olmaktan utananlar… Holland, özellikle son bölümde yaptığı bazı röportajları arka arkaya di­zerek adeta bir münazara izlet­tiriyor.

    Annesinin Viyanalı bir Yahu­di göçmen olduğunu ve ailesinin Holokost’ta öldürüldüğünü de­likanlıyken öğrenen İngiliz yö­netmen, 2008’de bir el kamera­sıyla başladığı son yolculuğunda 300’den fazla röportaj yapmış­tı. 2015’te kanser teşhisi konan yönetmen dur durak bilmemiş, 2020’de eserini bitirdikten he­men sonra ölmüştü. O kimseyi yakalamak veya mahkemeye çı­kartmak istemiyordu. Tek isteği onları konuşturmaktı.

    “Final Account”, Aus­chwitz’ten kurtulan 20 İtalyan Yahudisi’nden biri olan Primo Levi’den bir alıntıyla başlıyor: “Canavarlar var. Ama tehdit oluşturmak için sayıları oldukça az. Daha tehlikeli olan sıradan insanlar… Soru sormadan inan­maya ve harekete geçmeye hazır olan görevliler”. Yahudi kaçakla­rı kamp görevlilerine ihbar etti­ğini söylerken, “onlar da hep aç olurdu” diye gülebilen “sıradan” tanıklar, gerçekten de kan don­duruyor.

    Yahudileri yok etmek için hazırlanan imha planının (Nihai Çözüm) görüşüldüğü Wannsee Konferansı’nın yapıldığı yerde eski bir SS subayının günah çı­karması karşısında, yüzünün gö­rünmesini istemeyen aşırı sağcı, yer yer ırkçı cümleler kurmak­tan çekinmeyen gençler, yapı­mın unutulmaz anlarından…

    “Final Account”, çok işlenen bir konuyu başka bir gözden an­latıyor, haliyle de birçok belge­selden ayrılıyor.

  • Eski paraya karşı yeni para: Yaldızlı çağın çürümüşlüğü

    “Downton Abbey”in yaratıcısı Julian Fellowes, HBO yapımı yeni dizisi “The Gilded Age” ile aşağıdakiler-yukarıdakiler çatışmasını 20. yüzyıl İngiltere’sinden alıp bu defa 19. yüzyıl sonu Manhattan’ına taşıyor. Kapı komşusu iki aile üzerinden zenginlik ve sınıf meselelerine keskin bir bakış.

    DEFNE AKMAN

    New York, 1880’lerin tüm ihtişamı ve yozlaşmışlı­ğıyla ekranlara taşındı. “Downton Abbey”nin yaratıcı­sı Julian Fellowes, HBO’da ya­yınlanan yeni dizisi “The Gil­ded Age”de bizleri sanayinin patladığı, şirketlerin büyüdüğü, gayretli girişimcilerin yanısı­ra sendikaların da güçlendiği, demiryolu grevlerinin başladığı zamanlara götürüyor.

    Dizi, adını Amerikalı yazar Mark Twain’in Charles Dudley Warner ile birlikte yazdığı 1873 tarihli The Gilded Age’den (Yal­dızlı Çağ) alıyor. Mark Twain romanına bu adı vermişti; çün­kü yüzeyi parıltılı görünmek­le birlikte alttan alta çürümeye başlayan bir dönemi anlatmak istiyordu.

    “The Gilded Age”in mer­kezinde Beşinci Cadde’de bir­birleriyle karşılıklı yaşayan iki komşu aile var. Köklü bir aileye mensup Agnes van Rhijn (Ch­ristine Baranski) ve Ada Brook (Cynthia Nixon), Agnes’in rah­metli kocasından kalan, tıka ba­sa eşyayla dolu büyük bir evde yaşamakta. Yeğenleri Marian Brook (Louise Jacobson) baba­sının ölümünün ardından beş parasız kalınca, zengin halaları­nın yanına yerleşiyor. Agnes ve Ada’nın tam karşısına ise yeni edindikleri servetle adeta mi­ni bir saray inşa eden demiryo­lu zengini Russel ailesi taşını­yor. Eski New Yorklu Agnes ve Ada’nın o güne kadar katı sosyal geleneklere uygun olarak sür­dükleri sessiz sakin hayatları, demiryolu kodamanı George Russell (Morgan Spector), onun sosyeteye girmeye kararlı karısı Bertha (Carrie Coon) ve Pensil­vanyalı yeğenleri Marian’ın ge­lişi ile değişiyor.

    ‘Hırsız baronlar’ “Hırsız baronlar” tabir edilen dönemin yeni zenginleri, yalnızca iş dünyasında değil sosyal hayatta da kıyasıya rekabet etmek zorundaydı. Şaşaa, aristokratlarla aşık atmak isteyen Russel ailesinin tüm hayatını tanımlayan sözcük.

    Russel ailesi fiziken yeni ev­lerine taşınıyorlar belki ama bu asla tam anlamıyla bir yerleş­me değil; zira New York sosye­tesinin kapıları onlara ve diğer “yeni insanlar”a kapalı. Bert­ha Russel istediği kadar yırtı­cı ve iddialı olsun bu çevreye giremez. Doğru davetlere git­mek öyle kolay değil! Eski New Yorklular, Hollanda kökenli Fish, Astor, Schermerhorn ve Stuyvesant gibi ailelerden olu­şuyor. Morgan, Rockefeller ve Russel aileleri ise bu cam tavanı kırmaya çalışanlar.

    Julian Fellowes’un önce­ki dizisi “Downton Abbey” 20. yüzyıl İngiltere’sinde zengin bir aileye odaklanırken, “The Gilded Age” farklı bir dönem ve kıtada geçmesine rağmen yine benzer karakter tipleri ve temalar barındırıyor. Aşağıda­kiler-yukarıdakiler, bu defa19. yüzyıl Manhattan’ında. Burada da tıpkı Downton Malikanesi’n­de olduğu gibi uşaklar, hizmetçiler ve aşçıların hikayeleri var. Şimdilik sınıflararası ilişkiler uyumlu görünse de Bertha ve George Russel’ın karanlık bir yanı olduğu kesin. George, şan­taj ve rüşvetle iş yapmaktan ra­hatsızlık duymuyor; karısı Bert­ha’da sosyal hayatta basamak­ları çıkarken benzer yöntemler izliyor.

    Dizinin geçtiği dönemde ABD artık sanayi ve ekonomi bakımından dünyanın en güçlü ülkesi konumunda. Bir zaman­lar Avrupa’nın arka bahçesi gibi görülen kıta, artık göçmen akı­nına uğruyor. Yeni zengin elit ise, rakiplerini geride bırakabil­mek için şiddet, sindirme, sen­dika dağıtma dahil her türlü ey­leme hazır. Gösterişli davetler, bir semt büyüklüğünde malika­neler, ve her türlü savurganlık burada. George Russel karakte­ri ise sanayi önderi ya da “hır­sız baron” olarak bilinen, çelik, petrol ve nakliye alanında tekel oluşturarak zenginleşen giri­şimcilerin bir temsili.

    New York’un yerlisi misiniz? Christine Baranski ve Cynthia Nixon’ın canlandırdığı Ada ve Agnes, Hollanda kökenli iki kız kardeş. Kız kardeşler ABD’ye çok önceden yerleşmiş, ayrıcalıklı sınıfı temsil ediyor

    Böylece bir yandan eski pa­ra-yeni para çatışmasını, diğer yandan George Russel nezdinde kodamanların yollarına kim çı­karsa ezerek, servetlerini nasıl arttırdığını izliyoruz. Bununla birlikte aşağıdakiler-yukarıda­kiler kalıbı üzerinden gelir eşit­sizliğinin ne denli görünür hâle geldiği de yansıtılıyor.

    Yayımlandığı ilk hafta eleş­tirmenlerin “Downton Abbey”le kıyaslayarak düşük not verdik­leri dizinin izleme payı ikin­ci hafta yükseldi. “The Gilded Age”, kostümler, set tasarımı ve hikaye anlatımı bakımın­dan son derece özenli bir ekibin ürünü. “Downton Abbey”den sonra yayımlanması ve “kos­tüm-drama” olması ise lezze­tini azaltmıyor. 1880’ler New York’unun zenginler dünyasın­da, sosyal sınıflar meselesine keskin bir bakış.

    19. yüzyıl New York’unda göçmenler uzun saatler boyunca karın tokluğuna çalışıyordu.
  • Beatles’la aynı odada 8 saatlik bir macera

    Peter Jackson “The Beatles: Get Back” belgeseliyle izleyicileri 1969’a götürüyor. Bugüne kadar yayımlanmamış 60 saatlik görüntü ve 150 saatlik ses kaydının restore edilmesiyle ortaya çıkarılan belgeselde, efsane grubun hem müzikal hem kişisel tarihlerinden benzersiz anlar var. Disney+’ta…

    DEFNE AKMAN

    Beatles tarafında 1969’da işler biraz karışıktı. Ar­tık 60’ların başındaki Liverpoollu yeniyetme çocuk­lar, Hamburg’da partileyen de­likanlılar, Hindistan’da kendi­lerini arayan seyyahlar değil­lerdi. Karıları, çocukları, eski karıları, eski menajerleri, yeni kız arkadaşları ve yeni gurula­rı vardı. Birbirleriyle fazlasıyla itişmeye başlamışlardı. Çocuk­luk günleri geride kalmış, hepsi birer “tanrı” olmuştu. Peter Ja­ckson’ın üç bölümlük “The Be­atles: Get Back” belgeseli işte grubun bu son günlerinin sahi­ci bir portresini sunuyor.

    The Beatles Ocak 1969’da, Londra-Twickenham Film Stüdyoları’nda 1966’dan sonra ilk defa seyirci karşısına ama­cıyla biraraya geldi. Dünya tur­nesinden beri konser vermemiş, zor zamanlardan geçmişlerdi. Bir belgesel, bir TV programı ve bir konser yapmayı düşü­nüyorlardı. Daha önce birlikte çalıştıkları yönetmen Michael Lindsay-Hogg ile, sahneye ye­ni şarkılarla dönmeden önceki üretim sürecini kayda geçirme­si için anlaştılar. Lindsay-Hogg bu görüntülerin bir kısmını 1970’te “Let it Be” olarak bili­nen filmi için kullanacaktı.

     Kalanlar-gidenler Belgeselin baş yapımcıları Paul McCartney ve Ringo Starr. Artık hayatta olmayan George Harrison ve John Lennon’ın varisleri Yoko Ono ve Olivia Harrison da yine yapımcılar arasında. Belgesel görüntüleri çekilirken John Lennon ve Ringo Starr 29, Paul McCartney 27, George Harrison ise 25 yaşındaydı.

    Peter Jackson’ın Disney+’ta gösterime giren “The Beatles: Get Back” belgeselinde kullan­dığı materyal ise yine Lind­say-Hogg’un kaydettiği, ancak bugüne kadar yayımlanmamış 60 saatlik görüntü ve 150 saat­lik ses kaydının restore edilme­siyle elde edildi. Duyulamayan sesleri temizleyip izole etmek için yapay zeka teknikleri kul­lanıldı; arşivde uzun saatler ge­çirildi.

    “The Beatles: Get Back”, her biri yaklaşık 2.5 saatlik üç bö­lümle, toplam sekiz saat sürü­yor. Herhangi bir seslendirme ya da grubun yaşayan üyeleriyle güncel röportaj kullanılmamış. Ancak dünyanın gelmiş geçmiş en efsanevi grubuyla geçirdiği­niz 8 saatte, Paul McCartney’in “Get Back”i nasıl yazdığını gö­rüyor; John, Paul, George ve Ringo birlikte aynı odada olma fırsatını yakalıyorsunuz. Ayrıca yönetmen, The Beatles’ın üze­rinde emeği olan insanlara da hakettikleri yeri vermiş: Yoko Ono, Linda Eastman, Linda’nın kızı Heather, yapımcı George Martin… Hepsi bu belgeselde. Yoko Ono, evet, John Lennon’ın yanından ayrılmıyor. Bu durum da Paul McCartney’in pek ho­şuna gitmiyor. Ancak ortada öy­le büyük bir öfke ya da çekeme­mezlik yok. Paul bir zamanlar şarkıları birlikte yazdığı ortağı ve en yakın arkadaşını yitir­mekte olduğunu görüyor; duru­ma üzülüyor ama John’a saygı­sı var ve onu her hâliyle kabul ediyor.

    Belgesele şu bilgilerin ışı­ğında bakmanın da faydası var: The Beatles ilk başta neredey­se John Lennon’ın grubu ola­rak yapılanmışken, 60’ların sonunda dengeler değişmiş, Paul’un etkisi giderek artmış. Menajerleri Brian Epstein’in ölümüyle birlikte boşluğa düş­müşler. Ringo zaten bir kere ayrılmış, sonra geri gelmiş. Ge­orge solo çalışmalar yapmak is­tiyor. Grubu birarada tutmaya çalışan Paul’un otoriter tavrı ise sonunda George’un ayrıl­masına yol açacak.

    Görüntülerin bugüne kadar yayımlanmamasının nedeni, topluluğun neredeyse birbi­rini oracıkta boğma raddesi­ne gelmiş olduğu söylentileri… 1980’lerin başında The Beat­les’ın dolaşımdan kaldırttı­ğı “Let it Be”, dağılmak üzere olan bir müzik topluluğunun portresi niteliğindeydi. Evet, birbirlerini sinir etme beceri­sine kesinlikle sahipler; ama aynı zamanda birbirlerini çok seven arkadaşlar oldukları da bir gerçek.

     Grup sihrini konuştururken Belgesele konu olan meşhur “Get Back”in kayıtları sırasında grup “Abbey Road” ve “Let it Be”de yer alacak şarkıları yazıyor, prova ediyor ve düzenliyordu.

    Peter Jackson montajı ile dinamik, enerjik bir hava kaza­nan “The Beatles: Get Back”te dağılmak üzere olan bir grup yok. Bilakis birarada kalabil­mek için ellerinden geleni ya­pıyorlar. Yaratıcılık en coşkun hâliyle orada. Evet, kayıtlar sırasında George kısa bir sü­re için gruptan ayrılıyor; John, Rolling Stones’un menajeri Al­len Klein ile yakınlaşıyor ama hava kesinlikle karamsar değil.

    Peter Jackson’ın elinde başka bir anlam kazanan ar­şiv, bizlere anlatılan hikayenin yanlış olduğunu da gözler önü­ne seriyor. Burada, birlikte ça­lışıp üreten, birbirinden genel anlamda hoşnut 4 insan var. Bazen birbirlerine dünyayı dar ediyorlar ama çoğunlukla gülü­yorlar ve mutlular. Birbirleri­nin duygularına uyumlanmaya çalışırken, neye yükselip neye alçalacaklarını kestirmeye ça­lışırken, her zaman zarafet ve iyi niyetle davranan insanlar görüyoruz.

    Hikaye nasıl sona erecek derseniz… Gökyüzüne yakın bir yerlerde tabii! 30 Kasım 1969’da plak şirketleri Apple Corps’un çatısında verdikle­ri o sürpriz konserde… Bu, The Beatles’ın “Sergeant Peppers Lonely Hearts Club Band” ka­pağındaki üniformalı hâlleri kadar ikonik bir görüntü. İlk başta yoldan geçenler, mahal­leliler kimin çaldığını, ne oldu­ğunu anlayamıyorlar. Derken laf kulaktan kulağa yayılıyor ve insanlar dükkanların önün­de, işyerlerinin pencerelerini açarak, bir öğle vakti hayatları­nın belki de en müthiş hadise­sine tanıklık ediyor. O sırada John ve Paul’un ellerinde gitar­lar, şarkı söylerken birbirlerine “Birlikte iyiyiz” der gibi bak­ması ise tüm belgeselin özeti..

    Peter Jackson görüntülerin restorasyonunu 4 senede tamamladı. Belgeselin son hâli, The Beatles’ın gelecek albüm, konser ve film projesi için hazırlık sürecini konu alıyor.
  • Kadınların beyanı Ortaçağ’da da esastı…

    14. yüzyıl Normandiya’sında bir tecavüzün ardından yargılama sürecini işleyen “Son Düello” filmi, “kadının beyanı esastır” ilkesi üzerine Ridley Scott imzalı bir Ortaçağ draması. Film, sıra kadınlara geldiğinde yüzyıllar geçse de değişmeyen tartışmaların da hikayesi.

    DEFNE AKMAN

    Ridley Scott’un son filmi, 14. yüzyıl Normandi­ya’sında bir tecavüzün ardından yargılama süreci­ni ve “son düello”yu anlatıyor. “The Last Duel”, kadınlar bir şikayette bulundukları zaman onlara inanılması ve gereğinin yapılmasını gündeme taşıyor. Bir başka öneme de sahip: Ta­rihî kişilikleri ve olayları konu alan filmin karakterlerinden Jean de Carrouges (Matt Da­mon), Yıldırım Bayezid döne­minde Niğbolu Muharebesi’n­de yenik düşen ve ölen ünlü bir Fransız şövalye.

    “The Last Duel” 1386’da bir düello sahnesiyle açılır. Je­an de Carrouges, bir zaman­lar arkadaşı olan Jacques Le Gris’ye (Adam Driver) meydan okur; zira karısı Marguerite (Jodie Comer), Le Gris’yi teca­vüzle suçlamaktadır. Carrou­ges şerefini korumak ve karısı adına adaleti sağlamak için Le Gris ile savaşacaktır. Tanrı, düelloyu kazananın yanında­dır. Hemen belirtmek lazım ki, olur da kocası düello sırasında ölürse Marguerite iftira nede­niyle diri diri yakılacaktır!

    Film, olayları Jean de Car­rouge’un gerçeği, Le Gris’nin versiyonu ve Marguerite’in hi­kayesi olarak üç farklı pers­pektiften anlatıyor. Erkeklerin abartılı zafer hikayelerinden sonra sıra hakikate, Margueri­te’e geliyor. Olayların akışı, bir cinsel saldırı olduğunda ka­dınlara inanmamak, kurbanın suçlanması, mağdurun değil ama kocanın saygınlığının ze­delenmesi ve tecavüz genelge­çer kabul edildiği için, kadın­ların konuyu fazla uzatmayıp yoluna devam etmesinin is­tenmesi bakımından neredey­se günümüzle birebir aynı.

     Film, Eric Jager’ın 2004 tarihli The Last Duel: A True Story of Crime, Scandal, and Trial by Combat in Medieval France kitabından uyarlandı. Eserin Türkçe çevirisi yakın zamanda İthaki Yayınları tarafından Son Düello adıyla yayımlandı. Adam Driver, Matt Damon ve Ben Affleck başrollerde…

    Jean de Carrouges, İngil­tere ve Osmanlı İmparatorlu­ğu’na karşı ile birçok muhare­beye katılmış bir şövalyeydi. Babası bir asildi. Ailesi ken­dilerine ayrılmış arazide yaşı­yordu. Jacques Le Gris ise ilk çocuğunun vaftiz babasıydı. Daha sonra Le Gris’nin yıldı­zının parlaması ve Kont Pierre d’Alençon ile yakınlaşmasıyla birlikte arkadaşlıkları bozul­du. Carrouges, ilk karısı Jean de Tilly ve oğlu ölünce 1380’de Marguerite ile evlendi. Jean de Carrouge, Kont Pierre d’A­lençon tarafından satın alınıp Le Gris’ye hediye edilmiş ama aslında Marguerite’in babası­nın mülkü olan Aunou-le-Fa­ucon’u talep etti. Kontun ku­zeni olan kral 6. Charles, tüm arazilerin sahibi olduğunu ilan edince, bu paylaşım içinden çıkılmaz bir hal aldı. Carrou­ges, yasal haklarını aramak istediğinde ise kıskanç ve ge­çimsiz bir adam olarak nam saldı.

    Jodie Comer’ın canlandırdığı Marguerite, sesini duyurmak için vargücünü ortaya koyuyor.

    Tüm bunlar olurken Mar­guerite, Ocak 1386’da evde yalnızken Le Gris’nin tecavü­züne uğradı. Marguerite’in bu saldırıyı ifşa etmesi o zaman için alışılmamış bir şeydi. Ko­casının desteği olmadan konu­yu mahkemeye taşıyamazdı. Resmî araştırma aylar sonra yapıldığında Marguerite ha­mileydi. Dava, önce Kont Pier­re’in nezaretindeki bir mahke­mede görüldü. Kontun sanıkla olan yakın ilişkisi aşikar oldu­ğu için Carrouges ve Margu­erite duruşmaya katılmadılar bile. Ardından meseleyi krala götürdüler ve dava Paris Par­lamentosu’na taşındı. Bir so­nuca varamayan mahkeme ise düello kararını alarak, teori­de yargıyı Allah’a havale etmiş oldu. Marguerite’in Latince olarak yazılan yaklaşık 1.000 kelimelik şahadetnamesi bu­gün Archives Nationales’da korunmakta.

    Filmde Ben Affleck tarafın­dan canlandırılan Pierre d’A­lençon ise 4. Charles’ın kuzeni ve dönemin en zengin baron­larından biriydi. 1396’da Niğ­bolu’da savaşacak; burada 66 yaşında ölecekti.

    Sanatçı kadınların ‘çiçeklerle bezeli’ yolları

    Deniz Artun küratörlüğündeki “Ben-Sen- Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisi 1850–1950 arasında Türkiye’de yaşamış 117 kadın sanatçıyı buluşturuyor.

    Semiha Berksoy’dan “Annem ve Ben”.

    Küratörlüğünü Deniz Artun’un üstlendiği “Ben- Sen-Onlar: Sanatçı Kadınların Yüzyılı” sergisi 9 Ekim’de İstan­bul, Beyoğlu’ndaki Meşher’de kapılarını ziyarete açtı. Galerinin üç katına yayılmış olan sergide 117 sanatçının 232 eseri bulunuyor. Sergi, 1850-1950 arasında Türkiye’de yaşamış sanatçı kadınların işlerini biraraya getiriyor.

    Ziyaretçileri giriş katında sergiye adını veren Şükran Aziz’in “Ben-Sen-Onlar” adlı eseri karşılıyor. Bu katta, adlarını duyuramamış kadın­ların farklı yüzlerini bizlere yansıtmak için farklı köşelere yerleştirilmiş aynalar dikkati çekiyor. Yarı yolda bırakılmış kariyerler, dönülmüş yollar, mütevazı olmaları gerektiği için gölgede kalmış yetenekler burada büyüyerek ve yükselerek karşımıza çıkıyor. Yıldız Moran – “Yankı” (1952), Müreccel Küçükaksoy – “Oto­portre” (1950), Iraida Barry – “Yeşil Kadın” bu bölümde sergilenen çarpıcı eserler arasında.

    Birinci katta “Sen” temasına ait çalışmalar var. Eser­lerin büyük bölümü şefkat, aile ve anne olma deneyimini içeren portrelerden oluşuyor. Burada, Deniz Bilgin’in “Ma­donna and the Child” (1996), Emel Korutürk’ün “Zeynep”, Vildan Gezer’in babasını resmettiği tuval üzerine yağlıboya “Ömer Bey” adlı tabloları dikkati çekiyor.

    85 farklı sanatçıdan 116 çiçek temalı eserin sergilendiği ikinci ve son kat ise “Onlar”a ayrılmış. Sanatçı kadınların çoğundan güvenli ve zarif olanı resmetmesi beklendiği, bu yüzden çoğu ancak çiçekleri konu alan resimler yapabildiği için çiçek teması ayrı bir öneme sahip. Bu bölüm, kendi­sine kırılgan, domestik, sıradan, duygusal, dekoratif gibi sıfatlar yakıştırılan sanatçıları anlamak bakımından da kayda değer. Füreya Koral – “Seramik Anfora”, Neşe Aybey – “Manolyalı Kız”, Tiraje Dikmen – “Vazoda Çiçekler” bu bölümde görebileceğiniz eserler arasında.

    27 Mart 2022’ye kadar Salı-Pazar, 11.00-18.00 arasın­da ücretsiz olarak ziyaret

    edebilirsiniz.

  • Siyah ağlarla ördüler Amerika’yı dört baştan

    Amazon Prime Video yapımı “The Underground Railroad” (Yeraltı Demiryolu) Amerika’nın güney eyaletlerinden köleliğin yasaklandığı kuzeye doğru bir özgürlük yolculuğuna çıkan siyah kölelerin kurdukları dayanışma ağını alıp, gerçek bir yeraltı demiryolu olarak somutlaştırıyor. Ülkeyi baştan başa kateden trenin penceresinden dışarı bakıldığında tek bir manzara görünüyor: Her yeri kaplayan dipsiz bir karanlık..

    If Beale Street Could Talk ve “Moonlight”ın Akade­mi ödüllü yönetmeni Bar­ry Jenkins, çifte Pulitzer’li yazar Colson Whitehead’le buluşursa ne olur: Amazon Prime Video yapımı “The Un­derground Railroad” sorunun cevabı… Siren Yayınları’nın Yeraltı Demiryolu adıyla bas­tığı romanın aslına sadık bir uyarlaması olan 10 bölümlük yapım, kurgusuyla klasik bir diziden çok görsel bir roman hissi veriyor. İçsavaş öncesin­den başlayarak, plantasyon­larda çalıştırılan siyahların güney eyaletlerinden köleliğin yasak olduğu kuzeye kaçmak için kullandıkları yeraltı ro­talar ve güvenli evler sistemi, dizide hakiki bir “yeraltı de­miryolu” olarak somutlaştırıl­mış. Georgia’dan Indiana’ya uzanan bu mistik rotada Co­ra (Thuso Mbedu) ve Caesar (Aaron Pierre) ile köle avcısı Ridgeway (Joel Edgerton) ara­sındaki kovalamacanın, yan hikayeler ve geriye dönüşler­le kesintiye uğraması, dizinin de raylardan sapıp aynı bir de­miryolu ağı gibi genişlemesi­ne neden oluyor. Her durakta, ülkenin dörtbir yanına sinsice yayılmış ırkçılığın ayrı bir te­zahürü de hikayeye ekleniyor.

    Gerçekte ise “Yeraltı De­miryolu” hakiki bir demiryolu değil, kaçaklara çeşitli şekil­lerde yardım eden siyah ve be­yaz kölelik karşıtlarının oluş­turduğu yerel ağlar için kulla­nılan bir metafordu. Bu zorlu yolculukta kaçakları güvenli evlerde saklamaktan para top­lamaya çeşitli yardımlarda bu­lunanlar “kondüktör” olarak anılıyordu. Dizinin karakterle­rinden hiçbiri gerçek hayatta varolmuş değil; ama hepsinde Harriet Jacobs’tan Frederick Douglas’a başarılı olmuş meş­hur kaçış hikayelerinden alın­tılar var. Douglas’ın hareket eden bir trene atlaması, Ja­cobs’ın yedi yılını bir tavana­rasında saklanarak geçirmesi Cora’nın hikayesine giren ger­çek hayat kesitlerinden…

    THE UNDERGROUND RAILROAD


    YÖNETMEN: BARRY JENKINS
    SENARYO: COLSON WHITEHEAD
    OYUNCULAR: THUSO MBEDU,
    CHASE W. DILLON, JOEL
    EDGERTON, FRED HECHINGER,
    PETER MULLAN

    Dizi, Kaçak Köle Yasası’nın kabul edildiği 1850 yılı civa­rında geçiyor. Özgür eyaletle­re yerleşen kaçaklara ve onlara yardım edenlere ağır cezalar biçen acımasız mevzuat, di­zide de açıkça anlatılıyor. Hi­kayeyi güçlendirmek için bu dönemde henüz başlamamış olan öjenist hareket ve zorla kısırlaştırma gibi detaylar ek­lenmiş; ama Tuskegee Sifilis Araştırması; 1898’de Wilming­ton’da ve 1921’de Tulsa’da var­lıklı siyahlara yönelen şiddet, dönemin gerçekten yaşanmış dönüm noktaları… Bu kronolo­jik karmaşa, köleliğin sona er­mesinin ırkçılığın sonu olma­dığını hatırlatmak için bilinçli olarak seçilmiş gibi görünüyor. İlk bakışta Whitehead’in ha­yalî Güney Carolina’sı kölelik karşıtı beyazların, özgürlüğü­ne yeni kavuşmuş siyahlara eğitim ve istihdam sunduğu güvenli bir liman izlenimi ve­riyor. Ancak kahramanlarımı­zın da çok geçmeden farkına varacağı gibi şekerle kaplı söz­lerinin üstü biraz kazınınca al­tından yine beyaz üstünlüğüne olan inançları çıkıyor. “Önce kadınlara, sonra herkese uy­gulanacak stratejik kısırlaştır­malarla, uykumuzda boğazlan­ma korkusu olmadan onları zincirlerinden kurtarabiliriz” diyen sarhoş beyaz doktorun söylediği gibi…

    Bu kurgu dünyada köleliği tamamen yasaklayan ilk beyaz eyalet Kuzey Carolina ise as­lında 19. yüzyılın Oregon’unu anlatan bir distopya… Oregon 1843’te köleliği yasaklamış, ama siyahların eyalette kaldık­ları her 6 ay için en az 29 kez kamçılanması şartıyla özgür siyahları kapı dışarı etmişti.

    “Bu ülkenin neyin üzerine kurulduğunu anlamak istiyor­san, trenle yolculuk etmeli­sin. Hızlanırken dışarı bak ve Amerika’nın gerçek yüzünü göreceksin” demişti bir tren kondüktörü Cora’ya. Ama onun da bizim de farkettiği­miz gibi dışarıda her yeri kap­layan karanlıktan başka bir şey yoktu.

    Özgürlük treninin beyaz-siyah kondüktörleri Güney’den Kuzey’e kaçan siyah kölelere yardım edenlerin oluşturduğu “Yeraltı Demiryolu” isimli dayanışma ağında kölelere yardım edenler genellikle beyazlardan ibaretmiş gibi gösterilse de, gerçekte “kondüktörler” arasında hem siyahlar hem de beyazlar vardı.
  • Parisli ‘kibar hırsız’ şimdi daha az Fransız

    Parisli ‘kibar hırsız’ şimdi daha az Fransız

    Fransızların popüler kültüre en büyük armağanlarından Arsène Lupin, Netflix’te yayımlanmaya başlayan “Lupin” dizisiyle günümüz dünyasına taşındı. İlk defa yayımlandığı 1908’de “Fransız bayrağı kadar Fransız” olan kibar hırsız, bu sefer Senegalli bir göçmen olarak vücut buldu. Dizinin edebi referansları ve Lupin’in edebiyattan sinemaya 113 yıllık yolculuğu. 

    Arsène Lupin… Kibar hırsız. Fransa’nın popüler kültüre en önemli armağanlarından biri. Sürekli kılık ve isim değiştiren; kötülerin de polislerin de hep bir adım önünden giden; kanundışı ama kendine göre ahlaklı bir hayat yaşayan; silah kullanmayan, kandan hoşlanmayan ama Juijutsu bilen; zeki, eliçabuk, oyuncu, yetenekli, çekici anti-kahraman… 

    Yazar Maurice Leblanc’ın kaleminiyle hayat bulduğu 20. yüzyıl başından beri sayısız filmin, dizinin, çizgiromanın kahramanı olması boşuna değil. İlk defa 1905’te Je Sais Tout dergisinde yayımlanan “Arsène Lupin’in Yakalanması” adlı kısa öyküde okuyucuyla tanışan kahraman, bugünlerde de Netflix’te yayımlanmaya başlayan “Lupin” dizisi gündemde. İlk sezonu 5 bölüm olarak yayımlanan ve tek bir maceraya odaklanan dizide başroldeki Omar Sy, çocukluğunda babasının verdiği bir Arsène Lupin kitabıyla karaktere hayran olan ve babasının haksız yere hapse düşüp intihar etmesinden sonra bütün yaşamını Arsène Lupin’den ilham alarak düzenleyen Senegal göçmeni Assane Diop’u canlandırıyor. 

    Kılık değiştirme ustası Yetenekli oyuncu Omar Sy’ın canlandırdığı Assane Diop karakteri, dizinin ilk bölümünde Louvre Müzesi’nde çalışan ve borcunu ödeyebilmek için Marie Antoinette’in kolyesini çalma planları yapan bir temizlik görevlisi kılığında… 

    Leblanc’ın Lupin karakterini oluştururken zeki ve anarşist hırsız Marius Jacob’ın gerçek hikayesinden esinlendiği söylenir. Öyküler, 1907-1941 arasında 24 kitapta toplanır. Arsène Lupin’in Son Aşkı adlı 25. ve son macera 2011’de, yazıldıktan 70 yıl sonra yazarın bir akrabası tarafından bulunarak bastırılır. 

    Sherlock Holmes İngilizler için neyse Arsène Lupin de Fransızlar için o. Ancak bir fotoğrafın negatifi gibi tam ters konumda. Zira Holmes dedektiftir ve kanun koyuculara yardım eder; fakat Lupin kanundışı işlerle uğraşır. Yine de Lupin’de kendinden daha önce, 1887’de yaratılmış Holmes etkisi ve referansları açıktır. Hatta birkaç öyküde Holmes’u altetmeyi bile başarır. Tabii burada ebedi ve ezeli Fransız-İngiliz rekabetinin öykülere sirayet ettiğinin de altını çizmek gerekiyor. Leblanc, Sherlock Holmes’u 1906’da yine Je Sais Tout’da yayımlanan “Sherlock Holmes geç kalır” isimli öyküde ilk kez kullanır. Holmes’un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle hukuken itiraz edince ise dedektifin adını “Herlock Sholmes” yapıverir! 

    Lupin sinemada ilk defa 1908’de “Kibar Hırsız” adlı siyah-beyaz sessiz filmde görülür. Hollywood yapımları içinde bilinen iki önemli film ise Drew Barrymore’un dedesi John Barrymore’un Lupin’i canlandırdığı 1932 yapımı “Arsène Lupin” ve başrolde Charles Korvin’in oynadığı 1944 yapımı “ Enter Arsène Lupin” filmleri olur. 

    Türk popüler kültürü de bu çekici karakterden Peyami Safa sayesinde payını alır. Peyami Safa, “Server Bedi” takma adıyla Lupin’den esinlenen Cingöz Recai karakterini yaratır. Hatta işleri iyice karıştırıp Watson’la Sherlock Holmes’u da aynı hikayeye dahil eder. Bu ikisi, Recai’yi yakalamaya çalışan müfettiş Mehmet Rıza karakterinde birleştirilir. Cingöz Recai, Yeşilçam’da iki kere film olur. 1954 yapımı “Beyaz Cehennem/ Cingöz Recai” filmini Metin Erksan yönetir; Recai karakterini Turan Seyfioğlu canlandırır. 1969’daki yapımda ise Cingöz Recai’yi Ayhan Işık oynar. Cingöz Recai son olarak 2017’de de filme çekildi. Yönetmen Onur Ünlü, Cingöz Recai ise Kenan İmirzalıoğlu idi. 

    Edebiyattan beyaz ekrana “Lupin”in ana ekseninde Arsene Lupin’in yayımlanan ilk kısa öyküler kitabında bulunan “Marie Antoinette’in kolyesi” hikayesi var. Ancak bu kitabın diğer hikayelerinden de izler bulabiliyorsunuz. Oğlunu trenle Le Havre’a götürürken başına bela olan “gizemli yolcu” öyküsü gibi. 

    Netflix’in “Lupin”i sağlam bir aksiyon/dram. En güzel fikri, birebir Lupin’i kullanmak yerine çocukluğu boyunca onu okuyup ondan etkilenen, tam bir beyaz “Fransız” olan Lupin’in tam zıttı, siyahi bir göçmen olan bir “kibar hırsız”ı başrole oturtması. Bu 5 bölümün ana ekseninde, yayımlanan ilk Lupin kısa öyküler kitabında bulunan “Marie Antoinette’in Kolyesi” hikayesi var. Assane Diop, henüz bir yeniyetmeyken babasına yanında çalıştığı zengin bir aile tarafından atılan iftiranın intikamını almaya soyunuyor ve açıkarttırmaya çıkarılan pırlanta kolyeyi bir grup düşük seviyeli haydutu da kullanarak Louvre’dan çalıyor. Ancak dizi boyunca, bu ilk kitabın diğer hikayelerinden de izler var. Lupin’in hapisten kaçışı, oğlunu Le Havre’a götürürken başına bela olan “gizemli yolcu” öyküsü gibi. 

    Assane’ın çocukken elinden bırakmadığı bu ilk Lupin kitabı, bütün bölümler boyunca çeşitli vesilelerle karşımıza çıkıyor. Assane, video oyunu oynamaktan başka bir eğlence bilmeyen oğluna kitabı sevdiriyor. Assane’dan en çok şüphelenen müfettiş de bir Arsène Lupin hayranı ve Lupin bilgisi sayesinde onu yakalamaya çok yaklaşıyor vs. 

    “Lupin” dizisi, Fransız usulü çok temiz ve steril bir iş. Amerikan olsa göreceğimiz pütürlü, pasaklı, karanlık atmosferler hiç yok. Hırsızımızın bir “centilmen” olmasından bağımsız bir biçimde bunun Fransız usulü bir televizyon/çekim/mizansen anlayışı olduğunu düşünüyorum. Fransız bahçeleri gibi, düzenli, sistematik; kayan, sarkan, göze batan hiçbir şey yok. İşçi sınıfının yaşadığı banliyölerde yetişen bir Senegallinin başrolünde olduğu bu diziye biraz pasak, kir, karanlık, toz yakışırdı diye düşünüyorum. Dizi gayet güzel akıyor ve kendini izletiyor. Montaj, geri dönüşlerle şimdiki zamanın dengesi, karakter ilişkileri çok sağlam. En sağlam olansa Omar Sy’ın oyunculuğu. Minicik bir mimik değişikliğiyle bütün bir ruh halini başka bir yere taşıyan, gücü detaylarında gizli bir oyunculuk onunkisi. Omar Sy bir röportajında Lupin’in büyürken bir karakter olarak popüler kültürde çok fazla yer bulduğunu ve Fransız bayrağı kadar Fransız olduğunu söylüyor. Kendi hayranlığı ise role çalışırken başlamış. “Her oyuncunun canlandırmak isteyeceği bir karakter” diyor; “karakterin içinden karakterler çıkarabilir, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz”. 

    2. sezonu dört gözle bekleyeceğiz. 

  • Büyük bir senariste geç kalmış saygı duruşu

    Büyük bir senariste geç kalmış saygı duruşu

     “Seven” ve “Zodiac” gibi unutulmaz gerilim filmlerinin usta yönetmeni David Fincher, geçen ay Netflix’te gösterime giren “Mank”la Hollywood’un perde arkasını ele alıyor. 1930’lar Amerika’sının gölgesinde, “Yurttaş Kane”in yazarı olduğu iddia edilen Herman J. Mankiewicz ve gerçek hikayesi… 

     Çok yakın plan teller ve “giriş yasak” yazısı. Gerilimli müzik. Süslemeli demir bir kapı; arka planda Drakula’nın şatosu gibi yükselen dev, masalsı, korkunç bir malikane. En tepede tek bir pencerede ışık var. Çok yakın plan kar taneleri. Kamera açılır ve kar tanelerinin bir kar küresinin içinde olduğunu anlarız. Kar küresi, ölüm döşeğindeki yaşlı bir adamın elindedir. Adam son nefesini verirken “Rosebud” der ve küre yere düşüp kırılır. Kırık kürenin yerdeki camından, alçak açıdan hemşirenin yaklaştığını görürüz. Hemşire adamın üzerini örter ve ekran kararır. 

    1941 yapımı “Yurttaş Kane”in yalnızca bu üç dakikalık açılış sahnesi bile, neden halen tüm zamanların en çığır açıcı filmleri arasında en üst sıralarda yer aldığını özetliyor. 

    Bu yılın en güçlü Oscar adayları arasında sayılan “Mank” yarışa dahil olabilmek için sınırlı sayıda sinema salonunda gösterime girdi. 

    Orson Welles’in Hollywood kariyerinin başlangıcı olan film, 9 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, ama bunlardan sadece birini, “En İyi Senaryo”yu almıştı. Ödül, senarist olarak adları geçen Orson Welles ve Herman J. Mankiewicz arasında paylaştırılmış, ancak her ikisi de törende bulunmamıştı. Ödülü sonradan alan Mankiewicz ise kameralara “Bu ödülü senaryonun yazıldığı şekilde, yani yanımda Orson Welles olmadan kabul ettiğim için çok mutluyum” demişti. 

    David Fincher’ın Netflix’te gösterime giren yeni filmi “Mank” tam da bu “laf sokma”dan yola çıkıyor. Senaryosunu Fincher’ın 2003’te ölen babasının yazdığı hikaye, Pauline Kael’in The New Yorker’a yazdığı “Kane’i Yetiştirmek” adlı makalesinde ortaya attığı bir iddiaya dayanıyor. “Yurttaş Kane”in senaryosunu Mankiewicz’in yazdığı iddiasına… Filmin ana ekseni de Mankiewicz’in senaryoyu yazdıktan sonra önce adının yazılmasından feragat etmesi, sonra bundan vazgeçip Welles’le çekişmeye başlaması üzerine kurulmuş. 

    Orson Welles henüz 24 yaşındayken, New York’ta “tiyatronun harika çocuğu” ilan edilmesinin ardından Hollywood’a açık çekle getirilmişti. İstediği projeyi çekebilirdi, ama projesi yoktu. Tam da bu noktada devreye sessiz sinema döneminin en iyi kazanan senaristlerinden biri, tiyatro eleştirmenliğinden gelme, alkolik, sivri dilli, müthiş zeki ve tabii Hollywood’un yüzde 90’ı gibi Hitler’den kaçan bir Yahudi olan Herman J. Mankiewicz girdi: Nam-ı diğer Mank! 

    Ender bir kimya 
    Herman Mankiewicz rolündeki Gary Oldman ve Marion Davies rolündeki Amanda Seyfried, yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer iki insanın az bulunur kimyasını yansıtıyorlar. 

    Mank yakın zamanda bir trafik kazasında bacağını üç yerinden kırmıştı. Welles, onu alkolden uzak durması ve 60 gün içinde senaryoyu bitirmeye odaklanması için yanında bir hemşire, sekreter ve içki şişelerine doldurulmuş sakinleştiricilerle birlikte Mojave Çölü’nde bir eve yerleştirdi. Onu gözetim altında tutması için de arkadaşı ve ortağı John Houseman’ı görevlendirdi. Aslında Houseman’ın Welles’in hayatındaki rolü, filmde gösterildiğinden çok daha büyüktü. Mercury Tiyatrosu’nu birlikte kurmuşlardı; Welles kavga çıkarmasa ilk Hollywood projelerini de birlikte yazacaklardı. Mank da bir nevi Houseman’ın yerine tutuldu. Mank kısa sürede sakinleştirici şişelerini viskiyle doldurmanın bir yolunu bulacak; böylece okuyan herkesin “en iyi işi” olduğunu kabul edeceği senaryoyu zamanında teslim edebilecekti. 

    Fincher, film boyunca Mank’ın hayatındaki önemli anlara dönüşler yaparak “Yurttaş Kane”in yapısıyla bir paralellik kurmuş. Arkaplanda ekonomik çöküş yıllarında Hollywood stüdyolarının zenginliğini, 1934 Kaliforniya valilik seçimlerinde yaydıkları propaganda filmlerinin seçimlere etkisini izliyoruz. 

    62 yaşındaki Gary Oldman’ın alkolden biraz erken çökmüş 43 yaşındaki Mank performansı ve William Randolph Hearst’ün metresi, sessiz sinema aktristi Marion Davies’le (Amanda Seyfried) aralarındaki sahneler, filmin en güzel anları. Yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer, birbirlerini çok iyi anlayan iki dostun, cinsel çekim içermeyen kimyasında çok gerçek bir şeyler var. Fakat film bunların haricinde tüm iddiasına rağmen, biraz yavan, kuru ve ağır… Üstelik gerçeği yansıtmayan tarafları da var: Örneğin Kane karakteri sadece Hearst’den değil, birden fazla basın patronundan esinlenmişti. Örneğin Houseman burada çizildiğinden çok daha önemli bir karakterdi. Örneğin bir sahnede alay konusu olan “Dracula” ve “Frankenstein” filmleri henüz çekilmemişti… Tabii kurgu istediğini yapar ama, belkemiğini bir biyografiye dayandıran bir filmin gerçekleri bu kadar değiştirmesi ne kadar doğru, tartışılır. 

    “Mank” Hollywood’da stüdyo sistemine, sessiz sinema döneminin bitişine, 1930’lar ABD’sinin perde arkasına dair yüzeysel ama genel bir fikri seyirciye geçirmeyi başarsa da, üzerine yazıldığı filmin eline su dökemez. 

  • Seyahate çıkmanın en keyifli ekranları

    Seyahate çıkmanın en keyifli ekranları

    Yaz mevsimi, tatile gitme, dinlenme ve kafayı boşaltma… En azından bu yıl biraz zor görünüyor. Olsun. Öyle unutulmaz filmler var ki, bizi oturduğumuz yerden alıyor ve dünyanın gerçek hatta başka dünyaların kurgusal mekanlarına taşıyor. En iyiler, unutulmazlar, klasikler… Birkaç defa seyredilebilecek yapımlar…

    Yaz geldi ve hiçbir yere gidemiyoruz (Gidenler var tabii). Gidebilecek olsak da korkuyoruz (Korkusuzlar da…). Tatil, yurtdışı seyahatleri, Yunan adaları birer birer yalan oldu. Gerçek yolculuk fikrinden uzaklaştıkça, dolaştığımız alanlar en fazla mahallemizle sınırlandıkça aklımız sınırları zorlamak, hayali seyahatler yapmak istiyor. Corona’dan beri bilgisayar başında ne şehirler gezdim, ne yolculuk planları yaptım bütün ayrıntılarıyla!

    Filmlerle, hiçbir yere gitmeden gezebiliriz tabii. Yolculuk ve yol filmleri de bunun en ideal yapıları. Yazarken en iyi yolculuk filmlerinin hepsini izlemiş olduğumu keyifle farkettim ve favorilerimi sizin için derledim. Sadece dünya üzerindeki değil, zamanda ve uzayda yol/ yolculuk içeren filmler de var burada; zira şu an yollar nasıl olsa sadece kafamızda. Koltuğunuza yaslanın; nereye gitme istediğinizi seçin. İtalya, Hindistan, 1920’ler, Ay? Hepsi klavyenizin ucunda…


    DÜNYADA YOLCULUK

    OUT OF AFRICA (Benim Afrikam) – 1985

    Yönetmen: Sydney Pollack

    Oyuncular: Meryl Streep, Robert Redford

    20. yüzyıl başları (1913-1931) kolonyal dönemde Kenya’da geçen öykü, epik bir romantik drama. Danimarkalı aristokrat Karen Blixen’in anılarına dayanan filmde Kenya’da bir kahve plantasyonu alan kocasının yanına giden Blixen kocasının onu aldattığını öğrenir ve bir avcıya aşık olur. Fonda 1. Dünya Savaşı, sınıf farkı romansı, hiç kahve yetiştirilmemiş bir yükseklikte kahve yetiştirme çabaları, hastalık, kabile sorunları, sömürge kafası… Filmde yok yok. Ancak en unutulmayan şey tabii muhteşem sinematografi.


    SHELTERING SKY (Çölde Çay) – 1990

    Yönetmen: Bernardo Bertolucci

    Oyuncular: Debra Winger, John Malkovich, Campbell Scott, Jill Bennett

    Bir yazarın varoluşsal krizi. Yazarlar ve varoluşsal krizlerinden daha klişe çok az şey vardır herhalde. Ancak Bertolucci’nin Paul Bowles’un 1949’da yazdığı aynı adlı romanından uyarlayıp çektiği “Çölde Çay” her türlü klişenin çok ötesinde. İlişkilerini toparlamak için bir arkadaşlarıyla beraber Kuzey Afrika’ya giden çiftin macerası. Arkadaşları bir süre sonra geri döner fakat seyyah çiftimiz Cezayir’den Sahra Çölü’nün derinliklerine uzanır. İngiliz bir anne ve tuhaf yetişkin oğlu; Berberî çadırlarındaki fahişeler; toparlanması gereken ilişkinin ulaştığı öte boyutlar ve her türlü çölsel tehlike. Yolculuk filmi deyince akla ilk gelecek filmlerden biri belki de.


    THELMA&LOUİS – 1991

    Yönetmen: Ridley Scott

    Oyuncular: Susan Sarandon, Geena Davis, Harvey Keitel

    En iyi senaryo Oscar’ını alan, Scott’un en iyi yönetmen, hem Sarandon hem Davis’in en iyi kadın oyuncu Oscar’ına aday gösterildiği “Thelma&Louise” için rahatlıkla 90’ların en iyi yol ve kadın filmi diyebiliriz. Bir yolculuğa çıkan iki yakın kadın arkadaşın macerası kısa sürede kabusa döner. Bu süreçte biz de kadın dostluğuna, birbirine destek olmaya, kötüye karşı güçbirliği yapmaya dair çok şey öğreniriz. İki en iyi arkadaş başlarına gelenlerden sonra kanun kaçaklarına dönüşür; çünkü bazen bazı erkekleri öldürmek gerekir. 1966 model su yeşili Thunderbird’in iki başrol oyuncusundan rol çaldığı Thelma ve Loise’i izlemeyen kalmamıştır -olsun bir daha izleyin.


    GROUNDHOG DAY (Bugün Aslında Dündü) – 1993

    Yönetmen: Harold Ramis

    Oyuncular: Bill Murray, Andie MacDowell, Chris Elliot

    Virüs yüzünden yaşadığımız döneme en uygun düşen film. Bir havadurumu sunucusu “köstebek günü” kutlamalarını haber yapmaya bir kasabaya gelir ve orada mahsur kalır. Birden anlaşılmaz bir şekilde her gün tekrar aynı günü yaşamaya başlar. Hep başa döndüğünden yaptıklarının hiçbir bedeli olmayacağını keşfeden Phil, sarhoş olmak, aşırı yemek, hırsızlık gibi kötü davranışlar sergileyerek küçük kasabanın sakinlerini de amaçları doğrultusunda manipüle eder.


    THE ADVENTURES OF PRISCILLA, QUEEN OF THE DESERT (Çöller Kraliçesi Priscilla)

    Yönetmen: Stephan Elliot

    Oyuncular: Hugo Weaving, Guy Pearce,Terence Stamp

    İki drag queen ve bir trans kadın çok özel kabarelerini sahnelemek üzerine Priscilla ismini verdikleri karavanlarında Avusturalya çölünde seyahat ederler. En iyi kostüm tasarımı Oscar’ı alan film dünya çapında başarılı elde etti ve LGBTI+ görünürlüğünün popüler kültüre taşınmasında çok önemli bir araç görevini üstlendi. Ayrıca müthiş komik ve eğlenceli.


    THE ENGLISH PATIENT (İngiliz Hasta) – 1996

    Yönetmen: Anthony Minghella

    Oyuncular: Ralph Fiennes, Juliette Binoche, Willem Defoe, Kristin Scott Thomas

    2. Dünya Savaşı’nın sonları… Kuzey İtalya’da terkedilmiş bir villa. Dört insanın yolları burada kesişir. Hemşire Hana çok ciddi yanıkları olan bir uçak kazası kurbanını tedavi etmeye başlar. “İngiliz Hasta” tanınmaz haldedir ve öyküsünü geçmişe dönüşlerle genç hemşireye anlatırken kadının da kendini iyileştirmesine yardımcı olur. Geri dönüşler sayesinde “İngiliz Hasta”yı bir zaman yolculuğu filmi olarak da görebiliriz. İtalya var, Afrika var, savaş ve acı ve romantizm var. Daha ne olsun!


    THE BEACH (Kumsal) – 2000

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Daniel York

    Richard, Tayland’a gider. Tabii Bangkok’ta bir “uyuşturucu durumları” yaşanır. Richard gizli bir plajın yerini gösterdiği söylenen bir harita bulur. Bir çift de peşine takılır ve plajı bulurlar. Plajın bir tarafında bağını dünyadan koparmış bir komün, diğer tarafında ise tehlikeli insanlar vardır. Cennetin nasıl cehenneme dönüşebildiğini ve bunu sadece insanların başarabildiğini anlatan, nefis görsellikte bir film. Tayland adaları tabii harikulade.


    LOST IN TRANSLATION (Bir Konuşabilse) – 2003

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Bill Murray, Scarlett Johannson, Giovanni Ribisi

    Sofia Coppola’nın en az babası kadar, hatta daha yetenekli bir yönetmen ve öykü anlatıcısı olduğunun kanıtı olan filmde, Murray bir reklam filmi çekmek için Tokyo’ya gelmiş, unutulmaya yüztutmuş bir oyuncudur. Yolları canı çok sıkılmakta olan Charlotte’la kesişir ve ikisi arasında beklenmedik bir dostluk kurulur. Tokyo arka fonunda kültürel, sosyal ve kişisel yabancılaşmayı işleyen bu küçük mücevher, sıradışı hikaye anlatma tekniği ve romantizmi çok farklı bir biçimde ele almasıyla tüm zamanların en iyi filmlerinden biri.


    THE MOTORCYLE DIARIES (Motosiklet Günlüğü) – 2004

    Yönetmen: Walter Salles

    Oyuncular: Gael Garcia Bernal, Rodrigo de la Serna, Mia Maestro, Mercedes Moran.

    Küba devriminin lideri Che Guevara’nın günlüklerine dayanan “Motorcyle Diaries”, Che’nin 23 yaşında bir tıp öğrencisiyken eğitimine bir süre ara verip biyokimyager arkadaşı Alberto Granado’yla yaşadıkları kıta Güney Amerika’yı tanımak için çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Buenos Aires’ten başlayan yolda tabii her şey planladığı gibi gitmiyor; fakat bu yolculuğun Che’nin kıta halkının yoksulluğunu görmesi ve devrimci kişiliğini şekillendirmesi açısından bir dönüm noktası olduğu tartışma götürmez. Gael Garcia’ya tapmamıza sebep olan, 2000’lerin başlarının en iyi yol filmlerinden biri.


    SIDEWAYS (Yanyol) – 2004

    Yönetmen: Alexander Payne

    Oyuncular: Paul Giamatti, Thomas Haden hurch, Virginia Madsen

    Orta yaşı geçmiş iki arkadaş, California üzüm bağlarına doğru 1 haftalık yolculuğa çıkarlar. İkisinin de hayatları tam bir hayalkırıklığıdır; birisi başarısız bir yazar diğeri en iyi yıllarını geride bırakmış bir oyuncu. Çaktırmadan alkolizm üzerine olan filmde, hem California’nın harika manzarasını izleriz hem de yaşamlarından tatmin olmayan iki adamın flört maceralarıyla varoluşsal krizlerini. Yazılmış en iyi film senaryolarından biri.


    THE BUCKET LIST (Şimdi ya da Asla) – 2007

    Yönetmen: Rob Reiner

    Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Haynes, Beverly Todd

    İki ölümcül kanser hastası…Aynı koğuşu paylaşmak ve hastalıkları dışında bir ortak yönleri daha var: Ölmeden önce yapmak istedikleri bir dizi şey. Hayallerindeki ve listelerindeki her şeyi tek tek yaparak ilerlerken birbirlerini iyileştirir, tekrar yaşama sevinci bulur ve harika bir dostluk kurarlar. Kanserle ilgili olup da hem yolculuk hem de umut içeren ender filmlerden.


    THE DARJEELING LIMITED (Küs Kardeşler – 2007)

    Yönetmen: Wes Anderson

    Oyuncular: Owen Wilson, Adrian Brody, Jason Shwartzman

    Üç kardeş, babalarının cenazesinden 1 yıl sonra Hindistan’ı baştan başa katedecekleri bir tren yolculuğu vasıtasıyla ilişkilerini düzeltmeye çalışırlar. Çocuklarıyla görüşmek istemeyen, bir manastırda yaşayan anneye ulaşma, yolda yaşanan bin türlü olay ve müthiş diyaloglar… Wes Anderson evrenine balıklama dalmak için harika fırsatlardan biri. Hindistan’a özgü renklerin filmde tutturulması için özel bir çaba harcanmış ve çok da başarılı olunmuş.


    IN BRUGES – 2008

    Yönetmen: Martin McDonagh

    Oyuncular: Colin Farrell, Brendan Gleeson

    Tetikçi Ray ve ortağı, batırılan bir işten sonra Belçika’nın çikolata başkenti Bruges’de patronlarının yeni emirlerini beklerler. Suçla yolculuk türünü alışılmadık bir biçimde harmanlayan filmin mizah anlayışı mükemmel. Tetikçiler tatilde! Bruges gibi bir oyuncak şehirde tetikçiler ne arar ve ne yapar? Tabii patrondan gelecek emirleri beklerken turistik bir ruh haline girer ve şehri gezerler. İzleyeceğiniz en absürd suç filmlerinden biri.


    EAT, PRAY, LOVE (Ye, Dua et, Sev) – 2010

    Yönetmen: Ryan Murphy

    Oyuncular: Julia Roberts, Javier Bardem, Richard Jenkins, Viola Davis

    Aynı adlı çok satan romandan uyarlanan film, yolculuklarla bağdaştıracağınız her türlü lezzeti içeriyor: Yemek, macera, tutku, keşif… Mutsuz evliliğini bırakıp kendini yollara atan Liz Gilbert’in aynı zamanda içsel yolculuğu, kendini bulma çabası. İtalya’yla başlayıp Hindistan’a ve Bali’ye uzanıyor. Napoli usulü pizzadan mükemmel Roma sofralarına; aşram yaşamından Bali usulü gelecek okumaya; müthiş görselliğe ve çok iyi oyunculuklara; iyi bir öykü anlatımına; iyi bir filmden bekleyeceğiniz her şey burada. Bir kere izlemekle yetinmeyeceksiniz.


    ÖTE DÜNYALARA YOLCULUK

    A TRIP TO THE MOON (Ay’a Seyahat) – 1902

    Yönetmen: Georges Méliès

    Oyuncular: Georges Méliès, Victor André, Bleuette Bernon

    Méliès’in bu kısa filmi oldukça “erken” bir bilimkurgu örneği. Jules Verne’in romanından esinlenen filmde bir grup astronom aya gitmeye karar verir. Tenekeden bir uzay mekiğiyle aya inerler, orada yaşayan Selenitlerden kaçarlar ve bir Selenit tutsakla dünyaya dönerler. Oldukça teatral performanslar ve tatlı çizimler… Filmin kaybolduğu düşünülen renkli versiyonu 1993’te oldukça kötü bir durumda bulundu.


    WOMAN IN THE MOON (Ay’daki Kadın) – 1929

    Yönetmen: Fritz Lang

    Oyuncular: Willy Fritsch, Gerda Maurus, Klaus Pohl

    1929’da Berlin’de 2.000 kişilik bir seyirciye prömiyer yapan ve ilk ciddi bilimkurgu filmi sayılan “Woman in the Moon”. Filmde Helius, uzaya yolculukla ilgilenen bir girişimcidir. Arkadaşı profesör Mannfelt Ay’da altın oluğuna inanır. Bir ekip kurulur ve “Ay’ın karanlık yüzü”ne doğru seyahate çıkılır.


    TERMINATOR (Yokedici) – 1984

    Yönetmen: James Cameron

    Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Linda Hamilton, Michael Biehn

    İkisi de 2029’dan gelen bir cyborg ölüm makinesi ve bir insan asker. Asker doğacak çocuğu, insanlığı kurtaracak bir kadını cyborg’tan kurtarmakla görevlidir. Terminatör filmleri dizisi ve evreninin ilk ve en iyi filmi. Cameron’un bu filmleri ve ürünleri sadece 2010’da 3 milyar dolar kâr etti. Hikayenin temeli aslında çok basit: Yokolmak üzere olan insan ırkıyla Skynet adındaki yapay zekanın savaşı.


    BACK TO THE FUTURE (Geleceğe Dönüş) – 1985

    Yönetmen: Robert Zemeckis

    Oyuncular: Michale J. Fox, Christopher Lloyd, Lea Thompson

    Üçlemenin ilk ve en iyi filmi. Bilimkurguyu komediyle karıştıran, şu an 40’lı yaşlarını sürmekte olan jenerasyonun kült filmi. 17 yaşındaki lise öğrencisi Marty, dostu eksantrik Doc Brown tarafından tasarlanan zaman makinasıyla kazara 30 yıl geriye gider. “Back to the Future” filmi “düşük teknolojili” haliyle bilimkurgu filmlerinin en sevimlisi ödülünü kazanmayı hakkediyor.


    STAR TREK IV / THE VOYAGE HOME (Uzay Yolu IV- Eve Yolculuk) – 1986

    Yönetmen: Leonard Nimoy

    Oyuncular: William Shatner, Leonard Nimoy, DeForest Kelly

    Amiral James T. Kirk ve ekibi, dünyayı bir uzaylı istilasından kurtarmak için zamanda geriye, 1986 San Francisco’suna giderler. Dünyayı kurtarabilecek tek şey kambur balinalardır; zira çıkardıkları sesin frekansı uzaylı gemisinden gelenle aynıdır. Uzay yolculuğu içine zamanda yolculuğu da yerleştiren film, 1986’da Challenger faciasında hayatını kaybeden astronotlara adanmış.


    APOLLO 13 – 1995

    Yönetmen: Ron Howard

    Oyuncular: Tom Hanks, Bill Pexton, Kevin Bacon

    En iyi ses ve montaj Oscar’ı sahibi Apollo 13, NASA’nın ciddi zarar gören uzay aracını hayatları tehlikede üç astronotuyla güvenli bir şekilde dünyaya döndürme çabası üzerine. Film bir “docudrama”; 1970’te yapılamayan 3. uzay yolculuğunun hikayesine dayanıyor. Ron Howard teknik olarak doğruları yansıtmak için çok çaba harcamış.


    GATTACA – 1997

    Yönetmen: Andrew Niccol

    Oyuncular: Ethan Hawke, Uma Thurman, Jude Law

    Yakın bir gelecekte, toplum tarafından genetik olarak yetersiz olduğundan sadece “sıradan” işlerde çalışabileceğine karar verilmiş Vincent uzaya gitmek ister. Bunu gerçekleştirmek için genetik olarak mükemmel, ancak felçli bir adamın kimliğine bürünür. “Gattaca” üç çok iyi başrol oyuncusu, hikayesi ve görselliğiyle tadına doyum olmayan bir film.


    DONNIE DARKO (Karanlık Yolculuk) – 2001

    Yönetmen: Richard Kelly

    Oyuncular: Jake Gyllenhall, Jena Malone, Mary McDonell

    Küçük bir kasabada yaşayan sorunlu genç Donnie Darko, kapısının önünde dünyanın 28 gün sonra sona ereceğini söyleyen tavşan kostümlü bir adamla karşılaşır. Ertesi gün odasına bir jet düşer ve olaylar gelişir. Bu kara komedi film, geçtiği süre olan 28 günde çekildi ve direkt video piyasasına düşecekken Sundance Festivali’nde gösterilerek bir anda popüler oldu. 90’ların mükemmel Amerikan bağımsız sinemasının 2000’ler başına taşmış çok iyi bir örneği.


    13 GOING ON 30 (Keşke 30 Olsam) – 2004

    Yönetmen: Gary Winnick

    Oyuncular: Jennifer Garner, Mark Ruffalo, Judy Greer

    Zaman yolculuğu içeren romantik komedi mi? Evet var öyle bir şey…Okulda ezilen ve popüler olmak isteyen bir kız, doğumgününde 30 yaşına gelmeyi diler ve üzerine dökülen peri tozu sayesinde dileği gerçekleşir. İzleyebileceğiniz en şeker zamanda yolculuk filmlerinden biri.


    GRAVITY (Yerçekimi) – 2013

    Yönetmen: Alfonso Cuaron

    Oyuncular: Sandra Bullock, George Clooney

    Film, uzay araçları yörüngede parçalanınca uzayda kalan iki astronotun dünyaya dönme çabalarıyla ilgili. 2013’ün en iyi filmlerinden sayılan “Gravity” özellikle rejisi ve görselliğiyle önplana çıkıyor.


    INTERSTELLAR (Yıldızlararası) – 2014

    Yönetmen: Christopher Nolan

    Oyuncular: Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain, Bill Erwyn, Ellen Burstyn, Matt Demon, Michael Caine

    Interstellar’ın kastı “star”larla dolu. Distopik bir gelecekte geçen filmde, insanlık dünyada hayatta kalmakta zorlanmaktadır ve bir grup astronot yeni bir yaşam alanı bulmaya Satürn’e yakın bir solucan deliğine gider. Yapılmış en iyi uzay filmlerinden biri.