Gazeteci Cumhur Canbazoğlu, uzun süre emek verdiği “100 Yıllık Türkiye Popüler Orkestralar ve Gruplar Tarihi” başlıklı çalışmasını “orkestralargruplartarihi.com” adresinde herkesin kullanımına sundu. Cambazoğlu, cumhuriyet tarihinde tüm Türkiye’de saptadığı 10.924 müzik topluluğunu, üyeleri, bilgileri ve fotoğraflarıyla birlikte veriyor.
Geçmişte “arama motoru” diye bir kavram yokken, herhangi bir başlıkta kesin, güvenilir, nesnel bilgiye ulaşmanın yöntemi belliydi: Arşiv ve ansiklopedi sayfalarını karıştırmak. Artık cilt cilt ansiklopediler, evlerin salonlarında televizyonun sağında-solunda dizili durmuyor. Her türden bilgi bugün bir “tık” yakınımızda zira. Acaba öyle mi?
1987’den bu yana müzik ve sinema yazarlığını sürdüren gazeteci Cumhur Canbazoğlu uzun yıllar en çok kaynak sıkıntısı çekmiş. İnternet sonrası dönemdeyse işlerin daha da tuhaflaştığını görmüş:
Cumhur Canbazoğlu
“Biri yanlış bir bilgi giriyor, o bilgi başkalarınca da sürekli alıntılandıkça her yerde karşınıza çıkıyor ve o yanlış bilgi artık doğru hâle geliveriyor. Hayatını yitiren bir müzisyen hakkında haber yazmaya kalktığınızda doğum tarihini bulmak bile kimi zaman sorun olabiliyor. Hangi müzisyen nerede çalmış, hangi gruplara girmiş? Birçok ünlü şarkıcının o herkesçe bilinen kaydında çalanlar kimler? Cumhuriyetin 100. yılında müzik sahnesinde öyle ya da böyle boy göstermiş müzisyenler, orkestralar, gruplar, olabildiğince eksiksiz, tek bir başlık aslında, bir ansiklopedi mantığıyla biraraya getirebilir mi? Bu soruların peşine düşmek istedim ve ülkemizde gelmiş geçmiş tüm grupları ve orkestraları kayıt altına almaya karar verdim. Amacım bir kitap olarak yayımlamaktı. Ancak iş bir dipsiz kuyuya döndü, hiç bitmeyecek bir çabanın içine düşmüş buldum kendimi. En son 900 sayfaya ulaştı kitabın boyutu.”
Bu boyutta bir çalışmanın kitap olarak basılması mali açıdan epey zorlayıcı bulununca çare internet’te bulunmuş sonunda. “100 Yıllık Türkiye Popüler Orkestralar ve Gruplar Tarihi” başlıklı çalışma, artık “orkestralargruplartarihi.com” adresinde yayında.
Geçmiş 100 yılın tüm müzik topluluklarını, orkestralarını, çalan müzisyenleri kayda geçirebilme çabası, klişe tabirle iğneyle kuyu kazmak gibi. Çalışmanın önsözünü yazan müzik yazarı Naim Dilmener’in dediği gibi, Canbazoğlu “kaşıkla okyanusu önce boşaltıp sonra tekrar doldurmuş.” 10 yılda 10 binden fazla orkestra ile grubu incelemiş Canbazoğlu. Nihayetinde bunların içinden 2.297 orkestra ve grubun öyküsünü yazmış. 8.627 tanesinin de adını listeleyerek vermeyi tercih etmiş. Sadece Türkiye’yle de sınırlı kalmamış, Kıbrıslı Türkler ya da Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerindeki Türkiye kökenli müzisyenler tarafından kurulmuş topluluklar da işin içine dahil edilmiş.
İster istemez sitenin başlığındaki “orkestralar” ve “gruplar” ayrımına takılıyor insanın aklı. Aralarındaki farkı şöyle açıklıyor Canbazoğlu: “Orkestralar, daha değişken topluluklar. Bir kişi bu akşam bir orkestrada sahne alabilir, haftaya başka bir orkestrayla çalabilir. Özellikle büyük kentlerde gece hayatının içinde, eğlence sektöründe çalışan sayısız orkestra ve bu orkestralarda çalarak geçimini sağlamış sayısız müzisyen var. Mesela 60’lı yıllarda Taksim’den Harbiye’ye kadar uzanan kısacık yolda 14 farklı gece kulübünde her gece 14 farklı orkestranın çaldığı zamanlar var. Grup meselesine gelince iş biraz değişiyor. Ortak bir amaç, felsefe gerekiyor. Orkestralarda müzik emekçiliği sözkonusu ama grupta hedef başka.”
Sitede harf sırasına göre rastgele bir sayfa açıp toplulukları peşpeşe incelemek de mümkün; bir müzisyenin yıllar içinde hangi gruplarla ya da orkestralarla çalıştığını görmek için arama yapabilmek de.
1940’larda Balıkesir’de kurulmuş ve elemanlarının adı P.. Oktay, Dişlek Sam, Çılgın İhsan olarak tarihe kaydedilmiş Fantomes; 1962’de Adana’da müzik yapan Mavi Gölgeler; 1967’de Afyon’da Beatles hayranı Ermeni gençlerin kurduğu Sphinx; Çorum’da 70’ler boyunca Jimi Hendrix ya da Led Zeppelin tarzında müzik yapmayı amaçlamış Grup Buluşum; 2004’te Hakkari’de Kürtçe heavy metal çalan Ferec; 2012’de Konya’da faaliyete geçip “Dolma Dolu Dondurma Kabı” gibi ilginç isimlere sahip şarkılarıyla dikkati çeken alternatif rock grubu Atari Kasedi…
Bu dev bilgi kaynağının girişine kısa ama aynı zamanda hayli dikkati çekici ve bir o kadar da eğlenceli bir genel tarihçe yerleştirmeyi ihmal etmemiş Canbazoğlu. Osmanlılar’ın son dönemlerinde başlayan modernleşme hareketleriyle Saray içinde ve çevresinde yaşanan müzikal hareketliliği ve değişimi anlatarak girmiş söze. Mehteran bölüğünün yerini alan Batılı tarzda askerî bandodan, nefesli bakır sazlarla müzik yapan Harem’deki kadınlardan kurulu orkestraya, cumhuriyetin kuruluşuyla yıllar içinde yaşanan sonraki gelişmelere de yer vermiş. Tangolar, valsler, Halkevleri’nde kurulan orkestralar, 40’lı yıllarla birlikte ortaya çıkan caz toplulukları, 50’lerin ortasından itibaren dünyayla eşzamanlı olarak memlekete ulaşan rock’n roll günleri, 1961 Anayasası’nın sağladığı görece özgürlük ortamının ardından sinemadan edebiyata sanatın her alanında yaşanan patlamanın müziğe yansımaları… Ve elbette Anadolu Pop akımı derken 80’lerin piyanist-şantör hakimiyeti sebebiyle orkestra ve grup işlerinin büyük darbe alışı, 90’lardan itibaren popla birlikte rock gruplarının yeniden yükselişi ve 2000’lerin internet ve ev stüdyosu teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla bağımsız olarak kendi müziğini yayınlayabilen yeni nesil müzisyenleri…
Arama bölümüne herhangi bir kentin adını yazdığınızda şöyle enteresan gruplarla karşılaşabilirsiniz: 1940’larda Balıkesir’de kurulmuş Kartal Caz Topluluğu; yine Balıkesir’de kurulan ve elemanlarının adı P.. Oktay, Dişlek Sam, Çılgın İhsan olarak tarihe kaydedilmiş Fantomes; 1962’de Adana’da müzik yapan Mavi Gölgeler; 1967’de Afyon’da Beatles hayranı Ermeni gençlerin kurduğu Sphinx; Çorum’da 70’ler boyunca Jimi Hendrix ya da Led Zeppelin tarzında müzik yapmayı amaçlamış Grup Buluşum; 2004’te Hakkari’de Kürtçe heavy metal çalan Ferec; 2012’de Konya’da faaliyete geçip “Dolma Dolu Dondurma Kabı” gibi ilginç isimlere sahip şarkılarıyla dikkati çeken alternatif rock grubu Atari Kasedi…
Netflix ortamında yayına giren ve 17. yüzyıl Japonya’sında geçen anime dizi, tarihî verilerden yola çıkılarak kurgulanmış Gerek senaryosu gerekse artistik kalitesiyle kendini gösteren “Mavi Gözlü Samuray” dizisinde, kendine dışarıya kapatmış bir toplumda intikam arayışına çıkan ve erkek kılığına giren bir kadın kılıç ustası başrolde: Mizu.
Netflix’te yayınlanan anime dizi “Blue Eye Samurai” (Mavi Gözlü Samuray), 2023’ün belki de en güzel sürprizi. Ana kahramanı melez bir kadın savaşçı olan dizi, Japonya’da Edo döneminde (1603-1868) geçiyor. 8 bölümden oluşan dizi sadece artistik bakımdan estetik değil, derin ve ilginç karakterleri ve incelikli senaryosuyla da etkileyici. “Blue Eye Samurai”, “Logan” ve “Blade Runner 2049”un da senaristi olan Michael Green ve Amber Noizumi’nin kaleminden çıkma. Bu nefes kesici intikam hikayesinin seslendirmesi ise Maya Erskine, Brenda Song, Darren Barnet ve Kenneth Branagh gibi dev oyunculara emanet edilmiş.
Dizinin merkezinde, intikam almak üzere yola çıkan melez kadın samuray Mizu (Maya Erskine) olsa da, aslında özgürlüğü kısıtlanmış, zulüm ve ayrımcılık gören tüm ruhların yolculuğu konu ediliyor. Bu uzun dönemde, “şogun” adı verilen ordu komutanın mutlak idaresi altında ülkenin sınırları dış dünyaya kapatılmıştı. Yabancı uyrukluların ülkeye girişi kısıtlanmıştı. Melez çocuklar toplumdan dışlanmış, aşağı bir sınıf olarak görülmekteydi. “Mavi Gözlü Samuray” ise adı üstünde mavi gözlü bir melez. Babası ise o dönem afyon ticareti, silah kaçakçılığı ve türlü kirli işler yapan 4 beyaz erkekten biri. Hayatı boyunca horlanmış, “canavar” muamelesi görmüş Mizu, artık mavi gözlerini gözlüğünün ardında saklamak istemiyor. Annesine ve kendisine bu acıyı ve utancı çektiren adamların doğrudan gözünün içine bakmaya, intikamını almaya kararlı. Elbette o dönemde kadınlara kimse saygı duymadığından, erkek rolü yapması gerekiyor.
Kılıç savaşları, karlı dağlar, dev dalgalar, muhteşem saraylar… “Blue Eye Samurai”nin her anı bir görsel şölen.
Diğer tarafta ise Prenses Akemi (Brenda Song) var. Aslına bakarsanız Akemi kraliyet ailesine mensup değil; daha ziyade bir “leydi” gibi. İmparatorun daha çok törenlerde kendini gösterdiği, gücün derebeylerinde olduğu bir zaman bu. Batılı izleyici Japon toplum düzenini daha kolay anlasın diye dizide ona “prenses” deniyor. Patrick Gallagher tarafından seslendirilen babası Lord Daiichu Tokunobu, mevcut pozisyonunu kendi imkanlarını genişleterek elde etmiş bir derebeyi. Kızı Akemi’yi şogun ailesinden biriyle evlendirerek otoritesini arttırmanın derdinde. Akemi, çay seramonisi, Renku şiiri, çiçek düzenleme, resim, dans ve go oyunu gibi birçok beceriye sahip. Ağzında gümüş kaşıkla doğmuş ama gelin görün ki özgür değil. İstemediği bir evliliğe zorlanınca cesur bir karar vererek ceberrut babasından kaçıyor. Böylece gerçek dünya ile tanışıyor.
Mizu ve Prenses Akemi’nin hikayesi ortada bir yerde buluşuyor. Akemi güzelliği, kurnazlığı ve zekasıyla, Mizu ise dövüş becerileri, kaba kuvvet ve bilek gücüyle hayatta kalmaya çalışıyor. Birbirine zıt bu iki karakterin yolları çakıştığında, ataerkil bir toplumda kadınların nasıl varolmaya çalıştığını daha iyi anlıyoruz. Kadınlardan beklenen cinsiyet rollerinin dışında yaşayabilen bir başka grup ise geyşalar. Madam Kaji (Ming-Na Wen) karakterinde gördüğümüz gibi, kendi işlerini kurabiliyor ve diğer kadınlara göre bir nebze olsun bağımsızlığı tadabiliyorlar. Ancak unutmamak lazım ki dizideki hiçbir kadının özgürlük yolu, gül bahçesinden geçmiyor. Bu amansız mücadelede kılıçlarla dilim dilim doğranmak, kan revan içinde kalmak her an mümkün.
Gelelim dizide Edo dönemindeki Japon toplum hiyerarşisinin nasıl yansıtıldığına… 1600’lerin başında samuray sınıfı en üst seviyede yer alıyordu. Zümrelere ayrılan toplumda hiyerarşi; samuray, çiftçi, zanaatkar ve tüccar olarak kurulmuştu. Dizinin geçtiği 1650’lerde ülkenin sınırları kapalı. İlk bakışta ülke siyasi ve ekonomik bakımdan istikrarlı görünüyor. Samurayların forsu ise düşüşte. Kılıç becerilerini savaş meydanından çok şeref için düzenlenen düellolarda sergiliyorlar. Yine de onlar, sadakat, cesaret, onurla ilgili tüm değerleri temsil eden bir savaşçı grup. Dizinin karakterleri Mizu, Ringo (Masi Oka) ve Taigen’de de (Darren Barnet) bu değerlerin vücut bulduğunu görüyoruz.
Mavi gözlerini, gözlüklerin ve şapkaların ardına saklamaya çalışan Mizu, kadın kimliğini de gizlemek zorunda.
Peki Mizu gerçekte tarihî bir kişilik miydi? Hayır değildi. Ancak dizinin yaratıcılarının, 1600’lerin başında Japonya’ya gelen ve “mavi gözlü samuray” olarak bilinen kılavuz kaptan William Adams’ın hikayesini bildikleri de muhakkak. İlk sezonda Kenneth Branagh tarafından seslerinden Abijah Fowler başta olmak üzere, Mizu’nun hedefi 4 beyaz erkeğe gelince… Bu konuda da türlü tartışmalar var. Trinity College Dublin’de Japon sanatı ve mimarisi üzerine ders veren Ruth Starr’ın web sitesinde yayınlanan makalesine göre, Edo döneminde sadece Hollandalı ve Çinli tüccarların Japonya’ya girmesine izin verilmişti. Hollandalılar yalnızca Nagazaki Körfezi’ndeki Dejima adasında kalabiliyorlardı. Ancak misyonerlik faaliyetlerinin yaygın olduğu Hıristiyan yüzyılı sırasında (1540-1630) yabancı tüccar ve korsanlar ülkeye girebiliyor, faaliyetlerini yürütebiliyorlardı. Yani bir görüşe göre Mizu’nun hedefindeki 4 beyaz adam korsanlardan arda kalanlar olabilir.
1 Kasım 2023’te Netflix’e yüklenen dizi, bugüne kadar yayımlanan en iyi animasyonlardan. Aslında Quebec merkezli Blue Spirit stüdyosu Kanada’da olduğundan, yani dizi Japonya’da yapılmadığından, teknik olarak anime sayılmaz. Diğer yandan karlı ormanlardan yoksul köylere, genelevlerden dojolara her yer son derece özenli ve incelikli olarak resmedilmiş. Yetişkinler için olan bu animasyon dizide, bol miktarda şiddet, kan, çıplaklık ve cinsellik var. Bu kadar sevilmesinin nedeni de yalnızca muhteşem teknik ve artistik işçilik değil, anlatımın doğrudan ve korkusuz olması.
1923 Haziran’ında 73 yaşında ölen Pierre Loti, gençliğinden itibaren defalarca geldiği Türkiye’ye âşık, müstesna bir romancıydı. Onun özellikle İstanbul’da yaşadıkları, yazdıkları ve bıraktığı izler; Osmanlı döneminin sonlarından istiklal mücadelesi veren bir millete koşulsuz destek verilmesine ve yürekten bir sevgiye uzanır.
İkisi de deniz subayı, iki Fransız yazarın Türklere ve İstanbul’a sevgisini unutamayız: Louis Marie Julien Viaud / Pierre Loti (14 Ocak 1850-23 Haziran 1923) ve Claude Farrère (1876-1957). Aralarında kuşak farkı olsa da Türklere sevgilerini, Türk kültürüne hayranlıklarını, özgürlük ve egemenlik haklarımıza saygı gösterilmesini en zor günlerimizde dünya kamuoyuna duyurarak bağımsızlığımızı savunmuşlar, evrensel kamuoyuna Türkleri ve Türk kültürünü tanıtırken kendi kültürlerine de eserler kazandırmışlardır.
Fransız deniz subayı Julien Viaud yazar olduktan sonra Pierre Loti adıyla tanındı. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
23 Haziran 2023 tarihi, Pierre Loti’nin ölümünün 100. yılı. İstanbul’da silinmez izleri olan, kitapları, anıları okunan-anlatılan bu aydın-ozan için Türkiye ve Fransa kültür çevrelerinin bir “Pierre Loti Yılı” gündeme getirmeleri beklenir.
Biz Loti’yi bir zamanlar Hasköy’de, Çemberlitaş’ta, Eyüp’te, “Bizden biri olmuştu” denebilecek izlerinden, en çok da ilk romanı; Hasköy’deki kira evinde yazdığı Aziyade’deki anılarından, Eyüp’teki kır kahvesinden, Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul ve Pierre Loti adlı, fotoğraflar da içeren eserinde anlattıklarından tanırız.
Pierre Loti’yi anarken onunla birlikte, Türklerin son zor dönemi Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk ulusuna destek veren, Loti gibi asker kökenli Fransız yazar Claude Farrère’i de anmak gerekir. Bu ikilinin adları, tarihî İstanbul’un iki önemli caddesinde yaşatılıyor sadece: Piyer Loti Caddesi, Klod Farer Caddesi…
Kendi ülkesi Fransa’da bahriye subayı iken adı Julien Viaud imiş ama Piyer Loti olarak tanınmayı tercih edermiş. Bu müstearın (takma ad) subay kimliğiyle karıştırılmasını da onaylamaz, “Siz Julien Viaud değil misiniz?” sorusuna yanıt vermezmiş. Loti’nin Türklerle ilk teması ve ilk aşkı, 1870’lerde genç bir deniz subayı olarak ayak bastığı, Avrupa kıtasının en batıdaki limanı Selânik’tedir. Orada tanıyıp sevdiği kız da, adını anı-roman içerikli ilk kitabına verdiği Çerkes güzeli Aziyade olmuş.
Türklere ve Türk kültürlerine ısınışı daha sonraki gelişlerinde İstanbul’dadır. Buradaki bütün temaslarını anlattığı kitap ve yazılarında, hayranlıktan da öte “âşıkane” melankolik bir duygusallık vardır. Onun bu yaklaşımı, Avrupa devletlerinin Doğu uygarlıklarına ve Türk dünyasına sömürge ve düşman gözüyle bakışlarına da bir reddiyedir. Şiirsel nesir içerikli eserleri Fransa’da yankı bulur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında Fransa’nın Türkiye’ye dostane yaklaşımında Pierre Loti eserlerinin etkisi tartışılmaz.
Bu bakışla duygusal birkaç cümle yazmak gerekiyor: İşgal ordularının İstanbul’u boşaltma kararı aldıkları, Lozan Antlaşması’nı imza aşamasına geldiği 1923 yazında, Loti de C. Farrère’in yorumuyla: “Cami, mezarlık detayları, şark köşeleri ile dolu odasında ölmeye hazırlanıyormuş!” Şu hâlde onun son günlerinin Türklerin kurtuluşu haberleriyle çakışması, “müsterih” öldüğüne yorumlanabilir.
SELAM, ŞÜKRAN VE HEDİYE
Mustafa Kemal’den ünlü yazara övgü
Millî Mücadele’nin kritik bir evresi olan 1921’de, Yunan kuvvetlerinin Gediz Irmağı’nı geçtiği günlerde, Loti’nin Türkleri destekleyici mektubu ve Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı orduda ve kamuoyunda heyecan uyandırır. Yine 20 Ekim 1921’de Türkiye-Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın gündeme gelmesinde Loti ve Farrère’in girişimleri vardı. Mustafa Kemal Paşa bu samimi dostluk çabaları için Loti’ye yazdığı mektupta Türk milletinin kendisine selam ve şükranını bildirirken, TBMM adına da özel dokunmuş bir Türk halısı gönderilmişti.
Mustafa Kemal’in mektuptaki “Tarihin en karanlık günlerinde sihirli kalemiyle daima Türk milletinin hakkını teyit ve müdafaa etmiş olan büyük üstad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz muhabbet hislerine, İstiklâl Mücadelesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından gözyaşları arasında dokunan bu halı şahitlik edecektir” cümleleri, içten ve dokunaklıdır (Sadi Borak, Atatürk’ün Özel Mektupları, Varlık Yayınevi, 1970).
FARRÈRE’İN SON ZİYARETİ
Bir çift göz: Aziyade’nin hayali
Pierre Loti’nin 23 Haziran 1923’te ölümü üzerine, dostu Claude Farrère onu son ziyaretini çok kuvvetli satırlarla anlatmıştı:
“… Seyahata olan büyük iptilâsına rağmen son günlerini geçirmek için ecdadından kalma eve çekilmiş, orada tam bir inziva içinde ve şark seyahatlarından getirdiği hatıralarla dolu köşesinde kendisine kat’i darbeyi vuracak olan ölümünü beklemişti… Loti’nin son günlerini bir hayal dolduruyordu. O da uzaktan müphem bir surette insan şekli alır gibi, başı ve omuzları olan çiçekli yahut sarıklı mezar taşları arasından bakan gayet mahzun bir çift gözün, Aziyade’nin gözlerinin, ona ‘ruhum senindir Loti’ der gibi oluşudur”.
İSTANBUL VE PIERRE LOTI KİTABININ (1958) YAZARI
Şinasi Hisar’ın kaleminden ünlü yazarlarımızın Loti hakkında düşünceleri
Tevfik Fikret Piyer Loti’den bahsederken hem hayran oluyor, hem hakkında isyan ediyordu. “Kalem değil bir sihirle yazıyor” diye medh ediyor, fakat o zamanın mutaassıpları kadar mutaassıp oluşuna kızıyordu.
Yahya Kemal Piyer Loti’nin İstanbul hatıralarına ait kitabından bahsederken tıpkı Tevfik Fikret gibi “Loti’ninki sanat namına bildiğimiz şeylerden hiçbiri değil, büyüdür” diye metih ediyor, fakat basit bir görüşme kurbanı olarak, İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevi şairi en değme medenilerimiz tanımıyorlar; yeni nesil de bizim küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiğini zannediyordu.
Halid Ziya ise şöyle yazıyordu: “Ben onun yalnız Türklüğe dost sıfatıyla değil, Fransız edebiyatının en büyük mefahirinden biri olması itibariyle meftunu idim. Bütün zamanlarını öyle bir meczubiyetle okumuş, tatmış idim ki, bugün, her şeye karşı meclub olabilmek istidadı sönmüş olmakla beraber hâlâ eserlerinden kalan intibalar ruhumda intizar etmektedir. O güne kadar bu adamı ne uzaktan ne de yakından görmemiştim ve hakkında bana kadar gelen tenkit mırıltılarının müeyyidesini bulmak korkusu ile ona temas etmekten de çekinmiştim. O gün sarayda görünce bu korkum tahakkuk etti. Onun, boyunun kısalığını daha saklamak için yüksek ökçeler, benzinin uçukluğunu örtmek için bir kadın gibi boyalarla görünce bu garip ve gülünç kıyafet bende eserlerinden alınan meftunâne hazzın üzerine bir sis perdesi germiş olmasın diye hemen kaçtım”.
Ahmet Hamdi Tanpınar bir makalesinde Piyer Loti hakkında hem muhabbetsizliğini hem de muhabbetini yanyana ifade etmiş: “Loti nereye giderse oranındır. Çin’de Çinli, Madam Krizantem memleketinde Japon, Hint’de İngiltere’nin varlığını yadırgatacak ve Hintli ve Türkiye’de Aziyâde’nin âşığı bir Türk, hem de hâlis Türk’dür!”
Pierre Loti 20. yüzyılın başlarından itibaren her safhasında yanında durduğu, her acısını yüreğinde hissettiği Türk milleti tarafından da maalesef unutulmuş görünüyor. Oysa ki, Türkiye aleyhine Avrupa’da kurulan büyük abluka ve manipülasyon karşısında gerçekleri anlatmak ve Türk dostlarının uğradığı zulmü duyurmak için büyük çaba sarfetmişti.
Pierre Loti 1876’da önce Selanik, ardından İstanbul üzerinden Osmanlı Devleti ile tanışacaktı. Görevli bir deniz subayı olarak adım attığı karada, Aziyade romanını yazdıracak bir aşka yelken açacak; bu aşkın izini sürerken önce dilini, sonra kültürünü tanıdığı insanları sevecek; “Arif İslam” ismiyle tebdil-i kıyafet aralarında dolaştığı İstanbul’a, sokaklarına, denizine, gecesine, gündüzüne bir başka aşkla bağlanacaktı.
Pierre Loti, Dornac’taki evinde “Japon Pagodası” olarak bilinen odada.
İçinden geldiği Avrupa toplumu sanayileşmenin eşiğinde, kapitalin yüceltildiği yeni bir ekonomik evreye giriyordu. Fabrikalar, işçiler ve büyük bir sanayileşme hamlesiyle şehirler canhıraş bir hareketliliğe teslim olurken, Loti aradığı sükuneti İstanbul’da bulacaktı. Paris ile İstanbul’u, Batı ile Doğu’yu kıyasladığında, İstanbul’u kendi medeniyetinin uğultusundan korumak istediğini şu satırlardan anlamak mümkün: “Doğu’nun ışık saçtığı tarihlerden günümüze kadar, olağanüstü sayılacak şekilde, eski durumunda kalabilmiş bir şehir… Bu şehirde günümüz başkentlerinin özelliklerinden olan düdük sesleri, demir gürültüleri işitilmezdi. Burada hayat, inanışlarının da etkisiyle hırstan uzak, hayal dolu, sakin ve sessiz geçer, insanlar ibadetleriyle uğraşır, yüreklerine korku getirmeyerek ölümü düşünür ve hep birbirine benzeyen gönül okşayıcı küçük sokakları, gölgeli meydanları doldururlardı. Bu şehrin adı İstanbul’du…”. Bu İstanbul’a kendi medeniyetinden baktığında ise hayıflanıyordu: “Zavallı muhteşem büyük İstanbul. Batı sanayiinin zehirli nefesiyle, yıkılıp yok olmaya yüz tuttu…”.
20. yüzyılın başlarında büyük bir insanlık dramı yaşanmaktaydı. Avrupa devletlerinin ve Batı kamuoyunun, Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklarda yaşayan insanların karşılaştığı insanlıkdışı durum karşısında yanlı ve maksatlı tutumu, yaşanan trajediyi katlıyordu. İnsanların yaşadığı trajik göçler katledilmelerine, işkencelere maruz kalmalarına neden olacaktı. Balkan Savaşları ile Avrupa kamuoyunda başlayan dezenformasyon, “Türklerin insanları katlettiği” yönündeydi.
Bu kara propaganda karşısında, Avrupa’da Türkler lehine yazan neredeyse tek kalem vardı: Pierre Loti. O, Büyük Savaş’tan önce, giderek sanayileşen, mekanikleşen Batı’dan, kendi yaşadığı Fransa’nın Rochefort şehrinden iç buhranlarla ayrılıp Doğu’yu ve kültürünü yakından tanımış biri olarak; savaşın hayhuyundan etkilenmeden, tebdil-i kıyafet aralarında yaşadığı, “Eyüp’ün şımarık çocuğu” olarak kabul gördüğü, nargilesini fokurdatırken seyre daldığı şehri ve insanlarını sevmişti. Batılılaşmanın ivme kazandığı Doğu’da, Doğu’ya methiyeler dizen, övgüler yağdıran ve hayran olan bir tezattı. Ve sadece o anlayabiliyordu, yaşanan vahşetin vicdani boyutlarını. Süleyman Nazif’in “20. yüzyılın vicdanı” dediği Pierre Loti, 1876 başlarında tanıdığı ve yürekten bağlandığı Türk insanının maruz kaldığı bu vahşet karşısında dilsiz kalmayacak, 1911’den itibaren kalemiyle bütün dünyaya yaşananları duyurmaya gayret edecekti.
Kuşkusuz onun kalemi, yüreğinden ilham alıyordu. O tarihlerden vefatına kadar, kalemini Türkiye aleyhine Avrupa’da kurulan büyük abluka ve manipülasyon karşısında, gerçekleri anlatmak ve Türk dostlarının uğradığı zulmü duyurmak için kullandığını görüyoruz. Türkiye lehine doğruları ifade ettiği yazıları yüzünden hakaretlere, yalnızlaştırmaya ve yargılamaya maruz kalıp yorgun düştüğünde ve ömrünün sonlarına geldiğini hissettiği bir zamanda şunları söyleyerek kararlılığını ifade edecektir: “Ben dünyadaki ikametimin sonuna yaklaşıyorum; artık ne bir şey istiyorum ne de bir şeyden korkuyorum. Ama sesimi birkaç kişiye duyurabildiğim sürece, bana göz göre göre gerçek gelen her şeyi söylememin görevim olduğuna inanacağım”.
İstanbul’a 1903 yılındaki gelişinde Pierre Loti ve kendisini karşılayanlar Galata Rıhtımı’nda. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Pierre Loti’yi İstanbul’da bir tepe; Vefa’yı Fatih’te bir semt olarak görenlerin; “okur”luğu malûl, yazarlığı kendinden menkul olanların; ön yargılıların, art niyetlilerin, bilmeden ahkam kesenlerin; eksik-yanlı bilgileriyle kelam edenlerin aksine; bütün yaşamıyla, yazdıklarıyla bir aydından, entelektüelden ve düşündüklerini ifade eden, kendi toplumunda düşünceleri yüzünden hakarete, tehdide uğrayan bir insandan bahsediyoruz. Bir insan olarak Pierre Loti’ye tarifsiz vefa duygumu besleyen iki husus var: İlki, bu kadar gönülden bağlı olup, cesurca Millî Mücadele’sini desteklediği bir milletin, onun verdiği mücadeleyi unutarak, kimi tezviratlara kulak kabartması. İkincisi de, kendi ülkesinde, Rochfeort’taki Müze Evi’nin restore edilmesi gündeme geldiğinde, bazı lobilerin buna karşı çıkarak Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a itirazı. Macron mealen diyor ki: “Pierre Loti’yi 100 yıl önceki yazdıklarından dolayı yargılayamayız”. Ne yazık ki kendi toplumunda böylesine bir tepki alan Pierre Loti, 20. yüzyılın başlarından itibaren her safhasında yanında durduğu, her acısını yüreğinde hissettiği Türk milleti tarafından da unutulmuş görünüyor.
2023 Pierre Loti’nin vefatının, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kuruluşunun 100. yılı. 100. yıl etkinliklerinde Pierre Loti’nin olmaması ne büyük bir eksiklik! Evet, 4 Eylül 1921 tarihinde, Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başkumandan sıfatıyla bir mektup yazıyor Pierre Loti’ye. Antep savunmasının ateşli muharriri Müfide Ferit hanımefendinin Paris Büyükelçisi olarak görevlendirilmesi üzerine, kendisiyle bu mektubu da bir heyetle birlikte gönderiyor. Mektubun başında şöyle diyor: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Paris mümessilinin hareketinden istifade ederek, Türklerin büyük ve asil dostuna karşı perverde ettiği hissiyat, minnet ve şükranı tekrar beyan etmeyi kendine bir borç bilmiştir..”. Büyükelçinin Loti’yle görüşmesine, 1903’te ülkemize geldiğinde gemisinin yaveri olan Claude Farrère aracılık edecektir. Pierre Loti’nin vefat ederken Türkiye nöbetini devrettiği ve “benden sonra sen yazacaksın” dediği Claude Farrère’i de ne yazık ki bir cadde isminden öteye götürecek kadar bilmiyoruz.
Vefatının 100. yılında, Fransa’dan daha yüksek bir sesle “Dostumuz Loti”yi anmak ve anlamak, cumhuriyetimizin 100. yılında bir görev ve borç olmalıdır.
2023 yılında, Fransız Kültür Enstitüsü ve İBB’nin inisiyatifiyle, Pierre Loti’nin İstanbul’daki ayak izlerini takip eden gezi güzergahları tanımlandı. Yazarın şehirde geçirdiği zamanları, ilgilendiği alanları incelediğimizde; gerek yaya gerek atla ya da kayıkla yaptığı gezintilere baktığımızda, ”Loti İstanbul’u öylesine, yüzeysel olarak tanımıştır” diyemeyiz.
Pierre Loti, Fransız Deniz Kuvvetleri’ndeki görevleri kapsamında, Türkiye’ye 8 kez gelip kısa süreler (1870, 1876-1877, 1887, 1890, 1894, 1903-1905, 1910 ve 1913’te) geçirmiş, bazı gelişlerinde ise daha uzun süreli kalmıştır. (Ağustos 1876-Mart 1877, Eylül 1903-Mart 1905). Toplamda İstanbul’da geçirdiği zaman yaklaşık 3 yıl kadardır; bu süre zarfında İstanbul’un değişik yerlerinde yaşamıştır
İsmi Eyüp semtiyle özdeşleşen Pierre Loti, başında fesiyle “İstanbul efendisi” pozu vermiş. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Çemberlitaş semtinde, Yeniçeriler Caddesi No. 15’teki binaya 1920 Temmuz ayında yerleştirilmiş bir hatıra plakasında, Loti’nin o evde 27 Ağustos-17 Eylül 1910 tarihleri arasında ikamet ettiği kayıtlıdır.
Ne var ki, Loti’nin anısını taşıyan yerler arasında en tanınmış olanı “Pierre Loti Kahvesi” adıyla anılan kahvehanedir. Gerçekten de yazar, sık sık geldiği Eyüpsultan sırtlarından Haliç’i seyretmeyi sevmiş ve rivayete göre, Bezgin Kadınlar (Les Désenchantées) romanını yazmaya da orada başlamıştır.
Zaten Haliç’in fotoğrafını kendisi bu muhteşem seyir terasından çekmiştir:
Gemilerdeki subay kabinleri ya da birkaç gece geçirdiği otel odaları dışında (Hôtel d’Angleterre’de 1887 ve 1890’da; Pera Palas’ta 1904-1905 kışında; Tarabya Oteli’nde), İstanbul’da 1910 ve 1913’te Kandilli’de Ostroroglar yalısında, Fransız büyükelçisinin Ortaköy’deki yazlık rezidansında, hatta 1903-1904’te Taksim Fransız Hastanesi’nde (halen İstiklâl Caddesi’ndeki Fransız Kültür Merkezi) kaldığı günleri de saymak gerekir.
Türk makamlarının 1913 Ağustos-Eylül aylarında Fatih semtinde, Çarşamba Caddesi’nin ucundaki küçük bir sokakta kendisine tahsis ettikleri lojmandan da bahsetmek gerekir.
Bu lojmandan seyrettiği manzarada görebildiği yerler arasında evvelce Hasköy’de oturduğu ev de vardı: “Benim tam karşımda ve üzerimde, bir zamanlar içinde yaşadığım evcağızım ve suyun kenarındaki küçük caminin tahtaları eskimiş o aynı iskelesi”.
Pierre Loti’nin İstanbul’daki yaşamı en çok Eyüp semti ile özdeşleşmiştir; o kadar ki, Eyüp tepesinin bir bölümü günümüzde onun adıyla anılır. Aziyade romanı orada geçer. Kuruçeşme sokağında oturmuştur: “Badem ağaçlarının altında mermer bir çeşme vardır; kulübem de hemen onun yanıbaşında”.
Aslında Eyüp’ün gölgesinde kalan bir başka semt daha vardır: Loti’nin yazılarında adı “Caski”, “Kaski” ya da “Hacıköy” olarak geçen ve sadece Doğu’nun Hayaleti (1892) romanında oturduğu yer olarak bahsettiği Hasköy: “Avrupa yakasında, Pera’daki evimi terkedip önce oraya yerleştim; Aziyade’yi Selânik dönüşünde ilk kez orada ağırladım. İki ay kadar orada gizlenip yaşadık; ancak ondan sonra karşı kıyıda kabristanlar semtinde bir ev bulmayı başarabildik. Daha güvenli olan o ilk sığınağımızı da, her ihtimali düşünerek muhafaza etmiştik; zaman zaman keyifli bir kaçamak için oraya da geliyorduk”.
1876-1877 kışında o evin resmini çizmiştir. Resimde, ağaçların yaprakları dökülmüştür; ayrıca çok değer verdiği bir sokak çeşmesi de vardır:
(Bleu Autour Yayınları)
Türkiye’ye her gelişinde Topkapı Mezarlığı’nda asıl adı Hatice olan Aziyade’nin kabrini ziyaret etmesinin yanısıra bu semte gelmekten de geri kalmaz.
1887’de “Evim de orada, akşam güneşinin güzelliğinde, birdenbire bana bütün gerçekliğiyle görünüyor (…) Açık havada, küçük bir kahvenin önünde, sonbaharın soldurduğu asma yapraklarıyla örtülü çardakların altından görüyorum onu”; Mayıs 1890’da “Evim hâlâ yerli yerinde, ortasında Mermer çeşme olan o küçük meydanda duruyor. Ve karşıdaki küçük kahveyi taptaze yapraklarıyla örten asmalı beşiğin altında oturuyorum. Burada hiçbir şey değişmemiş”; Mayıs 1894’te “Küçük evim bahar güneşinin altında ısınıyor”; Kasım 1903’te “Küçük evim, orada hâlâ ayakta duruyor; oysa Eyüp’teki çoktan yıkılıp gitmiş. Hasköy’deki ev! (…) Buradan hâlâ gördüğüm birinci kattaki odanın gösterişsiz eşyaları, bugün artık hazin ve değerli anılara dönüştü…” diye yazar.
Loti’nin tuttuğu günlüklerden hareketle yazdığı ve büyük aşkı Aziyade’yi anlattığı ilk romanı 1879’da yayımlanmış ama hiç ilgi görmemişti.
21 Ocak 1905’te, İstanbul’a veda etmeden önce, iki arkadaşıyla çıkıp fotoğraf çekerler:
Son defa 2 Eylül 1913’te, “Değişen hiçbir şey yok, (…) bir zamanlar içinde yaşadığım evcağızım ve suyun kenarındaki küçük caminin tahtaları eskimiş o aynı iskelesine, akşamları gizli sığınağıma geldiğimde kimbilir kaç kez ayağımı endişeyle basmışımdır”.
Bütün bu adreslere ve gerek yaya gerek atla ya da kayıkla yaptığı gezintilere bakarsak, ”Loti İstanbul’u öylesine, yüzeysel olarak tanımıştır” diyemeyiz. O da bunu şöyle açıklıyor: “İstanbul, halkının hayatına; bu Doğulu, gürültücü, renkli, çekici fakat muhtaç halkın yaşamına gerçekten karışmış olduğum, dünyadaki tek kenttir”.
Defalarca İstanbul’a gelen Pierre Loti, kendi ifadesiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu. 5. defa Türkiye’ye gelişinde (1903) yaşadığı karmaşık ilişkiler ünlü romanı Les Désenchantées’ye (Gönül Kırgınları) ilham verecek ve kitap büyük bir başarı kazanacaktır.
Pierre Loti, Fransız donanmasına bağlı gemilerde aldığı görevler sayesinde çeşitli ülkeleri tanıma fırsatını buldu; Türkiye bunlardan biridir. Büyük yakınlık duyduğu Türkiye’ye giderek bağlandı ve burayı ikinci yurdu saydı. Öyle ki, Balkan Savaşı sırasında, 1. Dünya Savaşı sonrasında Sèvres Antlaşması ile Türkiye haritadan silinmek istendiği sırada sesini yükseltti; durmadan, yılmadan Türkiye’yi savundu.
Loti 1870’te asteğmen olarak katıldığı uygulama gezisi sırasında İzmir’e gelmişti.
Pierre Loti on yıl aradan sonra 1887’de geldiği İstanbul’da büyük aşkı Aziyade’yi aradı ama öldüğünü ve Topkapı Mezarlığı’na defnedildiğini öğrendi. Sevgilisini arama öyküsünden bir de yapıt çıkaracaktı: Doğu’daki Hayalet.
Günlüğüne düştüğü notlara göre şehir onda üstünkörü bir izlenim bırakmıştır. Türkiye’ye bir sonraki gelişi 1876’dadır. Aradan geçen sürede Tahiti’ye sonra Senegal’e gitti. Tahiti’de Kraliçe Pomare’nin nedimeleri ona sonraları yapıtlarını imzalayacağı tropikal bir çiçeğin adını taktılar: Loti. Senegal’de düş kırıklığıyla biten bir aşk yaşadı. Teğmenliğe yükseldi, Paris dergilerinde desenleriyle süslediği röportajları yayımlanmaya başladı. 1876’da Fransa ve Almanya’nın Selanik konsoloslarının öldürülmesi üzerine Batılı güçler tarziye talebinde bulundular ve gözdağı vermek amacıyla Selanik’e çok uluslu bir donanma gönderdiler. Teğmen Julien Viaud’nun görevli olduğu Fransız savaş gemisi bu donanmanın bir parçasıydı.
Loti Selanik’te dolaşırken, dövüşen iki leyleğe bakmak için durunca, tesadüf bu ya, Aziyade ile gözgöze gelir. Aziyade yaşlı tacir Abidin’in 4 hanımından biridir; iki gencin dostları, hizmetçileri araya girer, gizli buluşmalar ayarlanır. Bir gönül eğlencesi gibi başlayan ilişki giderek tutkulu bir aşka dönüşür. Julien beklenmedik bir emirle İstanbul’daki Fransız karakol gemisine atanır ve Selanik’ten ayrılıp İstanbul’a gelir. Osmanlı başkentinde ilk kalışı 1 Ağustos 1876’dan 17 Mart 1877’ye kadar sürecektir.
Viaud önce Beyoğlu’nda sapa bir yerde Haliç’e ve Tarihî Yarımada’ya bakan bir eve yerleşti. Tanıştığı bir Ermeni din adamından ilk Türkçe derslerini aldı. Gönlünce yaşıyor, hayatın tadını çıkarmak istiyordu. Giderek Türk âdetlerini benimsemeye, kaftan giymeye, nargile içmeye başladı. Daha sonra Eyüp’te bir eve taşındı. Kısa sürede mahalle halkının tanıdığı, sevdiği bir insan oldu. Bu arada Aziyade’nin kocası tacir Abidin, evini Selanik’ten İstanbul’a taşımıştır. Aziyade kocasının sık sık iş yolculuklarına çıkmasını fırsat biliyor, gelip Eyüp’te kalıyordu. Viaud kendi deyişiyle “hiç farkına varmadan giderek Türkleşiyor”, kendi yurduna beslediği coşkulu sevgiyi Türkiye için de hissediyordu.
Julien Viaud’nun 1877 Rus Harbi’nden önce İstanbul’dan ayrılmasıyla bu aşk da son bulur. Abidin tüm olup bitenlerin farkına varır, hanımıyla ilgilenmez olur; evin kuzeye bakan bir odasına kapanan Aziyade zamanla hasta düşer ve ölür. Viaud ise geçmişin özlemiyle kıvranır ve sürekli tuttuğu günlüğünden hareketle bir roman yazar: Aziyade. Roman hiç ilgi görmez. 1 yıl sonra La Nouvelle Revue’de tefrika edilen Le Mariage de Loti ise büyük yankı uyandıracaktır.
Mısır seyahatlerinden birinde Mısır Tanrısı Osiris pozu veren Pierre Loti. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Pierre Loti bu hadiseden 10 yıl sonra ikinci defa İstanbul’a gelir. Artık üsteğmenliğe yükselmiştir ve ünlü bir yazardır. Romanya Kraliçesi Elizabeth, edebiyat dünyasındaki adıyla Carmen Sylva’nın çağrısına uyareak Bükreş üzerinden İstanbul’a gelir. Amacı, gençlik günlerinin üzerini örten külleri deşmek, Aziyade’nin öldüğünden emin olmaktır. İstanbul’da kaldığı 3 gün boyunca Aziyade’nin akıbetini araştırır. Beklenmedik gelişmelerle dolu bu arayış mezarlıkta son bulur. Aziyade’nin mezarı bundan böyle İstanbul’a her gelişinde ziyaret edeceği kutsal bir yer olacaktır. Mezarın yerini arayışının öyküsünden yeni bir yapıt çıkar: Fantôme d’Orient (Doğu’daki Hayalet).
1890’da Romanya’ya yaptığı ikinci bir yolculuktan dönerken yine İstanbul’a uğrar ve 4 gün kalır. Sultan 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’nda verilen yemeğe davet edilir. Bu yolculuktan çıkan yapıt ise Constantinople en 1890’dır (İstanbul 1890). Kutsal Topraklar’a yaptığı yolculuğun ardından Fransa’ya dönerken yine İstanbul’a uğrar. Loti Türkiye’ye bu dördüncü gelişinde Fransız elçisiyle birlikte Bursa’yı ziyaret eder. Bu yolculuğunu La Mosquée Verte’de (Yeşil Cami) anlatır.
1903’te İstanbul’daki Fransız elçiliğine bağlı karakol gemisi Vautour’a komutan atanır, 53 yaşındadır ve romancı olarak ününün doruğundadır. Beşinci defa Türkiye’ye gelmiştir. Resmî görevlerinin yanısıra ilk gençlik yıllarında olduğu gibi başında fes, elinde tesbih tek başına sokaklarda dolaşır. Derken görünüşte genç bir Türk kadınından gelen bir mektup, bu dingin yaşamı altüst edecektir. Müslümanlığı seçmiş bir Fransızın torunları olan iki kız kardeş Zennur ve Nuriye, bir inceleme gezisi amacıyla İstanbul’da bulunan arkadaşları Fransız gazeteci Marc Hélys ya da gerçek adıyla Marie Amélie’yle birlikte Loti’ye bir mektup yazarlar; çok sevdikleri yazarı yakından tanımak amacıyla randevu isterler. Buluşmaya gelirken yüzlerini peçeyle örten 3 genç kadın, Loti’nin içtenliğinden çok etkilenir. Buluşmalar birbirini izler. Üç genç kadın yazacağı bir romanla genç Müslüman kadınının özgürleşme davasına katkıda bulunması yolunda Loti’yi etkilemeye çalışırlar. Marc Hélys’in Loti’nin ölümünden sonra Le secret de Désenchantées’yi (Gönül Kırgınlarının Sırrı) yayımlamasıyla bu ilişkiler ortaya çıkacaktır. Öte yandan Loti’nin yaşadığı bu karmaşadan çıkardığı ünlü romanı Les Désenchantées (Gönül Kırgınları) büyük başarı kazanır.
Emekliye ayrılan Loti, 1910’da 6. defa İstanbul’a gelir ve 9 hafta kalır. Birkaç gün Kandilli’deki yalıda Kontes Ostrorog’un konuğu olur. Ne var ki Loti, Tarihî Yarımada’da bir evde kalma konusunda ısrarlıdır. Genç bir subay evini ona kiraya vermeye razı olur (Çemberlitaş Divanyolu’ndaki bu ev, Ostrorog yalısı dışında Loti’nin İstanbul’da kaldığı evler içinde bugün de yerinde duran tek evdir. 20 Temmuz 1336 (20 Temmuz 1920) tarihli İleri gazetesinin haberine göre, binaya Pierre Loti’nin bu evde kaldığını belirten Fransızca ve Türkçe bir mermer levha asılmıştır. Levha bugün hâlâ yerinde durmaktadır). Kısa süre sonra hastalanan Loti hastaneye kaldırılır. Taburcu olduktan sonra Fransa konsolosunun yazlık konutunda uzun bir nekahet dönemi geçirir.
Bir daha İstanbul’a dönmeyeceğini düşünen Loti 1913’te bir defa daha şehre gelir; 15 Ağustos’tan 17 Eylül’e kadar kalır. Bu son ziyaretinde Osmanlı Devleti’nin resmî konuğudur ve “kara gün dostu” diye anılır; çünkü 1911 İtalya ile Trablus Savaşı, sonra 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Türkleri savunmuştur. Bu gelişinde Edirne’yi ve Trakya’daki savaş alanlarını ziyaret eder. Kendisi için özel olarak hazırlanmış bir evde ağırlanır ve 17 Eylül 1913’te İstanbul’dan imparatorluk töreniyle uğurlanır. İstanbul’a son iki yolculuğunu anlatan Suprêmes Visions d’’Orient (Doğu Düşleri Sone Ererken) sağlığında çıkan son kitabıdır.
İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapıdır. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini evinde hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder. 2. Abdülhamid sofraları ve İstanbul sokakları…
Doğu, Batılılar için yüzlerce yıl olumsuz ve ümitsiz gözlerle bakılan bir coğrafya olarak hem merak konusu olma özelliğini sürdürmüş hem de hiç değişmeden kalacağı için, her zaman “öteki” olma özelliğini koruyagelmiştir. Edward Said, bir Batılının Doğuluya bakışını şöyle özetler: “Şarklı, Şarkta yaşar; bir şark zorbalığı, şark şehveti ortamında, şark kaderciliğine gömülmüş halde, şarkın huzurlu yaşamını sürer (…) Genel bir nesne haline getirildiği için, şarkın tümüne özel bir egzantrikliğin örneği olma işlevi yüklenebilir. Şarklı birey, tuhaflığından kurtulamaz, ama tuhaflığı başlı başına bir eğlence konusu olabilir”.
Yıl 1913. Pierre Loti bir kez daha İstanbul’da. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Loti için Doğu, bir Batılının bakışaçısıyla zaman zaman örtüşür. Bunu kendinden önce yazılmış metinlere ters düşmemek için de yapar. Ancak onun Türklere duyduğu sevgi ve ilgiyi de inkar edemeyiz. İktidar ve padişah, Loti için ilahi ve kutsal bir yapı olarak kendini gösterir. Öte yandan saltanatın sarayları, imparatorluk camileri, kimi zaman azametin ve göz kamaştırıcılığın simgesi olur; ama aynı Loti, Eyüp’te halkın arasına girince kendisini “öz yuvasında” hisseder ve bu mekanlar onun “Doğulu ruhuna” fazlasıyla hitap eder.
Loti’nin Osmanlı başkentinde ilk ikameti 1 Ağustos 1876 ile 14 Mart 1877 tarihleri arasında olur. Yazar 1. Meşrutiyet’in ilanı ve Kanun-i Esasiye’nin (Anayasa) hazırlanışı dönemini yakından izler. Sadrazam Mithat Paşa’nın Meclis-i Mebusan’ın oluşturulmasına katkılarından sözeder. Bu dönemde padişah 2. Abdülhamid’dir. Loti, ülkenin Batılılaşma sürecine doğru giden bu yolda, padişahın bu sürece verdiği desteği şöyle eleştirir: “Anayasasını ilan eden zavallı Türkiye! Biz nereye gidiyoruz? (…) Anayasal bir Sultan; bu bana anlatılan davanın tüm fikirlerini yolundan saptırır. Eyüp’te herkes şu olaya üzülüyor; bütün iyi Müslümanlar Allah’ın onları terkettiğini ve padişahın aklını yitirdiğini düşünüyorlar. (…) Türkiye bu yeni sistemin uygulanmasıyla çok şey kaybedecek”.
Loti, 2. Abdülhamid’in iktidarının “ilahi yapısını” sık sık vurgular. Hükümdarlığın birçok noktasında beliren sarayları, imparatorluk camilerini göz kamaştıran bir tasvirle anlatır. Sultanla karşılaşıp sohbet etmesini “ ayrıcalıklı” bir Batılının diliyle kaleme alır. Kuşkusuz bu metinler, o dönemin saray adabını ve törenlerini tasvir eder; bu anlamda belgesel bir özellik taşırlar. Loti’nin protokole olan saygısı tartışılmazdır; ama iktidar oyunlarının gizli yüzünü ve özellikle Doğulu yapısını ortaya koyar. Sultan uzakta ikamet eder ve sarayına gitmek için camiden çıktığı sırada çok kısa bir süre için görünür. Hükümdarlığın dış görünüşü, ordunun gücü ve dalkavukların sayısı, imparatorluk bahçesinin düzenlenişi, saraydaki salonların sadeliği veya şatafatı gibi unsurlar hatırlatılır. Loti bir anlamda Türkiye ile olan ayrıcalıklı ilişkisini farkeder; imparatorluğu tanır; onun dünya üzerindeki rolünü değerlendirir. Huzura çıkışın hikayesi ise dünyanın gidişatı üzerine bir konuşmaya dönüşerek farklı bir çekicilik kazanır. İmparatorluğun kaderini, tehdit altındaki geleceğini ortaya serer. Sultan’ın imparatorluğun bütünlüğünü korumak için verdiği mücadelenin köklerini Türk İslâm’ından aldığını telkin ederek onun dokunaklı bir çehresini yansıtır. Tıpkı bir portrenin aynadaki yansıması gibi Loti de “Eski Doğu”nun değerleriyle, Batılılaşmanın uyuşmazlığı üzerine kahince düşünceler öne sürer.
Bize sık sık Türklerin ve İslâm’ın hoşgörüsünden bahseden Loti, Batılının Doğu’ya ilişkin alışılagelmiş yargılarıyla toplumu ve devleti eleştirmekten geri kalmaz. Yine Loti, sık sık sultanların kaygılı ve gelecek korkusuyla dolu hâllerini hep onların yüzlerinden okur. Öte yandan padişahın misafirlerini ağırlarken gösterdiği, sadeliği ve kibarlığı da vurgular. Sultan, her zaman mütevazı ve gösterişten uzak “basit mobilyalarla döşenmiş, tuhaf bir sessizliğin hâkim olduğu” sarayında çok sıkı bir şekilde korunmaktadır.
Doğu Ekspresi sayesinde Batı’ya ulaşmanın daha kolay olduğu bu dönemde Loti, padişaha “İstanbul’un dışa açılışını, değişmesini görmekten duyduğu üzüntüyü söyleme cesaretini” gösterdiğini vurgularken, “çok zarif bir hoşgörü ile anlaşılacağını ve affedileceğini” düşünür. Modernleşme yoluna girmekte olan toplumun “bayağılığa sürüklenmekte olduğunu” ve kendi değerlerini yitirmesinin ülkeye zarar vereceğine inanmaktadır. Kimi zaman da Sultan’ın böylesi bir ortamda, böylesi değişimler karşısındaki tavrını sorgular. Hatta onun bu gidişatı sezip sezemeyeceğini merak eder: “Biraz da hüzün dolu tedirginliğimi gizlemekte zorlanıyorum -bu geçiş döneminin insanı ürküten yıllarından sonra, yeni dönemin kestirilemeyen- henüz benim de seçmekte zorlandığım olayları, Halife’nin sezip sezemediğini de merak ediyorum”.
Aradığı sükuneti ve huzuru İstanbul’da bulan Loti, kentin mistik atmosferini kaybedeceğinden endişeleniyordu. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
Loti, kimi zaman 2. Abdülhamid döneminin istikrarsız yapısına da parmak basar. 1. Meşrutiyet’in getirdiği kısmi demokratik çabalara karşın genellikle Beyoğlu’nda yaşayan Hıristiyan cemaatin tedirginliği sözkonusudur. Camilere Müslümanlar dışındaki kişilerin girip-çıkması yasaktır. Kostantiniyye ve Beyoğlu’nda oturan Hıristiyan ve gayrimüslimler arasında korku ve endişe hüküm sürmektedir.
Sultan, devleti Bab-ı Âli yerine Yıldız Sarayı’ndan yönetir. Aşılması imkansız yüksek duvarlarla çevrili sarayında münzevi bir yaşam sürer. 33 yıl gibi çok uzun bir dönem padişah olan 2. Abdülhamid, Loti’nin fazlasıyla sempatisini kazanmıştır. Ancak Loti bazen çocuksu yorumlar yapmaktan da geri kalmaz. Örneğin padişah onun yaşadığı hayata gıpta etmiş gibi, onun aklından geçenleri okur: “Padişah benim özgürlüğüme ve benim gençliğime sahip olmak için sahip olduğu el kadar büyük elmasını, hatta anayasasını ve meclisini verebilir”.
İlk defa 1876’da gördüğü Sultan Abdülhamid’i 14 yıl sonra tekrar gördüğünde, onun kendisini takip ettirdiğini yazar. Hafiye teşkilatını kurdurmasını ve basına sansür getirmesini tekrar eder; ama tüm eleştirilerine karşın olumlu bir gerekçe bulmada oldukça mahirdir: “O hiçbir yerde görünmezdi ama insan onu her yerde duyumsardı; her yerde duyulan varlığının baskısı altında İstanbul sürekli titrerdi. O, Yıldız’daki yuvasından hiç çıkmazdı, bununla birlikte binlerce kulağıyla her şeyi işitirdi, her şeyi bilirdi, en önemsiz şeyleri, hatta benim ne yaptığımı bile; beni izlesinler diye polislere resimlerimi dağıtmıştı. İyi niyetli tabii, beni korumaları için”.
Loti, 23 Ağustos 1910 tarihinde, Sultan Abdülaziz’in oğlu şehzade Abdülmecid tarafından da yemeğe davet edildiğini anlatır. Şehzade’nin 2. Abdülhamid döneminde uzun süren bir hapis hayatı yaşadığını nakleder. Loti, 28 yıl sıkıntılı bir hayat yaşayan Şehzade gibi, tahta çıkması olası tüm hanedan mensuplarının aynı kaderi yaşadıklarını vurgular.
Zaman zaman karşılıklı güvensizliğin oluştuğu böylesi ortamlarda bile, Loti’nin Fransa’nın Doğu’daki tek dostunun Türkiye olduğunu defaatle vurguladığını biliyoruz. Hatta Fransa’nın Kırım’da, Trablusgarp’ta ve Balkan Savaşı’nda Türklerin yanında yer almamasına fazlasıyla üzülür. Bunu da yüksek sesle eleştirmekten geri durmaz. Sürekli aradığı sükuneti ve huzuru bulduğu İstanbul’un o mistik atmosferinin yokolacağını uzun zamandır hisseder ve dönüşsüz bir yola giren Osmanlı Devleti’nin gidişatına çok üzülür.
Pierre Loti konusunda aydınlarımız ikiye bölünmüştür. Kimileri onun Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini teşekkürle karşılar; kimileri ise aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunur. O, tüm bunların ötesinde özgür, yürekli ve yeri geldiğinde hem kendi ülkesini hem Türkiye’yi eleştirebilmiş bir yazardı.
Pierre Loti, 8 Ocak 1850’de Fransa’nın Atlantik sahilindeki Rochefort kentinde doğdu. Deniz subayı olarak görev yaparken 42 yaşında “Kırk Ölümsüzler” olarak anılan Fransız Akademisi’nin üyeliğine seçilen Loti, Fransızların gözünde çok değerli bir romancıdır. Realizm akımında yeri olan İzlanda Balıkçısı (Pêcheur d’Islande) gibi romanlarının yanısıra Romantikler arasında sayılabilecek Aziyadé türünde eserleri de vardır.
Medeniyetin, hızlı gelişmeler ve değişmeler uyarınca aşırı maddileşmesine ve insani değerlerden uzaklaşmasına tepkilerini romantik eserlerinde ortaya koymuştur. Doğu’nun Batı’da eleştiri konusu olan tipik özelliklerini gözler önüne sermeye çalışmış ve bu yaklaşımının esin kaynağı olarak, yaşadığı dönemdeki Türk örneğinden yararlanmak yöntemini seçmiştir. Bu tercihini okuyucusuna kabul ettirebilmek için, bir yandan İstanbul’un Avrupai yaşam sürdürülen kesimlerine tepkilerini ayrıntılarıyla anlatırken, diğer yandan geleneksel Doğu tarzı yaşam sürdürülen bölgelerde bulduğu huzuru, güveni, dayanışmayı ön plana çıkarmaya ve bunları ruh dinginliğinin kaynağı olarak tanıtmaya özen göstermiştir. Türklerin gerek gayrımüslim cemaatlere gösterdikleri hoşgörü gerek çeşitli toplulukları birbirleriyle kaynaştırmaktaki başarıları, Loti’nin Türkiye’ye bağlılığını daha da artırmıştır.
İstanbul’a ilk gelişinden itibaren Türk âdetlerini benimsemeye ve nargile içmeye başlayan Pierre Loti, hizmetkarı Şükrü Efendi’yle. CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
İstanbul’a ilk olarak 1876’da, görevli deniz subayı olarak gelen Pierre Loti’nin Aziyadé adlı romanına adını veren kadın; Eyüp’teki yaşamına, İstanbul’a ve Osmanlı yaşam biçimine duyduğu hayranlığın bir yansımasıydı. Bunu 1892’de Fantôme d’Orient (Doğudaki Hayalet), 1906’da Les Désenchantées (Bezgin Kadınlar) romanları takip etti.
Loti’nin Türkiye ile ilgili yazılarının ikinci dönemi, Balkan ve Trablusgarp savaşları, 1. Dünya Savaşı, işgal günleri, Sèvres ve Millî Mücadele yıllarına rastlar. Bu dönemin kitapları, siyasi yönü ağır basan eserlerdir. Bunlar arasında 4 kitap, birer “Türkiye savunması” olarak öne çıkar. 1913’te yazdığı La Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye) kitabıyla Batı politikalarını eleştiren Loti, aynı yıl devlet konuğu olarak geldiği İstanbul’da, Tophane rıhtımında büyük bir törenle karşılanmış, Padişah Sultan Reşat tarafından Saray’da ağırlanmıştır. Balkan Savaşları’nda, 1. Dünya Savaşı’nda ve Anadolu’nun İtilâf kuvvetleri tarafından işgal edilmesinde, Yunanların ve Ermenilerin Türkler aleyhinde İngiliz hükümetlerince desteklenen faaliyetine karşı hep Türkler’i savunmuştur.
Pierre Loti, “Bizim gerçek dostumuz Türklerdir” diyor; Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana sürdürdüğü Batılılaşma gayretlerini bir bir sıralıyor; herkesin sustuğu ve korktuğu bir dönemde Ermenilerin Türkiye’de nasıl katliam yaptığını Avrupa’ya bildiriyordu. Ancak Türk düşmanı bütün unsurlar Paris’te ayağa kalkıyorlardı. Loti’nin yazılarını kapışan Le Figaro gazetesi bile “Artık senin yazılarına yer veremem” diyordu. Türkleri savunmak, Fransa’nın yanlış politikalar güttüğünü anlatmak için kaleme aldığı “Les Massacres d’Armenie” (Ermeni katliamları) broşürü-1918/1919; Les Alliés qu’il Nous Faudrait (Bize Lâzım Olan Müttefikler) broşürü-1919; La Mort de Notre Chère France en Orient (Aziz Fransa’mızın Doğu’daki Ölümü-1920) adlı eserini, kendisine uygulanan sansür yüzünden ancak 1. Dünya Savaşı bittikten sonra yayımlatabildi.
Millî Mücadele döneminde Anadolu’daki direnişe destek vermesi ve kendi ülkesi olan işgalci Fransa’yı ağır bir dille eleştirmesiyle Loti, Türk halkının da sempatisini kazanmıştır. 1920 yılında “İstanbul Şehri Onursal Hemşehrisi” olarak kabul edildi ve 10 Ocak 1920’de onun adını taşıyan bir de cemiyet kuruldu (bu cemiyet 1930’lu yıllarda dağılmıştır). Daha sonraları İstanbul’da Divanyolu’nda bir caddeye Pierre Loti Caddesi ve Eyüp’te bir kahvehaneye de Pierre Loti kahvesi adı verildi. Günümüzde bu kahvehanenin olduğu tepe Pierre Loti Tepesi, bu tepeye ulaşmak için inşa edilen teleferik de Eyüp-Piyerloti teleferiği olarak anılmaktadır. İstanbul’da Fransız Başkonsolosluğu bünyesindeki öğretim kurumunun adı da Pierre Loti Lisesi’dir.
Loti’nin Türk dostluğu konusunda, Türk aydınları ikiye bölünmüştür. Kimi aydınlar onun gerçekten bir Türk dostu olduğuna inanıyorlar; Osmanlı Devleti’ni bir kültürel ve tarihsel birikim dönemi olarak algılayan bir anlayış içinde, Loti’nin Türk milletine dostça yaklaşımını, Türklere karşı yapılan haksızlıklara tepkisini ve Türk milletini savunan katkılarını minnet ve teşekkürle karşılıyorlardı. Kimileri ise onun aslında Osmanlıların zayıf ve geri kalmış hâlini acıyarak sevdiğini savunuyordu. Bunlara göre Loti, Türk milletinin geleceğiyle ilgilenmeyen, nostaljik duygular içinde takdir ettiği Osmanlı toplumunun değişmeden kalmasını isteyen Osmanlı hayranı bir “oryantalizm budalası”ndan başka bir şey değildi.
Henri Rousseau’nun 1906 tarihli “Portrait de Monsieur X” adlı tablosunda Pierre Loti.
Nâzım Hikmet, “Şarlatan Piyer Loti” şiirinde (1925) kendisinden “Çürük Fransız kumaşlarını yüzde beşyüz ihtikârla Şarka satan bir burjuva” olarak bahsediyor ve yergisini hakaretâmiz eleştirilere kadar vardırıyordu:
“Hatta sen Sen Pier Loti! Sarı muşamba derilerimizden birbirimize geçen tifüsün biti senden daha yakındır bize Fransız zabiti!”
Buna karşılık Abdülhak Şinasi Hisar İstanbul ve Pierre Loti adlı kitabında Loti’ ye övgüler yağdırıyor ve onun yazılarının bazı Türklerin yazdıklarından daha millî bir his ve zevk taşıdığını söyleyerek, Türkiye ile ilgili bütün eserlerinin Türkçeye çevrilmesini diliyordu.
Türkler için Loti, bunun da ötesinde anlamı olan, bir Türk dostu, bir cesur yürek, bir aydın, haksızlıklara karşı çıkmış bir vefakar dost ve yanlışlar yapan kendi ülkesini savaş ortamında, Türkiye sevgisi uğruna eleştirebilmiş bir özgür ve yürekli insandır. 1910’larda Avrupa’yı şekillendirme gayretleri sürerken; bu süreci, bütünleşmiş bir Avrupa’ya Türkleri de katarak, Türklerden ayrı düşünülemeyecek bir şekilde özgür, hoşgörülü, ayrımcılık gütmeyen, ırkçılıktan uzak bir yaşam bağlamında görmek isteyen bu kültür insanını Türkler takdir etmişler; kendi kuşaklarına, bizim kuşaklarımıza, bir Fransız dost olarak bu yönüyle tanıtma gayretinde bulunmuşlardır. Bu görüşte olanlara, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucuları da dahildir.
2000 Ocak ayında, Pierre Loti’nin doğumunun 150. yıldönümü münasebetiyle, Kültür Bakanlığı olarak zengin bir anma programı düzenledik. Pierre Loti’nin, Fransız siyaset adamı Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış dostu Louis Barthou’ya ve eşine yazdığı mektupların Fransa’da satışa çıkarılması üzerine -zamanın Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın isabetli kararıyla- Türkiye kültür tarihindeki ender mali operasyonlardan birini gerçekleştirip mektupları iki günde satın alarak Türkiye’ye kazandırdık. Loti’nin biyografisi üzerine uzmanlaşmış Alain Quella-Villéger ve Bruno Vercier adlı iki Fransız yazarı Türkiye’ye davet edip mektuplar üzerinde bir tasnif çalışması yaptık ve tıpkı-basım tekniğiyle iki cilt halinde yayımladık.
Türkiye ile Fransa arasında dostluk köprüleri kurmaya uğraşan Pierre Loti gibi değerlerden iki ülke halkının yararlanacağını düşünüyorum. Pierre Loti Dostları derneğimizin kapısı, bu köprüden yol almak isteyenlere her zaman açık.
Dr. Fikret Nesip Üçcan Pierre Loti Dostları Derneği Başkanı Başbakanlık ve Kültür Bakanlığı eski Müsteşarı
İrlandalı oyun yazarı, senarist, yönetmen Martin McDonagh’ın Colin Farrell ve Brendan Gleeson’ın oyunculuklarıyla zirveye ulaşan kara komedisi “The Banshees of Inisherin” yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday… İrlanda’nın uzak bir adasında iki eski dostun arkadaşlığının bitişini anlatan film, suyun öte yanında süren İrlanda İçsavaşı’nın dumanlarıyla birleştikçe derinleşiyor.
Sene 1923. Yaklaşık 1 yıldır devam eden İrlanda İçsavaşı’nın son demleri… Birleşik Krallık’a karşı İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) saflarında birlikte savaşanlar, artık birbirlerine karşı savaşıyor. Çatışmanın iki tarafı, Birleşik Krallık’tan bağımsız ancak Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Serbest İrlanda Devleti destekçileriyle, bunu İrlanda Cumhuriyeti’ne bir ihanet olarak gören, İrlanda’nın İngiliz müdahalesinden tamamen bağımsız olması gerektiğini savunan Cumhuriyetçi muhalefet…
THE BANSHEES OF INISHERIN, 2022 SENARİST VE YÖNETMEN: MARTIN MACDONAGH OYUNCULAR: COLIN FARRELL, BRENDAN GLEESON, KERRY CONDON, BARRY KEOGHAN SİNEMATOGRAFİ: BEN DAVIS MÜZİK: CARTER BURWELL
Batıda hayalî bir ada olan Inisherin’e ise sadece denizin öte yanında patlayan bombaların sesi ve bazen ufukta belirip kaybolan dumanları ulaşıyor. Bu uzak köyde yaşayan insanların kendi sorunları var. Filmin açılışında, sıradan bir çoban olan Pádraic Súilleabháin (Colin Farrell) en yakın arkadaşı Colm Doherty’nin (Brendan Gleeson) evine uğrar; her akşamüstü yaptıkları gibi adanın tek pub’ında birlikte bira içmek üzere onu çağırmaya gelmiştir. Pádraic’ten yaşça büyük olan kemancı/folk müzisyeni Colm içeride olmasına rağmen kapıyı açmaz; pencerenin dışından içeriye bakan arkadaşını görmezden gelir. Şaşıran Pádraic eve dönüp birlikte yaşadığı kızkardeşi Siobhán’a (Kerry Condon) olayı anlattığında kadın şakayla karışık “Belki de artık seni sevmiyordur” der. Pádraic’in bir süre sonra Colm’un kendi ağzından da duyacağı gibi, durum tam da böyledir.
İrlanda İçsavaşı’nın gölgesinde iki arkadaşın ayrılık hikayesini anlatan filmde Pádraic (Colin Farrell), özgürlük yanılsamasından memnun özgür devleti, Colm (Brendan Gleeson) ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli IRA’yı temsil ediyor.
Kavga etmemişlerdir; Pádraic arkadaşını üzecek bir şey yapmamıştır ama Colm durup dururken arkadaşlıklarını bitirmeye karar vermiştir. Basit bir hayatı olan Pádraic’in dostluğu gözünde artık onu yapmak istediği bestelerden alıkoyan, arkasında hatırlanmaya değer bir eser bırakmasını engelleyen bir zaman kaybıdır. Pádraic müthiş alınır ve bu dostluğun böyle anlamsızca bitmesini kabullenemez. Colm ise kararlıdır; Pádraic onunla her konuşmaya yeltendiğinde kendi parmaklarını koyun kırpıcısıyla tek tek keseceğine yemin eder. Bu eylemin kendisi onu en baştaki amacı olan bestelerinden adım adım uzaklaştırsa da bunu gerçekten yapar… İlk kesik parmağını eski dostunun kapısına fırlattıktan sonra işler hızla karanlık, tekinsiz ve bir yandan da absürd bir hâl alacaktır.
İrlandalı oyun yazarı, senarist, yönetmen Martin McDonagh’ın, İrlanda’nın batısındaki üç adadan (Inishmore, Inishmaan ve Inisheer) esinlendiği kurmaca “Inisherin”de geçen karanlık trajikomedisi “The Banshees of Inisherin” (Inisherin’in Ölüm Perileri) yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday. Film, ilk gösteriminin yapıldığı 79. Venedik Film Festivali’nde Colin Farrell’a en iyi erkek oyuncu ve Martin McDonagh’a en iyi senaryo ödülü kazandırdığından beri ödüle doymuyor. En son 80. Golden Globe Ödülleri’nde de en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini (Colin Farrell) topladı; ayrıca 2003’te çekilen “Cold Mountain”dan sonra en çok dalda aday gösterilen film oldu. Bu başarıların 2023 Oscar’larına da yansıyacağı şüphe götürmez.
Peki, ilk bakışta pek de bir iddiası yokmuş, daha çok İrlandalı yazar/yönetmeninin şahsi yerel meraklarıyla ilgiliymiş gibi görünen, evrenin unuttuğu küçücük bir İrlanda adasında iki adamın dostluğunun bitmesi üzerine bu “küçük” film neden bu kadar büyüdü, bu kadar beğenildi ve bu kadar ilgi gördü? Bunu anlamak için filmin yaratıcısının kariyeriyle başlayıp İrlanda’nın yakın tarihine uzanan bir yolculuğa çıkmak gerekiyor.
Filmin tuhaf karakter mozaiği içinde mantığın sesi olan Siobhán, Kerry Condon tarafından canlandırılıyor.
1970 Londra doğumlu İrlanda asıllı Martin McDonagh, kariyerine absürdist kara komedi türünde oyunlarla başladı. Çocukluk tatillerini geçirdiği, babasının memleketi İrlanda’nın batısı Conway civarında geçen iki ayrı üçlemesi var. Bunlardan ilki, “Leenane Üçlemesi”nin ilk oyunu “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, 1998’de Broadway’e transfer olmuş ve Tony Ödülleri’ne aday gösterilmişti. Baskıcı bir anne ile hayatı onun yüzünden olduğu yerde sayan orta yaşlı kızı arasındaki dengesiz ilişkiye odaklanan bu oyun, zamanında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda da sahnelenmiş, çok beğenilmiş ve Sumru Yavrucuk’a Afife Jale Ödülü’nü kazandırmıştı. Bu üçlemenin diğer iki oyunu, “Connemara’daki Kafatası” ve “Yalnız Batı” da yakın ilişkilerdeki arızalardan doğan bir takım kriminal olayları işliyordu. İkisi de hem Britanya hem de ABD’de sahnelendi ve birçok ödüle aday gösterildi.
İkinci üçleme olan “Aran Adaları Üçlemesi”nin ilk iki oyunu “The Cripple of Inishmaan” (Inishmaan’ın Sakatı) ve “The Lieutenant of Inishmore” (Inishmore’lu Teğmen) yine kara komedi tarzındaydı. İlki 1934’te geçiyor, bir Hollywood belgeselinde adanın sakatının rol kapmasıyla gelişen olayları anlatıyordu. “Inishmore’lu Teğmen” 1993’te İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun dönek terörist Deli Pádraic’e suikast düzenleme planı üzerineydi. Bu da bizde Kenterler tarafından sahnelendi.
Üçlemenin son halkası olması gereken “The Banshees of Inisherin” ise oyun olarak hiç yayımlanmadı. McDonagh yeterince iyi olmadığını düşünüyordu. Ancak yıllar sonra metni tamamen değiştirerek, ödüle boğulan ve çok konuşulan bu filmi çekti.
Yazar/yönetmen, sinemayı tiyatroya tercih ettiğini söylüyor ve bunda da çok başarılı. İlk kısa filmi 2004 yapımı “Six Shooter”, Oscar kazandı. 2008’de sarpa saran bir iş yüzünden Belçika’nın Bruges kentinde gizlenmek zorunda kalan iki İrlandalı suikastçıyı konu alan “In Bruges” de çok tutuldu. “Banshees”in başrol oyuncuları Colin Farrell ve Brendon Gleeson, ilk defa burada birlikte kamera karşısına geçmişlerdi; aralarındaki kimyanın tuttuğu çok belliydi. McDonagh 2017’deyse ona en iyi film ve en iyi film müziği dallarında Oscar adaylığı getiren, yürek yakan Amerikan taşrası draması “Three Billboards Outside Ebbing, Missouri”yi çekti.
McDonagh’ın filmlerini evrensel kılan en önemli unsur, yerel motiflerle bezenmiş olsa da tüm insanlığı ilgilendiren karanlık konuları mesafeli bir komedi yaklaşımıyla işlemesi. Aile içi işlevsizlik, küçük insan hırsları, her ilişkide başgösterebilecek anlaşmazlıklar ve tabii sadece İrlanda’ya değil dünyanın birçok bölgesine de bela olan içsavaş meselesi…
“The Banshees”de yönetmen dahiyane bir şey yapıyor. İki arkadaşın aniden bozulan ilişkisini İrlanda İçsavaşı’nın bir alegorisi olarak işliyor; ama bunu o kadar üstü örtülü yapıyor ki asıl meselenin bu olduğunu anlamak için dedektif gibi işaretleri takip etmek gerekiyor. Colm ile Pádraic’in dostluğunun bozulması, İrlanda’da aynı dinin iki mezhebinin, Katoliklerle Protestanların nesiller boyu birbirlerinin gırtlağına yapışmasına neden olan zihniyetin bir yansıması… Colm, Pádraic’ten artık hoşlanmadığına dair keyfî bir karar vererek eski arkadaşını çaresizliğe sürüklüyor. Her uzlaşma çabası daha da keskin bir reddedilmeyle sonuçlanıyor. Mücadele, Pádraic de aynı derecede sapkın ve inatçı birine dönüşene, kendi eliyle tek tek kestiği parmakları Colm’un müziğini sonsuza dek susturana kadar devam ediyor. Parmaklar bir bir eksilirken anakaradan da idam edilenlerin haberleri geliyor.
Bu, McDonagh’a göre, İrlandalıların ve İrlandalı olmanın hikayesi. Zümrüt ülkenin masallarındaki gibi, karşılıklı olarak yükselen şiddetin son raddesine ulaştığı noktada yeniden dostluğa evrildiği filmde; Ben Davis’in muhteşem sinematografisi hikayeye, varoluşsal kasvetle bezenmiş pastoral bir görünüm veriyor. Bütün bunlar olurken, “ölüm perisi” Banshee’yi temsil eden yaşlı kadının filmin başından beri yaptığı uyarılara kulak asmayan ada sakinleri, kimin kazandığını umursamadan sessiz hayatlarına devam etmek istiyor. Herkesin mektubunu okuyan dedikoducu bakkal kadından küfretmekten hiç çekinmeyen ada papazına; adada merkezî otoritenin tek temsilcisi kötü niyetli polis memurundan gücü ancak ona yettiği için sürekli olarak ezdiği ve işkence ettiği kıt zekalı ama iyi niyetli oğluna (filmin en iyi performanslarından biri, bütün bu çatışmanın gerçek kurbanı Barry Keoghan rolündeki Dominic Kearney’e ait) herkes kendi küçük hayatlarıyla meşgul. Kendisini oradan kurtarıp anakarada kütüphaneci olmak isteyen, bu tuhaf karakterler mozaiğinin en aklı başında üyesi, Pádraic’in dupduru kızkardeşi Siobhán bile “sıkıcı erkeklerin savaşı”ndan çok kendi derdinde.
İrlanda’nın ruhuna kemanıyla ses veren Colm’un parmakları tek tek eksilirken ahengin yerini çatışma, müziğin yerini ise sessizlik alıyor.
Tam da bu bakımdan film çok iyi gizlenmiş bir alegori olarak okunabilir: Pádraic, özgürlük yanılsamasından memnun olan özgür devleti, Colm ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nu temsil ediyor. Bu arada filmin renkleri de sonradan “Muhteşem Devrim” olarak adlandırılan harekat ile Büyük Britanya’yı tamamen ele geçiren ve Birlikçiler’in benimsediği Protestan 3. William’ın (Orange Prensi) turuncusundan Bağımsız İrlanda’yı destekleyen milliyetçi Katolikleri temsil eden yeşile dönüyor. Film, köprüden önce son çıkışa yaklaşırken, anakarayla bağlantıyı sağlayan posta kutusunun yeşile boyandığını görüyoruz. Ancak bu noktada -bir adalının şakayla karışık söylediği gibi- İrlandalılar ile İngilizler arasındaki çatışma artık İrlandalılar ile İrlandalılar arasında yaşanıyor. Kardeşin kardeşe duyduğu yıkıcı öfkenin doğurduğu şiddetin içinden güçlenerek çıkma ihtimali ortadan kalkıyor. Artık tek olası sonuç, kanlar içinde ve kardeşsiz kalmak…
Geleceğe miras kalan ise ancak 10 parmağın 10’u da biraradayken ortaya çıkabilecek müziğin ahengi yerine, bitmek bilmez bir intikam hırsıyla örülmüş bir kan davasının sessizliği. İrlanda folklorunda yaklaşan felaketi feryat figan haber veren “ölüm perisi”ne bile, bu noktada artık sessizce izlemek kalıyor.
İRLANDA İÇSAVAŞI
Anakaranın dumanları
6 Aralık 1921 tarihinde İngiliz Hükümeti temsilcileri ile İrlanda Cumhuriyeti arasında, “The Troubles” (Sorunlar) olarak bilinen İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren bir antlaşma imzalandı. Antlaşma, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) pek çok üyesinin 1916 Paskalya Ayaklanması’ndan bu yana uğruna mücadele ettiği Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti fikrinin gerisinde kalsa da İrlanda’nın çoğunluğuna imparatorluk içinde dominyon statüsü vererek onu Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve Güney Afrika ile aynı seviyeye getirmişti.
Ancak özellikle bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen 6 Ulster ilçesinin Birleşik Krallık içinde kalmasıyla, İrlanda Serbest Devleti ya da İrlandaca “Saorstát Éireann” olarak bilinen yeni İrlanda Dominyonu, birçok IRA mensubu için kabul edilemez hâle gelmişti. Eamon de Valera, İrlanda Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla 7 Ekim 1921’de İrlandalı delegelere İngilizlerle bir antlaşmayı “müzakere etme ve sonuçlandırma” yetkisi veren bir telgraf yayımlamış olmasına rağmen, nihayetinde bu antlaşmaya karşı muhalefetin başını çekecekti. Sonuçta bu antlaşma mevcut birliği de yok edecekti.
16 Haziran 1922’de sandığa giden İrlandalı seçmenler, ezici bir çoğunlukla Antlaşma’yı destekledi. Sinn Féin tarafından 1918 Genel Seçimleri’nden sonra oluşturulan İrlanda Parlamentosu’ndaki 128 sandalyenin 92’si de antlaşma yanlısı adaylara gitti. Bu sonuç, 9 yıllık düşmanlık ve 2 yıllık doğrudan çatışmanın ardından hissedilen genel “savaş yorgunluğu”na bağlanabileceği gibi, belki de halkın çoğunluğunun Cumhuriyet’e Eamon de Valera’nın düşündüğü kadar bağlı olmayabileceğinin göstergesiydi.
Aslında aralarında IRA liderlerinden Michael Collins ve Richard Mulcahy’nin de bulunduğu bazı antlaşma destekçileri Cumhuriyetçilere bağlıydı; ancak mevcut durumu o dönemde elde edebileceklerinin en iyisi olarak kabul etmişlerdi. Collins, antlaşmanın İrlanda’ya “özgürlüğe ulaşma özgürlüğü” veren bir sıçrama tahtası olduğunu savunmuştu. IRA’nın savaşın ne galibi ne de mağlubu olduğunu, çatışmaların devam etmesinin zafer garantisi getirmediğini düşünüyordu. İngilizler bu korkuyu acımasızca kullandılar ve antlaşmanın reddedilmesi hâlinde askerî harekatı yeniden başlatma tehdidini sürekli olarak masada tuttular.
28 Haziran 1922–24 Mayıs 1923 arasında yaşanan İrlanda İçsavaşı, tarihteki pek çok içsavaşın aksine nispeten kısa sürmüş; çatışmalar ülkenin pek çok bölgesine hemen hiç yansımamıştı. Eylül 1922’de büyük konvansiyonel askerî operasyonlar sona ermişti. Yine de 1948’de İrlandalı yargıç Kingsmill Moore’un söylediği gibi “şu anda bile İrlanda siyasetine büyük ölçüde 1922’de avcı ve av olanların acısı hâkimdir”.
Dublin’deki çatışmalar sırasında Antlaşma karşıtı bir IRA devriyesi.
1940’lardan beri Kraliçe Elizabeth’in tahttaki yolculuğunu, arkaplanda İngiltere’yi ve dünyayı sarsan kritik olaylar ve dedikodularla birlikte işleyen “The Crown”un beşinci sezonu Netflix’te. Kraliçe’nin ölümü ve Prens Charles’ın tahta geçmesinden 2 ay sonra yayınlanan bu sezon, dünya kamuoyunun hâlâ hatırladığı bir döneme odaklanıyor. Gerçekler ve kurgular.
DEFNE AKMAN
Netflix’in “olay” dizisi “The Crown”, İngiltere kraliçesi 2. Elizabeth’in 1940’larda tahta çıkmaya hazırlanmasını takiben iktidara gelmesini, hükümdarlığı süresince ülkede ve dünyada yaşanan önemli siyasi, askerî, ekonomik ve romantik olayların öyküsünü anlatıyor. Yazar/ yapımcı Peter Morgan’ın kraliyet ailesini ameliyat masasına yatırıp kıtır kıtır kestiği dizi, gerçek olaylardan ilham alıyor. Her sezon arkaplanda maden grevleri, felaketler, ekonomik sallantılar olurken, lüks hayatlar yaşayan aile üyelerinin siyasi entrikalar, aşklar ve bunalımlar arasında gidip gelmelerini tüm dünya bayıla bayıla izliyor. Dizinin beşinci sezonu iki yıllık bir aradan sonra Kasım 2022’de platforma yüklendi; Kraliçe’nin Eylül 2022’de hayatını kaybetmesinin hemen ardından.
Bu sezon, Elizabeth Debicki, Lady Di’yi tüm kırılganlığı, muzipliği ve cazibesiyle canlandırıyor (solda). Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip arasında ise soğuk rüzgarlar esiyor.
90’lı yıllarda geçen bu sezonda, parçalanmaya yüz tutmuş bir ailenin portresini görüyoruz. Karşımızda tatsızlaşan bir evlilik, mitlere meraklı bir kamuoyu ve ne olursa olsun değişmeyen katı kuralları olan bir aile var. Yaklaşık 30 yıldır tahtı elinde tutan kraliçe geçmişin kalıntılarına tutunmaya çalışırken, Charles hem annesi hem de karısıyla savaş hâlinde. Prens Philip yeni maceralar peşinde ve Diana bıktırıcı bir hayatın içine hapsolmuş durumda.
“The Crown” yıllar geçtikçe, kahramanlar yaşlandıkça onları canlandıracak oyuncu kadrosunu değiştiren bir dizi. Dolayısıyla yeni yüzler var. Daha önce Claire Foy ve Olivia Colman’ın hayat verdiği kraliçe, artık 60’lı yaşlarının sonunda. Kamuoyunda yerle bir olan kraliyet imajını toparlamaya çalışan 2. Elisabeth’i Imelda Staunton canlandırıyor. Prenses Diana’ya Elizabeth Debicki, Charles’a ise Dominic West hayat veriyor. West bizlere çok daha karizmatik, güçlü bir prens portresi sunmuş. Diğer yandan Debicki, Diana’yı endişeli, hüzünlü bakışlarıyla, tüm çekingenliği, tedirginliği ile yansıtmakta. Salim Daw, Mısırlı iş insanı Mohamed al-Fayed, Khalid Abdalla ise daha sonra Diana’nın hayatında önemli bir yer edinecek Dodi rolünde. Diğer dikkate değer isimler arasında, önce Windsor Dükü için çalışan, daha sonra Mohamed al-Fayed’in sınıf atlama macerasında ona yardımcı olacak Bahamalı uşak Sydney Johnson rolünde Jude Akuwudike ve Prenses Anne olarak Claudia Harrison sayılabilir.
Kraliçe, 40. yıl konuşmasında, üç çocuğunun da evliliklerinin parçalandığı, Windsor Kalesi’nin yandığı 1992 senesini, felaketler yılı anlamına gelen annus horribilis olarak anmıştı (üstte). 60’lı yaşlarının sonundaki Kraliçe’yi bu sezon Imelda Staunton canlandırıyor (altta).
“The Crown”ın yeni sezonu asla evlenmemesi gereken iki insanın boşanma hikayesi mi? Tarihî bir kayıt mı? Yoksa prenses masallarına meraklı insanlar için yeni bir hikaye mi? Belki de hepsi. Beşinci sezon Charles ve Diana’nın ayrılması ve nihayetinde boşanmasına odaklanıyor. Dolayısıyla bol bol tarafların birbiri ardına basına yaptıkları intikam açıklamalarını görüyoruz. Charles’ın Camilla Parker-Bowles (Olivia Williams) ile erotik telefon konuşmasının basına sızdırılması, Diana’nın şaibeli gazeteci Martin Bashir (Prasanna Puwanarajah) ile meşhur röportajı da bu savaşın bir parçası.
Dönemin önemli siyasi ve kültürel olaylarına bakacak olursak… İngiltere’nin Hong Kong üzerindeki egemenliğinin Çin’e devredilmesi ve sömürgecilik tarihinde bir sayfanın kapanması; Elisabeth’in 44 yıl boyunca kullandığı özel yatı Britannia’nın ıskartaya çıkarılması; Prens Charles’ın dönemin başbakanı Tony Blair ile kulis yapması; Romanovlar’ın naaşlarının bulunması… Hepsi var.
Tahta çıkacağı günü iple çeken Prens Charles yapılan kamuoyu yoklamalarına ayan beyan yorum yapıyor. “Kraliçe Viktorya sendromu” olarak tabir edilen görüşlere ilişkin olarak annesinin geçmişe ve geleneklere takılı kalarak modern monarşinin değişen taleplerine ayak uyduramadığını ifade ediyor. Kraliçe ise Rusya Lideri Boris Yeltsin’le görüşüyor. Bu görüşmeler yıllar içinde farklı ilgi alanları geliştirerek ayrı düşen kocası Philip (Jonathan Pryce) ile aralarındaki soğuk savaşla paralel olarak veriliyor. Avrupa’daki neredeyse tüm hanedanların birbiriyle akraba olmasından dolayı Romanovlar’la da bağı olan kraliçe, atalarının anısının onurlandırılması için neredeyse bir bölüm boyunca Yeltsin’le müzakere yürütüyor. Diğer yandan Prens Philip, o yıllarda Lady Romsey olarak tanınan, çocuğunu kaybeden yaslı anne Penny Knatchbull’u (Natacha McElhone) teselli ediyor.
Prens Charles ve Lady Diana İtalya seyahatlerinde mutlu çift pozları veriyor. Dizi (solda), gerçek pozları (sağda) son derece başarılı bir şekilde canlandırmış.
Ancak maalesef gerçek hikayenin çok daha civcivli ve olaylı olduğunu bildiğimiz için bu sezon eskilere nazaran daha donuk. Windsor hanedanının hayalgücünden yoksun yaramazlıkları ve aile üyelerinin karşılıklı atışmalarını anlatan “The Crown” 2016’dan beri yayında. 3. Charles’ın krallığına denk gelen bu sezon, en ihtiyatlı olanı. İlginç olan şu ki bu kadar çatışma sanki çok eskiden, farklı bir zamanda geçmiş gibi anlatılıyor. Halbuki yaşı 40’ı geçmiş insanların çoğu bunlara birebir tanık oldular. Dizinin aileyi fazla rencide etmeden seyirciyi eğlendirme çabasını anlamakla birlikte, “fazla efendi” bir ton tutturduğunu görmek lazım. Karakterlerin kontrolden çıkıp, birbirlerine çirkin yüzlerini gösterdikleri anlar pek ekrana gelmiyor.
Gelelim dizide ilgiyle izlediğimiz ama aslında doğruluğu kanıtlanmamış bir takım anlara. Prens Charles hiçbir zaman Başbakan John Major ile Kraliçe Elizabeth’in tahttan çekilmesini konuştuğu gizli bir toplantı yapmadı. Prens Philip’in Diana’yı Andrew Morton ile birlikte ailenin sırlarını döktüğü bir kitap çıkarmasına ilişkin uyarması yine yüzde yüz doğrulanmış bir bilgi değil. Prensesin yıkılan evliliğini BBC’ye anlattığı röportaj yayınlanmadan önce, gelip kraliçeye bilgi vermesi de tam olarak doğru değil. Zira yayından hemen önce ilgililerle haber yolladığı biliniyor.
“The Crown”, 2023’te yayınlanması beklenen altıncı sezonuyla sona erecek. Prensesin 1997’deki trajik ölümü, ardından ülke ve dünya çapında başlayan yas, kraliyet ailesinin sert eleştirileri duymayarak kulağını tıkaması, Prenses Margaret’ın ölümü, Kraliçe’nin altın jübilesi, milenyum paniği, Avustralya Olimpiyatları, 11 Eylül saldırısı ve Afganistan’ın işgali altıncı sezonda görmeyi beklediğimiz ana hadiseler arasında.