Kategori: Ajanda

  • Harem’den sokaklara Elisa Zonaro’nun objektifi…

    Harem’den sokaklara Elisa Zonaro’nun objektifi…

    Abdülhamid döneminde İstanbul’a yerleşen ve 11 yıl burada yaşayan Elisa Zonaro, hem Osmanlı sarayının içini hem de İstanbul’un günlük hayatını belgeledi. Kocası meşhur ressam Fausto Zonaro da onun ardından İstanbul’a gelecek ve unutulmaz eserlere imza atacaktı. Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat’ta açılan sergi, tarihseverlerin beğenisine sunuldu.

    Harem’den sokaklara Elisa Zonaro’nun objektifi...
    Elisa Zonaro’nun kadrajından Sultanahmet Meydanı ve kameraya bakan kadınlar.

    Zeytinburnu Belediye-si’ne bağlı sanat galerisi Kazlıçeşme Sanat, tarih meraklıları için önemli bir sergiye evsahipliği yapıyor. “Elisa Zonaro’nun İstanbul’u” adlı sergi, Sultan 2. Abdülhamid döneminde sarayda “ressam-ı hazret-i şehriyâri” olarak görev yapan İtalyan Fausto Zonaro’nun eşi Elisa Zonaro’nun objektifinden İstanbul’u yansıtıyor.

    1891-1910 arasında İstanbul’da yaşayan Elisa Zonaro, şehrin büyülü atmosferini fotoğraf kareleriyle ölümsüzleştirdi. Ülkenin ilk gayrimüslim kadın fotoğrafçılarından biri olan Zonaro, sarayın resmî portrecisi unvanını alarak Harem gibi en mahrem mekanlara bile girebilmiş ve fotoğraflar çekebilmişti. Elisa Zonaro’nun Osmanlı Devle-ti’nin son yıllarına şahitlik ettiği fotoğraf kareleri, Floransa’da yaşayan torununun oğlu Cesare Mario Trevigne tarafından günümüze kadar ulaştırıldı. Bu değerli koleksiyon, Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat’ta açılan sergiyle tarihseverlerin beğenisine sunuluyor.

    Küratörlüğünü Ömer Faruk Şerifoğlu’nun üstlendiği sergide, Zonaro’nun 1890-1910 arasında çektiği İstanbul fotoğraflarının yanısıra Fausto Zonaro’nun tabloları ve Zonaro ailesine ait kimi objeler de yer alıyor. Zonaro’nun çalışmalarından kapsamlı bir seçkiyle oluşturulan sergide ilk defa görücüye çıkan fotoğraflar da var.

    “Elisa Zonaro’nun İstanbul’u” sergisi, 31 Ocak 2025 tarihine kadar Pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 arasında ziyaret edilebilir.

    Harem’den sokaklara Elisa Zonaro’nun objektifi...
    Elisa Zonaro, iki oğlu (Faustino, Faustone) ve iki kızı (Jolanda, Mafalda) ile.
    Harem’den sokaklara Elisa Zonaro’nun objektifi...
    Ertuğrul Süvari Alayı, arkada Yeni Camii.
  • Bravo Hilâl-i Ahmer’e’: Kızılay’dan palamut geldi!

    Bravo Hilâl-i Ahmer’e’: Kızılay’dan palamut geldi!

    Hilâl-i Ahmer (Kızılay), İstanbul’un yoksul semtlerinde vatandaşlara tuzlanmış palamut dağıtıyor. İstanbul-Mevlanakapı’da yılbaşından 1 gün önce çekilen fotoğraf, yılın son günü Son Posta gazetesinde yayımlanmış. Gazeteye göre palamutları yurtdışından getiren İtalyan tüccar, gümrükte ödemesi gereken vergiyi duyunca kimseye satamayacağını anladığı balıkları gümrükte bırakmış. Haberin devamı ise şöyle: “Gümrükteki hadiseyi öğrenen Hilâl-i Ahmer cemiyeti idarecileri, fıçı içinde bulunan tuzlanmış palamutları almış ve şehrin bir kısım fakir halkına dağıtmıştır. Eyüp’te 2, Üsküdar’da 2, Kadıköy’de 2, Bakırköy’de 1, Topkapı’da 1, Mevlanakapı’da 1 fıçı balık dağıtılmıştır. Fakirlerin kalbine hitap eden bu yardım fakirleri çok mütehassıs etmiştir. Bravo Hilâl-i Ahmer’e”.

    Yine o sene, İstanbul’da her yıl sonuna doğru yaşanan palamut bolluğu olmamış; uskumrunun da okkası 80 kuruşa çıkmış ve ancak 27-28 Aralık’ta balık ucuzlamaya başlamıştı.

    AyinFotografi
  • Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…

    Gerçekle kurgu arasında ikinci“Gladyatör II” filmi, izleyicileri 24 sene sonra tekrar Roma’daki Kolezyum’a götürüyor. Başrolde ise, ilk filmdeki Maximus’un (Russell Crowe) oğlu Lucius (Paul Mescal) var. Arenadaki vahşi dövüşler ve görkemli sahneler ilk filmin ruhunu yaşatıyor. Ridley Scott ise filmin tarihî gerçeklere uymadığı yolundaki eleştirileri “siz orada mıydınız?” diye cevaplıyor. ‘Gladyatör’ macerası…

    Sinema tarihine damga vuran ve 2000’de yapılan “Gladyatör” filminin merakla beklenen devamı “Gladyatör II”, geçen ay Türkiye’ de de vizyona girdi. Ridley Scott’ın yönetmen koltuğunda oturduğu film, Maximus Decimus Meridius’un (Russell Crowe) mirasını oğlu Lucius (Paul Mescal) üzerinden ele alarak izleyicileri bir defa daha kanla sulanan Roma arenalarına götürüyor. Ancak bu arena, bildiğimiz arenalardan değil! “Gladyatör II”, bizi vahşetin sınırlarını zorlayan bir gösteriye davet ediyor. Babunların cirit attığı, suyla doldurulup köpekbalıklarının salındığı ölümcül bir havuza dönüştürülen ve hattâ gergedanların gladyatörlere meydan okuduğu Kolezyum’da, hayatta kalmak için sadece güç yetmeyecek.

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…
    İmparator Geta Septimus’un, kardeşi Caracalla tarafından katli (Jacques Augustin Catherine Pajou, 1788).

    Roma’nın “5 İyi İmparatoru”-nun sonuncusu Marcus Aurelius’un ölümünden 15 yıl sonra, 195 yılında geçen hikaye, çöküş döneminin kaosunu ve siyasi entrikalarını da gözler önüne seriyor. İlk filmde Maximus’un Commodus’u yenmesi, Roma’da yeni bir altın çağın başlangıcı olmalıydı ama işler öyle yürümedi. Ortaya çıkan liderlik boşluğu şehri eskisinden de tehlikeli bir yer durumuna getirdi. Yeni filmin ana kahramanı Lucius ise önceki filmde babasının ölümünden sonra annesi Lucilla (Connie Nielsen) tarafından Roma’dan kaçırılan küçük bir çocuktu. Lucilla’nın Marcus Aurelius’un kızı ve Lucius filmin başında bunu bilmese de aslında imparatorun torunu olarak Roma tahtının gerçek varisi olduğu bilgisini en başından vermekte fayda var. Şimdi taht, Commodus’un ölümünden sonra ikiz imparatorlar Geta (Joseph Quinn) ve Caracalla (Fred Hechinger) tarafından ele geçirilmiş durumda. Halkına aldırış etmeden zevk ve sefahat içinde yaşayan iki imparator, Roma’yı kaosa sürüklüyor.

    “Aftersun”, “Normal People” gibi yapımlarda duyarlı erkek rolleriyle tanınan Paul Mescal burada hiç görmediğiniz kadar sinirli. Canlandırdığı Lucius ya da nam-ı diğer Hanno, Kuzey Afrika’da Numidya’ da büyümüş savaşçı bir genç adam. Roma lejyonları Numidya’yı işgal edip, biricik karısını öldürüyor ve esir düşüyor. Sonra bir tür yetenek avcısı diyebileceğimiz köle taciri ve gladyatör yetiştiricisi Macrinus (Denzel Washington) onu arenada şöhrete kavuşturuyor. Bu sefer bir gladyatör olarak şehrine dönen Lucius bu bir epik hikayede geçmişiyle yüzleşip kim olduğunu keşfediyor. Geri döndüğü Roma artık bambaşka bir yer. Şehrin göz kamaştırıcı güzelliği, altında yatan karanlığı ve tehlikeyi gizleyemiyor.
    Lucius’un büyüdüğü şehri yerle bir eden General Acacius ise kahramanımızın intikam almak istediği adam. Pedro Pascal’ın tüm asaletiyle canlandırdığı bu çatışmalı ve kusurlu karakter, belki de filmin en ilgi çekici kişiliklerinden biri. Ne yazık ki Acacius’a ayrılan süre çok az. Ancak Lucius’un Acacius ile olan karşılaşmasının onun kişisel yolculuğunda önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtmekte fayda var.

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…
    İlk filmdeki Maximus’un (Russell Crowe) mirasını, Paul Mescal’in canlandırdığı oğlu Lucius sürdürüyor. Denzel Washington filmde, bir tür yetenek avcısı diyebileceğimiz köle taciri ve gladyatör yetiştiricisi Macrinus rolünde.
    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…

    “Gladyatör II”nin tıpkı önceki filmde olduğu gibi tarihsel doğruları içerip içermediğine dair tartışmalar var. Gerçek kişi ve olaylardan ilham almakla birlikte elbette sonuçta bu bir Hollywood filmi:

    • Filmin zalim imparatorları Geta ve Caracalla, tarihî kişilikler. Babaları Septimius Severus’un ölümünün ardından 211’de iktidara gelen kardeşlerin ortak saltanatı, Caracalla’nın Geta’yı öldürmesiyle sona erdi. Caracalla, 217’de Partlara karşı yeni bir savaş planlarken Şanlıurfa’daki Harran şehrine uğradı. Ay Tanrısı Sin’e adanmış tapınağı ziyaret etmek için Carrhae (Harran) yakınlarında tuvalet molası verdiği sırada bir asker tarafından öldürüldü.
    • Lucilla ve Lucius ise gerçek kişilere dayansalar da hikayeleri büyük ölçüde kurgusallaştırılmış. Lucius, henüz Commodus iktidara gelmeden ölmüştü.
    • Pedro Pascal’ın canlandırdığı onurlu komutan Marcus Acacius ise tamamen kurgusal bir karakter.

    Gladyatörlerin Kolezyum’da köpekbalıklarıyla savaşması tarihçiler tarafından büyük eleştiriler aldı. Romalılar her ne kadar deniz savaşlarını yeniden canlandırmak için Kolezyum’u suyla doldurmuş olsalar da içine köpekbalıklarını koydukları doğru değil. Tarihçi Estelle Paranque eleştirilerini “Köpekbalıklarını getirmelerinin hiçbir yolu yoktu… Neden bununla yetinmiyor, aslanlar ve kaplanlar olarak bırakmıyorsunuz?” diye özetledi. Daha önce “Napolyon” filmiyle de ilgili benzer tepkiler alan Ridley Scott ise eleştirmenlere işine bakmasını söyleyerek “Affedersiniz kardeşim, siz orada mıydınız? Susun o zaman” gibi cevaplar vermesiyle tanınmakta.

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…
    YÖNETMEN Ridley Scott
    SENARYO Peter Craig, David Scarpa
    SİNEMATOGRAFİ John Mathieson
    MÜZİK Hary Gregson-Williams
    OYUNCULAR Paul Mescal, Pedro Pascal, Denzel Washington, Connie
    Nielsen, Joseph Quinn, Fred Hechinger, Lior Raz, Derek Jacobi
    YAPIM ŞİRKETLERİ Scott Free Productions, Red Wagon Entertainment, Parkes + MacDonald Image Nation
    SÜRE 2 saat 28 dakika

    “Gladyatör II”, ilk filmin hayranlarını memnun edecek birçok sahne ve gönderme içeriyor. Maximus’un anısı, Lucius’un yolculuğunda önemli bir rol oynarken, arenadaki vahşi dövüşler ve görkemli sahneler de ilk filmin ruhunu yaşatıyor. Sadece bir tekrar olmaktan öteye geçtiğini söylemek gerek. Film kendi özgün hikayesi ve karakterleriyle izleyicileri etkilemeyi başarıyor. Güç, yolsuzluk, adalet ve özgürlük gibi evrensel temaları da ele alarak günümüz dünyasına ayna tutuyor. Ridley Scott, New York Times’a verdiği röportajda Roma İmparatorluğu ile günümüz siyaseti arasında paralellikler kurarak ve “dikkat etmezsek daha da kötüye gideceğiz” diyerek filmin taşıdığı önemli mesajı vurguladı.

  • Monte Kristo Kontu ve soğuk yenen yemek: İntikam!

    Monte Kristo Kontu ve soğuk yenen yemek: İntikam!

    “Monte Kristo Kontu” 43 milyon Euro’yla bu yılın en yüksek bütçeli yapımlarından oldu. Geçen ay sinemalarda vizyona giren film, Alexandre Dumas’nın ünlü eserine sadık kalarak yapılan uyarlama, gösterişli dekorları, özenli kostümleri ve geniş oyuncu kadrosuyla dikkati çekiyor. Bir kumpasa kurban edilen Edmond Dantès’in intikamı…

    Ülkemizde 18 Ekim’de sinemalarda vizyona giren “Monte Kristo Kontu”, 43 milyon Euro’luk bütçesiyle Fransız sinemasının iddialı yapımları arasında yerini alıyor. Senaryosu ve rejisi Alexandre de La Patellière ve Matthieu Delaporte’un ortak çalışmasının ürünü olan filmin gösterişli prodüksiyon tasarımı, çarpıcı sinematografisi ve detaylara verdiği önem de bu devasa bütçenin bir yansıması. Film 3 saatlik süresine rağmen tansiyonu iyi ayarlanmış aksiyon sahneleri, bu sahnelere eşlik eden dramatik müziği sayesinde heyecanlı-eğlenceli bir seyir sunuyor.

    Alexandre Dumas’nın 1844 tarihli romanından uyarlanan film, bir kumpasa kurban edilen ve hapse düşen Marsilyalı denizci Edmond Dantès’in 14 yıl süren esaretinin ardından kendisini tuzağa düşürenlerden intikam almasını konu alıyor. Umutlu bir genç adamdan intikamcı bir anti-kahramana dönüşen Edmond Dantès rolünde Pierre Niney güçlü bir performans ortaya koyuyor. Dantès’in nişanlısı Mercédès rolünde Anaïs Demoustier’yi; başdüşmanı kaptan Danglars olarak Patrick Mille’i ve hasetten yanıp kavrulan, sözde yakın arkadaş Fernand de Morcerf olarak da Bastien Bouillon’u izliyoruz.

    ajanda-1
    18 Ekim’de vizyona giren Monte Kristo Kontu’nda, Pierre Niney güçlü bir performans ortaya koyuyor.

    Patellière ve Delaporte, Alexander Dumas evreninin yabancısı değiller. Bir başka Dumas uyarlaması olan “Üç Silahşörler”in (2023) senaryosunu da birlikte yazdıklarını, belirtmekte fayda var. “Monte Kristo Kontu”, gayet etkili ve sürükleyici bir uyarlama. Tarihî dram ve intikam öykülerini sevenler romanın bu aslına oldukça sadık uyarlamasını bilhassa takdir edecekler.

    ‘SESSİZ’ MONTE KRİSTO

    Hollywood’da bir ilk film

    ajanda-kutu-1-1

    Roman sinemaya ilk defa 1908’de uyarlandı. Başrolünü Hobart Bosworth’un oynadığı bu sessiz filmin yönetmeni Francis Boggs’tu. “The Count of Monte Cristo” sinema tarihinde Hollywood’da tamamlanan ilk film olarak kabul edilmekte. 14 dakikalık film “Denizcinin Dönüşü”, “20 Yıl Sonra” , “Dantés’in İntikamı Başlıyor”, “Dantés Monte Cristo Kontu”, “Dantés Düşmanlarını Suçluyor” başlıklı beş perdeden oluşuyor. Filmin kimi sahneleri Los Angeles-Venice Beach, Orange County-Laguna Beach ve San Diego County-La Jolla’da çekilmiş.

    ajanda-2

    FİLM / MONTE KRİSTO KONTU

    SENARİST VE YÖNETMEN Matthieu Delaporte, Alexandre De La Patellière

    YAPIMCI Dimitri Rassam

    OYUNCULAR Pierre Niney, Bastie Boullion, Anaïs Demoustier, Anamaria Vartolemei, Laurent Lafifte, Pierfrancesco Favino, Patrick Mille, Vassili Schneider, Julien de Saint Jean, Marie Narbonne, Bernard Blancan

    ZAMANA MEYDAN OKUYAN BİR ESER

    Monte Kristo: Romandan sinema ve TV’ye

    “Monte Kristo Kontu” sayısız dilde defalarca tiyatro, sinema ve televizyona uyarlandı. Bunlar arasında öne çıkanlar şöyle:

    ajanda-kutu-2-1

    The Count of Monte Cristo, 1934 Başrolünü Robert Donat, yönetmenliğini Rowland V. Lee üstlendi.

    ajanda-kutu-2-2

    Le Comte de Monte Cristo, 1954 Başrolünü Jean Marais, yönetmenliğini Robert Vernay üstlendi.

    ajanda-kutu-2-3

    The Count of Monte-Cristo, 1975 Başrolde Richard Chamberlain’in rol aldığı TV filmi.

    Le Comte de Monte Cristo, 1998 Başrollerde Gérard Depardieu ve Ornella Muti’nin yeraldığı TV dizisi.

    Ezel, 2009-2011 Başrolde Kenan İmirzalıoğlu’nun bulunduğu ve izlenme rekorları kıran TV dizisi bir Monte Kristo Kontu uyarlamasıydı.

    ajanda-kutu-2-4

  • Çanakkale muharebelerine ‘tepeden ve objektif’ bakış

    Çanakkale muharebelerine ‘tepeden ve objektif’ bakış

    YouTube’da gösterime giren “A Day that Shaped Nations – Gallipoli: Anzac Landing (Ülkelerin Tarihini Değiştiren Gün – Gelibolu: ANZAC Çıkarması)” adlı belgesel, Çanakkale konusundaki en başarılı işlerden. Aktüel çekimlerde devreye giren “drone” görüntüleri ve grafik uygulamalar, Mustafa Kemal’i ve Türk savunmasını da “görmemizi” sağlıyor.

    Yakın tarihimizin belki de en önemli hadisesi Çanak­kale muharebeleridir. Bu topraklarda yaşayan hemen her­kesin hayatını birinci derecede etkilemiş, sonuçları siyasi-insani boyutlarıyla bugüne uzanan deği­şimler meydana getirmiştir. Aynı şekilde, sadece Türkiye’nin değil dünyanın kaderine etki eden, özellikle Avrupa’nın, Rusya’nın, hatta Avustralya’nın da yakın tarihini şekillendiren bir süreçtir Çanakkale’deki vuruşmalar.

    Tarih hiçbir zaman “-sey­dim/-saydım”larla anlaşılamaz, açıklanamaz. Oysa günümüzde Türkiye’deki TV kanallarında ve sosyal denilen medyada servis edilen/atıştırılan replikler maa­lesef genellikle bu seviyededir; bu da her konuda milletçe içinde bu­lunduğumuz devamsızlığın de­vam ettiğini gösterir. Çanakkale konusundaki hamaset edebiyatı da onyıllardır “ideolojilerüstü gayet yüksek bir seviye”dedir ve oncu-buncu-şuncu olmanın önemli fonksiyonlarından biri hâline gelmiştir. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse (daha önce de yazdığım gibi) 2000’lerin başlarına kadar Çanakkale’de neredeyse sadece Mustafa Kemal savaşmış gibi yazılan-anlatılan­lar; bu tarihten itibaren kendi­sinin neredeyse Çanakkale’ye hiç uğramadığı gibi bir nitelik kazanmıştır!

    Tarihin başlaması şüphesiz çizim ve yazıyladır (MÖ 70 bin ve 5 bin) ama, objektif bir nite­lik kazanması objektifin, yani fotoğraf makinesinin icadıyla 19. yüzyılın ikinci yarısındadır. Gerçi insan türü, zamanı donduran bu buluşu hemen kötüye kullanmış ve bilindiği gibi erken dönemin “fotoşopçu iktidarlar”ı işlerine gelmeyen görüntüleri rötuşla­mışlardır. Yine de Allah’tan gayet devrimci bir kapitalizm saye­sinde makineler yaygınlaşmış; yöneticiler “tek bayrak, tek adam, tek kumandan ve tek açıdan” du­rumunu sürdürememişlerdir.

    1914 Kasım’ından 1916 Ocak başlarına kadar süren Çanakkale muharebeleri -18 Mart 1915’teki büyük Boğaz muharebesini ayrı tutarsak- esas olarak karay­la-kara arasında ve Gelibolu Yarımadası’nın Ege kıyılarında, kıyı içlerindedir. Bu coğrafya, Türk milletinin “buraya kadar kardeşim, arkada çoluk-çocuk var; geçemezsin” dediği coğraf­yadır. Mustafa Kemal’in Atatürk olduğu yer burasıdır. Bugün tüm hafıza problemlerimize rağmen yeni bir başlangıç yaptığımız yer de burasıdır. Dolayısıyla bu araziyi orijinal hâliyle korumak ve gelecek nesillere bırakmak, aktüel siyasete alet edilmeyen anlamıyla “milletin bekası” için vazgeçilmez bir görevdir.

    ajanda-canakkale-1
    Belgeselin en kalıcı özelliklerden biri, tarihî fotoğraflarla aktüel görüntüleri aynı açıyla kombine eden çalışmaların yapılmış olması.

    Çanakkale savaş coğrafya­sını korumak yolunda 1916’dan bu yana pek başarılı bir sınav vermedik. Erken cumhuriyet devrinden bu yana önce ilgisizlik, sonra belli bir ilgi ama biribirin­den yanlış uygulamalar, daha sonra da geri dönüşü zor bozuş­malar var. Doğal flora’sında ağaç bulunmayan (kuzeybatı rüzga­rına tamamen açık coğrafyada nasıl ağaç olsun!) muharebe arazilerinin sonradan çamlandı­rılması (“her şehide bir fidan” re­zaletleri ve kaçınılmaz yangınlar) ve kitle/otobüs turizminin kötü etkileri; ancak 1973’te koruma altına alınan bir coğrafyayı “bil­diğimiz gibi yapmak” cehaletinin öne çıkan örnekleridir.

    Coğrafyayı orijinal hâliyle korumazsanız, yeni nesillere neyin-nasıl yaşandığını nasıl göstereceksiniz-anlatacaksınız? Büyük bayrak, büyük müze, bü­yük heykel, büyük canlandırma ve büyük laflarla mı? Bu söyle­nince de “halkımız bunu istiyor/ seviyor” yaklaşımları…

    Tüm bunları, aslında You­tube’da gösterime giren bir belgesel dolayısıyla yazıyorum. The Commonwealth War Graves Commission (CWGC-İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezar­ları Komisyonu) ile The Gallipoli Association tarafından yapılan bu belgesel, doğal ve esas olarak 1915’teki “düşman”larımızın açısıyla-bakışıyla, yani denizden karaya doğru işlenmiş. “A Day that Shaped Nations – Gallipoli: Anzac Landing (Ülkelerin Tari­hini Değiştiren Gün – Gelibolu: ANZAC Çıkarması)” adlı çalışma, 25 Nisan 1915’te gün doğmadan önce başlayan ANZAC çıkarması ve devamındaki kıyı muhare­belerini anlatıyor. Bu sektörün, yani Kabatepe’den Anafartalar’ın güneyine kadar uzanan Arıburnu sektörünün ANZAC (The Aust­ralian and New Zealand Army Corps-Avustralya ve Yeni Zelan­da Kolordusu) olarak anılması, tahmin edilebileceği gibi savaş­tan sonra.

    Türk tarafındaki kaynakların da itinalı şekilde incelendiği, hadiselerin tarafsız bir anlayış­la yansıtıldığı belgesel, o günü kayda geçiren askerlerin tanık­lıklarıyla da güçlendirilmiş. İlk 6 haftasında 100 binden fazla seyredilen bu çalışma 2 yılda gerçekleştirilmiş ve 6 bölümlük serinin ilk bölümü de dolaşı­ma girmiş. Projenin başındaki kişi, Çanakkale muharebeleri konusundaki en önemli uzman­lardan tarihçi-yazar Stephen Chambers. Aktüel saha çekim­lerini yöneten ise, bu konuda arazi denince akla gelen dünya çapındaki 3 isimden biri: Bill Sellars (diğer 2 kişi Şahin Aldo­ğan ve Francine Saint-Roman Roussanne’dır).

    ajanda-canakkale-2
    İlk çıkarmanın yapıldığı 25 Nisan 1915’te, ANZAC birliklerine ilk karşı saldırıyı gerçekleştiren 27. Alay birliklerinin bugünkü arazideki hareket istikameti.

    Gelelim bu yazının “zırt dediği” yere: Belgeselin başarı­sı, hadiseler anlatırken aktüel “drone” görüntülerinin kullanıl­mış olmasında. Bu da tek başına çok anlamlı değil tabii; esas başarı, bu hareketli görüntülerin üzerine muharebeler sırasındaki kuvvetlerin karşılıklı aksiyon­larının herkesin anlayabileceği yalınlıkta bir grafik tasarımla uygulanmış olması. Dolayısıyla belgeseli seyrederken, 25 Nisan 1915 tarihinde arazide saat saat kimin nerede bulunduğunu, nasıl hareket ettiğini izleye­biliyorsunuz. Sadece ANZAC birliklerinin aksiyonlarını değil, Türk tarafının reaksiyonlarını da görebiliyorsunuz. Daha da önem­lisi, gerek 27. Alay’ın hareketle­rini gerekse Mustafa Kemal’in 19. Tümen kuvvetlerini nasıl ve nereden sıcak muharebeye sok­tuğunu anlayabiliyorsunuz.

    Yani bizde yıllardır anlatılan, aktarılan, yazılan bu en kritik saatlerin bugünkü arazi üzerinde nasıl yaşandığını görme-anlama fırsatı sunuyor bu çalışma. Bir de şunu sunuyor: Mustafa Kemal’in ne kadar müstesna bir insan evladı olduğunu! Zira aldığı-uy­guladığı kararlar, sanki kendisi bir zaman yolcusu gibi, sanki bugüne gelmiş de bir “drone” alıp 1915’e dönmüş gibi! Zira sadece dönemin haritalarından ve sade­ce dürbünle bakarak Conkbayırı ve Kilitbahir Platosu’nun stratejik önemini anlamaya imkan yok o dönem.

    İşin bilimkurgusu bir yana, Türk komuta kademesindeki diğer rütbeliler 18 Mart’tan sonra karargahlarında laklak ederken; Mustafa Kemal sabahın körün­den itibaren arazide çalışmış, “hangi keçiyolu nereye bağlanı­yor”a kadar etüd etmiştir. Başarı­sının sırrı sadece zekasında değil, çalışkanlığındadır.

    Biz de “İzindeyiz” diyoruz ama, bilindiği gibi bunu tatile çıkıp yat­mak anlamında kullanıyoruz.

  • Zeus ve diğer Tanrıların günümüze uzanan hâlleri!

    Zeus ve diğer Tanrıların günümüze uzanan hâlleri!

    Ağustos sonu Netflix’te yayına giren 8 bölümlük komedi/kara mizah dizisi KAOS, “bugün hâlâ Olimpos Tanrılarının hükmettiği bir dünyada yaşasak neler olurdu?” sorusundan hareketle, mitleri yeniden yorumluyor. Kendine her şeyi hak gören güçlülerin masumları ezdiği KAOS, yozlaşma ve zulme karşı bir başkaldırı. Kaderinden kaçamayan Tanrılar…

    Göklerin efendisi Zeus’un (Jeff Goldblum) her şeye ve her yere hükmettiği, zavallı kullarını zevk için kurban edişini izleyeceğiniz bir dünyaya hoşgeldiniz. Olimpos’un tepesin­deki görkemli cennetinde şimşek desenli, parlak taşlarla süslü krem rengi eşofmanıyla dolaşıp gevezelik eden Zeus’un öyle bir derdi var ki, sormayın! Bir sabah uyandığında alnında bir kırışık­lık belirmesin mi! Tanrılar ölüm­süz olduğuna ve yaşlanmadığına göre bu sadece tek bir anlama gelebilir: Sonun yaklaştığı.

    “The End of the F***ing Wor­ld”ün senaristi Charlie Covell’ın imzasını taşıyan dizide, Olim­poslular dökümlü kıyafetlerle ve ellerinde mızraklarla yalınayak dolaşan kişiler değil. Tanrılar artık ultra lüks malikanelerde, pahalı yatlardaki teknoloji mil­yarderlerini andırıyor çünkü. Gi­rit halkı mı? Onlar da, inananlar ve Tanrılara meydan okuyanlar olarak ikiye bölünmüş durumda.

    ajanda-kaos-3
    DİZİ ( Netflix) / KAOS
    SENARİST Charlie Covell
    YÖNETMEN Georgi Banks-Davies
    YAPIMCI Harry Munday
    OYUNCULAR Jeff Goldblum, Janet McTeer, David Thewlis, Rakie Ayola, Aurora Perrineau, Killian Scott, Leila Farzad, Misia Butler, Ramon Tikaram, Stephen Dillane, Stanley Townsend, Shila Ommi, Nabhaan Rizwan, Debi Mazar, Billie Piper, Suzy Eddie Izzard.

    Kehanete göre bir çizgi belirecek, aile dağılacak ve kaos hüküm sürecek. Zeus sıfır empatisi, olmayan farkındalı­ğıyla; zalimlikte, bencillikte ve megolomanlıkta bir “marka”. Aynı zamanda kız kardeşi olan kurnaz ve otoriter karısı Hera (Janet Mc Teer), gönlünü ferah tutmasını, Meander ölümsüzlük suyunu içmeye devam etmesini ve herşeyin yolunda gittiğini söylese de, Zeus’un içi içini yiyor.

    Zeus her şeyin hakimi ve sahibi olmakla birlikte, aslında yalnız. Tanrılardan ve insanlar­dan boy boy çocukları var ma­lum. Ancak ne yazık ki Apollon, Hermes, Athena… Hepsi hayırsız çıktı. Telefonlarını bile açmıyor­lar! Dionysus (Nabhaan Rizman) hariç… Ama onun da diskotekler­den çıkıp hayatta kendi gayesini bulması lazım. Orpheus ile tanı­şınca bulacak da zaten. Zeus’un en yakın arkadaşı, “Game of Thrones”da Stannis Baratheon olarak izlediğimiz, Stephen Dilla­ne tarafından canlandırılan Pro­metheus. Bir zamanlar birlikte insanları yarattığı Prometheus’u, onlara ateşi verdiği için uçuruma zincirlemiş Zeus; ciğerini de kar­tala yediriyor. Ancak bir yandan da onunla yarenlik etmekten vazgeçmiyor. Hikayemizin anla­tıcısı da Prometheus zaten. Onun da kendine göre planları var. Bu planda Zeus’un hükümdarlığına son vermek için Ridi, Orpheus ve Ari adlı üç ölümlüyü ve Diony­sus’u kullanacak üstelik.

    Dizinin ilk 4 bölümü tüm karakterleri tanıtmakla geçiyor. Zeus fırtınalar koparabiliyor, şimşekler yağdırıyor, yıldızları, geceyi-gündüzü ve hattâ zamanı bile yönetebiliyor ama kendisiyle eşdeğer olmasa da kendi alanla­rında çok güçlü kardeşleri de var: Teknesinde gününü gün eden ve Hera ile yasak aşk yaşayan de­nizler tanrısı Poseidon (Cliff Cur­tis) ve yeraltı aleminin hakimi Hades (David Thewlis). Hades’in karısı Persephone ise mitolojide anlatılanın aksine bu sefer kendi isteğiyle kocasının yanında. Ta­nıdık yüzler de var. Billie Piper’ı kimsenin söylediklerine kulak vermediği lanetli Kassandra ve komedyen Suzy Eddie Izzard’ı kaderin tanrıçalarından Lache­sis rolünde görüyoruz örneğin. İntikam Tanrıçaları Erinyeler ise azılı bir motorcu çetesi. Yeryü­züne gelecek olursak… Ezilen Truva halkı ayaklanmış, Girit’te huzursuzluk hakim. Tanrılar halkın canına yetmiş artık.

    Kaos
    Yeraltı alemi dizide siyah-beyaz olarak gösteriliyor. Hades ve “çalışkan asistanı” Persephone.

    Kendine her şeyi hak gören güçlülerin masumları ezdiği KAOS, tüm bu karışık anlatımı ve kalabalık kadrosuna rağmen özünde yozlaşma ve zulme karşı bir başkaldırı hikayesi. Diğer yandan kader ve özgür irade kav­ramları hakkında da bir şeyler söylüyor. Zira Tanrılar bile kade­rinden kaçamıyor. Tıpkı başlarını Suzy Eddie Izzard’ın çektiği Tan­rıçaların söylediği gibi “kader yok edilemez”. Sevdiklerini bulutlara sararak saklayan Zeus bile her şeye kadir değil.

    “Tüm bunlar ne anlama geliyor? Biz bu hikayeyi neden iz­leyelim?” diye soruyorsanız; “Bu dünyaya neden geldim? Amacım ne? Hangi yöne sapmalıyım?” hepimizin sorduğu sorular. KAOS’taki kahramanlar da tıpkı bizim gibi öfkeleniyor, aldanıyor, aldatıyor, âşık oluyorlar. Sınırlı ömrümüzde insanlık deneyimini anlamlandırsak da anlamlan­dıramasak da, onların macera­larını izleyerek teselli bulmanın sakıncası yok.

    Kaos
    Zeus ve Hera ailece yapacakları mangal sefasından önce karı-koca başbaşa konuşuyorlar!

    Mitolojik hesaplar…

    Hades Dizide Zeus’la konuşurken uyuyakalacak kadar yorgun, sorumluluklarının altında ezil­miş bir memur gibi gördüğümüz Hades; yeraltı aleminin Tanrısı. Birçok anlatıda Ölüm Tanrısı olarak geçmekte. Persephone’yi kaçırıp evlenen Hades, onu yılın 6 ayı kendiyle birlikte yeraltında yaşamaya mecbur bırakmıştı.

    Persephone Zeus ile Tarım Tanrıçası Demeter’in kızı. Hades tarafından kaçırılınca yeraltı aleminin kraliçesi olur. 6 ayı Hades’le yeraltında, 6 ayı da dünyada geçer. Demeter’in hasat yapabilmesi için mevsimleri belirleyen de Persephone’dir.

    Eurydice ve Orpheus Orpheus’un büyük aşkı Eurydice yani Evrediki, Arıcılık Tanrısı Aristeaus’tan kaçarken bir yılanın ayaklarına dolanması sonucunda ölür. Orpheus ise müthiş yetenekli bir lir ustası. Bu lir de ona Apollon’un hediyesi. Tüm istediği Evrediki’yi yeraltından kurtarmak olan Orpheus, Hades’le bir anlaşma yapar. Buna göre yeraltı aleminden ışığa çıkana kadar dönüp Evrediki’nin yüzüne bakmamalıdır. Ancak Orpheus dayanamaz, arkasına bakar ve Evridiki sonsuza kadar karanlığa mahkum olur.

    Ariadne Dizide kısaca Ari adıyla izlediğimiz Ariadne, Theseus’a öldürmesi emredilen yarı insan yarı boğa canavar Minotauros’un kız kardeşi. Theseus’a âşık olan Ariadne, Daidalus tarafından inşa edilen labirentten çıkmasına yardım ettikten sonra onu terkeder.

  • Perdesi açılmadan kapandı: Altın Hamsi Film Festivali!

    Perdesi açılmadan kapandı: Altın Hamsi Film Festivali!

    Geçen yıl sansür tartışmalarının gölgesinde kalan Antalya Altın Portakal Film Festivali, ilk defa 60 yıl önce, Ekim 1964’te düzenlenmişti. Bunu, 1969’da başlayan Adana Altın Koza Film Festivali izledi. İki festivalin de başarısından etkilenen Trabzonluların 1970’teki “Altın Hamsi Film Festivali” girişimi ise ne yazık ki hayata geçirilememişti.

    Altın Portakal Film Festivali, Venedik ve Can­nes’dan ilham alarak ilk defa 1964’te Antalya’da düzenlen­miş ve beğeni toplamıştı. Venedik kanallarıyla, Cannes ise plajlarıy­la meşhurdu; ikisi de ülkelerinin gözde turizm merkezleriydi. Antalya’nın tıpkı Cannes gibi turistik bir belde olması festivalin tutmasını kolaylaştırmıştı.

    Büyük ödül Venedik’te Altın Aslan, Cannes’da Altın Palmi­ye’ydi. Antalya bölgesi naren­ciyesiyle meşhurdu, festivali düzenleyenler bunu düşünerek “Altın Portakal” ismini uygun görmüşlerdi. Festivalin başarısı üzerine, 1969’da bu defa Çukuro­va’nın pamuk diyarı Adana’da “Altın Koza” Film Festivali düzen­lenmeye başlandı.

    sinema-1

    1970’te harekete geçen Trabzonlular da, şehirde bir film festivali düzenlenmesi fikrini ortaya attılar. Trabzon’un Doğu Karadeniz’in ticaret merkezi olması, merkez nüfu­sunun yüksek kültür seviyesi, Karadeniz Teknik Üniversite­si’nin varlığı ve çok sayıda sinema salonu bulunması festival için ideal şartları sağlıyordu. Şehirde o tarihlerde İnci, Konak, Sümer, Melek, Renk ve Saray sinemaları vardı. Salonlar dolup taşıyor, vizyondaki filmleri izlemek için taşradan merkeze gelenler, kara­borsadan bilet almak zorunda ka­lıyorlardı. 3 yıl önce Kartal Tibet, Tanju Gürsu ve Selda Alkor’un oynadıkları “Elveda” filminin bazı çekimleri şehirde yapılmış, oyunculara büyük tezahüratta bulunulmuştu.

    sinema-2
    Altın Hamsi Film Festivali’nin hayata geçmesi için büyük çaba gösteren Bayraktar gazetesinin 14 ve 16 Temmuz 1970 tarihli haberleri.

    Tüm bu veriler dikkate alındığında Trabzon’da bir film festivalinin düzenlenmesi makul görülüyordu. Hareketin öncüle­rinden Bayraktar gazetesi, şehrin ileri gelenlerine yönelik bir anket düzenledi. Ankete katılan 140 kişiden 128’i film festivalinin yapılmasını, hem de hemen o yıl yapılmasını istemişlerdi. İşinsanları, yüksek bürokratlar, doktor ve avukatlardan oluşan katılımcılar şehirdeki sinema kültürünün varlığına dikkati çekiyorlardı. Trabzon’a özgü bir film festivalinin yapılması yönünde güçlü bir irade vardı; ancak belediye ve ticaret odası gibi kurumların organizasyona maddi destek vermesi şarttı.

    sinema-3

    Peki festivalin ismi ne olacak­tı? Hamsi, Trabzon’un en önemli simgesiydi. Salt bir balıktan faz­lasıydı; kendine özgü bir kültür yaratmış ve şehirle özdeşleş­mişti. Girişim komitesi, Trabzon Belediyesi’ne “Altın Hamsi Film Festivali” önerisini götürdü.

    Festival talebi belediye yetki­lileri tarafından soğuk karşı­landı. Böyle bir organizasyon için kaynak ayıramayacaklarını belirten Başkan Suat Oyman, komitenin önerisini geri çevirdi. Trabzon o tarihlerde temiz su sıkıntısı çekiyor, kolera vakaları görülüyordu. Yollar bozuktu, sık sık ölümlü trafik kazaları gazete sayfalarına yansıyordu. Belediye daha temel sorunlara öncelik vermeyi uygun bulmuştu.

    Sonuç olarak Altın Hamsi Film Festivali daha başlamadan sona erdi, hayaller de bir başka bahara ertelenmiş oldu.

  • Ben-Hur efsanesi canlanıyor: ‘ölmek üzere olanlar’ın sesi

    Ben-Hur efsanesi canlanıyor: ‘ölmek üzere olanlar’ın sesi

    Epik dizi “Those About to Die”, 20. yüzyıl sinemasına damgasını vuran filmlerden “Ben- Hur”la başlayan, “Gladiatör”le devam eden Roma tarihi kurgularını yeniden ekranlara taşıyor. İmparator Vespassian’ı Anthony Hopkins’in canlandırdığı 10 bölümlük aksiyon, entrika ve dram, sağlam senaryosu ve Colosseum’daki atlı araba yarışlarıyla öne çıkıyor.

    Prime Video’ya 18 Temmuz 2024’te yüklenen 10 bö­lümlük yüksek bütçeli epik dizi “Those About to Die”, Roma İmparatorluğu’nda 69-96 yılları arasında hüküm süren, birbiri ardına tahta çıkmış üç impara­tordan oluşan Flavius Hanedanı zamanında geçiyor. Sir Anthony Hopkins, iki oğlu arasından yerini dolduracak varisini seçmesi ge­reken hanedanın kurucusu yaşlı İmparator Vespassian rolünde. Asker Titus’u Tom Hughes, poli­tikacı Domitian’ı ise Jojo Macari canlandırıyor. “Gladiator” filmi­nin de esin kaynağı olan Daniel P. Mannix’in 1958 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan “Those About to Die”ın senaristi Robert Rodat. Dizinin yönetmeni ise “In­dependence Day”, “The Day After Tomorrow”, “Godzilla” gibi önemli gişe başarılarına imza atmış olan filmlerde imzası bulunan Roland Emmerich.

    Dizinin geçtiği 1. yüzyılda Roma’da dengeler çok hassas. Nero’nun ölümüyle birlikte Juli­o-Claudian dönemi sona ermiş. “Dört İmparator Yılı” olarak bilinen 69’da içsavaş ülkeyi kasıp kavurmuş. Sonunda senatonun Vespasian’ı hükümdar ilan etme­siyle birlikte, Flavius Hanedanı ülkede reformlar yaparak bir süre istikrarı sağlıyor. Ancak Ro­ma’da şartların herkes için aynı olmadığını; saray çevrelerinde şaraplar su gibi akarken kölelerin ancak zorlu mücadeleler sonu­cunda bir ihtimal özgürlüklerine kavuşabildiğini; kadınların-ço­cukların yok sayıldığını; şiddet ve zulmün olağan karşılandığını belirtelim. Çökmekte olan bu im­paratorluğun halkını tatmin eden tek “eğlence” ise ölüm ve işkence. Atlı araba yarışları, gladyatör dövüşleri, arenalarda aslanlara karşı koymaya çalışan köleler… Dönemin “spor” karşılaşmala­rında, tıpkı bugün olduğu gibi dizginler zengin ve güçlü olanın elinde.

    Ajanda-1
    86 yaşındaki oyuncu Sir Anthony Hopkins, yakın tarihte yaptığı açıklamada metot oyunculuğuna artık inanmadığını söylemişti.

    Dizide en önemli tarihî kişilik­ler Flavius ailesinden. Anthony Hopkins sağduyusu kadar hırsıy­la da tanınan Vespasian olarak özellikle ilk bölümlerde tüm ışığı üzerine çekiyor. Vespasian’ın biri askerî lider Titus, diğeri akıllı politikacı Domitian adındaki iki oğlunu canlandıran Tom Hu­ghes ve Jojo Macari de başarılı performanslar ortaya koyuyor. Tabii bu bir belgesel değil; 10 bölüm boyunca aksiyon, dram ve heyecan dolu bir dizi izleyebil­memiz için başka karakterlere de ihtiyacımız var. Dizinin belkemi­ğini de 1. yüzyılın vahşi eğlence dünyasında umutsuzca tutun­maya çalışan bu bir avuç insanın yaşadıkları oluşturuyor. “Game of Thrones”dan hatırlayacağımız Gallerli oyuncu Iwan Rheon, atlı araba yarış takımı stratejisti ve patronu Tenax rolünde. Yetenekli yarışçı Scorpus ile birlikte Corsi kardeşlerin Endülüs’ten getirdik­leri atlarla bir rüya takımı kuran Tenax, bilgisi ve pratik zekasıyla bugünün Formula1 takım yöneti­cilerinden farksız.

    Sara Martins’in canlandırdığı Numibyalı Cala ise baş kadın karakterimiz. Cala köle olarak sa­tılan kızlarını kurtarmaya kararlı mangal yürekli bir anne. Elbette bir gladyatörümüz de var. Bu kişi Cala’nın biricik oğlu, onurlu, güçlü, mert ve dürüst savaşçı Kwame. Önce kendini zindanlar­da, sonra gladyatör dövüşlerinin ortasında bulan Kwame’nin en yakın arkadaşı İskandinav Viggo ile Colosseum’da karşı karşıya geleceği gün çok yakın.

    NUP_204428_02189.jpg
    Dizinin en heyecanlı sahneleri, doğal olarak arenada ve atlı araba yarışlarında…

    Özenli çekimleri, aksiyon sah­neleri, başarılı oyunculuk perfor­mansları, entrika ve gerilim dozu iyi ayarlanmış olan “Those About to Die”da, tarihteki gerçek kişi­likler, yapılar, suikastlar, doğal afetler de yer alıyor. Ancak bun­ların hepsinin birebir tarihteki şekil ve akışta gerçekleşmediğini belirtmek lazım. Bununla birlikte Roma’ya Colosseum’u miras bı­rakan Titus’un Kudüs Tapınağı’nı yoketmesini; kardeşi Domitian’ın bu olayın anısına Titus Kemeri’ni inşa ettirmesini; Vezüv yanarda­ğının patlamasını; Roma’yı yakıp kavuran yangınları ve Colosseum inşaatının tamamlanmasını gö­rüyoruz. Antik Roma’nın üzerine kurulduğu 7 tepeden Aventino ve Palatino arasında yer alan gör­kemli stadyum Circus Maximus, dizinin temel mekanlarından biri. Yılın 200 günü oyunlar oynatılan 300 bin kişi kapasiteli bu arena, atlı araba yarışları için kurulan bir stadyum. 7 turdan oluşan atlı araba yarışının sürü­cüleri, çoğunlukla özgürlüğünü kazanmak için her şeyi göze alan köleler.

    Ajanda-3
    YÜKSEL YA DA ÖL (THOSE ABOUT TO DIE)
    YAPIMCI: Robert Rodat, Harald Kloser, Gianni Nunnari
    YÖNETMEN: Roland Emmerich, Marco Kreuzpainter
    OYUNCULAR: Anthony Hopkins, İwan Rheon, Jojo Macari, Sara Martins, Johannes Haukur Johannesson, Tom Hughes, Lara Wolf, Gabriella Pession, Dimitri Leonidas, Emilio Sakraya, Kyshan Wilson, Rupert Penry Jones, Kyle Rowe, Davide Tucci, Eneko Sagardoy, Gabrielle Scharnitzky, Angeliqa Devi, Daniel Stisen, David Wurawa, Bruno Bilotta, Pietro Ragusa

    “Saving Private Ryan”da da (“Er Ryan’ı Kurtarmak”) imzası bulunan Robert Rodat, Roma ta­rihine özel ilgisi olan bir senarist. Derinlemesine bir kaynak ça­lışması yapıp günümüze ulaşan mektupları dahi okuyan yazar, hikayeyi o dönemde yaşayan karakterlerin ne tür duygular yaşayabileceğini hayal ederek yazmış. Rodat, Entertainment Weekly’e yaptığı açıklamada “Otokrasinin eşiğinde sözde demokratik bir toplumumuz var. Ezici bir göç baskısı var. Karmaşık cinsiyet meseleleri sözkonusu. Gelir dağılımı eşitsiz. Temel ihtiyaç ve erdemlerden vazgeçme pahasına aptalca, önemsiz uğraşlarla uzlaştırılan, eğlenceyle oyalanan koskoca bir toplum var” sözleriyle Roma’nın gerileme devri ile çağdaş Ameri­kan toplumu arasındaki benzer­liklere değiniyor.

    Bu senenin sonuna doğru Oscar ödüllü yönetmen Ridley Scott’un “Gladiator 2”si de viz­yonda olacak. Merakla beklenen bu film seyircisiyle buluşmadan önce, “Those About to Die” antik Roma meraklılarının aradığı aksiyon, entrika, kan, şiddet ve hatta aşk namına ne varsa küçük ekrandan sunmaya hazır.

    BİR KLASİK: BEN-HUR

    Unutulmaz Charlton Heston

    “Spartacus”tan “Caligula”ya, “Gla­diator”dan HBO dizisi “Rome”a, Hol­lywood’un Roma İmparatorluğu’na olan takıntısı malum. Ancak atlı araba yarışlarının ağırlıklı olduğu “Those About to Die”, ister istemez akla Charlton Hes­ton’ın Judah Ben-Hur rolünde olduğu 1959 tarihli “Ben-Hur” fimini getiriyor. 11 Oscarlı film, sinema tarihinin temel taşlarından. Ben-Hur’un beyaz atlı, bir zamanlar en yakın arkadaşı şimdi rakibi Mesala’nın siyah atlı arabalarıyla Colos­seum’daki yarış sahnesi unutulmazdır. Bu filmde de tıpkı “Those About to Die”da olduğu gibi Endülüs ve Lipizzan atları kullanılmıştı.

    Ajanda-4
    Sinema tarihinin 11 Oscar’lı filmi Ben-Hur (1959).



  • Firavunun zulmüne karşı mazlumların mücadelesi…

    Firavunun zulmüne karşı mazlumların mücadelesi…

    3 bölümlük dramatik belgesel dizi “Ahit: Hz Musa’nın Hikayesi”, Tevrat, İncil ve Kur’an’da yer alan insanlığın en eski anlatılarından birini Netflix ekranına taşıyor. İyi bildiğimizi sandığımız ama ayrıntılarıyla, karakterleriyle, mecazi anlamıyla bugün de etkisini kaybetmeyen hikaye, uzmanların görüşleriyle birlikte çarpıcı biçimde işlenmiş.

    İsrailoğullarının Musa Peygamber’in önderliğinde verdiği özgürlük savaşının, ardından bu kavmin kurma­ya çalıştığı yeni düzenin çetin aşamaları Tevrat’ta anlatılır. Kur’an’da da bu mücadeleye çok geniş yer ayrılmıştır. Müslüman­lar’ın kutsal kitabında, 14 sûre­de 136 yerde Hz. Musa’dan söz edilir; hadislerde de adı çok geçer. Tevrat’taki öyküyle Kur’an’da an­latılanlar, bazı ayrıntılar dışında paraleldir.

    Netflix’in dramatik belgesel dizisi (Ahit: Musa’nın Hikayesi), Tevrat’ın “Yaradılış”, “Çıkış” ve “Sayılar” kitaplarında aktarılan hadiselere dayanıyor: İsrailoğul­larının bir göçmen kabile olarak geldiği Antik Mısır’da köleleşti­rilmesi; bu kabilenin bir çocuğu olarak dünyaya gelen Musa’nın bir sepetle Nil Nehri’ne atılması; firavunun kızı tarafından kurta­rılıp bir Mısır prensi olarak bü­yütülmesi; sonra köklerine geri dönüşü ve iktidara başkaldırarak kavmini zulümden kurtarması ve yeni bir düzenin temellerini atması…

    Tüm bu süreç, dinî inancı kut­sayan çok güçlü bir hikaye olduğu gibi, sinema ve televizyon ekra­nına yansıtıldığında etkileyici bir görsel şölene dönüşüyor. Senar­yonun ortasında ise zalimle maz­lum arasındaki kıyasıya kapışma yer alıyor. Her klasik hikayede olduğu gibi karşı karşıya gelen iki ana karakter var: Firavun ve Peygamber.

    Ajanda-1
    Tevrat’ta anlatılan hadiselerin ekrana yansıtıldığı senaryoda, zalimle mazlum arasındaki kıyasıya kapışma var.

    Firavun, bilindiği gibi sadece Mısır’ın değil kendi döneminde dünyanın en güçlü hükümdarı, bir yarı-Tanrıdır. Kur’an’da “fi­ravun” unvanı, sadece Hz. Musa dönemindeki Mısır hükümdarı için kullanılır; diğer hüküm­darlardan “Mısır meliki” diye sözedilir. Firavun, kötülüğün ta kendisidir. Sürekli böbürlenen, ilahlık iddiasında bulunan, kendi egosu ve iktidarı uğruna halkını hiçe sayan, kurban eden, üstelik son ana kadar gerçeklere sırt çeviren bir zorbadır. Ömer Faruk Harman, Mısırlı âlim Muham­med Fuad Abddülbâki’ye (öl. 1968) dayanarak bu kişiliğin bir başka yönüne dikkati çeker: “(Kur’an’da) çeşitli ayetlerin firavunu fert olarak ele almaktan çok onu erkanıyla birlikte zikretmesi dikkati çekicidir. Birçok ayette firavunun ailesi, avenesi, kavmi ve askerleriyle birlikte anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade bir sembol olarak takdim edildi­ğini göstermektedir.”

    İşte bu zorbanın karşısına dikilen kişi ise, Allah’ın elçisi ola­rak seçtiği Hz. Musa’dır. Ölüme mahkum olarak doğan; bir prens olarak yetiştirilen; kölelere yapı­lan zulme karşı neredeyse içgü­düsel şekilde itiraz eden; daha da önemlisi firavunun tam tersine kendini beğenmişliğin semtine bile uğramadığı bir kişiliktir. O kadar ki, Allah ona görevini ilet­tiğinde bunu yapabileceğinden kuşku duyar, dili ağırlaşarak ki­litlenir. Kusurları, korkusu, öfke­si, kendisine duyduğu kuşku, onu gittikçe olgunlaştırarak orantısız bir mücadelede yenilmez bir lider haline dönüştürür. Hz. Musa, firavun gibi kendini ilah sayan bir narsisist değildir.

    Ajanda-2
    BELGESEL DİZİ (Netflix)
    AHIT: MUSA’NIN HIKAYESI (TESTAMENT: THE STORY OF MOSES)
    YÖNETMEN: Benjamin Ross
    YAPIMCI: Karga7 Productions
    OYUNCULAR: Charles Dance (anlatıcı), Clarke Peters, Avi Azulay, Dominique Tipper, Mehmet Kurtuluş, Tülay Günal, Ishai Golan, Raymonde Amsellem.

    Belgeselin dramatik bölümle­rinde bu ikilinin etrafındaki diğer ilginç karakterlere de önemli bir yer ayrılıyor. Bunların çoğunun kadın olması dikkate değer: Ço­cuğunu doğar doğmaz kaybettiği halde, kısa süre sonra süt annesi olarak ona kendisinden bir parça vermeyi başaran Hz. Musa’nın gerçek annesi; küçük bebeği bir sepette bularak kendi çocuğu gibi benimseyen, sonra ona inanarak saf değiştirmeyi göze alan firavu­nun kızkardeşi Batyah (Kur’an’da ondan firavunun karısı Asiye olarak söz edilir; Musa’yı oğlu gibi büyütür ve sonra onun dini­ni kabul eder); Hz. Musa’nın eşi, Şuayb Peygamber’in kızı Safura.

    Ancak dramatik sahne­lerin en etkileyicileri, hiç kuşkusuz Tanrı’nın Hz. Mu­sa’nın asası aracılığıyla Mı­sır’a yolladığı 10 (Müslüman­lığa göre 9) bela konusunda. Firavun İsrailoğullarına özgürlüklerini vermeyince Hz. Musa’nın asası yılana dönüşüyor; Mısır çekirgelerin, haşerelerin, bitlerin, sineklerin, çıbanlı hastalıkların hışmına uğruyor; sular kana dönüşü­yor; durmaksızın dolu yağıyor; hayvanlar telef oluyor; güneş yüzünü göstermeyince heryer karanlığa boğuluyor; ailelerin ilk doğan çocukları aynı anda ölüyor…

    Belgeselde olayların drama­tik anlatımı arada kesilerek, Yahudi, Hıristiyan, Müslü­man din bilginlerinin, mı­sırbilimcilerin, tarihçilerin yorumlarına yer veriliyor. Dizinin bu kısımlarına tek bir itiraz olabilir: Yorum­culardan kimileri, olayları bilimle, tarihle de açıklama­ya çalışıyor. Ancak Kızılde­niz’in bir deprem sonucu ikiye ayrıldığını veya bahsi geçen firavunun 2. Ramses (öl. MÖ 1212) olup olmadığını tartışmak yersiz; aksine bunlar hikayenin gücünü azaltıyor; zira inanç sahipleri için insanlığın en eski anlatılarından biri olan bu hikayenin böyle açıklamalara ihtiyacı yok. Hikayenin bir mecaz olduğunu düşünen diğerleri için ise firavun ile Hz. Musa’nın mücadelesi hisse çıkarılacak bir kıssa.

    SERGİ: FOTOĞRAFÇININ TANIKLIĞI

    Ozan Sağdıç: Işığın peşinde 70 yıl

    Ajanda-Kutu-2

    Türkiye’nin görsel belleğine ve yakın tarihine ciddi katkılarda bulunan duayen foto muhabiri Ozan Sağdıç’ın kareleri, İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde.

    Türkiye’nin duayen foto muha­biri 90 yaşındaki Ozan Sağ­dıç’ın fotoğrafları İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde sergileniyor. Türkiye’nin görsel belleğine çok önemli katkıda bulunan Sağdıç’ın fotoğrafları 20 Ekim’e kadar görülebilir. Sergide siyasetçile­rin, sanat ve edebiyat dünyasının önemli isimlerinin portrelerinin yanısıra, “sıradan” insanların, so­kağın, eğlencenin, çalışanların da bulunduğu siyah-beyaz ve renkli 127 fotoğraf yer alıyor. Ozan Sağdıç’ın 70 yıllık fo­toğrafçılık kariyerinde çektiği binlerce kare, aslında Türkiye’nin hem gündelik hayatına ışık tutu­yor hem de müstesna bir gözün bu ışığı bize nasıl gösterdiğini kanıtlıyor. Serginin küratörleri Demet Yıldız Dinçer ile Merih Akoğul; danışman ise Dr. Ruhi Oğuz Sağdıç.

    Ajanda-Kutu-1
  • Müze-i Hümayûn Kitaplığı: Büyülü ve bilgili bir mekan

    Müze-i Hümayûn Kitaplığı: Büyülü ve bilgili bir mekan

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin mütevazı binası, geçmişi Osmanlı dönemine uzanan bir şaheser. Buradaki elyazması ve nadir eserlerin de bulunduğu kütüphane ise, araştırmacılar ve akademisyenler için önemli bir merkez. İstanbul’un tarih kokan sokaklarında, zamana meydan okuyan müthiş bir mekan ve benzersiz bir arşiv.

    Tarihçi Necdet Sakaoğ­lu’nun ifadesiyle, “oraya gitmek, adeta hacca gitmek gibidir”. Dünyanın en seç­kin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kütüphanesi.

    120 yıllık bu büyülü mekan, kapısından adım atıldığı andan itibaren insanı etkisi altına alır, ziyaretçisine adeta kutsal bir mekanda olduğunu hisettirir. Kütüphaneye 40 yıllık hizmeti olan müzenin emekli kütüpha­necisi Havva Koç hanımefendi de “burası bir ev gibi, bir konak gibi; sanki siz de bir misafir kabul eder gibi ziyaretçilerinizi kabul ediyorsunuz” diyor.

    Kütüphanenin tarihi, 1891’de yapılan ilk kayıtlarla başlıyor. 1893’te kütüphaneye atanan Baltacızâde Dimosten, bir yandan arkeoloji işlerini yürütürken bir yandan da muhafız olarak kütüphaneyi ve eserleri zim­metle alıyor. Sonrasında atanan Mistakidis Efendi de ilk “hafız-ı kütüp” olarak mekan tarihindeki yerini alıyor. Kuruluşundan beri kütüphanenin sorumlu yöne­ticileri, hep çok uzun sürelerle hizmet veriyor. Kütüphanenin en dikkati çekici niteliklerinden biri de, bu tür kurumlar için olmazsa olmaz bir koşul: Kurumsal hafıza. Bugünlerde de görev ve sorumlu­luk, 2006’dan beri Havva Koç’un selefi olan Üzeyir Altekin’de.

    Kütüphanenin resmî açılı­şı 7 Kasım 1903’te yapılıyor ve “Arkeoloji Kütüphanesi” olarak hizmet veriyor. Günümüzde bir ihtisas kütüphanesi olan kuru­ma, sadece yüksek lisans ve üzeri araştırmacılar izinle girebiliyor. Diğer araştırmacılar içinse, talep üzerine eserlerin sayısal kopya­ları üzerinden çalışma yapma imkanı sağlanıyor. Kütüphaneyi genellikle arkeoloji, sanat tarihi, mimarlık ve filoloji çevreleri kullanıyor.

    Kütüphane binasının mimarı, Alexander Vallaury’nin yar­dımcılarından, İtalyan mimar Pietro Bello; iç tasarım da ona ait. Orijinal vitrinler ve çam ağacın­dan ağaç işleri göz kamaştırıcı. Kütüphaneye girişte Sadrazam Ahmed Cevad Paşa Kütüphanesi bulunmakta, devamında Müze-i Hümayûn Kütüphanesi, kuzey tarafta Garb Kütüphanesi ve gü­neydoğuda da Şark Kütüphanesi yer alıyor.

    Resmî kayıtlara göre kütüp­hanedeki kitap sayısı 60 bin, bunların 2 bin kadarı elyazması (manuskript). Matbu olanlardan da 5 bin kadarı nadir eser, 30 bin kadarı eski kitaplar, kalanı da yeni kitaplar olarak tasnif ediliyor.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Rahmi Asal, müzenin depreme karşı güçlendirme ve rehabilitasyon çalışmaları de­vam ederken kütüphane için özel ve yeni bir projelendirme çalış­masının yapıldığını; bu projenin tamamlanıp onaylarının alın­masını müteakiben uygulamaya geçileceğini söylüyor.

    Ajanda
    Kütüphanenin 120 yıllık orijinal iç yapısı göz kamaştırıcı.