Bir Yangının Düşündürdükleri…

Merhaba

21 Ocak tarihinde Bolu Kartalkaya’da yaşadığımız yangın faciası hepimizi derinden üzdü. 36’sı çocuk 78 kişinin hayatını kaybettiği bu ihmallerle dolu yangın sonrasında yetkili ağızlardan yapılan açıklamada, “10 gün içinde tüm sorumlular bulunacak.” sözü verildi ama öyle olmadı. Gerek Turizm Bakanı gerekse Bolu Belediye Başkanı birbirlerini suçlar bir vaziyette medyaya mülakat vererek konuyu iktidar ile muhalefet arasındaki sorumluluk tartışmasına getirdiler. Bu kadar canın kaybedildiği bu hüzün ortamında yapılan açıklamalar şık olmadı. Rapor yakın bir zamanda çıktı ve Bolu Valiliği’ne teslim edildi. Daha önce otelin yetkilileriyle birlikte Bolu Belediyesi’nden iki yetkili de tutuklanmıştı. Son olarak Bolu İl Özel İdaresi’nden de iki yetkili tutuklanınca sayı 21’e çıktı. Fakat ne hikmettir ki oteli denetleme sorumluluğu ve yetkisi olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan hiç kimseye dokunulmadı, hesap sorulmadı. İleride bir şeyler olur mu bilmiyorum ama şimdilik bu konu burada kapanmış görünüyor.

Feza Kürkçüoğlu’nun bu sayıdaki makalesi 1870 Büyük Beyoğlu Yangını’nı ele alıyor. Görüyoruz ki ahşap Beyoğlu tamamen yanmış. Öyle ki sıcak bir haziran günü öğle saatlerinde çıkan yangın binlerce ahşap evi yakarken yüzlerce insanın da ölümüne sebep olmuş. Düzensiz, plansız yapılaşma, dar sokaklar ve modern olmayan yangın söndürme sistemiyle 12 saatte kül olmuş güzelim Pera. Fakat bu bir ders olmuş o dönemki yöneticilere ve Pera’yı beton ama Avrupai standartta estetik binalarla yeniden kurgulamışlar. İşte günümüzde Beyoğlu’nu gezerken gözlerimizi ayıramadığımız o güzelim kâgir binalar 1870 Beyoğlu Yangını’ndan hemen sonra inşa edilmiş. Sonrası mı? Sonrasında 1940’lı, 50’li, 60’lı ve 70’li yıllarda yapılan binaların estetiği ortada. Hepsi birer heyula gibi üzerimize çöküyor âdeta.

6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden de iki yıl geçmiş; zorluklar, acılar, travma hâlâ devam ediyor. Maalesef toplum olarak her şeyi çabuk unutuyor ve ders almıyoruz. Depremin ülkemizin bir gerçeği olduğunu bir an olsun unutmadan gerekli tedbirleri alarak yaşanacak olası depremlerde can ve mal kayıplarının önüne geçmemiz gerekiyor.

Simit 20 TL
Karaköy’de dolaşırken bir sokak simitçisinden 20 TL’ye simit aldım. Ne istifimi bozdum ne de itiraz ettim ancak bu konuda bir kafa karışıklığı ve tartışma var. İstanbul Simit Üreticileri Birliği daha önce 15 TL’den satılan sokak simidinin 20 TL’ye satılacağını açıkladı ve İstanbul’un bazı ilçelerinde yeni fiyatıyla da satılmaya başlandı. Ticaret Bakanlığı ise sert bir açıklamayla buna onay vermediklerini, aldıkları şikâyetler üzerine simidi 20 TL’ye satan yerlere yasal işlem başlatacaklarını belirtti. İstanbul’daki bu “simit savaşları” aklıma Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde yazdıklarını getirdi. Yazdığına göre, 17. yüzyılda simitçi esnafı diğer fırıncı esnafından ayrışarak ayrı bir sınıf hâline gelmiş. Bu dönemde simit ununun pahalı olması nedeniyle “simid-i halka”nın (tekerlek büyüklüğünde) yanında “hurda simit” olarak adlandırılan daha küçük simitler ortaya çıkmış. Ve 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “halka” yerine bugün kullandığımız anlamda “simit” terimi kullanılmaya başlanmış. Bu arada Seyahatname’den İstanbul’da 70 simit fırını olduğunu ve toplamda 300 kişinin çalıştığını da öğreniyoruz.

Özel Dosya: Yerel Yönetimler Tarihi ve Demokrasi
Bu ayki sayımızın özel dosyasını iki yazar kaleme aldı. Özellikle “kentler tarihi ve sosyolojisi” üzerine çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Şükrü Aslan, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihimizde “kayyum geleneğini” anlattı. Gazeteci Mustafa Balbay ise demokrasi üzerinden bugünü yorumladı. Her iki yazıyı da tarihsel bakış açısından ilginç bulacağınızı tahmin ediyorum.

Bir sonraki sayıda buluşmak üzere…

Saygılarımla