110 yıllık müstesna ömrünü Mezopotamya arkeolojisine, özellikle Sümer dönemi çalışmalarına adayan Muazzez İlmiye Çığ; yazının bulunması, bugünkü ilahî kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerinin nasıl atıldığı; ilk hukuksal metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk kapsamlı bilimsel çalışmaları gerçekleştirdi. Daha da önemlisi, bunları halka mâletti. al metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk da önemlisi, bunları halka mâletti.
Sümerolog Muazzez (İtil) İlmiye Çığ, 20 Haziran 1914’te Bursa’da doğdu. Anne ve baba tarafından Kırım göçmeni olan Muazzez, çocukluk ve gençliğini Bursa, İzmir ve Çorum’da geçirdi. 1936’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hititoloji Bölümü’ne kaydolan Muazzez İtil, 2. Dünya Savaşı döneminde Almanya’dan kaçan Yahudi hocalar Prof. Dr.Hans Güstav Güterbock ve Prof. Dr. Benno Landsberger’in öğrencisi oldu.
Dönemin en önemli hocalarından Sümer ve Akkad grameri ile Mezopotamya kültür ve arkeolojisi öğrenmiş olması, meslek hayatındaki başarısının temelini oluşturmuştur. 1940’ta fakülteden hititolog olarak mezun olan Muazzez İtil, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi’nde uzman olarak göreve başladı. Aynı yıl, sonradan Topkapı Sarayı Müdürlüğü de yapacak olan Sanat Tarihçisi Kemal Çığ ile evlendi. Emekliye ayrıldığı 1972’ye kadar müze tablet bölümünde Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış çiviyazılı belgelerin arşivini oluşturmuş ve eser envanterini tamamlamayı başarmıştır.
Muazzez İlmiye Çığ kendini vareden meslek hayatına, bir anlamda emekli olduktan sonra başladı. Devlet memurluğu kıyafetini çıkarmasıyla birlikte birikimini anlatmaya ve yazmaya başladı. İlerlemiş yaşına karşın Atatürk’ün bizzat temellerini attığı sümeroloji üzerine çalışmaya, Sümerlerin kültürü, tarihi ve çoktanrılı din sistemi üzerine çalışmaya, eserler vermeye başladı. Bu konudaki tek kaynak olan Samuel Noah Kramer’in anlat(a)madığı, Sümerlilerden tektanrılı dinlere geçen inanışları, ayinleri ve ritüelleri büyük bir cesaretle yazdı. Tevrat ve Kuran-ı Kerim’de insanın yaradılışı, Hz. Adem’in cennetten kovulması, Tufan ve Nuh Peygamber anlatılarını Sümer edebiyatındaki efsanelerle karşılaştırarak, benzer motifleri toplumla paylaştı. Günümüz tesettür uygulamaları ile kurban pratiğinin Sümer’de mevcut olan kökenini gündeme getirdi.
Sümer kültürü, edebiyatı ve tarihi dışında Hititler ve İslâmiyet öncesi Türk kültürü üzerine de çarpıcı eserler kaleme aldı. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kültürel politikası olan, günümüze değin gündemden düşen Güneş-Dil Teorisi’ni yeniden canlandırdı ve Sümerce-Türkçe arasındaki yakın benzerlikleri yeniden tartışmaya açtı. Sümerce ile Türkçe arasında güçlü bir dil benzerliğinin bulunduğunu ve bir akrabalık olduğunu ileri sürdü. Çığ’a göre, Sümerler ve Türkler günlük yaşantı noktasında da birbirlerine çok benziyorlar, ölüler için benzer ritüeller yapıyorlardı ve kimi âdetleri günümüze kadar uzanmıştı.
Muazzez İlmiye Çığ’ın eskiçağ bilimlerine yaptığı en kritik katkı ise, insanlık tarihi açısından Sümer kültürünün eski Yunan kültüründen çok daha önemli olduğunu göstermesi oldu. Eski Yunan mitolojisinin Sümer kökenlerini başarıyla kanıtladı. Yaklaşık 5 bin yıl önce Mezopotamya’nın güneyinde yaşamış olan Sümerlileri “medeniyetin beşiği” olarak tanımlayan Muazzez İlmiye Çığ, bu halkın yazıyı bulmasını; bugünkü ilahi kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerini atmış olmasını; evlenme, boşanma, kira, borçlanma, alma, satma gibi işleri belgelemesini; ilk hukuksal metinleri oluşturma başarılarını herkese anlatabilmiştir.
Muazzez İlmiye Çığ’ın vefatının ardından özellikle sosyal medyada akademisyen olmadığı, bu nedenle gerektiğinden fazla önemsendiği ve abartıldığı yönünde fikir beyan edenlerin varlığı dikkati çekicidir. Muazzez Hoca ile yapılan uzun söyleşilerin kitaplaştırıldığı Çivi Çiviyi Söker (2002) ve Hayatı Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı (2023) adlı eserlerde, kendisi de akademik kariyeri olmadığını açıkça ifade etmiştir. Muazzez İlmiye Çığ akademisyen değildi ancak bir biliminsanıydı. Bilimin geniş kitlelere yayılması için halka dönük yazılar yazdı ve onun bu çabaları 2000’de İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora ile ödüllendirildi.
Muazzez İlmiye Çığ, kendisini sümerolojiye adamış bir cumhuriyet kadınıydı. Atatürk’ün bizzat kurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencilerinden ve ilk mezunlarındandı. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında doğdu, cumhuriyetin ilanını ve 100. yaşını gördü. Türk kadınlarına rol model olan çok kıymetli bir şahsiyetti. Ruhu şad olsun.
SÜMERLERDEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE
‘Muazzam Muazzez’in tarih tutkusu-gelecek umudu
Mart 2020’de 70. sayımızda yayımlanan Serpil Korkmaz’ın röportajı, o tarihte 106 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ’la yapılmış en son ve kapsamlı söyleşilerden biriydi.
“Eski Türklerde, İslâmiyet öncesinde kız çocuğu doğduğu zaman “eve bereket geldi” diye sevgi duyarlarmış… Anne tarafım gayet açık ve ileri görüşlü insanlarmış. Annem yabancı dil bilmezdi ama eve gelen yabancılarla da diyalog kurardı. Arapça Kur’an-ı Kerim okumasını bilirdi. Ne zaman ki Atatürk, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ettirdi, annem bir daha Arapça Kur’an okumadı; hep Türkçe okudu…
Bir de unutamadığım anım var: Atatürk, Rıza Şah ile Eskişehir’e gelmişti. Bizim evimiz de ana caddedeydi. Atatürk geçiyor diye pencerelere çıktık. Kendisi bizim taraftaydı; el salladık. Yalnız başına üstü açık arabada gördüm onu. Bir tek kendisiydi; ne koruma ne bir görevli vardı. Bunu hiç unutmuyorum. Bir de 1936’da Ankara’da öğrenciyken gördüm onu. Karşılıklı el salladık birbirimize…
Bizler sevgiyle büyüdük… Biz Sultanahmet’te otururken küçük bir sokağımız vardı. O sokakta benim çocuklarım çıkar mahallenin çocuklarıyla oynardı. Aklımıza bu çocuklara tecavüz edebilirler, öldürebilirler gibi bir şey gelmezdi. Kızımla konuştuğumuz zaman “anne biz iyi zamanlarda yetiştik” diyor. Şimdiyse anneler-babalar çocuklarını sokağa çıkarırken endişeleniyorlar. Çocuklar da şaşkın bu duruma. Çocuklara çok üzülüyorum.
Mesela “bugünkü gençler” dediklerinde ben çok kızıyorum. Evvela sen bu gence ne verdin? Oturup bunu düşünmek lazım. Gençlere spor sahaları vermek, onların oturup konuşacakları sohbet edecekleri alanlar yaratmak gerekiyor… Fakat biz gençlere hiçbir imkan veremedik. Yine de böyle pırıl pırıl yetişen çocukları gördükçe, bizim onlara teşekkür etmemiz lazım diyorum. Böyle güzel yetiştikleri için…
Sümer’de kadın gayet serbest. Erkekler gibi kendi başlarına ticaret yapabiliyor, şahitlik edebiliyor; dava açıp kefil olabiliyor. Kadın ve erkek eşit. Evlilikler de kontratla oluyor. Kadın ve erkek hakimin huzuruna gidip şartlarını söylüyor… 5.000 yıl önce Sümerlerde kadının gücü çok fazla, pozisyonları bazı durumlarda şimdikinden yüksekti.
80-90 yıl önce Türk kadını kara çarşaflı, okuma-yazma bilmeyen bir konumdaydı. Atatürk’le birlikte toplumda birtakım haklar elde etti ve kadının toplumdaki statüsü yükseldi… Yurtdışına giden insanlarımız 60-70 sene içinde yetiştirdikleri 2.-3. kuşakta sanayide, eğitimde, siyasette öne çıktılar. Bu bizim hakikaten cesur bir millet olduğumuzu gösteriyor. Bu kadar kısa zamanda bugün Avrupa’da her alanda Türk adı var, Türk cemiyetleri var. Bu da gösteriyor ki hakikaten zekiyiz ve çalışkanız, Atatürk’ün dediği gibi.”



