Bugün bilgiye bir anda ve çarçabuk ulaşabiliyor olduğumuz iddiası o denli yüksek sesle dile getiriliyor ki, hiçkimse bu bilginin niteliğini sorgulamayı, onun ne sürede sindirilebileceğini sorgulamayı aklının ucuna getirmiyor. Ayrıca “MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleri”yle ilgili bilgi istediğinizde, detaylar için “hayvan gibi” para istiyorlar.
Aklımda kaldığı kadarıyla, yazının icadından önce bilgi transferini sözlü olarak yapıyorduk. E o da şimdi takdir edersiniz ki biraz kulaktan kulağa oynar gibi oluyordu. 19. yüzyıl başlarına kadar bile Avrupa’da okuryazarlık bugünün “coder”lık bilgisi kadar yaygın bir şey.
Bugün birine “Java, php, Python biliyor musun?” diye sormakla, o dönem birine “okuma yazma biliyor musun?” diye sormak üç aşağı beş yukarı aynı şey. 19. yüzyıl başında yetişkin İngiliz erkeklerinin ancak 10’da 1’inin falan adını yazabildiği kalmış aklımda.
Muhtemelen askere alma kayıtlarından falan çıkarmışlardır; zira zorunlu askerlik de aşağı yukarı o zamanın işleri. Zaten yazı da icat edildiğinde ayrıcalıklı bir muhasebeciler grubunun tekelinde; hiç öyle “şiirleri bundan sonra kil tabletlere yazalım” gibi bir durum yok. Yoksa zaten o dönem de bir Enis Batur çıkar; ortada kil tablet bırakmaz hepsini doldurur; muhasebecinin tahıl stoklarının hesabını tutacağı tablet kalmaz; maliye çökerdi maazallah. Ha sonra beğendikleri hikayeleri, meselleri, zaferleri, antlaşmaları falan da yazmışlar sağolsunlar da; tarih disiplinini milattan önce 3 bin yılının salt maliye müfettişliği hâline getirmekten kurtarmışlar.
Zamanla bu yazılanları biraraya getirme fikri de doğmuş elbette. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Asurbanipal ilk kütüphaneyi kurmuş; tabletleri konularına göre ayırmış, kategorize etmiş. Bilgiye ulaşmanın yolu, evvela o bilginin korunması ve saklanması olduğuna göre kütüphaneleri bu yolda atılan ilk büyük adım kabul edebiliriz.
Tabii herkesin kabul ettiği asıl büyük devrim, çok yıllar sonra matbaanın icadı. Ha bakın belki o dönem “artık bilgiye ulaşmak çok kolay abi; hiç beklemiyorsun. Katip otursun parşömeni kopyalasın da, istediğin kitap şu anda başkasındaymış da… “Adam makineyi bir çalıştırıyor, bir seferde 500 tane kitap basıyor” diyen olmamış mıdır?
Bugün de artık Madam Bovary’yi iki saniye içinde elimizdeki cihaza yükleyebiliyor ve anında kitabın kendisine erişebiliyoruz ama, kitabı nasıl 1857’de oflaya puflaya 2 haftada okuyabiliyorsak, bugün de yine 2 hafta falan sürüyor okumamız. Yani evet, 2.700 sene önce Gılgamış Destanı’nı okumak için onca yolu tepip Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi’ne gitmemiz, tabletlerin o sırada başka meraklılar tarafından okunmuyor olması ve bir de tabii içeri girme iznimiz olması gerekiyordu ama; oturup Gılgamış Destanı’na başladığımızda ister istemez saatlerce okuyup anlamaya çalışıyordunuz. E, şimdi telif de yok; buyrun gidin, indirin anında. Peki gerçekten okumuş da oluyor musunuz?
Meselenin ikinci boyutu biraz daha sinsice. “Artık bilgiye ulaşmak çok kolay” diyorlar demesine de, esaslı bir bilgiye ulaşmaya kalktığınızda bu bilginin hayli pahalı bariyerler arkasında, Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi kadar sıkı korunduğunu farkediyorsunuz.
Aradığınız bir bilgiyi bulduğunuzda, yayıncı sizden tek bir makale için yüzlerce Dolar, üniversitelerden aylık yüzbinlerce Dolara varan abonelik ücretleri istiyor. Yani evet, bilgiye ulaşmak çok kolay. Mesela dünyayı yöneten 5 ailenin kim olduğuna dair spekülasyonlara; elden ring atari oyununda Radagon’u nasıl döveceğinize dair bilgilere kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Ancak MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleriyle ilgili bilgi istediğinizde, en fazla zaten bu bilgiyi istemenize neden olacak kadar bilgiyi, yani bildiğinizi bulabiliyorsunuz; gerisi için “hayvan gibi” para istiyorlar. Yani size genel bir “info” veriliyor sadece; ayrıntılı bilgi ateş pahası.

