Yazar: Zeynep Kızıltan

  • Beşiktaş yine tarih yazdı

    Beşiktaş yine tarih yazdı

    Semtin ortasında, meydanın hemen yanında ortaya çıkarılan 3200 yıllık mezarlık alanı, Erken Demir Çağı’na ait müstesna bulguları gözler önüne serdi. Metro çalışmaları sırasında, İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan kazıda bulunan mezar yapıları, insan kemikleri ve objeler, İstanbul, dünya ve Türk tarihi açısından belirleyici öneme sahip.

    Beşiktaş İstanbul’un en eski semtlerinden biri dir. Kaynaklar, bilinen ilk adının Bizans döneminde İasonion olduğunu belirtmekte. Daha sonra sırasıyla Sergion, Daphne (defne), Diplokionion, Gunella (beşik) adlarını aldığı, Osmanlı döneminde ise Beşiktaş adının Barboros’un kıyıya gemileri bağlamak için diktirdiği beş taştan geldiği belirtilir.

    İlçe, Bizans döneminde Boğaziçi kıyılarındaki en önemli yerleşim merkezlerinden biriydi. Bu dönemde (4.-15. yüzyıl) günümüz Beşiktaş’ının kıyıları üç önemli yapıyla tanınır: “Auaplus”ta (akıntıya karşı) bulunan Ayios Mihael Kilisesi, imparatorların yazlık ikametgâhı olan Ayios Mamas saray kompleksi ve Fokas Manastırı. Bunlardan Ayios Mihael Kilisesi, Konstantinopolis’in kurucusu olan I. Constantinus (305-337) döneminde inşa edilmişti ve Rum, Ermeni, Gürcü Hıristiyan hacıların ziyaret ettiği çok ünlü bir hac merkeziydi.

    En eski Beşiktaşlılar Alandaki çalışmalar sırasında iyi durumda üç kafatası ve insan iskeletine ait kemikler de bulundu. Karışık durumdaki kemikler, alandaki ölü gömme uygulamalarına dair önemli bilgiler içerdiğinden titiz çalışmalarla incelenmekte.

    Boğaziçi, Bizans döneminde özellikle Karadeniz’den gelen Gürcü yağmacıların akınlarına uğramış, bunların yarattığı tahribat ve saldıkları korku, surdışı yerleşmelerin gelişmesini engellemiştir. Beşiktaş bir yerleşim yeri kimliğini Osmanlı döneminde kazandı. Bu da Karadeniz’in geniş ölçüde Osmanlı Devleti’nin denetimi altına girmesi ile oldu.

    Bizans döneminde tanınan, Osmanlı dönemi ile bir yerleşim yeri kimliği kazanan Beşiktaş,1453’te fethi sırasında küçük bir köydü. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Şeyh Yahya Efendi’nin Çırağan Sarayı karşısında bir tekke yaptırarak buraya yerleşmesi, arkasından Kaptanıderya Barbaros Hayrettin Paşa‘nın günümüzdeki Deniz Müzesi’nin bahçesine yaptırdığı yalıda oturması, semtin büyüyüp gelişmesine neden oldu.

    Metro kazılarının altında yatan tarih Beşiktaş Bulvarı ile Çırağan Caddesi’nin kesişim noktasındaki metro çalışmaları 2016’nın Ocak ayında başlamıştı.

    Daha sonraki yıllarda Beşiktaş’a birçok saray, yalı ve konak daha yapıldı. Lale Devri’nde semt, altın çağını yaşadı. Vahdettin’e kadar Osmanlılar’ın son yedi padişahı ve yakınları Beşiktaş sınırları içinde yaşamlarını sürdürdüler. Bu dönemde saray görevlilerinin ve yakınlarının da burada oturmaları semt nüfusunu etkiledi.Cumhuriyet döneminde Barbaros Türbesi yakınlarındaki eski yapılar yıkılarak, açılan alana 1944’te Barbaros Anıtı dikildi. 1950’ye kadar fazla değişmeden ana hatlarını koruyan Beşiktaş, bu tarihten itibaren semtteki eski evlerin yıkılması ve yerlerine blok beton apartmanların yapılmasıyla bugünkü görünümünü aldı.

    İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı, Kabataş-MecidiyeköyMahmutbey metro projesini uygulamaya alarak 2016 yılı başında bölgede çalışmalar başlattı. Metro hattı üzerinde bulunan sit alanlarında, İstanbul III Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 26.05.2009/ 3698, 15.05.2004/59 ve 08.03.2005/ 423 sayılı kararları, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün, 05.01.2016 tarih ve 1381 sayılı ruhsatı ile Beşiktaş, Köyiçi sit alanında kalan, Beşiktaş Metro İstasyonu inşaat alanında, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Başkanlığında arkeolojik kurtarma kazıları yapılmasına karar verildi.

    Beşiktaş Bulvarı ile Çırağan Caddesi’nin kesiştiği bölgenin kuzeydoğusunda yapılacak metro İstasyonda, 2016 Ocak ayında başlayan kazı çalışmaları şaft alanı ve istasyon alanı olmak üzere iki ayrı alanda farklı zamanlarda yapıldı.

    Kazı çalışmaları, başkanlığım altında müze müdür yardımcısı arkeolog Rahmi Asal, müze uzmanları arkeolog Mehmet Ali Polat, arkeolog Gökhan Ortak, sanat tarihçisi Cevdet Can, serbest arkeolog Songül Çoban ve arkeolog Oğuzhan Işık ve fotoğrafçı Dilara Şenturan’dan oluşan ekip üyeleriyle 19.01.2016 tarihinde başladı.

    Dairesel taş düzeneği İstasyon kazı alanının doğusunda bulunan güney-kuzey yönündeki kesitte, yaklaşık bir ila üç metre çapında, yan yana ve iç içe dairesel taş yığınları ortaya çıktı.

    Şaft alanı kazıları

    Çalışmalara 15 m. çapındaki şaft alanında başladı. Günümüz deniz düzleminin 9.20 m. üstünde başlayan çalışmalarda, alanda mevcut kaplama taşları ile büfe olarak kullanılan yapının beton kalıntıları belgelenerek kaldırıldı. Bu çalışmaların devamında, 8.72 metrede ikinci kaldırım taşı sırası tespit edildi. Bu kalıntılarda belgelenip kaldırıldıktan sonra, 0,2 m. kalınlığında beton bir zeminle karşılaşıldı ve çalışmanın devamında, 8.06 metrede açığa çıkan Arnavut kaldırımı belgelendi.

    Şaft alanında, yerleşimin tüm altyapıları birer birer gün ışığıyla buluşmak için sıraya girdi. Günlük yaşam içinde pek fazla ilgilenilmeyen, ancak kesildiğinde, patladığında ve tıkandığında eksikliği hissedilen altyapı sistemleri, yapıldıkları dönemleri vurgulamak için günışığına çıktılar. 7.41 m’de teknolojiye yenik düşmüş telefon hatları ve demir su boruları belgelendi. Bu hatların hemen altında,1960’lı yıllara ait kanalizasyon ve atık su kanalları, bir başka plan kare de ise beton bir su deposu ortaya çıktı. Bu kalıntıların yanısıra, kuru duvar tekniği ile örülmüş çeşitli boyutlarda mimari kalıntılarda açığa çıkarıldı.

    Kazı alanının doğu-batı ve kuzey-güney akslarında, yaklaşık 70 ve 50 cm genişliklerde, moloz taş örgü tekniğinde yapılmış duvar kalıntıları da tespit edildi. Uzunlukları 9 m ile 1.5 m arasında değişen bu duvarların 19. ve 20. Yüzyılda bölgede mevcut konut ve dükkan olarak kullanılan mekanlara ait olabilecekleri düşünülüyor. Aynı şekilde 18. ve 19. yüzyıllara ait kap parçaları yoğun olarak bulunurken, çok olmamakla birlikte 17. yüzyıl seramikleri de ortaya çıkarıldı.
    Ancak tüm buluntular dışında, B1, C1 ve D1 plan karelerinde kesit önünde, kuzey-güney aksı boyunca uzanan ve 2.52 m. yükseklikte, 0.8 m. genişlikte ve 10.4 m. uzunlukta, arası dört sıra tuğla örgülü horasan harçlı taş duvar, görüldüğü andan itibaren heyecan yarattı. Üst kotlarda belgelenen mimariden ve dönemden farklı görünen duvar çevresinden toplanan malzeme9. 12. Yüzyılları işaret ediyordu. Bu nedenle, kısmen tahrip olmuş duvarın da bu dönemlere ait olduğu düşünüldü. Kesit önünde bulunan duvar her iki yönden de kesit içine girdiğinden işlevi ve planı hakkında detaylı bilgi edinilemedi. Şaft alanında yürütülen kazılarda en erken dönem bu duvardır (9.-12. yüzyıl).

    İstasyon alanı kazıları

    Şaft kazılarının 20.08.2016 tarihinde tamamlanmasıyla aynı alanda yer alan ve projenin devamı olan istasyon alanında yürütülecek kazıların hazırlık çalışmaları başladı. Kazısını tamamladığımız şaft, istasyon alanın kuzeyinde yer alıyordu; şaftta yürütülecek inşaat çalışmaları sırasında herhangi bir risk oluşmaması için yaklaşık 1850 m2 olan istasyonun güneyinde 850 m2 bölümünde 26.09.2016 tarihinde kazı çalışmaları başlatıldı.

    İlk evrede alanın batı kısmına denk gelen on plan karede 5.65 m. ile 4.50 m. arasında harman tuğla, moloz taş ve beton malzemeden örülü duvar kalıntıları; 2. evrede on dört plan karede 5.22 m. ile 4.00 m. arasında beton ve künk kanallar, moloz taş ile örülü kireç harçlı duvar kalıntıları ve dağınık halde yerleştirilmiş moloz taşlarla döşeli kaldırımalar; 3.evrede alanın doğu yönünde yirmi plan karede 4.90 m ile 3.30 m. arasında beton ve demir kullanılarak inşa edilen dört sıra ray, ray arasında beton ve parke taşlarından yapılmış yürüme yolları açığa çıkarıldı.

    Yanmış kemikler ve delikli taş balta Dairesel taş yığınlarının içinde yanmış kemikler saptandı. Bu, kremasyon (ölü yakma) mezarların da bulunduğu bir kurgan arazisinde olduğu fikrini güçlendiriyor. Gömü alanında bir de sap delikli taş balta (altta) tespit edildi.

    Yapılan araştırmalarda, yazılı kaynaklar ve Pervitic haritaları doğrultusunda, Beşiktaş tramvay deposunun 1910’da yapıldığı, 1955’te Barbaros Bulvarı’nın açılması sırasında iptal edildiği görüldü.
    Özetle, Beşiktaş metro istasyon alanın bir bölümünde sürdürülen kazılarda açığa çıkarılan 19. ve 20. yüzyıla ait taşınır ve taşınmaz kültür varlıkları, titizlikle belgelenmiş ve kent hafızasındaki yeri güçlendirilmiştir.

    Beşiktaş’ın bilinen tarihini birkaç bin yıl geriye götürecek kalıntıların bulunması ise, İstanbul III Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun, 16.02.2017 tarih ve 3389 sayılı kararı sonucu kaldırılan beton ve demir malzemenin altından gelmiştir.

    Kurul kararı gereği kaldırılan beton malzeme altında devam eden çalışmalarda, 2.43 m ile 1.50 m. aralığında, tramvay deposu yapımı sırasında tahrip olan kuyu işlik ve bir fırının bulunduğu dolgu içinde yoğun olarak kaba kiremit kırıkları ile bir miktar Roma ve Bizans dönemlerine ait kap parçaları bulunması, alandaki bu dönemle ilgili beklentilerimiz arttırmıştı. Kazı, bilim insanlarını heyecanlandıran, kent tarihine yeni bir boyut kazandıran bir nitelik kazandı.

    Alanın doğusundaki yirmi bir plan karede, kuzeyden (2.44m.) güneybatı (1.15m) yönüne doğru eğimli alanın doğusunda, yan yana ve iç içe yerleştirilmiş dairesel planlı taş yığınları açığa çıktı. Aynı özeliklere sahip orta ve küçük boy taşlardan yapılmış bu yığınların ne olduğunu, ne amaçla yapıldığını anlamaya çalışırken; birinin hemen yanında bulunan ve üç bireyin gömüldüğü mezar ve mezar hediyelerinin bulunması büyük heyecan yarattı.

    Bu mezarın günümüze taşıdığı bilgilerin doğru bir biçimde bilim dünyasına ulaşması için, Yenikapı kazılarında da birlikte çalıştığımız konunun uzmanı, Düzce Üniversitesi öğretim üyesi arkeolog ve antropolog Doç. Dr. Yasemin Yılmaz’ı davet ettik. Yasemin Yılmaz tarafından belgelenerek kaldırılan bu mezarla ilgili verilen bilgilerde, mezarın ilk açıldığında, karışık durumda yanmamış kemikleri içeren yaklaşık 2X2 m. boyutlarında, çukur izlenimi veren bir alan olduğu anlaşıldı. Bu alan temizlendikten sonra en üst seviyede iyi durumda korunmuş üç adet yanmamış tüm kafatası ve anatomik pozisyonu bozulmuş izlenimi veren insan iskelet sistemine ait kemikler saptandı.
    İlk aşamada bu karışık durumdaki kemiklerin niteliğinin saptanması, alanın ölü gömme uygulamalarının anahtarı olması nedeniyle titiz bir kazı ve belgeleme süreci yürütüldü. Bu nedenle kemikler öncelikle bütün konturları gözlenecek biçimde temizlendi; yanındaki, üstündeki, altındaki kemikler tanımlanarak kemiklerin anatomik durumda olup-olmadığı belirlendi ve kemikler, alınması gerekli bütün ölçüler alındıktan sonra kaldırıldı; bütün bu süreçler belgelendi.
    İlk aşamadaki kemikler kaldırılıp, bir kademe alta inildiğinde, yanmamış kemiklerle iç içe çok sayıda yanmış insan kemiğinin varlığı saptandı. Yanmış insan kemiklerinin analizi tümüyle tamamlanmamış olmakla birlikte, kafatası parçaları, uzun kemik parçaları, el, ayak kemiği parçalarını içermektedir. Bu kemiklerin tümüne yakını homojen, beyaz renkte yanmıştır. Açığa çıkarılan yanmış kemiklerin tümü kemiklerin parçasıdır, içlerinde tüm bir kemik bulunmamaktadır. Bu kanıtlar, kemiklerin yüksek ısı derecesinde, bilinçli olarak yakıldığını, dolaylı olarak bir yanmanın sözkonusu olmadığını göstermesi açısından önem taşımaktadır.

    Yanmamış insan kemiklerine bakıldığında; bu alanda üç erişkin bireye ait insan kemiklerinin olduğu saptandı. Bu üç bireye ait kemiklerin bu alana farklı zamanlarda ceset halindeyken gömüldüğü, yeni ölümler oluştukça alana yeni cesetlere yer açmak için kemiklerin gömüt içerisinde düzenlendiği saptandı. Bu veriler, alanın art zamanlı çoklu gömüt niteliğinde olduğunu net olarak göstermektedir. Hangi bireyin önce, hangi bireyin sonra gömüldüğünün saptanması için ek analizlere ihtiyaç duyulmaktadır. Arazide yapılan ilk analizlere göre; bu alana gömülmüş bireylerden birisi kadın, birisi erkektir. Üçüncü bireyin cinsiyetini belirleme çalışmaları henüz tamamlanmamıştır.

    Yanmış ve yanmamış kemiklerin analizi tamamlandığında, alanın niteliğini tümüyle aydınlatmak mümkün olacaktır. Bu mezarda iskeletlerden birinin başının altında bir iki parça halinde bir taş balta, birinin göğüs kısmında iki taş ağırşak ve diğer iskeletin karın bölgesinde ise bronz bir ok ucuyla bir bronz alet ve bazı seramik parçaları ele geçti. Bu ölü hediyeleri, mezarın tarihlendirilmesinde etkili oldu.

    Pervitic’in haritası 1922-1945 yıllarında topoğraf Jacques Pervitic tarafından yapılan haritalar, Beşiktaş’ın planlarını da göstermekte. Kırmızı ile çerçevelenmiş alanda bugün kazılar yürütülüyor.

    Kazı alanının doğusunda bulunan güney ve kuzey yönünde kesit içlerine doğru ilerleyen yaklaşık bir ile üç metre çapındaki taş yığınları üzerinde sürdürülen çalışmalarda, belirginleşen halka şeklindeki taş sıralarının içlerinde ve çevresinde daha küçük taş öbekleri olduğu görüldü. Bu öbekler içinde yanmış kemiklerin saptanması, kremasyon mezarların sayıca çok olduğu bir mezarlık alanında çalıştığımızı kanıtladı.

    Bunun dışında alanda birde pişmiş toprak bir kap içinde urne mezar açılmıştır. Ayrıca çalışmalar esnasında taş yığınları içinden bir taş alet, sap delikli bir taş balta, dağılmış vaziyette üç el yapımı pişmiş toprak kap ve çok sayıdaki çeşitli form ve bezemeli çanak çömlek ve parçalar üzerinde yapılan ilk araştırmalar ve Trakya bölgesindeki benzer malzemeyle yapılan karşılaştırma, alanda açığa çıkan mezarlığın dönemi hakkındaki fikrimizi güçlendirdi. Kazıların devam etmesi, malzeme üzerinde şimdilik detaylı çalışma yapılamaması ve analiz çalışmalarının henüz sonuçlanmaması nedenleriyle, kesin olmamakla birlikte Beşiktaş’ta, Kuzey Karadeniz step kültürüne ait kurgan türü bir mezarlığın varlığından söz edebiliriz.

    Son Tunç Çağı sonunda Kuzey Karadeniz’den Trakya’ya gelen göç dalgasının izlerinin bölgenin birçok alanında izlendiği; bölgeye gelen bu toplulukların yaşam alanı olarak akarsu düzlüklerini seçtikleri; sakin bir yaşam sürdükleri; megalitik anıtlarla birlikte küçük mezar tepeleri, ip baskılı çanak çömlekleri ile tanınan bu kültürün Trakya’daki varlığını Erken Demir Çağı’na kadar devam ettirdiği, konu uzmanı bilim insanlarınca ifade edilmektedir.

    İhlamur Deresi, Beşiktaş Deresi ve Barbaros Bulvarı altında kalmış olan Hasan Paşa derelerinin birleşerek oluşturdukları lagün düzlüğü üzerinde kurulmuş olan Beşiktaş’ta, istasyon kazılarında açığa çıkan kurgan tipi mezarlığın, benzer malzemeler nedeniyle Erken Demir Çağı (MÖ. 1200-700) sakinlerine ait olabileceği düşünülmektedir.

    Step kültürü Dairesel taş yığınlarının hemen yanında bulunan mezarlar ve mezar hediyeleri, step kültürüne ait kurgan türü mezarların işaretlerini veriyor.
  • Silivri’ye tepeden bakan 5 bin yaşındaki savaşçı

    İstanbul’un Silivri ilçesinde ortaya çıkarılan MÖ 3. binyıla ait kurganda, mızrağıyla beraber gömüldüğü tahmin edilen bir savaşçının kemiklerine rastlandı. Yarı hocker pozisyonunda yatan iskeletin yanında mızrak ucu, düşük ısıda pişmiş topraktan testiler, ufalanmış kemik parçaları da bulundu.

    Kazı çalışması yapılan ve Cambaztepe Tümülü­sü olarak adlandırılan yığma tepe, İstanbul’da Silivri İlçesi, Çanta Mahallesi’nin de­niz tarafında E5 karayolunun güneyinde, kuzey-güney yönlü uzanan bir sırtın denize bakan güney ucunda yer alıyor. Yük­sek bir konumda olan yığma te­pe, çevreye hakim bir noktada.

    Kazıya başlanılan 57.13 metre kotundan, ortalama 52.80 metre kotuna gelindi­ğinde, farklı boylarda kum taşı blokların uç uca getirilmesiyle oluşturulmuş 6 metre çapın­da dairesel planlı bir yapıya ait taşlar görülmeye başlandı. Da­iresel planlı yapının sınırları­nı oluşturan taşların tek sıra halinde dizildikleri, dairenin kuzey ve doğu kısmındaki bazı taşların üst üste iki sıra halin­de konuldukları görüldü.

    Kazının devamında, yapı­nın iç kısmında plan vermeyen ve birbirleriyle herhangi bir bağı olmayan dağınık vaziyet­teki taşlar belgelenip temizlen­dikten sonra, 6 metre çapında­ki dairesel yapının ortasında, kuzey-güney doğrultusunda uzanan ve kenarı kaba taş du­varla çevrili dikdörtgen planlı bir mezar tespit edildi. Dikdörtgen planlı alanın iç kısmında zeminde yakla­şık 169 cmx85 cm ölçülerin­de kuzey-güney doğrultulu, üst yüzeyleri oldukça düzgün olan 3 parça sal taşının yanya­na getirilmesiyle oluşturulmuş mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış bir iskelet açığa çıkarıldı. İske­let, kuzey-güney doğrultusun­da yatmakta, kafatası kuzeyde, ayakları güneyde yer almak­taydı. Gövde kısmı sırt üstü ya­tırılmıştı ve yüz güneydoğuya dönüktü. Bacaklar sağ yanla­rı üzerinde karına doğru çekik pozisyonda açığa çıkarıldı.

    Kemiklerin yoğun olarak tahrip olduğu gözlendi. İskele­te ait el ve ayak kemiklerinden ait parça bulunamadı. Kaburga ve omurga aksı kemikleri de tü­müyle tahrip olmuş vaziyettey­di. İskelet genel olarak değer­lendirildiğinde, kemiklerin ana­tomik pozisyonlarını koruduğu görüldü. İskeletin kolları ara­sında 23.5 cm. uzunluğunda bir adet bronz mızrak ucu bulundu.

    İskeletin ayakucunda, taş zeminin güneybatı köşesinde, zemin üzerine dik olarak otur­tulmuş pişmiş toprak, el ya­pımı tek kulplu gaga ağızlı bir testi bulundu. Taş zeminin gü­neydoğu köşesinde ise olduk­ça aşınmış ve dağılmış, formu henüz tam olarak anlaşılama­mış olsa da gaga ağızlı bir testi olduğu anlaşılan el yapımı bir başka pişmiş toprak testi yan yatmış vaziyette bulundu.

    Dairesel planlı yapının gü­neybatı sınırında, dairenin dış yüzüne bitişik olarak yapılmış olan taş plakalarla biçimlendi­rilmiş, dış ölçüleri 65cm. x 40 cm. boyutlarında olan dikdört­gen küçük bir sanduka da tes­pit edildi. Dikdörtgen planlı bu taş sanduka içerisinde, oldukça aşındığı ve dağıldığı görülen el yapımı pişmiş toprak kap par­çaları tespit edildi.

    İnce bir temizliğin ardın­dan üstü, bir tanesi içe dönük ağızlı kâse parçası, diğeri fark­lı bir kaba ait dip parçasıy­la kapatılmış küresel gövdeli pişmiş toprak küçük bir kap bulundu. Kabın içinde yanmış ve ufalanmış kemik parçaları ortaya çıkarıldı. Kaptaki ke­miklerin incelenmesi henüz yapılmadığından bu parçala­rın insan veya hayvana mı ait olduğu belli değildir. Düşük ısıda fırınlanmış olduğu an­laşılan pişmiş toprak eserle­rin restorasyon ve konservas­yonları sonrasında formları belirlenecek ve mezar içinde bulunan pişmiş toprak kaplar­la aynı dönden mi yoksa daha sonraki bir dönemde ikincil bir gömüt mü olduğu anlaşıla­bilecektir.

    Yığma tepede denize karşı yatıyor Deniz seviyesinden yaklaşık 55 metre yükseklikte, çevreye hakim konumdaki kurgan (üstte). Mezar tabanı üzerinde, yarı hocker pozisyonda yatırılmış iskelet (sol sayfada) ve içinde bulunduğu taş duvarla çevrili mezar yapısı

    Mezar içinde bulunan piş­miş toprak, tek kulplu ga­ga ağızlı testi, “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testi­leriyle benzerlik göstermekte­dir (Podzuweit 1979:Tafel 8-9) (Frirdich 1997: Tafel 13). Gaga ağızlı tüm testi ile çok dağıl­mış halde bulunan ancak gaga ağızlı olduğu anlaşılan diğer testi ve bronz mızrak ucu bir­likte değerlendirildiğinde, bu mezarın İlk Tunç Çağı’na, yak­laşık olarak MÖ 3. bin yılına ait olabileceği düşünülmek­tedir.

    Sonuç olarak elde edilen buluntu ve diğer veriler değer­lendirildiğinde, taş bir zemin üzerine ölü hediyeleriyle bir­likte gömülmüş İlk Tunç Ça­ğı’nda yaşamış önemli bir aske­re ait olduğu düşünülen bu me­zarın, tümülüs tarzı mezarların öncülü olan kurgan tipi bir me­zar olduğu anlaşılmıştır.

    ANALİZ

    Türk kurgan kültürünün Trakya’da bulunan ilk örneği

    Doğu Trakya’da kazılmış ilk kurgan olan Silivri kurganı, Türkiye topraklarındaki bu oluşumların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantılarını bir kez daha ortaya koyması bakımından önemlidir.

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Silivri yakınlarında İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından bilimsel kazılarla açığa çıkarılan kurgan türü bir mezar, kısa sürede kamuoyunun ilgisini çekmiş, ancak bilimsel öneminden çok arkeopoli­tika boyutuyla gündeme gelmiştir. Kurgan, üstüne tümsek biçiminde toprak yığılmış mezar yapısıdır. Göçebelere ait bir mezar türü olan kurganın koni biçimli toprak tepe­ciğinin şekli, göçebenin çadırından başka bir şey değildir.

    Öncelikle bilinmelidir ki Silivri Çanta Kurganı, Türkiye’nin tek kur­ganı değildir. Ağrı Dağı etekleri ve yakın çevresi (Bozkurt kurganları), Kars (Çıldır ve Akçakale kurganla­rı), Muş (Nurettin Köyü kurganları), Amasya (İmirler kurganı) ve Anka­ra’da (Güdül kurganları) binlerce kurgan vardır. MÖ 3. binyıldan MÖ 1. binyıla, yaklaşık 3000 yıllık bir süreçte görülen kurganlar, Erken Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na değin Türkiye coğrafyası­na gelmiş Asyalıların varlıklarını tartış­masız biçimde orta­ya koymaktadır. Karadeniz’in kuzeyin­deki step­lerde ve Hazar Deni­zi’nin kuzeyi ile batısındaki geniş düzlüklerde ortaya çıktığı düşünülen kurganların en eski ör­neklerinin MÖ 4. binyıla ait olduğu bilinmektedir.

    Avrasya ve Orta Asya coğraf­yasının bir ölü gömme geleneği olan kurgan, özellikle Batılı bilim insanlarınca politikaya alet edil­mekten ne yazık ki kurtulamamış­tır. Başta Marija Gimbutas olmak üzere birçok eskiçağ bilimleri uzmanı, özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki kurganları Hint-Av­rupalı (İndo Ari) olarak tanımlaya­rak, nereden türediklerini bir türlü çözemedikleri atalarını göçebe mezarlarında aramaya başlamış­lardır. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve “yüce” Hint-Avrupa kül­türünün çadırdan çıkamayacağını düşünen Colin Renfrew, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’ü Avrupalıların atavatanı olarak önermiş, böylece hem Avrupa kültürünü çadırdan çıkarmış hem de Proto Hint-Avrupa dili konuşan insanların günümüzden 9000 yıl önce varolduklarını kanıtlamaya çalışmıştır.

    Silivri kurganı, Türkiye Trak­yasında kazılmış ilk kurgandır. Geçmiş yıllarda bölgede kurgan olduğu söylenen bazı buluntu topluluklarında çanak-çömlek gruplarından başka bir şey bulu­namamış, mezar yapısı ve iskelet saptanamamıştı. Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, yassı taş­larla oluşturulmuş mezar mimarisi ve bunu çevreleyen kromleki ile Avrasya Tunç Çağı kurganları­nın tipik bir örneğidir. İskelet ile birlikte bulunan tunç mızrakucu, kurgan sahibinin savaşçı kimliğine atıf yapmaktadır.

    Avrasya ve Orta Asya, en er­ken dönemlerden itibaren göçebe ve savaşçı halklar için bir yaşam alanı olmuştur. Bu coğrafyada Tunç Çağı’nda yoğunlaşan kur­ganların Demir Çağı’nda sayısal olarak azalmadan devam etmiş oldukları gözlenmiştir. Herodo­tos’un aktarımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da İskitler’in yaşadıklarını biliyoruz. İskitya adı verilen bu coğrafyadaki kurgan kazılarında savaşçıların yanısıra, kurban edilmiş eşler, hizmetçiler ve atlar, cenazenin ta­şındığı arabalar ile çoğu altından çok değerli takı ve aksesuarlar bulunmuştur. Bu durum, İskitlerin kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olan bir halk olduğunu göstermektedir. Romalı ve Bizanslı yazarlar sonra­ki dönemlerde İskitya coğrafyasında yaşayan tüm halkları İskit olarak adlandırmış, Hazar Denizi havzasında yaşayan Türkler de İskit olarak anılmışlardır.

    Avrasya Tunç Çağı kurganlarından Konisi büyük olasılıkla tarım faaliyetleri ile yok edilmiş Silivri kurganı, Avrasya Tunç Çağı kurganlarının tipik bir örneği (üstte). Mezar içinde bulunmuş olan pişmiş toprak, el yapımı tek kulplu gaga ağızlı testi “İlk Tunç Çağı Troya Tipi Gaga Ağızlı” testilerle benzerlik gösteriyor (solda).

    920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fad­lan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzların cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldı­ğını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce ger­çekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğu­nu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır. Zaten tarihsel kayıtlarda kurgan kültürü ile aktarım yapan iki önemli yazar vardır; İskit soylularının cenaze törenleri ve mezarlarını anlatan Herodotos ile Oğuz kurganlarını tarif eden İbn-i Fadlan. Her ikisi de Türk kökenli olmayan bu iki tarih­sel şahsiyet ne büyük tesadüftür ki aynı coğrafyada yaklaşık 1300 yıl arayla benzer ölü gömme gelenek­lerine şahit olmuşlardır.

    Kurgan mezarlarının etnik açıdan çıkış noktasını belirlemek olanaksızdır. Buna karşın Silivri kurganı da dahil olmak üzere Türkiye topraklarındaki kurganla­rın Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantıları açıktır. Türklerin de Orta Asya coğrafya­sında ortaya çıktığı ve 10. yüzyıla değin kurgan mezarları kullan­dığı bilimsel bir gerçekliktir. Bu bağlamda yalnız Türkiye Türkleri değil, tüm Türk halklarının kurgan kültürünün Önasya ve Orta coğrafyasındaki en güçlü kültürel mirasçıları olduğu hususunun söz konusu arkeolojik ve tarihsel bul­gular ışığında bilimsel platform­larda tartışılmaya başlanması gerektiğine inanıyorum.