Yazar: Zeynep Aksoy

  • Zaman tünelinde epik mafya öyküsü

    Zaman tünelinde epik mafya öyküsü

    Martin Scorsese yönetiminde Robert de Niro, Al Pacino ve Joe Pesci gibi üç dev oyuncuyu buluşturan Netflix filmi “The Irishman”, 3.5 saatlik süresine rağmen ara vermeden seyrediliyor. Film, gençleştirmeler için kullanılan yapay zeka tekniği ve tarihteki gerçek hadiselere getirdiği bakışla önceki mafya senaryolu filmlerden ayrışıyor.

    Adaptasyon: Steven Zaillian
    Yönetmen: Martin Scorsese
    Oyuncular: Frank Sheeran-Robert De Niro, Jimmy Hofa-Al Pacino, Russel Bufolino-Joe Pesci
    Set Tasarımı: Regina Graves

    Geçen senenin son hit’i kuşkusuz Kasım sonunda Netflix’te gösterime giren “The Irishman-İrlandalı” filmi oldu. Film, 2010’da geliştirilmeye başlanmış; dokuz yıllık bir emeğin ürünü. Martin Scorsese’yi favori aktörü Robert de Niro (Taksi Şoförü, Mean Streets, Goodfellas) bir kez daha buluşturan film, inanılmaz ama, ustanın Al Pacino’yla ilk çalışması. De Niro ve Al Pacino ise daha önce üç filmde bir araya geldiler: Godfather II /Baba II (1974), Heat (1995) ve Righteous Kill (2008).

    Scorsese, Frances Coppola 1970’te onları tanıştırdığından beri Al Pacino’yla çalışmak istiyormuş; fakat oyuncunun “Baba” filmlerinden sonra başka bir boyuta çıktığını, adeta ulaşılmaz olduğunu söylüyor. 80’lerde bir projede biraraya geleceklerken de filmin finansmanı sağlanamamış. The Irishman’de Scorsese bu 40 yıllık arzusuna ulaşınca Al Pacino’nun etinden, kemiğinden faydalanmış. Pacino’yu belki de en iyi performanslarından birinde izliyoruz.

    “The Irishman” bir mafya tetikçisi olan Frank Sheeran’ın (Robert de Niro) hayatı üzerine kurulu. “Gangs of New York/New York Çeteleri”nin yazarlarından Steven Zaillian, senaryoyu Charles Brandt’ın I Heard You Paint Houses (Evleri Boyadığını Duydum) isimli kitabından uyarlamış. “Ev boyamak” mafya jargonunda tetikçilik yapmak anlamına geliyor; vurulanın kanının duvarlara sıçramasından türemiş. Frank Sheeran 2003’te ölen gerçek bir karakter ve filmin temel aldığı kitabın bir bölümü, yazarın Sheeran’la yaptığı söyleşilerden oluşuyor.

    Filmin ana eksenini, Al Pacino’nun canlandırdığı Amerikalı sendika lideri Jim Hoffa’nın hayatı, çok yakınlaştığı Frank Sheeran’la ilişkisi, kariyeri ve kaderi oluşturuyor. Hoffa 1975 Temmuz’unda ortadan kayboldu ve cesedi bulunamadı. Film Hoffa’yı, emrinde çalıştığı mafya babası Russell Bufalino’nun (Joe Pesci) direktifiyle Sheeran’ın öldürdüğünü varsayıyor.

    Üçü bir yerde Jess Plemons, Ray Romano, Robert de Niro ve Al Pacino (soldan sağa) filmin yıldızları arasında.

    Film gerçek bir mafya öyküsünü kurmacalaştırdığı iddiasında olduğu ve uzun bir dönemi kapsadığı için, yakın Amerikan tarihine dair çok önemli olaylar da işin içine giriyor. “Domuzlar Körfezi” krizi, “Watergate” skandalı ve hatta J. F. Kennedy suikastında bile bir şekilde mafyanın parmağı olduğuna işaret ediliyor. Hatta filme göre, Domuzlar Körfezi ve Watergate’te başkahramanımız Sheeran’ın parmağı var. Kennedy olayında ise aileden, özellikle de servetini içki kaçakçılığıyla elde etmiş baba Kennedy ve adalet bakanı olan Robert Kennedy nefretinden dolayı Jim Hoffa’nın rolüne işaret ediliyor.

    “İrlandalı”nın bir diğer önemli özelliği çok uzun bir zaman dilimini, yaklaşık 60 yılı kapsaması. Bunu sık flashback ve flashforward’larla yapıyor. Açılış sahnesinde huzurevinde yaşayan, ihtiyar bir Robert de Niro/Frank Sheeran’la karşılaşıyoruz. Bize hikayesini anlatmaya başlıyor ve 20li yaşlarında, et taşıyan bir kamyonun şoförlüğünü yapan sıradan bir İrlandalı işçiyle tanışıyoruz. Frank’in kaderi, arabası bozulduğunda kim olduğunu söylemeden ona yardım eden büyük mafya Russell Bufalino’yla tanışmasıyla değişiyor. Başlarda Bufalino’nun ufak tefek işlerini hallederken, soğukkanlılıkla öldüren bir tetikçiye evrilmesi çok zaman almıyor. Geri dönüş ve ileri gidişleri çerçeveleyen ve zaman akışını takip etmemize yardımcı olan bir yol hikayesi var: 1975’te Bufalino ve Sheeran’ın eşleriyle birlikte alacak toplayarak Pennsylvania’dan Michigan’a gitmeleri.

    Filmin bütün dönemleri, kostümlerden mizansenlere, hatta en küçük detaylara kadar ne kadar ince eleyip sık dokuduğunu görmek muazzam. Ancak “İrlandalı”yı çok önemli kılan bir teknik özellik daha var: İlk defa bu film için geliştirilmiş yapay zekaya, bu iş için özel yapılan bir kameraya ve bir bilgisayar programına dayanan dijital “gençleştirme-yaşlandırma” tekniği. Filmde üç esas oyuncu da 70’li yaşlardalar; 30-40 yıl önceki hallerine yaşlı hallerinden daha çok ekran zamanı ayrılmış ve Scorsese mümkün olduğunca doğal bir gençleştirmede ısrar etmiş.

    Scorsese, Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci ustalar dörtgenini biraraya getiren, üstelik bunu bu efsane oyuncuları gençliklerine döndürerek yapan ve sadece bunun için bile her türlü övgüyü hakeden bir film “İrlandalı”. Bayağı bir Oscar’ı toplayacağı çok net.

    Kuğuların grevi Çekimleri dokuz yıl süren filmin zorluklarından biri de ana karakterlerin yıllara yayılan yolculuğunu takip edebilmek için kullanılan gençleştirme teknolojilerin zorlu ve pahalı olmasıydı. Filmin ilk yarısı boyunca Pacino ve De Niro, bu teknolojiyle gençleştirildi.

    Müzikal

    Kaldırımda doğdu, efsane oldu: Edith Piaf

    Edith Piaf trajedilerle, yoksulluk ve hastalıklarla örülmüş 48 yıllık hayatında zirveyi de gördü, dibi de… Kaldırımlarda doğmuş, ama hayatı müthiş bir cesaret ve tutkuyla kucaklayarak o kaldırımlardan, dünyayı kendisine hayran bırakan “Kaldırım Serçesi” olarak yükselmişti. Müziğinin dinleyende uyandırdığı yoğun duygular, yalnızca kendine has ses renginin büyüleyiciliğinden değil, hayata, müziğe ve aşka olan tutkusundan da geliyordu. Başar Sabuncu’nun 1980’lerin başında yazdığı ve 1982’de ilk defa Gülriz Sururi tarafından canlandırılan “Kaldırım Serçesi”ne bu defa Tülay Günal hayat veriyor.

    Altıdan Sonra Tiyatro tarafın- dan sahnelenen ve 1950’lerin Fransa’sından kesitler de sunan oyunun yönetmeni Yiğit Sertdemir. Tülay Günal’a sahnede Yeşim Sarı, Burcu Halaçoğlu, Can Deniz Erzaim, Ozan Erdönmez, Aytek Şayan, Levend Yılmaz eşlik ediyor.

    Tülay Günal

  • Elinde batonla erkek işine karışmak

    Elinde batonla erkek işine karışmak

    Çöpe atılmış bir piyanoyla kendi kendine çalmayı öğrenecek kadar azimli, koca bir orkestradan çıkan tek yanlış notayı duyacak kadar yetenekli ve hayaline ulaşmak için işten kovulmayı göze alacak kadar cesur… Hollandalı Brico’nun dünyanın ilk kadın orkestra şefi olmaya uzanan yolculuğunu anlatan “The Conductor” (Bir Kadın Zaferi) vizyonda.

    Amerika, 1926… Hollanda göçmeni işçi bir ailenin 24 yaşındaki evlatlık kızı Antonia Brico, bir konser salonunda yer göstericiliği yapmakta ve bir gün orkestra şefi olma hayalleri kurmakta. Babasının çöpte bulduğu piyanoyu çalmayı kendi kendine öğrenecek kadar azimli; bir sokak orkestrasının konserinde trombonlardan çıkan tek bir yanlış notayı duyacak kadar yetenekli; kendisini geliştirmek için konser sırasında elinde notalarla çalıştığı salonun ortasına bir sandalye çekip oturacak ve bu yüzden işten kovulacak kadar da gözükara… Fakat Brico’yu hayaline ulaşmaktan alıkoyan çok önemli bir engeli var: O bir kadın ve 1920’lerde kadın bir orkestra şefi görülmüş şey değil!

    Hollandalı yönetmen Maria Peters’in, dünyanın ilk kadın orkestra şefi Antonia Brico’nun gerçek yaşam öyküsüne dayanarak çektiği “The Conductor” (Bir Kadın Zaferi) 15 Kasım’da vizyona girdi. Film, kadın olmanın sadece evlenip çocuk yapmak ve evi çekip çevirmek anlamına geldiği bir zamanda, daha fazlasını istemenin bedelini konu ediyor. Antonia yer göstericilik işinden kovulduktan sonra bir kabarede piyanist olarak iş buluyor ve gerçek hayatta da transseksüel bir oyuncu olan Scott Turner Schofield’in canlandırdığı kabare orkestrasının basçısı Robin tek gerçek destekçisi oluyor. Ailesi evden kovduğunda ona evini açan, ona inanan tek dostu Robin. 

    Onu evlat edinen ailesinin koyduğu isimle Willy, gerçek adıyla Antonia, amacına ulaşmak için her yolu deniyor. Önce onu konservatuvara hazırlayacak bir piyano hocası buluyor kendisine. Okulu kazanıyor, fakat hocası ona asılmaya kalkıştığında ellerinin üzerine piyano kapağını kapattığı için atılıyor. Bunun üzerine anavatanı Hollanda’ya gidip meşhur şef Willem Mengelberg’den yardım istiyor fakat yine bir engelle karşılaşıyor. Bu kez soluğu Berlin’de alıyor Antonia ve müzisyen/besteci Karl Muck’u kendisini çalıştırması için ikna edip Berlin Devlet Müzik Akademisi’nin orkestra şefliği bölümüne girmeyi, sonrasında da Berlin Filarmoni’yi yöneten ilk kadın şef olmayı başarıyor. Avrupa’da elde ettiği başarılar Amerika’ya döndüğünde pek de önemsenmiyor ve mesleğine devam edebilmek için tekrar tekrar kendini kanıtlaması gerekiyor. Ta ki zamanın “First Lady”si Eleanor Roosevelt’in dikkatini çekene dek. 1934’te sadece kadın müzisyenlerden kendi orkestrasını kuruyor. 1938’de New York Filarmoni’yi yöneten ilk kadın şef oluyor. 

    “Bir Kadın Zaferi”nin film olarak birçok eksiği ve fazlası var: Antonia ve Frank arasındaki bir türlü “tamamına eremeyen” aşk hikayesi ve Antonia’nın gerçek annesini araması gibi yan hikayelerin fazla uzaması, filmin çekildiği lokasyonların çok fazla “set” gibi durması gibi… Filmin Amerika kısmının nerelerde geçtiğini anlamak imkansız; örneğin üzerinde Manhattan yazan bir tabela görene kadar New York kısmının New York’ta geçtiği setten anlaşılmıyor. Antonia’yı canlandıran Christanne de Bruijn’in özellikle orkestra yönettiği sahnelerde aşırıya kaçan ve inandırıcılıktan uzaklaşan performansı, âşığı Frank’i canlandıran Benjamin Wainwright’ın baston yutmuş tutukluğu da cabası… 

    Doğuştan müzisyen Dünyanın ilk kadın orkestra şefi Antonia Brico, “Ya doğuştan müzisyensinizdir ya da değilsinizdir. Bunun cinsiyetle hiçbir ilgisi yok” diyordu. Ancak böyle bir ayrımın olmadığına dünyayı ikna etmesi için büyük bir mücadele vermesi gerekti.

    Fakat filmin lokomotifi, gerçek hikayenin kalbi olan, bir kadının tutku duyduğu bir meslek için yılmadan, önüne çıkan bütün engelleri aşması teması özellikle de gerçek bir hikaye olduğu için oldukça ilham verici. Film bu özelliğiyle eksiklerini görmezden gelip sonuna dek merakla kendini izletmeyi başarırken birçok şey de öğretiyor. Örneğin o dönem orkestralarda bırakın kadın şefi, kadın müzisyen bile olmadığını… 

    20. yüzyılın en iyi 50 şefi listesinde bir kadın bile yok. En iyi 150 şef listesinde ise sadece beş kadın var. 2019 itibarıyla Marin Alsop, Simone Young, Barbara Hannigan gibi isim yapmış kadınların sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Bu durumun sebebini ise, filmden bir sahneyle açıklayabiliriz belki. Antonia’nın hocası Muck, bir orkestra yönetimi dersinde kadının fazla yumuşak davrandığını ve erkek orkestra bireylerinin onu pek sallamadığını görüp şöyle diyor: “Daha sert ve otoriter olmalısın, çünkü erkekler bir kadın tarafından yönetilmeyi hiç istemezler”. 

    Kadınlar tarafından yönetilmek erkeklerin neden bu kadar zoruna gidiyor bilemiyoruz; fakat nedeni ne olursa olsun erkeklerin tavrı, film yönetmeni, orkestra şefi, CEO gibi yönetici pozisyonlarında neden bu kadar az kadın olduğunu açıklıyor. Neyse ki cinsiyet rolleri başta olmak üzere birçok gereksiz önyargının hızla evrildiği bir çağda yaşıyoruz. Gün gelir bu da değişir…

    Hafıza-i Beşer Sergisi

    Osmanlı elyazmalarında unutulmayacak hikayeler

    “Hafıza-i beşer nisyanla malûldür” (İnsan hafızası unutkanlıkla sakatlanmıştır- Muallim Naci) ama, insan bu problemini yazıyla telafi etmiş. 19. yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş etkisini kaybeden, 20. yüzyılda geniş kitleler için bir bilgi, hikâye ya da maneviyat kaynağı olmaktan çıkıp koleksiyonerlerin ilgi alanına giren Osmanlı elyazması kültürü, bir “zaman makinesi” işlevi görüyor. 18 Ekim’de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde kapılarını açan, “Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” sergisi, Osmanlı Sadrazamı Küçük Said Paşa’dan gazeteci Şevket Rado’ya kalan, daha sonra ise enstitü bünyesine geçen elyazması koleksiyonundan bir seçkiyle, ziyaretçilerini çok renkli, çok dilli, çokkültürlü bu dünyaya davet ediyor.

    Elyazması kültürü

    Tasarımını Cem Kozar’ın yaptığı sergide, metinler haricinde tablolara ve yazmalarda kullanılan araç-gereçlere de yer veriliyor.

    Yüzlerce eser arasından seçilen 80’e yakın elyazması içinde, nadir rastlanan nüshalar da var. Atâyi’nin bizzat kaleme aldığı Hadâiku’l-Hakayık eseri, elden ele dolaşan Zübeyde Hanım’ın divanı, Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin kendisinin düzelttiği elyazması ve fizikî özelliklerden insan karakterini anlatan Kıyafetnâme nüshası dikkati çeken eserlerden. Ayrıca “yazan yanlış yazmış” diye esere müdahale eden Kilisli Rıfat’ı; yazmayı koruması için eklenmiş “Ya Kebikeç” duasını ve bunu umursamadan karnını doyurmuş kağıt kurdunu; Arapça başlayıp Hintçe devam eden beyitleri ve Bâki’nin divanına bir okur tarafından eklenen basurun devası bitkiyi bu sergi sayesinde tanıyabilirsiniz. 

    Mehmet Kentel’in küratörlüğündeki sergi, Beyoğlu Tepebaşı’ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi’nde ücretsiz olarak ziyaret edilebilir. 

    HAFIZA-İ BEŞER: OSMANLI YAZMALARINDAN HİKÂYELER
    İSTANBUL ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
    18 EKİM 2019 – 25 TEMMUZ 2020

  • Kötü ama haklı, katil çünkü yaralı: Joker

    Kötü ama haklı, katil çünkü yaralı: Joker

    Ekim sonu itibarıyla 800 milyon dolar gişe hasılatı elde eden ve Batman yerine düşmanı Joker karakterini başrole taşıyan film büyük beğeni/tepki yarattı. İlk defa Joker’in geçmişine uzanan ve bugünün değerlerini tartışmaya açan süper bir prodüksiyon. Başrolde ise Oscar’a yürüyen bir Joaquin Phoenix var.

    Yönetmen: Todd Phillips
    Senaryo: Todd Phillips, Scott Silver
    Arthur Fleck (Joker): Joaquin Phoenix
    Murray Franklin: Robert De Niro
    Sophie Dumond: Zazie Beetz
    Penny Fleck: Frances Conroy
    Thomas Wayne: Brett Cullen
    Müzik: Hildur Gudnadöttir
    Sinematografi: Lawrence Sher
    Montaj: Jeff Groth
    Prodüksiyon Tasarımı: Mark Friedberg

    Gotham şehri, 1981. Temizlik işçileri grevde, sokaklar çöp içinde, haberler dehşet saçan süper sıçanlardan bahsediyor; karanlık, dökülen, depresif şehre kaos hakim. Bu kaosun içinde varlığını sürdürmeye çalışan bir insanla, Arthur Fleck’le aynanın karşısında, gözünde bir damla yaşla gülümsemeye çalışarak palyaço makyajını yaparken tanışıyoruz.

    Geçimini sağlamak için mağaza reklamı olarak ya da çocuk hastanelerinde palyaçoluk yapan biri. Aklı tam yerinde olmayan yaşlı annesiyle sefil bir apartman dairesinde yaşıyor. En büyük hayali ünlü bir stand-up komedyeni olmak olmak. Akıl hastanesinde yatmış, yedi ayrı ilaç kullanan, istemsizce gülme gibi bir tür “tourrette sendromu”ndan muzdarip bir zavallı, bir hiçkimse, yalnız bir ucube…

    Metropollerin sıradan kaybedenlerinden biri gibi görünen Arthur, başına gelen bir dizi talihsizlik sonucu adım adım daha da kötüleşiyor. Bir grup sokak çocuğu onu dövüp elindeki reklamını yaptığı dükkanın levhasını çalıyor; terapiye gittiği sosyal hizmetler bölümü bütçe kesintilerinden dolayı kapanıyor ve ilaçlarını alamamaya başlıyor; bir palyaço arkadaşının kendini koruması için verdiği silah çocuk hastanesinde yanlışlıkla patlayınca işinden oluyor. Zaten çok parlak olmayan hayatı başına yıkıldıkça zıvanadan çıkmaya başlıyor, azılı bir katile dönüşüyor ve işlediği suçlarla istemeden “occupy” tarzı bir sosyal hareket başlatıyor.

    Todd Phillips’in yönettiği, başrolünde Joaquin Phoenix’in oynadığı “Joker” daha Ekim ayında vizyona girmeden ortalığı karıştırmıştı. Önce Venedik Film Festivali’nde “Altın Ayı”yı alması eleştirildi. Bir Hollywood filmi, hem de çizgi roman dünyasından bir karakteri işleyen bir Hollywood filmi nasıl bu prestijli ödüle layık görülebilirdi? Sonra, eleştirmenler ve sosyal medya ikiye ayrıldı: Filme bayılanlar ve filmden nefret edenler; Joker’i anlayan ve ona sempati duyanlarla bu duruşu yanlış ve tehlikeli bulanlar. En son, vizyona girmeden önce ABD’de FBI, ordu ve polis kuvvetleri gösterimlerde çıkabilecek muhtemel olaylara karşı teyakkuz halindeydi. Ne de olsa 2012’de son Batman filmi “The Dark Knight Rises/Kara Şövalye Yükseliyor”un Denver Colorado Aurora sinemasındaki bir gösteriminde bir “yalnız kurt” salona ateş açarak 12 kişiyi öldürmüş ve 70 kişiyi yaralamıştı.

    Joacquin Phoenix’in müthiş bir performans sergilediği bu Joker, Batman çizgi romanlarının kötü karakterlerinden biri malum. Ancak bu filmin yönetmeniyle yapımcıları, Batman’in ezeli düşmanı Joker’in doğuş-ortaya çıkış hikayesi ve çizgi romanlar ve diğer filmlerden tamamen bağımsız olduklarının ısrarla belirtiyorlar.

    Batman çizgi romanlarında da, filmlerde de Joker karakterinin geçmişine dair neredeyse hiçbir bilgi yoktur. Sadece Tim Burton’un 1989 yapımı Batman’inde onun bu aklını tamamen yitirmiş durumuna yarım yamalak bir açıklama getirilir. Burada Jack Nicholson’un canlandırdığı “Jack Napier”, mafya babası Grissom’un sağ kolu, suç dünyasının “normal” bir üyesidir. Ta ki bir çatışmada Batman tarafından köşe sıkıştırılıp yeşil bir kimyasal atıkla dolu bir tankın içine düşene dek. Kimyasal yüzünü beyazlaştırır, saçlarını yeşil yapar ve ifadesine o hiç eksilmeyen korkunç sırıtışı yerleştirir. Jack, Joker’e dönüşür; patronu  Grissom’u öldürüp yerine geçer. Artık sınır tanımayan bir psikopattır.

    Batman’in bir süper-kahramana nasıl ve neden dönüştüğünün hikayesini ise çok iyi biliriz, neredeyse her filmde, en azından bir flashback’le tekrar hatırlatılır. Batman Gotham şehrinin en zengin ailelerinden Wayne’lerin oğludur. Küçük bir çocukken anne ve babasıyla şehirde bir gösteri çıkışında saldırıya uğrarlar, anne ve baba ölür, Bruce öksüz kalır ve uşak Alfred tarafından büyütülür. Çocukluğunda yaşadığı bu derin travma onu şehrin kötüleri ve kötülükleriyle savaşmaya iten bir süper-kahramana dönüştürür. Batman, başına gelen çok kötü bir olay sonucu “iyi” olmuştur. Baş düşmanı Joker’in neden bu kadar kötü olduğuna dair ilk düzgün açıklama ise işte bu filmin ayırdedici tarafı. 

    Bilindiği gibi bu süper-kahraman serisi çok eski… Çizer Bob Kane ve yazar Bill Finger’ın yarattığı Batman karakterine ilk kez 1939 Mayısı’nda, Detective Comics’in 27. sayısında rastlıyoruz. Çok tutulunca 1940’ta kendi çizgiromanının ilk sayısı yayımlanıyor ve Joker, Catwoman (kedi kadın), Bulmacacı, Penguen gibi “düşmanlar” ortaya çıkıyor.

    1940’lı yıllardan beri popüler olan çizgiromanın sinemaya tezahürü çabuk gerçekleşti: 1943’te yılında Columbia Film Stüdyosu Lambert Hillyer’in yönettiği 15 bölümlük siyah-beyaz bir seriyi piyasaya sürdü. 2. Dünya Savaşı’na denk gelen bu yıllarda Batman’in savaştığı kişi tabii Japon İmparatorluğu’nun gizli ajanı olan Doktor Daka’ydı. Bu düşük bütçeli yapımda bile “Kara Şövalye” sembolleri maskesi, siyah Cadillac’ı ve peleriniyle tam olarak oluşturulmuştu. Bu seri tutunca 1949’da Batman ve Robin geldi (Robin genç okuyucuyu/izleyiciyi çekmek için Batman’in yanına verilmiş bir tür yardımcı karakter. Sonradan Nightwing isimli başka bir süper kahraman oldu). Batman’in altın çağı denebilecek dönemden alınmış hikayelerden esinlenen bu seride yarasa mağarası ve yarasa arabası ön plana çıkarılıyordu. 

    Ancak Batman’i bir pop-kültür ikonuna dönüştüren yapım, 1966’da yayınlanmaya başlayan renkli televizyon dizisi “Batman”.  Bu dizide Joker’i Cesar Romero canlandırıyordu. Televizyonda yayınlandığı için çok hızlı popülerleşen dizide Batman, Joker, Kedikadın, Penguen gibi kötüleri engellerken sürekli tehlikede olan Gotham şehrini koruyor ve bir yandan da tüm aileler için ahlaki dersler veriyordu.

    En komik Jokerler Batman’in 1960’larda yayınlanan dizi versiyonunda Joker’i canlandıran Cesar Romero (üstte) ve 1989’da Tim Burton’ın Joker’ini oynayan Jack Nicholson (altta), daha sonraki versiyonların karanlık taraflarından uzak çok daha eğlenceli, komik ve abartılı karakterlerdi.

    Sonra beyazperdeye geri dönüş: Frank Miller’ın 1987 yapımı “Batman: Year One”ı ve Alan Moore’un 1988 yapımı “Batman: The Killing Joke”u.

    Kahramanımızın ve dünyasının popüler kültür hafızasında asıl yer etmesi ise Tim Burton’ın yönettiği 1989 yapımı “Batman” filmi. Gotham şehrine karanlık bir kimlik kazandıran bu filmde Batman’i Michael Keaton, Joker’i Jack Nicholson, Batman’in sevgilisi gazeteci Vicky Vale’i ise Kim Basinger canlandırıyordu. Bunun devamı niteliğindeki 1992 yapımı “Batman Returns”de ise yönetmen koltuğunda yine Tim Burton var. Batman hâlâ Michael Keaton, penguen Danny De Vito ve kedi kadın Michelle Pfeiffer. Sonra 1995 yapımı “Batman Forever” ve 1997 yapımı “Batman ve Robin” geliyor. İlkinde Batman Val Kilmer, bulmacacı Jim Carrey; ikincisinde ise Batman George Clooney ve kastta Arnold Schwarzenegger ve Uma Thurman var. Bu iki filmden ilki daha hafif ve çocuklara da uygun; ikincisi ise Batman sinema tarihinin en başarısız yapımı olarak görülüyor.

    Hayranları Batman’i karanlık ve derin tercih ediyor. Bu tercih de bizi 2000’lerin Batman’i Christian Bale’in canlandırdığı Christopher Nolan üçlemesine getiriyor: “Batman Begins/Batman Başlıyor (2005)”, “The Dark Knight/Karanlık Şövalye (2008)” ve “The Dark Knight Rises/Karanlık Şövalye Yükseliyor (2012)”. “Batman Begins”in son sahnesinde Joker’in bir sonraki filmde ortaya çıkacağının işareti veriliyor: Bir suçlunun bıraktığı iskambil destesinin jokeri olan kartvizit. Karanlık Şövalye ve Joker karakterinin zirve yaptığı film: Burada Heith Ledger’ın canlandırdığı Joker’in ekran süresi oldukça uzun; karakterine dair daha çok ipucu alıyoruz; hatta Joker en çok burada şimdiki Joker’e benziyor. Heith Ledger’ın filmin montajı sırasında ölmesi ve öldükten sonra En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını alması bu Joker’i efsane statüsüne yükseltiyor.

    Karanlık tarafa doğru 2008’de çekilen “Karanlık Şövalye”, Heath Ledger’ın (üstte) efsanevi Joker performansıyla Batman’den rol çalarak, geçtiğimiz ay vizyona giren “Joker” filminin (altta) ipuçlarını veriyordu.

    Batman dünyasının beyazperdede bu bitmeyen destanının en önemli Joker karakterleri Tim Burton’ın “Batman”indeki Jack Nicholson ve Christopher Nolan’ın “Kara Şövalyesi”ndeki Heith Ledger. Peki ama kim bu Joker? Neden sonsuz kötü, nasıl bu hale geliyor? Doğuştan mı böyle, toplum ve hayat koşulları mı onu bu hale getirmiş? İşte bu son filmde yönetmen Todd Phillips, Batman’in tam karşısında yer alan bu önemli karakteri öne çıkarıyor ve bu soruların cevabını arıyor.

    Todd Phillips’in ve Joaquin Phoenix’in Joker’i bir kaybeden, bir akıl hastası, annesiyle sağlıksız bir ilişkisi olan, hayat tarafından itilip kakılmaktan yıpranmış yalnız bir anti-kahraman. Fakat film onu sadece “toplumun bu hale getirdiğini” önermiyor. Hikayeye göre daha önce Bruce Wayne’in (Batman) babasının yanında çalışmış olan annesi Penny (Frances Coroy), Arthur’un babasının da Thomas Wayne olduğunu iddia ediyor ve adama onları bu sefil durumlarından kurtarması için sürekli mektuplar yazıyor. Kadının akıl hastanesi geçmişinin bulunmasına ve Arthur’un kayıtlarda evlatlık görünmesine rağmen bunun ucu açık bırakılıyor: Batman’le Joker’in üvey kardeş olabileceklerine dair tüyler ürpertici bir detay!

    Nihayet başrolde Her Batman filminde gelişen ve derinleşen Joker, nihayet Joaquin Phoenix’in kusursuz oyunculuğuyla başrole taşındı.

    Ayrıca Arthur’un çocukken istismara uğradığını da öğreniyoruz. Yani akıl hastası bir anne, çocukluk travması ve sürekli ezilerek yaşanan bir yetişkinlik. Bütün bunlara bir de geleceğin de iyi olmayacağının işareti hayalkırıklıkları ekleniyor: Hoşlanılan yan komşuyla (Sophie /Zazie Beetz) hiç yaşanmayan bir ilişkinin halüsinasyonları, açık mikrofon gecesi sahneye çıkılan bir komedi kulübünde rezil olmak… Bu komedi kulübündeki performansın kasedinin bir şekilde Arthur’un annesiyle sürekli izlediği ve hayranı olduğu, bir gün konuk olarak çıkmayı umduğu talk-show’u sunan Murray Franklin’in  (Robert De Niro) eline geçmesi ve alay malzemesi yapılması… Bütün bu felaketler Arthur’la empati kurmamıza yardımcı oluyor ama, film “bunlar kimin başına gelse psikopat bir caniye dönüşürdü” önermesini yapmıyor. En başından beri her şey, Arthur’da doğuştan gelen bir arızanın olduğu ve bunun yaşadıklarıyla tetiklenip dehşete dönüştüğüne işaret ediyor.

    Filmin dans sahnelerinin çoğu, orijinal senaryoda olmamasına rağmen, Phoenix’in karaktere yaptığı bir ekleme…

    Filmin Joacquin Phoenix’in olağanüstü performansı dışındaki en çekici yönleri sinematografisi (Lawrence Sher) ve prodüksiyon tasarımı (Mark Friedberg). Gotham Şehri’nin New York’u sembolize ettiği bilinen bir gerçek; fakat “Joker”de son yılların en iyi beyazperde New York betimlemesini izliyoruz: Şehrin ekonomik çöküşte olduğu, hatta iflas ettiği, suçun kol gezdiği 70’lerin sonu, 80’lerin başı. Phillips ve Friedberg 80’ler New York’unda büyümüşler ve şehirlerinin o dönemini mümkün olduğunca gerçekçi betimlemeye çalışmışlar. Bir röportajda diğer her şey kadar şehrin de Arthur’un üzerine geldiğini ve Joker’e dönüşmesinde katkısının olduğunu söylüyorlar (Hikayenin tam olarak 1981’de geçtiğini bir sinema afiş ekranındaki “Zorro the Gay Blade” ve “Blow Out” filmlerinin reklamlarından anlıyoruz).

    Kimi New Jersey, Newark ve Bronx’ta çekilmiş sahnelere kahverengi, gri, mavi puslu tonlar hakim; binalar dökülüyor, sokaklar pis ve bakımsız, metrolar graffitiyle dolu, çöpten geçilmiyor… Bütün Batman külliyatında Gotham şehrinin başı derttedir ama, şehrin sefaletinin yakın geçmişteki en gerçekçi görselleştirilmesi kesinlikle bu filmde. Arthur zıvanadan çıktıkça kostümlerinin daha da renklenmesi bir başka etkili görsel trük. Yönetmen Todd Phillips çok New York’a has ve ait olan iki Martin Scorsese filminden, “Taxi Driver/Taksi Şoförü” ve “King of Comedy/Komedi Kralı” filmlerinden birebir etkilendiğini çok net belirtiyor. Ayrıca 1973-1981 arası çekilmiş “Raging Bull/Kızgın Boğa”, “Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü”, “Prince of the City/Şehrin Prensi”, “Mean Streets/Arka Sokaklar”, Network gibi filmleri de ilham kaynakları olarak sayıyor ve “aslında film 70’ler sonu 80’ler başı New York’unda geçiyor hissini yaratmak istedik” diyor. 

    Joker’in başvurduğu bir küçük oyun: “King of Comedy”de talk-show’cu Jerry Lewis’e takık konuğu Robert de Niro canlandırırdı. Joker’de ise Robert de Niro talk-show’cu yerini alırken Joaquin Phoenix de Niro’nun gençken oynadığı bu karaktere benzer bir rol üstleniyor. 

    İlham kaynağı De Niro Robert De Niro, Joker’de karşımıza talk-show sunucusu Murray Franklin olarak çıkıyor. De Niro’nun oynadığı “Taxi Driver”, “The King of Comedy” gibi filmler, Joker’in senaryosunun ilham kaynakları arasında.

    Her ne kadar çizgiroman dünyasından çıksa da, Joker karakteri bu film sayesinde boyut kazanmış, ete kemiğe bürünmüş; saygı duruşunda bulunduğu filmlerdeki sadece iyi ya da sadece kötü olmayan, karmaşık,yani insan olan karakterlere, anti-kahramanlara yaklaşmış. Ve ne kadar hoşumuza gitmese de, acımasız neo-kapitalizmin bireyi yalnızlaştırıp güçsüzleştirdiği, yeni bir şehirli köle sınıfının yaratıldığı günümüz dünyasında yaşayan bizlere yakınlaşmış.

    Filmde tuzukuru belediye başkanı adayı ve Batman’in babası Thomas Wayne, Arthur gibileri “palyaçolar” diye aşağılayınca, insanlar palyaço maskeleriyle sokaklara dökülüyor. Pankartlardan birinde “hepimiz palyaçoyuz” yazıyor.  “Joker”, çizgiroman dünyasından doğma en politik filmlerden biri bu anlamda. Belki de yarattığı rahatsızlığın ve tartışmaların en önemli sebebi bu. Fiktif bir dünyanın sadece kötü ve bu yüzden tek boyutlu bir karakterini gerçek dünyaya yerleştiriyor; Arthur’un makyaj aynasını hepimizin suratına tutuyor.

    Beyazperdede Önemli Jokerler

    BATMAN-1966
    YÖNETMEN: LESLIE H. MARTINSON
    JOKER: CESAR ROMERO
    BATMAN: ADAM WEST

    BATMAN-1989
    YÖNETMEN: TIM BURTON
    JOKER: JACK NICHOLSON
    BATMAN: MICHAEL KEATON

    THE DARK KNIGHT-KARA ŞÖVALYE-2008
    YÖNETMEN: C. NOLAN
    JOKER: HEATH LEDGER
    BATMAN: CHRISTIAN BALE

  • Ser-seri katiller ‘akıl avcısı’ polisler

    Ser-seri katiller ‘akıl avcısı’ polisler

    1970’ler ABD’sinde seri katilleri yakalamak için kurulan FBI birimi ve gerçek hikayelerden uyarlanmış müthiş bir TV dizisi. Büyük ustaların, büyük oyuncuların performansıyla, suçlu psikolojisinin tarihine etkileyici bir bakış.

    Yazar: Joe Penhall
    Yapımcılar: David Fincher, Charlize Theron
    Yönetmenler: David Fincher, Carl Franklin, Andrew Douglas, Asif Kapadia, Tobias Lindholm, Andrew Dominik
    Başroller: Jonathan Groff, Holt McCallany, Anna Torv

    Amerika Birleşik Devletleri. 1970’ler. Tam bir hayalkırıklığıyla sonuçlanan Vietnam savaşının toplumsal travması, 60’larda başlayan hippi akımı, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim konularında özgürlükçü taleplerle sokağa dökülen insanların dile getirdiği insan hakları hareketleri ve tabii disko. Amerikan toplumunun geleneksel değerlerle yeni neslin özgürlükçü talepleri arasında bocaladığı bir dönem. Aynı zamanda adı henüz konulmamış yeni bir suçlu türünün, David Berkowitz, Ed Kemper gibi net bir motivasyonları olmaksızın birden fazla cinayet işleyen katillerin saçtıkları dehşetle iyice görünür olduğu bir dönem.

    Netflix’in 2017’de ilk sezonu yayımlandığından beri (2. sezon bu yıl yayımlandı) çok ilgi çeken dizisi “Mindhunter”, FBI’da bu katilleri inceleyen bir psikoloji ve kriminal profil çıkarma bölümünün kurulmasının ilk dönemlerini mercek altına alan bir dizi. Dizi, büyük ustaların elinden çıkma. Yazarı İngiliz Joe Penhall, aslında tanınmış bir oyun yazarı. “Mindhunter”ı 1995’te basılan John E. Douglas ve Mark Olshaker imzalı gerçek suç türündeki kitap Mindhunter: Inside FBI’s Elite Serial Crime Unit’ten uyarlamış. Dizinin yapımcısı ise, “Seven”, “Zodiac” “Gone Girl” gibi çok başarılı gerilim filmlerinin yönetmeni David Fincher (Charlize Theron da dizinin yapımcılarından). Kasvetli, bulanık, az ışıklı, monokrom görsel tarzıyla tanıdığımız Fincher, “Mindhunter”ın toplam yedi bölümünü yönetmiş ama ona özgü bu görsel tarz dizinin tümüne hakim.

    “Mindhunter”ın ana karakterleri birbirine zıt iki dedektif partner: Genç, yakışıklı, hırslı Holden Ford (Jonathan Groff ) ile orta yaşlı, ağırbaşlı Bill Tench (Holt McCallany). Bu ikili “yol okulu” diye adlandırdıkları bir proje başlatıp ABD’yi baştan başa dolaşıyor ve ülkenin çeşitli eyaletlerindeki irili ufaklı polis departmanlarına davranış bilimi teknikleri öğretmeye başlıyor. Holden’ın suçluların motivasyonları ve psikolojileriyle ilgili merakı, ikilinin kuşkucu bölüm şefini çok büyük suçlardan hapis yatan hükümlülerle konuşarak, bir suçlu profili çıkarıp data oluşturan gizli bir bölüm kurmaya ikna etmesine evriliyor. Amaç, bu suçluların beyinlerinin nasıl çalıştığını öğrenerek bu bilgileri gelecekte işlenecek cinayetlerin önlenmesinde ve katillerin daha çabuk yakalanmasında kullanmak.

    Seri katillerin iç dünyası FBI ajanı Holden Ford ve Bill Tench, yaptıkları yüzyüze mülakatlarda, seri katillerin zihninde neler olup bittiğini sorguluyor.

    Ekibe suç üzerine uzmanlaşmış psikoloji profesörü, çekici ve zeki Wendy Carr da (Anna Torv’un müthiş performansıyla) katılıyor ve dizi asıl bundan sonra ivme kazanıyor. İlk görüşülen suçlu (bütün görüşülenler arasında en etkileyici olanı), annesi dahil 10 kadını öldürüp annesinin kestiği kafasına tecavüz eden iri yarı, ürkütücü, aynı zamanda da zeki ve manipülatif Ed Kemper (Cameron Britton’un olağandışı denilebilecek oyunculuğuyla…). Ülkenin çeşitli hapishanelerinde görüşülen birden çok cinayet işlemiş katilleri canlandıran bütün oyuncuların gerçek katillerle müthiş bir benzerliği olması çok etkileyici.

    Lineer bir zamanda birbirini takip eden suçlularla görüşmeler, yol bölümleri, ekibin toplantıları, kendi içlerinde ve FBI’la, bürokrasi ve gerikafalılıkla çatışmalar ve ana karakterlerin özel hayatlarına tanık olduğumuz bir sekanslar dizisi “Mindhunter”.

    Wendy Carr rolündeki Anna Torv ve Bill Tench rolündeki Holt McCallany performanslarıyla öne çıkıyor.

    Bir suç dizisi olarak en önemli özelliği, çok korkunç cinayetlerle uğraşmasına rağmen hiçbir şekilde şiddet pornografisine kaymaması. İşlenen cinayetlere sadece orta ya da uzaktan çekilmiş ve çok az ekran zamanı ayrılmış olay yeri fotoğraflarından tanık oluyoruz. Diziyi “Law and Order” veya “CSI” gibi tipik polis-dedektif dizilerinden ayıran ise her bölümde başlayıp biten bir formüle dayanmaması, karakter ve olay gelişimleriyle daha ziyade uzun bir film hissi vermesi.

    “Mindhunter” cinayetler ve katillerden çok bir adli metodolojinin, daha sonra “Profiler” gibi dizilerde detayıyla göreceğimiz ve neredeyse her suç dizisinde karşılaştığımız suçlu profili oluşturma programının doğuşu ve gelişimine dair bir dizi. Bu anlamda görsel-anlatısal olarak bir belgesel tadı vermesi ve bazen bürokrasi ve prosedürlere çok takılarak tekrara düşüp sıkıcılaşması normal. “Seri katil” terimini de bu ekibin ortaya çıkardığını vurgulayalım. En azından Karındeşen Jack’ten beri varolan bu suçlu tipinin ancak 1970’lerin sonunda tanımlanıp isimlendirilmesini, suç biliminin ne kadar geriden geldiğini ve bu birim kurulana kadar insan psikolojisinin ne denli gözardı edildiğini şaşkınlıkla izliyoruz.

    Dizinin üzerinde düşündürdüğü bir başka önemli nokta, “seri katil” olarak nitelendirilen ve “sosyopat” kişilik bozukluğu olduğu düşünülen bu katillerin, organize ya da düzensiz olsunlar, öldürmek için net bir motivasyonlarının olmaması. Hepsinin annesiyle kötü bir ilişkisi ve mutsuz bir çocukluk geçmişi var ama dizi “katil mi doğulur sonradan mı olunur?” sorusuna bir cevap vermiyor.

    Dâhi sosyopat 145 olarak ölçülen IQ puanı sayesinde kendisini gizleyebilen Edmund Kemper, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Bugün 70 yaşındaki Kemper’i, Cameron Britton’ın muhteşem oyunculuğuyla izliyoruz.

    “Mindhunter”ın katillerle görüşmeler dışındaki en çekici kısımları, ana karakterlerin özel hayatlarına odaklandığı kısımlar. Bütün bu yan hikayeler hem karakter gelişimini destekliyor hem de düz, mesafeli, soğuk, prosedür ve bürokrasiye odaklandığı için bazen tekdüzeleşen diziye renk ve manevra alanı sağlıyor. Seri katiller neden hep Amerika’dan çıkıyor? Yoksa filmler ve popüler kültür sayesinde bizim algımız mı bu yönde? Bununla ilgili yapılan bir araştırmaya göre dünyada en çok seri katile ABD’de rastlandığı doğru. Araştırmayı yapan Radford Üniversitesi’nde adli psikoloji profesörü Dr. Mike Aamodt bunun sebebinin ABD’de polis yöntemlerinin daha gelişmiş olmasına ve kayıtların açık olmasına bağlıyor. Yani ABD’de daha çok seri katil yok, sadece daha kolay ve çabuk yakalanıyorlar. Tabii bunda “Mindhunter”ın kuruluş ve gelişimini anlattığı FBI suçlu profil biriminin önemli etkisi var.

    Peki seri katillerde günümüzde bir azalma mı var? 60’larla 80’ler arası neden çok fazlaydılar? Aamodt’un bununla ilgili teorisi de o yıllarda yeni yapılan otoyolların artması ve çok daha fazla otostop çeken insanın olması; ayrıca çocukların ve gençlerin daha çok dışarıda olması, okula, dükkana yürüyerek gitmesi.

    Günümüzde daha korunaklı bir dünyada yaşıyoruz ve çığır açan DNA teknolojisi sayesinde cinayetleri çözmek ve birbirlerine bağlamak çok daha kolay. Tabii yine de tam olarak bilemeyiz; zira dizinin üstü örtülü bir şekilde önerdiği gibi, yakalanmak istemeyen bir seri katili kimse yakalayamaz.

  • 9.6 (IMDB) şiddetinde bir dizi: Çernobil

    9.6 (IMDB) şiddetinde bir dizi: Çernobil

    HBO’nun yeni dizisi “Çernobil”, 33 yıl önceki felaketi gayet başarılı bir şekilde dramatize ediyor. Dört yıllık bir araştırma-geliştirme sonucu ortaya çıkan projenin çekimleri, Çernobil Santrali’ne neredeyse birebir benzeyen Litvanya-Vilnius’taki artık kullanılmayan bir nükleer santralde gerçekleştirilmiş. Yaratıcı ve senarist Craig Mazin, esas olarak Nobel ödüllü Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil’den Sesler: Felaketin Sözlü Tarihi isimli kitabını temel almış.

    Ülkemizde de gündem olan HBO’nun yeni hit mini dizisi Çernobil, baş karakterlerden kimyager Valeri Legasov’un (Jarred Harris) intihar etmeden kısa bir süre önce kasete kaydettiği şu cümlelerle başlıyor: “Yalanların bedeli nedir? Onları doğrularla karıştırmamız değil. Asıl tehlike şu ki, yeterince yalan duyarsak doğruyu artık hiç tanımayız. Geriye, doğruyu ummaktan vazgeçip hikayelerle yetinmek kalır sadece”.

    6 Mayıs 2019’da ABD’deki prömiyerinden beri çok ilgi çeken, çok izlenen ve çok tartışma yaratan dizinin bütün önermesi bu ilk cümlede saklı aslında: Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır ve ne kadar geç ortaya çıkarlarsa o kadar ağır bedellere sebep olurlar. Peki bu dizi nasıl ortaya çıktı, bu başarısının altında yatanlar ne, günümüz dünyasıyla ilgili neler söylemek istiyor ve ne gibi tartışmalara sebep oldu? 

    Çekim mi, gerçek mi? HBO’nun Çernobil dizisindeki görüntüler gerçeğe o denli yakın ki, sosyal medyada yer alan ve 1986 yılında felaket bölgesinde yapılan gerçek çekimler ile diziden kareleri kıyaslayan videolarda iki görüntüyü birbirinden ayırt etmek neredeyse imkansız. 

    Çernobil’le ilgili bir dizi yazma fikri, yaratıcısı ve senaristi Craig Mazin’in (Hangover- Felekten Bir Gece 2 ve 3’ün yazarı) aklına 2014’te düşüyor. Sebebi ise, yazarın kendi deyimiyle günümüzde doğrunun üzerindeki global tehditle nasıl başedebileceğimize dair birşeyler söylemek istemesi ve Çernobil’de tam olarak neler olduğunu bilmemesi. Dizinin sağlamlığı, her şeyden önce çok çok iyi araştırılarak yaratılmış olmasından kaynaklanıyor. Mazin olay üzerine yayımlanan her türlü kitabı, araştırmayı, haberi okuyor; onu en çok etkileyen ise olayı yaşayan insanların öyküleri oluyor.

    Nobel ödüllü gazeteci yazar Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil’den Sesler: Felaketin Sözlü Tarihi isimli, olayı yaşayanların monologlarına dayanan kitabı senaryonun belkemiğini oluşturuyor. Dizide, olayın insani ve duygusal boyutunu sembolize eden, olaya ilk müdahale eden itfaiyecilerden birinin eşi Lyudmilla Ignatenko karakteri (Jesse Buckley) bu kitaptan alınma (Kaza esnasında hamile olan, eşini kazanın hemen sonrasında, bebeğini ise doğumundan dört gün sonra kaybeden Ignatenko zamanla kendine yeni bir hayat kurmayı başarıyor, bir oğlu var ve halen Ukrayna’da yaşıyor).

    “Çernobil’in kızkardeşi” Çernobil yakınındaki Pripyat yerleşim bölgesine ait çekimler için Litvanya’nın Fabijoniskes kasabası tercih edilirken, reaktör çekimleri için aralarındaki benzerlik nedeniyle “Çernobil’in kızkardeşi” olarak bilinen ve emekliye ayrılmış Ignalina Nükleer Güç Santrali kullanıldı. 

    Mazin’in senaryosu çok büyük ölçüde belgesel bir yaklaşım; fakat dramatizasyonun ve verilmek istenen mesajın daha etkili kılınması için bazı önemli yaratıcı eklemeler de var. Bunların en önemlisi, olayın hemen sonrasında gerçekleri ortaya çıkarmaya kendini adayan Minskli bir nükleer fizikçi biliminsanı, Ulana Komyuk karakteri (Emily Watson). Bu karakter hayal ürünü ve dizinin sonunda belirtildiği üzere olayla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak için emek harcayan bütün dürüst biliminsanlarını temsil ediyor. Çernobil’in erkek dünyasında, olayı çözmek için sonuna dek gidenin bir kadın karakter olması dizinin yaklaşımı açısından oldukça önemli. Zira iktidar ve güç tutkusu oldukça “erkek” olgular ve Çernobil’in meydana gelmesinin altında yatan en önemli sebeplerden biri. 

    Senaryo çok net. Biri kurmaca diğerleri gerçek beş önemli karaktere odaklanıyor: Patlamanın hemen sonrasında nükleer kirliliğin boyutlarının artmaması için getirilen biliminsanı Valeri Legasov (Jarred Harris), Gorbaçov tarafından görevlendirilen Bakanlar Kurulu üyesi Boris Şerbina (Stellan Skarsgaard), radyasyon seviyelerinde bir oynama olduğunu Minsk’teki ofisinde farkedip gerçeğe ulaşmak uğruna çalışmalara dahil olan kurmaca karakter Ulana Komyuk (Emily Watson), olaydan birebir etkilenen insanları temsil eden Pripyat sakini, yangına ilk müdahale eden itfaiyecilerden birinin eşi Lyudmilla Ignatenko ve felaketin en büyük sorumlusu pozisyonundaki, başmühendis Anatoli Dyatlov (Paul Ritter). 

    Dört yıllık bir araştırma-geliştirme sonucu ortaya çıkan projenin çekimlerine 2018 Nisan’ında Litvanya’da başlandı. Vilnius’taki yerleşim bölgesi Fabijonikes yine bir nükleer reaktör yaşam alanı olması sebebiyle Pripyat şehrine çok benzediği ve otantik Sovyet atmosferini çok iyi verdiği için seçilmiş. Nükleer reaktör çekimleri ise yine Litvanya’da, artık çalışmayan bir nükleer santral olan Ignalina’da gerçekleştirilmiş. (Tasarım benzerliği nedeniyle Ignalina’ya çalıştığı dönemlerde Çernobil’in kızkardeşi deniliyordu). Bazı detay sahnelerin çekimi ise Ukrayna’da yapılmış. 

    16 hafta süren çekimlerde, prodüksiyon ekibinden bestecisine tamamen “all-star” bir ekiple çalışıldığını es geçmemek lazım; dizinin başarısı biraz da bu çok başarılı ekipten kaynaklanıyor. Yönetmeni, fenomen dizi “Breaking Bad”den Johan Renck. Game of Thrones’un (GOT) Emmy ödüllü Carolyn Strauss’u, başarılı İngiliz dizisi “Broadchurch”ün Jane Featherstone’u, Black Mirror’un Sanne Wohlenberg’i ise yapımcılar arasında. Casting direktörleri GoT’un iki Emmy’lisi Nina Gold ve Robert Sterne’i. 

    Çernobil dizisinin en etkileyici öğelerinden biri de müziği. Netflix’te yayınlanan “Trapped” dizisinin de müziğini yapan besteci Hildur Gudnadottir, henüz çekimler başlamadan, ses kayıt uzmanı Chris Watson’la boş ve atıl durumdaki Ignalina reaktörüne gidip uzun ortam atmosferi sesi kayıtları yapıyor. Stüdyoda saatlerce süren kayıtları dinleyip örnekler alıyor ve bunları müzikte kullanıyorlar. İzlerken atmosferdeki o tekinsiz etkiyi artıran ana karakterlerden biri, işte bu çıtır çıtır, gerçek lokasyonda kaydedilmiş radyasyon sesleri… (Dizi müziğinin albümü Mayıs sonu Deutche Grammophon’dan çıktı). 

    Unutulmaz sahnelerden biri Dizide Michael Colgan’ın hayat verdiği dönemin Kömür Bakanı Mikail Shchadov. Bu sahne dizinin en çarpıcı sahnelerinden birisiydi. Bakanın ikna etmeye çalıştığı kömür madencileri kendileri için ölüm anlamına gelen teklifi kabul ettikten sonra ellerini Shchadov’un mavi takım elbisesine siliyor ve içlerinden birisi “Şimdi kömür bakanına benzedin işte” diyor. 

    Kastta hiç Amerikalı oyuncu olmamasına en baştan özellikle dikkat edilmiş. Mazin, Amerikalı oyuncuların seyirciyi diziden uzaklaştıracağına kanaat getirmiş. Her oyuncunun kendi doğal aksanıyla konuşması ise sonradan alınan bir karar… Klişeye düşmemek için Rus aksanından hemen vazgeçilmiş ama bir nevi ortak Doğu Avrupalı aksanında karar kılınması düşünülmüş. Seçmeler esnasında Mazin oyuncuların karakterleri yerine aksanı oynadıklarını ve bu yüzden inandırıcılıklarını yitirdiklerini gözlemlemiş. Böylece herkesin kendi doğal İngilizce aksanını kullanması yoluna gidilmiş. 

    Bu devasa prodüksiyonla ilgili birçok ilginç ayrıntı var elbette: Karakterler doğal aksanlarıyla İngilizce konuşuyorlar fakat radyo, acil telefon kayıtları, televizyon haberleri ve genel anonslar Rusça. Prodüksiyon tasarımı neredeyse birebir dönem SSCB’sini yansıtmasına rağmen toplu konutlarda bazı pencerelerde o dönemde kullanılmayan PVC çerçevelerin görülmesi eleştiriliyor. Pripyat’ın boşaltılması esnasında yapılan anons dizide aynen kullanılmış. Baş karakterlerden ikisini oynayan Emily Watson ve Stellan Skarsgaard bundan önce Lars Von Trier’in 1996 yapımı melodramı “Dalgaları Aşmak” filminde patolojik bir ilişki içindeki bir çifti canlandırmışlardı. 

    Yazar Mazin, dizinin her bölümünün yayınlanmasından sonra o bölüme ait sahne arkası bilgilerini ve başka ayrıntılarını paylaştığı bir podcast kaydettirmiş. Bu podcastler ve dizinin senaryosu, meraklıları için internette bedava ve herkesin ulaşımına açık.

    Dizide nükleer enerjinin kendisinin de bir ana karakter kadar rolü var neredeyse. The New Republic’ten Rachel Riederer’in eleştirisinde dediği gibi “nükleer enerjinin kendisi anlatıdaki en dramatik kavislerden birine sahip”. Bol miktarda ve çok net nükleer bilgiye maruz kalıyoruz. “Bir nükleer reaktör nasıl çalışır ve neler ters giderse sonuçları neler olur”u biz sıradan insanların kafasına iyice sokana dek vermeye çalışıyor adeta Mazin. 

    ‘Kötü gösterilen Sovyetler’ meselesi

    Çernobil’in yarattığı tartışma konularının başında Sovyetleri beceriksiz ve Sovyet hükümetini çok kötü göstermesi geliyor. Bir Amerikan yapımı olarak bunun için çok akıllıca bir yönteme de başvurmuşlar: Sovyetlerle dalga geçen replikler var ama, bu replikler Sovyetleri canlandıran karakterlerin ağzından çıktığı için Sovyetler kendi kendileriyle dalga geçmiş gibi görünüyor. Örneğin, kazanın hemen sonrasında bürokratik yönetim bir sığınakta toplandığında, bir karakter “merak etmeyin çok sağlam bir sığınak, sonuçta Amerikalıların nükleer saldırısından korunmak için yapıldı” diyor. Yanan çatının söndürülmesi için insanlı taşıt kullanılmasının çok tehlikeli olduğu anlaşılıp ay taşıtı devreye sokulmak istendiğinde “Aya adam gönderemedik bari ay aracımız insanları çatıdan uzak tutmakta işimize yarasın” deniyor. 

    Hükümetin rolüne dair eleştirilere verilen en güçlü cevap, dizinin büyük oranda yaşanan gerçekleri yansıttığı. Evet, Çernobil büyük oranda devlet bürokrasisinin büyük ihmalleri, sistemin ve teknolojinin çok atıl ve hantal olması ve bu sistem içerisindeki insanların bireysel hırs ve çıkarlarına yenik düşmelerinin bir sonucu olarak meydana geldi. Rus Komünist Partisi diziyi dava etme kararına kadar giderken şu an görevdeki bazı Rus yetkililer ise diziye şaşırtıcı bir biçimde pozitif yaklaşıyor: Kültür Bakanı Vladimir Medinski dizi için “ustaca kotarılmış ve sıradan insanların hikayelerine saygıyla yaklaşıyor” yorumunu yapmış. 

    Rusların işin içinde CIA’in komplo teorisinin olduğu kendi Çernobil versiyonları projesi ise, sanıldığı gibi bu diziden sonra ortaya çıkmamış; bu, Rus NTV kanalının HBO’nun dizisinden çok önce üzerinde çalışmaya başladığı bir proje. 

    Tarihî gerçeklere uygunluk/uygunsuzluk

    Bir diğer eleştiri/tartışma konusu, dizinin tarihî anlamda ne kadar doğrulara dayandığı. Bu eleştiriler esas olarak dramatik efekti artırmak için eklenmiş yaratıcı öğeleri hedef alıyor: Çekirdeğin, üzerinden uçan helikopteri yutması kazadan aylar sonra ve bambaşka bir şekilde gerçekleşmiş örneğin. Kazanın akabinde görevlendirilen Başbakan Yardımcısı Şerbina ve biliminsanı Legasov, Moskova’dan helikopterle Çernobil’e uçuyor ve Şerbina bir noktada Legasov’u vurmakla tehdit ediyor. Moskova, Çernobil’den helikopterle ulaşılamayacak kadar uzak ve böyle bir tehdit o dönemde artık mümkün değil tabii. En önemlisi ise dizinin sonunda Legasov’un verdiği, bütün yetkilileri suçlayan ifadenin aslında gerçekleşmemiş olması. Legasov bu duruşmada yokmuş. Bu eleştirileri getirenlere dizinin her ne kadar gerçek bir olaya dayansa da sonuçta belgesel değil, kurgusal bir drama olduğu gerçeğini hatırlatmak gerekiyor. 

    Peki IMDB’den 9.6 puan alarak tüm zamanların en beğenilen TV dizileri arasına giren, çok kıt notlu olmasıyla ünlü “Rotten Tomatoes” tarafından da yüksek puanlarla tescillenen Çernobil dizisinin günümüzdeki önemi ne? Bir prodüksiyon harikası olması, işlediği konunun yakın tarihimizin kolektif insanlık hafızasındaki çok özel yerinin yanısıra, dünyayı yokedecek güçlerin sürekli yalan söyleyen/yalandan beslenen idarecilerin elinde olduğu bir çağa dair çok önemli bir uyarıda bulunuyor aslında dizi: Yalandan beslenen toplumların başına kötü şeylerin gelmesi kaçınılmazdır. 

    Dizinin sonunda Legasov’un teyp kaydı sesi şöyle diyor: “Biliminsanı olmak saf olmaktır. Gerçeği aramaya o kadar odaklanıyoruz ki onu gerçekten bulmamızı çok az kişinin istediğini düşünmüyoruz. Ama gerçek her zaman orada. Görmeyi seçsek de seçmesek de. Gerçek, ihtiyaçlarımızı ya da isteklerimizi önemsemez. Hükümetlerimizi, ideolojilerimizi, dinlerimizi önemsemez (….) Bir zamanlar gerçeğin bedelinden korkardım. Şimdi sadece soruyorum: Yalanların bedeli nedir?”

    Dönemin devlet başkanı Gorbaçov bile “Çernobil SSCB’nin dağılmasının başlangıcıydı aslında” demişti. Sistemler ve insanlar, doğru kontrol mekanizmaları tarafından sürekli denetlenmedikleri sürece hataya düşmeye çok yatkındırlar ve günümüzde bu hataların sonumuzu getirmesinden her an sadece bir adım uzağız. Çernobil dizisi bu gerçeği en çıplak haliyle yüzümüze çarptığı için çok önemli. 

    KEHANET

    Çernobil – Pelinotu – İncil

    Çernobil’le ilgili oldukça esrarengiz bir ayrıntı ise Çernobil’in kelime olarak absent içkisinin ana maddesi pelinotu anlamına gelmesi. Pelinotu İncil-Yeni Ahit’te yedi kez geçiyor ve acılığından dolayı negatif bir sembol. “Apokalips” (Kıyamet) bölümünde pelinotu isimli bir yıldız-meleğin dünyanın sonunu getireceğine dair bir kehanet yer alıyor! 

    DAHA AYRINTILI BİLGİ İÇİN…

    Çernobil kaynakları

    Sadece soruyorum: “Yalanların bedeli nedir?”.

    Dönemin devlet başkanı Gorbaçov bile “Çernobil SSCB’nin dağılmasının başlangıcıydı aslında” demişti. Sistemler ve insanlar, doğru kontrol mekanizmaları tarafından sürekli denetlenmedikleri sürece hataya düşmeye çok yatkındırlar ve günümüzde bu hataların sonumuzu getirmesinden her an sadece bir adım uzağız. Çernobil dizisi bu gerçeği en çıplak haliyle yüzümüze çarptığı için çok önemli. 

    Nedenleri, etkileri, dünü ve bugünüyle Çernobil faciası, çok katmanlı ve karmaşık bir hadise. Çernobil’le ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için öne çıkan kitaplar, filmler, haberler, videolar, belgeseller…

    Chernobyl: Confessions of a Reporter / Igor Kostin: Felaket sırasında olay yerinde bulunan ve ilk fotoğrafları çeken muhabirin izlenimleri.

    Voices from Chernobyl: The Oral History of a Nuclear Disaster / Svetlana Alexievich: Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Svetlana Alexievich’in felaketten etkilenen insanlarla yaptığı röportajlar üzerine kurulmuş bir eser. HBO dizisinin de temel aldığı en önemli kaynaklardan. 

    Chernobyl’s Wild Kingdom: Life in the Dead Zone / Rebecca L. Johnson: Felaketten sonra yasak bölgede yaban hayatının nasıl geliştiğini merak ediyorsanız…

    Chernobyl: The History of a Nuclear Catastrophe / Serhii Plokhy: Felaketten çok sonrasında yaşananlara odaklanan ayrıntılı bir kitap.

    Manual for Survival: A Chernobyl Guide to the Future / Kate Brown: Bir Çernobil daha yaşanmaması için neler yapılması gerektiğine odaklanan bir eser.

    The Russian Woodpecker / Chad Garcia: “Ya Çernobil bir komploysa” önermesi üzerinden ilerleyen kurgu film 2015’te Sundance’te Jüri Özel Ödülü kazanmıştı.

    Chernobyl Heart / Maryann DeLeo: 2003’te Oscar ödülü alan kısa belgesel, felaketin çocuklar üzerindeki etkilerine odaklanmış.

    Chernobyl 3828 / Valeriy Starodumov: En tehlikeli bölgede temizlik faaliyetlerine katılan 3828 kişinin yaşadıklarını etkileyici görüntülerle anlatan bir kısa belgesel.

    Chernobyl: The Severe Days / Vladimir Shevchenko: Felaketin etkilerinin çarpıcı şekilde anlatıldığı bir belgesel.

    The Babushkas of Chernobyl / Holly Morris, Anne Bogart: Yasak bölgeyi terketmeyi reddeden ve 30 yıldır orada yaşamlarını sürdüren kadınlarla ilgili belgesel.

    Our Planet / Netflix: Netflix üzerinden izlenebilen belgeselin ormanları konu olan sekizinci ve son bölümünde, Çernobil’de insanlar gittikten sonra tekrar hâkim olan doğanın gücü anlatılıyor.

    32. Gün / Mehmet Ali Birand: Gazeteci Cenk Başlamış, felaketten yedi yıl sonra Çernobil’e giren ilk Türk gazeteci olmuştu. YouTube üzerinden izlenebilecek “Çernobil faciası nasıl yaşandı?” başlıklı bu bölüm 32. Gün’ün tarihî yayınlarından biriydi.