Yazar: Zeynep Aksoy

  • Benim adım Connery, Sean Connery…

    Benim adım Connery, Sean Connery…

    En unutulmaz James Bond oydu. Bu karakterden nefret etse de, onun ötesine geçen olmadı. “Bağımsız İskoçya” fikrinin yılmaz bir savunucusu olan Connery, daha sonra “Dokunulmazlar”, “İskoçyalı” ve “Gülün Adı” filmlerindeki müthiş performansıyla sinema tarihinde silinmez izler bıraktı.

    Thomas Sean Connery, 25 Ağustos 1930’da Edinburgh’un fakir mahallesi Fountainbridge’te dünyaya geldi. Babası fabrika işçisi ve Katolik, annesi temizlikçi ve Protestandı. Sean Connery dairelerin bölüşüldüğü bir binanın tek odasında büyüdü. Tuvalet paylaşılıyordu ve sıcak su yoktu. 13 yaşında okulu bırakıp eve para götürmek için çeşitli işlerde çalışmaya başladı: Süt dağıtıcılığı, inşaat işçiliği, tabut cilalama… Sonra Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ne yazıldı ama baba tarafındaki bütün erkeklerde olan mide ülseri onda da çıkınca askerliği bırakmak zorunda kaldı.

    18 yaşından itibaren vücut çalışmaya başlamıştı. Uzun boyu, kasları ve güzel hatlarıyla çok yakışıklıydı. İyi de bir futbol oyuncusuydu Connery, Manchester United’ın antrenörleri tarafından farkedildi ve takıma katılması için haftalık 25 pound (günümüzün parasıyla yaklaşık 700 pound) önerildi. O zamanlar 23 yaşında olan Connery, futbol kariyerinin en fazla 30 yaşına kadar süreceğini hesaplayıp reddetti. O uzun bir kariyer istiyordu.

    Sean Connery, 1963’te Daniela Bianchi’yle birlikte oynadığı James Bond filmi için İstanbul’da.

    21 yaşında King’s Tiyatrosu’nda kuliste çalışmaya başlamış ve oyunculuğa gönlünü kaptırmıştı bile. Film kariyerine 1954’te Herbert Wilcox’un “Lilacs in the Spring/Bahar’da Leylaklar” isimli müzikalinde figüran olarak başladı. Hâlâ geçinmekte zorlandığı için bu arada bebek bakıcılığı yaptı. Sonra Oxford Tiyatrosu’nda ve bazı televizyon dizilerinde rol aldı. İlk başrolü 1957’de tuttuğu menajer Richard Hutton sayesinde oldu: Bir BBC dizisi olan “Blood Money”de kariyeri düşüşe geçmiş bir boksörü canlandırıyordu.

    Ardından Sean Connery’i Sean Connery yapan Ian Fleming’in ölümsüz karakteri “James Bond” geldi. İlk beş Bond filminde Britanyalı gizli ajanı canlandırdı. Yönetmen arkadaşı Terence Young, Connery’i rol için çalıştırdı; pahalı lokantalara, kumarhanelere götürdü; sofistike bir ajanın nasıl yiyip içeceğini, nasıl konuşup davranacağını öğretti. Connery bu rolün üzerine yapışıp kalacağından korkuyor, sokakta ona “Bond” diye seslenenlere sinirleniyordu. Ancak karaktere getirdiği acımasızlıkla alaycı nüktedanlık karışımı tat, cinsel çekicilik ve o soğuk, mesafeli tarz, Bond’u tanımlayan evrensel özellikler halini aldı. Connery Bond’dan bıkmıştı. Ancak İspanya’da bir arazi yüzünden büyük para kaybedince “Never Say Never Again / Bir daha Asla Asla Deme”de oynamayı da kabul etti. Filmin adı Connery’in eşi tarafından kondu; çünkü bir daha asla Bond oynamayacağına yemin etmişti.

    Onu büyük yıldız mertebesine yükselten, Bond karakteri için çektiği yedi film dışında Hitchcock’un “Marnie”si, Sidney Lumet’in “The Hill/Tepe”si; Brian De Palma’nın en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ı getiren “Untouchables/Dokunulmazlar”ı, “Gülün Adı”, “Highlander/İskoçyalı”ydı. Bir de Spielberg’ün “Indiana Jones: The Last Crusade/Son Macera”sında Jones’un babası rolü.

    2000’de şövalyelik ünvanı alan Connery, iflah olmaz bir “Bağımsız İskoçya” yanlısıydı. 2006’da kariyerini bıraktı. “Hollywood aptalların eline geçti” diyordu. “Yaşayan en büyük İskoç”, 90 yaşında arkasında müthiş bir kariyer bırakarak aramızdan ayrıldı. Her ne kadar nefret etse de yarattığı James Bond’un ötesine kimse geçemedi.

    Connery, Ekim’in son günü Bahamalar’da hayata gözlerini yumduğunda 90 yaşındaydı.

  • Makaslardan çok çektiler yine de tarihe geçtiler

    Cinsellik, tartışmalara yol açabilecek politik içerik, din, şiddet ve vahşet… Gerçek hayatta en kralları yaşansa da bu temalar beyazperdeye taşındığında nedense fazla geliyor, kaldırılamıyor. Belki de yöneticiler geniş kitlelere farklı düşünme yollarının açılmasını istemiyor. Sansüre maruz kalsa da sinema tarihine damga vurmuş filmler…

    Sinema, tarihinin başın­dan beri sansüre maruz kalmıştı. Sovyetler Birli­ği, Nazi Almanyası gibi totaliter rejimlerde bütün filmler sansür kurulundan geçer, “uygun” bu­lunmayan yerleri kesilerek gös­terilir ya da toptan imha edilirdi. Tek kanallı dönemlerde bizde de TRT, sıkı bir sansür mekaniz­ması olarak çalışmıştı. Çevri­miçi film/dizi izleme platform­larının çağında sansür oldukça zorlaşmış olsa da Türkiye’nin de dahil olduğu pek çok ülke bu platformlara dahi müdahale et­meye çalışıyor.

    Sinemanın kitleler üzerinde gücü büyük olduğu için korkulan bir mecra olarak görülmesi doğal aslında. Ne de olsa dünyayı ve ülkeleri yönetenler hiçbir zaman düşünce özgürlüğünün yanında olmadı, olmayacaklar da… Kont­rol edemedikleri durumlardan hiç hoşlanmıyor; filmlerin ulaşa­cağı izleyici kitlesini kontrol et­meleri mümkün olmadığı için de çözümü gösterilmek istenen şeyi sansürleyerek bulmaya çalışı­yorlar. İşe yarıyor mu? Pek sayıl­maz, hele internet ve enformas­yon çağında… Sizin için sansüre maruz kalsa da sinema tarihine damga vurmuş filmlerden bir derleme yaptık.

     BATTLESHIP POTEMKIN (Potemkin Zırhlısı) – 1925

    Yönetmen: Sergei M. Eisenstein

    Oyuncular: Alexandr Antonov, Vladimir Barskiy, Grigoriy Alexandrov

    1905’te bir gemideki isyanı dramatize eden bu sessiz sinema kla­siği, Marksist bir devrime yolaçabileceği korkusuyla zamanında Nazi Almanyası ve birçok başka ülkede yasaklanmıştı. Şimdi ise sinema okullarında ders olarak okutuluyor.

    ALL QUIET ON THE WESTERN FRONT (Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok)-1930

     Yönetmen: Lewis Milestone

    Oyuncular: Lew Eyres, Louis Wolheim, John Wray

    Savaşın dehşetini anlatan ilk filmlerden biri… 1. Dünya Savaşı sı­rasında öncephede yaşanan korkunç olayları gerçekçi bir bakışla anlatan, özellikle bir askerin yaşananlar karşısındaki hayalkırıklı­ğına odaklanan film, 1930’lu ve 40’lı yıllarda Nazi Almanyası’nda Alman karşıtı bulunduğu için, Yeni Zelanda ve Avustralya’da ise savaş karşıtı olduğu için yasaklanmıştı.

    A CLOCKWORK ORANGE (Otomatik Portakal) – 1971

    Yönetmen: Stanley Kubrick

    Oyuncular: Malcolm McDowell, Patrick Magee, Michael Bates

    Anthony Burgess’in aynı adlı kitabından uyarlanan, Kubrick’in en unutulmaz sahnelerinin yer aldığı film, distopik bir gelecekte geçer. Karizmatik sosyopat kahramanımız Alex, hapsedilmiş toplumun şiddet yönelimlerini çözmek için tasarlanmış istikrah terapilerine maruz bırakılmıştır. Film, içerdiği yoğun şiddet ve tecavüz sahnelerinden dolayı İrlanda ve Singapur’un da dahil oldu­ğu birçok ülkede 30 yıl boyunca yasaklıydı.

    THE TEXAS CHAINSAW MASSACRE (Teksas Katliamı) – 1974

    Yönetmen: Tobe Hooper

    Oyuncular: Marilyn Burns, Edwin Neal, Allen Danziger

    İki kardeş ve üç arkadaşları büyükbaba­larının mezarını ziyaret etmeye giderken yolda insan yiyen psikopat bir ailenin şiddetine maruz kalırlar ve bu terörden sağ çıkmaya uğraşırlar. Tüm zamanların en iyi korku filmleri arasında sayılan, türün bu en başarılı örneği içerdiği yoğun şiddet ve vahşet yüzünden uzun yıllar İskandinav ülkeleri, Almanya ve Singapur’da yasaklıydı, birçok yerde de sansürlenmiş haliyle gösterildi.

    LAST TANGO IN PARIS (Paris’te Son Tango) – 1972

    Yönetmen: Bernardo Bertolucci

    Oyuncular: Marlon Brando, Maria Schneider, Maria Michi

    Bertolucci’nin bu unutulmaz filmi, cinsellik içeren sahneleri yüzünden yıllar boyu Güney Kore, Portekiz, Singapur, İtalya, Singapur gibi ülkelerde yasaklıydı. Amerikalı bir adamla Fransız bir kadının ilişkisine odaklanan, tüm zamanların en erotik ve özgürleş­tirici filmlerinden biri sayılan “Son Tango” Britanya’da da ancak cinsel içerikli sahneler kısaltılıp yeniden montajlanınca gösterile­bilmişti.

    SALO OR THE 120 DAYS OF SODOM (Salo ya da Sodom’un 120 Günü) – 1975

    Yönetmen: Pier Paolo Pasolini

    Oyuncular: Paolo Bonacelli, Giorgio Cataldi, Umberto Paolo Quintavalle

    Pasolini’nin aşırı cinsellik ve şiddet içeren filmi, 1975’te ilk kez yayımlandığında birçok ülkede yasaklandı. O kadar ki, hiç sansürlenmemiş orijinal versiyonu Britanya’da ancak 2000’de gösterime girebildi.

    APOCALYPSE NOW (Kıyamet) – 1979

    Yönetmen: Francis Ford Coppola

    Oyuncular: Martin Sheen, Marlon Brando, Robert Duvall

    “Kıyamet”in savaş karşıtı mı yoksa savaş yanlısı mı olduğu hep tartışılagelmiştir. Vietnam üzerine yapılmış en iyi film ve tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak görülür. Güney Kore’de savaş karşıtı bulunarak yasaklanmıştı.

    HAIL MARY (Bakire Meryem) – 1985

    Yönetmen: Jean-Luc Godard

    Oyuncular: Myriem Roussel, Thierry Rode, Philippe Lacoste

    Cinsel ilişkiye girmeden hamile kalan bir ergenin yakınındaki ve uzağındaki insanları farklı biçim­lerde etkilemesini anlatan film, dine hakaret ettiği algısı ve açık cinsellik barındıran sahnele­riyle tam bir sansür malzemesi. Meryem Ana’nın bakire doğum yapması temasını güncele taşıyan “Hail Mary”, Brezilya ve Arjantin’de çıkar çıkmaz yasaklandı. Papa 2. John Paul filmin inananların duygularını zedelediğini söyledi ve birçok gösterim dindarların protestolarına maruz kaldı. Fakat özellikle sinematografisiyle çok beğeni kazanan, sinema tarihine damga vurmuş filmlerden biri olarak anılmaya devam etti.

    THE LAST TEMPTATION OF CHRIST (Günaha Son Çağrı) – 1988

    Yönetmen: Martin Scorsese

    Oyuncular: Willem Dafoe, Harvey Keitel, Barbara Hershey

    Ünlü Yunan yazar Nikos Kazancakis’in romanından uyar­lanan, İsa’nın yaşamı ve yolculuğunu anlatan filmin içeriği sebebiyle tartışma yaratması çok doğal. Burada cinsel zaafları da içeren dünyevi tutkulara vurgu yapıldığı için işler iyice çığrından çıkıyor. Film, İncil’in öyküsünü birebir anlatmadığının altını bir açıklamayla çizmesine rağmen, çıkar çıkmaz İsrail’de yasaklandı; Singapur’da ise gösterilmesine izin yok.

    BROKEBACK MOUNTAIN (Brokeback Dağı) – 2005

    Yönetmen: Ang Lee

    Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Heath Ledgers, Michelle Williams

    İki kovboy arasındaki gizli eşcinsel ilişkiyi konu edinen film, en çok en iyi film ve en iyi yönetmen ödülünü kaza­nan film olarak Oscar’ı “Crash”e kaptırınca Hollywood homofobik olmasıyla ilgili çok laf yedi. Romantik ve cin­sel, karmaşık bir eşcinsel ilişkiyi işleyen Brokeback Dağı birçok Ortadoğu ülkesinde ve Çin’de yasaklandı.

    PERSEPOLIS (Persepolis) – 2007

    Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi

    Oyuncular: Chiara Mastroianni, Catherine Deneuve, Gena Rowlands

    İran Devrimi sırasında büyüyen bir genç kızın hikayesini anlatan film, Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik çizgiromanından uyarlama. Bir takım mollaların filmin İslâm’a ve İran’a hakaret ettiğini söylemesinin ardından önce Lübnan’da yasaklanan film sonra entelektüel ve politik çevrelerin çabalarıyla gösterime girdi ve uluslararası başarı kazandı. İran hükümeti ise filme sansür uygulamaya ve onu çeşitli festivallerden çekmek için çalışmaya devam etti.

    THE SIMPSONS MOVIE (Simpsonlar: Sinema Filmi) – 2007

    Yönetmen: David Silverman

    Oyuncular: Dan Castellaneta, Julie Kavner, Nancy Cartwright

    Tüm zamanların en meşhur çizgi­filminin uzun metraj filminde Ho­mer kasabanın suyunu kirlettikten sonra ailenin başına gelenler anlatılır. Film dünyanın en saçma yasaklanma hikayesine sahip: Kırmızı ve sarı renk kullanımının isyancı grupları teşvik edeceği düşünülerek film Burma’da yasak­lanmış.

    Türkiye’nin sinemadan çektiği (!)

    Türkiye, sansür kurullarının çalışkanlığıyla öne çıkıyor! Gerçi zaman zaman yazarının-yönetmeninin ismine bakıp izlemeden yasakladıkları filmler de olmuş ama, genel olarak oldukça aktif çalışan bir yapı olduğu söylenebilir. “En yaratıcı gerekçeler”le yasaklanan Türk filmleri…

    Mürebbiye – 1919

    Hüseyin Rahmi’nin aynı adlı eserinden Ah­met Fehim tarafından sinemaya uyarlanan film, çapkın bir Osmanlı beyefendisi ile konağındaki Fransız mürebbiyenin aşkını anlatıyordu. İşgal günleriydi. Bütün konak ahalisini baştan çıkaran Fransız mürebbi­yenin nezdinde bütün Fransızların küçük düşürüldüğünü düşünen bir Fransız general tarafından Anadolu’da gösterimi yasakla­nan film, Türk sinemasında kayda geçen ilk sansür vakasıydı.

    Âşık Veysel’in Hayatı – 1952

    Metin Erksan, kariyeri boyunca yasaklarla uğraşıp durmuştu. Âşık Veysel’in hayatını anlattığı ilk filminden başlayarak… Film, Anadolu topraklarındaki ekinleri çok kısa boylu, cılız gösterdiği gerekçesiyle yasak­lanmıştı.

    Yılanların Öcü – 1962

    “Âşık Veysel’in Hayatı”ndan sansüre ant­renmanlı olan Metin Erksan, bu sefer sansür mekanizmasını ifşa etmek için hazırlıklı çık­mıştı yola. Fakir Baykurt’un aynı isimli eseri, Yunus Nadi Ödülü’nü almış, Cumhuriyet’te tefrika edilmiş, bu yüzden gazete hakkında soruşturma açılmıştı. Soruşturma takipsiz­likle sonuçlansa da Baykurt’un “Türk ço­cuklarına öğretmenlik yapamayacağına” karar verilmiş, Baykurt görevinden uzaklaş­tırılmıştı. Daha sonra Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmek istenen bir versiyonu yine tartışma yaratmış, provalar durdurul­muştu. Erksan, filmin Sansür Kurulu’ndan geçemeyeceğini tahmin ediyordu. Bu yüzden doğrudan dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e gitmişti. Gürsel filmi çok beğenmiş, sansürlemek isteyenlere “Ne münasebet, kim bu serseriler” diyerek esip gürlemişti. Telefon açtığı genel sekreter “Paşam ben filmi izlemedim” demiş, buna rağmen filmin gösterimine izin çıkmayınca bu sefer filmin Meclis’te gösterilmesi, kararı milletvekillerinin vermesi konuşulmuştu. Bürokratlar artık bu raddeye gelen durumu kimseye anlatamaz hale gelip filme izin vermişlerdi. Bu sefer de filmin gösterildiği salonlara saldırılar başlamıştı. Ankara’daki gala gecesinde sahneye şişeler fırlatılmış, oyuncuların yolunu kesen kalabalık, üzer­lerine kırmızı mürekkep atmıştı. Film bütün bunlara rağmen klasikler arasında yer aldı.

    Susuz Yaz – 1963

    Metin Erksan, bir yıl sonra bu sefer “film­deki kadın ölen kocasının erkek kardeşiyle evlenerek Türkleri kötü gösteriyor” deni­lerek sansürlenen “Susuz Yaz” yüzünden bürokratlarla karşı karşıya geldi. Filmin Uluslararası Berlin Film Festivali’ne gitmesi de engellenmeye çalışıldı. Ancak festivalin en büyük ödülü Altın Ayı’yı kazanmasının önüne kimse geçemedi.

    Şafak Bekçileri – 1963

    Türkiye’de filmlerin sansürlenme gerek­çeleri ayrı bir film konusu olabilir. Göksel Arsoy’un bir pilotu canlandırdığı filmde üzerinde üniforma varken sevgilisini öpmesinin Türk Ordusu’nun bir mensubuna yakışmadığının söylenmesi ve uçağının düşmesi üzerine “Türk Ordusu’nun uçakları asla düşmez” denilerek filmin sansüre yakalanması gibi…

    Umut – 1970

    Yılmaz Güney’in yoksul bir faytoncu­nun öyküsünü konu alan filmi, “giysiler aracılığıyla yoksulluk propagandası” yaptığı, zengin-fakir ayrımını körüklediği gerekçeleriyle yasaklandı. Ayrıca “güneş doğarken kılınan sabah namazı” sahnesi de sansür kurulunu rahatsız etti. “Umut”, 1971’de Danıştay kararıyla şartlı olarak gösterildi.

    Yılmaz Güney’in “Umut”u…

    Bereketli Topraklar Üstünde – 1980

    Erden Kıral’ın Orhan Kemal’in aynı adlı eserinden çektiği film bittikten sonra sıkıyönetim tarafından yasaklandı. 1981’de “En iyi Avrupa Filmi” seçilen yapımın Tür­kiye’de gösterime girmesi için aradan 28 yıl geçmesi gerekecekti. Film, Çukurova’da yaşayan işçi ve ırgatların yaşam mücadele­sini anlatıyordu.

    Büyük Adam, Küçük Aşk – 2001

    Handan İpekçi’nin pek çok ödül kazanan filmi “Büyük Adam Küçük Aşk”, Emniyet’in “polisler kötü gösteriliyor” gerekçesiyle yaptığı başvuru üzerine sansüre takıldı ve eser işletme belgesi iptal edildi. Danıştay kararının ardından gösterilebilen film, emekli bir yargıç ile ailesi bir polis ope­rasyonunda öldürülen küçük bir Kürt kızı arasındaki dostluğu anlatıyordu.

  • ‘Ünlü’ olmayacak kadar yüksek ve duvara karşı…

    ‘Ünlü’ olmayacak kadar yüksek ve duvara karşı…

    Fatih Akın’ın meşhur “Duvara Karşı” filmiyle tanıdığımız Birol Ünel, gündelik ve “yüksek” yaşamayı sıradan bir ünlü hayatına, kariyerinde hakettiği yere gelmeye çalışmaya tercih etti. Değerli olmayı, yeteneğini ve yaşamı çok fazla umursamadı. Hayatlarımızı zenginleştirdi.

    Bir bar sahnesi… Cahit Tomruk (Birol Ünel) zil- zurna sarhoş. Arkadaşı Şeref’e (Güven Kıraç) “Aşığım aşık!” diye bağırarak önündeki bira bardağını elleriyle kırıyor. Kanlı elleriyle dostunun yüzünü avuçluyor, sonra kendini piste atarak çılgınca dans ediyor. Bence sinema tarihimizin en çiğ duyguları yansıtan, en gerçek sahnelerinden biridir.

    Geçen ay, Fatih Akın’ın meşhur “Duvara Karşı” (2004) filmiyle tanıdığımız Birol Ünel’i yitirdik. Türk sineması değeri ok az bilinmiş, çok yetenekli bir oyuncuyu kaybetti. Almanyalı Türk sinemacı Fatih Akın’ı üne kavuşturan “Duvara Karşı” çok iyi bir filmdi; evet. Mutsuzluktan bileklerini kesen ve aile baskısından kurtulmak için götürüldüğü akıl hastanesinde tanıştığı alkolik Cahit’le evlenen Sibel’in iç dünyasını; ilişkinin hızla aşka ve sonra hayalkırıklığına dönüşmesini; Türk-Alman kültürü ve arada sıkışmışların yaşadığı psikolojik zorlukları son derece gerçekçi ve de empatik bir yaklaşımla işliyordu. Ancak bu film Birol Ünel’le Sibel Kekilli’nin müthiş gerçekçi oyunculukları ve aralarındaki ender kimya olmasa asla aynı etkiyi yaratamazdı.

    Ünel 1961’de Silifke’de doğdu. Almanya’ya göç eden bir ailenin çocuğu olarak Bremen’de büyüdü. Hannover Tiyatro ve Müzik Yüksekokulu’nda oyunculuk eğitimi aldı. İlk filmi 1987 yapımı “Yolcu”. Türk seyircisi onu Fatih Akın’ın 2000 yılına ait “Temmuz’da” filmiyle tanımadan önce üretken bir kariyeri var. “Back To Nothing”, “Soul Kitchen”, “Kalbin Zamanı” birçok filminden sadece birkaçı.

    'Ünlü' olmayacak kadar yüksek ve duvara karşı...
    Geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Birol Ünel, Fatih Akın’ın yönettiği “Duvara Karşı” filmindeki Cahit Tomruk rolüyle hafızalarımıza kazındı.

    Dünyaca ünlü yönetmenlerle çalıştı. Tony Gatlif ’in “Transilvanya” filminde Asia Argento’yla başrol paylaştı. Fatih Akın’ın Cahit karakterini “serseri” bir hayat yaşayan Ünel’e dayandırarak yazdığı söylenir; zaten roldeki gerçekçilik de ancak böyle açıklanabilir. Bundan beş yıl önce kirasını ödeyemediği için birkaç gün sokaklarda yattı ve Alman Bild gazetesine haber oldu; sokaklarda yattığı halinin fotoğrafını dahi çektirdi. Birol Ünel, röportajlarında da belirttiği gibi her şeyi dibine kadar yaşayan bir insandı. Belli ki gündelik ve “yüksek” yaşamayı sıradan bir ünlü hayatına, kariyerinde hakettiği yere gelmeye tercih etti. Berlin’de müdavimi olduğu bara gitmiş ve “Duvara Karşı”nın setine dalmış gibi hissetmiştim.

    Ünel çok özel bir ışığı olan, çok yetenekli bir oyuncuydu ama bunları pek umursamadı. Bazı sanatçılar kendilerini erken feda ederler ama bize unutulmayacak, hayatımızı zenginleştiren özel hediyeler bırakırlar… Ünel de o sanatçılardan biriydi.

  • Afrikalı ilham prensi: T’Challa: Siyah Panter

    Afrikalı ilham prensi: T’Challa: Siyah Panter

    Çok erken bir veda. Ancak Boseman’ın özellikle “Siyah Panter” filmleriyle ortaya koyduğu performans ve etki o denli yüksekti ki, sadece rol yapmadı aynı zamanda bir “rol model” oldu. Kısa ama müthiş bir başarı öyküsü, bir başarı gerçeği.

    Genç ölümler hep trajiktir. Hollywood aktörü Chadwick Boseman 4 yıldır sessiz sedasız başetmeye çalıştığı kansere yenildiğinde henüz 44 yaşındaydı. Kariyerinin en parlak noktasındaydı.

    Bir işçi ailesinin oğlu olarak 1976’da Güney Carolina’da doğmuştu. Lisede, vurularak öldürülen bir sınıf arkadaşıyla ilgili Crossroads isimli ilk oyununu yazıp sahneye koymuş. Siyahların çok tercih ettiği Howard Üniversitesi’nde yönetmenlik okumuş. Üniversiteden sonra Harlem’deki “Schomburg Siyah Kültürü Araştırma Merkezi”inde drama hocalığı yapıyor. Siyahi hakları savunucusu olarak edindiği politik kimlikte bu merkezin yeri çok önemli.

    Afrikalı ilham prensi
    Siyahların ilk süper kahramanı, Chadwick Boseman…

     “Siyah Panter” filmlerinden önceki kariyeri daha çok tiyatroda. Kariyerinin ekran kısmında ise “All My Children” adlı pembe dizi var; fakat yapımcılara ırkçı klişeleri destekledikleriyle ilgili şikayette bulununca atılıyor. Sinemaya ise ilk siyah Amerikan futbolcusu Ernie Davis’in öyküsünü anlatan “The Express: The Ernie Davis Story” ile giriş yapıyor.

    Boseman’ın önünü açan rolü, 2013’te beyzbol yıldızı Jackie Robinson’u canlandırdığı “42”. Önemli filmlerinden biri de James Brown’ın hayatını anlatan 2014 yapımı “Get On Up”. 2016’da “Gods of Egypt” filminde Thoth karakterini canlandırıyor (Film neredeyse sadece beyaz aktörlerle çalıştığı için çok eleştiri aldı. Boseman bütün eleştirilere katıldı ve rolü filmde hiç değilse bir Siyah Tanrı olsun diye özellikle kabul ettiğini söyledi).

    Gelelim “Black Panther” serüvenine… 2016’da beş filmlik bir anlaşma imzalayarak T’Challa/Siyah Panter rolünü üstleniyor. Serinin ilk filmi 2016’da gösterime giren “Kaptan Amerika: İç Savaş”. Fakat Chadwick’i gerçek hayatta da süper kahraman statüsüne çıkaran, serinin 2. filmi 2018 yapımı “Siyah Panter”. Film, Marvel dünyasının vizyona girdiği haftasonu yaptığı gişe geliriyle yapım bütçesini aşan ilk filmi. Boseman’ın kısa ömrüne sığdırdığı bir diğer önemli film de siyah hakları savunucusu yönetmen Spike Lee’nin “Da 5 Bloods”ı.

    Boseman’ın söyleşilerini izlediğinizde son derece alçakgönüllü, nazik ve besbelli ki çok iyi kalpli bir insan olduğunu göreceksiniz. “Verdiğim emeğe ve zamana değecek karakterleri oynamaya çalıştım; işimin bir anlamı olsun istedim; rollerimin beni zorlamasından zevk aldım”.

    Hollywood çok iyi bir oyuncusunu, siyahlar ise bir rol modellerini, ilk süper kahramanlarını yitirdi.

  • O iri siyah gözler ve 75 yıllık bir kariyer

    104 yaşında ölen ünlü aktris Olivia de Havilland, Hollywood’un altın çağının sembol isimlerinden biriydi. Erroll Flynn’le başrolü paylaştıkları unutulmaz yapıtlarla tanınan oyuncu, uzun kariyeri boyunca 49 sinema filminde rol aldı; aralarında Oscar’ların bulunduğu onlarca ödüle layık görüldü.

    Geniş alnı, içi gülen kocaman muzip gözleri, özgürlüğüne düşkünlüğü, sağlamlığı ve zarafeti… 104 yaşında hayata veda eden, Hollywood’un altın çağının önemli oyuncularından Olivia de Havilland hiçbir zaman “klasik” bir yıldız olmadı. 

    1916’da şarkıcı/oyuncu bir anne (Lillian Fontaine) ve İngilizce profesörü bir babanın (William de Havilland) ilk çocukları olarak Japonya’da dünyaya geldi. Babası Tokyo Üniversitesi’nde hocaydı. Olivia, oyuncu annesi sayesinde 4 yaşında baleye, 5 yaşında piyanoya başladı. Annesi, henüz o yaşta kendisine diksiyonu düzgün olsun diye Shakespeare’den pasajlar okuturdu. 

    1933’te “Alis Harikalar Diyarında” prodüksiyonuyla tiyatro sahnesine adım attı. Annesinin sonrada evlendiği üvey babası Olivia’nın oyunculuk yapmasını istemiyordu. Jane Austen’in Gurur ve Önyargı romanının bir sahne uyarlamasında başrolü kapınca üvey babayla restleştiler. Evde kalmaya devam etmek istiyorsa rolü bırakacaktı. Olivia evden ayrılıp bir arkadaşında kalmaya başladı. 

    Olivia liseyi bitirdikten sonra öğretmenlik okuluna burs kazandı. Saratoga Halk Tiyatrosu’nun “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda Puck rolüne seçilmişti. O yaz ünlü Avusturyalı yönetmen Max Reinhardt, aynı oyunun büyük bir prodüksiyonunu yönetmek üzere Hollywood’a gelmişti. Asistanlarından biri Olivia’yı izleyince, onu Hermia karakterinin ikinci yedeği olarak oyuna aldılar. Diğer iki oyuncu da bırakınca, rol 18 yaşındaki Olivia’ya kaldı. Aynı yıl oyunun film versiyonu gündeme gelince, Warner Bros. stüdyolarıyla 5 yıllık bir kontrat imzaladı ve böylece sinema kariyeri başlamış oldu. 

    Erroll Flynn’le oynadığı “Captain Blood / Kaptan Kan(1935)” filmi bir dönüm noktası oldu. 1938’de yine Erroll Flynn’le “Robin Hood’un Maceraları”nda oynadı ve klasik Hollywood döneminin bu en sevilen filmlerinden biriyle yükselişe geçti. 1939’da “Rüzgar Gibi Geçti”deki Melanie Hamilton rolü geldi. Olivia senaryoyu okuyup başrol Scarlett’i isteyen birçok oyuncunun tersine yan karakter Melanie’yi istemişti.  Bu rolle ilk Oscar adaylığını kazandı. 

    O iri siyah gözler ve 75 yıllık bir kariyer

    1940’ta yine Erroll Flynn’le altıncı filmleri, bir western olan “Santa Fe Trail”de oynadı; film büyük başarı kazandı. Flynn’le sekizinci ve son projeleri “They Died With Their Boots On”un son sahnesinde Flynn’in ikilinin kariyerini özetleyen şöyle bir lafı vardır: “Sizinle hayat yolunda beraber yürümek hanımefendi, çok zarif birşeydi”.

    Olivia, Warner Bros. davası yüzünden uzun süre sinema kariyerine ara vermek zorunda kaldı. İnanılmaz bir şey yapmış, işvereni Warner Bros. stüdyolarını, oyuncuları köle gibi kendisine bağlayan 7 yılllık kontrat sistemi yüzünden mahkemeye vermişti. Kaybetse kariyeri de bitecekti fakat davayı kazandı. 1943’e ait, hukuk kitaplarına “Havilland Kararı” olarak geçen bu karar sayesinde kontrat sisteminin sonu geldi; oyuncular bir daha stüdyolar tarafından hiçbir zaman eskisi gibi kısıtlanamayacaktı.

    1946’da dört film birden çekti. Bunlardan “To Each His Own” ile ilk en iyi kadın oyuncu Oscar’ını kazandı. Diğer Oscar’ı ise 1949 “The Heiress” filmi ile geldi. Olivia 1940’ların Hollywood’daki en güçlü oyuncularından biri olarak bilinir. 1948 yapımı, akıl hastası bir kadını canlandırdığı “Snake Pit”teki performansı kariyerinin en yüksek noktalarından biridir. 1952’de “My Cousin Rachel”da başrol oynadı ve bundan sonra çok az film yaptı; daha çok televizyonda ve Broadway’de görüldü. Kariyerinin son işleri 1979’daki “The Fifth Musketeer” ve 1988 televizyon filmi “The Woman He Loved” oldu. 

    Hayatının geri kalan bölümünde Paris’te sakin bir hayat sürdü. Toplamda 49 filmde oynayan, Hollywood’un altın çağının en önemli yıldızlarından Olivia de Havilland’ın bir film çekimi esnasında söylediği cümleler onu özetler: “İnsanların yaptığım işin ne kadar zor olduğunu ve benim onu ne kadar kolaymış gibi gösterdiğimi anlayıp bana saygı duymalarını bekliyorum”. 

    Amacına ulaştı, hep Hollywood’un en saygın oyuncularından biri olarak görüldü ve 104 yaşına kadar yaşadı. 

  • Gerçek hikayelerin unutulmaz yönetmeni

    Parker film okullarına gittiğinde öğrencilere “verecekleri bir mesaj yoksa hiç uğraşmamalarını, sözün her türlü yeni teknolojinin ötesinde değerli olduğunu” söylerdi. İnsanların kendilerine ve birbirlerine dair en karanlık yönlerini dürüstlükle sergilemekten ve onlarla dalga geçmekten çekinmeyen biriydi.

    Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi), Birdy, Mississippi Burning (Mississippi Yanıyor, Angel Heart (Melek Yürek), Bugsy Malone, Evita, Pink Floyd The Wall, Angela’s Ashes (Angela’ın Külleri)… Bu tatsız yılın yazında dünyanın en üretken ve enteresan yönetmenlerinden biri öldü.

    Müzikaller, aile dramları, gerilimler… 19 BAFTA, 10 Golden Globe ve 6 Oscar kazandı. Bütün filmleri gerçek olaylara dayanır. Karanlık, noir bir tarzı vardır; az ve loş ışık sever; şiddetin vahşetini açıkça göstermekten çekinmez; ana karakterleri filmin sonunda genellikle ya ölür ya da filmde başladıklarından daha kötü bir noktaya gelirler…

    Bir terziyle bir boyacının oğlu olan Alan, 1944’te Kuzey Londra’da dünyaya geldi. İşçi sınıfı çocuğuydu. İyi bir öğrenciydi, bilimle ilgiliydi. Gençliğinde sinemaya en yaklaştığı anın biraz fotoğrafçılık öğrenmek olduğunu söyler. 18’inde, kızlarla tanışmanın iyi bir yolu olduğunu düşündüğü için reklam sektörüne adım attı; bir ajansın posta odasında ofis boy olarak… Bir süre sonra metin yazarlığına terfi etti. 1968’de reklam yönetmeni olmuştu. “Dönüp geriye baktığımda Ridley Scott, Tony Scott, Adrian Lyne, Hugh Hudson ve benim gibi yönetmenlerin reklam sektöründen yükselmesine şaşırmıyorum” diyor, “bizim jenerasyonun başka şansı yoktu, çünkü o zamanlar Britanya’da bir film endüstrisi yoktu”.  

    Mississippi-Burning-11

    Alan Parker ilk filmi “Melody”yi yazdığında yönetmen olmak için işini bırakmaya karar verdi ancak hiçbir deneyimi bulunmadığı ve tanınmadığı için başaramayıp işine devam etti. İlk filmi “No Hard Feelings”i 1973’te çekti, senaryosunu kendisi yazmıştı. Parası olmadığı için evini ipotekleyerek filmi kendisi finanse etti. Birkaç yıl sonra BBC filmi beğenip satın aldı ve Parker’la başka bir 2. Dünya Savaşı filmi için sözleşme imzaladı. Savaş sırasında Manchester’da çocukların tahliye edilmesini konu alan ve gerçek bir öyküye dayanan 1975 yapımı “The Evacuees”  en iyi televizyon draması dalında BAFTA ve en iyi uluslararası drama dalında Emmy kazandı. Alan Parker’ın kariyerinin yolları böylece açılmış oldu. 

    1976’da ilk sinema filmi “Bugsy Malone”u yönetti. Sadece çocuk oyuncular kullanan film Jodie Foster’la iki BAFTA dahil birçok ödül kazandı. Sonra, 1978’de Türkleri kötü göstermesiyle bizde çok tartışma yaratan “Geceyarısı Ekspresi” geldi. Senaryo Oliver Stone’a aitti ve Stone bu senaryoyla o yıl ilk Oscar’ını kazandı. Ardından gişede büyük başarı kazanan “Fame” geldi. Parker bir yaptığını bir daha asla tekrar etmiyor, karanlık bir filmden sonra hafif bir müzikal çekerek beklentileri hep bozuyordu. 1982’de bir dram olan “Shoot the Moon”u çekti ve arkasından Pink Floyd müzikal/rock operası geldi. 

    Vietnam savaşından büyük psikolojik yaralarla dönen iki arkadaşın hikayesini anlatan “Birdy” yine bambaşkaydı, şiirseldi. 1988’de epik bir ırkçılık hikayesi geldi: ‘Mississippi Yanıyor’. Birçok Oscar’a aday gösterilen film en iyi sinematografi Oscar’ını kazandı. Ardından Madonna ve Antonio Banderas’ın başrolleri paylaştığı “Evita”, İrlandalı bir öğretmenin sefaletle geçen çocukluğunun gerçek hikayesi olan “Angela’nın Külleri”…

    Parker, ustası saydığı Fred Zinnemann’ın sözünden çıkmaz, her filminden önce ona danışır ve nasıl bir film çekeceğine karar vermeden önce onun şu sözünü hatırladığını söylerdi: “Film çekmek çok büyük bir ayrıcalık. Asla hiçbir şeyi ziyan etmemelisin”. Film okullarına gittiğinde ise öğrencilere “verecekleri bir mesaj yoksa hiç uğraşmamalarını, sözün her türlü yeni teknolojinin ötesinde değerli olduğunu” söylerdi. 

    Alan Parker sert bir yönetmendi. Sinemayı çok iyi bilen ve Parker’ı çok seven bir arkadaşımın söylediği gibi “insanların kendilerine ve birbirlerine dair en karanlık yönlerini dürüstlükle sergilemekten ve insanlarla dalga geçmekten çekinmeyen biriydi”. 70 yaşında işin bürokrasisiyle, para kısmıyla uğraşmaktan vazgeçip kendini emekli etti ve resim yapmaya başladı. Bir röportajında film endüstrisinin tadının kaçtığını, bunun sebebinin de dijital çağ olduğunu söylüyordu. Filmler eski teknolojiyle çekilirken bütün işlem çok külfetli ve pahalıydı; stüdyo yöneticileri çok fazla karışamıyordu. Parker’ın en nefret ettiği şey filmlerine para bulmak için stüdyolara “yalakalık” yapmaktı. O sadece hikayeler anlatmak istiyordu ve bize harika hikayeler-filmler bıraktı.

  • Seyahate çıkmanın en keyifli ekranları

    Seyahate çıkmanın en keyifli ekranları

    Yaz mevsimi, tatile gitme, dinlenme ve kafayı boşaltma… En azından bu yıl biraz zor görünüyor. Olsun. Öyle unutulmaz filmler var ki, bizi oturduğumuz yerden alıyor ve dünyanın gerçek hatta başka dünyaların kurgusal mekanlarına taşıyor. En iyiler, unutulmazlar, klasikler… Birkaç defa seyredilebilecek yapımlar…

    Yaz geldi ve hiçbir yere gidemiyoruz (Gidenler var tabii). Gidebilecek olsak da korkuyoruz (Korkusuzlar da…). Tatil, yurtdışı seyahatleri, Yunan adaları birer birer yalan oldu. Gerçek yolculuk fikrinden uzaklaştıkça, dolaştığımız alanlar en fazla mahallemizle sınırlandıkça aklımız sınırları zorlamak, hayali seyahatler yapmak istiyor. Corona’dan beri bilgisayar başında ne şehirler gezdim, ne yolculuk planları yaptım bütün ayrıntılarıyla!

    Filmlerle, hiçbir yere gitmeden gezebiliriz tabii. Yolculuk ve yol filmleri de bunun en ideal yapıları. Yazarken en iyi yolculuk filmlerinin hepsini izlemiş olduğumu keyifle farkettim ve favorilerimi sizin için derledim. Sadece dünya üzerindeki değil, zamanda ve uzayda yol/ yolculuk içeren filmler de var burada; zira şu an yollar nasıl olsa sadece kafamızda. Koltuğunuza yaslanın; nereye gitme istediğinizi seçin. İtalya, Hindistan, 1920’ler, Ay? Hepsi klavyenizin ucunda…


    DÜNYADA YOLCULUK

    OUT OF AFRICA (Benim Afrikam) – 1985

    Yönetmen: Sydney Pollack

    Oyuncular: Meryl Streep, Robert Redford

    20. yüzyıl başları (1913-1931) kolonyal dönemde Kenya’da geçen öykü, epik bir romantik drama. Danimarkalı aristokrat Karen Blixen’in anılarına dayanan filmde Kenya’da bir kahve plantasyonu alan kocasının yanına giden Blixen kocasının onu aldattığını öğrenir ve bir avcıya aşık olur. Fonda 1. Dünya Savaşı, sınıf farkı romansı, hiç kahve yetiştirilmemiş bir yükseklikte kahve yetiştirme çabaları, hastalık, kabile sorunları, sömürge kafası… Filmde yok yok. Ancak en unutulmayan şey tabii muhteşem sinematografi.


    SHELTERING SKY (Çölde Çay) – 1990

    Yönetmen: Bernardo Bertolucci

    Oyuncular: Debra Winger, John Malkovich, Campbell Scott, Jill Bennett

    Bir yazarın varoluşsal krizi. Yazarlar ve varoluşsal krizlerinden daha klişe çok az şey vardır herhalde. Ancak Bertolucci’nin Paul Bowles’un 1949’da yazdığı aynı adlı romanından uyarlayıp çektiği “Çölde Çay” her türlü klişenin çok ötesinde. İlişkilerini toparlamak için bir arkadaşlarıyla beraber Kuzey Afrika’ya giden çiftin macerası. Arkadaşları bir süre sonra geri döner fakat seyyah çiftimiz Cezayir’den Sahra Çölü’nün derinliklerine uzanır. İngiliz bir anne ve tuhaf yetişkin oğlu; Berberî çadırlarındaki fahişeler; toparlanması gereken ilişkinin ulaştığı öte boyutlar ve her türlü çölsel tehlike. Yolculuk filmi deyince akla ilk gelecek filmlerden biri belki de.


    THELMA&LOUİS – 1991

    Yönetmen: Ridley Scott

    Oyuncular: Susan Sarandon, Geena Davis, Harvey Keitel

    En iyi senaryo Oscar’ını alan, Scott’un en iyi yönetmen, hem Sarandon hem Davis’in en iyi kadın oyuncu Oscar’ına aday gösterildiği “Thelma&Louise” için rahatlıkla 90’ların en iyi yol ve kadın filmi diyebiliriz. Bir yolculuğa çıkan iki yakın kadın arkadaşın macerası kısa sürede kabusa döner. Bu süreçte biz de kadın dostluğuna, birbirine destek olmaya, kötüye karşı güçbirliği yapmaya dair çok şey öğreniriz. İki en iyi arkadaş başlarına gelenlerden sonra kanun kaçaklarına dönüşür; çünkü bazen bazı erkekleri öldürmek gerekir. 1966 model su yeşili Thunderbird’in iki başrol oyuncusundan rol çaldığı Thelma ve Loise’i izlemeyen kalmamıştır -olsun bir daha izleyin.


    GROUNDHOG DAY (Bugün Aslında Dündü) – 1993

    Yönetmen: Harold Ramis

    Oyuncular: Bill Murray, Andie MacDowell, Chris Elliot

    Virüs yüzünden yaşadığımız döneme en uygun düşen film. Bir havadurumu sunucusu “köstebek günü” kutlamalarını haber yapmaya bir kasabaya gelir ve orada mahsur kalır. Birden anlaşılmaz bir şekilde her gün tekrar aynı günü yaşamaya başlar. Hep başa döndüğünden yaptıklarının hiçbir bedeli olmayacağını keşfeden Phil, sarhoş olmak, aşırı yemek, hırsızlık gibi kötü davranışlar sergileyerek küçük kasabanın sakinlerini de amaçları doğrultusunda manipüle eder.


    THE ADVENTURES OF PRISCILLA, QUEEN OF THE DESERT (Çöller Kraliçesi Priscilla)

    Yönetmen: Stephan Elliot

    Oyuncular: Hugo Weaving, Guy Pearce,Terence Stamp

    İki drag queen ve bir trans kadın çok özel kabarelerini sahnelemek üzerine Priscilla ismini verdikleri karavanlarında Avusturalya çölünde seyahat ederler. En iyi kostüm tasarımı Oscar’ı alan film dünya çapında başarılı elde etti ve LGBTI+ görünürlüğünün popüler kültüre taşınmasında çok önemli bir araç görevini üstlendi. Ayrıca müthiş komik ve eğlenceli.


    THE ENGLISH PATIENT (İngiliz Hasta) – 1996

    Yönetmen: Anthony Minghella

    Oyuncular: Ralph Fiennes, Juliette Binoche, Willem Defoe, Kristin Scott Thomas

    2. Dünya Savaşı’nın sonları… Kuzey İtalya’da terkedilmiş bir villa. Dört insanın yolları burada kesişir. Hemşire Hana çok ciddi yanıkları olan bir uçak kazası kurbanını tedavi etmeye başlar. “İngiliz Hasta” tanınmaz haldedir ve öyküsünü geçmişe dönüşlerle genç hemşireye anlatırken kadının da kendini iyileştirmesine yardımcı olur. Geri dönüşler sayesinde “İngiliz Hasta”yı bir zaman yolculuğu filmi olarak da görebiliriz. İtalya var, Afrika var, savaş ve acı ve romantizm var. Daha ne olsun!


    THE BEACH (Kumsal) – 2000

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Daniel York

    Richard, Tayland’a gider. Tabii Bangkok’ta bir “uyuşturucu durumları” yaşanır. Richard gizli bir plajın yerini gösterdiği söylenen bir harita bulur. Bir çift de peşine takılır ve plajı bulurlar. Plajın bir tarafında bağını dünyadan koparmış bir komün, diğer tarafında ise tehlikeli insanlar vardır. Cennetin nasıl cehenneme dönüşebildiğini ve bunu sadece insanların başarabildiğini anlatan, nefis görsellikte bir film. Tayland adaları tabii harikulade.


    LOST IN TRANSLATION (Bir Konuşabilse) – 2003

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Bill Murray, Scarlett Johannson, Giovanni Ribisi

    Sofia Coppola’nın en az babası kadar, hatta daha yetenekli bir yönetmen ve öykü anlatıcısı olduğunun kanıtı olan filmde, Murray bir reklam filmi çekmek için Tokyo’ya gelmiş, unutulmaya yüztutmuş bir oyuncudur. Yolları canı çok sıkılmakta olan Charlotte’la kesişir ve ikisi arasında beklenmedik bir dostluk kurulur. Tokyo arka fonunda kültürel, sosyal ve kişisel yabancılaşmayı işleyen bu küçük mücevher, sıradışı hikaye anlatma tekniği ve romantizmi çok farklı bir biçimde ele almasıyla tüm zamanların en iyi filmlerinden biri.


    THE MOTORCYLE DIARIES (Motosiklet Günlüğü) – 2004

    Yönetmen: Walter Salles

    Oyuncular: Gael Garcia Bernal, Rodrigo de la Serna, Mia Maestro, Mercedes Moran.

    Küba devriminin lideri Che Guevara’nın günlüklerine dayanan “Motorcyle Diaries”, Che’nin 23 yaşında bir tıp öğrencisiyken eğitimine bir süre ara verip biyokimyager arkadaşı Alberto Granado’yla yaşadıkları kıta Güney Amerika’yı tanımak için çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Buenos Aires’ten başlayan yolda tabii her şey planladığı gibi gitmiyor; fakat bu yolculuğun Che’nin kıta halkının yoksulluğunu görmesi ve devrimci kişiliğini şekillendirmesi açısından bir dönüm noktası olduğu tartışma götürmez. Gael Garcia’ya tapmamıza sebep olan, 2000’lerin başlarının en iyi yol filmlerinden biri.


    SIDEWAYS (Yanyol) – 2004

    Yönetmen: Alexander Payne

    Oyuncular: Paul Giamatti, Thomas Haden hurch, Virginia Madsen

    Orta yaşı geçmiş iki arkadaş, California üzüm bağlarına doğru 1 haftalık yolculuğa çıkarlar. İkisinin de hayatları tam bir hayalkırıklığıdır; birisi başarısız bir yazar diğeri en iyi yıllarını geride bırakmış bir oyuncu. Çaktırmadan alkolizm üzerine olan filmde, hem California’nın harika manzarasını izleriz hem de yaşamlarından tatmin olmayan iki adamın flört maceralarıyla varoluşsal krizlerini. Yazılmış en iyi film senaryolarından biri.


    THE BUCKET LIST (Şimdi ya da Asla) – 2007

    Yönetmen: Rob Reiner

    Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Haynes, Beverly Todd

    İki ölümcül kanser hastası…Aynı koğuşu paylaşmak ve hastalıkları dışında bir ortak yönleri daha var: Ölmeden önce yapmak istedikleri bir dizi şey. Hayallerindeki ve listelerindeki her şeyi tek tek yaparak ilerlerken birbirlerini iyileştirir, tekrar yaşama sevinci bulur ve harika bir dostluk kurarlar. Kanserle ilgili olup da hem yolculuk hem de umut içeren ender filmlerden.


    THE DARJEELING LIMITED (Küs Kardeşler – 2007)

    Yönetmen: Wes Anderson

    Oyuncular: Owen Wilson, Adrian Brody, Jason Shwartzman

    Üç kardeş, babalarının cenazesinden 1 yıl sonra Hindistan’ı baştan başa katedecekleri bir tren yolculuğu vasıtasıyla ilişkilerini düzeltmeye çalışırlar. Çocuklarıyla görüşmek istemeyen, bir manastırda yaşayan anneye ulaşma, yolda yaşanan bin türlü olay ve müthiş diyaloglar… Wes Anderson evrenine balıklama dalmak için harika fırsatlardan biri. Hindistan’a özgü renklerin filmde tutturulması için özel bir çaba harcanmış ve çok da başarılı olunmuş.


    IN BRUGES – 2008

    Yönetmen: Martin McDonagh

    Oyuncular: Colin Farrell, Brendan Gleeson

    Tetikçi Ray ve ortağı, batırılan bir işten sonra Belçika’nın çikolata başkenti Bruges’de patronlarının yeni emirlerini beklerler. Suçla yolculuk türünü alışılmadık bir biçimde harmanlayan filmin mizah anlayışı mükemmel. Tetikçiler tatilde! Bruges gibi bir oyuncak şehirde tetikçiler ne arar ve ne yapar? Tabii patrondan gelecek emirleri beklerken turistik bir ruh haline girer ve şehri gezerler. İzleyeceğiniz en absürd suç filmlerinden biri.


    EAT, PRAY, LOVE (Ye, Dua et, Sev) – 2010

    Yönetmen: Ryan Murphy

    Oyuncular: Julia Roberts, Javier Bardem, Richard Jenkins, Viola Davis

    Aynı adlı çok satan romandan uyarlanan film, yolculuklarla bağdaştıracağınız her türlü lezzeti içeriyor: Yemek, macera, tutku, keşif… Mutsuz evliliğini bırakıp kendini yollara atan Liz Gilbert’in aynı zamanda içsel yolculuğu, kendini bulma çabası. İtalya’yla başlayıp Hindistan’a ve Bali’ye uzanıyor. Napoli usulü pizzadan mükemmel Roma sofralarına; aşram yaşamından Bali usulü gelecek okumaya; müthiş görselliğe ve çok iyi oyunculuklara; iyi bir öykü anlatımına; iyi bir filmden bekleyeceğiniz her şey burada. Bir kere izlemekle yetinmeyeceksiniz.


    ÖTE DÜNYALARA YOLCULUK

    A TRIP TO THE MOON (Ay’a Seyahat) – 1902

    Yönetmen: Georges Méliès

    Oyuncular: Georges Méliès, Victor André, Bleuette Bernon

    Méliès’in bu kısa filmi oldukça “erken” bir bilimkurgu örneği. Jules Verne’in romanından esinlenen filmde bir grup astronom aya gitmeye karar verir. Tenekeden bir uzay mekiğiyle aya inerler, orada yaşayan Selenitlerden kaçarlar ve bir Selenit tutsakla dünyaya dönerler. Oldukça teatral performanslar ve tatlı çizimler… Filmin kaybolduğu düşünülen renkli versiyonu 1993’te oldukça kötü bir durumda bulundu.


    WOMAN IN THE MOON (Ay’daki Kadın) – 1929

    Yönetmen: Fritz Lang

    Oyuncular: Willy Fritsch, Gerda Maurus, Klaus Pohl

    1929’da Berlin’de 2.000 kişilik bir seyirciye prömiyer yapan ve ilk ciddi bilimkurgu filmi sayılan “Woman in the Moon”. Filmde Helius, uzaya yolculukla ilgilenen bir girişimcidir. Arkadaşı profesör Mannfelt Ay’da altın oluğuna inanır. Bir ekip kurulur ve “Ay’ın karanlık yüzü”ne doğru seyahate çıkılır.


    TERMINATOR (Yokedici) – 1984

    Yönetmen: James Cameron

    Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Linda Hamilton, Michael Biehn

    İkisi de 2029’dan gelen bir cyborg ölüm makinesi ve bir insan asker. Asker doğacak çocuğu, insanlığı kurtaracak bir kadını cyborg’tan kurtarmakla görevlidir. Terminatör filmleri dizisi ve evreninin ilk ve en iyi filmi. Cameron’un bu filmleri ve ürünleri sadece 2010’da 3 milyar dolar kâr etti. Hikayenin temeli aslında çok basit: Yokolmak üzere olan insan ırkıyla Skynet adındaki yapay zekanın savaşı.


    BACK TO THE FUTURE (Geleceğe Dönüş) – 1985

    Yönetmen: Robert Zemeckis

    Oyuncular: Michale J. Fox, Christopher Lloyd, Lea Thompson

    Üçlemenin ilk ve en iyi filmi. Bilimkurguyu komediyle karıştıran, şu an 40’lı yaşlarını sürmekte olan jenerasyonun kült filmi. 17 yaşındaki lise öğrencisi Marty, dostu eksantrik Doc Brown tarafından tasarlanan zaman makinasıyla kazara 30 yıl geriye gider. “Back to the Future” filmi “düşük teknolojili” haliyle bilimkurgu filmlerinin en sevimlisi ödülünü kazanmayı hakkediyor.


    STAR TREK IV / THE VOYAGE HOME (Uzay Yolu IV- Eve Yolculuk) – 1986

    Yönetmen: Leonard Nimoy

    Oyuncular: William Shatner, Leonard Nimoy, DeForest Kelly

    Amiral James T. Kirk ve ekibi, dünyayı bir uzaylı istilasından kurtarmak için zamanda geriye, 1986 San Francisco’suna giderler. Dünyayı kurtarabilecek tek şey kambur balinalardır; zira çıkardıkları sesin frekansı uzaylı gemisinden gelenle aynıdır. Uzay yolculuğu içine zamanda yolculuğu da yerleştiren film, 1986’da Challenger faciasında hayatını kaybeden astronotlara adanmış.


    APOLLO 13 – 1995

    Yönetmen: Ron Howard

    Oyuncular: Tom Hanks, Bill Pexton, Kevin Bacon

    En iyi ses ve montaj Oscar’ı sahibi Apollo 13, NASA’nın ciddi zarar gören uzay aracını hayatları tehlikede üç astronotuyla güvenli bir şekilde dünyaya döndürme çabası üzerine. Film bir “docudrama”; 1970’te yapılamayan 3. uzay yolculuğunun hikayesine dayanıyor. Ron Howard teknik olarak doğruları yansıtmak için çok çaba harcamış.


    GATTACA – 1997

    Yönetmen: Andrew Niccol

    Oyuncular: Ethan Hawke, Uma Thurman, Jude Law

    Yakın bir gelecekte, toplum tarafından genetik olarak yetersiz olduğundan sadece “sıradan” işlerde çalışabileceğine karar verilmiş Vincent uzaya gitmek ister. Bunu gerçekleştirmek için genetik olarak mükemmel, ancak felçli bir adamın kimliğine bürünür. “Gattaca” üç çok iyi başrol oyuncusu, hikayesi ve görselliğiyle tadına doyum olmayan bir film.


    DONNIE DARKO (Karanlık Yolculuk) – 2001

    Yönetmen: Richard Kelly

    Oyuncular: Jake Gyllenhall, Jena Malone, Mary McDonell

    Küçük bir kasabada yaşayan sorunlu genç Donnie Darko, kapısının önünde dünyanın 28 gün sonra sona ereceğini söyleyen tavşan kostümlü bir adamla karşılaşır. Ertesi gün odasına bir jet düşer ve olaylar gelişir. Bu kara komedi film, geçtiği süre olan 28 günde çekildi ve direkt video piyasasına düşecekken Sundance Festivali’nde gösterilerek bir anda popüler oldu. 90’ların mükemmel Amerikan bağımsız sinemasının 2000’ler başına taşmış çok iyi bir örneği.


    13 GOING ON 30 (Keşke 30 Olsam) – 2004

    Yönetmen: Gary Winnick

    Oyuncular: Jennifer Garner, Mark Ruffalo, Judy Greer

    Zaman yolculuğu içeren romantik komedi mi? Evet var öyle bir şey…Okulda ezilen ve popüler olmak isteyen bir kız, doğumgününde 30 yaşına gelmeyi diler ve üzerine dökülen peri tozu sayesinde dileği gerçekleşir. İzleyebileceğiniz en şeker zamanda yolculuk filmlerinden biri.


    GRAVITY (Yerçekimi) – 2013

    Yönetmen: Alfonso Cuaron

    Oyuncular: Sandra Bullock, George Clooney

    Film, uzay araçları yörüngede parçalanınca uzayda kalan iki astronotun dünyaya dönme çabalarıyla ilgili. 2013’ün en iyi filmlerinden sayılan “Gravity” özellikle rejisi ve görselliğiyle önplana çıkıyor.


    INTERSTELLAR (Yıldızlararası) – 2014

    Yönetmen: Christopher Nolan

    Oyuncular: Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain, Bill Erwyn, Ellen Burstyn, Matt Demon, Michael Caine

    Interstellar’ın kastı “star”larla dolu. Distopik bir gelecekte geçen filmde, insanlık dünyada hayatta kalmakta zorlanmaktadır ve bir grup astronot yeni bir yaşam alanı bulmaya Satürn’e yakın bir solucan deliğine gider. Yapılmış en iyi uzay filmlerinden biri.


  • Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler…

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler…

    Irk ayrımcılığı temalı filmler, sinema tarihinin özellikle son 60 yılına damgasını vurdu. Çoğu defa Oscar’a kadar giden bu unutulmaz yapımların, artık bir “klasik” hâlini almış olan örnekleri… Bütün hayatlar önemlidir!

    21. yüzyılın ilk çeyreğini devirmek üzereyiz. Uzaya bile gittik ama henüz insan olmanın en temel halleriyle ilgili sorunlarımızı çözebilmiş değiliz. Hâlâ “ortasınıf-heteroseksüel-beyaz erkek” Tanrı yerine konuyor ve diğer bütün insanları ten renklerine, ırklarına, etnisitelerine, cinsiyetlerine, cinsel kimliklerine, sınıflarına göre ayırıyor ve onun altına diziyoruz.

    George Floyd’un nefessiz bırakarak öldürülmesi, dünyanın uzun zamandır gördüğü en büyük sivil itaatsizlik hareketini tetikledi ve sayesinde belki de gerçekten sonunda siyah hayatların da diğer bütün hayatlarla aynı önemde olduğu anlaşılacak. Çılgın 2020’un Covid-19’dan sonraki ikinci büyük sürprizinden ilham alarak ırk, ırkçılık ve siyah hayatları konu eden en iyi filmlerden bir derleme yaptık. Çoğunu arama motoruna ismi ve altyazılı izle yazarak bulmanız mümkün. Bütün hayatlar önemlidir. 

    Shadows/Gölgeler-1959

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: John Cassavetes

     Oyuncular: Ben Carruthers, Leila Goldoni, Hugh Hurd

    Amerikan bağımsız sinemasının öncüsü John Cassavetes’in ilk filmi 50’ler New York’u beatnik ortamındaki üç siyahi kardeşin yaşamlarına odaklanır. Caz müziği, ırklararası ilişkiler, beat atmosferi, gerçekçi ama sinemasal açıdan deneysel bir yaklaşımla işlenmiştir. 

    A Raisin in the Sun/Güneşte Bir Leke-1961

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Daniel Petrie 

    Oyuncular: Sidney Poitier, Ruby Dee, Claudia McNeill, Diana Sands

    Lorraine Hansberry’nin 1959’da Broadway’de prömiyer yapan aynı adlı oyunundan uyarlanan film, ABD’deki gündelik, kanıksanmış ırkçılığın sıradan siyah insanları nasıl etkilediğine parmak basan ilk filmlerden biri. Chicago’da fakir siyah bir ailenin eline beklenmedik bir para geçer ve çoğunluğun beyaz olduğu bir mahalleye taşınmalarıyla sorunlar başlar. Filmde asimile olmuş siyahlar ve siyah karşıtlığı da iyi işlenir. 

    To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek-1962

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Robert Mulligan 

    Oyuncular: Gregory Peck, John Megna, Frank Overton 

    Dört yıl önce ölen Harper Lee’nin bir Amerikan edebiyatı klasiği sayılan aynı adlı romanından uyarlanan film, 1930’ların başında ABD’deki büyük ekonomik kriz sürecinde geçiyor. Alabama’da beyaz bir avukatın (Atticus Finch) haksız yere tecavüzle suçlanan bir siyahı savunması anlatılıyor. Sekiz oscar adaylığından Gregory Peck için en iyi erkek oyuncu dahil üçünü kazanan film, önyargılar ve onları yıkmak üzerine. Romanı da pek lezzetlidir.

    The Color Purple/Mor Yıllar-1985

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steven Spielberg 

    Oyuncular: Danny Glover, Whoopi Goldberg, Oprah Winfrey

    Alice Walker’ın Pulitzer ödüllü ünlü romanından uyarlanan film 1900’lerde 14 yaşında babasının hamile bıraktığı Celie’nin taciz ve şiddetle dolu zorlu hayatını ve cinsel kimlik bulma arayışını anlatıyor. “The Color Purple” 11 dalda Oscar’a aday gösterildi. Siyah olmanın, bir de kadınlık ve eşcinsellik eklenince ne kadar katlanarak zorlaştığını anlamak için izlenmeli.

    In the Heat of the Night/Gecenin Sıcağında-1967

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Norman Jewison 

    Oyuncular: Sidney Poitier, Rod Steiger, Warren Oates

    Sidney Poitier’in kariyerinin doruk noktasında çektiği, en iyi film dahil beş Oscarlı filmde siyah bir detektif, bir cinayeti araştırmak üzere ırkçı bir güney kasabasına gönderilir. Filmde detektifin ırkçı bir beyazın tokadına “öbür yanağını çevirmek” yerine tokatla karşılık vermesi, 60’lı yılların Martin Luther King suikastından sonraki siyasi atmosferini çok iyi özetler. Ezilenler artık seslerini duyurmakta, onlara yapılanlara karşılık vermekten çekinmemektedir. 

    Do the Right Thing/Doğruyu Seç-1989

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Spike Lee 

    Oyuncular: Danny Aiello, Ossie Davis, Ruby Dee

    Bir siyah hakları aktivisti de olan Amerikalı bağımsız yönetmen Spike Lee’nin bütün filmografisi konuyla ilgili bir ders niteliğindedir ama, “Do the Right Thing” aralarında ön plana çıkar. Filmde yılın en sıcak gününde Brooklyn’de bir mahallede herkesin sinirlerinin gerilmesiyle nefret ve önyargılarda patlama yaşanır ve olaylar şiddete evrilir. Müthiş iyi bir Amerikan bağımsız sineması örneği. 

    Boyz N the Hood/Artık Çocuk Değiller-1991

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: John Singleton 

    Oyuncular: Cuba Gooding Junior, Laurence Fishburne, Ice Cube

    John Singleton’ın ilk filmi, rapçi Ice Cube’un ilk oyunculuk denemesi. Film ortalama Amerikalının sadece “gangsta rap” müziği sayesinde bildiği, merkezî güney Los Angeles’da Crenshaw gettosunda yaşayan üç siyah gencin sokaklardaki yaşamı üzerinden ırk, ilişkiler, şiddet konularını işler. Singleton bu filmle en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterilen ilk siyah yönetmen olmuştur. 

    Malcolm X-1992

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Spike Lee 

    Oyuncular: Denzel Washington, Angela Bassett, Delroy Lindo

    Müthiş bir Spike Lee klasiği daha! Öldürülen ünlü siyah hakları aktivisti Malcolm X’in küçük bir ganster olarak başlayıp “Nation of Islam”ın liderine dönüşmesini işleyen biyografik film hem görsel bir şölen hem de ırk ayrımcılığına karşı hareketlerin tarihine ışık tutan bir çalışma. 

    Amistad-1997

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steven Spielberg 

    Oyuncular: Djimon Hounsou, Matthew McConaughey, Anthony Hopkins

    Yıl 1839. Gerçek olaylara dayanan filmde, La Amistad adlı köle taşıyan gemide Mende kabilesinden köle ticareti için kaçırılanlar Küba açıklarında isyan çıkarıp geminin komutasını ele geçirir. Olaylar İspanya, ABD ve siyahların haklarını savunan bir avukat arasında geçen çetin bir davaya evrilir. Dava Afrikalıların lehine sonuçlanır. Bu olay kuzey-güney arasındaki gerginliği artırır ve içsavaşın başlamasındaki etkenlerden biri olarak görülür. Köleliğin tarihine dair mutlaka izlenmesi gereken bir film.

    Driving Miss Daisy/Bayan Daisy’nin Şoförü-1997

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Bruce Beresford 

    Oyuncular: Morgan Freeman, Jessica Tandy, Dan Aykroyd 

    ABD’nin güneyinde geçen film, yaşlı bir Yahudi kadınla siyah şoförünün aralarındaki ilişkiye odaklanır. Film ırkçılığı, biri beyaz diğeri siyah iki azınlık (Yahudi/Siyah) üzerinden inceler. Bayan Daisy, sinagogu bombalandıktan sonra kendisinin de ırkçılığın bir kurbanı olduğunu farkeder. 1949’da geçen filmin dokuz Oscar adaylığı ve en iyi filmle en iyi kadın oyuncuyu da içeren dört Oscar’ı var. Irk meselesi üzerine klasiklerden biri. 

    American History X/Geçmişin Gölgesinde-1998

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Tony Kaye 

    Oyuncular: Edward Norton, Edward Furlong, Beverly D’Angelo

    Bir nefret suçundan üç yılını hapiste geçiren neo-nazi dazlak Derek, ona özenen kardeşi Danny’yi bu yola girmekten vazgeçirmeye çalışır. Irkçı beyaz hareketlerin ve ABD’deki ırkçılığın köklerine inen film, konuyu kavramak için mutlaka izlenmesi gerekenlerden. 

    12 Years a Slave/12 Yıllık Esaret-2013

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Steve McQueen 

    Oyuncular: Chiwetel Ejiofor, Michael Kenneth Williams , Michael Fassbender

    Dokuz Oscar adaylığından en iyi film dahil üçünü kazanan film, New Yorklu özgür bir siyah olan Solomon Northup’un 1853’te yazdığı anılarına dayanıyor. Northup, eşi ve iki çocuğuyla yaşayan bir kemancıdır. İki beyaz adam tarafından Washington D.C.’de kısa dönem müzisyen olarak çalışabileceği bir iş olduğu vaadiyle kaçırılıp köle olarak satılır ve kurtulana dek 12 yıl boyunca Louisiana eyaletindeki plantasyonlarda çalıştırılır. Köleliğe dair yapılmış en etkileyici filmlerden biri. 

    Moonlight/Ay Işığı-2016

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Barry Jenkins 

    Oyuncular: Mahershala Ali, Naomie Harris, Trevante Rhodes

    En iyi film, en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo dallarında üç Oscar alan Moonlight, zor bir mahallede yaşayan bir siyah çocuğu küçükyaştan ergenliğine ve ilk gençliğine kadar mercek altına alıyor. Sıradan bunalımlar yanında cinsel ve genel kimlik arayışları konu ediliyor. Sinemasal anlatım dili çok güzel. 

    Get Out/Kapan-2017

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Jordan Peele 

    Oyuncular: Daniel Kaluuya, Allison Williams, Bradley Whitford

    Dört Oscar adaylığından en iyi orijinal senaryoyu kazanan korku/gerilim türündeki film, haftasonu tatili için beyaz kız arkadaşının ailesinin evine giden siyah bir gencin başına gelenleri anlatır.  Kölelik mirasını sembol olarak alıp modern çağda başka bir açıdan irdeleyen film, konuyla ilgili yapılmış en yaratıcı çalışmalardan biri. 

    Blindspotting/Kör Noktalar-2018

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Carlos Lopez Estrada 

    Oyuncular: Daveed Diggs, Rafael Casal, Janina Gavankar 

    Filmde, hapisten şartlı tahliyeyle çıkmış Collin’in, bir polisin bir siyahı öldürmesine tanık olmasından sonra yaşananlar anlatılıyor. Collin’in serseri bir yakın arkadaşı da, başını belaya sokması için ayrı bir fırsat. Son derece sürükleyici. 

    The Last Black Man in San Francisco-2019

    Beyazperdede en siyah ve en aydınlık filmler

    Yönetmen: Joe Talbot 

    Oyuncular: Jimmie Fails, Jonathan Majors, Rob Morgan

    Jimmy ve yakın arkadaşı Mont Jimmy, büyükbabasının inşa ettiği ve artık nezih ve pahalı bir mahallede bulunan çocukluk evini geri almaya çalışır. Geçmişe dönüşün dokunaklı bir hikayesi. Filmin müziği muhteşem. 

  • Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Gündelik hayatta yerleşmiş bir deyiş var: “Biz bu filmi daha önce görmüştük”… Bir salgının dünyadaki bütün hayatı neredeyse durdurduğu şu günlerde yaşananlar, gerçekten çok büyük bütçeli bir Hollywood filmini andırıyor. Ana temasını bulaşıcı hastalıkların oluşturduğu en önemli filmler…

    Egzotik bir taşıyıcı hayvandan bir kişiye bulaşan ve kısa sürede birçok insanın hayatını ve hadiselerin işleyişini-yaşanışını değiştiren bir virüs… Karantina, izolasyon, pandemi protokolleri, panik, tedavi/aşı bulma çabaları… Devletlerin hataları, insanların hataları, mikroskop dışından görünmeyen bir canlının çok güçlü sandığımız biz insanları ve bütün bir sistemi çökertmesi…

    Veba, çiçek, İspanyol gribi gibi salgınlar geçmişte, tıp biliminin günümüzden çok daha geri olduğu yıllarda fazlasıyla can aldı. Ancak tıbbın ulaştığı bugünkü noktada bile bu küçük canavarlara karşı hâlâ çok güçsüz ve korumasızız. Zira şimdi de başka sorunlar var: Dünya çok daha global, herkes seyahat ediyor ve taşıyıcı olabiliyor, virüsler hızla mutasyona uğruyor, nüfus çok kalabalık ve hastaneler, sağlık sistemleri yetersiz… Kısacası, 2020’de görüyoruz ki, bütün ilerlemelere rağmen virüs denen canlıyla başetme konusunda çok gerideyiz. O, görünmez boyutuyla istediği gibi taşıyıcıdan taşıyıcıya atlayıp ne olup bittiğini anlayıncaya kadar bütün dünyayı durma noktasına getirmeyi başardı.

    Evde oturduğumuz şu günlerde, salgın konseptinin sinemaya nasıl yansıtıldığını merak edenler için tüm zamanların en iyi salgın filmlerinden oluşan bir liste hazırladık. Bazıları günümüzde yaşadığımız duruma olan benzerliğiyle tüylerinizi ürpertecek, şimdiden uyaralım. Hepsi kastlarından sinematografilerine, senaryolarından özel efektlerine son derece başarılı, heyecanla izlenecek yapımlar. Yapım yılına göre düzenlenen bu listede daha fantastik öğeler barındıran zombi salgınlarıyla gerçekçi örnekler birarada.

    Fantastik filmleri, insanların ölüm-kalım durumlarında nasıl korkunç yaratıklara dönüşebildiklerinin bir sembolü olarak da seyredebiliriz. Gerçekçi olanlar ise bir virüsle, bir pandemiyle savaşmanın teknik ve pratik yöntemleriyle ilgili oldukça önemli bilgiler veriyor.

    Evde kalalım, film izleyelim; virüsler de filmlerde kalsın!

    The Seventh Seal/Yedinci Mühür – 1957

    Yönetmen: Ingmar Bergman

    Oyuncular: Gunnar Björnstrand, Bengt Ekerot, Nils Poppe, Max Von Sydow, Bibi Andersson

    COVID-19’dan yüzyıllar önce veba vardı. Ortaçağ’da Avrupa’yı dize getiren, karantina kelimesinin sözlüklere girmesine sebep olan bu salgın 318 yıl boyunca ara ara yeniden ortaya çıkarak dünyanın nüfusun 3’te 1’ini yoketti (1347 Sicilya- 1665 Londra). Bir sinema ve Bergman klasiği olan “Yedinci Mühür”, ölüm, yaşam ve inanç üzerine çekilmiş en önemli filmlerden biri. Veba zamanında geçen filmde 10 yıldır yollarda olan Haçlı şövalyesi Antonius Block en sonunda ülkesi İsveç’e döner ama karşısında Ölüm’ü bulur ve onunla yaşamını geri almak için bir satranç oyununa oturur.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    The Cassandra Crossing/Cassandra Geçidi – 1976

    Yönetmen: George P. Cosmatos

    Oyuncular: Sophia Loren, Richard Harris, Martin Sheen, OJ Simpson, Ava Gardner, Burt Lancester

    Starlarla dolu bir kasta sahip olan film, bir virüsün bir trende zaptedilmeye çalışılmasının hikayesi. Paris, Brüksel, Amsterdam, Kopenhag, Stockholm güzergahını izleyen trene ölümcül bir virüs taşıyan bir mahkum biner ve hastalığı yolculara bulaştırmaya başlar. İki seçenek vardır: Ya tren yokedilecek ya da hastalığın diğer vagonlara geçmesinin önlenmesi için bir yol bulunacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Twelve Monkeys/12 Maymun – 1995

    Yönetmen: Terry Gilliam

    Oyuncular: Joseph Melito, Bruce Willis, Jon Seda, Brad Pitt

    Bilimkurguyla salgın türünü buluşturan bu önemli film, insan türünün yokolmak üzere olduğu yakın bir gelecekte (sinopsise göre 2035’te) geçer. Virüs dünyada yaklaşık beş milyar kişinin ölümüne yol açmıştır. Geriye kalan az sayıdaki insan yeraltına kurdukları barınaklarda yaşamlarını sürdürmektedir. Bu esnada virüsün yokedilmesi için bir çözüm yolu bulan insanlar, zamanda geriye gidebilecekleri bir zaman makinesi yaparlar. İlk test sürüşü içinse eski bir mahkum olan James Cole (Bruce Willis) gönüllü olur ve insanlığın yokolma noktasına gelmesine sebep olan virüsün ortaya çıkmasını incelemek üzere geçmişe -1914, 1918, 1990 ve 1996’ya- gönderilir. Cole’un gerçekten de bir zaman yolcusu mu yoksa bir akıl hastası mı olduğu filmin asıl derdidir ama Gilliam müthiş yaratıcı bir yönetmen olduğu için filmde bundan çok daha fazlası var. Film, “Vertigo”dan “Memento”ya ve “Matrix”e birçok bilimkurgu filmine ilham vermiş olan Chris Marker’ın 1962 yapımı kısa filmi “La Jeteé”den uyarlamadır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Outbreak/Tehdit – 1995

    Yönetmen: Wolfgang Petersen

    Oyuncular: Dustin Hoffman, Kevin Spacey, Renee Russo, Morgan Freeman, Cuba Gooding Jr., Donald Sutherland

    Her bir oyuncusu bir yıldız olan “Outbreak”, en iyi ve gerçekçi salgın filmlerinden biri. Bir salgın hastalıklar uzmanı olan Hoffmann, yeni ve çok ölümcül bir virüsü tesbit ve araştırma için Zaire’ye gönderilir. Fakat virüs bir maymunla ABD sınırları içine girmiş ve insanları öldürmeye başlamıştır. Bu arada ABD’nin virüsü önceden bildiği ve bir biyolojik silah olarak 30 yıldır ürettiği ortaya çıkar. Bir kasabada herkes enfekte olur. Ordunun kumandanı bütün bir kasabayı yokederek virüsü kontrol altına almanın peşindeyken Hoffman taşıyıcı maymunu bulup kurtarıcı serumu üretmeye çalışır. Amerikan hükümetini iyi göstermeyen ender bir Hollywood A listesi filmi.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    28 Days Later/28 Gün Sonra – 2002

    Yönetmen: Danny Boyle

    Oyuncular: Alex Palmer, Cillian Murphy, Christopher Dunne, David Schneider, Christopher Eccleston, Bindu De Stoppani, Naomie Harris, Megan Burns, Brendan Gleeson  

    Bu post-apokaliptik Boyle üçlemesi, çok bulaşıcı bir virüsün kazayla salıverilmesinden sonra toplumun çöküşünü işler ve dört hayatta kalanın yaşadıklarına odaklanır. Zombi filmi alttürünü yeniden dirilten film olarak hatırlanan, gişe başarısı yüksek bir film. İngiltere’de bir genetik araştırmalar enstitüsünde biliminsanları insan doğasındaki şiddeti ve öfkeyi önleyebilmek amacıyla bazı tehlikeli deneyler yapmış ve bunun sonucunda “rage” adını verdikleri bir virüs geliştirmişlerdir. Bir grup aktivist, laboratuvarda virüs taşıyan maymunları serbest bırakır ve virüs insanlar arasında yayılır. Virüsü kapan kişiler 15 saniye içinde cinayete eğilimli saldırganlara dönüşürler. Jim (Cillian Murphy) salgın patlak verdiğinde hastanededir. 28 gün sonra çıktığında ise bildiğinin dışında bir dünyayla karşılaşır; yaşadığı şehir artık bir hayalet şehirdir. Baygın yattığı süre boyunca olup bitenleri çözmeye çalışırken kendi gibi virüsten kurtulmuş üç kişiyle biraraya gelir ve Manchester’daki bir askerî birliği bulmak üzere yola çıkarlar.

    Beş yıl sonra çekilen “28 Weeks Later-28 Hafta Sonra” filmini iseJuan Carlos Fresnadillo yönetmiş, başrollerde Jeremy Renner, Rose Byrne, Robert Caryle yer almıştı. Devam filmi, “Rage” virüsünün Britanya nüfusunu mahvetmesinden altı ay sonra geçer. Amerikan ordusu düzeni bir şekilde sağlamış ve insanlar karantina altındaki bölgelere tekrar yerleştirilmeye başlanmıştır, fakat içlerinden birisi virüs taşıyıcısıdır ve kabus yeniden başlar.

    Filmin üçüncü ayağının üzerinde hâlâ çalışılırken koronavirüs salgını başladı. Bakalım COVID-19 bu yeni devam filmini nasıl etkileyecek?

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Blindness/Körlük – 2008

    Yönetmen: Fernando Meirelles

    Oyuncular: Julienne Moore, Mark Ruffalo, Gael Garcia Bernal

    Jose Saramago’nun romanından uyarlanan filmde bir şehirde körlük salgını çıkar. Hastalananlar terkedilmiş bir akıl hastanesinde karantinaya alınırlar ancak burada oluşan “toplum” hızlıca çöküşe geçer. Güçlüler zayıfları ezmeye başlar. Fakat yaşananlara tanık olan biri vardır: Oraya kocasına eşlik etmek için gelen, virüsten etkilenmeyen bir kadın (Julianne Moore), yedi kişiyi karantinadan medeniyetin insanlığı terkettiği sokaklara çıkarır. Film 2008’de Cannes’da Altın Palmiye’ye aday gösterilmişti.    

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Quarantine/Karantina – 2008

    Yönetmen: John Erick Dowdle

    Oyuncular: Jennifer Carpenter, Steve Harris, Jay Hernandez

    Bir televizyon muhabiri olan Jennifer Carpenter, kameramanıyla birlikte Los Angeles itfaiyesinde haber peşindedir. 911’den gelen telefonla bir binaya giderler ve buradaki kadının “bir şeylerin etkisinde olduğunu” farkederler. Bina karantinaya alınır. Yaşlı kadın bir polisi ısırarak öldürür. Bir veteriner, belirtileri kuduza benzetir. Bina içinde herkesin birbirini ısırdığı bir dehşet yaşanır. Hastalığın karantinayla zaptedilmesi durumunda bile neler olabileceğini anlatan bir hikaye (Bu arada evden dışarı çıkamayan aile sakinleri de zaman zaman sükunetlerini kaybedip birbirlerini “parçalayacak” noktaya gelmiyorlar mı?).

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Carriers/Veba – 2009

    Yönetmen: David&Alex Pastor

    Oyuncular: Lou Taylor Pucci, Chris Pine, Piper Perabo

    Film bütün dünyayı etkisi altına alan bir kuş gribi salgınında dört arkadaşın hayatta kalma çabalarını anlatıyor. Danny arkadaşlarını Meksika Körfezi’ndeki ıssız bir kumsala götürme çabasındadır. Ancak dikkatsiz davranışları yolculuklarının uzamasına neden olmaya başlar. Onlar gibi kendilerini korumaya çalışan virüs bulaşmamış insanlarla veya umutsuzluk içinde yardım isteyen virüs bulaşmış kişilerle karşılaştıkça masumiyetlerini kaybetmeye başlarlar. Yolda geçirdikleri dört gün boyunca, hiçbir insanın yüzleşmek zorunda kalmaması gereken ahlaki kararlar vermek durumunda kalırlar. En büyük düşmanın insanlığı tehdit eden virüs değil, iç dünyalarındaki karanlık olduğunu keşfederler.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Black Death/Kara Ölüm – 2011

    Yönetmen: Christopher Smith

    Oyuncular: Sean Bean, Eddie Redmayne, Carice van Houten

    14. yüzyıl Britanya veba salgınını konu alan bir dönem filmi… Küçük bir manastırda hayatını geçiren genç rahip Osmund, manastıra sığınan Averill adındaki genç bir kadına âşık olmuştur ve vebanın Averill’e ulaşmasını istemez. Ormanın derinliklerinde hastalıktan etkilenmeden varlığını sürdüren bir köyün söylentisi dolanmaktadır ve şövalye Ulrich bu köyde neler döndüğünü öğrenmek için görevlendirilir. Ulrich’in manastırdan tek bir talebi vardır: Kendilerine ormanda rehberlik edecek bir rahip. Sevdiği kadına kavuşma şansı bir anda beliren Osmund, Ulrich’e zorlu yolculuğunda yardımcı olmaya gönüllü olur. Bu deneyimi ona manastırın dışındaki dünyayı sunacak ve Tanrı’yla olan ilişkisini sorgulayacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Contagion/Salgın – 2011

    Yönetmen: Steven Soderbergh

    Oyuncular: Gwyneth Paltrow, Matt Damon, Jude Law, Lawrence Fishborne, Marion Cotillard, Kate Winslet

    Yıldızlar geçidi gibi bir salgın filmi daha… Üstelik yönetmeni de Amerikan bağımsız sinemasının en önemli isimlerinden Soderbergh. Film, şu an yaşadığımız duruma en yakın senaryoyu sunuyor. Hava ve solunum yoluyla rahatlıkla bulaşan ve insanları birkaç gündür içinde öldüren virüs, salgın şeklinde yayılmakta. Dünya çapında uzmanlardan oluşan medikal bir ekip, hem salgına çare bulmaya çalışır hem de insanlarda virüsten daha da hızlı yayılan panik hâlini kontrol altına almaya uğraşır. İnsanlar canlarını kurtarmaya çalışırken, dağılmanın eşiğine gelen toplumsal hayata da tutunma mücadelesi verirler. Salgınla ilgili tek bir film izleyecekseniz bunu izleyin!

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    93 Days/93 Gün – 2015

    Yönetmen: Steve Gukas

    Oyuncular: Seun Ajayi, Bimbo Akintola, Zara Udofia Ejoh, Danny Glover

    Film Nijerya’da 2014’de yaşanan Ebola salgınını konu ediyor. İnsanlar ölümcül hastalıkla savaşırken doktorlar da hastalığın metropolde yayılmasını önlemek için zamanla yarışıyor ve kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek

    Train to Busan/Zombi Ekspresi – 2016

    Yönetmen: Yeon Sang-Ho

    Oyuncular: Gong Yoo, Jung Yu-Mi, Ma Dong-Seok

    Bir zombi salgını filmi daha… Uzakdoğu’dan gelmesi de cabası… Güney Kore, zombi salgınının etkisi altındadır. Bir kadın, kızının ısrarlarına dayanamaz ve onu haftasonu için trenle Seul’den Pusan’a, ayrıldığı eski kocasının yanına götürmeye karar verir. Ancak enfekte olduğu için trende hastalığı yayacak, herkes birbirine saldırmaya başlayacaktır.

    Korona günlerinde evde sinemaya gitmek
  • Bir yıldız düşüyor: Judy Garland

    Bir yıldız düşüyor: Judy Garland

    Hollywood sistemi içinde çocuk oyuncu olarak başlayıp 25’ten fazla filmde rol almış, sesiyle insanları büyülemiş çok yetenekli bir artist, bir şarkıcı: Judy Garland. Adını taşıyan film, esas olarak sanatçının son dönemini ele alıyor ve başroldeki Reneé Zellweger bu performansıyla Oscar’ı alacak gibi görünüyor.

    JUDY GARLAND
    Yönetmen: Rupert Goold
    Yazarlar: Tom Edge (Senaryo), Peter Quilter (“End Of The Rainbow”)
    Başroller: Renée Zellweger, Jessie Buckley, Finn Wittrock
    Kostüm: Jany Tamime
    Yapım Tasarımı: Kave Quinn
    Sinematografi: Ole Bratt Birkeland

    Yorgunluğunu, acılarını ve hayatın yıpratmışlığını titrek bir gülümsemenin ardına saklamaya çalışan bir kadın, “kaymış” bir yıldız; orta yaşında geçinebilmek ve çocuklarına bakabilmek için hâlâ turnelere ve konserlere çıkmak zorunda. New York konser serisinin sonunda eline tutuşturulan 150 dolar ve iki küçük çocuğuyla taksiye binmiş otele dönerken, borçlarından dolayı odasının boşaltıldığını ve o gece kalacak yerlerinin bile olmadığını henüz bilmiyor. Bu zorlukla hayata tutunmaya, çocuklarına iyi bakmaya çalışan ama gece başını sokacak bir evi bile olmayan kadın, Judy Garland…

    Tüm zamanların en sevilen klasiklerinden Oz Büyücüsü’nün yıldızı; Hollywood stüdyo sistemi içinde çocuk oyuncu olarak başlayıp 25’ten fazla filmde rol almış, aynı zamanda sesiyle insanları büyülemiş, konserler vermiş, albümler kaydetmiş çok yetenekli bir artist, bir şarkıcı. Çok küçükken içine düştüğü sömürgen stüdyo sisteminin de ruhunda açtığı yaralarla, alkolle ve sakinleştirici ya da yükseltici haplarla hayatta kalmaya çalışıyor; bağımlılıkları, kırılganlığı onu uçurumun kıyısına sürüklüyor; taa ki hayatı tam Hollywood yıldızlarına “yakışan” bir aşırı doz ölümüyle 47 yaşında son bulana dek.

    Judy Garland’ı hayatının son döneminde, Londra’da verdiği 1968’deki son konser dizisinin öncesi ve sonrasında işleyen “Judy” filmi, başroldeki Reneé Zellweger’in muhteşem geri dönüşü olarak algılandı. Atipik bir A listesi oyuncu olan fakat hem Hollywood’un hem de sinema seyircisinin çok sevdiği (Bridget Jones serisi, Jerry Macguire, Nurse Betty, Chicago) ama bir süredir ortalıkta görünmeyen Zellweger, Golden Globe dahil olmak üzere şimdiden birçok en iyi kadın oyuncu ödülünü topladı. Ve bu yıl Oscar’ı da alacak ya da almalı.

    Judy Garland, 1922-1969.

    Zellweger filmin neredeyse her sahnesinde yer alıyor; müthiş beden dili, mimikleri, ses tonu, karakterin değişik ruh hallerinde sergilediği nüanslı oyunculuk tüm yeteneklerini ortaya döküyor; üstelik çok da güzel şarkı söylüyor. Ortalardan yokolup böyle güçlü bir rolle geri dönme hikayesi de, sürekli yeniden sahnelere geri dönmesiyle tanınan Garland’ı biraz andırıyor. Ancak asıl etkileyici olan -birçok iyi biyografi filminde izlediğimiz gibi- karaktere kendini tamamıyla kaptırmaması, bir Judy Garland kopyası olmaya çalışmaması. -Filmde sürekli olarak Judy’nin içinden bir Reneé, Reneé’nin içinden bir Judy çıkıyor. Canlandırdığı karakterle düet yapar gibiler. Böyle bir performansa zor rastlanır.

    Judy Garland 1922’de üç kızkardeşin en küçüğü olarak Frances Ethel Gumm ismiyle Minnesota’da doğdu. Anne-babası vodvil sanatçısıydı; sahneyle çok erken, 2.5 yaşında tanıştı. O henüz 4 yaşındayken aila California’ya taşındı ve anne bir trio olarak lanse ettiği üç kızının menajerliğine başladı; sahne karizması ve şarkı söyleme yeteneği tüm ailede vardı. 1935’te Metro-Goldwyn-Meyer stüdyosunun sahibi Louis B. Meyer besteci Burton Lane’i kızkardeşleri dinlemeye gönderdi ve bunun sonucunda Judy’nin ailesiyle hemen kontrat yaptı. Judy henüz 13 yaşındaydı; ne tam bir çocuk yıldız materyali ne de yetişkin rolleri için uygun…

    Zellweger farkı Judy Garland’ı canlandıran Reneé Zellweger, Judy Garland’ın kopyası olmaya çalışmadan mükemmel bir performans ortaya koyuyor.

    Fakat üç yıl sonra onun için mükemmel bir rol geldi; Oz Büyücüsü’ndeki hülyalı Dorothy Gale karakteri. “Judy” filminde sık geri dönüşlerle “Oz Büyücüsü”nün çekim dönemlerine ve stüdyoda yaşananlara tanık oluyoruz. Oz ülkesine giden yolun altın taşlarla kaplı olmadığını da böylece görüyoruz. Stüdyoda tam bir tiranlık hakim. Çocuk yaştaki oyuncular çok uzun saatler çalıştırılıyor. Judy, film çekimleri boyunca kilo almasın diye neredeye aç bırakılıyor, en ufak itirazında ürkütücü bir karakter olan Meyer tarafından yerine başka birinin derhal bulunacağı ima ediliyor. En korkuncu da, açlığa dayanması için verilen uyarıcı, uyuyabilmesi için verilen sakinleştirici haplar!

    Judy Garland kendisine çizilen “masum komşu kızı” tipinden çıkamıyor; henüz hayatının ve kariyerinin çok başındayken ileride yaşayacağı problemlerin zemini hazırlanıyor. Boyu kısa; dönemin diğer müthiş güzel oyuncuları Lana Turner, Elizabeth Taylor kadar güzel değil; bu yüzden kendine güveni de az. Sonuçta gittikçe kötüleşen alkol ve hap bağımlılığı yüzünden işleri aksattığı, setlere geç geldiği ya da hiç gelmediği için MGM’le kontratı feshediliyor. Birkaç kez hastaneye ve rehabilitasyon merkezlerine yatıp çıkıyor. Ama bütün bunların yanında beş kez evlenmeyi ve en büyüğü Liza Minelli olan üç çocuk sahibi olmayı da beceriyor.

    Gayet başarılı bir film ve müzik kariyeri olmasına, ödüllere, dünyanın çeşitli yerlerinde konser salonlarını doldurmasına rağmen sürekli kendinden şüphe ediyor, yeterince yetenekli ve güzel olmadığına inanıyor. Bu güvensizlik bağımlılıklarla birleşince, alkollü sahneye çıkıp rezil olmalar, ödenemeyen borçlar, parasızlık, çocukların velayetinin kaybedilme noktasına gelinmesi gibi dibe vurduran sonuçlar doğuruyor. Sonuç, 34 yıllık dolu dolu ama sürekli aşağı doğru bir ivmeyle ilerleyen bir Hollywood ve sahne kariyeri ve 47 yaşında aşırı dozla gelen trajik ölüm.

    Daha çok oyuncunun bu son dönemine odaklanan “Judy”nin en büyük başarısı Reneé Zellweger’in performansı. Bununla birlikte filmin çok iyi yaptığı başka şeyler de var: Örneğin ikinci Oscar adaylığı olan makyaj, dinamik bir görsellik, mükemmel yan karakterler (özellikle Judy’nin Londra turnesi boyunca asistanlığını yapan ve gerçekten her halini çeken soğukkanlı Rosalyn Wilder rolünde Jessie Buckley ve kendinden 13 yaş genç son kocası/ menajeri, bir partide tanıştığı ve ayaklarını yerden kesen adam Mickey Deans rolünde Finn Wittrock), yine mükemmel bir prodüksiyon ve kostüm tasarımı (Hollywood buralarda asla yanlış yapmaz!) gibi.

    Filmde Judy Garland’ın kendisinden 13 yaş küçük son kocası Mickey Deans’i Finn Wittrock canlandırıyor.

    Film, Peter Quilter’in Olivier ve Tony gibi prestijli ödüllere aday gösterilen “West-End” ve Broadway oyunu “End of the Rainbow/Gökkuşağının Sonu”ndan uyarlanmış. Bu bakımdan sahne geçişleri, diyaloglar, kısacası senaryo da çok iyi; müzikler zaten harika… Fakat “Judy”yi asıl unutulmaz ve etkileyici kılan hiç kuşkusuz Zellweger’in bu trajik karakteri tüm yönleriyle kuşatan; zaafları, yetenekleri, espri yetisi, hayalkırıklıkları, ve karmaşık iç dünyasına rağmen hayatta kalma, etrafa kafa tutma konusundaki gücüyle portreleyen; fakat bunun içine büyülü bir şekilde kendini de katan performansı.

    “Judy” bir Hollywood’un yıldızının başarı/düşüş hikayesi olmasının yanında stüdyo sisteminin gaddarlığı, bu sistemdeki çocuk ve çalışan sömürüsü, şov dünyasının acımasızlığı üzerine de çok şey söylüyor. 2019’un en iyi yapımlarından biri olduğu kuşku götürmez.