Yazar: Zeynep Aksoy

  • İrlanda İçsavaşı gölgesinde kavganın anlamsızlığı üzerine

    İrlanda İçsavaşı gölgesinde kavganın anlamsızlığı üzerine

    İrlandalı oyun yazarı, senarist, yönetmen Martin McDonagh’ın Colin Farrell ve Brendan Gleeson’ın oyunculuklarıyla zirveye ulaşan kara komedisi “The Banshees of Inisherin” yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday… İrlanda’nın uzak bir adasında iki eski dostun arkadaşlığının bitişini anlatan film, suyun öte yanında süren İrlanda İçsavaşı’nın dumanlarıyla birleştikçe derinleşiyor.

    Sene 1923. Yaklaşık 1 yıldır devam eden İrlanda İçsavaşı’nın son demleri… Birleşik Krallık’a karşı İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) saflarında birlikte savaşanlar, artık birbirlerine karşı savaşıyor. Çatışmanın iki tarafı, Birleşik Krallık’tan bağımsız ancak Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası olan Serbest İrlanda Devleti destekçileriyle, bunu İrlanda Cumhuriyeti’ne bir ihanet olarak gören, İrlanda’nın İngiliz müdahalesinden tamamen bağımsız olması gerektiğini savunan Cumhuriyetçi muhalefet…

    İrlanda savaşı
    THE BANSHEES OF INISHERIN, 2022
    SENARİST VE YÖNETMEN:
    MARTIN MACDONAGH
    OYUNCULAR: COLIN FARRELL,
    BRENDAN GLEESON, KERRY
    CONDON, BARRY KEOGHAN
    SİNEMATOGRAFİ: BEN DAVIS
    MÜZİK: CARTER BURWELL

    Batıda hayalî bir ada olan Inisherin’e ise sadece denizin öte yanında patlayan bombaların sesi ve bazen ufukta belirip kaybolan dumanları ulaşıyor. Bu uzak köyde yaşayan insanların kendi sorunları var. Filmin açılışında, sıradan bir çoban olan Pádraic Súilleabháin (Colin Farrell) en yakın arkadaşı Colm Doherty’nin (Brendan Gleeson) evine uğrar; her akşamüstü yaptıkları gibi adanın tek pub’ında birlikte bira içmek üzere onu çağırmaya gelmiştir. Pádraic’ten yaşça büyük olan kemancı/folk müzisyeni Colm içeride olmasına rağmen kapıyı açmaz; pencerenin dışından içeriye bakan arkadaşını görmezden gelir. Şaşıran Pádraic eve dönüp birlikte yaşadığı kızkardeşi Siobhán’a (Kerry Condon) olayı anlattığında kadın şakayla karışık “Belki de artık seni sevmiyordur” der. Pádraic’in bir süre sonra Colm’un kendi ağzından da duyacağı gibi, durum tam da böyledir.

    İrlanda iç savaşı
    İrlanda İçsavaşı’nın gölgesinde iki arkadaşın ayrılık hikayesini anlatan filmde Pádraic (Colin Farrell), özgürlük yanılsamasından memnun özgür devleti, Colm (Brendan Gleeson) ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli IRA’yı temsil ediyor.

    Kavga etmemişlerdir; Pád­raic arkadaşını üzecek bir şey yapmamıştır ama Colm durup dururken arkadaşlıklarını bitir­meye karar vermiştir. Basit bir hayatı olan Pádraic’in dostluğu gözünde artık onu yapmak is­tediği bestelerden alıkoyan, ar­kasında hatırlanmaya değer bir eser bırakmasını engelleyen bir zaman kaybıdır. Pádraic müt­hiş alınır ve bu dostluğun böyle anlamsızca bitmesini kabulle­nemez. Colm ise kararlıdır; Pád­raic onunla her konuşmaya yel­tendiğinde kendi parmaklarını koyun kırpıcısıyla tek tek kese­ceğine yemin eder. Bu eylemin kendisi onu en baştaki amacı olan bestelerinden adım adım uzaklaştırsa da bunu gerçekten yapar… İlk kesik parmağını eski dostunun kapısına fırlattıktan sonra işler hızla karanlık, tekin­siz ve bir yandan da absürd bir hâl alacaktır.

    İrlandalı oyun yazarı, sena­rist, yönetmen Martin McDona­gh’ın, İrlanda’nın batısındaki üç adadan (Inishmore, Inishmaan ve Inisheer) esinlendiği kurma­ca “Inisherin”de geçen karanlık trajikomedisi “The Banshees of Inisherin” (Inisherin’in Ölüm Perileri) yılın en iyi filmlerin­den biri olmaya aday. Film, ilk gösteriminin yapıldığı 79. Ve­nedik Film Festivali’nde Colin Farrell’a en iyi erkek oyuncu ve Martin McDonagh’a en iyi se­naryo ödülü kazandırdığından beri ödüle doymuyor. En son 80. Golden Globe Ödülleri’n­de de en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleri­ni (Colin Farrell) topladı; ayrıca 2003’te çekilen “Cold Mounta­in”dan sonra en çok dalda aday gösterilen film oldu. Bu başarı­ların 2023 Oscar’larına da yan­sıyacağı şüphe götürmez.

    Peki, ilk bakışta pek de bir iddiası yokmuş, daha çok İrlan­dalı yazar/yönetmeninin şahsi yerel meraklarıyla ilgiliymiş gibi görünen, evrenin unuttuğu kü­çücük bir İrlanda adasında iki adamın dostluğunun bitmesi üzerine bu “küçük” film neden bu kadar büyüdü, bu kadar beğe­nildi ve bu kadar ilgi gördü? Bu­nu anlamak için filmin yaratıcı­sının kariyeriyle başlayıp İrlan­da’nın yakın tarihine uzanan bir yolculuğa çıkmak gerekiyor.

    İrlanda savaşı
    Filmin tuhaf karakter mozaiği içinde mantığın sesi olan Siobhán, Kerry Condon tarafından canlandırılıyor.

    1970 Londra doğumlu İrlan­da asıllı Martin McDonagh, ka­riyerine absürdist kara komedi türünde oyunlarla başladı. Ço­cukluk tatillerini geçirdiği, ba­basının memleketi İrlanda’nın batısı Conway civarında geçen iki ayrı üçlemesi var. Bunlar­dan ilki, “Leenane Üçlemesi”nin ilk oyunu “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, 1998’de Broadway’e transfer olmuş ve Tony Ödülle­ri’ne aday gösterilmişti. Baskı­cı bir anne ile hayatı onun yü­zünden olduğu yerde sayan orta yaşlı kızı arasındaki dengesiz ilişkiye odaklanan bu oyun, za­manında İstanbul Devlet Tiyat­rosu’nda da sahnelenmiş, çok beğenilmiş ve Sumru Yavru­cuk’a Afife Jale Ödülü’nü kazan­dırmıştı. Bu üçlemenin diğer iki oyunu, “Connemara’daki Kafa­tası” ve “Yalnız Batı” da yakın ilişkilerdeki arızalardan doğan bir takım kriminal olayları iş­liyordu. İkisi de hem Britanya hem de ABD’de sahnelendi ve birçok ödüle aday gösterildi.

    İkinci üçleme olan “Aran Adaları Üçlemesi”nin ilk iki oyunu “The Cripple of Inish­maan” (Inishmaan’ın Sakatı) ve “The Lieutenant of Inishmo­re” (Inishmore’lu Teğmen) yine kara komedi tarzındaydı. İlki 1934’te geçiyor, bir Hollywood belgeselinde adanın sakatının rol kapmasıyla gelişen olayla­rı anlatıyordu. “Inishmore’lu Teğmen” 1993’te İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun dönek te­rörist Deli Pádraic’e suikast dü­zenleme planı üzerineydi. Bu da bizde Kenterler tarafından sah­nelendi.

    Üçlemenin son halkası ol­ması gereken “The Banshees of Inisherin” ise oyun olarak hiç yayımlanmadı. McDonagh ye­terince iyi olmadığını düşünü­yordu. Ancak yıllar sonra metni tamamen değiştirerek, ödüle boğulan ve çok konuşulan bu fil­mi çekti.

    Yazar/yönetmen, sinemayı tiyatroya tercih ettiğini söylüyor ve bunda da çok başarılı. İlk kısa filmi 2004 yapımı “Six Shooter”, Oscar kazandı. 2008’de sarpa saran bir iş yüzünden Belçi­ka’nın Bruges kentinde gizlen­mek zorunda kalan iki İrlan­dalı suikastçıyı konu alan “In Bruges” de çok tutuldu. “Bans­hees”in başrol oyuncuları Colin Farrell ve Brendon Gleeson, ilk defa burada birlikte kamera kar­şısına geçmişlerdi; aralarındaki kimyanın tuttuğu çok belliydi. McDonagh 2017’deyse ona en iyi film ve en iyi film müziği dal­larında Oscar adaylığı getiren, yürek yakan Amerikan taşrası draması “Three Billboards Out­side Ebbing, Missouri”yi çekti.

    McDonagh’ın filmlerini ev­rensel kılan en önemli unsur, yerel motiflerle bezenmiş olsa da tüm insanlığı ilgilendiren ka­ranlık konuları mesafeli bir ko­medi yaklaşımıyla işlemesi. Aile içi işlevsizlik, küçük insan hırs­ları, her ilişkide başgösterebile­cek anlaşmazlıklar ve tabii sa­dece İrlanda’ya değil dünyanın birçok bölgesine de bela olan iç­savaş meselesi…

    “The Banshees”de yönet­men dahiyane bir şey yapıyor. İki arkadaşın aniden bozulan ilişkisini İrlanda İçsavaşı’nın bir alegorisi olarak işliyor; ama bu­nu o kadar üstü örtülü yapıyor ki asıl meselenin bu olduğunu anlamak için dedektif gibi işa­retleri takip etmek gerekiyor. Colm ile Pádraic’in dostluğunun bozulması, İrlanda’da aynı di­nin iki mezhebinin, Katolikler­le Protestanların nesiller boyu birbirlerinin gırtlağına yapışma­sına neden olan zihniyetin bir yansıması… Colm, Pádraic’ten artık hoşlanmadığına dair keyfî bir karar vererek eski arkada­şını çaresizliğe sürüklüyor. Her uzlaşma çabası daha da keskin bir reddedilmeyle sonuçlanıyor. Mücadele, Pádraic de aynı dere­cede sapkın ve inatçı birine dö­nüşene, kendi eliyle tek tek kes­tiği parmakları Colm’un müziği­ni sonsuza dek susturana kadar devam ediyor. Parmaklar bir bir eksilirken anakaradan da idam edilenlerin haberleri geliyor.

    Bu, McDonagh’a göre, İr­landalıların ve İrlandalı olma­nın hikayesi. Zümrüt ülkenin masallarındaki gibi, karşılık­lı olarak yükselen şiddetin son raddesine ulaştığı noktada ye­niden dostluğa evrildiği filmde; Ben Davis’in muhteşem sine­matografisi hikayeye, varoluş­sal kasvetle bezenmiş pasto­ral bir görünüm veriyor. Bütün bunlar olurken, “ölüm perisi” Banshee’yi temsil eden yaş­lı kadının filmin başından beri yaptığı uyarılara kulak asmayan ada sakinleri, kimin kazandığını umursamadan sessiz hayatları­na devam etmek istiyor. Herke­sin mektubunu okuyan dediko­ducu bakkal kadından küfret­mekten hiç çekinmeyen ada papazına; adada merkezî otori­tenin tek temsilcisi kötü niyetli polis memurundan gücü ancak ona yettiği için sürekli olarak ezdiği ve işkence ettiği kıt zekalı ama iyi niyetli oğluna (filmin en iyi performanslarından biri, bü­tün bu çatışmanın gerçek kur­banı Barry Keoghan rolündeki Dominic Kearney’e ait) herkes kendi küçük hayatlarıyla meş­gul. Kendisini oradan kurtarıp anakarada kütüphaneci olmak isteyen, bu tuhaf karakterler mozaiğinin en aklı başında üye­si, Pádraic’in dupduru kızkarde­şi Siobhán bile “sıkıcı erkeklerin savaşı”ndan çok kendi derdinde.

    İrlanda savaşı
    İrlanda’nın ruhuna kemanıyla ses veren Colm’un parmakları tek tek eksilirken ahengin yerini çatışma, müziğin yerini ise sessizlik alıyor.

    Tam da bu bakımdan film çok iyi gizlenmiş bir alegori ola­rak okunabilir: Pádraic, özgürlük yanılsamasından memnun olan özgür devleti, Colm ise benlik duygusu için İngiliz yönetimine karşı tavır almaya istekli İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nu temsil ediyor. Bu arada filmin renkleri de sonradan “Muhteşem Dev­rim” olarak adlandırılan harekat ile Büyük Britanya’yı tamamen ele geçiren ve Birlikçiler’in be­nimsediği Protestan 3. Willi­am’ın (Orange Prensi) turun­cusundan Bağımsız İrlanda’yı destekleyen milliyetçi Katolik­leri temsil eden yeşile dönüyor. Film, köprüden önce son çıkışa yaklaşırken, anakarayla bağlan­tıyı sağlayan posta kutusunun yeşile boyandığını görüyoruz. Ancak bu noktada -bir adalının şakayla karışık söylediği gibi- İr­landalılar ile İngilizler arasında­ki çatışma artık İrlandalılar ile İrlandalılar arasında yaşanıyor. Kardeşin kardeşe duyduğu yı­kıcı öfkenin doğurduğu şidde­tin içinden güçlenerek çıkma ihtimali ortadan kalkıyor. Artık tek olası sonuç, kanlar içinde ve kardeşsiz kalmak…

    Geleceğe miras kalan ise ancak 10 parmağın 10’u da bi­raradayken ortaya çıkabilecek müziğin ahengi yerine, bitmek bilmez bir intikam hırsıyla örül­müş bir kan davasının sessizli­ği. İrlanda folklorunda yaklaşan felaketi feryat figan haber veren “ölüm perisi”ne bile, bu noktada artık sessizce izlemek kalıyor.

    İRLANDA İÇSAVAŞI

    Anakaranın dumanları

    6 Aralık 1921 tarihinde İngiliz Hükü­meti temsilcileri ile İrlanda Cumhuriyeti arasında, “The Troubles” (Sorunlar) olarak bilinen İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nı sona erdiren bir antlaşma imzalandı. Antlaşma, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) pek çok üyesinin 1916 Paskalya Ayaklanması’ndan bu yana uğruna mücadele ettiği Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti fikrinin gerisinde kalsa da İrlanda’nın çoğunluğuna imparatorluk içinde dominyon statüsü vererek onu Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve Güney Afrika ile aynı seviyeye getirmişti.

    Ancak özellikle bugün Kuzey İrlanda olarak bilinen 6 Ulster ilçesinin Birleşik Krallık içinde kalmasıyla, İrlanda Serbest Devleti ya da İrlandaca “Saorstát Éireann” olarak bilinen yeni İrlanda Do­minyonu, birçok IRA mensubu için kabul edilemez hâle gelmişti. Eamon de Valera, İrlanda Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla 7 Ekim 1921’de İrlandalı delege­lere İngilizlerle bir antlaşmayı “müzakere etme ve sonuçlandırma” yetkisi veren bir telgraf yayımlamış olmasına rağmen, nihayetinde bu antlaşmaya karşı mu­halefetin başını çekecekti. Sonuçta bu antlaşma mevcut birliği de yok edecekti.

    16 Haziran 1922’de sandığa giden İrlandalı seçmenler, ezici bir çoğunlukla Antlaşma’yı destekledi. Sinn Féin tara­fından 1918 Genel Seçimleri’nden sonra oluşturulan İrlanda Parlamentosu’ndaki 128 sandalyenin 92’si de antlaşma yanlısı adaylara gitti. Bu sonuç, 9 yıllık düşmanlık ve 2 yıllık doğrudan çatışma­nın ardından hissedilen genel “savaş yor­gunluğu”na bağlanabileceği gibi, belki de halkın çoğunluğunun Cumhuriyet’e Eamon de Valera’nın düşündüğü kadar bağlı olmayabileceğinin göstergesiydi.

    Aslında aralarında IRA liderlerinden Michael Collins ve Richard Mulcah­y’nin de bulunduğu bazı antlaşma destekçileri Cumhuriyetçilere bağlıydı; ancak mevcut durumu o dönemde elde edebileceklerinin en iyisi olarak kabul et­mişlerdi. Collins, antlaşmanın İrlanda’ya “özgürlüğe ulaşma özgürlüğü” veren bir sıçrama tahtası olduğunu savun­muştu. IRA’nın savaşın ne galibi ne de mağlubu olduğunu, çatışmaların devam etmesinin zafer garantisi getirmediğini düşünüyordu. İngilizler bu korkuyu acımasızca kullandılar ve antlaşmanın reddedilmesi hâlinde askerî harekatı ye­niden başlatma tehdidini sürekli olarak masada tuttular.

    28 Haziran 1922–24 Mayıs 1923 arasında yaşanan İrlanda İçsavaşı, tarih­teki pek çok içsavaşın aksine nispeten kısa sürmüş; çatışmalar ülkenin pek çok bölgesine hemen hiç yansımamıştı. Eylül 1922’de büyük konvansiyonel askerî operasyonlar sona ermişti. Yine de 1948’de İrlandalı yargıç Kingsmill Moo­re’un söylediği gibi “şu anda bile İrlanda siyasetine büyük ölçüde 1922’de avcı ve av olanların acısı hâkimdir”.

    İrlanda savaşı
    Dublin’deki çatışmalar sırasında Antlaşma karşıtı bir IRA devriyesi.
  • Sinemada en ‘Baba’ filmin yapım-çekim macerası…

    Mario Puzo’nun kitabından uyarlanan, tüm zamanların en sevilen filmi “Baba”nın (1972) yapım hikayesini anlatan “The Offer” dizisi dünya çapında etki ve tartışma yarattı. Eleştirmenlerin nefret ettiği ama seyircilerin bayıldığı dizi, kült filmin de yapımcısı Al Ruddy tarafından 50 sene sonra yapıldı.

    Çocukken evimizin kü­tüphanesinde ciltli-es­ki ciltli tüm kitaplar gibi naylon kapak koru­yuculu, yosun yeşili hafif sol­muş kapak resmi Hieronymus Bosch’un “Dünya Zevkleri Bahçesi” resminden bir detay içeren bir kitap vardı. Cilt sır­tında yeşille Puzo ve siyahla tırnak içinde “Baba” ya­zardı. Annemin kütüp­hanesindeki kitapla­rı tek tek hatmet­meye başlamıştım ama, bu kitap sırf ismi yüzünden hiç ilgimi çekmiyor, hatta beni itiyordu. Babam ben çok küçük­ken ölmüştü, ama baba­ları olan arkadaşlarımın hayatlarında da bu şahısların çok önemli olmadığını düşü­nüyordum. Belki sadece be­nim çevremdeki dağınık aile biçimlerinde böyleydi bu; bir yerlerde iyi babalar da vardı. Neyse, bu kitabı atladım, hiç okumadım.

    Sinemayla ilgilenmeye başladığımda tekrar karşılaş­tık “Baba”yla; elbette bu defa film hâliyle. Önce kitabın adı­nın Türkçeye eksik çevrildi­ğini veya bizde yanlış anla­şıldığını düşündüm. “Godfat­her” baba değil “vaftiz babası” demekti. Filmi ilk izlediğim­de sadece Marlon Brando’nun oyunculuğunu ve özellikle kısık ses tonunu beğendiği­mi; filmi son derece yavaş, ka­ranlık ve uzun bulduğumu; bu sıkıcı, şiddetten nemalanan erkek dünyasını anlatan, ka­dınların figüranlığın ötesine geçemediği filmin tam da bu yüzden 1960’lar “çılgınlığı”­sonrası heteroseksist, erkek egemen tutucu dünyanın de­ğerlerini savunduğunu; bu ne­denlerle çok iş yaptığını ve tu­tulduğunu; hatta biraz nefret ettiğimi hatırlıyorum.

    Yıllar sonra “Baba” filmi­nin bir fikir olarak doğuşun­dan beyazperdede prömiyeri­ne kadar tüm süreci yapımcısı Al Ruddy’nin perspektifinden anlatan, yine Al Ruddy’nin ya­pımcılığında 2022 tarihli “The Offer” dizisini 1.5 günde, ne­redeyse arasız ve soluksuz iz­ledim. Yazı yetiştirme telaşın­dan değil, dizinin harikulade­liğinden…

    Beinconnect’te gösterilen dizi, yayımlanır yayımlanmaz en çok satanlar listesine girip o güne dek tanınmayan, zor geçinen bir yazar olan Mario Puzo’yu meşhur etmiş The Godfather/Baba kitabıyla açılıyor. Yine bir bilgisayar firma­sında çalışırken Hollywood’un cazibesine kapılıp yapımcı olmaya karar veren Al Rudd­y’nin, bu kitabı sinemaya uyar­lama çılgın fikrini Paramount’a kabul ettirmesiyle devam edi­yor ve filmin bütün bir yapım sürecini anlatıyor.

    Bu 10 bölümlük mini dizi, konu ettiği film kadar, hatta on­dan daha da ilginç, sürükleyici ve izlenesi. Sebeplerine gelece­ğim ama önce biraz “Godfather” filmi bilgisi tazeleyelim:

    Bir Hollywood klasiği çekmek 10 bölümlük mini dizide, “The Godfather”ın yapımcısı Al Ruddy’i canlandıran Miles Teller; Bettye McCartt rolünde Juno Temple ve Francis Ford Coppola rolünde Dan Fogler var.

    Gangster filmi türünü yeni­den tanımlamış bir yapıt bu. O dönem düşüşteki bir aktör olan Marlon Brando’nun kariyerini canlandıran, yeni ortaya çıkan tiyatro oyuncusu Al Pacino’yu şahlandıran film, New York’lu Sicilya kökenli mafya ailesi Cor­leone’lerin hikayesini anlatıyor­du. “Baba” Vito Corleone’nin 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonra­sından 1955’e kadar uzanan 10 yıllık döneminden sonra, özellik­le en küçük erkek çocuk Michael Corleone’nin bu taraklarda hiç bezi olmayan naif bir kişilikten acımasız bir mafya liderine dö­nüşmesini izliyorduk.

    “Baba” 1972 Mart’ında viz­yona girdikten sonra çok uzun bir süre tüm zamanların en iyi gişe yapan filmi rekorunu elinde tuttu. 1973 Akademi Ödülleri’n­de 11 dalda aday oldu ve bunlar­dan üçünü (en iyi film/yapımcı Al Ruddy, en iyi erkek oyuncu/ Marlon Brando, en iyi uyarlama senaryo/Mario Puzo ve Francis Ford Coppola) kazandı.

    Amerikan Film Enstitüsü ta­rafından “Yurttaş Kane”den son­ra tüm zamanların en etkili ikin­ci filmi ilan edildi. Kısaca “Baba”, tüm zamanların en büyük Holl­ywood efsanelerinden biri…

    Bu kadar önemli bir filmin yapım macerasıyla ilgili bir dizi­nin ilgi çekeceği şüphe götür­mezdi; hele ki başından sonu­na olaylar ve engellerle dolu bir süreç olduğu düşünüldüğünde. Tarihî filmin ve aktüel dizi “The Offer”ın yapımcısı Al Ruddy’nin dehası işte burada devreye gi­riyor. Filmin bu olağanüstü ya­pım hikayesini anlatarak, bizi bu “sır”a ortak ediyor.

    “Baba”nın yapım hikayesi­ni özel kılan çok unsur var: Maf­ya öyküsü anlattığı için gerçek mafyanın işe dahil olması, filmi engellemeye çalışması; yönet­men, stüdyo şefleri, CEO’lar arasında bitmek bilmeyen ego savaşları; casting konusunda yönetmen Coppola’yı kimse­nin dinlemek istememesi; bütçe sıkıntıları; yapımcı Ruddy’nin bütün yeteneğine ve kararlılığı­na rağmen işte çok yeni olması; Frank Sinatra’nın karakterler­den birinin kendisinden ilham alınarak yazıldığı iddiası üzerine işe sekte vurma çabaları; stüd­yonun bütçe çok aşıldığı için işi kaç kez durdurmaya çalışması; yine gerçek mafyanın derin iliş­kileri sonucu New York’ta çe­kim izinlerine engel konulması; Paramount’un başındaki Robert Evans’ın, eşi Ali MacGraw’un onu Steve McQueen’le aldat­ması sonucu aklını yitirip alkol ve uyuşturucu batağına gömül­mesi ve ekibi yalnız bırakması; yönetmenle ışık tasarımcısının anlaşmazlığı; yönetmenle ya­pım tasarımcısının anlaşmazlığı; mütevelli heyetiyle yapımcıların anlaşmazlığı…

    Justin Chambers ise Marlon Brando’yu canlandırıyor.

    Sorunları aşırı yetenekli, ze­ki ve ondan tecrübeli asistanı Bettye’nin (Juno Temple) müt­hiş desteği, yaratıcı zekası ve ce­saretinin de yardımıyla bir bir çözen Al Ruddy (Miles Teller), sanki engel atlamalı bir maraton koşuyor. Ne bir mafya patronuy­la dostluk kurması eksik kalıyor ne tüm ego savaşlarının ortasın­da kendini ateşe atması ne para bulmak, bütçeyi kabul ettirmek için risk alıp, kariyerini ortaya koyarak binbir takla atması…

    Bütün bir süreçte, oriji­nal karakterlere aşırı benzeyen müthiş yetenekli kast (özellikle Robert Evans/Matthew Goode, Bettye/Juno Temple, Al Paci­no/Anthony Ippolito ve Justin Chambers/Marlon Brando); fil­min orijinal setlerinin bazıla­rını birebir taklit eden müthiş tasarım; kusursuz diyalog ve senaryo; müthiş bir görsellik; 70’ler Hollywood ve New York şaşaası; ama her şeyden ötesi ve önemlisi kusursuz bir akış… “The Offer”ın her bir anı bir sonraki anını istetiyor, bekle­tiyor, merak ettiriyor. Şahane, unutulmaz sahneler var: Örne­ğin Puzo’yla Coppola’nın onlar için tutulmuş, asla temizletme­dikleri için artık kokan villada koca göbeklerini örtemeyen at­letleriyle şarap içip, paso tıkına­rak senaryo yazmaları… Set baş­lamadan önce verilen yemekte herkesin birden karakterlerine bürünmesi ve filmde olmayan ama olsa akıllardan hiç çıkma­yacak bir Corleone ailesi yemek sofrası yaşatması… Filmdeki meşhur silahın bulunduğu mi­nicik tuvalette çekirdek kad­ronun arasında geçen ve dışarı bilgi sızdıran köstebeğin tesbit edildiği o müthiş sahne… Stüd­yo şeflerinin, “karides” dedik­leri Al Pacino’nun nasıl iyi bir oyuncu olduğunu en sonunda anladıkları sahne…

    At kafası sahnesi ve perde arkası “The Godfather”da Hollywood yapımcısının yatağındaki at başı, filmin en unutulmaz sahnelerinden biridir. Bu sahnede kullanılan gerçek at kafasının nasıl bulunduğunu “The Offer”dan öğreniyoruz.

    Bütün bu “The Offer” sa­ga’sındaki en ilginç duruma ge­lelim şimdi: Seyircinin bayıldığı diziden eleştirmenler nefret et­miş… “Baba’yla ilgili wikipedia sayfasının dizi hâli”, “Al Rudd­y’nin kendini yüceltme mas­türbasyonu” vs. gibi diziyi aşırı hafife alan, hatta aşağılayan yo­rumlar kol geziyor uluslararası eleştirilerde. Halbuki sinemada “auteur” (yazar) kavramını des­tekleyen, bunun hep arkasında duran eleştirmenler; özellik­le Hollywood gibi bir merkezde dönen binlerce işin, yapımsız ve iyi bir yapımcısız hiçbir zaman hayata geçirilemeyeceğini zaten biliyorlar. Bu durumu müthiş akıcı ve heyecan uyandırıcı bir biçimde anlatan bir diziye sade­ce şapka çıkarmalılardı. Sanki sinemanın, en azından bu tarz stüdyo sinemasının nasıl yürü­düğünü hiç anlamamışlar; sanki dünyada çekilen her film “ba­ğımsız” ve yapımcıların hiçbir anlamı yok.

    “The Offer” büyük bir eseri bir filme, bir fikri eyleme dönüş­türmenin neler içerdiğini; bunda ne gibi fedakarlıklar ve riskler olduğunu müthiş bir kurguyla veren “aşırı izlenesi” bir dizi.

    Filmde olmayan kadınları dizide de aramayalım; yıl 2022 ama 1970’ler Hollywood’unda olduğumuzu unutmayalım; ora­da yaklaşık 12 adama bir Bettye düşüyordu. Durum hâlâ biraz böyle ne yazık ki. Dolayısıy­la diziyi, filmin “kadın düşmanı yaklaşımı” için suçlamak yan­lış olur; en azından bir “havalı” gerçek kadın karaktere hakkını vermiş.

    Eleştirmenler ne derse de­sin, son sözü her zaman seyir­ci söyler ve seyirci “The Offer”a bayıldı.

    Hollywood’da büyük film na­sıl çekilir yapım hikayesi. Süper.

    Dizi, “The Godfather’ın hayata geçirilmesinde önemli bir yere sahip olan Oscar ödüllü yapımcı Al Ruddy’nin prodüksiyon sürecindeki anılarından ve notlarından esinlenerek çekildi.
  • Ölmek üzere olanlar, seni selamlar yüce Sezar!*

    Netflix platformunda kısa sürede en çok izlenen dizi haline gelen “Squid Game / Kalamar Oyunu”; ekonomik-toplumsal olarak çaresiz duruma düşmüş-düşürülmüş insanların, büyük bir para ödülü için birbirleriyle yarıştırılmasını anlatıyor. Bu “ölümüne” yarışma aynı zamanda ultra zenginler tarafından izlenip, bahislere konu oluyor. Beyazperdede iyi bilinen bir temayı, günümüz vahşi kapitalizmine ve yerel temalara bağlı işleyen gayet başarılı bir Kore mini dizisi.

    * Ave Imperator, morituri te salutant

    Eylül ortasında Netflix’te sessiz sedasız, reklamı yapılmadan bir Kore di­zisi yayına girdi. Yayınlanma­sından sadece 4 gün sonra 90 ülkede en çok izlenen diziydi. Netflix’in İngilizce dışında en başarılı işi olan “Squid Game” için içerik bölümünün başın­daki Ted Sarandos “Bugüne ka­darki en büyük projemiz olması çok muhtemel” dedi.

    Sinemacı Hwang Dong- Hyuk’un yazıp yönettiği 9 bö­lümlük mini dizi, aşırı şiddet içeren bir hayatta kalma dra­ması ve kapitalizm üzerine bir yorum. Basit ama iddialı bir kurguya sahip, hızlı tempolu, karakter odaklı ve “bağımlılık yapıcı” bir iş. Dizi, Güney Ko­re’de borç batağında bir grup insanı konu ediyor. Bu insan­lar gizemli bir biçimde çocuk oyunları oynayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanabilecekle­ri bir yarışmaya katılmaya ikna ediliyor ve bayıltılıp uzak, ıssız bir adadaki tesise getiriliyorlar. İlk oyunda, kaybetmenin anın­da öldürülmek anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve katılan 456 ki­şinin yarısından çoğu kafaları­na kurşun sıkılarak öldürülüyor.

    Kurallardan biri, bir demok­rasi illüzyonu: Çoğunluğun iste­ğiyle oyunlara son verilebiliyor. Bunun üzerine oylama yapılıyor ve oyundan vazgeçiliyor. Dışarı çıkan güruhtan büyük bir ço­ğunluk, gerçek dünyanın da ça­buk değil ama yavaş yavaş ölü­me götüren bir “cehennem” ol­duğunu tekrar hatırlayıp kendi istekleriyle oyuna geri dönüyor.

    Dizinin geri kalanı, hepsi “ölümcül derecede” çaresiz bir­kaç karakterin hayatta kalma savaşına odaklanıyor: Orta yaş­lı, grev yüzünden araba fabrika sındaki işinden olduktan sonra dikiş tutturamayan, kumarbaz, yaşlı annesinden para yürüten, nafaka ödeyemeyen, 10 yaşın­daki kızına doğum günü için düzgün bir hediye bile alama­yan Gi-Hun; onun çocukluk ar­kadaşı, Seul Üniversitesi işlet­me mezunu, finans dünyasında yükselen fakat zimmetine para geçirdiği için polis tarafından aranan dolandırıcı Sang-Wo; patronunun parasını içetti­ği Pakistanlı yasadışı göçmen işçi Ali Abdul; Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan genç kız Sae-byeok ve beyninde tü­mör olan, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için katıldığını söyle­yen yaşlı, bilge adam Oh-Il Nam (onun gerçeği farklı, sonra görü­yoruz)… Yarışmadaki demografinin birer örneği olan bu insanların kelimenin tam anlamıyla “ölü­müne” yarışmasını, çoğu Batılı, bu yarışlara para yatıran, aşırı zengin bir takım VIP’ler canlı izliyor bir bölümde; onlardan bu oyunların tüm dünyada oynan­dığını ama Kore’dekilerin en iyisi olduğunu öğreniyoruz.

    İnsan vahşete, başkalarının acısını ve hatta ölümünü izle­meye neden bu kadar meraklı? Gladyatör dövüşleri, horoz ve köpek dövüşleri, boğa güreşle­ri… İnsanlar “kan sporları”nı izlemeyi seviyor. Hayatta kal­mak için ölümüne yarışma en çaresizlere düşüyor ve bu şans­sızları izleme zevki neredeyse insanlık tarihi kadar eski.

    Çaresizlerin hayatta kalma savaşı Karakterlerin ortak özelliği gerçek hayatta da oyunda da “çaresiz” oluşları. Serinin yıldızı en çok parlayan isimlerinden Jung Ho-yeon (Sae-byeok), Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan becerikli bir yankesiciyi canlandırıyor (üstte)

    2015’te yapılan ve Science dergisinde yayınlanan bir araş­tırmaya göre insanlar “emsal­siz süper yırtıcı”. Diğer yırtıcı­lar daha çok genç, henüz üreme çağına gelmemiş hayvanları ihtiyaçları kadar, az miktarda avlarken, insanlar aksine çok büyük sayıda ve üreme çağın­da hayvanları hedefliyorlar. İn­sanlar aynı zamanda başkala­rının acı çekmesini ve ölümü­nü zevk için izleyen de tek tür herhalde.

    “Hayatta kalma oyunu” tü­rü, modern zamanların “glad­yatör arena”ları, sinema ve televizyonda oldukça popüler. “Squid Game”in yazarı ve yö­netmeni Dong-Hyuk Hwang, hikayesi Japon yönetmen Ta­kashi Mieke’nin 2014 filmi “As the Gods Will/Tanrıların İs­tediği Gibi”ne benzediği için intihalle suçlandı. Mieke’nin filminde lise öğrencileri despot dev bebeklerin yönettiği ba­zı çocuk oyunlarını oynama­ya zorlanıyorlar ve kaybeden­ler ölüyor. Bu da bir Manga’ya dayanıyor. Hwang hikayesine 2008 finansal kriz dönemin­de başladığını ve benzerlikle­rin tesadüf olduğunu söylüyor. Haklı da olabilir; çünkü “Squid Game” orijinal olmaktan çok “hayatta kalma” türü konvansi­yonlarıyla türetilmiş bir dizi.

    Akla hemen meşhur “Açlık Oyunları” (2012) geliyor tabii. Bu film dizisi de, 1999’da roma­nı, 2000’de filmi yapılan Japon “Battle Royale / Ölüm Oyu­nu”undan esinlenmişti. “Açlık Oyunları” ve “Ölüm Oyunu”, vahşeti faşizmle yönetilen dev­letlere bağlarken; “Squid Ga­me”de fakir insanların zengin­lerin eğlencesi için ölmesi fik­ri, 1983 yapımı John Woo filmi “Hard Target/Zor Hedef”te karşımıza çıkar. 1987 yapımı Arnold Schwarzenegger’li “The Running Man/Koşan Adam”da da toplumdan dışlanmış suçlu­lar devlet desteğiyle avlanıyor; 2005 yapımı “Hostel”de zengin işinsanlarının zevki için sırt çantasıyla seyahat eden genç­ler kaçırılıyordu.

    Bu türün köklerinin izini, 1924’te yayımlanan Richard Connell öyküsü “En Tehlike­li Oyun”a kadar sürebiliriz. Bu “ava giden avlanır” hikayesinde New Yorklu bir avcı Karayip­ler’de tekneden düşer ve sadist ve deli bir adamın yaşadığı bir adaya sürüklenerek kendisi ava dönüşür. Bunun en yeni uyar­laması “Lost” dizisinin yazarı Damon Lindelof’un yazdığı ve “Mare of Easttown”un yönet­meni Craig Zobel’in yönettiği, şu an Netflix’te oynayan, 2020 yapımı “Av”. Film, acınacak du­rumdakileri kaçırıp avlayan bir grup zengin Amerikalıyı konu ediyor.

    Kurbanlarına ölümcül oyunlar oynayarak hayatta kal­ma şansı veren seri katilli 8 filmlik “Testere” (2003-2021) serisini de; 1929 Buhranı’nda para kazanmak için bir mara­tonda ölümüne dans eden in­sanları konu eden “Atları da Vururlar”ı (1969) da, “Squid Game”in ilham perileri arasın­da sayabiliriz.

    Görüldüğü gibi bu mini dizi, belli bir tür geleneğinin ürünü. Ancak onu diğerlerin­den biraz ayıran iki özelliği var: Olayların bilinmez bir gelecek­te değil günümüzde geçmesi ve diziyi çok ciddi bir kapita­lizm eleştirisine dönüştüren özelliği; bu ölümcül yarışmala­ra katılan insanların bunu bile isteye, gönüllü olarak, “özgür irade”leriyle yapmaları. Hatta dizide “Darth Vader’ın kuze­ni” kılıklı yönetici, yarışmalar­da dışarıdakinden farklı olarak herkesin tamamen eşit olma­sıyla övünüyor. Öyle mi? Me­ritrokrasinin en büyük yalanı­nın oyunlaştırılması işte…Vah­şi kapitalizm dizide belki de en iyi şekilde, yarışmacıların oyunlardan sonra dinlenmeye çekildikleri lise spor salonunu andıran alanda tepelerinde sal­lanan dev, şeffaf, içi para dolu domuz kumbarayla semboli­ze ediliyor. Borç ekonomisinde her sıradan insanın tepesinde sallanan, bir ellerini uzatsalar ulaşabileceklerini sandıkları ama her büyük bedelli hamle­de daha da uzaklaşan bir havuç var. “Squid Game”in altın va­raklı, yırtıcı memeli, yırtıcı kuş, şans (erkek geyik) ya da güç (öküz) sembolü hayvan maske­li VIP’leri dünyanın servetinin yüzde 1’ine sahip zenginler ve o domuz kumbaranın/o havuç­ların ipleri onların ellerinde. Alacaklıları peşinde, milyon­larca borçla ailelerine bakmak zorunda olan insanların özgür iradeleri nasıl olabilir ki?

    Yönetici-asker-işçi hiyerarşisi Rütbeleri maskelerinin ortasındaki sembollerden anlaşılan pembe kostümlü “gardiyanlar” oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yaparken gerçek hayattaki hiyerarşiyi oyun sahasına da taşıyorlar

    Video oyunu ve distopya estetiğini birleştiren güçlü bir görsellikle çekilmiş “Kalamar”­da, meraklısının hoşuna gide­cek, Kore popüler kültürüne dair birçok detay da var. Örne­ğin ana karakter Gi-Hun oyun arenasında uyandığında çalan Haydn’ın trompet konçertosu, üniversite bursu vaadiyle lise­li öğrencileri birbirleriyle mü­cadeleye sokan bir programın müziği. Gi-Hun ve çocukluk arkadaşı Sang-woo’nun büyü­dükleri Ssangmun-dong ma­hallesi, Seul şehrinin fakir bir bölgesi, Oscarlı “Parazit” fil­mindekine benzer sefil evlerin mahallesi.

    Dizi boyunca pembe kos­tümlü, rütbeleri maskelerinin ortasındaki kare (yönetici), üçgen (asker) ve yuvarlak (iş­çi) sembollerinden anlaşılan oyunun yöneticileri, oyuncula­rı birbirine düşürmek için elle­rinden geleni yapıyor. Kapita­list düzendeki düşük seviye yö­neticiler gibi anlamsız bir güç tribindeki üçgen surat yöne­ticiler kendi altlarını ezerken, onların da ancak sisteme hiz­met ettikleri sürece hayatta ka­labildiklerini anlıyoruz. Tabii aralarında ölenlerin organları­nı satarak yan gelir elde eden “yozlaşmış”ları da var.

    Bir diğer yan hikaye de, ya­rışmalara katıldığını düşündü­ğü kardeşini bulmak için bu ça­lışanların arasına sızan dedek­tif. Derinine işlenen 5-6 ana ve yan ana karakterin birbirleriyle ilişkileri üzerinden onur, ada­let, iyilik, kötülük, dayanışma üzerine insan davranışları adı­na çok şey öğreniyoruz.

    İnsan başkalarının acısın­dan beslenen; “schadenfreude” (Almanca “schade”/ zarar, zi­yan ve “freude” / sevinç, mut­luluk kelimelerinin birleştiril­mesiyle elde edilmiş, “başka­sının başına gelen kötülüğe sevinme” anlamında) kelime­sini icat etmiş; acımasız ölü­müne rekabetçi ve şeytani bir tür; evet. Ancak “Squid Game”i çıkar çıkmaz dünyanın en çok izlenen dizisi yapan yalnızca insan türünün iğrenç vahşet ve kan izleme merakı değil. Ser­vet eşitsizliği, vahşi kapitalizm, borç ve ekonomik çaresizlik en zengin yüzde 1 dışında kalan tüm insanlığa dokunan büyük dertler olduğu için, özdeşleşip empati kurabildiğimizden do­layı da heyecanla izliyoruz bu diziyi.

  • Ölmek üzere olanlar, seni selamlar yüce Sezar!*

    Netflix platformunda kısa sürede en çok izlenen dizi haline gelen “Squid Game / Kalamar Oyunu”; ekonomik-toplumsal olarak çaresiz duruma düşmüş-düşürülmüş insanların, büyük bir para ödülü için birbirleriyle yarıştırılmasını anlatıyor. Bu “ölümüne” yarışma aynı zamanda ultra zenginler tarafından izlenip, bahislere konu oluyor. Beyazperdede iyi bilinen bir temayı, günümüz vahşi kapitalizmine ve yerel temalara bağlı işleyen gayet başarılı bir Kore mini dizisi.

    * Ave Imperator, morituri te salutant

    Eylül ortasında Netflix’te sessiz sedasız, reklamı yapılmadan bir Kore di­zisi yayına girdi. Yayınlanma­sından sadece 4 gün sonra 90 ülkede en çok izlenen diziydi. Netflix’in İngilizce dışında en başarılı işi olan “Squid Game” için içerik bölümünün başın­daki Ted Sarandos “Bugüne ka­darki en büyük projemiz olması çok muhtemel” dedi.

    Sinemacı Hwang Dong- Hyuk’un yazıp yönettiği 9 bö­lümlük mini dizi, aşırı şiddet içeren bir hayatta kalma dra­ması ve kapitalizm üzerine bir yorum. Basit ama iddialı bir kurguya sahip, hızlı tempolu, karakter odaklı ve “bağımlılık yapıcı” bir iş. Dizi, Güney Ko­re’de borç batağında bir grup insanı konu ediyor. Bu insan­lar gizemli bir biçimde çocuk oyunları oynayarak yaklaşık 40 milyon dolar kazanabilecekle­ri bir yarışmaya katılmaya ikna ediliyor ve bayıltılıp uzak, ıssız bir adadaki tesise getiriliyorlar. İlk oyunda, kaybetmenin anında öldürülmek anlamına geldiği ortaya çıkıyor ve katılan 456 ki­şinin yarısından çoğu kafaları­na kurşun sıkılarak öldürülüyor.

    Kurallardan biri, bir demok­rasi illüzyonu: Çoğunluğun iste­ğiyle oyunlara son verilebiliyor. Bunun üzerine oylama yapılıyor ve oyundan vazgeçiliyor. Dışarı çıkan güruhtan büyük bir ço­ğunluk, gerçek dünyanın da çabuk değil ama yavaş yavaş ölü­me götüren bir “cehennem” ol­duğunu tekrar hatırlayıp kendi istekleriyle oyuna geri dönüyor.

    Dizinin geri kalanı, hepsi “ölümcül derecede” çaresiz bir­kaç karakterin hayatta kalma savaşına odaklanıyor: Orta yaş­lı, grev yüzünden araba fabrikasındaki işinden olduktan sonra dikiş tutturamayan, kumarbaz, yaşlı annesinden para yürüten, nafaka ödeyemeyen, 10 yaşın­daki kızına doğum günü için düzgün bir hediye bile alama­yan Gi-Hun; onun çocukluk ar­kadaşı, Seul Üniversitesi işlet­me mezunu, finans dünyasında yükselen fakat zimmetine para geçirdiği için polis tarafından aranan dolandırıcı Sang-Wo; patronunun parasını içetti­ği Pakistanlı yasadışı göçmen işçi Ali Abdul; Kuzey Kore’den kaçan, annesi yakalanıp iade edilen, kardeşini yetimhaneye bırakmak zorunda kalan genç kız Sae-byeok ve beyninde tü­mör olan, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için katıldığını söyle­yen yaşlı, bilge adam Oh-Il Nam (onun gerçeği farklı, sonra görü­yoruz)…

    Yönetici-askerişçi hiyerarşisi Rütbeleri maskelerinin ortasındaki sembollerden anlaşılan pembe kostümlü “gardiyanlar” oyuncuları birbirine düşürmek için ellerinden geleni yaparken gerçek hayattaki hiyerarşiyi oyun sahasına da taşıyorlar.

     Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • ‘Reddedemeyeceğiniz’ film ve dizi önerileri

    İtalyanların Amerika’ya göçüyle birlikte mafya da yeni kıtaya taşındı. Özellikle 1920-1932 arası içki yasağı yıllarında, New York ve Chicago’da efsane mafya babaları türedi: Al Capone, Bugsy Siegel, Lucky Luciano… Seçtiğimiz film ve dizilerin çoğu bu efsane karakterlerden ilham alıyor ve belirli bir dönemi anlatıyor. “Organize İşler”in bir erkek dünyası olduğunu ise hatırlatmaya gerek yok. Kadınların bu filmlerdeki rolü, eş/çocuk/ anne olmaktan ibaret.

    Mafioso/Mafioso – 1962

    Yönetmen: Alberto Lattuada

    Bu siyah-beyaz karakomedi; İtalya’nın endüstriyel, üretim odaklı kuzeyi ile geleneksel, fakir, suç odaklı güneyi arasındaki çatışmaya dair ilgi çekici bir hikaye. Milano’da bir otomobil fabrikasında çalı­şan Antonio Badalamenti, tatilde sarışın kuzeyli karısı ve çocukla­rıyla Sicilya’daki köyüne gider. Yerel mafya babası Don Vincenzo’yu ziyaret ettiğinde halledilmesi gereken bir gayrimenkul işi karşılığın­da mafyaya tetikçilik yapması istenir. Ağır ve ciddi örneklerinden farklı olarak komedi yönü ağır basan bir mafya filmi…

    The Godfather/ Baba I ve II – 1972 ve 1974

    Yönetmen: Francis Ford Coppola

    Sadece tüm zamanların en iyi mafya filmi değil, en iyi filmlerinden de sayılan “Baba” serisinin 1990’da çekilen üçüncüsü, diğerlerinin yanında zayıf kaldığı için pek beğenilmez. Öte yandan ikinci film, yer yer ilkinin bile üzerine çıkar; çekilmiş en iyi devam filmlerinden bi­ridir. Mario Puzo’nun romanından uyarlanan epik filmler, Corleone ailesinin yaşlanmakta olan reisi Vito Corleone’nin işleri küçük oğlu Michael’a devretmesini ve kararsız Michael’ın acımasız bir mafya babasına dönüşmesini konu alır. Film 11 dalda Oscar’a aday oldu ve en iyi film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo dallarında heykeli kucakladı.

    Once Upon a Time in America/ Bir Zamanlar Amerika’da – 1984

    Yönetmen: Sergio Leone

    İtalya’nın usta yönetmeni Sergio Leone’nin Harry Grey’in romanından uyarladığı bu film, New York’un aşağı doğu yakasında fukaralık içinde büyüdüğü yıllarda Mafya Bugsy’e çalış­maya başlayan Yahudi David “Noodles” Aa­ronson ve arkadaşlarının hikayesini geri dönüş­lerle anlatıyor. 1968’de yaşlı bir adam olarak New York’a dönen Noodles geride bıraktığı içki yasağı yıllarında kaçakçılıkla başlayıp mafya patronluğuna yükselmesinin şiddet, pişmanlık ve ihanetlerle dolu hatıralarına dalıyor.

    The Untouchables/ Dokunulmazlar – 1987

    Yönetmen: Brian de Palma

    Yine içki yasağı yılları; bu sefer hikayenin öteki tarafından FBI ajanı Eliot Ness’in Al Capone’yi ele geçirmek için kurdu­ğu “Dokunulmazlar” timinin mücadelesini izliyoruz. Ness, Al Capone’nin tüm Chicago’yu ele geçirdiği, “kirli polis”le­rin cirit attığı şehirde, elit, küçük, ama ahlaklı bir ekip kurar. Robert de Niro ve Andy Garcia’nın oynadığı, Sean Conner­y’nin en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını kucakladığı filmin senaryosu ünlü oyun yazarı David Mamet’e ait.

    Goodfellas/ Sıkı Dostlar – 1990

    Yönetmen: Martin Scorsese

    Gerçek bir karaktere dayanan film, Amerikalı gangster Henry Hill’in, ailesi ve iş ortaklarının 1955-1980 arasındaki yükseli­şini ve düşüşünü takip ediyor. Scorsese film için oyuncularına büyük özgürlük tanımış; doğaçlamalarda çıkan malzemeleri sonradan senaryoya katmıştı. ABD Ulusal Film Kayıt Daire­si’nin koruma listesine alınan film, iyi tutturulmuş aksiyon, dram, komedi dozuyla, gelmiş geçmiş en iyi filmlerden…

    Road to Perdition/ Azap Yolu – 2002

    Yönetmen: Sam Mendes

    ABD’nin Büyük Buhran yılların­da geçen film, bir İrlanda çetesi için çalışan kiralık katil Michael Sullivan’ın hikayesine odakla­nıyor. Sullivan karıştığı kirli işler yüzünden karısını ve bir oğlunu kaybedince, diğer oğluyla birlikte bir öç alma savaşına girişiyor. Az da olsa gerçek olaylara dayanan film, ilhamını suç patronu John Looney tarafından ihanete uğra­yan tetikçisinden alıyor. Kaderleri belirlenmiş karakterleriyle bir Yu­nan tragedyasını andıran “Azap Yolu”nun her bir karesi özenle tasarlanmış.

    ‘Arkası yarın’ mafya hikayeleri

    Uzun soluklu hikayelerden hoşlanıyor­sanız, stresli hayatı nedeniyle terapiye başlayan New Jersey’li çete reisi Tony Soprano’nun hikayesini anlatan, tüm zamanların en iyi dizilerinden The Sopranos’u… Bir mafya dizisinden beklenmeyecek derinliğiyle Atlantic City’nin mali işler sorumlusu Enoch Thomson’ın içki yasağı döneminde siyasetçiler ve mafyayla içiçe geçen hayatını anlatan Boardwalk Empire’ı… 1. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’de kasketlerine sakladıkları jiletlerle insanları kör etmeleriyle nâm salmış bir çetenin, onların peşindeki bir dedekti­fin, at yarışları, komünistler ve IRA’nın dizisi Peaky Blinders’ı… Napoli’nin banliyölerinde geçen Gomorrah’yı… Ve tabii uyuşturucu baronu Pablo Escobar’ı anlatan Netflix’in en popüler dizilerin­den Narcos’u izleyebilirsiniz.

  • Beyazperde ve ekranda krallar, kraliçeler, saraylar, skandallar…

    Filmlerde ve dizilerde İngiliz kraliyet ailesinin konu edildiği yapımlar hâlâ en çok seyredilenler arasında. İşte kimi Oscar’lık kimi sinema tarihine geçen ve oyuncularıyla, senaryolarıyla iz bırakanlar…

    Büyük Britanya Kraliyet Ailesi…Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü impara­torluklarından birinin sahip­leri olmalarının yanında, özel hayatlarıyla da yüzyıllar boyu hep ilgi çektiler. Kraliçe 2. Eli­zabeth’in eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, bu Nisan ayında, 100. yaşını kutlamaya aylar kala dünyaya gözünü yumunca; Dia­na’nın oğulları prens William ve Harry’nin evlilikleri, eşleri, ço­cukları, skandallarıyla zaten as­la gündemden düşmeyen büyük aile iyice öne çıktı. Biz de 20. yüzyılın neredeyse tamamıyla 21. yüzyılın ilk çeyreğine tanıklık etmiş Prens Philip ve krali­yet ailesiyle ilgili çekilmiş en iyi filmleri/dizileri derledik.

    FİLMLER

    THE LION IN WINTER – KIŞ ASLANI / 1968

    53 yıllık yıldızlar geçidi

    Katherine Hepburn ve Peter O’Toole’li bu film Hepburn’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı getirdiği gibi iki Oscar daha kazanmıştı (En iyi uyarlama senaryo ve en iyi müzik). 1183 Noel arifesinde 1 günde geçen filmde 2. Henry’nin üç oğlu da tahta çıkmaya adaydır ama Henry bir karar vermemekte, direnmektedir. Eşi ve oğulları ona bir karar verdirmek için çeşitli planlar yaparlar. Film, Roger Ebert’in deyişiyle “Kralların henüz avluda yürürken tavuk tekmeledikleri, sokakların çamur ve pislik içinde olduğu” Ortaçağ İngiltere’si dünyasını gerçekçi bir biçimde betimler ve karakter­lere inanmamızı sağlar. Sir Anthony Hopkins’in ilk filmi olduğunu da eklemeden geçmeyelim.

    Yönetmen: Anthony Harvey. Oyuncular: Peter O’Toole, Katherine Hepburn, Anthony Hopkins.

    HENRY V – 5. HENRY / 1989

    Muhteşem oyunculuk

    Shakespeare’in 5. Henry’nin krallık dönemini anlatan oyunundan uyarlanan bu filmle Sir Kenneth Branagh hem yönetmen hem de en iyi erkek oyuncu olarak Oscar’a aday gösterilmiş, ancak film sadece kostüm tasarımıyla Oscar kazanmıştı. Film 1495’te, 100 yıl savaşlarının ortasında genç Kral Henry’nin Fransa’yı fethetme girişimine odaklanır. Çok başarılı oyunculukların yanısıra, film psikolojik ve entelektüel derinliğiyle de dikkat çeker.

    Yönetmen: Kenneth Branagh. Oyuncular: Kenneth Branagh, Ian Holm, Christian Bale

    MRS. BROWN – BAYAN BROWN / 1997

    Tutku, entrika, dram…

    “Aşık Shakespeare’in yönetmeni John Madden’ın filmi, kraliçe Victoria’nın çok sevdiği eşi Albert öldükten sonra yas tutma döneminde sadık hizmetkarı John Brown’ın şefkatinde huzur bulmasını işler. Birbirinden son derece farklı bu iki insan arasındaki bu tutkulu fakat platonik ilişki, hem politik entrika ve skandal hem de dram yönüyle filmde çok güzel işlenmiştir. Kraliçe Victoria’yı Judy Dench’ten daha iyi canlandırabilecek çok fazla oyuncu da yoktur. Bu filmle tabii En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ına aday oldu.

    Yönetmen: Jeremy Brock. Oyuncular: Judy Dench, Billy Connely, Geoffrey Palmer

    ELIZABETH / 1998

    Tüm zamanların en iyisi

    İngiliz kraliyetinin efsanevi krali­çesinin hayatını anlatan iki filmden ilki; kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış kuşkusuz en lezzetli filmlerden biri. Cate Blanchett’in dik başlı, zeki Elizabeth rolünde döktürdüğü film, kraliçenin tahttaki ilk yıllarına odaklanıyor. Filmde Elizabeth’in çeşitli zorluklarla başederek krali­çeliğin ne olduğunu öğrenmesine tanık oluyoruz. Genç protestan Elizabeth, 1558’de üvey kız kardeşi Katolik Mary’nin ölümünden sonra tahta geçmişti. Blanchett bu rolüy­le 7 Oscar adaylığı aldı. Film, tarihî gerçeklerle dramatik etki adına oynasa da görsel zenginliği ve olay örgüsünün etkileyici akışıyla tüm zamanların en iyi “saray” filmlerin­den. Kast da ayrıca büyüleyici.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyun­cular: Cate Blanchett, Joseph Fiennes, Christopher Eccleston, John Gielgud, Geoffrey Rush and Richard Attenborough

    THE QUEEN – KRALIÇE / 2006

    Unutulmaz bir 2. Elizabeth

    The Crown dizisinin yaratıcısı Peter Morgan’ın senaryosunu yazdığı film, 1997’de Prenses Diana’nın ölümüne Kraliyet Ailesi’nin verdiği tepkiyi işliyor. Özellikle de kraliçenin içinde kaldığı çetrefilli durumu. Kraliçe 2. Elizabeth portresiyle Helen Mirren’e en iyi kadın oyuncu Oscar’ı kazandıran film, komik, çarpıcı, etkileyici ve cesur. Helen Mirren buradaki oyunculuğuyla Oscar dışında bir de Kraliçe tarafından Buckin­gham Sarayı’nda akşam yemeği daveti kazandı.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Helen Mirren, Michael Sheen, James Cromwell

    ELIZABETH THE GOLDEN AGE – ALTIN ÇAĞ / 2007

    Yine Kapur, yine Blanchett

    Cate Blanchett yaklaşık 10 yıl aradan sonra “kraliçe”liğe geri dönmüş ve bu performansıyla Oscar’a aday gösterilmişti. Film Elizabeth çağının ileri dönemlerine, kraliçenin olgunluğuna odak­lanıyor. Hikaye 1585’te geçiyor. İspanya kralı 2. Filip İngiltere’ye savaş açmayı planlar ve Elizabeth evlenmesi için baskı yaşarken geçen olaylar, yine müthiş bir görsellik, aksiyon filmlerine taş çıkartan bir hareketlilik ve tam dozunda bir akış ritmiyle yapılmış en iyi kraliyet filmlerinden biri unvanını hakediyor.

    Yönetmen: Shekar Kapur. Oyuncular: Cate Blanchett, Clive Owen, Geoffrey Rush

    THE OTHER BOLEYN GIRL – BOLEYN KIZI / 2008

    Amerikalı da aristokrat olur

    The Crown’un yazarı Peter Morgan (kendisine resmî kraliyet filmleri/dizileri yazarı diyebiliriz) tarafından Philippa Gregory’nin romanından uyarlanan film, 8. Henry’nin ikinci eşi aristokrat Anna Boleyn ve metresi, Anna’nın kız kardeşi Mary üzerine bir hika­ye. Film, tarihî gerçekleri çarpıtmasıyla oldukça eleştirilse de, Tudor dönemini politik gerilim, entrikalar, kız kardeş rekabeti gibi evrensel temalar üzerinden işliyor. Anna rolünde Natalie Portman ve Mary rolünde Scarlett Johannson, İngiliz aristokratlarını Amerikalı oyuncular olarak başarıyla canlandırdıkları için oldukça beğenilmişti. Tabii aynı zamanda cazibeleriyle de göz dolduruyorlar ama filmde gördüğümüz tek çıplak beden Eric Bana’nınki.

    Yönetmen: Justin Chadwick. Oyuncular: Natalie Portman, Scarlett Johannson, Eric Bana

    THE YOUNG VICTORIA – GENÇ VICTORIA / 2009

    Kraliyet soslu romantizm

    Suratsız olarak bilinen kraliçe Victoria’nın gençlik yıllarını canlandırması için, muhteşem somurtmasıyla ikon olmuş Emily Blunt’tan daha iyi bir tercih olamazdı. Downton Ab­bey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’un yazdığı film, kraliçenin gençlik yıllarına ve Prens Albert’le evlenmesine odaklanı­yor. Kraliyet soslu bir romantik film diyebiliriz. Kostümler, mekanlar yine muhteşem. Tabii gerçek mekan kullanımı, ihtişama ihtişam katmış. Stone da genç, isyankar, kafası karışık Victoria olarak cezbediyor.

    Yönetmen: Jean-Marc Vallée. Oyuncular: Emily Stone, Rupert Friend, Paul Bettany

    THE KING’S SPEECH – ZORAKI KRAL / 2010

    Müthiş film, müthiş aktör

    Tüm zamanların kraliyet ailesiyle ilgili yapılmış en iyi filmlerinden biri. 10 Os­car’a aday olan ve en önemli dört Oscar’ı kazanan (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu (Colin Firth) film; Kral 6. George’un kekele­mesini düzeltmek için Geoffrey Rush’un canlandırdığı bir konuşma terapistiyle çalışmasına odaklanıyor. George 1936’da aniden tahta çıkar. 1939’da 2. Dünya Savaşı başlar. Dünyanın dörtte biri Birleşik Krallık toprağıdır ve kral kekeleme­den halkına konuşamamaktadır. Krallığı da asla istememiştir zaten. Bunlardan daha iyi dram malzemesi mi olur? Kaldı ki son derece eğlenceli işlenmiş.

    Yönetmen: Tom Hooper. Oyuncular: Colin Firth, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter

    DIANA / 2013

    Prensesin son 2 senesi

    Bütün dünyanın sevgili prensesi 1997’de trajik bir kazada ha­yatını kaybedince gerçek ölümsüzlüğe ulaştı. Naomi Watts’ın Diana’yı canlandırdığı bu biyografik drama prensesin hayatının son 2 yılına odaklanıyor. Charles’tan ayrıldıktan sonra başlıyor ve prensesin Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan’la yaşadığı iliş­kiyi, mayın karşıtı kampanyasıyla Angola’ya gitmesini, diğer ülkelere gezilerini ve Khan’ı kıskandırmak için başladığı Mısırlı Dodo’yla ilişkisinde bir trafik kazasında ölmesini işliyor. Film aslında çok ağır eleşti­riler aldı; The Guardian “Diana’yı ikinci kez öldürdü” diye yazdı ama yine de Naomi Watts, kostümler ve Diana’nın hayatının son yılları hakkında bilgi sahibi olmak adına izlemeye değer.

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel. Oyuncular: Naomi Watts, Naveen Andrews, Cas Anvar

    VICTORIA & ABDUL / 2017

    Yüksek oyunculuk: Judy Dench

    Judy Dench’i Oscar’a aday olduğu Kraliçe Victoria performansı “Bayan Brown”dan 20 yıl sonra yine Victoria rolünde izlediğimiz film, yine bir hizmetkarıyla ilişkisini, çok az bilinen bir hikaye olan Müslüman Hintli Abdul’la dostluğunu anlatır. “Crown” ve “The Queen”in yönetmeni Stephen Frears’in yönettiği filmde Dench, bir ikonun (iştahla yemek yemesinden bir hizmetkarına arkadaş­ça yaklaşmasına) insani taraflarını ortaya koyarak çok başarılı bir oyunculuk sergiler. Kostümler, iç mekanların ihtişamı, dış mekanların çarpıcılığı ve müzik yanında, krallığın sömürgesi Hindistan’la arasındaki gergin ilişkiye de değinen film, tutkunlarının kaçırmaması gereken yapumlardan.

    Yönetmen: Stephen Frears. Oyuncular: Judy Dench, Ali Fazal, Tim Pigott-Smith

    MARY QUEEN OF SCOTS – İSKOÇ KRALIÇESI MARY / 2018

    Hem aşk hem rekabet

    Popüler Netflix dizisi “House of Cards”’ın yaratıcısı Beau Willi­mon’un senaryosunu yazdığı film, Stuart döneminde 16 yaşında evlenip Fransa’ya kraliçe olan ve 18’inde dul kalan Mary’nin yeni­den evlenme baskılarını reddede­rek anavatanı İskoçya’ya dönüp tahtta hakkını araması sonucu kraliçe Elizabeth’le yaşanan ça­tışmayı ve hapse düşmesini konu alıyor. Katolik (Mary)-Protestan (Elizabeth) sürtüşmesi, kuzin dü­ellosu, hem aşk hem rekabet, ne ararsanız var filmde. “Ladybird” adlı müthiş bağımsız filmin başrol oyuncusu Saoirse Ronan’ı Kraliçe Mary olarak bambaşka ama yine çok güçlü bir performansla izliyoruz.

    Yönetmen: Josie Rourke. Oyuncu­lar: Saoirse Ronan, Margot Lobbie, Jack Lowden

    DİZİLER

    THE TUDORS / 2007

    16. yüzyılda güç ilişkileri

    “Vikingler”in yaratıcısı Michael Hirst’ün yaratıp yazdığı dizi 16. yüzyıl İngiltere’sinde Kral 8. Henry’nin hükümranlığı sırasında geçiyor. 2007-2010 arası 3 sezon yayınlanan dizi, Henry’nin 40 yıllık krallığı esnasında Aragonlu Catherine ve Anna Boleyn olan ilişkilerini; Sir Thomas More ve İngiltere’nin Roma Katolik Kilisesi’nden ayrılmasını; Kardinal Wolsey gibi önemli figürler ve en yakın arkadaşı, aynı zamanda danışmanı Suffolk Dükü Charles Brandon’la ilişkilerini anlatan, izlemesi keyifli bir dizi.

    Yaratıcı: Michael Hirst. Oyuncular: Jonathan Rhys-Meyers, Henry Cavill, Sarah Bolger

    REIGN – SALTANAT / 2013

    Kraliçe Mary’nin maceraları

    2013-2017 arası yayınlanan dizi, İskoç kraliçesi Mary’nin Fransız sarayında yaşadığı politik ve romantik olaylarla skandallara odaklanıyor. Mary 15 yaşında Prens Francis’le evlenerek Fran­sa’ya yerleşmişti. Dizi, kraliçenin hayatının bu erken dönemiyle ilgili. Kostüm ve oyunculuk açı­sından beğenilse de, tarihi doğru yansıtmadığı için eleştirilmişti (Kurgu olduğundan ve belgesel bir iddiası bulunmadığından bu eleş­tirileri pek önemsemiyoruz). İyi bir dönem dizisi olarak izlemeye değer.

    Yaratıcı: Laurie McCarthy. Oyuncular: Adelaide Kane, Megan Follows, Celina Sinden

    WOLF HALL / 2015

    Thomas Cromwell’in yükselişi

    6 bölümlük bu mini dizi, Tudor saltanatında güç oyunlarına karşı durarak 8. Henry’e başdanışman olan, basit bir demircinin oğlu Thomas Cromwell’in yükselişini anlatıyor. BBC dizisi birçok ödüle aday oldu ve en iyi mini dizi dalında Golden Globe kazandı.

    Yönetmen: Peter Kosminsky. Oyuncular: Mark Rylance, Damien Lewis, Claire Foy

    THE CROWN – TAÇ / 2016

    Çok popüler ve çok iyi

    Tüm zamanların en pahalı televizyon prodüksiyonu ünvanına sahip Netflix dizisi, aşırı popüler. İlk iki sezonu 1947-1964 arasını, 3. ve 4. sezonlar ise 1990’a kadar olan yılları kapsıyor. Dizi aslında 2. Elizabeth’in hayatına odaklanıyor. Ancak geçen yılllar boyunca sarayda yaşanan her türlü politik ve özel dram, entrika, aşk ve meşke de tanık oluyor seyirci. Yaratıcısı Peter Morgan’ın “The Audience/Seyirci” ve özellikle de 2006 yapımı filmi “Queen/Kraliçe”den uyarladığı, sarayın zenginliğine yaraşır ihtişamdaki dizi, kraliyet fanlarını son derece tatmin edecek kadar bol malzeme içeriyor. 5. ve 6. sezonları şimdiden heyecanla bekleniyor.

    Yaratıcı: Peter Morgan. Oyuncular: Claire Foy, Olivia Coleman, Imelda Staunton, Matt Smith, Tobias Menzies

    THE WINDSORS / 2016

    İngiliz usulü bir sit-com

    Bir nevi sit-com olan The Windsors, kraliyet ailesini satirik bir bakışla ele alan bir komedi. Tamamen hayal ürünü olaylar, as­lında gerçeklerden yola çıkıyor. Genellikle ciddiyetle işlenen kraliyet meselelerine çok farklı yaklaşan, İngiliz usulü espri anlayışına sahip, eğlenceli bir yapım.

    Yaratıcı: Bert Tyler-Moore. Oyuncular: Celeste Dring, Louise Ford, Hugh Skinner

  • Parisli ‘kibar hırsız’ şimdi daha az Fransız

    Parisli ‘kibar hırsız’ şimdi daha az Fransız

    Fransızların popüler kültüre en büyük armağanlarından Arsène Lupin, Netflix’te yayımlanmaya başlayan “Lupin” dizisiyle günümüz dünyasına taşındı. İlk defa yayımlandığı 1908’de “Fransız bayrağı kadar Fransız” olan kibar hırsız, bu sefer Senegalli bir göçmen olarak vücut buldu. Dizinin edebi referansları ve Lupin’in edebiyattan sinemaya 113 yıllık yolculuğu. 

    Arsène Lupin… Kibar hırsız. Fransa’nın popüler kültüre en önemli armağanlarından biri. Sürekli kılık ve isim değiştiren; kötülerin de polislerin de hep bir adım önünden giden; kanundışı ama kendine göre ahlaklı bir hayat yaşayan; silah kullanmayan, kandan hoşlanmayan ama Juijutsu bilen; zeki, eliçabuk, oyuncu, yetenekli, çekici anti-kahraman… 

    Yazar Maurice Leblanc’ın kaleminiyle hayat bulduğu 20. yüzyıl başından beri sayısız filmin, dizinin, çizgiromanın kahramanı olması boşuna değil. İlk defa 1905’te Je Sais Tout dergisinde yayımlanan “Arsène Lupin’in Yakalanması” adlı kısa öyküde okuyucuyla tanışan kahraman, bugünlerde de Netflix’te yayımlanmaya başlayan “Lupin” dizisi gündemde. İlk sezonu 5 bölüm olarak yayımlanan ve tek bir maceraya odaklanan dizide başroldeki Omar Sy, çocukluğunda babasının verdiği bir Arsène Lupin kitabıyla karaktere hayran olan ve babasının haksız yere hapse düşüp intihar etmesinden sonra bütün yaşamını Arsène Lupin’den ilham alarak düzenleyen Senegal göçmeni Assane Diop’u canlandırıyor. 

    Kılık değiştirme ustası Yetenekli oyuncu Omar Sy’ın canlandırdığı Assane Diop karakteri, dizinin ilk bölümünde Louvre Müzesi’nde çalışan ve borcunu ödeyebilmek için Marie Antoinette’in kolyesini çalma planları yapan bir temizlik görevlisi kılığında… 

    Leblanc’ın Lupin karakterini oluştururken zeki ve anarşist hırsız Marius Jacob’ın gerçek hikayesinden esinlendiği söylenir. Öyküler, 1907-1941 arasında 24 kitapta toplanır. Arsène Lupin’in Son Aşkı adlı 25. ve son macera 2011’de, yazıldıktan 70 yıl sonra yazarın bir akrabası tarafından bulunarak bastırılır. 

    Sherlock Holmes İngilizler için neyse Arsène Lupin de Fransızlar için o. Ancak bir fotoğrafın negatifi gibi tam ters konumda. Zira Holmes dedektiftir ve kanun koyuculara yardım eder; fakat Lupin kanundışı işlerle uğraşır. Yine de Lupin’de kendinden daha önce, 1887’de yaratılmış Holmes etkisi ve referansları açıktır. Hatta birkaç öyküde Holmes’u altetmeyi bile başarır. Tabii burada ebedi ve ezeli Fransız-İngiliz rekabetinin öykülere sirayet ettiğinin de altını çizmek gerekiyor. Leblanc, Sherlock Holmes’u 1906’da yine Je Sais Tout’da yayımlanan “Sherlock Holmes geç kalır” isimli öyküde ilk kez kullanır. Holmes’un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle hukuken itiraz edince ise dedektifin adını “Herlock Sholmes” yapıverir! 

    Lupin sinemada ilk defa 1908’de “Kibar Hırsız” adlı siyah-beyaz sessiz filmde görülür. Hollywood yapımları içinde bilinen iki önemli film ise Drew Barrymore’un dedesi John Barrymore’un Lupin’i canlandırdığı 1932 yapımı “Arsène Lupin” ve başrolde Charles Korvin’in oynadığı 1944 yapımı “ Enter Arsène Lupin” filmleri olur. 

    Türk popüler kültürü de bu çekici karakterden Peyami Safa sayesinde payını alır. Peyami Safa, “Server Bedi” takma adıyla Lupin’den esinlenen Cingöz Recai karakterini yaratır. Hatta işleri iyice karıştırıp Watson’la Sherlock Holmes’u da aynı hikayeye dahil eder. Bu ikisi, Recai’yi yakalamaya çalışan müfettiş Mehmet Rıza karakterinde birleştirilir. Cingöz Recai, Yeşilçam’da iki kere film olur. 1954 yapımı “Beyaz Cehennem/ Cingöz Recai” filmini Metin Erksan yönetir; Recai karakterini Turan Seyfioğlu canlandırır. 1969’daki yapımda ise Cingöz Recai’yi Ayhan Işık oynar. Cingöz Recai son olarak 2017’de de filme çekildi. Yönetmen Onur Ünlü, Cingöz Recai ise Kenan İmirzalıoğlu idi. 

    Edebiyattan beyaz ekrana “Lupin”in ana ekseninde Arsene Lupin’in yayımlanan ilk kısa öyküler kitabında bulunan “Marie Antoinette’in kolyesi” hikayesi var. Ancak bu kitabın diğer hikayelerinden de izler bulabiliyorsunuz. Oğlunu trenle Le Havre’a götürürken başına bela olan “gizemli yolcu” öyküsü gibi. 

    Netflix’in “Lupin”i sağlam bir aksiyon/dram. En güzel fikri, birebir Lupin’i kullanmak yerine çocukluğu boyunca onu okuyup ondan etkilenen, tam bir beyaz “Fransız” olan Lupin’in tam zıttı, siyahi bir göçmen olan bir “kibar hırsız”ı başrole oturtması. Bu 5 bölümün ana ekseninde, yayımlanan ilk Lupin kısa öyküler kitabında bulunan “Marie Antoinette’in Kolyesi” hikayesi var. Assane Diop, henüz bir yeniyetmeyken babasına yanında çalıştığı zengin bir aile tarafından atılan iftiranın intikamını almaya soyunuyor ve açıkarttırmaya çıkarılan pırlanta kolyeyi bir grup düşük seviyeli haydutu da kullanarak Louvre’dan çalıyor. Ancak dizi boyunca, bu ilk kitabın diğer hikayelerinden de izler var. Lupin’in hapisten kaçışı, oğlunu Le Havre’a götürürken başına bela olan “gizemli yolcu” öyküsü gibi. 

    Assane’ın çocukken elinden bırakmadığı bu ilk Lupin kitabı, bütün bölümler boyunca çeşitli vesilelerle karşımıza çıkıyor. Assane, video oyunu oynamaktan başka bir eğlence bilmeyen oğluna kitabı sevdiriyor. Assane’dan en çok şüphelenen müfettiş de bir Arsène Lupin hayranı ve Lupin bilgisi sayesinde onu yakalamaya çok yaklaşıyor vs. 

    “Lupin” dizisi, Fransız usulü çok temiz ve steril bir iş. Amerikan olsa göreceğimiz pütürlü, pasaklı, karanlık atmosferler hiç yok. Hırsızımızın bir “centilmen” olmasından bağımsız bir biçimde bunun Fransız usulü bir televizyon/çekim/mizansen anlayışı olduğunu düşünüyorum. Fransız bahçeleri gibi, düzenli, sistematik; kayan, sarkan, göze batan hiçbir şey yok. İşçi sınıfının yaşadığı banliyölerde yetişen bir Senegallinin başrolünde olduğu bu diziye biraz pasak, kir, karanlık, toz yakışırdı diye düşünüyorum. Dizi gayet güzel akıyor ve kendini izletiyor. Montaj, geri dönüşlerle şimdiki zamanın dengesi, karakter ilişkileri çok sağlam. En sağlam olansa Omar Sy’ın oyunculuğu. Minicik bir mimik değişikliğiyle bütün bir ruh halini başka bir yere taşıyan, gücü detaylarında gizli bir oyunculuk onunkisi. Omar Sy bir röportajında Lupin’in büyürken bir karakter olarak popüler kültürde çok fazla yer bulduğunu ve Fransız bayrağı kadar Fransız olduğunu söylüyor. Kendi hayranlığı ise role çalışırken başlamış. “Her oyuncunun canlandırmak isteyeceği bir karakter” diyor; “karakterin içinden karakterler çıkarabilir, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz”. 

    2. sezonu dört gözle bekleyeceğiz. 

  • Şikago Yedilisi ve dünden bugüne ABD

    Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.

    Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından ge­çen yüzyılın dönüm noktala­rından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, son­ra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadı­ğı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…

    Ağustos sonundaki kongre­de Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivist­ler ve savaş karşıtlarından olu­şan binlerce protestocu Chica­go’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Ric­hard Daley’nin emrinde polis gü­cü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla in­san ağır yaralanıyor.

    1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mit­chell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin ba­şını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Pan­ter’lerin başı Babby Seale’a da­va açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokak­larında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Ame­rikan Rüyası’nın büyük çökü­şüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protes­tocular, tabii yine polis şiddetiy­le karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik is­tedikleri için “kurulu düzen” ta­rafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suç­lamak için 8 günah keçisi seçil­mişti. Dava bitmeden davası dü­şen (fakat yargıcın emriyle mah­keme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kuru­cularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar ara­sında öne çıkan isimlerdi.

    Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.

    Münazara ve konuşma yaz­ma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedili­si’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryo­sunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetme­si bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kal­kıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturt­mak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bun­dan sonra, çok az arşiv görüntü­sü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların kararga­hı ve aynı zamanda stand-up ko­medyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendi­rilmiş. Davayı “bunak” diyebi­leceğimiz, Chicagolu avukatla­rın %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salo­nunda vuku buluyor.

    Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabile­cek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız bek­lenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son dere­ce hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hof­fman’ı canlandıran Sacha Ba­ron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş perfor­manslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Ba­umgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sü­rekli mahkemeyi yaratıcı şekil­lerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına po­lis üniforması giyerek gelmele­ri); Johnson dönemi Adalet Ba­kanı Ramsay Clark’ın (Micha­el Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çar­pıcı protesto sahneleri; karar gü­nünde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan aske­rinin adını tek tek okuması bun­lardan bazıları.

    Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.

    Dava, sanıkların 5’er yıl ha­pis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tara­fından bozuldu. Başsavcı yeni­den yargılamayı reddetti.

    Filmin günümüzle paralel­liklerine gelecek olursak… Geo­rge Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesin­den sonra ABD’yi kasıp kavu­ran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava es­nasında polis tarafından öldü­rülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten son­ra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.

    “The Trial of Chicago 7” ya­kın dönem Amerikan tarihinde­ki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle pa­ralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatları­mızdaki yeri gibi konular üzeri­ne düşündüren; 2021 Oscarla­rına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.

    Netflix’te mutlaka izlenmeli.

  • Şikago Yedilisi ve dünden bugüne ABD

    Alan Sorkin’in Netflix’te gösterime giren son filmi “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7), hem aktüel bağlantıları hem oyuncuların muhteşem performansıyla, şimdiden 2021 Oscar’larının en önemli adayları arasında. Dinamik ve hızlı tempolu bir mahkeme draması. 1968-69’da Chicago’daki Vietnam Savaşı protestolarını düzenlemekle suçlanan 7 sanığın duruşmasını beyazperdeye taşıyan usta işi bir yapım.

    Yıl 1968. İnsan hakları hareketlerindeki ivme ve hüsran açısından ge­çen yüzyılın dönüm noktala­rından biri. Radikal solun kısa süren başrolü… Vietnam Savaşı protestoları, Prag Baharı, son­ra Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla ilericilerin, insan hakları savunucularının yaşadı­ğı hüsran ve Chicago Demokrat Parti Kongresi…

    Ağustos sonundaki kongre­de Kennedy suikastinden sonra başkanlığa en uygun aday olarak başkan yardımcısı Humphrey gösteriliyor. Öğrenciler, aktivist­ler ve savaş karşıtlarından olu­şan binlerce protestocu Chica­go’ya, kongreyi protesto etmeye gidiyor. Belediye Başkanı Ric­hard Daley’nin emrinde polis gü­cü protestoculara karşı acımasız. Kan dökülüyor; 400’den fazla in­san ağır yaralanıyor.

    1969 Eylül’ünde Başkan Nixon’un başsavcısı John Mit­chell, protestoların vebalini demokrasi, eşitlik ve özgürlük isteyenlerin üzerine yıkmaya karar veriyor ve eylemlerin ba­şını çeken “yıldız”lara, 7 aktivist ve gençlik lideriyle Siyah Pan­ter’lerin başı Babby Seale’a da­va açıyor. Aaron Sorkin 151 gün süren Amerikan tarihinin bu en önemli davalarından birinin filmini çekmek için daha iyi bir zamanlama tutturamazdı. 2020, 1968’den sonra Amerika sokak­larında sivil itaatsizliğin zirve yaptığı en önemli yıl oldu. ‘Ame­rikan Rüyası’nın büyük çökü­şüyle fişeklenen ve insan hakları adına sokaklara dökülen protes­tocular, tabii yine polis şiddetiy­le karşılaştılar ve sırf haklarını aradıkları, özgürlük ve eşitlik is­tedikleri için “kurulu düzen” ta­rafından suçlu canavarlar olarak gösterilmeye çalışıldılar. Aynı şey 1969’da bu dava sırasında da yaşanmıştı. Yalnız o zaman suç­lamak için 8 günah keçisi seçil­mişti. Dava bitmeden davası dü­şen (fakat yargıcın emriyle mah­keme salonuna kelepçeli ve ağzı bağlanmış bir şekilde getirilen) Siyah Panterler’in lideri Bobby Seale, Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler Birliği’nin kuru­cularından Tom Hayden, hippi aktivistler Abbie Hoffman ve Jerry Rubin yargılananlar ara­sında öne çıkan isimlerdi.

    Filmin ana mekan olarak seçtiği mahkeme salonu, dramanın da merkezi.

    Münazara ve konuşma yaz­ma konusunda bir deha olan Aaron Sorkin, “Şikago Yedili­si’nin Yargılanması” (The Trial of Chicago 7) filminin senaryo­sunu aslında 2007’de yazıyor ve filmi Spielberg’in yönetme­si bekleniyor. Ancak 2008 krizi yüzünden Spielberg’in parası ödenemiyor ve senaryo rafa kal­kıyor. Ta ki Sorkin çok doğru bir zamanlamayla 2019’da işi tekrar eline alana kadar. Sorkin, filmi çerçeveleyip bir bağlama oturt­mak ve zamanın ruhunu vermek için Martin Luther King ve JFK suikastlarıyla açıyor; fakat bun­dan sonra, çok az arşiv görüntü­sü kullanılıyor. Oldukça absürd yargılanma süreci, mahkeme salonu, protestocuların kararga­hı ve aynı zamanda stand-up ko­medyen olan Abbie Hoffman’ın şovlarına bölünerek öykülendi­rilmiş. Davayı “bunak” diyebi­leceğimiz, Chicagolu avukatla­rın %78’i tarafından kifayetsiz ve yetersiz bulunan taraflı bir yargıç Julius Hoffman (Frank Langella) yönetiyor ve “şov”un en önemli kısmı mahkeme salo­nunda vuku buluyor.

    Sorkin yeteneğinden o kadar emin ki, çok daha çekici olabile­cek protestolara çok az yer verip, durağan ve sıkıcı bulmamız bek­lenen mahkeme salonunda olup bitenleri başrole taşımış. Bir mahkeme draması için son dere­ce hızlı tempolu ama temponun bir müzik eserinde olduğu gibi sık sık değiştiği bir film. Her bir oyuncu ama özellikle Abbie Hof­fman’ı canlandıran Sacha Ba­ron Cohen ve 7 sanığın avukatı William Kunstler’i canlandıran Mark Rylance müthiş perfor­manslar sergiliyorlar. Bir filmi batıran ya da çıkaran en önemli ögelerden montajın (Alan Ba­umgarten) çok başarılı olduğu filmde, unutulmayacak birçok an var: Abbie/Jerry ikilisinin sü­rekli mahkemeyi yaratıcı şekil­lerde protesto etmeleri (örneğin salona hâkim cübbesi altına po­lis üniforması giyerek gelmele­ri); Johnson dönemi Adalet Ba­kanı Ramsay Clark’ın (Micha­el Keaton) kendi arzusuyla hiç beklenmedik şekilde, sanıkların lehine ifade vermesi; az ama çar­pıcı protesto sahneleri; karar gü­nünde 7 sanık adına konuşması uygun görülen Tom Hayden’ın yargıcın tüm itirazlarına rağmen dava süresince Vietnam’da ölen 4700’den fazla Amerikan aske­rinin adını tek tek okuması bun­lardan bazıları.

    Dava, sanıkların 5’er yıl ha­pis cezası almasıyla sonuçlandı; Yargıtay’a gitti ve Yargıtay tara­fından bozuldu. Başsavcı yeni­den yargılamayı reddetti.

    Gerçek hayatta “Şikago Yedilisi” Gerçek “Şikago Yedilisi” ve avukatları mahkemenin önünde: (soldan sağa) avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve avukat William Kunstler.

    Filmin günümüzle paralel­liklerine gelecek olursak… Geo­rge Floyd ve Breonna Taylor’ın polis tarafından öldürülmesin­den sonra ABD’yi kasıp kavu­ran protestolar esnasında film post-prodüksiyondaydı. Sorkin bunun üzerine filmine dava es­nasında polis tarafından öldü­rülen Siyah Panterler Illinois Eyaleti Bölümü Başkanı Fred Hampton cinayetinden olay yeri fotoğraflarını ve cinayetten son­ra kameraya bakarak sırıtan 5 polisin fotoğraflarını ekledi.

    “The Trial of Chicago 7” ya­kın dönem Amerikan tarihinde­ki en önemli davalardan birini ilgiyi sonuna kadar taze tutarak dramatize eden; günümüzle pa­ralellikler kuran; insan hakları, hükümetin ve polisin hayatları­mızdaki yeri gibi konular üzeri­ne düşündüren; 2021 Oscarla­rına “En İyi Film” dalında aday olması beklenen bir yapım.

    Netflix’te mutlaka izlenmeli.

  • Büyük bir senariste geç kalmış saygı duruşu

    Büyük bir senariste geç kalmış saygı duruşu

     “Seven” ve “Zodiac” gibi unutulmaz gerilim filmlerinin usta yönetmeni David Fincher, geçen ay Netflix’te gösterime giren “Mank”la Hollywood’un perde arkasını ele alıyor. 1930’lar Amerika’sının gölgesinde, “Yurttaş Kane”in yazarı olduğu iddia edilen Herman J. Mankiewicz ve gerçek hikayesi… 

     Çok yakın plan teller ve “giriş yasak” yazısı. Gerilimli müzik. Süslemeli demir bir kapı; arka planda Drakula’nın şatosu gibi yükselen dev, masalsı, korkunç bir malikane. En tepede tek bir pencerede ışık var. Çok yakın plan kar taneleri. Kamera açılır ve kar tanelerinin bir kar küresinin içinde olduğunu anlarız. Kar küresi, ölüm döşeğindeki yaşlı bir adamın elindedir. Adam son nefesini verirken “Rosebud” der ve küre yere düşüp kırılır. Kırık kürenin yerdeki camından, alçak açıdan hemşirenin yaklaştığını görürüz. Hemşire adamın üzerini örter ve ekran kararır. 

    1941 yapımı “Yurttaş Kane”in yalnızca bu üç dakikalık açılış sahnesi bile, neden halen tüm zamanların en çığır açıcı filmleri arasında en üst sıralarda yer aldığını özetliyor. 

    Bu yılın en güçlü Oscar adayları arasında sayılan “Mank” yarışa dahil olabilmek için sınırlı sayıda sinema salonunda gösterime girdi. 

    Orson Welles’in Hollywood kariyerinin başlangıcı olan film, 9 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, ama bunlardan sadece birini, “En İyi Senaryo”yu almıştı. Ödül, senarist olarak adları geçen Orson Welles ve Herman J. Mankiewicz arasında paylaştırılmış, ancak her ikisi de törende bulunmamıştı. Ödülü sonradan alan Mankiewicz ise kameralara “Bu ödülü senaryonun yazıldığı şekilde, yani yanımda Orson Welles olmadan kabul ettiğim için çok mutluyum” demişti. 

    David Fincher’ın Netflix’te gösterime giren yeni filmi “Mank” tam da bu “laf sokma”dan yola çıkıyor. Senaryosunu Fincher’ın 2003’te ölen babasının yazdığı hikaye, Pauline Kael’in The New Yorker’a yazdığı “Kane’i Yetiştirmek” adlı makalesinde ortaya attığı bir iddiaya dayanıyor. “Yurttaş Kane”in senaryosunu Mankiewicz’in yazdığı iddiasına… Filmin ana ekseni de Mankiewicz’in senaryoyu yazdıktan sonra önce adının yazılmasından feragat etmesi, sonra bundan vazgeçip Welles’le çekişmeye başlaması üzerine kurulmuş. 

    Orson Welles henüz 24 yaşındayken, New York’ta “tiyatronun harika çocuğu” ilan edilmesinin ardından Hollywood’a açık çekle getirilmişti. İstediği projeyi çekebilirdi, ama projesi yoktu. Tam da bu noktada devreye sessiz sinema döneminin en iyi kazanan senaristlerinden biri, tiyatro eleştirmenliğinden gelme, alkolik, sivri dilli, müthiş zeki ve tabii Hollywood’un yüzde 90’ı gibi Hitler’den kaçan bir Yahudi olan Herman J. Mankiewicz girdi: Nam-ı diğer Mank! 

    Ender bir kimya 
    Herman Mankiewicz rolündeki Gary Oldman ve Marion Davies rolündeki Amanda Seyfried, yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer iki insanın az bulunur kimyasını yansıtıyorlar. 

    Mank yakın zamanda bir trafik kazasında bacağını üç yerinden kırmıştı. Welles, onu alkolden uzak durması ve 60 gün içinde senaryoyu bitirmeye odaklanması için yanında bir hemşire, sekreter ve içki şişelerine doldurulmuş sakinleştiricilerle birlikte Mojave Çölü’nde bir eve yerleştirdi. Onu gözetim altında tutması için de arkadaşı ve ortağı John Houseman’ı görevlendirdi. Aslında Houseman’ın Welles’in hayatındaki rolü, filmde gösterildiğinden çok daha büyüktü. Mercury Tiyatrosu’nu birlikte kurmuşlardı; Welles kavga çıkarmasa ilk Hollywood projelerini de birlikte yazacaklardı. Mank da bir nevi Houseman’ın yerine tutuldu. Mank kısa sürede sakinleştirici şişelerini viskiyle doldurmanın bir yolunu bulacak; böylece okuyan herkesin “en iyi işi” olduğunu kabul edeceği senaryoyu zamanında teslim edebilecekti. 

    Fincher, film boyunca Mank’ın hayatındaki önemli anlara dönüşler yaparak “Yurttaş Kane”in yapısıyla bir paralellik kurmuş. Arkaplanda ekonomik çöküş yıllarında Hollywood stüdyolarının zenginliğini, 1934 Kaliforniya valilik seçimlerinde yaydıkları propaganda filmlerinin seçimlere etkisini izliyoruz. 

    62 yaşındaki Gary Oldman’ın alkolden biraz erken çökmüş 43 yaşındaki Mank performansı ve William Randolph Hearst’ün metresi, sessiz sinema aktristi Marion Davies’le (Amanda Seyfried) aralarındaki sahneler, filmin en güzel anları. Yaşları ve cinsiyetleri farklı, ama kafa yapıları benzer, birbirlerini çok iyi anlayan iki dostun, cinsel çekim içermeyen kimyasında çok gerçek bir şeyler var. Fakat film bunların haricinde tüm iddiasına rağmen, biraz yavan, kuru ve ağır… Üstelik gerçeği yansıtmayan tarafları da var: Örneğin Kane karakteri sadece Hearst’den değil, birden fazla basın patronundan esinlenmişti. Örneğin Houseman burada çizildiğinden çok daha önemli bir karakterdi. Örneğin bir sahnede alay konusu olan “Dracula” ve “Frankenstein” filmleri henüz çekilmemişti… Tabii kurgu istediğini yapar ama, belkemiğini bir biyografiye dayandıran bir filmin gerçekleri bu kadar değiştirmesi ne kadar doğru, tartışılır. 

    “Mank” Hollywood’da stüdyo sistemine, sessiz sinema döneminin bitişine, 1930’lar ABD’sinin perde arkasına dair yüzeysel ama genel bir fikri seyirciye geçirmeyi başarsa da, üzerine yazıldığı filmin eline su dökemez.