Yazar: Yiğiter Uluğ

  • Hem potayı kucakladı hem de insanları…

    NBA tarihinde en fazla şampiyonluk kazanan oyuncuydu Bill Russell. 1950’lerin ortalarından 60’ların sonuna kadar, Boston Celtics formasıyla 13 sezonda 11 şampiyonluk! Bundan sonra da kırılması imkansıza yakın bir rekor. Ancak Russell’ı daha da devleştiren durum, onun hayatı boyunca ırk ayrımcılığına karşı kesin tutum alması, hep ön saflarda olmasıydı.

    Amerikan sporlarını ya­kından takip edenler bilir; şampiyon takım­ların oyuncularına o başarının bir nişanesi olarak yüzük takı­lır. Olimpiyat madalyaları gi­bi. Farkı, boyna değil parmağa takılması. Spor tarihinde yal­nızca iki büyük efsane; Mont­real’li buz hokeyci Henri Ric­hard ve basketbolcu Bill Rus­sell, parmaklarının sayısından daha fazla (11) yüzük sahibi olarak inanılması güç bir re­kora ortak oldular. Bu müt­hiş şampiyonlardan Russell’ı, Temmuz ayının son gününde 88 yaşında kaybettik. Richard ondan yaklaşık 16 ay önce ebe­diyete uğurlanmıştı.

    Bill Russell’ın ölümü, do­ğaldır ki başta Amerika ol­mak üzere uluslararası spor medyasında geniş yer kapla­dı. Yılın çoğu gecesinde uy­kusuz kalmak pahasına NBA ekranlarının önüne kilitlenen, sosyal medyada LeBron’ların, Curry’lerin, Durant’ların at­tığı her adımı takip eden genç kuşaktan basketbol meraklıla­rı bu duruma biraz şaşırdılar. Öyle ya, izledikleri görüntüler­de baston yardımıyla zorluk­la yürüyebilen, zafer çığlıkları ve şampanyalı kutlamaları çok eski siyah-beyaz karelerde so­lup gitmiş bir “dede” nasıl olur da Michael Jordan, Kobe veya Shaq muamelesi görebilirdi?

    Başarısı tesadüf değildi


    Bill Russell ve Celtics’in koçu Red Auerbach’ın (altta) birlikte imza attıkları 11 şampiyonluk, Russell’dan çok Celtics’in başarısına mâl edilse de Russell’ın oyunculuğu bu şampiyonluklarda büyük rol oynamıştı.

    Bill Russell NBA tarihinde en fazla şampiyonluk kazanan oyuncu… Bu unvanı onun elin­den alacak biri çıkabilir mi, pek sanmıyorum. Daha önem­lisi, Russell 11 şampiyonlu­ğa sadece 13 sezonda ulaşmış, yani profesyonel kariyerinde hepi topu iki sezonu şampi­yonluk sevinci yaşayamadan kapatmıştı. Onun devrinde profesyonelliğe adım atma ya­şının bugüne kıyasla daha geç olduğunu, ayrıca spor fizyolo­jisi bu kadar gelişmediği için oyuncuların bilimsel destekle kariyerlerini uzatma şansının pek bulunmadığını da vurgu­lamak lazım. Örnek vermek gerekirse, lige 19 yaşında giren LeBron James, 19. sezonunu geride bıraktı ve daha epeyce oynayacakmış gibi görünüyor. Şampiyonluk yüzükleri mi? Sayıları henüz bir elin par­maklarını bile bulmadı!

    Bu kıyaslamada Micha­el Jordan 6, toprağı bol ol­sun Kobe Bryant 5, Shaquille O’Neal 4 ile Russell’ın yanın­da dağı yüksek gösteren ova­lar gibi duruyorlar. Robert Horry’nin 7, Kareem Abdul­cabbar’ın 6, Tim Duncan ile Magic Johnson’un 5’er yü­züğü var. Russell’a en çok yaklaşabilenler, zamanında onun takım arkadaşı olma avantajıyla 8-9 yüzük kapıp tarihe geçmiş, ama oyunda onun kadar derin izler bı­rakmamış Sam Jones, Tom Heinsohn, KC Jones ve John Havlicek.

    NBA kariyeri boyunca yal­nızca Boston Celtics forması gi­yen ve bu takımın 50’lerin orta­sından 60’ların sonuna kadar ligi domine etmesinin başlıca sebebi olan Russell’ın olağanüstü “if­tihar listesi” bu kadarla kalmı­yor. Mezun olduğu San Francis­co Üniversitesi’nde de iki şam­piyonluğu var. Üstelik öğrenci sayısı 3 bini bulmayan bu okul, ne Russell gelmeden önce bas­ketbolda iddialıydı ne de ondan sonra… Kısacası, Russell’ın Cel­tics’te bir “doğru zamanda doğru yerde” hikayesinin parçası oldu­ğunu iddia edenler çıkabilir ama olay bundan ibaret değil.

    Anlatmaya çalıştığım adam, yolun başında kimsenin şans vermediği sıska bir çocukken, sonrasında çalışkanlığı, iş ahlakı ve kendini işine adamasıyla yüz­yılın en çok kazanan (tabii para­sal olarak değil) sporcusu olmuş bir efsane. Onun doğru takım ar­kadaşlarıyla buluşarak peşpeşe şampiyonluklar yaşamasının bi­raz da şans olduğu tezini en çok işleyen Wilt Chamberlain’di. Dö­nemin dev pivotu, bir maçta 100 sayı atmasıyla apayrı bir bireysel zirvenin sahibi olmuş ama Rus­sell engelini bir türlü aşamamış­tı. O nedenle, çıktığı her televiz­yon programında “Ben Bill’den iyiydim ama Celtics de benim oynadığım takımlardan iyiydi. O yüzden ben iki şampiyonluk gö­rebildim, o 11” demiştir.

    Boston’da Philadelphia karşısında devleşen bir Bill Russell.

    Aslında istatistikler, Cham­berlain’in görüşüne destek ola­bilecek nitelikte: Karşı karşıya geldikleri toplam 143 maçtan 86’sını Russell’ın takımı Celtics kazanmış ama Chamberlain’in sayı ve ribaundları daha fazla. Ancak o yıllarda ligi takip etmiş yorumcular, Russell’ın kesinlik­le daha iyi bir savunmacı oldu­ğunu, istatistiklere geçmeyen katkılarıyla takımına çok maç kazandırdığını söylüyor. İki dev birbirlerine karşı oynarken çe­kilmiş bazı görüntüleri bugün dijital medyada bulunabilir. Bel­ki baştan sona tam bir maç yok ama yine de siyah-beyaz özet gö­rüntülere dalıp giderek, en doğru kararı siz verebilirsiniz.

    Saydıklarımın yanına bir de olimpiyat şampiyonluğu ekledi­ğini ve 1956’da Melbourne’den boynunda altın madalya ile dön­düğünü yazarak “sportif başarı” bahsini kapatalım.

    Sakin güç

    Russell, ABD’nin güney eya­letlerinden Louisiana’da doğ­muştu. Berbat koşullarda ça­lışmaktan ve her saniye ırkçı beyazlar tarafından itilip ka­kılmaktan bunalmış olan ba­bası; o henüz ilkokuldayken aileyi toplayıp California’ya taşınan, kamyon şoförlüğü ya­parak iki oğlunu büyütmeye çalışan bir adamdı. 2. Dün­ya Savaşı sonrası hızla büyü­yen Oakland’da mutluydular ama güzel günler fazla uzun sürmedi. Bill 12 yaşındayken, annesini kaybetti. Bu nedenle okulda dersleri pek iyi olma­yan, içine kapanık bir delikan­lı diye tanındı. Babası işteyken evin sorumluluklarını ağabe­yiyle paylaşıyordu. Bu da, so­kakta oynamaya bayılan Bill’in derslere az zaman ayırması demekti. Lise 2’ye geldiğinde boyu 1.95’e ulaşmıştı; ona sü­rekli basketbol oynaması için baskı yapan okul koçu Geor­ge Powles sayesinde hayatında yepyeni bir sayfa açıldı.

    1956’nın sonbaharında Bill Russell, o zamanki kız arkadaşı Rose Swisher’a doğduğu kasa­bayı göstermek istedi. Üniver­sitede iki NCAA şampiyonluğu kazanmış, millî takıma seçilmiş, Olimpiyat kürsüsünün en tepe­sine çıkmış, NBA’de ilk profesyo­nel kontratını imzalamış tanın­mış bir genç sporcuydu artık… Fakat bunlar, ırkçılığın kol gez­diği 50’li yılların Louisiana’sın­da hiçbir işe yaramadı. Kafe ve restoranlara kabul edilmediler. Benzin istasyonundan aldıkları sandviçleri yol kenarına oturup yemek zorunda kalmaları, Rus­sell’ın belleğinden asla silinme­di. Belki de bu nedenle, kaybe­decek çok şeyi olmasına, FBI tarafından adım adım takip edil­mesine rağmen, ırkçılığa karşı sesini en çok yükselten sporcu­lardan biri oldu.

    Barack Obama, ABD’deki insan hakları mücadelesinde çok şey öğrendiğini söylediği Bill Russell’a 2011’de Özgürlük Madalyası’nı takarken.

    Lige adımını attığı ilk se­zonda, çoğu maçta sahadaki tek siyahi oyuncu Russell’dı. Tri­bünlerden yükselen, en hafi­fi “Babun, neden Afrika’ya geri dönmüyorsun?” olan hakaret­lere kulağını tıkıyor, bunları bir motivasyona çeviriyordu. Taraf­tarlarının çok büyük bölümü İr­landa ve İtalya göçmenlerinden oluşan Boston şehrinde, Katolik beyazların yıllar içinde siyahla­rın davasına sempatiyle bakma­sında büyük ölçüde pay sahibiy­di. Bunu başarabilmesinde en büyük faktör, işini iyi yapması, sahada tüm takım arkadaşlarına ve rakiplerine saygı göstermesi ve tabii duygularını kontrol ede­bilmesiydi. Bir röportajda “Si­zinle aynı görüşte olmayanları ikna edebilmek için öfkeye değil, mantık ve zekaya ihtiyacınız var. Eğer saygı görmek istiyorsanız öncelikle karşınızdakine saygı göstermeniz gerekiyor” demişti.

    Martin Luther King’in yürü­yüşlerinde, Muhammed Ali’nin ateşli basın toplantılarında, hep onların yanında, en ön saflarday­dı. Basketbolu bırakmasının ar­dından, yazdığı kitaplar ve katıl­dığı toplantılarda yaptığı konuş­malarla kendisinden sonra gelen kuşakların ilham kaynağı olmayı sürdürdü. Öyle ki Barack Oba­ma, Samuel L. Jackson, Oprah Winfrey, Kareem Abdulcabbar, Arthur Ashe ve Kobe Bryant gibi ABD’de insan hakları mücade­lesinde bayrağı taşımış isimler, her fırsatta ondan çok şey öğren­diklerini ifade ettiler. Russell’ın ödül listesine 2011’de Beyaz Sa­ray’da Başkan Obama’dan almış olduğu Özgürlük Madalyası ve 2019’da “inançlarının bedelini ödemekten çekinmeyen öncüle­re” verilen Arthur Ashe Cesaret Ödülü eklendi. Bu iki ödül, bas­ketbol sahasında kazanmış oldu­ğu kupaların tamamından daha değerliydi onun gözünde…

    NBA’i takip eden her sporse­ver, Celtics-Lakers rekabetinin ne kadar köklü olduğunu bilir. Amerika’nın iki yakasında çok farklı değerleri temsil eden bu iki takımın taraftarları birbirin­den nefret eder. 2020’nin Şubat ayında Kobe Bryant’ın beklen­medik ölümünden birkaç hafta sonra Los Angeles’taki bir maça, Bill Russell üzerinde Kobe’nin 24 numaralı Lakers formasıyla geldi. Bütün gözler üzerindeydi. Kameralar, bu tarihî anı kayda geçirmek için yarışıyordu. Nak­len yayında yorumculardan “Bu da iş mi yani? O bir Boston efsa­nesi… Siyah bir ceket giyip tutu­lan yasa katılabilirdi” diyenler oldu. Russell ağır adımlarla, bas­tonundan güç alarak koltuğuna geçip oturdu. Mikrofonlara hiç­bir şey söylemedi, salonda oldu­ğu her dakika vakarını korudu.

    Milyonları biraraya getiren oyunun, o oyuna çok şey kat­mış tüm bireylerden daha bü­yük olduğunu; sahada rakipsek de hepimizin adaletsizliğe karşı mücadelede birleşmemiz gerek­tiğini; yaşamın şiddetle harca­namayacak kadar kısa sürebile­ceğini Bill Russell’dan ve onun “sakin gücü”yle vermiş olduğu mesajdan daha iyi ne anlatabi­lirdi?

  • Kimseyi görmedim ben senden daha güzel…

    1970’lerin ortasından bugüne yarım yüzyıllık bir başarı öyküsü, Tuncay Özilhan’ın hayal olarak görülen girişimleriyle başladı. Anadolu Efes basketbol takımını Avrupa’nın zirvesine çıkaran hadiseler, fedakar hocalar ve olağanüstü sporcuların tarihe geçen hikayesi. Son EuroLeague şampiyonu Efes’in macerası…

    İstanbul’da yaşayanların ço­ğunun adını duymadığı ama Kadıköylülerin iyi bildiği bir sokak vardır Moda’da: Cem So­kak. Civardaki okullardan taşan çocukların cıvıltısı ve kırmızı tramvayın çıngırağıyla şenlenen bu sokakta 1800’lerin ortaların­dan beri yükselen Assomption Kilisesi’nin, Türkiye’de basket­bol tarihinde önemli bir döne­meçte yer aldığını söylesem ina­nır mısınız?

    Bir spor yazısının giriş pa­ragrafında kilise adı görmek bi­raz tuhaf; farkındayım. Ancak 20’li yaşlarının sonlarında olan ve birkaç yıl kaldığı ABD’den İs­tanbul’a dönen bir gencin, 1976 yazında bir basketbol takımı kurmaya kalkışması o günlerde bu haberi duyanlar tarafından da tuhaf karşılanmıştı.

    30 yıl tek karede 1996’da henüz kariyerinin başında genç bir oyuncu olan Ufuk Sarıca, Oktay Mahmudi, Ergin Ataman ve Aydın Örs’ün (soldan sağa) girdiği bu kare, Efes’in ve Türk basketbolunun 30 yılını özetliyor.

    Kahramanımızın adı Tuncay Özilhan’dı. Saint-Joseph Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden sonra yüksek lisans için New York’a gitmiş, içinde filizlenen basketbol fida­nı orada iyice dallanıp kök sal­mıştı. Babası İzzet Bey, o yıllar­da henüz emekleme aşamasında olan bir markanın ortakların­dandı. Bira üretiminde ülkeyi yeni standartlarla tanıştıran bu firmada, oğlunu önemli sorum­lulukların beklediğini düşünü­yordu. Tutkusuyla iş hayatı, pro­fesyonel kariyer ile hobi, içinden yükselen ses ile baba nasihatleri arasında en uygun yolu bulma­ya çalışan genç Tuncay; Yeni Dünya’da gördüklerini doğup büyüdüğü kente taşımak ve Efes Pilsen logosunu bir basketbol takımının formasında görmek istiyordu.

    Saint-Joseph’li sporsever gençlerin çoğu Kadıköyspor’da voleybol-basketbol oynuyor; ki­mileri de yüzme, kürek, yelken gibi su sporlarında faaliyet gös­teriyordu. Cem Sokak’taki As­somption Kilisesi’nin bahçesi, kulübün gayriresmî sahası gi­biydi. Yaz akşamlarında iddialı minyatür kale futbol maçları ha­tırı sayılır kalabalıkları bahçe­ye toplar, voleybol ve basketbol takımları antrenmanlarını bu­rada yapardı. Tuncay Özilhan, Kadıköyspor’un basketbol şube­sini satın alıp adını Efes Pilsen’e çevirince, kilise bahçesindeki mütevazı potalar da gelecek yıl­larda büyüyüp çok uzaklara gi­decek olan bebeğin beşiği oldu.

    Özilhan, kulübün yönetim sorumluluğunu uzun yıllar Mo­daspor’da basketbol oynamış Pano Natof’a verdi. Lise yılların­dan onu iyi tanıyor ve güveni­yordu. Efes Pilsen markasının sağladığı olanaklarla, Pano Na­tof’un tercihleriyle oluşturulan kadrolar önce o dönem “mahal­li küme” olarak bilinen İstanbul Yerel Ligi’nde, sonraki yıl Türki­ye İkinci Deplasmanlı Ligi’nde yenilgi yüzü görmeden şampi­yonluğa ulaştı ve Birinci Lig’e yükseldi.

    Efes’in gurur anı Anadolu Efes, THY EuroLeague Final Four finalinde Barcelona’yı 86-81 mağlup ederek şampiyon oldu. 30 Mayıs’ta kulübün tarihinde ilk kez kaldırdığı kupa, kaptan Doğuş Balbay’ın elinde…

    70’ler, basketbola bir başka müessese kulübünün, Eczacı­başı’nın da ağırlığını koyduğu yıllardı. Ancak Efes, büyük sah­nedeki ilk sezonunda (1978-79) koç Faruk Akagün yönetimin­de Doğan Hakyemez’li, Meh­met Döğüşken’li, Aytek Gür­kan’lı, “Şeytan” Billy Lewis’li kadrosuyla Eczacıbaşı’nı geride bırakıp şampiyonluk kupasını kaptı. Çiçeği burnunda kulüp, spor âlemine merhaba deme­siyle birlikte, üç sezon üstüste girdiği liglerin üçünde de ipi en önde göğüslemeyi başarmıştı. Bu, daha önce görülmüş şey de­ğildi. Özilhan’ın rüyaları çok kı­sa sürede gerçeğe dönüşmüştü. Ancak o günlerde, onun gözü­nün daha yükseklerde olduğunu, gönlünde daha büyük aslanların yattığını kimse bilemezdi.

    80’li yıllar boyunca çekişti­ği Eczacıbaşı’nın organizasyo­nel yapısını örnek almaktan da çekinmedi Efes Pilsen… Mer­ter’deki fabrikanın arazisine çok amaçlı ve modern bir antren­man salonu yapılmış; günün ne­redeyse yarısını burada geçiren antrenörler, gencecik sporcu­lar, geleceğe umutlu bakılması­nı sağlayan bir basketbol ailesi oluşturmuştu. 90’lara gelindi­ğinde, kulübün müzesinde üç şampiyonluk kupası vardı. Hep zirveye oynamış, kupaya uza­namadıkları sezonlarda da üst sıralarda yer almayı başarmış, daha da önemlisi, altyapıdan on­larca genç yetiştirmişlerdi.

    1992’de İstanbul, spor tari­himizde ilk kez bir Final Four organizasyonuna evsahipliği yapacaktı. Avrupa’nın kulüpler düzeyinde en iyi dört takımını buluşturan bu turnuva, Efes’in sponsorluğu sayesinde Türki­ye’ye alınabilmişti. O dönemde ülkemizden bir takımın, değil oralara gelmesi, Avrupa Kupa­ları’nda ilk iki turu geçmesi bile olağanüstü sayılıyordu. Yine de Final Four’u henüz yeni hizmete girmiş olan Abdi İpekçi Spor Sa­lonu’na taşımak, Özilhan’ın viz­yonunu göstermek bakımından önemli bir detaydı.

    Kadıköy’deki Assomption Kilisesi’nin bahçesindeki mütevazı potalar, Efes’in yıllar içinde serpilip gelişen başarı hikayesinin beşiği olmuştu.

    Aynı yılın Şubat ayında, kulübün teknik yapısını da te­peden tırnağa değiştirecek bir gelişme yaşandı. O sezona kötü başlayan ve raydan çıkmış gibi görünen takımın başına Aydın Örs getirildi. Örs, yıllardır altya­pıda gençlerle çalışan, ön plana çıkmayı sevmeyen, sabırlı, di­siplinli ve çalışkan bir hocaydı. Kulüp yönetimi uzun süredir uyguladığı “Dere geçerken at değiştirilmez” ilkesini çiğne­mek zorunda kalmış; Örs de zor zamanda devraldığı takımı, son haftalarda adeta şaha kaldıra­rak, Efes için ne kadar önemli ve vazgeçilmez bir isim olduğu­nu ispatlamıştı. 1991-92 sezo­nu, play-off’ta fırtına gibi esen Efes’in şampiyonluğuyla sonuç­landı. Bu kulübün tarihindeki dördüncü şampiyonluk olmanın yanısıra yeni bir döneme açılan kapıydı da.

    Natof-Örs ikilisi, şampiyon kadroya, dağılan Yugoslavya’dan kaçıp kendine yeni ve huzurlu bir yuva arayan Makedon asıllı Petar Naumoski’yi ekledi. Son­rası, kartopunun çığa dönüş­mesiydi. 1993’te Avrupa’nın kulüpler düzeyinde 2 Numaralı kupası olan -o zamanki adıyla- Saporta Kupası’nda finale kadar tırmanan Efes’in, altyapısından yetiştirdiği Ufuk Sarıca ve Vol­kan Aydın gibi gençleri de bütün yabancı otoriteler tanıyordu ar­tık… 1993 Mart’ında Torino’da Yunan temsilcisi Aris’e 2 sayıyla kaybedilen final maçı kalpleri kırmış, ama bu ekibin sonraki yıllarda daha büyük hedeflere yürüyebileceğini de haber veren bir işaret fişeği olmuştu.

    Efes, sonraları EuroLeague adını alacak olan 1 Numara­lı Avrupa kupasında o günden sonra hep iddialı oldu. Devlerle boy ölçüştü. Özellikle Panathi­naikos ve Olympiakos gibi güçlü Yunan ekipleriyle oynadığı maç­lar dört gözle beklenir olmuştu. Büyük rekabetin dışına düştüğü tek sezonda, 1996 Koraç Kupa­sı’nı kazanarak Avrupa’da kupa kaldıran ilk Türk takımı oldu. Koraç, Avrupa’nın kulüpler dü­zeyinde 3 Numaralı organizas­yonuydu. Bir anlamda Galatasa­ray’ın futbolda kazandığı UEFA Kupası’nın muadili… Ancak Ga­latasaray’dan 4 yıl önce!

    Rakip tanımayan silindir 2018-2019 sezonunda Vasilije Miciç ve Shane Larkin gibi yetenekli oyuncuların transferiyle oluşturulan kadro, o günden bu yana rakip tanımayan bir silindire dönüştü. Shane Larkin, Anadolu Efes Başkanı Tuncay Özilhan’la…

    Burada biraz nefeslenip, öy­kümüze küçük bir detay ekle­yelim: Efes Pilsen markasının reklam bütçesinden basketbol sponsorluğuna aktarmış oldu­ğu para, 90’larda önceki 10 yı­la oranla kaydadeğer miktar­da artmıştı. Bunda 1984’te bira üreticileri ile dönemin iktidar partisi ANAP arasında yaşa­nan sürtüşmenin payı büyüktü. ANAP tarafından meclise getiri­len ve kabul edilen yasayla bira “alkollü içki” kabul edilmiş, bü­fe ve çay bahçelerinde satışı ile televizyon reklamları yasaklan­mıştı. O yaz satışlarının yüzde 40 oranında gerilediğini gören bira üreticileri kara kara ne ya­pacaklarını düşünürken; Ame­rikalı bir danışmanlık firması Efes yönetimine “sanat ve spo­ra sponsorluk desteğini artırın” tavsiyesini vermişti. Natof-Örs ikilisiyle çıkışa geçen basket­bol takımının yelkenlerini şişi­ren rüzgarı, “milliyetçi-mukad­desatçı” bir iktidarın koyduğu yasak da artırmıştı dersek pek yanlış sayılmaz.

    Efes, defalarca kapısından döndüğü Final Four’a nihayet 2000’de ulaştığında, takımın başında başarıya giden zahmet­li yolun parke taşlarını döşeyen Pano Natof ile Aydın Örs yoktu ne yazık ki… 1999-2000 sezonu­na yapılan kötü başlangıç, yıllar­dır büyük emek vermiş olan ve giderek artan baskıyı omuzlayan ikiliyi, patron Özilhan ile ilişki­lerinde geri dönülemez bir nok­taya sürüklemiş ve istifa etme­lerine yol açmıştı. Takım, daha önce Örs’ün asistanlığını yap­mış, sonra da Türk Telekom ve Karşıyaka’da kendi kanatlarıy­la uçabildiğini göstermiş Ergin Ataman’a emanet edildi. O da hırsı ve enerjisiyle Efes’i Final Four’a taşıdı. Selanik’teki tur­nuvadan üçüncülükle dönüldü ama; hem Avrupa’nın hem NBA otoritelerinin, son yıllarda Mer­ter’deki altyapıdan yetişen Mir­sad Türkcan, Hidayet Türkoğlu gibi genç yetenekleri konuşuyor olması, alınan dereceden daha gurur vericiydi.

    Kısa süren “birinci Ataman dönemi”nin ardından onun yar­dımcısı olan Oktay Mahmuti ile ligde son derece istikrarlı bir grafik (4 sezonda peşpeşe 4 Tür­kiye şampiyonluğu) çizen Efes, Avrupa’da hedef olarak belirle­diği Final Four’un eşiğinden at­layamıyordu bir türlü… Koçluk koltuğunda 7 yıl oturan Mah­muti, 2007’de yerini Amerikalı David Blatt’e bıraktı. Rus Millî Takımı’nı altın madalyaya ta­şıdığı Avrupa Şampiyonası’nın hemen ardından Efes’teki me­saisi için kolları sıvayan Blatt, İstanbul’da büyük bir düşkırık­lığı yaşadı ve yaşattı. Eskilerin “silsile-i meratib” dediği usta-çı­rak hiyerarşisi bozulmuş, sadece oyuncu yetiştirmekle kalmayıp, spor hayatımıza pek çok çalıştı­rıcıyı da armağan eden düzenin dişlileri arasına görünmeyen bir çomak sokulmuştu sanki…

    Sonrasında türbülans döne­mi başladı: Bir defa daha Ergin Ataman, şöhretli ya da daha az tanınmış yabancı antrenörler, henüz yolun başındaki Ufuk Sa­rıca derken, nihayet 2017’nin son günlerinde yetiştiği oca­ğa dönüp üçüncü kez sözleşme imzalayan Ergin Ataman… Bu arada, yine siyasi bir kararla ku­lübün adındaki Pilsen atılmış; sportif faaliyetlerin herhangi bir yerinde bira üretimini çağrış­tıracak her türlü ifade ve simge yasaklanmış; takım parkelere Anadolu Efes adıyla çıkmaya başlamıştı. Ancak özlenen istik­rar yakalanamıyordu. Avrupa basketbolunda Efes, her sene silbaştan yapan ama çok istediği zirveye tırmanamayan bir trans­fer hovardasına benzetiliyor­du. Bu arada Ülker’in finansal desteğiyle yola çıkan Fenerbah­çe’nin 2017’de Doğuş Grubu’nun sponsorluğunda EuroLeague şampiyonluğuna ulaşıp, bu bü­yük kupayı Türkiye’ye getiren ilk takım unvanını alması, Efes cephesinde yaraya tuz bastı.

    Şampiyon koç Anadolu Efes’in başarısının altında, 2017’nin son günlerinde yetiştiği ocağa dönüp üçüncü kez sözleşme imzalayan Ergin Ataman’ın imzası var.

    2018-19 sezonuyla birlikte Anadolu Efes, başka bir boyuta sıçradı. Vasilije Miciç ve Shane Larkin gibi çok yetenekli, aynı zamanda başarıya aç oyuncu­ların transferiyle oluşturulan kadro, o günden bu yana rakip tanımayan bir silindire dönüştü; Avrupa’nın en büyük organizas­yonunda iki final oynadı, birini kazandı. Pandemi nedeniyle ya­rıda kalan 2019-20 sezonunda Efes yine doludizgin giderken, final oynanamadı, şampiyon belirlenemedi ne yazık… Aynı dönemde kazanılan 2 Türkiye şampiyonluğuyla kulübün tari­hinde bu kategorideki kupaların sayısı 15’e yükseldi. Son 3 yılda Anadolu Efes’in, Avrupa pota­larında en çok maç kazanan, en istikrarlı ve en çok saygı gören kulüp olduğunu söylemeye bil­mem gerek var mı?

    45 yıl önce genç bir adam, tutkusunun peşinden giderek bir hayal kurdu. O hayale önce onlarca, sonra yüzlerce ve za­manla milyonlarca sporseveri ortak etti. Sayısız insanın ye­tişmesi ve basketbol sahasında üretime katılması için en uygun koşulları sağladı. Geçen ay Ana­dolu Efes, Köln’deki EuroLea­gue finalinde Barcelona’yı dize getirip şampiyonluğu kucaklar­ken, sahada en çok alkış topla­yan oyunculardan birinin, bas­ketbol topuyla Merter’deki sa­londa tanışmış olan Sertaç Şanlı olması; bu başarının ardında yalnızca finansal gücün değil, insana yapılan yatırımın, sabrın ve emeğin olduğunu gösteriyor­du. Tuncay Özilhan, Moda’daki kilisenin bahçesine ilk adımını attığı anda bu kadarını hayal et­miş miydi acaba?

  • Babasız büyüdü, basketbolun babası oldu

    Babasız büyüdü, basketbolun babası oldu

    Babasını henüz iki yaşındayken kaybetmiş bir çocuktu Yalçın Granit. Yaşamına yön veren yılları Darüşşafaka çatısı altında geçirdi ve ergenlik döneminde topu eline alıp âşık olduğu basketbola “bir ömür verdi”. Türkiye’nin yurtdışına transfer olan ilk basketbolcusu; Galatasaray, Eczacıbaşı, Millî Takım’ın efsane hocası; gazeteci ve yorumcu… Basketbola adanmış bir hayat.

    Türkiye’de basketbol, ilk olarak 1. Dünya Savaşı yıllarında oynandı ama ABD’de doğmuş bu oyunun geniş kitlelere ulaşması için uzun süre beklemek gerekecekti. Basketbolun 1936’da Berlin’de ilk kez olimpiyat programına alınması ve 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da hızla popülerleşmesiyle, Türkiye’de de bu spor dalı yaygınlaşmaya başladı. İşte 50’li yılların hemen başında yeteneği, iradesi ve etrafındakileri peşinden sürükleyen güçlü karakteriyle bir öncü, bu spor dalının ülkemizdeki öyküsünü yeniden yazmaya başlayacaktı.

    Babasını henüz iki yaşındayken kaybetmiş bir çocuktu Yalçın Granit. Yaşamına yön veren yılları Darüşşafaka çatısı altında geçirdi ve ergenlik döneminde topu eline alıp âşık olduğu basketbola “bir ömür verdi”. Tırnak içindeki ifade sözün gelişi değil; inanın! Granit, 1 Kasım 2020’de son nefesini verdiği ana kadar hayatının her saniyesinde basketbol düşündü, basketbol yaşadı. Kuşaklar boyu, basketbol denince akla gelen ilk isimdi o.

    20’li yaşlarına bile gelmeden ülkenin en iyi oyuncusu olarak sivrilmiş, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil eden millî takımın en skorer ismi olmuştu. Önce yetiştiği Darüşşafaka’nın, daha sonra ona ilk profesyonel sözleşmeyi imzalatan Galatasaray’ın şampiyonluklarında hep başroldeydi. 1955’te Racing Paris takımından aldığı teklifle Fransa’ya giderek yurtdışında oynayan ilk Türk basketbolcu oldu.

    Uçan çocuk 20’li yaşlarına bile gelmeden ülkenin en iyi oyuncusu olarak sivrilen Yalçın Granit, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil eden millî takımın en skorer ismi olmuştu.

    Henüz 25 yaşında ve zirvedeyken, oyunculuğu bırakıp saha çizgilerinin dışına çıkmaya karar verdi ve antrenörlüğe başladı. 60’ların efsane takımı İTÜ’de ilk kıvılcımı çakan adamdı. 70’lerde Eczacıbaşı ailesi spora yatırım yapmak niyetiyle ona teklif getirdiğinde, “Fabrikanın içine bir spor salonu inşa edip gençleri yetiştirirseniz kabul ederim” demişti. Böylece önemli bir altyapı hamlesinin vizyonunu belirledi.

    M. K. Perker’in kaleminden Türk basketbolunun efsanesi Yalçın Granit’e bir saygı duruşu.

    80’lerde yeniden döndüğü yuvası Galatasaray’a, potada en parlak günleri yaşatan idari kadronun beyniydi. 90’larda destek verdiği Federasyon Başkanı Turgay Demirel ile Türk basketbolunun uluslararası alanda büyük sıçrama yapmasını sağladı. 10 yıllar boyunca gazetelerde, dergilerde sayısız makale yazarak basketbolu gençlere anlatmaya, sevdirmeye çalıştı. Listeyi uzatmak ve detaylandırmak mümkün ama sayfalar yetmez. Sadece şunu ekleyeyim: Tüm bunlar için ter dökerken, İstanbul Üniversitesi Jeoloji Bölümü’nden mezun olmuş, daha sonra Fen Fakültesi Jeoloji Enstitüsü’nün ilk asistanı unvanıyla Bilecik’te yaptığı çalışmalar Fransa’da yayınlanmış bir jeologdu aslında… Ve ancak araştırıp öğrenebildiğimiz bu öyküyü, bir gün olsun anlattığına şahit olmamıştık. Zira o basketbol konuşmayı severdi. Büyük bir aşkla, susamış da kana kana içer gibi…

    Yalçın Granit’in oğlu Ali Granit’in hazırladığı, 2019’da Can Yayınları’ndan çıkan kitap: Adanmak. Kendini yoktan vareden bir insanın ve Türk basketbolunun öyküsü.

    Gidebildiği her maça gitti, her takımı izledi, her antrenöre ulaşıp bir şeyler söyledi. Bu oyunu oynayan, öğreten, yöneten, yazan, çizen, anlatan herkese illa ki bir biçimde dokundu. Bugün internette bir arama yapsanız, onun Yeniköy’de bir açıkhava sahasında çocuklara antrenman yaptırırken çekilmiş görüntülerine ulaşabilirsiniz. Sanırım o sıralar 70’li yaşlarında. Bir döneme damga vurmuş, yaşayan bir efsane, mahallenin çocuklarına basketbol öğretiyor! Bunu yapmayı bırakın; kim hayal edebilir?

    Cumhuriyetin ilk kuşaklarında sıkça gördüğümüz gibi, bu toprağın insanlarına, onların diğer ulusların fertlerinden eksiği olmadığına, bunu ispatlamak için gece-gündüz çalışmak gerektiğine inanmış, kendini bu yola adamıştı. Babasız büyümüş bir çocuk basketbola sığındı ve ne mutlu ki o spora gönül vermiş binlerce çocuğun babası oldu.

  • Sanat uzun hayat kısa

    Sanat uzun hayat kısa

    Bugün yeryüzünün her köşesinde, basketbolu tutkuyla seven, oynayan, izleyen milyonlar var. Önemli bir kısmının, Kobe’ye hayranlık duyarak bu güzel oyuna kapıldığı aşikar… Bu durumda onu sadece bir sporcu, bir basketbol yıldızı olarak görmek haksızlık. Aynı zamanda bir sanatçıydı Kobe Bryant ve unutulmayacak.

    Ne yazılır 41 yaşında ölüp giden dünyaca ünlü bir basketbol yıldızının ardından?

    Şampiyonlukları, unutulmaz maçları, rekorları ve aldığı ödüller mi sıralanır?

    Yalnızca ülkesi Amerika’da değil, adını kendisine armağan etmiş Asya’da, çocukluğunu geçirdiği Avrupa’da da milyonlarca hayranı olan, iki kez olimpiyat kürsüsünün tepesine çıkmış uluslararası bir şampiyon olduğu mu söylenir?

    O lanet kazadan yalnızca saatler önce sosyal medyadaki son paylaşımında “gelmiş geçmiş en büyük skorerler” listesinde kendisini geçen LeBron James’i kutlamış olduğu mu hatırlatılır?

    LeBron’un, onun rekorunu kırdığı gece ayakkabılarına “Mamba4Life” ve “KB 8/24” yazarak ustasına selam durduğu mu vurgulanır?

    Yoksa ne kadar iyi bir baba olduğundan ve ne yazık ki, dört kızından üçünü yetim bırakırken, birini kendisiyle birlikte o sonsuz yolculuğa çıkardığından mı sözedilir?

    “Kobe Bryant ölmüş” cümlesini duyduğunuz ve muhtemelen yüreğinizin ezildiği andan bu yana saydıklarımı yapan, büyük sporcuya saygı duruşunda bulunan sayısız sayfa ve ekran görüntüsü geçti gözlerinizin önünden… Eklenecek fazla bir şey yok. Elimden gelen tek şey, sizi 1999 yazına, Berlin’e götürmek olabilir. Orada, Adidas’ın Avrupalı genç yetenekler için düzenlediği birkaç günlük kampın Kerim Abdülcabbar’la birlikte onur konuğuydu Kobe Bryant… Henüz 21 yaşında, yolun başındaydı. Michael Jordan’ın tahtını sallamaya başladığı konuşuluyordu.

    Olağanüstü bir yetenek

    Olağanüstü yetenekleri ve müthiş rekabet duygusuyla yakın gelecekte kupaları kucaklayacağından herkes emindi -öyle de oldu. Kampı izleyen gazeteciler, 8-10 kişilik gruplar halinde NBA’den gelen elçilerle iki farklı odada buluşturuluyor, yarım saati geçmeyen bir zaman diliminde mümkün mertebe samimi bir ortamda soru-cevap seansı yapılıyordu. Kobe ile yüzyüze konuşabildiğim, ona dokunma mesafesi kadar yakın olabildiğim tek ortam budur.

    O gün onun İtalyancayı ana dili gibi konuşabildiğine, hatta bazı İspanyol gazetecilerin sorularına da onların dilinde cevap verebildiğine şaşırarak tanık olmuştum. Üst düzey akademisyenlerine bile yabancı dil kazandırmada yetersiz kalan Amerikan eğitim sisteminin biraz dışına düşmeyi fırsata çevirmişti. Babasının profesyonel basketbol yaşamı sayesinde Avrupa’da geçirmiş olduğu yılları iyi değerlendiren keskin bir zeka, sonsuz bir merak ve geniş bir bakışaçısı ile donanmış olduğu belliydi.

    Bugün yeryüzünün her köşesinde, basketbolu tutkuyla seven, oynayan, izleyen milyonlar var. Önemli bir kısmının, Kobe’ye hayranlık duyarak bu güzel oyuna kapıldığı aşikar… Onu sadece bir sporcu, bir basketbol yıldızı olarak görmek haksızlık. Aynı zamanda bir sanatçı…

    Kobe’nin NBA parkelerinde geçirdiği 20 yılda insan bedeninin sınırlarını zorlayarak, fizik kurallarına isyan bayrağı açarak ve hepimizin ağzını açık bırakarak yaratmış olduğu sahnelerin bir Van Gogh tablosundan, bir Pavarotti aryasından, bir Nureyev performansından ne farkı vardı? O bir sanatçı değil miydi?

    İsmi şu fani dünya üzerinde geçirdiği 41 yılın çok ötesine uzanacak, kuşaklar boyu saygıyla anılacak ve ölümsüzlük katına yükselecek bir sanatçı…