Yazar: Yiğit Köseoğlu

  • 1478 yaşında, hâlâ revaçta

    Mimarlık tarihin en önemli anıtsal yapılarından Ayasofya tam 1478 yıldır tüm dünyayı heybetiyle büyülüyor.1936’da müzeye dönüştürülen yapı aslında aynı yerde yükselen üçüncü eser. 360’ta Konstantin tarafından yaptırılan Büyük Kilise (Megale Ekklesia) 404’te bir ayaklanma sırasında yakılınca, II. Teodisius tarafından 454’te yeniden inşa ettiriliyor. İkinci Ayasofya da aristokrat “maviler” ile tüccar “yeşillerin” kapışmasına sahne olan Nika isyanı sırasında yerle bir oluyor. 27 Aralık 537’de törenle ibadete açılan günümüz Ayasofya’sını yaptırma şerefi ise Justinanus’a ait. Rivayete göre eserinin ihtişamıyla kendinden geçen imparator, Kudüs’deki Süleyman Tapınağı’nı kastederek “Ey Süleyman, seni geçtim!” diye bağırmaktan kendini alıkoyamıyor. 1905’te sarıklı-şalvarlı, fesli-redingotlu İstanbullulara ibadethane olarak hizmet veren, az sayıdaki oryantalist ziyaretçiyi kendisine cezbeden efsane bina, bugün her yıl 72 buçuk milletten dört milyon civarında turisti ağırlamaya devam ediyor.

  • Anadol henüz efsane değilken…

    Anadol henüz efsane değilken…

    70’li yılların başları… 1913 yılında Şirket-i Hayriye tarafından mimar Ali Talat Bey’e yaptırılan “orijinal” Beşiktaş İskelesi… Bugün 102 yaşına aldırmadan Üsküdar seferleriyle hizmet vermeye devam eden iskelenin önünde eski ‘Amerikan’lar durakta sıralanmış Boğaz yönüne gidecek yolcularını bekliyorlar. Görüntüde bir de “yerli yıldız” var… 1967’de piyasaya çıkan Türkiye’nin ilk seri üretim otomobili Anadol’un birkaç yıl sonra hafif bir makyajla çehresi güzelleştirilen yeni bir modeli bugünkü taksi durağına doğru rahvan bir seyir tutturmuş ilerliyor. Direksiyonunda oturan bey o an bihaber ama üretimlerine 1984’te son verilecek Anadolların pek azı 21. yüzyılı görecek, 2000’lerde “klasik” mertebesine yükselecek bu kült araçlardan bazıları meşhur otomobil müzelerinde nadide parça statüsünde sergilenecek ve tabii iyi korunmuş örnekler çok çok para edecek…

  • Balıklardan devlere internetten evlere…

    Balıklardan devlere internetten evlere…

    Trol: (Eski İskandinavca, trol, isim; mitolojik yaratık. Lat. tragulare, fiil; sürüklemek. Fr. trôler veya troller, fiil; aylaklık etmek, sürtmek. İng. trawl veya troll, isim; sürükleme ağı, fiil; sürükleme ağı ya da oltasıyla balık avlamak.)

    Fransızcada amaçsızca dolaşmak, sürtmek anlamına gelen “trôler” ya da “troller” fiili, Latincede iz sürmek manasını taşıyan “tragulare” fiilinden türemiştir. İngilizce’de “troll” ya da “trawl” olarak yazılan kelime, isim olarak kullanıldığında sürükleme ağı ya da oltası, fiil olarak kullanıldığındaysa bu araçlarla balık avlamayı ifade eder. Kelimenin İngilizceye eski İskandinavcadan geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir çünkü trol ağlarının ilk örnekleri Danimarka ığrıplarıdır.

    Hobbit filmindeki Trol Bert karakteri.

    Trol sözcüğü Türkçeye denizcilik terimi olarak İngilizceden dahil olmuştur. Türk Dil Kurumu’na göre “teknelerle suyun dibinde sürüklenerek çekilen huni biçimli geniş ağızlı balık ağı” anlanıma gelir. Bu ağla balık avlama edimi ise dilimizde “trol yapmak” ya da “trollemek” şeklinde ifade bulur.

    Trol kelimesinin Kuzey ülkeleriyle ilgisi yanlızca Danimarkalı balıkçılarla sınırlı değildir. İskandinav mitolojisinde dağlarda ya da ormanlarda yaşayan, genellikle küçük çocuklarla beslenen fantastik devlerin Kuzey dillerindeki ortak ismi de “Trol”dür. Sözcük hemen hemen bütün Avrupa dillerinin dağarcığında küçük yazım farklılıklarıyla bu kadim anlamıyla da yer alır. Yazar J.R.R. Tolkien, Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi gibi eserlerinin dünyalarını kurarken İskandinav mitolojisinden de yararlanmış ve tüm kavimlerin ortak düşmanları arasına “Troller”i de eklemiştir.

    İnternet trolü ikonu.

    Trol kelimesi sosyal medya çağında yeni bir kimliğe bürünmüş, belki de Tolkien’den esinlenerek “internet kullanıcılarının ortak düşmanı” anlamında global bir hiper-popülerliğe sahip olmuştur. Önceleri internet forumlarına kışkırtıcı mesajlarla katılarak tartışmaları sert kapışmalara dönüştüren, karmaşa ve kaos yaratan kötü niyetli kişileri ifade etmek için kullanılan kelime, son zamanlarda –ve özellikle Türkiye’de- daha özel bir anlam kazanmıştır. Sosyal medya mesajlarıyla kamuoyuna bir kanıyı, bir fikri, bir ideolojiyi empoze etmek ya da karşıt görüşlerin güç ve taraftar kazanmasını engellemek için oluşturulan bindirme kıtalarda ücret karşılığı görev alan sanal yandaşlara, daha moda bir deyimle açıklamak gerekirse, “algı operasyonu ajanlarına” günümüzde trol adı verilmektedir.

  • Elmadağ’da aslan vardı

    Elmadağ’da aslan vardı

    Bugün Elmadağ’dan geçenlerden pek azı 60’lı yıllara kadar burada bir aslan heykelinin bulunduğundan haberdardır. Heykelin hikayesi eskilere dayanır. 1867 Paris Evrensel Sergisi’ni ziyaret eden Sultan Abdülaziz, Fransız heykeltraş Jules İsidore Bonheur’ün Boğa heykelinin maketini görerek beğenir ve sanatçıya eserin devasa bir kopyasını ısmarlar. Defalarca yer değiştirdikten sonra Kadıköy Altıyol’da karar kılan ve zamane gençlerinin meydanı “Boğa” diye anmasına neden olan heykel, o heykeldir. Hayvanları çok seven sultan, boğa ile yetinmez, saray bahçelerini süslemek için bir grup Fransız heykeltraşa hayvan heykellerinden oluşan bir koleksiyon hazırlatır. Emirgan’daki meşhur Atlı Köşk’ünün bahçesindeki at heykeli, Taksim Divan Oteli’nin girişindeki kırık geyik heykeli, 40’lı, 50’li yıllarda Elmadağ’da sergilenen ve bugün Şehzadebaşı’ndaki İstanbul Büyükşehir Belediye binasının önünde yer alan Pierre Louis Rouillard imzalı“Kaktüsün Üzerinden Atlayan Aslan Heykeli” işte bu koleksiyondandır.

  • 1975’in Bodrum’u “duymayıp duru”

    1975’in Bodrum’u “duymayıp duru”

    Merkez Adliye Camii’nin yanından eski Bodrum Çarşısı’na doğru yürüyen hanımın yolunun üzerinde bir hayalet! 1975’den günümüze miras kalan suret, el arabasına kurulmuş, en havalı pozunda. Henüz küçücük bir sahil kasabası Bodrum, hayat yavaş akıyor. Kahvaltı Raşit’in kahvesinde, ardından deniz ve güneş. İkindi vakti Azmakbaşı’nda lokma keyfi, akşam yemeği Han Taverna’da. İncir deposundan bozma Hadigari’de demlenen gece, ilerleyen saatlerde Halikarnas diskoya akıyor. Kandiller en nihayet mütevazi pansiyonlarda sönüyor. El yapımı sandaletler, espadrillerle, süngerler, deniz kabuklulularından hediyelikler ve bergamut reçelleri için ise mutlaka çarşıya uğranıyor. İki dildeki “hoşgeldiniz” tabelasına bakılırsa, günümüzün uçsuz bucaksız Bodrum’u o naif çağda sevimli çarşısının hemen girişinde başlıyor.

  • Haydarpaşa’da coşku ve hüzün

    Haydarpaşa’da coşku ve hüzün

    Haydarpaşa Garı… Kalkış ve varışların, başlangıç ve bitişlerin ayrılık ve kavuşmaların tarihi mekanı… O gün özel bir gün. Bu, Atatürk’ün Ankara’dan İstanbul’a üçüncü gelişi. Büyük bir kalabalık var. İstanbullular Cumhuriyet’in kurucusunu Haydarpaşa’da coşkuyla karşılıyor. Oysa o ihtişamlı günler mazide kaldı. İstanbul-Bağdat demiryolunun ilk durağı, inşa edildiği 1908’den çatısından uğursuz dumanların yükseldiği 2010’a kadar hiç bu kadar yalnız kalmamıştı. Daha beş sene öncesine kadar son trene yetişmek için koşturanların telaşlı ayak sesleri sevdiğine kavuşanların heyecanlı kalp atışlarına, asker uğurlayanların coşkulu sloganları anaların dua mırıltılarına karışmış, onlara fonda şef tren düdükleri, lokomotif homurtuları, vagon gıcırtıları eşlik etmişti. 107 yıllık tarih bugün ölüm sessizliğine bürünmüş, meçhul akıbetini bekliyor.

  • Yaver Zeki Bey’in taşınması zor mirası

    Yaver Zeki Bey’in taşınması zor mirası

    Kayınbirader kontenjanından saraya kapılanan Zeki Bey, kısa zamanda Vahideddin’in yaverliğine yükseldi. Ülkeyi birlikte terk ettikleri sabık sultanı, kumarbazlık, zamparalık ve ayyaşlık vukuatlarıyla canından bezdirmekle kalmadı, velinimeti aleyhinde casusluk da yaptı.

    Kentin soylusu olmak kimseyi kesmez, neticede kalabalık bir sosyal zümrenin, kaba saba gürültücü bir gürûhun mensubu olmaktan öteye gidemezsiniz. Kentsoylularının büyük kısmının bir punduna getirip soyunu sağlam ağaca bağlamaya çalışması bundandır. Eski fotoğrafların, mektupların, efemeranın sandıklardan çıkartılıp pertavsız altında inceleneceği o meşum gün eninde sonunda mutlaka gelir. Tefekküre yatılır, zihinlerde kırıntıları kalmış uzak anlatılar hatıralarda tazelenmeye çalışılır. Bu ‘asalete flash back’ çabalarının kahir ekseriyeti kolayca tahmin edeceğiniz gibi hüsranla sonuçlanır. Bu girişimlerden umduklarını bulamayanların bir kısmı göğüslerini kabartacak bir aile hikayesini yeniden tesise tevessül ederler. Nisyanla malûl bir tarihin çocuklarıyız ya, nispeten kolay iştir! Cüzdanınızın dolgunluk durumuna bağlı olarak Çukurcuma’ya, Horhor’a, o da olmadı Feriköy eskici pazarına gider, mobilyaydı, objeydi birkaç çakma aile yadigârı edinirsiniz. Bir de kendinize paşa dedeniz olarak seçtiğiniz zat-ı muhteremin yağlıboya tablosunu al takke ver külah satın alıp apartman dairenizin duvarına astınız mı iş tamamdır.

    Seniye İnşirah Hanım

    Ağabeyi Zeki Bey’in kayınbirader kontenjanından müstakbel sultanın maiyetine girmesine vesile olan Vahideddin’in ikinci haremi Seniye İnşirah Hanım

    İtiraf edeyim ki kent soylusu olmakla yetinemeyen bendeniz de sonunda şeytanın dürtmesine uydum, zat-ı âlimi her anına layık olduğum bir ‘asalete dönüş’ işkencesine maruz bıraktım. Sahte bir paşa dedeye bağlanma kolaycılığını kendime yediremediğimden, hakikatin peşine düştüm. Ah keşke düşmez olaydım!

    Efendim çocukluğumuzda annemizin halaları, cennet mekan Belkıs ve Sara Dinçel (Bankal) hemşirelerden, bizzat müteveffa annemiz Betil Köseoğlu’ndan ve Allah uzun ömürler versin teyzemiz Bengi Dinçel’den dinlerdik, tanınmış bir Çerkes ailesinin mensupları olan anne tarafımızdan bir büyükhanım saraya gelin gitmişmiş. Aman ona hediye edilen altın saatler, mücevherler, kostümler ne de fiyakalı şeylermiş! Hem çocuk olduğumuzdan hem de Sultan VI. Mehmed Vahideddin’le kısım olmak pek de matah bir şey sayılmadığından, hikayeler bir kulağımdan girer, öbüründen çıkardı. Fakat yıllar yılları izleyip ufukta daha iyi bir seçenek görünmeyince, çaresizlikten son Osmanlı sultanına “bizim Vahdoş enişte” diye hitabetme fırsatının peşine düştüm.

    Sordum soruşturdum, önce aile efradımızdan bu hanım sultanın adının Seniye İnşirah olduğu bilgisine ulaştım. Ardından akrabalık derecemizi saptamayı başardım. Kendilerinin validemizin sevgili babaannesi Adile Hanım’ın büyük ablası olduğu bilgisine ulaştım. Sonunda Seniye ve Adile Hanımların üçüncü bir kız kardeşleriyle (Nuriye Hanım) Zeki Bey isimli bir ağabeyleri de olduğu ortaya çıktı, hikayenin arkası çorap söküğü gibi geldi.

    Efendim İnşirah Hanım, Çerkes ümerasının Ubûh taifesine mensup, muhtemelen 1864 büyük Çerkes sürgünü sıralarında Sinop’un Ayancık kasabasına yerleşen Voçbe Zekeriya Bey’in kızıdır. Vahideddin’in üçüncü eşi Müvedded Hanım’ın nedimesi Afife Rezzemaza, hatıratında Zekeriya Bey’den “gayet vakur, intizamlı ve dürüst bir adam” olarak bahsederken, “namlı ve asilzade” bir aile olarak tarif ettiği Voçbeleri şöyle anıyor:

    Meşhur (!) Zeki Bey

    Yaver Zeki Bey, şehzade Ertuğrul Efendi ile birlikte padişah Vahidettin tarafından Galatasaray Lisesi’nde okutulan oğlu Cüneyd ile.

    “Voçbelerden Osmanlı Sarayı’nda pek çok eşhas (şahıslar) bulunmuştu. Bu aileden istidatlı valiler, mabeynciler, mutasarrıflar hatta sanatkârlar dahi çıkmıştı”.

    İnşirah ufak yaşta akrabası Ruhisar Hanım’ın aracılığıyla saray hizmetine alınır, orada büyüyüp serpildikten sonra Şehzade Vahideddin’in ikinci haremi olur. Fakat peri masalı uzun sürmez. Devamını, Vahideddin’in ilk eşi ve kendisine erkek çocuk veremediği için yüreğine taş basarak şehzadenin ikinci izdivacına olur veren başkadını Nazikeda Hanım’ın nedimesi Rumeysa Aredba’dan dinleyelim:

    “İnşirah Hanım pek kışkançtı. Efendimizi acemi kızlardan biriyle yakalayınca sarayı terk ederek şehzadeden boşanmıştı”.

    Ana tarafından soylu bir Çerkes boyuna mensubiyet, Osmanlı sarayına hizmet veren istidatlı atalar ve padişah boşayan gururlu bir büyükhanım fena bir başlangıç sayılmazdı. Tabii daha bir iştahla devam ettim araştırmaya.

    Vahideddin’le şehzadeliği sırasında evlenen İnşirah Hanım onunla sadece dört yıl evli kalır, 1909’da saraydan ayrılır. Fakat ne tuhaftır ki, ağabeyi ve Vahideddin’in sabık kayınbiraderi Zeki Bey, şehzadenin maiyetinden çıkmaz. Bu herkesin yadırgadığı bir durumdur. Vahideddin tahta çıkınca, Zeki Bey de padişah kontenjanından sarayın hademe-i hassa komutanlığına atanır, zaman içerisinde sultanın yaverliğini üstlenir.

    Kız kardeşinin saraydan kaçarcasına uzaklaşmasına rağmen Vahideddin’in hizmetinde kalmasını oldukça tuhaf bulmakla beraber, Zeki Bey’in padişaha yakınlığının göğsümü hafifçe kabarttığını belirtmeliyim. Soy ağacımıza bir de hükümdar yaveri kaydetmek, ne yalan söyleyeyim güzel bir duyguydu. Fakat söz konusu Zeki Bey olunca, erken öten horoz durumuna düşmekte gecikmeyecektim. Lafı yine Afife Rezzemaza’ya bırakalım:

    “Filhakika Voçzade Zeki Bey’in hayli çok masrafları vardı. Oraya buraya borçlandığı herkesçe malumdu. Zavallı Vahideddin Efendi de bu sabık kayıbiraderinin bütün borçlarını tesviye ederdi. Hatta Zeki Bey evlendiğinde düğün merasimi masraflarını Vahideddin Efendi karşılamıştı”.

    Çocuk yaşta sarayda

    1890’ların ortalarında hizmetkar olarak eğitilmek üzere çocuk yaşında saraya alınan küçük Seniye.

    İçimden ani bir isyan dalgası yükseldiğini hatırılıyorum. Ne vardı ki bunda? Herkesin elinin darlandığı zamanlar olabilirdi. Koskoca Osmanlı padişahı biricik yaverine koltuk çıkmayacak da kime çıkacaktı? Fakat, Afife Hanım yaralayıcı sözlerine devam ediyordu:

    “Hâsılı Zeki Bey esbak eniştesinin parasını bir güzel harcıyordu. Bu da yetmezmiş gibi rezalete mahal veriyordu. Beyoğlu’nda hafif meşrep kadınlarla geceli gündüzlü eğlenirdi. Kumar masasında da bir hayli para ve altın kaybetmişti. Ben en çok zavallı zevcesine müteessir olurdum. Fevkalade iyi bir insandı. Melek-haslet idi”.

    Hikayenin tadı yavaş yavaş kaçıyor, Zeki Bey artık bendenizin de asabını bozmaya başlıyordu. Bir züğürt tesellisi olarak, belki diye umud ettim, buhranlı bir dönemiydi, derdini unutmak için kendini zevkü sefaya vurmuştu. Fakat kazın ayağı öyle değildi!

    Zeki Bey hükümdarın İstanbul’daki son günlerinde hususi işlerinde kullandığı birkaç kişiden biridir. Sultan’ın İngilizlerle yaptığı gizli haberleşmelerde rol oynar. Vahideddin’in General Harrington’a yazdığı “İngiltere’ye iltica ettiğini” belirten mektubu o taşır. Vahideddin’in 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılırken yanında götürdüğü 10 kişiden biridir. Devrik sultan ve avenesinin Malta, Hicaz, Cenova duraklarıyla süren yolculuğu San Remo’da son bulur. 3 Mart 1924’te Büyük Millet Meclisi’nin 431 sayılı “Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkartılmasına Dair” kanunu kabul etmesinin ardından, padişahın kadınları, kızları, onların nedimeleri ve hizmetkarları da San Remo’ya ulaşır, Villa Nobel’e Vahideddin’in yanına yerleşirler. Aile kalabalıklaşmıştır, sürgün kafilesi için hayat pahalı ve zordur. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’da Tarık Mümtaz Göztepe’nin Gurbetten Cehenneme isimli eserinden aktardığına göre, Sultan Vahideddin, günde dört beş paket içtiği pahalı sigaraların bir yekûn tuttuğunu görünce, masraflarını kısmak için ucuz ve saman gibi sigaralar içmeye başlamış ama bu durum Zeki Bey’i pek de ‘his’lendirmemiştir: “Beri taraftan Zeki Bey Amerikalı milyarderlerin, Avrupalı kontların ve mirasyedilerin karşısında görülmemiş bir cesaretle rest çekiyor ve bakarada bin sterline banko diyordu”.

    Sultan nerede Zeki Bey orada İngilizlere sığınan sabık hükümdar VI. Mehmed Vahidettin, San Remo’da son bulacak yolculuğunun ilk durağı Malta’ya ayak basıyor. Yanında şehzadesi Mehmed Ertuğrul Efendi, sol arkasında Sertabib Reşad Paşa ve sağ arkasında daha sonra onu öldürmekle suçlanacak olan yaver Zeki Bey.

    Murat Bardakçı da Şahbaba’da Zeki Bey’den “Yapışkan bir sabık akraba” başlığı altında şöyle söz eder: “Zeki Bey, San Remo’da her çeşit pisliğe bulaşmıştır. Mesela hükümdarın kızı Sabiha Sultan’ın emaneten bıraktığı mücevherleri satıp parasını Monte Carlo’da kumar masasında yer, bitirir. Villadaki İtalyan hizmetçilerin birini hamile bırakır, hükümdarın hadiseyi örtbas edebilmek için kıza küçük bir servet ödemesine sebep olur. Sultan Vahideddin’in ikinci muhasibi Mazhar Ağa’nın burnunu tabancasının kabzasıyla kırar”.

    Devrik sultanın Sertabib Reşad Paşa vakasına sahne olacak olan San Remo’daki ilk ikâmetgahı Villa Nobel.

    Zeki Bey iyice gemi azıya almıştır. Hanedanın diğer üyelerinin Villa Nobel’e varmasından kısa bir süre sonra Sertabip Reşad Paşa bir tabanca kurşunuyla şaibeli bir şekilde ölür. Kadın hizmetkarlara göre, zaten akli dengesini iyice yitirmiş olan Paşa’nın intihar ettiğine dair bir kuşku yoktur. Vaka kapanacak gibi görünürken San Remo’yu ziyaret eden ve şahitlerin açıklamalarından tatmin olmuş görünen Reşad Paşa’nın damadı Salih Fuad Bey, dönüşte hem İtalyan hem de Türk makamlarına Vahideddin’i cinayetin azmettiricisi, Zeki Bey’i de tetikçisi olarak şikayet eder. Türkiye’de İstiklal Mahkemeleri’nde dava açılır, 68 kişi suikastın işbirlikçisi olmakla suçlanır, bunlardan 11’i darağacını boylar. Ailemizde kuşaktan kuşağa anlatılagelen sözlü tarihe göre, yargılananlar arasında aile üyelerimiz de vardır. Seniye İnşirah Hanım’ın Vahideddin’den ayrıldıktan sonra durumu aile büyüklerine açıklamak için kaleme aldığı mektubu delil olarak sunup, başında padişahın olduğu ve hilafeti geri getirmek için çalışan gizli örgüt Tarikat-ı Salâhiye üyesi olmadıklarını kanıtlamayı başarırlar. Mektupta şöyle hayat kurtarıcı bir cümle yer almaktadır:

    “Çocuklarıma baba olarak tahayyül edemediğim bir şahsın, bu memlekete nasıl hükümdar olacağını tahayyülde güçlük çekiyorum”.

    San Remo’da piknikte (Soldan sağa) Hazine-i Hassa Müdürü Refik Bey, Nazikeda Kadınefendi, aile yakını bir genç kız, Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan, Refik Bey’in kızı Mediha Hanım, Sabiha Sultan, Zeki Bey ve önde şehzade Ömer Faruk Efendi San Remo’da bir piknik esnasında.

    Çerkes akrabaları beraat ederken Zeki Bey, 1 Mayıs 1927’de gıyabında idama mahkum edilir. Devrik sultanın vefatını takiben İtalyan polisince gözaltına alınacak, fakat delil yetersizliğinden 20 gün sonra serbest bırakılacaktır.

    Zeki Bey’i son bir kez anlamaya çalıştığımı unutmuyorum. Kumarbazlık, zamparalık, alkol ve eğlence düşkünlüğü gurur duyulacak hasletler olmasa da kabul edilebilir insani zaaflardı. Katil zanlısı olmayı da kötü talihe bağlıyabiliyordum. Fakat benim bile kabul edemeyeceğim nihai bir gerçek Zeki Bey’den kendime gurur duyulacak bir ata yaratma konusundaki son ümit kırıntılarımı da yok etti. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’da tanıklara, belgelere dayanarak anlattığı üzere, Zeki Bey casusluk yaparak efendisini üç otuz para için arkadan vurmuştu:

    “Ankara Zeki Bey’i işte bu günlerde kullandı. Sabık kayınbirader para karşılığında Ankara hesabına çalışıyor, Cenova Konsolosluğumuz vasıtasıyla Roma Büyükelçiliğimize Sultan Vahideddin’le alakalı raporlar gönderiyordu”.

    Zeki Bey bu hadiselerden sonra Avrupa’da kalır, fakat gidecek bir yeri yoktur. Son günlerinde Vahideddin’in damadı, son halife Abdülmecid’in oğlu Ömer Faruk Efendi’ye kapılanır. Onun Nice’deki ikametgahında, evde kimsenin olmadığı bir gün havagazını açar, yatağına uzanır ve asla uyanmayacağı bir uykuya yatar.

    Aile büyüğümün hiç değilse böyle bir hayatı kendi iradesiyle sona erdirme cesaretini göstermesi, içimde kendisine karşı belli belirsiz bir sempati uyanmasına yol açmadı dersem yalan söylemiş olurum. Ama siz siz olun, aile tarihinizi araştırmaya kalkmadan önce bir kere daha düşünün. 

    Bu yazı her ikisi de Dr. Edadil Açba tarafından derlenen Rumeysa Aredba’nın Sultan Vahdeddin’in Son Günleri ve Afife Rezzemaza’nın Saraydan Sürgüne isimli hatıratları ile Murat Bardakçı’nın Şahbaba adlı kitabından yararlanılarak yazılmıştır.

    İSTİHBARAT RAPORU

    Zeki Bey kodeste!

    Dahiliye Vekâletine, San Remo’daki istihbaratçımızdan aldığımız malumat ektedir.

    Merhum Reşad Paşa’nın vefatını tahkik etmek üzere İtalya Başbakanı Mussolini San Remo savcısını memur etmiştir. 9 Haziran 1926 tarihinde Vahideddin’in kayınbiraderi Yarbay Zeki savcılık emriyle tutuklanarak San Remo’da hapishaneye konulmuştur. Bu tutuklamanın başlangıçta alacaklıların müracaatından ileri geldiği zannedilmişse de tutuklanma sebebinin Doktor Reşad Paşa’nın katli meselesiyle alakalı olma ihtimali yüksektir.

    16 Haziran 1926, İstanbul Valisi Süleyman

    Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 30-10-203-383-13
  • Galata Kulesi işgal altında

    Galata Kulesi işgal altında

    13 Kasım 1918’de başlayan İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgali, 6 Ekim 1923’e kadar devam etti. Bu süre zarfında işgal güçleri Osmanlı başkentindeki birçok kamusal binayı askeri amaçlarla kullandı. Şehre hakim yaklaşık 70 metre yüksekliğindeki tarihi yapı da İngilizler tarafından gözetleme kulesi olarak kullanıldı. O günlerden kalan fotoğrafta, İstanbul’un Ceneviz mirasının kapısında hatıra pozu veren İngiliz bahriyelileri ve piyadeleri görülüyor. Bugün, işgal güçleri yerlerini turist birliklerine, katır arabaları ise motorlu araçlara bırakmış durumda.

  • Galatasaray Meydanı’nın dili olsa…

    Galatasaray Meydanı’nın dili olsa…

    Sabah mahmurluğuyla Galatasaray Lisesi’nin önünden geçenler duymuyorlar ama 89 yıl önce İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun üçüncü yılını kutlamak için orada toplanan büyük kalabalık küçük meydanı sevinç nidalarıyla inletiyor. O gün o coşkuyu yaşayanlar da bihaber, meydan yıllar sonra hak ve hürriyet arayışlarının simge mekanına dönüşecek; aynı yerde Cumartesi Anneleri’nin sessiz çığlıkları protesto haykırışlarına, gaza boğulan gür sloganlar tiz feryatlara karışacak.

  • Vur diyen atalar öldüren torunlar

    Vur diyen atalar öldüren torunlar

    Kuşaktan kuşağa aktarılan kimi atasözleri, kadınlar konusunda ayrımcı yaklaşımlarıyla dikkati çeker. Özgecan cinayetinin toplumsal sorumlusu şüphesiz atasözleri değil; ancak dildeki “erkek”lik, ikincilleştirme ve değersizleştirme, “sorumlu” ve “sorunlu” olarak hep kadınları işaret ediyor.

    Türk atasözlerinde kadın erkeğe emanettir, onun himayesine muhtaçtır. Kendisini gayrimeşruluktan kurtaracak yegâne cinsiyet rolüne, yani eşliğe/anneliğe çocukluktan itibaren hazırlanır. Atalar “sırtından sopayı, karnından sıpayı” deyince, torunlar gereğini yapar.

    Erkekler tarafından aşağılanan, işkence edilen, yaralanan hatta öldürülen kadınlara dair haberlerin neredeyse vaka-yi adiyeden sayıldığı günlerde, 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın Mersin’de vahşice katledilmesi toplumsal duyarlılığın fitilini ateşledi. Yazılı-görüntülü basın cinayeti başhaber yaparken, sosyal medya tepki mesajlarıyla sarsıldı. Kadın, erkek binlerce insan sokağa döküldü, protesto gösterileri birbirini izledi.

    Şiddet mağduru kadınların acılı hikayelerine küçük bir azınlık dışında kimse kılını kıpırdatmazken, ne oldu da Özgecan’ın korkunç sonu böylesine kitlesel bir infial yarattı? Genç kızın günahsız güzel yüzü, hayatının baharındayken kendisini bekleyen umut vaadeden gelecekten hunharca koparılması, cinayetinin yürek paralayan detayları, daha önceki vakalarda görmediğimiz güçte bir toplumsal isyanı körükleyen insani nedenler olmalı.

    Kültürel, sosyolojik, idari, hukuki, ahlaki çok yüzeyli bir prizma olan kadına ayrımcılık meselesinin tarihsel şifreleri, bugün dilimizde yaşamaya devam ediyor.

    Diller sadece günlük iletişim paketlerinden ibaret değil. Çocuk anne-babasıyla karşılıklı çıkarttıkları sesler aracılığıyla anlaşmayı öğrenirken, onların kişisel deneyimleri hakkında olduğu kadar, içinde yaşadığı topluma dair “hayat bilgisi” dersleri de alır. Dilbilimci Ronald Kaplan’a göre dil “ortak ve sürekli inançların içine sindiği ve milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu”dur. Çocuk büyüdükçe dil sayesinde zamana ve mekana özgü ahlaki, kültürel, teknolojik ve ideolojik normlarla tanışır, inançları ve aidiyetleri öğrenir. Cinsel kimlik ve o kimliğe biçilen rollere uygun davranışlar da bunlar arasındadır. Yani dil aynı zamanda bize kendi cinsiyeti- mize uygun biçimde nasıl düşünüp davranacağımızı, karşı cinse ne gözle bakıp ne şekilde muamele edeceğimizi de öğretir.

    Atasözleri ise dillerin en damıtılmış ifadeleridir. Bir toplumun uzun yıllara dayanan tecrübelerini barındırırken, o toplumun üyelerince hayatı düzenleyen kurallar olarak ortak kabul görürler.

    Başka bir deyişle, bir insan topluluğunda hakim olan zihniyetin aynasıdır atasözleri.

    Günümüzün ‘erkek egemen’ toplumlarında, erkek zihniyetinin ürünü deyim, deyiş ve atasözleri, dillerin hemen hepsinde var. Kaba ve doğrudan tabirler ya da ince ve dolaylı mecazlar yoluyla erkeği yüceltilirken kadını küçümseyen atasözleri yaygın. Kadına övgü bile çoğunlukla erkekler üzerinden. Kadının gücünü, zekasını, cesaretini, becerisini, yetkinliğini, güvenirliğini ifade etmek için kullanılan “erkek gibi kadın” deyimi sadece güzel Türkçemizin dağarcığında yer almaz. Dilimizde “.aşaklı kadın” gibi çok daha ‘teklifsiz’ versiyonları da bulunan bu deyim, birçok dünya lisanında ortak.

    Bugün dilimizde yer etmiş bulunan atasözlerinin Türklerin yerleşik hayat düzenine geçmesinden ve İslamiyet’i benimsemesinden sonra kurdukları medeniyetlerin mirası olduğunu kabul etmek çok da yanlış değildir. Türkçe’deki atasözleri, kadına her şeyden önce aile kurumunu var etme ve sürekli kılma görevini yükler. “Yuvayı dişi kuş yapar”, “Kadınsız ev olmaz”, “Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet”tir. Kadın ne kadar varlıklı olursa olsun geçimi kocası tarafından sağlanmalıdır. “Avrat malı kapı mandalı”, “Karı malı hamam tokmağı” gibi atasözleri kadının baba evinden getireceği çeyizi önemsizleştirilir, erkeğin evdeki finansal hükümranlığını sağlama alır.

    Kadının eş rolünün bir başka önemli yönü ise, kocasının toplum içerisindeki itibarının gözeticisi olmaktır. Avrat er kişiyi vezir de edebilir, rezil de. İyi bir eş olan kadın, ev ekonomisinin sorumluluğunu da üstlenmelidir. Erkek getirmeyi, kadın yetirmeyi bilmelidir. Kadın henüz anne bile değildir ama artık yerinin evin içi olduğu kesin bir biçimde belirlenmiştir.

    Atasözlerimiz ebeveyn rollerinden kadına düşen anneliğe, erkeğe düşen babalıktan çok daha ayrıntılı bir ilgi gösterir. Anne rolünü benimseyen kadının bu seçimi “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ana hakkı, Tanrı hakkı”, “Ağlarsa anam ağlar” gibi atasözleriyle yüreklendirilir. Genellikle baba erkek çocuğun, anne ise kız çocuğun rol modelidir ama kadının terbiye ve yetiştirme sorumluluğu daha büyüktür; çünkü “Çocuğa iyi-kötü huy anneden gelir”. Kız çocuğun eğitiminde annenin sorumluluğu daha da ağırlaşır. Anaya bakılır, kız alınır. Kızın erkek egemen dünyanın beklentilerine uygun bir şekilde yetiştirilmesi için her yol mübahtır. Erkeğin tekelinde bulunan şiddet kullanma yetkisinin kadına devredildiği bu istisnai durumda “Anasının teptiği buzağının canı yanmaz” ya da “Anasının bastığı yavru incinmez”.

    Dünyaya getirdiği çocuğun cinsiyeti de kadının başlıca ailevi mesuliyetleri arasındadır. Erkek çocuk doğurması anneyi imtiyazlı kılarken, kız çocuk

    doğurması onun sosyal itiba- rını sarsar. Çocuğun cinsiyeti meselesi atasözlerinde cinsel ayrımcılığının belki de en çok billurlaştığı noktadır. Kız ço- cukların iffet ve namusunun, bekaretinin evlendirilinceye kadar korunup kollanması zah- metli bir iştir. Öyle ya, kendi ha- line bırakılan kızlar ya davulcu- ya varırlar ya zurnacıya. Ayrıca “Kadının kız, tarlanın düz alın- ması” gerek değil midir? Erkek çocuk gibi geleceğin ekonomik güvencesi olmayan, soyun de- vamını sağlamayan kız çocuğun gelişi muhabbet dolu tezahürat- larla karşılanmaz. Bu nedenle “Oğlan doğuran ana övünürken, kız doğuran dövünür”, “Kız do- ğuran tez kocar” ve “Kızı olanın sızısı olur”.

    Atasözlerinin kadını aile ilişkileri dışında ele alışı da sorunludur. Onlar herşeyden önce zeka ve beceri bakımından eksiktir: “Eksik etek”. “Erkeğin elinin kiri” değil midir kadın? Kadının bir, erkeğin dokuz aklı yok mudur? Kadın kısmının saçı uzundur uzun olmasına ama aklının kısalığına ne demelidir? Kadın zekası yeterli olmadığından erkeği ancak hile ve desise ile altedebilir. “Kadının fendi erkeği yendi” atasözü tam da bu durumu ifade eder.

    Kadının erkeğe karşı kurnazlık dışında bir kozu daha vardır: Şeytan. Kadın erkeği dize getirmek için şeytanla işbirliği yapmalıdır. “Kadının şerri, şeytanın şerrinden üstün”dür, “Kadının sofusu, şeytanın maskarası”dır. Şeytanla böylesi yakın bir ilişkisi olan kadın, biçare(!) erkeğin yoldan çıkmasının da baş müsebbibidir. “Dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek peşine düşmez”, “Dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” buyurmuştur atalarımız. 

    SÖZLÜKLERDE TEMİZLİK

    Mesele zihinlerden ayıklamakta

    Türk Dil Kurumu’nun cinsel ayrımcılık ve kadına aşağılama içeren deyim ve atasözlerini sözlüklerden ayıkladı. Eğer insanlar sözkonusu atasözlerini sözlüklerden okuyarak öğreniyor, kullanıyor olsaydı, şüphesiz bu girişimi ayakta alkışlamak gerekirdi. Oysa dil yaşayan bir organizma, üstelik gözden olduğundan çok kulaktan beslenip yayılıyor.

    Bu bakımdan sorun dilin kendisinde değil. O dili yaratan medeniyetin geçmişinden süzülüp gelen sosyo-kültürel birikimde. Dil sadece o birikimin içine nüfuz etmiş cinsel ayrımcılık tortusunu taşıyor günümüze. Bugün yaşadığımız kadına şiddet kılığında ortaya çıkan cinsel ayrımcılığın tarihsel kodlarını barındırıyor bünyesinde. Yapılması gereken ne atasözlerini yasaklamak
    ne de ayıklamak. Yapılması gereken onlardan ders çıkartarak kadın-erkek eşitliğine dayalı bir zihinsel devrimin ortak dilini oluşturmak.