27 Mayıs 1960 darbesinden yaklaşık bir ay önce patlak veren 28 Nisan olayları sırasında askerî bir araç İstanbul Üniversitesi’nin kapısından giriyor. Objektifi Beyazıt Meydanı’na çevirebilsek, DP hükümetini protesto eden öğrencileri göreceğiz. Yer gök “Kahrolsun diktatörler”, “Hürriyet isteriz” sloganlarıyla inliyor. Öğrenciler Plevne Marşı’nı sözlerini değiştirerek söylüyor: “Olur mu böyle olur mu/Kardeş kardeşi vurur mu/Kahrolası diktatörler/Bu dünya size kalır mı?” Ardından göğe “Türk ordusu çok yaşa” nidaları yükseliyor. Hadiselerde 40 genç yaralanacak, Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla can verecek. “Kanlı Perşembe” diye anılan o acı gün, 56 yıl sonra ülkeyi kan gölüne çevirecek 15 Temmuz darbe girişimiyle karşılaştırıldığında, tarihimizde “masum” bir yaprak gibi kalacak.
(Orijinal Fotoğraf: Eski İstanbul fotoğrafları arşivi)
Selamiçeşme semtine adını veren bu güzelim çeşme, 19. yüzyılda -yanındaki namazgâhla birlikte- oradaki tek yapıydı, görülmemesi imkansızdı. Oysa bugün, belki de sunacak suyu kalmamış olmasının sıkıntısından, görünmezliği seçmiştir; önünden geçer fark etmezsiniz. Osmanlı su mimarisinin bu nadide örneğinin bulunduğu yerdeki harap çeşme, 1800’de III. Selim’in emriyle baştan aşağı yenilenir. Yapı, 1839’da II. Mahmud tarafından tamir ettirilir. Burası, Bağdat Yolu’nun ikinci durağıdır. Ayrılık Çeşmesi’nden (Bkz. #tarih Haziran 2016) yola çıkan kervanlar, surre alayları, ordular ilk molalarını burada verirdi. Yakınları yolcuları bu subaşına kadar takip eder, sevdiklerini son bir kez selamlardı. Eskilerin çeşmeye “Selam Çeşmesi” demesinin hikmeti budur. 1938 tarihli fotoğrafta, olasıdır ki semtin ünlü köşklerinden birini ziyaret eden ailenin fertleri, çeşme başından bizi selamlıyor.
Bir zamanlar Taksim-Şişli arasında bugünkü gibi metrekareye on kişi düşmezdi. Yeşil alan ve mezarlıkların kapladığı bölgede 1830’lardan itibaren çeşitli binalar inşa edilmeye başlandı. 1856’da Fransız rahibeler tarafından kurulan Notre Dame de Sion Kız Lisesi de bunlardan biriydi. 1. Dünya Savaşı sonrası Mütareke döneminde çekilen fotoğraf, muhtemelen 8 Şubat 1919’da Fransız işgal kuvvetleri komutanı Franchet D’Esperey’nin İstanbul’a gelişi münasebetiyle hazırlanan tören kıtasını gösteriyor.
Bizans çağından 1980’lere kadar İstanbul sularında saltanat kayığından pazar kayığına, peremeden piyadeye 28 çeşit kürekli deniz aracının süzüldüğü söylenir. Şirket-i Hayriye vapurlarından önce; ulaşımda, taşımacılıkta ve ticarette şehrin iskeleleri arasında mekik dokuyan kayıkçıların rolü önemlidir. 19. yüzyıl sonlarında çekilmiş Sébah&Joaillier imzalı fotoğrafta, iskele kethüdasının denetiminde Balat-Kasımpaşa-Hasköy-Fener arasında yolcu ve eşya taşıyan fesli, cepkenli Haliç sandalcıları görülüyor. Deniz trafiğinin bugünkünden çok daha yoğun oluşu dikkati çekici. Yeni fotoğrafta ise, kent siluetine Haliç sırtlarından tecavüz eden beton yapılaşma gözü tırmalıyor.
Ressam Burhan Kum, “Gayri Resmi”de bir yandan iktidar-sanat ilişkisini sorgularken, bir yandan “yasak sanatın” Osmanlı coğrafyasında maruz kaldığı sansürün izini sürüyor, toplumsal-kültürel sonuçlarını tartışıyor.
Devrik Cümle II, 2016
Sanat eserlerinin insanların düşünce ve hissiyatları üzerindeki etkileri aşikar. Egemen olmanın, egemenliği sürdürmenin bir yolunun da sanatın etki gücü üzerinde denetim sahibi olmaktan, onu çıkarları doğrultusunda yönetmekten geçtiği Ortaçağ’dan beri muktedirlerin malumu. Bir sanat yaratısının etkileme gücüne sahip olabilmesi için sadece üretilmiş olması yetmiyor. Onun dolaşıma girmesi, sergilenmesi, tüketilmesi de lazım. Ve tabii tartışılması. Özgürce.
İktidarın amaçlarıyla ters düşen, iman ettikleriyle çelişen “sakıncalı” bir sanat eserinin insanları “kafasını bulandırmasını” engellemenin en geleneksel yolu ise, onun “görülebilirliğine” müdahale etmek. Tabii bunu da iyi biliyor yukardakiler.
Kara Kutu, 2015
Sergi kataloğundan devam edelim: “Bin yıldır resim yapmanın ‘Allah’a şirk koşmak’ olduğuna inandırılmış bir toplumda son 150 yıldır resim yapıldığı gerçeğinden hareketle bazı şeylerin değişmiş olabileceğini varsayabiliriz. Ne var ki resim yapmakla ilgili bir sorun yok gibi görünse de, sergilenmesine ilişkin sorunlar henüz tamamen aşılabilmiş değil.” Osman Hamdi Bey’in 1901’de yaptığı Yaratılış isimli tablonun 2001 yılından sonraki akıbeti hakkında mesela, bugün hiçbir bilgimiz yok. Nerede olduğunun bilindiği yıllarda bile eserin yapıldığı ülkede hiç sergilenememesi, vaktü zamanında pek az kişiyi rahatsız etmişti.
Burhan Kum’un Gayri Resmi isimli sergisi, bu üstü örtülü sansürü sineye çekemeyen “rahatsızlar” için adeta bir vaha. Ne mutlu bize ki, onun eserleri bugün hâlå sergilenebiliyor, yukarıda değindiğimiz meseleleri sorguluyor, hicvediyor, tartışıyor.
Emval-i Metruke, 2015
Sanatçının, Gustave Courbet’nin L’Origine du Monde, Osman Hamdi Bey’in Yaratılış isimli eserlerine ve Gentile Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet portresine göndermeler yapan resimlerini de göreceğiniz sergiyi gezerken kafanızda şu tür sorular dolaşabilir, şaşırmayın: Eğer Fatih’in resim sanatına verdiği önem, sultanın Venedikli ressam Bellini’ye portresini yaptırdığı 1480 yılından günümüze kadar geçen 500 küsur yıllık süre içinde kesintisiz bir biçimde devam ettirilmiş olsaydı, bugün nasıl bir kültürel iklimde yaşıyor olurduk? Daha geniş bir özgürlük coğrafyasına mı dönüşürdü zihinlerimiz? İfade özgürlüğü muktedir tahammülsüzlüğünün en şiddetli gazabının baş hedefi haline gelir miydi?
Sorulardan sıkılırsanız, dikkatinizi sanatçının günümüzün moda teması Yeni Osmanlılık adına yapılan zibidiliklere ince dokundurmalar yaptığı resimlerine yöneltin, yüzünüzde müstehzi bir ifade oluşacaktır.
Üç boyutlu tasarım programlarının, silikonun ve akriliğin bilinmediği Birinci Savaş yıllarında, alçı, bakır ve boyayla yaptığı masklarla, cephede yüzünü kaybeden askerleri hayata bağladı. Heykeltraş Anna Coleman Ladd’in sıradışı adanmışlık hikayesi…
Birinci Dünya Savaşı, yüzünün yarısını muharebe alanında bırakan talihsiz bir askerin hayatta kalmasının mümkün olabildiği ilk savaştı. Askerî teknoloji insanların suratını uzaktan darmadağın edebilecek silahları nihayet (!) mükemmelleştirebilmişti. Yüksek kalibreli ve uzun menzilli toplar, el bombaları, makineli tüfekler ve özellikle gaz bombaları, savaş alanlarında artık yaygın şekilde kullanılıyordu. Üstelik hem komutanlar hem askerler, özellikle savaşın başlarında, bombalardan saçılan şarapnellerin ve seri tüfek atışlarının ne kadar ölümcül olabileceğini tam manasıyla idrak edebilmiş değildi. Hızlı hareket ederlerse yaylım ateşten kaçabileceklerini sanıyorlardı.
Bununla birlikte, artık önceki savaşlarda olduğu gibi yüzünden isabet alan her asker hayatını kaybetmiyordu. Askerî teknoloji gibi tıp bilimi de boş durmamış, bu ağır yaralı “yüzsüzler”i hayatta tutmayı sağlayacak tedavi yöntemlerini ve ilaçları geliştirmeye başlamıştı.
Detaycı bir sanatçı, duyarlı bir kadın Başarılı bir neoklasik heykel sanatçısı olan Anna Coleman Ladd, ürettiği estetikprotez bakır maskları kendi geliştirdiği emaye bir karışımla kullanıcısının ten rengine boyuyordu. Sanatçı, yeni bir yüze kavuşturduğu gazilerden biriyle, son provada.
Fakat bizzat cerrahlar bile, bir dizi ameliyatla hayata bağladıkları çeneleri kopmuş, alınları çökmüş, elmacık kemikleri göçmüş, gözleri çıkmış, burunları ve ağızları yerinde olmayan bu insanları ister istemez kendi yarattıkları canavarlar gibi görüyor, onlar için daha fazlasını yapmanın yollarını arıyordu. İnsan içine çıkacak bir yüzden yoksun halde yaşamak istemeyen savaş mağdurlarına sıkça rastlanıyordu. Annesinin kendisini bu “ucube” suratla görmesini istemediği için hastaneden taburcu olmayı reddeden, memleketine dönmekte ayak direyen gaziler vardı.
Suratları paramparça bir halde hayata tutunmaya çalışan savaş gazilerinin imdadına yetişenlerden biri de Amerikalı bir kadın olacaktı. Anna Coleman Ladd (Watts) ismini taşıyan bu kadın, Philedelphia’nın kalburüstü bir ailesinde yetişmiş, Roma ve Paris’te sanat eğitimi görmüş, Boston’da yaşayan başarılı bir heykel sanatçısıydı.
Aslında savaşta yüzlerini kaybeden askerlere estetik-protez maskelerle yeni yüz yapma fikri Ladd’e ait değildi. 1916’nın Mart ayında, plastik cerrahları çaresiz bırakacak kadar tarumar olmuş yüzler için Londra’da bir “maske ünitesi” kurulmuştu. Halk arasında “Teneke Burunlar Dükkanı” diye anılan, resmî adı “Şeklini Kaybetmiş Yüzler İçin Maske Bölümü” olan ünitenin başına, İngiliz heykeltraş Francis Derwent Wood getirilmişti. Wood, o güne kadar bu amaçla kullanılagelen dayanıksız lastik maskeler yerine daha kalıcı ve gerçekçi olan ince metal maskeleri yaratmış, klinik tecrübelerini 1917’de İngiliz tıp dergisi Lancet’te yayımlamıştı.
Makale, Boston’da yaşayan Ladd’in dikkatini çekmiş, onu heyecandırmıştı. Fakat eğer eşi çocuk doktoru Maynard Ladd, Toul’daki Amerikan Kızılhaç Çocuk Bürosu’nn yönetmek üzere Fransa’ya tayin edilmeseydi, tarih başka şekilde akacak, muhtemeldir ki Anna Coleman’ın heyecanı, yüzleriyle birlikte yaşama sevinçlerini de kaybetmiş savaş gazilerine umut ışığı olacak bir faaliyete dönüşemeyecekti. Artık 39 yaşına gelmiş olan Anna, 1917’nin son günlerinde eşiyle birlikte Avrupa’nın yolunu tuttuğunda, planları kafasında çoktan hazırdı: İleride günlüğüne “benim işim cerrahların işinin bittiği yerde başlıyordu” diye yazacak olan Wood’un Londra’da İngiliz askerleri için üstlendiği misyonu, Paris’te Fransız askerlerinin hizmetine sunacaktı.
Anna Coleman Ladd, Ocak 1918’de dört asistanıyla birlikte Kızılhaç Portre Maskları Stüdyosu’nu kurdu. Çalışma mekanının “cesur suratsızlar” diye adlandırdığı gazilerin birbirleriyle tanışıp rahatça sohbet edebilecekleri, hatta iskambil oynayabilecekleri sıcak bir atmosfere sahip olmasına özen gösterdi. Estetik protez masklar konusunda önemli bir deneyim birikimi olan Wood ile yazışarak ondan teknik ayrıntıları öğrendi ve hemen işe koyuldu. Kısa sürede Wood’un tekniğini çok daha ileri götürecekti.
Gazilere rehabilitasyon Ladd, işinin savaşta yüzünden ağır yaralanmış askerlere maske yapmakla bitmediğini biliyordu. “Cesur suratsızlar” diye adlandırdığı gazilerin toplum içine çıkmadan önce yeni yüzlerine alışmaları gerekiyordu. Bunu için stüdyosunda, onların kolayca “sosyalleşebileceği” sıcak bir atmosfer yaratmaya özen gösterdi.
Çalışmasının ilk adımı, tahrip olmuş yüzün alçı kalıbının alınmasıydı. Ardından Ladd, yaralı askerin yüzünün tamam olduğu eski bir fotoğraftan, o yoksa ayrıntılı bir tariften yararlanarak eksik bölümleri ekliyor, bozulmuş kısımları düzeltiyor, yeni bir alçı kalıp hazırlıyordu. Bu kalıba iğne yapraklı ağaçlardan elde edilen bir tür latex olan Sumatra zamkını dökerek elastik bir maske elde ediyor, onu sıvılaştırılmış bakıra yatırıyordu. Verdiği elektrik akımı sayesinde maske bakırla kaplanıyor ve ortaya incecik, hafif ama ömür boyu kullanılabilecek dayanıklılıkta metal bir estetik-protez maske çıkıyordu. Son olarak maskeyi kendi geliştirdiği emaye bir karışımla askerin ten rengine uygun olarak boyuyordu.
Renk tonlarını güneşli bir hava ile bulutlu bir havanın ışık seviyeleri arasındaki ortalama bir ışığa göre kalibre edecek kadar özenli çalıştığından, sonuç çoğunlukla bir “başeser” oluyordu. Provalarda gerektiğinde kaş, kirpik, sakal ve bıyık eklenerek kullanıma hazır hale getirilen Ladd’in ince metal estetik-protez maskları gazilere adeta gerçek yüzlerini armağan ediyordu.
Savaşın çirkin yüzüne hassas müdahele Ladd, önce savaşta tahrip olmuş yüzün alçı kalıbını alıyor, ardından aynı yüzün hasarsız göründüğü bir fotoğrafa dayanarak ikinci bir alçı kalıp hazırlıyordu. Üst sırada dağılmış yüzlerin, alt sırada ise aynı kişilere ait düzeltilmiş suratların alçı kalıpları görülüyor.
Anna, neoklasik bir heykeltraştı. Sanat ve güzellik anlayışı o dönemin prensipleri, oranları ve temaları etrafında şekillenmişti. Kariyerinin bir yıl kadar süren bu sıradışı aşamasında savaşın acı izlerini taşıyan birçok yüzü, ürettiği masklar aracılığıyla huzurun duru güzelliğini yansıtan neoklasik portrelere dönüştürdü. Gerçek anlamda ne tıp ne de sanat tarihlerinin konusu olan, günümüzde “anaplostoloji” adı verilen disiplininin alanında o günlerde yarattığı farkın sırrı, sanat formasyonunun yanısıra olasılıkla kadın duyarlılığıydı.
Ladd, Paris günlerinde 100 civarında estetik-protez maskın üretim sürecini yönetti. Ateşkesi izleyen günlerde, 1919 başlarında Amerika’ya döndükten sonra, Paris’te yetiştirdiği yardımcıları çok daha fazlasını üreterek savaşın korkunç yüzüyle mücadeleye devam ettiler. Savaştan sonra Amerika’da heykel çalışmalarını başarıyla sürdüren Ladd, 1932’de Fransa tarafından Légion d’Honneur’le onurlandırıldı. 1939’da 60 yaşında Santa Barbara’da öldüğünde, arkasında benzersiz bir adanmışlık hikayesi, bazıları halka açık alanlarda sergilenen pek çok kıymetli heykel ve “cesur suratsız”ının hayır dualarını bıraktı.
Önce, sonra Anna Coleman Ladd, Paris günlerinde savaşta yüzü tanınmaz hale gelmiş 100 civarında gaziyi ürettiği masklarla hayata döndürdü. Sonraki yıllarda kendisine Fransa’dan gönderilen çok sayıdaki minnet mektubundan birinde şu ifadeler yer alıyordu: “Sevdiğim kadın artık beni itici bulmuyor, oysa buna hakkı var. Ne de olsa yakında eşim olacak!”
ANAPLASTOLOJİ NEDİR?
Alçı kalıptan dijital tasarıma
Anna Coleman Ladd’in 1. Dünya Savaşı sırasında sınırlı imkanlarla yaptığı işe günümüzde “anaplastoloji” adı veriliyor. Anaplastoloji, eksik ya da bozuk bir anatominin yapay maddeler yardımıyla tamamlanması veya düzeltilmesiyle uğraşan, sanatla bilimi biraraya getiren bir disiplin. Anasplastoloji uzmanları bugün yüz protezlerinde çoğunlukla silikon ve akrilik malzeme kullanıyor, maskeleri üç boyutlu bilgisayar programlarıyla tasarlıyorlar. Bunlar vücuttaki yerlerine implantlar ve mıknatıslarla sabitleniyor. Anaplastoloji, Irak ve Afganistan’da yüzlerinden yaralanan askerlerin rehabilitasyon programlarıyla dünya gündemine gelmişti.
MODERN SİPER SAVAŞININ ETKİSİ
‘Suratsız gazilerin dramı’
10 milyondan fazla askerin öldüğü, 21 milyon kişinin yaralandığı 1. Dünya Savaşı’nın karakteristiklerinden biri de baş ve yüzleri kolay hedef haline getiren siper savaşıydı. Yetersiz kasklar kafayı bir ölçüde korurken, yüz en savunmasız bölge durumundaydı. Gaz bombalarının yol açtığı surat travmalarında da müthiş bir artış vardı. İngiltere’de çıkan Social History of Medicine dergisinde 2011’de yayımlanan bir makaleye göre 60.500 İngiliz askeri yüzünden ya da gözünden yaralanmıştı. Fransız ve Alman ordularında da durum pek farklı değildi. Üstelik ne hekimler ne de sıradan insanlar bu duruma hazırlıklıydı. Çoğunlukla basit yaraları onarmaya alışık olan estetik cerrahlar bir anda yarısı kayıp bir yüzü toparlamak gibi zor bir görevle karşı karşıya kalıyor, geleneksel savaşlarda kolunu, bacağını kaybeden askerlere kısmen alışık olan siviller ise bu “suratsız gaziler”i kabullenmekte güçlük çekiyordu.
1850’lerde banker Kamondo ailesi tarafından Bankalar Caddesi’nde yaptırılan “art nouveau” merdivenleri gösteren eski fotoğraf, İstanbul’u muhtemelen 60’larda ziyaret eden George Coles tarafından çekilmiş. Coles fotoğrafı 2015’te İnternet’te paylaşırken not düşmüş, diyor ki: “Bu karenin en sevdiğim yanı, zamansızlığı. Çünkü ne bir reklam tabelası, ne bir otomobil, ne moda giysiler, ne de zamanı işaret edecek başka bir şey var. Acaba o merdivenler bugün zamana yenildiler mi, zincir fast food’cu reklamlarıyla işgal edildiler mi?” Hayır bay Coles, içiniz rahat etsin. Zaman Kamondo merdivenlerini hâlâ ağır ağır çıkıyor. Birkaç değişiklik olmuş tabii: Salkım saçak teleefon kabloları yer altına inmiş, sağdaki grafiti merdivenlere hafif “underground” bir hava vermiş. Fakat şurası kesin, yeni fotoğraf zamansız değil. Çünkü cep telefonuyla fotoğraf çekme modası, 2010’ların alameti farikası.
Arkamızda eski adıyla Sümbül, yeni adıyla General Yazgan Ssokak, karşımızdaki kapıdan çıkarsak, önümüzde Tünel binası.1883’te neoklasik tarzda inşa edilen, 60’larda işhanına dönüştürülen, dış cepheden birleşik üç bağımsız yapıdan oluşan Tünel apartmanlarının altındaki, Tünel Pasajı’ndayız. 2000’li yıllarda Asmalımescid’in yeniden keşfedilmesiyle üzerine şık cafe, bistro ve lokantaların “nuru” yağan geçidin artık 60’lı, 70’li yılların Beyoğlu pasajlarına özgü o dingin, o vakur havasından eser yok. 2004’te adı Kohen Kitap Evi olarak değiştirilen Pera’nın en eski kitapçılarından Kohen Hemşireler Kitap Evi’nin mevcudiyeti ise, zamana inat, o günlerin nevi şahsına münhasır atmosferini yansıtmaya devam ediyor.
15. yüzyılda burada yükselen çok kubbeli, bol bacalı, kâgir yapının içinde kan ter içinde çalışan bir Osmanlı top döküm ustası, pencereden dışarıya baksa herhalde keçileri kaçırırdı. Ne 70’li yılların vasıtalarına ererdi aklı, ne 2010’ların hafif metrosuna mana verebilirdi. Acaba bugün durakta bekleyenlerin kaçı önlerinde yükselen binaya bir mana verebiliyor? İlk binanın Fatih tarafından yaptırıldığını, II. Beyazıt’ın bunun etrafına inşa ettirdiği müştemilata işçileri yerleştirdiğini, Kanuni’nin tüm yapıları yıktırarak daha büyük bir tophane binası yaptırdığını, onun da 1743 yılında tamamen yıkılıp yerini bugünkü dev yapıya bıraktığını belki bilenler vardır aralarında. Fakat günlük telaş, bırakın tarihi hazinelerimiz hakkında durup bir düşünmeyi, onları fark etmemize dahi engel oluyor. Osmanlıların top dökümü alanında ulaştığı teknik üstünlükle Avrupalılara kök söktürmesinde başrol oynayan Tophane-i Âmire bile bu duyarsızlaşmadan payına düşeni alıyor gibi görünüyor.
1927’de İtalyan mimar Ferrari’ye meyve-sebze hâli olmak üzere Kadıköy rıhtımında yaptırılan bina 1937’ye kadar boş kalır. 1938’de yıkılmanın eşiğinden dönen yapı bir süreliğine itfaiye garajı olarak hizmet verir. O yıllardaki ismi, ‘İtfaiye’dir. Sonra kısa bir heves: Burası otogar olsun! Ama bundan da çabuk vazgeçilir. 1970’lerin ortalarına kadar inşa amacına uygun, ‘Hâl’ olarak kullanılan bina o yıllarda tekrar boşaltılır. Yeni hedef burayı kültür merkezine dönüştürmektir. 1984 restorasyonu 1986’da tamamlanır. Fakat kültür merkezi niyeti hayata geçmez, yapı İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’na tahsis edilir. 1989’da son rötuş gelir: Binanın bir bölümü Şehir Tiyatroları Haldun Taner sahnesi olur. Bugün ne Hâl adını hatırlayan var, ne İtfaiye. Yapının halk dilindeki yeni adı ‘Tiyatro’. Ne kadar zaman bu isimle anılacağını bilmek ise kâhin işi.