Yazar: Yiğit Köseoğlu

  • 27 Mayıs’ın eli kulağında

    27 Mayıs 1960 darbesinden yaklaşık bir ay önce patlak veren 28 Nisan olayları sırasında askerî bir araç İstanbul Üniversitesi’nin kapısından giriyor. Objektifi Beyazıt Meydanı’na çevirebilsek, DP hükümetini protesto eden öğrencileri göreceğiz. Yer gök “Kahrolsun diktatörler”, “Hürriyet isteriz” sloganlarıyla inliyor. Öğrenciler Plevne Marşı’nı sözlerini değiştirerek söylüyor: “Olur mu böyle olur mu/Kar­deş kardeşi vurur mu/Kahrolası diktatörler/Bu dünya size kalır mı?” Ardından göğe “Türk ordusu çok yaşa” nidaları yükseliyor. Hadiselerde 40 genç yaralanacak, Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis kurşunuyla can verecek. “Kanlı Perşembe” diye anılan o acı gün, 56 yıl sonra ülkeyi kan gölüne çevirecek 15 Temmuz darbe girişimiyle karşı­laştırıldığında, tarihimizde “masum” bir yaprak gibi kalacak.

    (Orijinal Fotoğraf: Eski İstanbul fotoğrafları arşivi)

  • Görmeden geçilen tarih

    Selamiçeşme semtine adını veren bu güzelim çeşme, 19. yüzyılda -yanındaki namazgâhla birlikte- oradaki tek yapıydı, görülmemesi imkansızdı. Oysa bugün, belki de sunacak suyu kalmamış olmasının sıkıntısından, görünmezliği seçmiştir; önünden geçer fark etmezsi­niz. Osmanlı su mimarisinin bu nadide örneğinin bulunduğu yerdeki harap çeşme, 1800’de III. Selim’in emriyle baştan aşağı yenilenir. Yapı, 1839’da II. Mahmud tarafından tamir ettirilir. Burası, Bağdat Yolu’nun ikinci durağıdır. Ayrılık Çeşmesi’nden (Bkz. #tarih Haziran 2016) yola çıkan kervanlar, surre alayları, ordular ilk molalarını burada verirdi. Yakınları yolcuları bu subaşına kadar takip eder, sevdiklerini son bir kez selamlardı. Eskilerin çeşmeye “Selam Çeşmesi” demesinin hikmeti budur. 1938 tarihli fotoğrafta, olasıdır ki semtin ünlü köşklerinden biri­ni ziyaret eden ailenin fertleri, çeşme başından bizi selamlıyor.

    ORIJINAL FOTO: ESKİ İSTANBUL FOTOĞRAFLARI ARŞİVİ

  • Elmadağ’da tören kıtası

    Bir zamanlar Taksim-Şişli arasında bugünkü gibi metrekareye on kişi düşmezdi. Yeşil alan ve mezarlıkların kapladığı bölgede 1830’lar­dan itibaren çeşitli binalar inşa edilmeye başlandı. 1856’da Fransız ra­hibeler tarafından kurulan Notre Dame de Sion Kız Lisesi de bunlardan biriydi. 1. Dünya Savaşı sonrası Mütareke döneminde çekilen fotoğraf, muhtemelen 8 Şubat 1919’da Fransız işgal kuvvetleri komutanı Fran­chet D’Esperey’nin İstanbul’a gelişi münasebetiyle hazırlanan tören kıtasını gösteriyor.

  • Haliç’in altın ve beton yılları

    Bizans çağından 1980’lere kadar İstanbul sularında saltanat kayığın­dan pazar kayığına, peremeden piyadeye 28 çeşit kürekli deniz ara­cının süzüldüğü söylenir. Şirket-i Hayriye vapurlarından önce; ulaşımda, taşımacılıkta ve ticarette şehrin iskeleleri arasında mekik dokuyan kayıkçıların rolü önemlidir. 19. yüzyıl sonlarında çekilmiş Sébah&Joa­illier imzalı fotoğrafta, iskele kethüdasının denetiminde Balat-Kasım­paşa-Hasköy-Fener arasında yolcu ve eşya taşıyan fesli, cepkenli Haliç sandalcıları görülüyor. Deniz trafiğinin bugünkünden çok daha yoğun oluşu dikkati çekici. Yeni fotoğrafta ise, kent siluetine Haliç sırtlarından tecavüz eden beton yapılaşma gözü tırmalıyor.

  • ‘Gayri resmi’ tarihin resmidir

    Ressam Burhan Kum, “Gayri Resmi”de bir yandan iktidar-sanat ilişkisini sorgularken, bir yandan “yasak sanatın” Osmanlı coğrafyasında maruz kaldığı sansürün izini sürüyor, toplumsal-kültürel sonuçlarını tartışıyor.

    Devrik Cümle II, 2016

    Sanat eserlerinin insan­ların düşünce ve hissi­yatları üzerindeki etki­leri aşikar. Egemen olmanın, egemenliği sürdürmenin bir yolunun da sanatın etki gücü üzerinde denetim sahibi ol­maktan, onu çıkarları doğrul­tusunda yönetmekten geçtiği Ortaçağ’dan beri muktedirle­rin malumu. Bir sanat yaratı­sının etkileme gücüne sahip olabilmesi için sadece üretil­miş olması yetmiyor. Onun dolaşıma girmesi, sergilenme­si, tüketilmesi de lazım. Ve ta­bii tartışılması. Özgürce.

    İktidarın amaçlarıyla ters düşen, iman ettikleriyle çeli­şen “sakıncalı” bir sanat ese­rinin insanları “kafasını bu­landırmasını” engellemenin en geleneksel yolu ise, onun “görülebilirliğine” müdahale etmek. Tabii bunu da iyi bili­yor yukardakiler.

    Kara Kutu, 2015

    Sergi kataloğundan devam edelim: “Bin yıldır resim yap­manın ‘Allah’a şirk koşmak’ olduğuna inandırılmış bir top­lumda son 150 yıldır resim ya­pıldığı gerçeğinden hareketle bazı şeylerin değişmiş olabile­ceğini varsayabiliriz. Ne var ki resim yapmakla ilgili bir sorun yok gibi görünse de, sergilen­mesine ilişkin sorunlar henüz tamamen aşılabilmiş değil.” Osman Hamdi Bey’in 1901’de yaptığı Yaratılış isimli tablonun 2001 yılından sonraki akıbeti hakkında mesela, bugün hiçbir bilgimiz yok. Nerede olduğu­nun bilindiği yıllarda bile ese­rin yapıldığı ülkede hiç sergi­lenememesi, vaktü zamanında pek az kişiyi rahatsız etmişti.

    Burhan Kum’un Gayri Resmi isimli sergisi, bu üstü örtülü sansürü sineye çeke­meyen “rahatsızlar” için ade­ta bir vaha. Ne mutlu bize ki, onun eserleri bugün hâlå ser­gilenebiliyor, yukarıda değin­diğimiz meseleleri sorgulu­yor, hicvediyor, tartışıyor.

    Emval-i Metruke, 2015

    Sanatçının, Gustave Cour­bet’nin L’Origine du Monde, Osman Hamdi Bey’in Yaratı­lış isimli eserlerine ve Gentile Bellini’nin Fatih Sultan Meh­met portresine göndermeler yapan resimlerini de görece­ğiniz sergiyi gezerken kafa­nızda şu tür sorular dolaşabi­lir, şaşırmayın: Eğer Fatih’in resim sanatına verdiği önem, sultanın Venedikli ressam Bellini’ye portresini yaptırdığı 1480 yılından günümüze ka­dar geçen 500 küsur yıllık süre içinde kesintisiz bir biçimde devam ettirilmiş olsaydı, bu­gün nasıl bir kültürel iklim­de yaşıyor olurduk? Daha ge­niş bir özgürlük coğrafyasına mı dönüşürdü zihinlerimiz? İfade özgürlüğü muktedir tahammülsüzlüğünün en şiddetli gazabının baş hedefi haline gelir miydi?

    Sorulardan sıkılırsa­nız, dikkatinizi sanatçının günümüzün moda teması Ye­ni Osmanlılık adına yapılan zibidiliklere ince dokundur­malar yaptığı resimlerine yö­neltin, yüzünüzde müstehzi bir ifade oluşacaktır.

  • Savaşın korkunç yüzüne kadının sihirli dokunuşu

    Üç boyutlu tasarım programlarının, silikonun ve akriliğin bilinmediği Birinci Savaş yıllarında, alçı, bakır ve boyayla yaptığı masklarla, cephede yüzünü kaybeden askerleri hayata bağladı. Heykeltraş Anna Coleman Ladd’in sıradışı adanmışlık hikayesi…

    Birinci Dünya Savaşı, yü­zünün yarısını muha­rebe alanında bırakan talihsiz bir askerin hayatta kalmasının mümkün olabildi­ği ilk savaştı. Askerî teknolo­ji insanların suratını uzaktan darmadağın edebilecek silah­ları nihayet (!) mükemmelleş­tirebilmişti. Yüksek kalibre­li ve uzun menzilli toplar, el bombaları, makineli tüfekler ve özellikle gaz bombaları, sa­vaş alanlarında artık yaygın şekilde kullanılıyordu. Üstelik hem komutanlar hem askerler, özellikle savaşın başlarında, bombalardan saçılan şarap­nellerin ve seri tüfek atışları­nın ne kadar ölümcül olabi­leceğini tam manasıyla idrak edebilmiş değildi. Hızlı hare­ket ederlerse yaylım ateşten kaçabileceklerini sanıyorlardı.

    Bununla birlikte, artık ön­ceki savaşlarda olduğu gibi yü­zünden isabet alan her asker hayatını kaybetmiyordu. As­kerî teknoloji gibi tıp bilimi de boş durmamış, bu ağır yaralı “yüzsüzler”i hayatta tutmayı sağlayacak tedavi yöntemleri­ni ve ilaçları geliştirmeye baş­lamıştı.

    Detaycı bir sanatçı, duyarlı bir kadın Başarılı bir neoklasik heykel sanatçısı olan Anna Coleman Ladd, ürettiği estetikprotez bakır maskları kendi geliştirdiği emaye bir karışımla kullanıcısının ten rengine boyuyordu. Sanatçı, yeni bir yüze kavuşturduğu gazilerden biriyle, son provada.

    Fakat bizzat cerrahlar bi­le, bir dizi ameliyatla hayata bağladıkları çeneleri kopmuş, alınları çökmüş, elmacık ke­mikleri göçmüş, gözleri çık­mış, burunları ve ağızları ye­rinde olmayan bu insanları is­ter istemez kendi yarattıkları canavarlar gibi görüyor, onlar için daha fazlasını yapmanın yollarını arıyordu. İnsan içi­ne çıkacak bir yüzden yoksun halde yaşamak istemeyen sa­vaş mağdurlarına sıkça rastla­nıyordu. Annesinin kendisini bu “ucube” suratla görmesini istemediği için hastaneden ta­burcu olmayı reddeden, mem­leketine dönmekte ayak dire­yen gaziler vardı.

    Suratları paramparça bir halde hayata tutunmaya ça­lışan savaş gazilerinin im­dadına yetişenlerden biri de Amerikalı bir kadın olacaktı. Anna Coleman Ladd (Watts) ismini taşıyan bu kadın, Phi­ledelphia’nın kalburüstü bir ailesinde yetişmiş, Roma ve Paris’te sanat eğitimi görmüş, Boston’da yaşayan başarılı bir heykel sanatçısıydı.

    Aslında savaşta yüzleri­ni kaybeden askerlere este­tik-protez maskelerle yeni yüz yapma fikri Ladd’e ait değildi. 1916’nın Mart ayında, plas­tik cerrahları çaresiz bıraka­cak kadar tarumar olmuş yüz­ler için Londra’da bir “mas­ke ünitesi” kurulmuştu. Halk arasında “Teneke Burunlar Dükkanı” diye anılan, resmî adı “Şeklini Kaybetmiş Yüzler İçin Maske Bölümü” olan üni­tenin başına, İngiliz heykelt­raş Francis Derwent Wood ge­tirilmişti. Wood, o güne kadar bu amaçla kullanılagelen da­yanıksız lastik maskeler yeri­ne daha kalıcı ve gerçekçi olan ince metal maskeleri yaratmış, klinik tecrübelerini 1917’de İngiliz tıp dergisi Lancet’te ya­yımlamıştı.

    Makale, Boston’da yaşa­yan Ladd’in dikkatini çekmiş, onu heyecandırmıştı. Fakat eğer eşi çocuk doktoru May­nard Ladd, Toul’daki Ameri­kan Kızılhaç Çocuk Bürosu’nn yönetmek üzere Fransa’ya ta­yin edilmeseydi, tarih başka şekilde akacak, muhtemeldir ki Anna Coleman’ın heyecanı, yüzleriyle birlikte yaşama se­vinçlerini de kaybetmiş savaş gazilerine umut ışığı olacak bir faaliyete dönüşemeyecek­ti. Artık 39 yaşına gelmiş olan Anna, 1917’nin son günlerin­de eşiyle birlikte Avrupa’nın yolunu tuttuğunda, planları kafasında çoktan hazırdı: İle­ride günlüğüne “benim işim cerrahların işinin bittiği yerde başlıyordu” diye yazacak olan Wood’un Londra’da İngiliz as­kerleri için üstlendiği misyo­nu, Paris’te Fransız askerleri­nin hizmetine sunacaktı.

    Anna Coleman Ladd, Ocak 1918’de dört asistanıyla bir­likte Kızılhaç Portre Maskla­rı Stüdyosu’nu kurdu. Çalışma mekanının “cesur suratsız­lar” diye adlandırdığı gazilerin birbirleriyle tanışıp rahatça sohbet edebilecekleri, hat­ta iskambil oynayabilecekleri sıcak bir atmosfere sahip ol­masına özen gösterdi. Este­tik protez masklar konusunda önemli bir deneyim birikimi olan Wood ile yazışarak ondan teknik ayrıntıları öğrendi ve hemen işe koyuldu. Kısa süre­de Wood’un tekniğini çok da­ha ileri götürecekti.

    Gazilere rehabilitasyon Ladd, işinin savaşta yüzünden ağır yaralanmış askerlere maske yapmakla bitmediğini biliyordu. “Cesur suratsızlar” diye adlandırdığı gazilerin toplum içine çıkmadan önce yeni yüzlerine alışmaları gerekiyordu. Bunu için stüdyosunda, onların kolayca “sosyalleşebileceği” sıcak bir atmosfer yaratmaya özen gösterdi.

    Çalışmasının ilk adımı, tah­rip olmuş yüzün alçı kalıbının alınmasıydı. Ardından Ladd, yaralı askerin yüzünün tamam olduğu eski bir fotoğraftan, o yoksa ayrıntılı bir tariften yararlanarak eksik bölümle­ri ekliyor, bozulmuş kısımla­rı düzeltiyor, yeni bir alçı kalıp hazırlıyordu. Bu kalıba iğne yapraklı ağaçlardan elde edilen bir tür latex olan Sumatra zam­kını dökerek elastik bir mas­ke elde ediyor, onu sıvılaştırıl­mış bakıra yatırıyordu. Verdiği elektrik akımı sayesinde maske bakırla kaplanıyor ve ortaya incecik, hafif ama ömür boyu kullanılabilecek dayanıklılıkta metal bir estetik-protez maske çıkıyordu. Son olarak maskeyi kendi geliştirdiği emaye bir ka­rışımla askerin ten rengine uy­gun olarak boyuyordu.

    Renk tonlarını güneşli bir hava ile bulutlu bir havanın ışık seviyeleri arasındaki orta­lama bir ışığa göre kalibre ede­cek kadar özenli çalıştığından, sonuç çoğunlukla bir “başe­ser” oluyordu. Provalarda ge­rektiğinde kaş, kirpik, sakal ve bıyık eklenerek kullanıma ha­zır hale getirilen Ladd’in ince metal estetik-protez maskları gazilere adeta gerçek yüzlerini armağan ediyordu.

    Savaşın çirkin yüzüne hassas müdahele Ladd, önce savaşta tahrip olmuş yüzün alçı kalıbını alıyor, ardından aynı yüzün hasarsız göründüğü bir fotoğrafa dayanarak ikinci bir alçı kalıp hazırlıyordu. Üst sırada dağılmış yüzlerin, alt sırada ise aynı kişilere ait düzeltilmiş suratların alçı kalıpları görülüyor.

    Anna, neoklasik bir hey­keltraştı. Sanat ve güzellik an­layışı o dönemin prensipleri, oranları ve temaları etrafın­da şekillenmişti. Kariyerinin bir yıl kadar süren bu sıradışı aşamasında savaşın acı izleri­ni taşıyan birçok yüzü, ürettiği masklar aracılığıyla huzurun duru güzelliğini yansıtan ne­oklasik portrelere dönüştür­dü. Gerçek anlamda ne tıp ne de sanat tarihlerinin konusu olan, günümüzde “anaplosto­loji” adı verilen disiplininin alanında o günlerde yarattığı farkın sırrı, sanat formasyo­nunun yanısıra olasılıkla ka­dın duyarlılığıydı.

    Ladd, Paris günlerinde 100 civarında estetik-protez mas­kın üretim sürecini yönetti. Ateşkesi izleyen günlerde, 1919 başlarında Amerika’ya döndük­ten sonra, Paris’te yetiştirdiği yardımcıları çok daha fazlasını üreterek savaşın korkunç yü­züyle mücadeleye devam etti­ler. Savaştan sonra Amerika’da heykel çalışmalarını başarıyla sürdüren Ladd, 1932’de Fran­sa tarafından Légion d’Hon­neur’le onurlandırıldı. 1939’da 60 yaşında Santa Barbara’da öldüğünde, arkasında ben­zersiz bir adanmışlık hikaye­si, bazıları halka açık alanlar­da sergilenen pek çok kıymetli heykel ve “cesur suratsız”ının hayır dualarını bıraktı.

    Önce, sonra Anna Coleman Ladd, Paris günlerinde savaşta yüzü tanınmaz hale gelmiş 100 civarında gaziyi ürettiği masklarla hayata döndürdü. Sonraki yıllarda kendisine Fransa’dan gönderilen çok sayıdaki minnet mektubundan birinde şu ifadeler yer alıyordu: “Sevdiğim kadın artık beni itici bulmuyor, oysa buna hakkı var. Ne de olsa yakında eşim olacak!”

    ANAPLASTOLOJİ NEDİR?

    Alçı kalıptan dijital tasarıma

    Anna Coleman Ladd’in 1. Dünya Savaşı sırasında sınırlı imkanlarla yaptığı işe günümüzde “anaplastoloji” adı veriliyor. Anaplastoloji, eksik ya da bozuk bir anatominin yapay maddeler yardımıyla tamam­lanması veya düzeltilmesiyle uğraşan, sanatla bilimi biraraya getiren bir disiplin. Anasplasto­loji uzmanları bugün yüz pro­tezlerinde çoğunlukla silikon ve akrilik malzeme kullanıyor, maskeleri üç boyutlu bilgisayar programlarıyla tasarlıyorlar. Bunlar vücuttaki yerlerine implantlar ve mıknatıslarla sabitleniyor. Anaplastoloji, Irak ve Afganistan’da yüzlerinden yaralanan askerlerin rehabili­tasyon programlarıyla dünya gündemine gelmişti.

    MODERN SİPER SAVAŞININ ETKİSİ

    ‘Suratsız gazilerin dramı’

    10 milyondan fazla askerin öldüğü, 21 milyon kişinin yaralandığı 1. Dünya Savaşı’nın karakteristiklerinden biri de baş ve yüzleri kolay hedef haline getiren siper savaşıydı. Yetersiz kasklar kafayı bir ölçüde korurken, yüz en savunmasız bölge durumundaydı. Gaz bom­balarının yol açtığı surat travma­larında da müthiş bir artış vardı. İngiltere’de çıkan Social History of Medicine dergisinde 2011’de yayımlanan bir makaleye göre 60.500 İngiliz askeri yüzünden ya da gözünden yaralanmıştı. Fransız ve Alman ordularında da durum pek farklı değildi. Üs­telik ne hekimler ne de sıradan insanlar bu duruma hazırlıklıy­dı. Çoğunlukla basit yaraları onarmaya alışık olan estetik cerrahlar bir anda yarısı kayıp bir yüzü toparlamak gibi zor bir görevle karşı karşıya kalıyor, geleneksel savaşlarda kolunu, bacağını kaybeden askerlere kısmen alışık olan siviller ise bu “suratsız gaziler”i kabullenmek­te güçlük çekiyordu.

  • Zamanı durduran basamaklar

    1850’lerde banker Kamondo ailesi tarafından Bankalar Caddesi’n­de yaptırılan “art nouveau” merdivenleri gösteren eski fotoğraf, İstanbul’u muhtemelen 60’larda ziyaret eden George Coles tarafından çekilmiş. Coles fotoğrafı 2015’te İnternet’te paylaşırken not düşmüş, diyor ki: “Bu karenin en sevdiğim yanı, zamansızlığı. Çünkü ne bir reklam tabelası, ne bir otomobil, ne moda giysiler, ne de zamanı işaret edecek başka bir şey var. Acaba o merdivenler bugün zamana yenildiler mi, zincir fast food’cu reklamlarıyla işgal edildiler mi?” Hayır bay Coles, içiniz rahat etsin. Zaman Kamondo merdivenlerini hâlâ ağır ağır çıkıyor. Birkaç değişiklik olmuş tabii: Salkım saçak teleefon kabloları yer altına inmiş, sağdaki grafiti merdivenlere hafif “underground” bir hava vermiş. Fakat şurası kesin, yeni fotoğraf zamansız değil. Çünkü cep telefonuyla fotoğraf çekme modası, 2010’ların alameti farikası.

    Orijinal fotoğraf: George Coles

  • Dünü bugüne bağlayan geçit

    Arkamızda eski adıyla Sümbül, yeni adıyla General Yazgan Ssokak, karşımızdaki kapıdan çıkarsak, önümüzde Tünel binası.1883’te neoklasik tarzda inşa edilen, 60’larda işhanına dönüştürülen, dış cepheden birleşik üç bağımsız yapıdan oluşan Tünel apartmanlarının altındaki, Tünel Pasajı’ndayız. 2000’li yıllarda Asmalımescid’in yeniden keşfedilmesiyle üzerine şık cafe, bistro ve lokantaların “nuru” yağan geçidin artık 60’lı, 70’li yılların Beyoğlu pasajlarına özgü o dingin, o vakur havasından eser yok. 2004’te adı Kohen Kitap Evi olarak değiş­tirilen Pera’nın en eski kitapçılarından Kohen Hemşireler Kitap Evi’nin mevcudiyeti ise, zamana inat, o günlerin nevi şahsına münhasır atmos­ferini yansıtmaya devam ediyor.  

  • İmparatorluğun en büyük sanayi tesisi

    15. yüzyılda burada yükselen çok kubbeli, bol bacalı, kâgir yapının içinde kan ter içinde çalışan bir Osmanlı top döküm ustası, pencereden dışarıya baksa herhalde keçileri kaçırırdı. Ne 70’li yılların vasıtalarına ererdi aklı, ne 2010’ların hafif metrosuna mana verebilirdi. Acaba bugün durakta bekleyenlerin kaçı önlerinde yükselen binaya bir mana verebiliyor? İlk binanın Fatih tarafından yaptırıldığı­nı, II. Beyazıt’ın bunun etrafına inşa ettirdiği müştemilata işçileri yerleştirdiğini, Kanuni’nin tüm yapıları yıktırarak daha büyük bir tophane binası yaptırdığını, onun da 1743 yılında tamamen yıkılıp yerini bugünkü dev yapıya bıraktığı­nı belki bilenler vardır aralarında. Fakat günlük telaş, bırakın tarihi hazinelerimiz hakkında durup bir düşünmeyi, onları fark etmemize dahi engel oluyor. Osmanlıların top dökümü alanında ulaştığı teknik üstünlükle Avrupalılara kök söktür­mesinde başrol oynayan Tophane-i Âmire bile bu duyarsız­laşmadan payına düşeni alıyor gibi görünüyor.

  • Adı durmadan değişen bina

    1927’de İtalyan mimar Ferrari’ye meyve-sebze hâli olmak üzere Ka­dıköy rıhtımında yaptırılan bina 1937’ye kadar boş kalır. 1938’de yı­kılmanın eşiğinden dönen yapı bir süreliğine itfaiye garajı olarak hizmet verir. O yıllardaki ismi, ‘İtfaiye’dir. Sonra kısa bir heves: Burası otogar olsun! Ama bundan da çabuk vazgeçilir. 1970’lerin ortalarına kadar inşa amacına uygun, ‘Hâl’ olarak kullanılan bina o yıllarda tekrar boşaltılır. Yeni hedef burayı kültür merkezine dönüştürmektir. 1984 restorasyonu 1986’da tamamlanır. Fakat kültür merkezi niyeti hayata geçmez, yapı İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’na tahsis edilir. 1989’da son rötuş gelir: Bina­nın bir bölümü Şehir Tiyatroları Haldun Taner sahnesi olur. Bugün ne Hâl adını hatırlayan var, ne İtfaiye. Yapının halk dilindeki yeni adı ‘Tiyatro’. Ne kadar zaman bu isimle anılacağını bilmek ise kâhin işi.