Skoda marka bir İETT otobüsü Gümüşsuyu’ndan Taksim’e doğru homurdanarak tırmanıyor. O zamanki adıyla Çekoslavakya’da üretilen bu otobüslerin RO 706-I modeli 1956-1970, RO 706-II modeli ise 1957-1973 yıllarında İstanbulluların kahrını çekmişti. Dikkatli gözler fark edecektir; fondaki manzaraya Boğaz’ın ilk gerdanlığı eşlik etmiyor. Boğaziçi Köprüsü adıyla 1973’de açılacak 1. Boğaz Köprüsü henüz orada değil. Solda görünen İstanbul Teknik Üniversitesi binası ile sağdaki birleşik nizam apartmanlarda fazla bir değişiklik gözlenmiyor. Özetle, son 50-60 yılda Gümüşsuyu cephesinde yeni bir şey yok! Burası İstanbul’da “vahşi şehirleşme”nin uğramadığı birkaç şanslı semtten biri hâlâ.
Haziran 2007’de ABD Soykırımı Anma Müzesi’ne bir fotoğraf albümü ulaştı. Albümün ilk sayfasında bulunan “Auschwitz 21.6.1944” notu bunun son derece nadir bir parça olduğunu gösteriyordu. Çünkü Auschwitz’de savaş sırasında çekilmiş pek az sayıda fotoğraf vardı.
Auschwitz’de görevli subaylar ve kadın personelden (Helferhinnen) oluşan bir grup yakınlardaki Nazi dinlenme tesisi Solahütte’de kasvet (!) dağıtıyor.
Nerede ve ne zaman çekildiklerini bilmiyorsanız bu sayfalarda göreceğiniz fotoğraflar sizde hoş duygular uyandıracaktır. Genç, sağlıklı, bakımlı kadınlar ve erkekler birlikte hoşça vakit geçiriyorlar. Sanki tatildeler, çalıp söylüyor, yiyip içiyor, eğlenip gülüyorlar. Fakat bir sorun var! Bu hayat dolu insanların hemen yakınlarında bir ölüm kampı bulunuyor. Orada adamlar ve kadınlar can verene dek zorla çalıştırılıyor, çocuklar tıbbi deneylerde perişan ediliyor, mahkumlar yakılıp yok ediliyor. Orası Auschwitz, tarihin gördüğü en korkunç yer! Fotoğraflarda iş streslerini atarken (!) göreceğiniz bu güzel(!) insanlar orada görev yapıyorlar. Bunlar Auschwitz’de çalışan Nazi subay ve gardiyanlar. Bunlar tutukluları öldüresiye çalıştıranlar, işkenceye yatıranlar, soykırıma tabi tutanlar. Bunlar korkunç emirleri gözlerini kırpmadan uygulayanlar. Oysa ne kadar da insana benziyorlar…
Auschwitz’in daha önce hiç görülmemiş gülen yüzünü (!) dünyaya tanıtan fotoğraf albümü. Solda kamp komutanı Baer, sağda emir subayı ve albümün sahibi Karl Höcker.
Gaz odalarının Nazi dönemindeki tek somut kanıtı! 1944 Ağustos’unda çekilmiş bu fotoğraf karesini, ilk kez 2001’de sanat tarihçisi Didi-Huberman kamuoyuna “gaz odaları”nın kanıtı olarak sundu ve Lanzmann ile aralarında “gaz odalarının varlığı için kanıt aranamaz” ekseninde kanlı polemik yaşandı (Photographies des camps de concentration et d’extermination Nazis, 2001).
AUSCHWITZ’DE HAYATIN OLAĞAN AKIŞI
Üzerinde adı bulunmamakla birlikte, müze uzmanlarının yaptığı araştırmalar sonucunda albümün Auschwitz’in son komutanı Richard Baer’in yaveri Karl Höcker’e ait olduğu neredeyse kesin olarak anlaşıldı. Höcker Mayıs 1944’ten kampın boşaltıldığı Ocak 1945’e kadar bu görevde bulunmuştu. Albümde yer alan fotoğraflar SS subaylarının ve kamp çalışanlarının günlük hayatları ve rutin faaliyetleri hakkında yepyeni bilgiler sağlıyordu.
Soldan sağa: “Ölüm meleği” doktor Josef Mengele, eski kamp komutanı Rudolf Höss, Josef Kramer ve ismi bilinmeyen bir subay.
MACAR YAHUDİLERİ YANARKEN…
1944 yazında ve sonbaharında çekilen fotoğraflardan anlaşılan oydu ki, doğudaki kampları ele geçirip dağıtan Sovyet kuvvetleri kampın kapılarına dayanmışken bile Auschwitz’de çalışan subay, gardiyan ve diğer personel sosyal hayatlarını hiçbir şey yokmuşçasına sürdürüyordu. Üstelik fotoğraflar çok özel bir döneme aitti: O günlerde kampa getirilen Macar Yahudilerini yakarak imha etmek için fırınlar tam kapasiteyle çalıştırılıyordu. Albüm, Nazilerin bu insani dramdan zerre kadar etkilenmediğini gözler önüne seriyordu.
Karl Höcker (solda önde), aralarında Auschwitz’in işinin ehli (!) doktorlarının da bulunduğu bir grup iş arkadaşıyla sonbahar güneşinin tadını çıkartıyor
Solahütte’de günlük dertlerinden (!) arınmak için hiyerarşik düzeni bozmadan akordeon eşliğinde şarkı söyleyen SS subayları. Ön sırada soldan sağa, Karl Höcker, Rudolf Höss, son kamp komutanı Richard Baer, Josef Kramer, Franz Hössler ve Josef Mengele.
Yünlü eteklikler, pamuklu bluzlar… Auschwitz’in bir örnek giyinmiş kadın görevlileri bir Solahütte tatilinde Karl Höcker’in dağıttığı böğürtlenlerle müzik eşliğinde ziyafet çekiyor.
EN ZALİMLER TATİL KAZANIYORDU
Albümdeki karelerin en dikkat çekicileri, Auschwitz’e 30 kilometre uzaklıktaki Nazi dinlenme tesisi Solahütte’deki yaşantıdan kesitler içeriyor. Arşiv kayıtlarına göre göre Auschwitz’deki kirli görevlerini diğerlerine örnek olacak biçimde kusursuzca yerine getiren kamp çalışanları Solahütte’de bir tatille ödüllendirilerek teşvik ediliyordu.
Auschwitz’de günahsız insanlar acılar içinde can verirken, yemyeşil bir ormanın içinde kurulu Solahütte’nin huzur dolu sessizliğinde dinlenen kamp çalışanları.
ALBÜMÜN SAHİBİ KARL HÖCKER’E NE OLDU?
Höcker, Auschwitz boşaltılıncaya kadar kampta kaldı. Ocak 1945’te Dora- Mittelbau’ya komutan olarak atanan Baer ile birlikte yeni görev yerine gitti. Müttefikler kampı kurtarırken ortadan kayboldu. İngilizler onu Hamburg yakınlarında yakaladı. 1946’da sadece 18 aylık bir tutukluluktan sonra serbest bırakıldı. Batı Alman savcılar Eichmann Davası’ndan önce onu aramaya başlayıncaya kadar kimse peşine düşmedi. Engershausen’de karısı ve iki çocuğuyla yaşadı, bir bankada şef kasiyer oldu. 1965’te Frankfurt Auschwitz davalarında 1000 kişinin öldürülmesine yardımcı olmaktan yedi yıl hapse mahkum oldu. 1970’de serbest bırakıldı. Bankadaki görevine döndü. Emekli olduktan sonra bahçesinde çiçek yetiştirdi. Hakkındaki belki de en büyük delil olan fotoğraf albümü 2007’de ortaya çıktığında artık çok geçti. Höcker, 2000 yılında 88 yaşında eceliyle ölmüştü.
Auschwitz’de daktiloluk, sekreterlik, telgraf operatörlüğü gibi görevler üstlenen kadın çalışanlara Helferhinnen (yardımcı) deniliyordu. Höcker, Solahütte yolunda serviste personel kızlarla neşeli bir sohbette.
Auschwitz güncesi
25 OCAK 1940
SS’ler Polonya’nın Krakow şehrine 60 kilometre uzaklıktaki Oswiecim’de bir toplama kampı kurmaya karar verdi.
20 MAYIS 1940
Berlin bölgesindeki toplama kampı Sachsenhausen’den nakledilen 30 hükümlüden oluşan ilk mahkum kafilesi Auschwitz’e getirildi.
1 MART 1941
Kampı ziyaret eden Heinrich Himmler kampın kapasitesinin 30.000 kişiye çıkarılmasını, yakınlardaki Birkenau’da yeni bir kamp inşası emrini verdi.
3 EYLÜL 1941
İlk gazla toplu öldürme gerçekleşti. Naziler 600 Sovyet mahkum ile hasta ve zayıf 250 mahkumu Zyklon B gazıyla imha etti.
15 ŞUBAT 1942
Yukarı Silezya’dan getirilen Yahudi kafilesi kampa ulaşır ulaşmaz gaz odasına gönderildi.
26 ŞUBAT 1943
İlk Roman kafilesi kampa getirildi, yıl sonuna kadar sayıları 18.000’i bulacaktı.
7 EKIM 1944
Gaz odalarındaki ölü bedenleri taşımaya zorlanan Yahudi grubu isyan girişiminde bulundu. Hepsi öldürüldü.
25 KASIM 1944
Sovyet birlikleri yaklaşırken Himmler kanıt bırakmamak için Auschwitz- Birkenau’daki gaz odaları ile krematoryumların yıkılmasını emretti.
18 OCAK 1944
Sovyet kuvvetlerinin kampa iyice yaklaşması üzerine SS’ler kampı boşalttı. 60 bin mahkum batıya yürümeye zorlandı. Bu ölüm yürüyüşünde 15.000’i hayatını kaybetti.
27 OCAK 1945
Kampa giren Sovyet güçleri kalan 7.000 civarında mahkumu serbest bıraktı. Kampta o güne kadar yaklaşık 1.000.000 Yahudi, 74.000 Polonyalı, 21.000 Çingene ve 15.000 Sovyet savaş esiri yok edilmişti.
Kızıltoprak Depo durağındayız. Yüzümüz Kadıköy’e, sırtımız Bostancı’ya dönük, Fenerbahçe yol ayrımına arkamızı vermiş, mevkinin yakın geçmişine bakıyoruz. 60’ların sonları, 70’lerin başları olmalı. Trafiğin o yıllarda çift yönlü olduğunu, belediye otobüsünün Bağdat Caddesi’ne -bugünkü akışa göre- ters yönden girmeye hazırlanışından anlıyoruz. İki genç kadın karşıdan karşıya geçiyor, cadde sakin, rahatlar. Geçen otomobiller aralarında uzun saniyeler bırakıyorlar. Bir Chevrolet İmpala dolmuş ‘dur-kalk’lara maruz kalmadan kuğu gibi süzülüp uzaklaşıyor. Ortada trafik polisi noktası, boş. Yaşları 60’lara yaklaşanların gözleri arayacaktır. Cadde’nin, Fenerbahçe’nin, Moda’nın ehliyetsiz genç sürücülerinin yüreğine korku salan Kadıköy’ün fiyakalı komiseri Erkan nerede? Havalı motorsikletine atlayıp patırtılar çıkartarak uzaklaşmış olmalı, kimbilir nereye?
Tarih 25 Şubat 1933; Taksim Cumhuriyet Anıtı yine protestocuları ağırlıyor. Olanları anlamak için üç gün önceye dönmeliyiz: 22 Şubat günü, meşhur Orient Express’in organizatörü Fransız demiryolu şirketi Vagon-Li’nin (Wagons-Lits) Beyoğlu’ndaki bürosunda telefon çalar. Memur Naci Bey, aramaya Türkçe cevap verir. Buna tanık olan Belçikalı müdür, şirketin resmî dilinin Fransızca olduğunu belirtir; Naci Bey’e 25 kuruş para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verir. Gazetelere yansıyan olay büyük tepki yaratır. Darülfünûn ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri şirketin bürosunu basar, camı çerçeveyi indirir. Halkın da katılımıyla olay büyük bir protesto gösterisine dönüşür. Vagon-Li hadisesi “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyasını da tetikleyecek, Naci Bey işine dönerken Pera’daki yabancı şirketler Türkçe isimler almaya başlayacaktır.
Denize kıyısı olan yerleşim merkezlerimizde giderek ağırlaşan bir sorun var: Denize ulaşmak mesele. İnşaatlar, iş makinaları, tahta perdeler, marinalar, restaurant ve café yapılaşmaları kıyı kentlerinin, kasabalarının sakinleriyle deniz arasında aşılması zor duvarlar örüyor. Bugün, Kadıköy sahilinde devam eden bir kıyı kordonu düzenleme inşaatı, denizi insanlara ulaşılmaz kılıyor. Bittiğinde ise ortaya nasıl bir manzara (!) çıkacağı meçhul. 1950’ler sonları, 60’lar başlarında Kadıköy rıhtımında çekilen orijinal fotoğraf, insanlar ile denizin arasına belediyelerin girmediği günlerden kalma hoş bir hatıra niteliği taşıyor.
İstanbul’un üçüncü büyük çeşmesi Tophane Çeşmesi, Sultan 1. Mahmud tarafından Taksim Suyu sisteminin bir parçası olarak 1732’de yaptırıldı. Kılıç Ali Paşa ile Nusretiye camilerinin arasında yer alan anıt yapı, aynı zamanda şehrin en yüksek duvarlı çeşmesi. 1890’lı yıllarda çekilen eski fotoğrafta 19. yüzyıl sonlarında çeşmenin saçaklarının olmadığı görülüyor. Sokak satıcılarının, hamalların, arabacıların ve namaz vaktini bekleyen cemaatin oluşturduğu kalabalık da dikkat çekici. Bugün muslukları bulunmayan, suyu akmayan çeşme, İstanbul’un diğer anıtsal meydan çeşmeleri gibi sosyal işlevini yitirmiş, gelip geçenlere geçmişin ihtişamını hatırlatmakla yetiniyor.
1994 yapımı Kurtuluş dizisinde Rutkay Aziz’in oynadığı Kocatepe sahnesi öylesine başarılı çekilmişti ki, gerçekliğine sadece televizyon izleyicilerini değil, Milli Piyango İdaresi’ni bile inandırmıştı. Tarih araştırmacısı Haluk Oral’ın ortaya çıkardığı komik bir mini skandal!
Kurtuluş Savaşı’nı hikaye eden TRT’nin altı bölümlük büyük dizi projesi Kurtuluş,1994’te yayına girer. Senaryosu Turgut Özakman tarafından yazılan dizi bir süper yapımdır. Yönetmenliğini Mustafa Özkan’ın üstlendiği, Mustafa Kemal Paşa karakterini Rutkay Aziz’in, İsmet Paşa karakterini Savaş Dinçel’in canlandırdığı Kurtuluş’ta tam 300 aktör, binlerce figüran rol alır.
Çekimleri yaklaşık iki yıl süren dizi, rekor bir rakama, günün parasıyla 37.6 milyar TL’ye (bugünün 16.5 milyon TL’si) mal olur. Sürenin bu kadar uzamasının, maliyetin böylesine yükselmesinin bir nedeni de, sahnelerin çoğunlukla gerçek mekanlarda çekilmesi, tarihî anların gerçeğe uygun biçimde yeniden yaratılmasına büyük titizlik gösterilmesidir. Daha sonra yaşanacak trajikomik bir gelişme gösterecektir ki, bu sahnelerden en azından biri gerçeğinden daha gerçekçi bir şekilde canlandırılmış, sadece sıradan izleyiciyi değil, Milli Piyango gibi bir devlet kurumunu da (MP o tarihte henüz özelleştirilmemişti) gerçek olduğuna inandırmıştır. Bu, zihinlere unutulmaz bir fotoğrafla nakşedilmiş olan meşhur “Mustafa Kemal Kocatepe’de” sahnesidir.
O tarihî anı ölümsüzleştiren Etem Eren, 26 Ağustos1922’de Afyon Kocatepe’de yarattığı “anıt fotoğrafı” nasıl çektiğini, Fikret Otyam’a 1960 yılında verdiği röportajda şöyle nakleder: “…Taaruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu… Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı… Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di…”
Kurtuluş dizisi ekibi bu anlatıdan mutlaka haberdardır. Gerçeğine uygun atmosferi yaratmak için fotoğrafın yanı sıra Etem Eren’in yukardaki canlı tasvirlerini rehber kabul ederler. Mustafa Kemal’i canlandıran Rutkay Aziz, gerçeğiyle aynı yerde aynı saatte çektikleri sahneyi inandırıcı kılmak için ne kadar emek verdiklerini, ne kadar çaba ve zaman harcadıklarını hiç unutmaz.
Dizi yayına girer, büyük ses getirir. Aradan çok zaman geçer; 22 sene! Matematik profesörü, tarih araştırmacısı ve koleksiyoner Haluk Oral, eline geçen eski bir Milli Piyango biletinin üzerindeki fotoğrafta bir gariplik hisseder. 30 Ağustos çekilişi için basılan biletteki Kocatepe’deki Mustafa Kemal’in değil, Rutkay Aziz’in siluetidir! Bunun üzerine geçmiş yılların 30 Ağustos biletlerine de bakar. Öteden beri 30Ağustos çekilişlerinde, Mustafa Kemal’in orijinal fotoğrafının kullanıldığını görür. Ancak 1996, 1997 ve 2002’nin 30Ağustos biletlerinde Mustafa Kemal yerine Rutkay Aziz’in silueti kullanılmıştır!
Fotoğraflar, biletler ve Atatürkler… Etem Eren’in 26 Ağustos 1922’de Afyon Kocatepe’de çektiği “anıt fotoğraf”tan Mustafa Kemal detayı (en solda). Kurtuluş dizisi (1994) için yine Kocatepe’de Mustafa Kemal’i canlandıran Rutkay Aziz ve bugün onunla birlikte Milli Piyango biletlerini inceleyen Haluk Oral (ortada) ve Kurtuluş dizisinde bir Yunan yarbayını canlandıran Taner Barlas. Milli Piyango’nun 1996 ve 1997 senelerindeki 30 Ağustos biletlerinde, Mustafa Kemal’in değil Rutkay Aziz’in fotoğrafının siluetleri kullanılmış! Fotoğraflar: Müjdat Arslan
Milli Piyango tasarımcıları, “sinemasal gerçekliğe” fazlasıyla kapılmış, biletin üzerinde orijinal fotoğraf yerine Kurtuluş dizisinin setinde çekilen fotoğrafı kullanmıştır.
Başından beri hareketli bir semt olan Sirkeci, Osmanlı döneminde hem Topkapı Sarayı’na, hem Babıâli’ye yakınlığı nedeniyle önemliydi. İstanbul’un deniz taşımacılığı ve ticaret merkezlerinden biri olan semtin önemi, 1890’da Sirkeci Garı’nın açılmasıyla daha da arttı. Şark Ekspresi’nin ziyaretleri İstanbul’u kitle turizmiyle tanıştırırken Batılı zenginler şehre ilk adımlarını Sirkeci’de attı. Semt bugün de turistlerden rağbet görüyor. Fakat, yakın zamanlara kadar Avrupalı turistlerin yarattığı oryantalist atmosfer bugün yerini Ortadoğulu ziyaretçilerin getirdiği “oryantal” havaya bırakmış görünüyor.
Köprü-Kadıköy hattında çalıştırılmak üzere 1911’de Fransa’ya ısmarlanan üç vapurdan biri olan Kadıköy, 1913’te teslim alınmıştı. Yaklaşık 25.000 altın liraya mal olan 697 gros tonluk gemi, İstanbullulara tam 54 yıl hizmet verdi. Eğer 1 Mart 1966’da bir tanker çarpmasının ardından çıkan yangında kullanılamaz hale gelmeseydi, muhtemelen daha uzun yıllar İstanbul’un iki yakası arasında süzülmeye devam edecek, en sert havalarda bile yolcularını karaya güvenle ulaştırmayı sürdürecekti. 1950’li yıllarda çekilmiş fotoğrafta, emektar Kadıköy vapuru Kadıköy iskelesinde görülüyor. Yakın zamanlarda hizmete giren “yüzen düdüklü tencere”lerle karşılaştırılınca, zarif vapur göze daha da hoş geliyor.
Temmuz 1992’de yayımlanan “İstanbul’da İlk Yeraltı Treni: Tünel” başlıklı gazete yazı dizisinde Jak Deleon, 14 Ocak 1875’de açılan ve Pera’yı Galata’ya bağlayan Tünel’in zaten hareketli olan semti daha da canlandırdığını belirtir. Yazarın, Raphael Cervati’nin 1913 tarihli şark ticaret yıllığı Annuaire Oriental’den yaptığı alıntı, semt esnafını isim isim sayarken, Tünel’in ticari hayatının zenginliğine de tanıklık eder. Listede, orijinal fotoğrafta solda görülen, bugün yerini banka ATM’lerine terk etmiş bir dükkan da vardır: Courtessi Biraderler (mobilyacı). Buna dayanarak yaklaşık olarak 1910’larda çekildiğini anladığımız tarihî fotoğraf, Tünel Meydanı’nı tüm kozmopolit yapısıyla gözler önüne seriyor. Yerel çok kültürlülüğün yerini son yıllarda turistik çok renkliliğe bıraktığı meydan, 2016’da eski şaşaalı günlerini arıyor.