Çok sayıda genç müzisyene okul olmuş, sayısız ödül kazanmış, üstün yetenekli bir caz piyanisti; büyük bir müzisyendi Chick Corea. Ama ansiklopedik bilgileri bir kenara bırakırsak, büyük bir insandı da… 1986’da Londra’da verdiği konserin canlı tanığından nezaketinin ve alçakgönüllülüğünün altını çizen bir büyük usta anektodu.
Ardından yazıları zordur. Sizden hem duygusal bir ton tutturmanız hem de ebediyete intikal eden kimsenin hayattayken yaptığı önemli işlere değinmeniz beklenir. Ben bu yazıda böyle yapmayacağım. Merak eden, üstadın müzik kariyeriyle ilgili her şeyi internetten öğrenebilir. Ben bizzat tanık olduğum kişisel bir tecrübeden yola çıkarak kaleme alacağım “Ardından” yazımı. Ve sanıyorum ki bu yazı, zengin ansiklopedik malumatla donatılmış pek çok yazıdan daha iyi ayna tutacak büyük usta Armando Anthony Corea’nın hayatına…
Chick Corea yıllar sonra yeniden “Ronnie Scott’s”ta piyano başında, 2018.
Evet, farklı müzik türlerini, ardı ardına pek çok kuşağı derinden etkilemiş; çok sayıda yetenekli genç müzisyene okul olmuş, sayısız önemli ödül kazanmış, üstün yetenekli bir caz piyanisti, büyük bir müzisyendi Corea. Ama o gece büyük bir insan olduğuna da tanıklık edecektim. 1986 yılıydı, Chick Corea’nın yolu, gitarlarda Scott Henderson ile Carlos Rios, basta John Patitucci, davulda Dave Weckl’in yer aldığı yeni projesi Elektric Band’le Londra’nın dünyaca ünlü caz kulubü “Ronnie Scott’s”a düşmüştü. Harika bir konserdi, masalarda içkilerini yudumlayan dinleyiciler kendileri ustanın yeni “sound”una bırakmış, mest olmuşlardı. Bir parçanın finalinde alkışlar yine patlamış, ıslıklar, çığlıklar yükselmişken, muzip ışıkçı ön masalardan birinde uyuklayan birini fark etmiş, spotları onun üzerine çevirmişti. Mekandaki bütün gözler bir anda yorgunluktan bitmiş bu iyi giyimli genç adama dönmüş; kıkırtılar, laf atmalar başlamıştı. Müziğin susmasına, kahkaha ve ıslıklara rağmen adam uyuklamaya devam ediyordu. Chick Corea da durumu fark etmişti. Onun yerinde başka bir sahne kurdu olsaydı, iyice bir dalgasını geçer, uykucuyu içkili dinleyicilerine meze eder, performansına renk katmak için bu fırsatı kaçırmazdı. O öyle yapmadı. İşaret parmağını dudaklarına götürerek salonu sessizliğe davet etti. “Acımasız olmayın, belli ki bugün çok çalışmış, bence iyi bir uykuyu hak etmiş. Saygı gösterelim lütfen” dedi. “Alaturka repertuarımız”dan pek aşina olduğumuz “Vay sen ben sahnedeyken nasıl uyursun ulan” kompleksi bir yana, ses tonundaki şefkat tınısından bunları politik doğruculuk adına söylemediği, son derece samimi olduğu anlaşılıyordu. Ardından ışıkçıya spotu adamın üzerinden çekmesini işaret etti ve yeni parçaya girdi. İlk akorları gayet düşük volümlüydü, klavyenin üzerinde adeta parmak uçlarında yürüyordu. Ardından diğer müzisyenler de ona katıldı ve şimdi adını hatırlamadığım yumuşak parçayı geleneksel bir ninni havasında çaldılar. Uyuyan adam bir sonraki parçada dinlenmiş olarak uyandı, arkadaşlarından haberleri aldı ve konserin coşkulu ritmine küçük bir gecikmeyle de olsa neşeyle katıldı.
Uykuna sevenlerinin gönülden duaları ninni olsun büyük usta, hiçbir çatlak ses ebedi istirahatinde seni rahatsız etmesin.
Kuşaktan kuşağa aktarılan kimi atasözleri ve deyişlerimiz, kadınlar konusunda ayrımcı yaklaşımlarıyla dikkati çeker. Bugün giderek artan kadın cinayetlerinin toplumsal sorumlusu şüphesiz atasözleri değil; ancak dildeki “erkek”lik, ikincilleştirme ve değersizleştirme, “sorumlu” ve “sorunlu” olarak hep kadınları işaret ediyor. Atalar “sırtından sopayı, karnından sıpayı” deyince, torunlar da “gereğini” yapıyor.
Kültürel, sosyolojik, idari, hukuki, ahlaki çok yüzeyli bir prizma olan kadına ayrımcılık meselesinin tarihsel şifreleri, bugün dilimizde yaşamaya devam ediyor.
Diller sadece günlük iletişim paketlerinden ibaret değil. Çocuk, anne-babasıyla karşılıklı çıkarttıkları sesler aracılığıyla anlaşmayı öğrenirken, onların kişisel deneyimleri hakkında olduğu kadar, içinde yaşadığı topluma dair “hayat bilgisi” dersleri de alır. Dilbilimci Ronald Kaplan’a göre dil “ortak ve sürekli inançların içine sindiği ve milyonlarca insanın binlerce yıl denediği hakikatlerin deposu”dur. Çocuk büyüdükçe dil sayesinde zamana ve mekana özgü ahlaki, kültürel, teknolojik ve ideolojik normlarla tanışır, inançları ve aidiyetleri öğrenir. Cinsel kimlik ve o kimliğe biçilen rollere uygun davranışlar da bunlar arasındadır. Yani dil aynı zamanda bize kendi cinsiyetimize uygun biçimde nasıl düşünüp davranacağımızı, karşı cinse ne gözle bakıp ne şekilde muamele edeceğimizi de öğretir.
Atasözleri ise dillerin en damıtılmış ifadeleridir. Bir toplumun uzun yıllara dayanan tecrübelerini barındırırken, o toplumun üyelerince hayatı düzenleyen kurallar olarak ortak kabul görürler. Başka bir deyişle, bir insan topluluğunda hakim olan zihniyetin aynasıdır atasözleri.
Günümüzün “erkek egemen” toplumlarında, erkek zihniyetinin ürünü deyim, deyiş ve atasözleri, dillerin hemen hepsinde var. Kaba ve doğrudan tabirler ya da ince ve dolaylı mecazlar yoluyla erkek yüceltilirken, kadını küçümseyen atasözleri yaygın. Kadına övgü bile çoğunlukla erkekler üzerinden. Kadının gücünü, zekasını, cesaretini, becerisini, yetkinliğini, güvenirliğini ifade etmek için kullanılan “erkek gibi kadın” deyimi sadece güzel Türkçemizin dağarcığında yer almaz. Dilimizde “.aşaklı kadın” gibi çok daha ‘teklifsiz’ versiyonları da bulunan bu deyim, birçok dünya lisanında ortak.
Bugün dilimizde yer etmiş bulunan atasözlerinin Türklerin yerleşik hayat düzenine geçmesinden ve İslâmiyet’i benimsemesinden sonra kurdukları medeniyetlerin mirası olduğunu kabul etmek çok da yanlış değildir. Türkçedeki atasözleri, kadına her şeyden önce aile kurumunu varetme ve sürekli kılma görevini yükler. “Yuvayı dişi kuş yapar”, “Kadınsız ev olmaz”, “Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet”tir. Kadın ne kadar varlıklı olursa olsun geçimi kocası tarafından sağlanmalıdır. “Avrat malı kapı mandalı”, “Karı malı hamam tokmağı” gibi atasözleri, kadının baba evinden getireceği çeyizi önemsizleştirir, erkeğin evdeki finansal hükümranlığını sağlama alır.
Atasözlerimiz ebeveyn rollerinden kadına düşen anneliğe, erkeğe düşen babalıktan çok daha ayrıntılı bir ilgi gösterir. Anne rolünü benimseyen kadının bu seçimi “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ana hakkı, Tanrı hakkı”, “Ağlarsa anam ağlar” gibi atasözleriyle yüreklendirilir. Genellikle baba erkek çocuğun, anne ise kız çocuğun rol modelidir ama kadının terbiye ve yetiştirme sorumluluğu daha büyüktür; çünkü “Çocuğa iyi-kötü huy anneden gelir”. Kız çocuğun eğitiminde annenin sorumluluğu daha da ağırlaşır. Anaya bakılır, kız alınır. Kızın erkek egemen dünyanın beklentilerine uygun bir şekilde yetiştirilmesi için her yol mübahtır. Erkeğin tekelinde bulunan şiddet kullanma yetkisinin kadına devredildiği bu istisnai durumda “Anasının teptiği buzağının canı yanmaz” ya da “Anasının bastığı yavru incinmez”dir.
Dünyaya getirdiği çocuğun cinsiyeti de kadının başlıca ailevi mesuliyetleri arasındadır. Erkek çocuk doğurması anneyi imtiyazlı kılarken, kız çocuk doğurması onun sosyal itibarını sarsar. Kız çocukların iffet ve namusunun, bekaretinin evlendirilinceye kadar korunup kollanması zahmetli bir iştir. Öyle ya, kendi haline bırakılan kızlar ya davulcuya varırlar ya zurnacıya. Ayrıca “Kadının kız, tarlanın düz alınması” gerek değil midir? Erkek çocuk gibi geleceğin ekonomik güvencesi olmayan, soyun devamını sağlamayan kız çocuğun gelişi, muhabbet dolu tezahüratla karşılanmaz. Bu nedenle “Oğlan doğuran ana övünürken, kız doğuran dövünür”, “Kız doğuran tez kocar” ve “Kızı olanın sızısı olur”.
Atasözlerinin kadını aile ilişkileri dışında ele alışı da sorunludur. “Eksik etek”. “Erkeğin elinin kiri” değil midir kadın? “Kadının bir, erkeğin dokuz aklı” yok mudur? Kadın kısmının saçı uzundur uzun olmasına ama “aklı kısalığına” ne demelidir? Kadın zekası yeterli olmadığından erkeği ancak hile ve desise ile altedebilir! “Kadının fendi erkeği yendi” atasözü tam da bu durumu ifade eder.
Kadının erkeğe karşı kurnazlık dışında bir kozu daha vardır: Şeytan. Kadın erkeği dize getirmek için Şeytan’la işbirliği yapmalıdır. “Kadının şerri, şeytanın şerrinden üstün”dür, “Kadının sofusu, şeytanın maskarası”dır. Şeytan’la böylesi yakın bir ilişkisi olan kadın, biçare (!) erkeğin yoldan çıkmasının da baş müsebbibidir. “Dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek peşine düşmez”, “Dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” buyurmuştur atalarımız.
(#tarih dergisinin Mart 2015 sayısından kısaltılarak düzenlenmiştir).
SİYASETÇİLERDEN ERKEKÇE(!) SÖZLER
‘Bayanlara evdeki işler yetmiyor mu?’
• Bülent Arınç:Kadın iffetli olacak, herkesin içinde kahkaha atmayacak (Cumhuriyet, 28 Temmuz 2014).
• Recep Tayyip Erdoğan:Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum (Cumhuriyet, 20 Temmuz 2010).
• Erhan Ekmekçi (AK Parti Genel Meclis Üyesi): Evet, kızlarımız okuyor ama bu sefer de erkeklerimizi evlendirecek kız bulamıyoruz (Cumhuriyet, 4 Şubat 2012).
• Kemal Kılıçdaroğlu (CHP Genel Başkanı): Erkek işsizse, eve yeteri kadar para gelmiyorsa, akşam tencere kaynamıyorsa bu erkek de gelir hıncını karısından alır (Akşam, 21 Kasım 2017).
• Mehmet Müezzinoğlu (Eski Sağlık Bakanı): Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. (Milliyet, 1 Ocak 2015)
• Veysel Eroğlu (Eski Orman ve Su İşleri Bakanı): Bayanlara evdeki işler yetmiyor mu? (Vatan, 13 Mart 2019).
• Ayhan Sefer Üstün (Eski TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı): Anne karnında o bebekler öldürülseydi, tecavüzcülerin yaptığından çok daha büyük bir dram, suç ortaya çıkacaktı (Akşam, 31 Mayıs 2012).
• Recep Akdağ (Eski Sağlık Bakanı): “Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak?” vesaire gibi şeyler söyleniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar (Radikal, 31 Mayıs 2012).
Karaköy limanı ile Pera arasındaki ana ulaşım bağlantısı olan Yüksek Kaldırım’da, 1930’larda, yokuşun alt başındayız. Murat Belge İstanbul Gezi Rehberi’nde İstanbul’un iki merkezi noktasını birleştiren yoldan “Burası eskiden basamaklı bir sokaktı ve şimdikinden çok daha güzeldi” diye söz ediyor. Basamaklarını Demokrat Parti’nin 1950’lerdeki “iskân hamlesi” sırasında yitiren Yüksek Kaldırım, tarihinin her döneminde yoğun bir ticari faaliyete sahne olmuştu. Osmanlı döneminde işyerlerinin tabelaları Ermenice, Rumca, Türkçe olmak üzere üç dilde yazılıydı. Zamanla pek çok ilginç dükkanını kaybeden sokağın sol köşesinde görünen bina ise 1913’te inşa edilen Minerva Han. Önceleri Atina Bankası’na, daha sonra Deutsche Bank’a, ardından bir sigorta şirketine ev sahipliği yapan bina, bugün Sabancı Üniversitesi’nin iletişim merkezi. O da orada olmasa, tarihî bir şehrin tarihî bir köşesinde olduğumuzu bize ne hatırlatacak?
Farklı zamanlarda birçok kez istila edilmiş, farklı dönemlerde Araplardan Moğollara, Selçuklulardan Perslere, Osmanlılardan Ruslara kadar pek çok farklı uygarlığın idaresine girmiş Tiflis, çok zengin bir kültürel mirasa sahip. Fakat kente asıl masalsı havasını veren yapılar, görkemli tarihî binalarla eşsiz bir uyum sağlayan ve bugün hâlâ pek çoğu zamana kafa tutan balkonlu Tiflis evleri.
Gürcistan’ın başkenti Tiflis, muhtemelen dünyanın tarihî dokusu en iyi korunmuş küçük şehirlerinden biri. Kuruluş efsanesi 5. yüzyılı işaret eden şehri bu kadar özel kılan şey, uzun geçmişi boyunca birçok medeniyet tarafından işgal ve idare edilmiş olması: Araplar, İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular, Selçuklular… Osmanlı, Safevi ve Rus imparatorlukları… Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 7. yüzyıldan yakın geçmişe kadar farklı farklı dönemlerde Tiflis’te hükümranlık kuran kavim ve devletlerden sadece bazıları.
Yerli halkların hayatını altüst eden bu işgallerden günümüze kalan izler, bugün Tiflis’in en büyük avantajlarından birine dönüşmüş durumda. Bu küçük ama harikulade şehrin tarihî ve kültürel varlıklarının zenginliği yavaş yavaş büyük tur operatörlerinin dikkatini çekerken, Tiflis’i dünyanın önemli kültür ve tarih turizmi destinasyonlarından biri haline getiriyor. Kentten gelip geçen uygarlıkların izleri, bugün üzerinde kurucu kral Vahtang Gorgansali’nin heykelinin ve Merkheti Kilisesi’nin yükseldiği tepeden bakıldığında katman katman gözler önüne seriliyor.
Kadim şehrin masal evleri Şehrin Perslerin idaresine girdiği farklı dönemlerden kalma hamamlar ve onların üzerinde yer alan geleneksel Tiflis evleri. Hamam kubbelerinin yumuşak hatlarıyla evlerin doğrusal çizgileri göze hoş gelen bir tezat yaratıyor.
Şehri ortadan ikiye bölen Mitk’vari (Rusçası Kura) nehrinin kazdığı derin vadinin karşı tepesinde bulunan, ilk inşa tarihi 4. yüzyıla kadar inen ve kendisini mesken tutan yeni fatihlerin katkılarıyla zaman içerisinde genişleyip büyüyen Narikala Kalesi’nin (Narkale) eteklerinde inanılmaz bir kültürel çeşitlilik gözleniyor. Hepsi tarihî değere sahip eşsiz dinî mimari örneklerini, Gürcü ve Ermeni Ortodoks katedrallerini, bir Katolik kilisesini, bir havrayı ve bir camiyi aynı kareye sığdırabilmek pek az dünya şehrine nasip olmuş bir ayrıcalık. Ayrıca hâlâ ibadete açık olan ve 5. yüzyıla tarihlenen dünyanın en eski Zerdüşt tapınaklarından Ateşgâh’ın da aynı bölgede, Zemo Betlemi kilisesinin hemen yakınında yer aldığını hatırlatalım. Tiflis’in bugünkü çehresi ilginç ve görülmeye değer bir bileşim oluşturuyor. En eski çağlardan günümüze kadar gelen savunma ve ibadet amaçlı yapılar; sayıları 12’yi bulan tarihî hamamlar; “Opera” gibi Rus İmparatorluğu, “Eski Parlamento” gibi Sovyetler Birliği döneminden miras kalan göz kamaştırıcı binalar; Barış Köprüsü ve Televizyon Kulesi gibi modern mimari eserler; Gürcistan Ana (Mother of Georgia) ve Vahtang Gorgasali heykelleri gibi çağdaş anıtlar hep birlikte eşsiz bir doku oluşturuyor. Tiflis’in nev’i şahsına münhasır geleneksel evleri aradaki boşlukları doldururken, kent panoramasına renkli ve ahenkli bir bütünlük katıyor.
Eski Tiflis’in hamamlar semti Abanotubani’nin üzerindeki sarp yamaçlara inşa edilmiş kartal yuvasını andıran eski Tiflis evleri.
Şehrin önemli bölümü 18. yüzyıl sonlarındaki istilalar sırasında yakılıp yıkıldığından, en büyük özellikleri incelikli ahşap ya da demir işçiliğiyle bezeli balkonları olan Tiflis’in geleneksel evlerinin büyük çoğunluğu 19. yüzyıla tarihleniyor. Doğrusal çizgilerle kıvrımlı hatları bir araya getiren 1. Dünya Savaşı öncesinin Art Nouveau tarzıyla geleneksel Gürcü mimarisinin bir füzyonu olan Tiflis evleri, pastel renkleriyle kent sakinlerinin ve ziyaretçilerin gözlerini okşuyor.
Art Nouveau tarzı ahşap ya da ferforje balkonları, 19. Yüzyıl Tiflis evlerinin en dikkat çekici özellikleri arasında.
Eski Tiflis’in Kala (Kale) ve Abanotubani (Hamamlar bölgesi) semtlerindeki geleneksel 19. yüzyıl evlerinin pek çoğu, Gürcistan devletinin yakın zamanda aldığı kararla zevkli bir şekilde restore edilmiş durumda. İşin güzel tarafı, bu aslına uygun yenileme işi sadece turistik bir atraksiyon çerçevesinde gerçekleştirilmemiş. Ahşap yapıların çoğunun içlerinde yaşanıyor. Kimileri ise otele, restorana, mağazaya dönüştürülmüş. Ama süs değiller, hepsinin bir varolma amacı, kendilerine özgü hayatları var. Bu şahsiyetli evler, bugün de yaşıyorlar. Ayrıca kentin daha dış mahallelerinde tüm terkedilmişliklerine rağmen zamana kafa tutmayı sürdüren onlarca Tiflis evi mevcut. Bu evler aynı zamanda o ‘eski güzel günler’e has yaşam biçimlerinin görmüş geçirmiş birer tanığı. Zamanında aynı katta bulunan farklı dairelerin sakinleri tarafından ortak olarak kullanılan bu balkonlar; dışa dönük, katılımcı ve paylaşımcı bir yaşam tarzının günümüzdeki şahitleri olarak hayatlarını sürdürüyor.
Gündüz başka, gece başka güzel Gürcistan devletinin aldığı karar uyarınca birçoğu yakın zamanlarda restore edilen geleneksel Tiflis evlerinin kimileri yaşamlarına otel, pansiyon, restoran olarak devam ederken, kimileri konut olarak hizmet veriyor. Hava karardıktan sonra ışıklandırılan Kale ve Hamamlar bölgelerindeki tarihi yapıları ve geleneksel evleriyle Eski Tiflis, geceleri büyülü bir güzelliğe bürünüyor.
Dünya imparatorluklarına başkentlik etmiş 20 milyonluk İstanbul’da, acaba 1.5 milyonluk Tiflis’teki kadar geleneksel ahşap yapı kalmış mıdır? Eski Tiflis’te bir café’de, şehrin geleneksel ahşap evlerden birinin balkonunun gölgesinde oturmuş kahvemi yudumlarken birer birer tarihe gömdüğümüz konakları, yalıları, cumbalı ahşap evleri düşünüp için için hayıflanıyorum. İstanbul’un börtüsüne böceğine, toprağına ağacına, havasına denizine ettiğimiz ihanet, galiba onun tarihî dokusuna ettiğimizin yanında devede kulak kalıyor.
Bu yazının hazırlanmasında desteklerini esirgemeyen Yunus Emre Enstitüsü Gürcistan Direktörü Sayın Kürşad Koca’ya ve Gürcistan Ulusal Turizm İdaresi’ne (Georgia National Tourism Administration) teşekkür ederiz.
ESKİ BİR FOTOĞRAFIN TANIKLIĞINDA
Cuma Camii’nin yer değiştiren minaresi
İslâmiyet Gürcistan’a 7. yüzyılda Araplar tarafından getirildi. Arap kuvvetleri Gürcistan’ı ele geçirdikten sonra, Gürcülerle 654 yılında bir Himaye Belgesi imzalamıştı. Gürcüler seferdeki Arap ordularına asker verecek, buna mukabil İslâmiyet’i kabul eden Gürcülerden vergi alınmayacaktı. 17. yüzyılda Gürcistan’ı ziyaret eden Evliya Çelebi, Tiflis’i camileri, uleması ve cemaatleri ile bir Müslüman şehri olarak tanımlıyor.
Osmanlıların 1578’de Tiflis’i aldıktan sonra Sultan III. Murad ve Lala Mustafa Paşa adına camiiler inşa ettikleri, o dönemde şehrin yaklaşık % 25’inin Müslüman olduğu biliniyor. Eski kaynaklara göre sayıları 200’e ulaşan camilerin hemen hepsi kentin SSCB hükümranlığı yıllarında yok olup gitmiş. Fotoğrafları günümüze ulaşan Şah Abbas Camii’nin bile bugün yerinde yeller esiyor.
Cuma Camii ise bugün Tiflis’te hâlâ ibadete açık olan tek camii. Burada önceleri Osmanlılardan kalma bir cami bulunduğu iddia edilse de, bu konuda bilimsel veri bulunmuyor. Bu caminin Sultan III. Murad adına yaptırılan Hünkâr Camii olduğunu söyleyenler de var, oysa bunu kanıtlayacak bir belge de mevcut değil.
Cuma Camii’nin halihbinası 1860’larda inşa edilmiş. Daha önce burada biri Şiilere, diğeri Sünnilere hizmet eden iki mescid bulunuyormuş. Yeni yapı, bu iki mescidi bir araya getirirken sıradışı bir özellik kazanmış: Cuma Camii’nin iki mihrabı bulunuyor. Birinin önünde Şiiler, diğerinin önünde Sünniler secdeye varıyor, birlikte barış içinde ibadet ediyor.
Elimizde 1880’lerde çekilmiş bir fotoğrafla Eski Tiflis’te Cuma Camii’ni yıllar sonra aynı açılardan fotoğraflayacak noktaları ararken, bir sürprizle karşılaşıyoruz: Yapının tuğla minaresi, 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirilen restorasyonda 20-30 metre kadar yer değiştirmiş. Muhtemelen Gürcü yetkililerin bile henüz farkında olmadıkları bu saptamayı ise, bugün hâlâ ayakta kalan ve bize referans noktası sunan eski bir Tiflis evine borçluyuz.
1880’lerden kalma soldaki fotoğraf ile yeni çektiğimiz kare karşılaştırılınca, Cuma Camii’nin minaresinin yer değiştirmiş olduğu gözleniyor. Referans noktamız ise, bugün hâlâ aynı yerde yükselen, 19. yüzyılda inşa edilmiş geleneksel bir Tiflis evi.
Yer Taksim Meydanı. Eski fotoğrafımız 1940 sonları, 50’lerin başlarında çekilmiş olmalı. 1928’de Cumhuriyet Anıtı’nın inşasından sonra, meydan bugün unutulan adını almış, Cumhuriyet Meydanı ismiyle anılır olmuştu. Karenin sağında sütunlu cephesiyle meşhur Kristal Gazinosu. 30, 40 ve 50’li yıllarda İstanbul eğlence hayatının efsane mekanı. Anıtın hemen arkasında, yapımına III. Ahmed zamanında başlanan Taksim maksemi var. Osmanlı devrinin bu özgün yapısı I. Mahmud döneminde, 1731’de tamamlanmış. Maksemin arkasında bugün inşa halindeki Taksim Camii ise hem bu tarihî eseri hem meydanı hem de semtin çokkültürlü dokusunu ezercesine yükseliyor.
1902 tarihli fotoğraf, yüzyılın başında Hamidiye caddesinde günlük hayattan bir kesit sunuyor. Fonda, Yeni Valide Camii’nin bir kısmıyla, bir minaresi görülüyor. Kurulu iskeleye bakılırsa, minare onarımda. Caddenin ortasında, Hamidiye fesli, ceketli-pantolonlu, muhtemelen Osmanlı bürokratı iki zat-ı muhterem Eminönü yönüne doğru uzaklaşıyor. Onların sağında, ters yönden gelen, fraklı papyonlu bir bey dikkat çekiyor. Gayrimüslim bir banker ya da bir tüccar olmalı. Solda, doğulu bir mendil ve ebaniye satıcısı yaklaşırken, uzaklarda büyük bir navlunu almaya giden sırık hamalları seçiliyor. Hareketlilik bakımından o günle bugün arasında caddede fazla bir değişim yok. İşlek Hamidiye caddesi, tıpkı bugünlerde olduğu gibi, yoğun bir ekonomik canlılığa sahne oluyor.
Solumuzda Bâb-ı Hümayûn, karşımızda Ayasofya Meydanı. III. Ahmed Çeşmesi tüm ihtişam ve zarafetiyle meydanı dolduruyor. Eski fotoğraf 19. yüzyılın son çeyreğinden. Anıt eser, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle Sultan III. Ahmed tarafından Bizans’tan kalma Perayton adlı eski bir çeşmeninin bulunduğu yere, 1729’da yaptırılmış. Yazı ve süsleme sanatlarının nadide örneklerini sunan çeşmenin dört yanını dönen çini bordür, Tekfur sarayından getirtilmiş. Şair Seyyid Hüseyin Vehbi bin Ahmed’in on dört kıtalık kasidesi her kenarda çeşmelerin üst kısmına, ta’lik hatla nakşedilmiş. Sultan III. Ahmed’in altın varakla yazılı kitabesi ise bize bakan cephede yer alıyor: “Tarihi Sultan Ahmed’in cari zeban-ı lüleden/ Aç Besmeleyle iç suyu Han Ahmed’e eyle dua 1141”. Tarihi çeşme, -İstanbul’un çoğu anıt çeşmesi gibi- kurumuş olduğundan, suyumuzu içemiyor, duamızı edip uzaklaşıyoruz.
Eminönü’nde, Yeni Valide Camii’nin arkasındayız. Günümüzde Yeni Cami diye anılan eser, oğlu IV. Mehmed tahta çocuk yaşta çıkınca, 1651-1656 yıllarında Osmanlı mülkünü yöneten Turhan Hatice Sultan tarafından yaptırılmış. Karşımızda “saltanat naibesi” valide sultanın, oğlu padişah IV. Mehmed için külliyeye eklettiği Hünkar Kasrı bulunuyor. Bir grup gencin ellerinde bayrakları, üzerlerinde merasim giysileriyle kasrın altından geçerek ilerlediği görülüyor. Öndeki flamanın üzerinde “Dârüleytam Eminönü Şubesi” yazıyor. Bunlar, Balkan ve 1. Dünya Savaşı şehitlerinin çocukları; bir kutlama için tören alanına gidiyorlar. Şehit çocuklarının bakım ve eğitimini üstlenmek amacıyla Osmanlı döneminde kurulan Dârüleytamlar (yetim yurtları) cumhuriyet döneminde de hizmet verecek, 1927’ye değin bu derin sosyal yaraya merhem olmaya devam edecekti.
1944’ün Ağustos ayında Paris sokaklarından Nazileri temizlerken çekilen fotoğrafları onu tüm dünyaya tanıtmıştı. Başında beresi, üzerinde puanlı gömleği, altında mini şortu, elinde MP 40 makineli tüfeğiyle fotoğraf karelerine yansıyan bu narin görünümlü ve alımlı genç kız, bugün 92 yaşında.
Simone Segouin, 3 Ekim 1925’te, Paris’e yaklaşık 80 kilometre uzaklıkta bulunan Chartres şehrinde doğdu. Bir çiftçinin kızıydı, üç erkek kardeşi vardı. Büyük Harbe (1. Dünya Savaşı) katılan babasının anılarını dinleyerek büyümüştü. Erkek dünyasına böylesine aşina olması, Simone’un Fransa tarihine geçmesine neden olacak sıradışı kararını ciddi biçimde etkileyecekti.
Simone Segouin, 1944’te, henüz 18 yaşındayken komünist militanlarla vatansever gençleri Nazi işgaline karşı biraraya getiren “Keskin Nişancılar ve Partizanlar” isimli silahlı gruba katıldı. Artık Fransız direnişinin, Rezistans’ın bir üyesiydi. Bundan böyle ona savaşta kullanacağı bir de kod adı lazımdı. Kendisine Nicole Minet ismini yakıştırdı. Yeni ismine düzenlenen sahte belgeler, yakalanması halinde ailesini, yakınlarını Nazi zulmünden korumayı amaçlıyordu. Yeni kimliğine göre doğup büyüdüğü yer Dunkirk’tü. Burası savaşın başında Almanlar tarafından bombalanıp yerle bir edildiğinden, Nazilerin kayıtları kontrol edip gerçek kimlik bilgilerine ulaşması neredeyse imkansızdı.
Unutulmadı
II. Dünya Savaşı’ndan sonra sivil hayatını çocuk hemşiresi olarak sürdüren Simone Segouin, 2016’da İngiliz askeri vakfı Sharing On tarafından yeniden hatırlandığında 90 yaşındaydı.
Nicole’ün ilk eylemi bir Alman askerinin bisikletini çalmak oldu. Bu bisikleti, üyesi olduğu direniş örgütünün mesajlarını taşımakta ve Alman hedeflerini saptayıp üstlerine bildirmekte kullanacaktı. İlerleyen aylarda, Nicole bisiklet hırsızlığından daha tehlikeli eylemlere de girişecekti.
Önce eğitim gördü, silah kullanmayı öğrendi. Köprülere düzenlenen sabotajlara, Alman askerî araç konvoylarına ve trenlerine yapılan saldırılara katıldı. Chartres bölgesi Nazilerden temizleninceye kadar erkek yoldaşlarıyla omuz omuza savaştı. Çatışmalarda iki Alman askeri öldürdü, 25 Almanın esir alındığı bir operasyonda görev aldı. Bu olayı savaştan sonra şöyle anlatacaktı: “Bütün direniş boyunca yaşadığım en güzel anlardan biri, 25 Alman askerini teslim alışımızdı. Çünkü bu olay bize kurtuluşun yakın olduğunu hissettirmişti”.
Nicole daha sonra silah arkadaşlarıyla birlikte 2. Zırhlı Tümen’e katılarak general De Gaulle’ün kuvvetleriyle birlikte başkenti düşman işgalinden kurtarmaya, Paris’e yürüdü. Kendisini daha sonra “Özgürlük yolunu açan kahraman Fransız Rezistansının en gözüpek savaşçılarından biri” olarak tanıtacak Fransız gazetesi Eure-et-Loir’ın muhabirleri, onu iki çatışma arasında verdiği yemek molasında, üzerine reçel sürdüğü gevreklerini iştahla yerken bulmuştu. Nicole’ün “orada ne aradığı” sorusuna verdiği cevap da oldukça kahramancaydı: “De Gaulle’ü korumaya geldim!”.
Cesur ve güzel! Paris’i Nazilerden temizlemek için savaşan Fransız direnişçiler arasındaki genç ve güzel kadın savaşçı tüm dünyanın ilgisini çekmişti.
Direnişin Nicole’ü Simone Segouin, harpten sonra teğmen rütbesi ve Savaş Haçı’yla onurlandırıldı. Sivil hayatında Chartres şehrinde bir hastanede çocuk servisinde hemşire olarak çalıştı. İsmi, Courville-sur-Eure’de bir sokağa verildi.
Aslında Simone ve kadın yoldaşları Rezistans’ın toplam üyelerinin %10’luk bir bölümünü oluşturuyordu. Ama, bu cesur kadın savaşçıların hayatları pahasına gösterdikleri büyük yararlılıklar, Fransız toplumunda kadınların saygınlığını artırdı, kadın haklarının genişlemesinin yolunu açtı. Kadınlar ilk kez 2. Dünya Savaşı’ndan sonra düzenlenen 1945’teki yerel seçimlerde oy kullanma hakkını kazandılar örneğin, bunu daha sonra genel seçimler izledi.
O sırada 18 yaşında olan “Rezistans’ın Nicole’ü” Simone Segouin, elindeki MP 40 makineli tüfeği bir Alman askerinden “kamulaştırılmıştı”.
İngilizler de 2. Dünya Savaşı’nda sahada kendi kuvvetlerinin işini kolaylaştıran Fransız direnişinin bu kahraman kadın mensubunu unutmadı. Geçen yıl, Britanya’da faaliyet gösteren askerî hayır kuruluşu Sharing On, artık 90 yaşına gelmiş olan Simone Segouin’in cesaretini bir nişanla ödüllendirdi. Jüri başkanı olan İngiltere eski genelkurmay başkanı Lord Francis Richard Dannatt, oyunu neden Simone Segouin için kullandığını şu sözlerle açıklıyordu: “Biz bugün İngiltere’de sizin ve yoldaşlarınızın Almanların moralini yerlebir etmekte oynadığınız rolü hâlâ hatırlıyor ve bütün kalbimizle takdir ediyoruz. Çünkü, büyük fedakarlıkla üstlendiğiniz bu rol, özellikle Alman hatlarının gerisine sızan kuvvetlerimiz için hayati önemde olmuştur”.
Kadıköy Çarsısı’ndaki Rum Ortodoks Kilisesi Aya Euphemia’nın baktığı meydancıktayız. Euphemia, Kadıköylü zengin bir ailenin kızıdır. İsevîliği seçtiğinden 303’te öldürülür. Konstantin döneminde itibarı iade edilir. 451’de Kadıköy’de toplanan IV. Ekümenik Konsil, Euphemia’yı azize, katil günü 16 Eylül’ü yortu ilan eder. Bugünkü kilise, Azize Euphemia’yı onurlandırmak için kentte inşa edildiği belirtilen dört Bizans kilisesinden çok daha yakın tarihlidir. Kadıköy Metropoliti Gabriel tarafından 1694’te yaptırılmış, birçok defa restorasyon nedeniyle hizmet dışı kalmış, nihayet 1993’te son kez açılmıştır. Yaşlı kilise, önünden yüzyıllardır akan kozmopolit Kadıköylü selini bugün de yorgun gözlerle seyrediyor.