Yazar: Vedat Ozan

  • Aç doyuran patatesten en ‘çıtır’ atıştırmalığa

    Çok verimli bir bitkinin kökü olan patates, İspanyol istilacılar tarafından 16. yüzyılın ilk yarısında Peru’da keşfedilip (!) Avrupa’ya getirildi. Sanayi Devrimi sırasında işçi sınıfının karnını doyurduğundan, ona ‘devrimci’ bir rol atfedildi. Patatesin ABD’de 19. yüzyılda cips kisvesine bürünerek adım adım fiyakalı bir tüketim maddesi haline gelme sürecinde ise ‘hırsız baron’ Vanderbilt’ten ünlü mafya babası Al Capone’ye kadar pek çok ilginç tarihi şahsiyet rol oynadı.

    Patates (solanum tuberosum) Amerika kıtasına özgü bir sebze. Bu bol nişastalı karbonhidrat bombasını Avrupa’ya getiren ise kıtayı işgal eden İspanyollar. Bazı görüşlere göre MÖ 8. binyıldan, bazılarına göreyse MÖ 5. binyıldan beri Peru’da tarımı yapılan ve Pizzaro tarafından keşfedilip (!) eski kıtaya yollanan patates, burada hemen kabul görmüyor. İlk başta keyfe keder yapılan patates tarımı Belçika ve Fransa’dan sonra İngiltere’ye geçip kuzeye sıçrayarak özellikle yoksul İrlandalılar için bulunmaz nimet haline geliyor. Verimli bir bitki; her ortamda kolayca yetişiyor.

    Yiyecek olarak kabulü biraz uzun sürüyor ama girdiği sofradan da kolay çıkmıyor. Ucuz ve besleyici olması, damıtıldığında alkol üretimine başlangıç teşkil edebilmesi onu yoksulların kurtarıcısı yapıveriyor. Bugün içinde yaşadığımız ekonomik ve sosyal sistemin ortaya çıkmasındaki iki önemli bileşenden biri olan Sanayi Devrimi’nde artı değeri üreten işçi sınıfının karnını ekmek, domuz yağı, bira ve bol şekerli çayla beraber ucuz yoldan doyurarak büyük katkı yapıyor. Bundan sebep; Engels, Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni’nde patatese demire eşdeğer bir devrimci tarihsel rol yüklüyor. Bugün patates, buğday, mısır, pirinç ve şeker kamışıyla beraber beşinci önemli tarım ürünü.

    Evet, cips de patatesin vatanında, yani Amerika kıtasında ortaya çıkıyor. Ama bildiğimiz cipsin öncesinde, patatesin göçmen gittiği İngiltere’de benzer birkaç deneme de yok değil. 1817’de basılmış bir yemek kitabı, William Kitchiner’ın Aşçının Kehaneti (The Cook’s Oracle) isimli kitabında “dilimlenmiş ya da traşlanmış” patatesin kızartılmasından bahsediliyor. Ne var ki bunlar biraz farklı; limon dilimler gibi yuvarlak dilimlenip domuz yağında kızartılması öngörülüyor. Bu da aslında bugünkü gibi incecik, çıtır çıtır bir doku beklemememiz gerektiğine işaret ediyor.

    Evet efendim; her ne kadar bir kısım tarihçi anlatacağım ortaya çıkış öyküsüne itiraz etse de, daha ciddi bir anlatı mevcut değil. Keza günün birinde cipsin daha eski tarihli bir kanıtı ortaya çıksa bile, yaygınlaşmasına sebep olan bu öykü gündelik hayatın kültürel tarihi içindeki konumunu kaybetmeyecek.

    İnkaları bitirdi patatesi getirdi 1532 Cajamarca’da binlerce yerliyi kılıçtan geçiren Pizarro, İnka medeniyetini sonlandıracak, patatesi Avrupa’ya getirecekti.

    ‘Hırsız baron’ tarih sahnesinde

    Cornelius Vanderbilt (1794-1877) küçük yaşta bir bir feribotta başlıyor çalışma hayatına. Bir iki yıl sonra, borç-harç kendine küçük bir tekne alıyor, New York’ta suüstü taşımacılık yapmaya başlıyor. Rakibi çok, ama fiyatı kırıp daha çok yolcu bindiriyor, sefer başına kârını yüksek tutuyor. 1812’de 18 yaşındayken ABD ile Birleşik Krallık arasında çıkan Üç Yıl Savaşları sırasında çevrede oluşturulan savunma noktalarına erzak taşıma ihalesini alıyor. Katlana katlana büyüyen işler, ceplere sığmayan paralar falan derken, geliyor 1849 ve California’da yaşanan “Altına Hücum” dalgası.

    Amerika batısını keşfediyor ve tabii altın aramaya gidecek binlerce insanı taşıyacak gemiler gerekiyor. Cornelius altın arayıcılarını taşıma işini üstleniyor ama rakiplerinin aksine Panama’dan değil Nikaragua’dan dolaştırıp yolculuğu iki gün kısaltıyor. Bu dönemde o zamanın parasıyla her yıl net 1 milyon dolar kârı cebine koyduğu söyleniyor (o dönemin 1 milyon Doları bugünün parasıyla yaklaşık 35 milyon Dolar!). Ardından bakıyor ki ABD’nin iki ucu arasında nakliye ihtiyacı artmakta; bu defa denizden karaya adım atarak demiryolu yatırımcılığına soyunuyor. Kısa sürede en büyük demiryolu baronlarından biri haline geliyor. Öldüğünde serveti 100 milyon doların üzerinde. O yıllarda bu kadar çok parası olan bir başka âdem mevcut değil ABD’de.

    Bütün bu serveti edinirken çalışanlarına karşı yaklaşımı nasıl falan derseniz, orada iş biraz karışık. Servetlerini edinirken herhangi bir etik endişe taşımadan saldırgan ve zaman zaman insanlıkdışı tutumlar izleyen, tekelci, kuraltanımaz ilk kapitalistlere verilen bir isim var ABD’de: “Hırsız Baronlar”. Bu baronların içinde, ismine aşina olabileceğiniz John D. Rockefeller ve Andrew Carnegie ile beraber Cornelius Vanderbilt Bey’e de rastlıyoruz. Vanderbilt özellikle ihalelerde görünüp fiyat kırmamak için diğer müteahhitlerden rüşvet almasıyla giriyor bu listeye. Hatta şunu dahi söyleyebiliriz, “Hırsız Baron” terimi Cornelius Vanderbilt ile doğuyor.

    İşte bu Cornelius Vanderbilt Bey 1853’ün sıcak bir yaz gününde Saratoga Springs’te (New York) göl kenarındaki Moon’s Lake House’a gidiyor, kendine bir yemek sipariş ediyor. Ne var ki tabak önüne gelip de çatalı yiyeceğe değdirdiğinde nevri dönüyor. Sinirlenmesinin sebebi de tabaktaki yemeğe eşlik eden patates dilimlerinin fazla kalın kesilmiş olması. Garsonu çağırarak esiyor, gürlüyor. Eh, kimse de Vanderbilt gibi bir müşteriyi kaybetmek istemiyor tabii; hele ki Moons Lake’in sahibi Cary Moon. Hemen bin özür dileniyor ve yeniden patates hazırlanmaya başlanıyor.

    Adı cipsle anılan şehir: Saratoga Patates cipsinin doğum yeri olan Saratoga şehrinin ismi zamanla neredeyse “gerçek cips” ile aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştı. 1920’de burada kurulan, Williams Patates Cipsi Şirketi’nin fabrikasında çalışan kadın işçiler ve “Saratoga” ibareli cipsler. 1950’ler…

    Mutfakta aşçı olarak yarı Amerikan yerlisi, yarı siyah olan Goerge Crum var. Crum, emeğinin geri çevrilmesine çok sinirleniyor. Yeni patatesi abartılı bir incecikte doğruyor, tavadaki kızgın domuz yağının içine atıyor. Maksadı “Ulan Cornelius, al sana göstereyim patatesin incesi ne kadar ince oluyormuş!” diyerek bir nevi protestoda bulunmak. Hatta patatesleri kızgın yağın içinden hemen de çıkartmıyor, inadına dokusunun çıtırdak bir sertliğe gelmesini bekliyor. Sonra da yağını emdirip bir tabağa aktarıyor ve garsonu çağırarak yemek salonuna yolluyor.

    Tarihî üçlü Cipsin icat edildiği şehir olan Saratoga Springs’in belediye başkanı Caleb Mitchell, cipsin mucidi yarı kızılderili yarı siyahi aşçı George Crum ve muhtemelen, cipsin doğum mekanı olan Moon’s Lake House’un sahibi Cary Moon, 19. yüzyılın ikinci yarısı.

    Crum’ın beklentisi “Komodor” lakabıyla bilinen Cornelius Vanderbilt’in “kalın” diye şikâyet ettiği patatesleri bu sefer de çok ince bulması. Böylece de muhteremi ters köşeye yatırıp intikam almış olacak. Fakat o da ne? Vanderbilt çıtır çıtır patateslere bayılıyor! Hatta öyle keyifle yiyor ki, çevre masalardakiler de görüp imreniyor, garsona “o patatesin aynısından” diyerek siparişler vermeye başlıyorlar.

    Çıtır patateslerin ünü, restoranın dışına taşıyor; Saratoga bu ilginç atıştırmalıkla bilinmeye başlıyor. Moon, bu atıştırmalığın büyük masrafa girmeden alınabilir bir hale getirilmesinin kârlı bir pazar oluşturabileceğini farkediyor. Bunun üzerine patates cipsi dış alanlarda kağıttan külahlarda satılmaya başlanıyor. İcadın atfedildiği aşçı Crum, ilerleyen yıllarda Moon’s Lake House’dan ayrılıp kendi yerini açıyor ve rivayete göre Vanderbilt gibi milyonerler dahi onun muhteşem cipsinden yiyebilmek için yeni mekanının önüne kuyruğa giriyorlar. En çok kabul gören rivayete göre bu şekilde ortaya çıkıyor patates cipsi. Ancak bugün farkında dahi olmadığımız bir sorunu yaşayarak varoluyor uzunca bir süre. 

    Huysuzluğu sayesinde…

    Çocuk yaşta iş hayatına atılan, hırslı ve acımasız girişimci meşhur “Hırsız Baron” Cornelius Vanderbilt. Patates kızartmasını fazla yumuşak bularak geri göndermeseydi, patates cipsi icat edilmeyecekti.

    Patates cipsinin nasıl ve nerede satılacağı çözülemiyor bir türlü. En kolay çözüm ise ya günlük olarak kese kağıdına konularak ya da bisküvi kutularına benzer cam kutularda muhafaza edilerek satılması. Her ikisi de sorunlu. Kâğıda koyduğunuz zaman yağı kesekâğıdına geçiyor ve hem ele yüze bulaşıyor hem de cipsler hemen yumuşuyor. Kutudakilerde de diptekiler üsttekilerin ağırlığına dayanamayıp eziliyor. Bu nedenle uzunca bir süre bugünkü gibi “dayanıklı” bir ürün değil, mümkün olan en kısa sürede tüketilen bir ürün oluyor cips.

    Saratoga’nın dışında patatesin bol bulunduğu her yerde pek çok girişimci kiraladığı küçük bir yerde, bazen de evinde bir rende bir de kızartma kazanıyla üretim yaparak Allah ne verdiyse üç-beş cebe indirmenin peşine düşüyor. Bu müteşebbislerden biri de California’da, Monterey Park’da yaşayan Laura Scrudder isimli bir hanımefendi. Laura Hanım, kafayı cipsin muhafazasındaki zorluklara takıyor. Biraz da inatçı ve suyu tersine akıtmayı seven bir tip. Öyle mi yapsam, böyle mi yapsam derken aklına Orta Çağ’dan beri adı bilinen ancak 1876’da doğal mum yerine parafin kullanılmaya başlandıktan sonra ucuzlayıp yaygınlaşan “mumlu kâğıt”lar geliyor. 1926’da cips imalathanesindeki işçilerine iş çıkışlarında metrelerce mumlu kâğıt verip parça başı cüzi bir ödeme yaparak evlerinde kese kağıdı haline getirmelerini istiyor. Mumlu kâğıttan mamul kese kağıtları birikince de içlerine cips doldurarak açık kalan ağız yerini kızgın bir ütüyle birleştirtiyor. Oldu mu size paketlenmiş cips? (Elbette zaman içinde o mumlu kâğıt gidecek, yerine rejenere selülozdan mamul “selofan” torbalar geçecek).

    4000 çeşit patates var

    Kolay yetiştirilen ve verimli bir bitki olan patatesin 4000 kadar çeşidi mevcut. Bunlardan bazıları cips için daha uygun.

    Scrudder’ın bu ilginç uygulaması birden cipsin kaderini değiştiriyor. Her şeyden önce artık üretildiği yerde tüketilme mecburiyeti kalmıyor. Yakınlarda cips üreten birisi yoksa dahi mal bakkala sorunsuz ulaştığı için neredeyse her yerde cipse erişilebiliyor. Sadece bu değil, mumlu paket içindeki cipsler uzunca süre bayatlamadan ve parçalanıp ufalanmadan kalabiliyorlar. Scrudder’ın reklam sloganı da zaten bayatlamadan çıtır çıtır yenebilmesine atıfla “Laura Scrudder’ın Patates Cipsi, Dünyanın En Gürültülü Cipsi!” olarak belirleniyor. Scrudder’i tabii diğer üreticiler hemen taklit ediyorlar.

    Laura Hanım’ın cipsi pakete soktuğu yıl, bir başka muhterem, bir bodyguard, Leonard Japp, yediği dayaklardan bıkarak hayatını farklı bir alanda kazanmaya niyetleniyor. Eh, en kolay iş de elbette atıştırmalık bir şeyler satmak.

    O yıllar içki yasağının ABD’yi mafya babalarının kucağına doğru savurduğu yıllar. Chicago’da ise Al Capone efsanesi sadece yerel olarak değil ABD genelinde bilinir bir hale gelmeye başlamış durumda. Capone ortak ya da tek sahibi olarak pek çok gizli kulüp (Speakeasy) işletiyor. Bu kulüplerde de kaçak olarak üretilmiş alkolünü sattırıyor. Saratoga’da patates cipsini deneyip beğenen gangster abimiz, Japp’ı sadece galeta değil cips de üretmesi için teşvik ediyor. Eh, Japp de fazla itiraz etmiyor tabii: Hem karşısındaki koskoca Al Capone hem de cips işi kâr marjı yüksek bir iş.

    Al Capone’nin cipsçi ortağı

    Al Capone ile işbirliği yaparak markasını büyüten ve bitkisel yağda pişmiş cipse geçişi başlatan Leonard Japp, ilerleyen yıllarda Cips Birliği başkanlığına kadar yükselecekti.

    Japp cipslerini pişirmek için o güne kadar kullanılan domuz yağı, yani hayvansal yağ değil,  bitkisel yağ kullanmaya başlıyor. Bu da sadece cipsin algılanan koku ve aromasını bir miktar hafifletmekle kalmıyor, maliyetini de epey bir ucuzlatıyor. Bitkisel yağda kızartılmış bu ucuz cipsler de Capone’un kulüplerinde alkolün yanında servis edilmeye, alkolün acılığını kendi yağlılıkları ile dengeleyerek içkileri daha fazla tüketilir hale getiriyorlar. Japp’ın cipslerinin satışları Capone’un siparişleriyle beraber patlıyor; içinde pişirildiği bitkisel yağ da bir üretimin standardı haline geliyor.

    Japp’in ürettiği Jays markasının 1986’daki ambalajı.

    Lütfen tuzluğu uzatır mısınız?

    Biliyorsunuz, biz iki şekilde koku alıyoruz. Burnumuzla dışarıdan (ortonazal) ve damak üzerinden, yani içeriden (retronazal). Her ne kadar biz “tat” desek de yenilen ve içilenleri tanımlayabilmemiz ve haz alabilmemiz ancak bu ikinci koku alma patikası ile mümkün. Yakın zamanlara kadar cipsin damak üzerinden yükselen aroması ise son derece hafif, zar zor algılanıyordu. Bunun sebebi ise başka herhangi bir çeşni unsurunun olaya dahil edilmemesi. “Canım, tuz da mı yok?” demeyin; çünkü evet, gerçekten tuz da yok!

    İlk tuzlu çıtır Bir İngiliz markası olan Smiths, cipsin tuzlanmasına öncülük etti. İngilizler bu yiyeceğe ABD’li kuzenler gibi “yonga”, “talaş” anlamına gelen “chips” kelimesi yerine, dokusal özelliğine atıfta bulunarak “crisp”, yani “çıtır” ismini verdiler.

    Cipse tuz, 1920’de Londra’da Frank Smith isimli bir muhteremin ürettiği cipsleri kesekağıdına koymadan önce tuzlamasıyla giriyor. Tek çeşni olarak tuzun, yani temel bir tadın kullanımı 1950’ye kadar devam ediyor.  Bu da aromatik yapının zayıflığına işaret ediyor; zira patates, aynı pilav ya da ekmek gibi çokça tükettiğimiz gıdalardan. Çok ve büyük lokmalar halinde tükettiğimiz gıdaların ise aromatik profilleri prensip olarak düşük. Onları daha tüketilebilir kılmak için aroması kuvvetli başka gıdaları bu tip malzemeye katık ediyor, ekmeğe peynir, patatese ketçap, pilava tavuk suyu ekliyoruz.

    Kalite kontrolde insan faktörü Cipsin bulunuşunun üzerinden yaklaşık 170 sene geçmesine rağmen, özellikle kalite kontrolde temel prensipler aynı. 1950’lerde (solda) ve günümüzde cips fabrikalarında kalite kontrolü yapan işçiler.

    1954’de cips dünyasında büyük bir kırılma gerçekleşiyor ve cipslerin lezzeti bugünkülere iyice yaklaşıyor. Tayto Crisps markasıyla üretim yapan İrlandalı cipsçi Joe “Patates” Murphy, ustabaşı Seamus Burke ile beraber cipsi aromalandırabilecek bir teknoloji icat ediyor. İlk denemelerin hüsranla sonuçlanmasına rağmen sonunda teknik engeller aşılıyor ve dünyanın ilk aromalı cipsleri, “peynir & soğan” ve “tuz & sirke” piyasaya çıkıyor. Patates uğruna kaderleri değişen ama gene de patatesten vazgeçemeyen İrlandalılar bu icat olayını bir nevi millî gurur vesilesi yapıyorlar. İrlanda’nın pek çok yerinde hâlâ cipse “cips” ya da İngilizlerin dediği gibi “crisp” değil, mucit Murphy’nin markasına atfen “tayto” deniliyor.

    İnsanlık tarihi boyunca kokular ile lezzetlerin buluşması hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak için Vedat Ozan’ın Kokular Kitabı IV -Lezzetler’e (Everest Yayınları, 2019) başvurabilirsiniz.

    Bugün için endüstriyel üretimde patatesler fabrika deposuna girdikten sonra neredeyse el dahi değmeden sevkiyata hazır hale getiriliyorlar. İş akışında yıkanma, kabuk soyulması ve dilimlenme işlemlerini hava üflemeli kurutma ve kızartma işlemi takip ediyor. Kızartma 1900 derece kızgın yağda yaklaşık üç dakika tutularak ve devamında tuz püskürtülerek tamamlanıyor. Kızartma için ulaşılabilen en ucuz ve dayanıklı yağ, yani kolza bitkisinden elde edilen kanola yağı (CANadian Oil, Low Acid ) kullanılıyor. Bu yağın zaten düşük olan baz lezzeti nasıl olsa tuz ve aroma bir şekilde işin içine dahil edildiğinden iyice önemsizleşiyor. Üretimden çıkan cipsler tartılıp pakete aktarılıyor ve paketin içine hem kırılmayı engellemek için bir hava yastığı görevini görmesi, hem de bayatlamayı mümkün mertebe geciktirmesi nedeniyle azot gazı basılıyor; akabinde paketin ağzı ısıtılarak yapıştırılıyor ve kolileniyor. 

  • Dünden bugüne ilk koklayışta aşk

    Dünden bugüne ilk koklayışta aşk

    Kokuyla cinsellik arasındaki cilveleşme tarih boyunca hep ilgi çekti. İnsanlar cinsel çekimlerini artıracak mucizevi formülün peşinde koşup durdu. Yiyecek aromalarından, çiçek ve baharat özlerinden, hatta bir geyik türünün testisinden bile medet umuldu. Oysa birini karşı cinsin tüm üyeleri için çekici kılabilecek o sihirli ve evrensel koku aslında hiçbir zaman var olmamıştı. 

    Güzel kokmanın cinsel cazibeyi artırdığına dair kanıtların tarihsel izlerini süreceksek, işe Yunan mitolojisinin meşhur hikayesiyle başlayabiliriz. Hatırlayacaksınız, Afrodit ‘uyumsuzluk elması’nın sahibini seçilebilmek için Paris’e rüşvet olarak ölümlülerin en güzelini, Helen’i vaad etmişti. Bu vaadin gerçekleşmesi için cariyesiyle minik bir şişe de parfüm yollamıştı. Hayatımıza ‘afrodizyak’ tanımını sokan bu parfümle Paris Bey, göz koyduğu Helen Hanım’ı kocası Sparta Kralı Menelaus’un at, ahır, kan ve ter kokan vücudundan uzaklaştırarak kendi yanına çekmiş, koynuna alabilmişti. İki gönül bir olmuş, Truva yangın yerine dönmüştü. 

    Afrodit’i tanrılar, tanrıçalar ve titanlarla dolu dünyasında bırakıp bugünlere gelirsek, havasını soluduğumuz kültürde cinsel çekim yarattığı iddiasıyla satılan pek çok ürün olduğunu görürüz. Oysa bizlerin uğruna cüzdan boşalttığımız bu ürünler, örneğin vücutlarını sığır dışkısıyla sıvamayı seksi bulan Etiyopyalı Dasanetchler ya da cezbedici kabul ettikleri soğan kokusuna bürünmeyi tercih eden Malili Dogonlar gibi pek çok ‘uygar olmayan’ kültür için herhangi bir anlam ifade etmiyor. Bu da bizi bu işin pek dillendirilmeyen acı gerçeğiyle karşı karşıya getiriyor: Ne tarih boyunca, ne de günümüzde evrensel olarak çekici veya tam tersi, itici bir kokudan söz etmemiz imkânsız. Çünkü, insanların içinde yaşadıkları toplumların kültürel kodları kokuların cinsellikle ilintilendirilmesinde belki de en önemli rolü oynuyor. 

    Koku duyusu, Philippe Mercier, 1744-1747. 

    Freud ve belden yukarı çıkan insan burnu 

    Koku ve cinsellik ilişkisi neredeyse tarih boyunca sürekli ilgi çekti ve merak uyandırdı. Hazır cazibe reçeteleri dayatmaya kalkmadan önce belki psikanalizin babası Sigmund Freud’a bir danışmakta fayda var. Freud, 1930 yılında yayınlanan Uygarlığın Huzursuzluğu (Das Unbehagen in der Kultur) kitabındaki geniş dipnotlarında koku duyusunun evrimsel süreçte iki ayak üzerine kalkıldığı (bipedal) andan itibaren bastırılmaya başlandığını yazıyor. Muhtereme göre dört ayak üzerindeki ‘insansı’nın burnu kaçınılmaz olarak hemcinslerinin erojen bölgeleriyle aynı seviyedeydi ve bu da cinsel güdülerden uzaklaşıp başka şeyler yapmaya pek de imkân tanımıyordu. Gene Freud’a göre bizler ki ayak üzerine kalkmamızla birlikte libidomuz ve ona harcadığımız enerjiyi başka alanlara kaydırabildik, bu sayede diğer konularda yaratıcı ve üretici olabildik. 

    Oysa dört ayak üzerindeki hayvanların âlemi pek çok mesaj gibi cinsel mesajları da koku duyusu üzerinden vermeye ve almaya devam ediyor. Bu mesajlar da kağıda yazılmış notlar veya akıllı telefonlarla değil, kimyasal iletişim araçları ile, bir başka deyişle kısaca “kimyasal mesajları algılama yeteneği” olarak tanımlayabileceğimiz koku duyusu aracılığıyla aktarılıyor. Hayvanlar arasındaki bu mesajlaşma muhabbetinin biz insanların hayatına yansıyan pratik faydaları da yok değil elbette. En azından şunu söyleyebiliriz ki hayvanlar âlemindeki bu kokulu iletişim olmasaydı, mesela pek kıymetli trüf mantarı nedir, haberimiz olmayacaktı. 

    Afrodizyak parfüm rüşveti Fesat tanrısı Eris, masaya üzerinde “en güzele” yazan altın bir elma atar. Hera, Athena ve Afrodit arasından en güzeli seçme işi Paris’e verilir. Afrodit’in Paris’e rüşveti güzeller güzeli Helen’dir. Onu elde edebilmesi için de genç adama hiçbir kadının dayanamayacağı bir parfüm yollar. Bu mitten günümüze afrodizyak sözcüğü ve Truva antik kenti kalacaktır. “Altın Uyumsuzluk Elması”, Jacob Jordaens, 1633. 

    Trüf: Bize kokmayan pahalı afrodizyak 

    Trüf mantarı (Tuber magnatum), toprağın derinliklerinde yer alıyor. Doğal olarak toprağın altını göremediğimiz için elimizde varlığını saptayabilecek tek araç kendine has kokusu, ne var ki o da bizim algı eşiğimizin altında kalıyor. Ancak bu mantarın bizim algılayamadığımız kadar düşük yoğunluktaki kokusu erkek domuzun çiftleşme döneminde salgıladığı ‘azgın’ kokuya fazlasıyla benziyor. Bundan sebep ormanda dolaşan dişi domuz, kokuyu duyduğu an erkeğine ulaşma çabasıyla toprağı eşelemeye başlıyor ve pek bir pahalı bu mantar türüne ulaşabiliyor. Trüf mantarı avlarındaysa artık domuz değil, kokuya eğitilmiş köpekler kullanılıyor. Neden? Çünkü dişi domuz “erkeğim benim!” diye toprak kazıp harcadığı emek karşılığında ulaşa ulaşa şekilsiz bir mantara ulaşınca, kızgınlığından mantarı ağzından kurtarmak her zaman mümkün olamıyor. Zor ulaşılan bu mantarın en pahalısı beyaz olanı. Fiyatı yıldan yıla değişmesine rağmen çiğinin kilo fiyatı en ucuz yılda bile 1500 Euro’nun altına pek düşmüyor. Avrupa’da pazar yerlerindeyse gramı 7-8 Euro civarında. Trüf mantarını bir aile olarak düşünürsek, Gaziantep’e özgü ‘keme’ veya ‘domalan mantarı’nı uzak akrabadan sayabiliriz. Ailenin bir diğer uzak akrabası da Arabistan’da “çöl mantarı” diye bilinen mantar. Bu mantarın ismi ise Taht Oyunları (Game of Thrones) dizisinin fanatiklerine tanıdık gelecektir: Khalesi. 

    Freud parfümü kullanın, koklayan köpeğiniz olsun Freud’a göre dört ayak üzerindeki ‘insansı’nın burnu kaçınılmaz olarak hemcinslerinin erojen bölgeleriyle aynı seviyedeydi ve bu durum uzak atalarımızın aklının fikrinin cinsellikte olmasına yol açıyordu. Freud’ün büyük torunu Bella, kendi ismini verdiği parfümün şişesinde kullandığı “dili dışarda köpek” görseliyle dedesinin bu saptamasını kullanıcıya bir vaat olarak sunma becerisini gösteriyor. 

    Trüfün kokusunu domuzların hayatından çıkarıp insan cinselliğine de bağlayan yok değil. 1812 yılında Val-de-Grace askerî hastanesinin baş eczacısı olan, geleceğin doktoru ve antropoloğu Julien-Joseph Virey, sıcak ülkelerde cinsel yaşama ilişkin fikirlerini “afrodizyaklara olan gereksinim sıcak ülkelerde daha fazladır; çünkü güneşin fazlası aynı çiçek yapraklarını söndürdüğü gibi cinselliği de söndürür. Kadının biyolojik görevi de doğurmak, dolayısıyla döl almak olduğundan güneşte gevşemiş erkeğini yeniden canlandırmak için bu tip malzemeye ihtiyacı olması doğaldır” diye açıklarken laf soğuk ülkelere geldiğinde bizim için önemli olan şu cümleyi de ekliyor: “Bizimkiler cinsel çekim sağlamak için çiçek kokularının falan peşinden koşuyorlar fakat aslında başta trüf mantarı olmak üzere mantar çeşitlerinin kokularına dikkat etmek lazım.” 

    Trüf mantarına dikkat! 18 ve 19. yüzyıllarda yaşayan Fransız eczacı, hekim, doğabilimci ve antropolog Julien-Joseph Virey, özellikle kuzey yarımkürede yaşayanlar için trüf mantarının afrodizyak etkileri olduğuna dikkat çekmişti. 

    Aşk aromalı gıdalar 

    İlginçtir ki yiyecek kokusunun cinsel çekim yaratması sadece hayvanlar için geçerli değil. Her ne kadar ‘tavlama kokusu’ olarak parfümler ön plana çıksa da, batı toplumlarında da bazı yiyecek kokularının cinsel arzuyu artırdığı biliniyor. Koku duyumuzun beynimizde işlendiği bölgenin bilişsel yargılara uzak olması sebebiyle bizler bunun farkında değiliz belki ama araştırmacılar bazen bizleri şaşırtacak ilginç sonuçlara ulaşabiliyorlar. Şimdi 1775’ten yakın geçmişe gelelim ve 1994’te Koku ve Tat Araştırmaları Enstitüsü (The Smell and Taste Research Foundation) isimli kuruluşun Dr. Alan Hirsch’ün yönetiminde yaptığı deneye bir göz atalım. Bu deneyde erkek deneklerin penislerine bir nevi tansiyon ölçme aleti bağlanıyor, ardından deneklere muhtelif kokular koklatılıyor ve kan basıncındaki değişim gözlemleniyor. Koklatılan kokular geniş bir seçki oluşturuyor. İçlerinde çiçek, parfüm, bir de tarçınlı kurabiye kokusu var. Deney sonuçlandığında beklentilerin aksine uyarının en fazla gözlemlendiği koku tarçınlı kurabiye kokusu oluyor. 

    Bunun üzerine Hirsch ve ekibi bir sonraki yıl deneyi bu kez seçkinin tamamını yiyecek kokularından oluşturarak tekrar ediyorlar. Deneyin kazananı %40’lık bir değişim oluşturan lavanta ve balkabağı turtası karışımı koku oluyor. Deney kadınlar üzerinde tekrar edildiğinde bu kez meyankökü (Glycyrrhiza glabra) ve salatalık kokularının karışımının en yüksek uyarıyı sağladığı görülüyor. İlginç olan ise erkeklerin hemen hemen her kokuya “olumlu”, buna mukabil kadınların bazı kokulara olumsuz, yani itici veya heyecan azaltıcı olarak tepki vermeleri. Kadınları iten kokular arasında ‘millî erkek sporumuz’ mangalın kokusunun da bulunduğunu ekleyelim. 

    Elbette bu kokuların uyandırdığı duygular da evrensel değil. Bizim mutfak kültürümüzde ‘balkabaklı turta’ diye yerleşik bir tarif yok; ayrıca meyankökünü de kimi yerel şerbetler (biyanbalı) dışında sofraya getirdiğimiz söylenemez. Bu da bizleri, deneyin yapıldığı ABD vatandaşlarını, Dogon’ları ve Dasanetch’leri aynı yerde, yani kültürel kodlarda buluşturuyor bir kez daha. 

    Misk: Geyik testisindeki keramet! 

    Bununla beraber, insanlar cinsel çekim için bir mucize peşinde koşmaktan hiç vazgeçmiyorlar. Muhtelif kokulu madde de bu hikâyelere malzeme oluyor. Misk kokusu mesela, Asya’nın yüksek bölgelerinde bulunmasına rağmen aşağılara, Arap ellerine inmesiyle beraber yaygınlık kazanıyor. Talmud’da bahsi geçen, İslamî literatürde kendisine sayısız kez atıfta bulunan, 6. yüzyılda Cosmas Indicopleustes’un Hristiyan Topografyası (Topographia Christiana) isimli beş ciltlik kitabındaki ‘afrodizyak’ nitelemesiyle birlikte “erkek sağlığının uyarıcısı” olarak bilinmeye başlanan ama doğurganlıkla da bağdaştırılan misk nedir peki? 

    Kralı kokusuyla cezbeden kadın Madame de Pompadour, başta misk olmak üzere güzel kokulara düşkünlüğüyle Fransa kralı XV. Louis’nin de başını döndürmüştü (altta). İngiliz kimyager Septimus Piesse’in (1820-1822) hâlâ bir referans kitabı olma özelliğini koruyan 1855 tarihli Parfümcülük Sanatı (The Art of Perfumery) isimli kitabının 1857 baskısı (üstte). 

    Misk, Moschus moschiferus isimli bir tür geyiğin testislerinin hemen üzerindeki bezeden alınan kömür karası toza verilen isim. Misk veya Moschus moschiferus nitelemeleri de zaten Sanskritçe testis anlamına gelen “mushkas” kelimesinden türüyor. Tenis topu büyüklüğünde ve tüylü misk bezesinin idrar kesesine de bağlanması sayesinde erkek geyik bahar aylarında idrarına karışan kokuyla dişisine çağrıda bulunabiliyor. Saf hali pek sevimli kokmasa da seyreldiğinde oldukça cazip bir profile bürünen kokuyu da insanlar fark edip kendi kullanımlarına alıyorlar. Biraz acımasızca oluyor elbette bu, zira miski hayvandan çıkarabilmek için ya öldürmek, ya da karnını yararak açıp, malzemeyi çıkarttıktan sonra tekrar dikerek hayvanı cinsel çağrı yapamayacak konumda doğaya serbest bırakmakla mümkün olabiliyor. Bu nedenle misk geyiğinin avı neredeyse tamamen yasaklanmış ve tür korumaya alınmış durumda. Ancak doğada insan dışı diğer canlılara yönelik bu hassasiyetlerin oluşmadığı zamanlarda bu koku sürülebilir parfümsü sıvı veya kremlerden yiyecek katkısına kadar her amaçla kullanılmış. Rivayetlere göre, Çin’de derebeyleri misk partiküllerini metreslerinin yemeğine karıştırır, yemek sonrası mahrem alana geçildiğinde de hanımefendinin terinden yayılan miskimsi kokuyla beyefedi daha bir uyarılır, bu sayede de daha verimli bir ilişki yaşarmış. İlişkide verimin ölçüsü de elbette çocuk sahibi olabilmek. Gene aynı niyetle dönem dönem Avrupa’da çocuğu olmayan erkeklerin miski muhtelif şekillerde, bal, şarap veya yemeklerine karıştırarak yutup dertlerine deva aradıkları malûm. İyi de, herkes bunu ister mi? Hayır. İngilizlerin meşhur Doğu Hindistan Şirketi mesela, misk ve çayı aynı gemiye kargo olarak kabul etmiyor. Haklı endişeleri, miskin baskın kokusunun çaya sinmesi ve alışık olunan lezzetten farklı bir lezzete yol açarak alıcıların beklentilerini karşılayamaması. 

    Beri yandan Romanov ailesinin dinî ve ruhanî hatta siyasi danışmanı, Çarlık Sarayındaki kadınların gözbebeği ve çoğu kez yatak arkadaşı Grigori Yefimovich, yani Rasputin’in dillere destan cinsel gücünü Sibirya’nın yükseklerinden elde edilen miski bol bol kullanmasına bağlayanlar da var. Rasputin miskin kendisine sağladığı avantajları Büyük İskender’den mi öğrendi, onu bilemiyoruz ama İskender Bey M.Ö. 326’da Hindistan’a girmesiyle beraber daha önce pek aşina olmadığı pek çok baharatın yanı sıra miskle de tanışmış, giysilerini de tütsülediği muhtelif kokulu malzemenin dumanına tutarak parfümlendirmişti. 

    Sadece erkeklerden örnek vermeyelim elbette. Jeanne Antoinette Poisson -veya bilindik ismiyle- Madame de Pompadour, hani şu XV. Louis’nin meşhur metresi, dönemin Fransız cemiyet hayatının önde gelen ikoncanı hanımefendiye gelelim. Söylentilere göre; gerek sanat hamiliği gerekse bugün bile uygulanan saç modeliyle oldukça ünlü bu tartışmalı tarihi şahsiyet vefat ettikten sonra odasının duvarlarına sinmiş misk kokusu 20 yıl boyunca çıkarılamıyor. O odanın misafirleri arasında yer alan kral hazretleri ve bizzat hanımefendinin kendisi bu koku sebebiyle sık sık migren ataklarıyla uğraşmak zorunda kalsalar dahi, insan tabiatı işte, çekici olmak aşkına vaz geçemiyorlar bir türlü bu kokulu alışkanlıktan. Onun ölümünden bir yıl önce doğan ve 1804 yılında görkemli bir törenle İmparatoriçelik tahtına oturan Josephine’in de misk ve gül kokusuna olan tutkusu dillere destan. 

    O dönemde parfümlerin pek nadir tene uygulandığını, genelde giyim eşyası (iç çamaşır ve gecelikler dâhil) ve aksesuar olarak kullanılan kumaşlara püskürtüldüğünü de unutmamamız gerek. Zaten Fransızca kumaş anlamında kullanılan toile kelimesinden mülhem kumaş kokulandırmakta kullanılan sulara da eau de toilette deniliyor. Derdimiz etimoloji değil elbette, bizi ilgilendiren pamuk veya yün gibi doğal elyafların yağlı dokularıyla parfümün kokusunu çok daha uzun süre muhafaza edebilmeleri. 

    Ancak çekim yaratmak için doğal halimizle bizde mevcut olanın dışındaki araçlara başvurmak bazen tepki de yaratmıyor değil. Meşhur kimyager ve parfümcü Septimus Piesse 1855 yılında yayınlanan dillere destan kitabı Parfümcülük Sanatı’nda (The Art of Perfumery and Methods for Obtaining The Odors of Plants) 1770 yılında İngiltere’de kokulu ve kozmetik müdahalelerle kandırılmaktan bıkan halkın tepkisini dile getirmek ve bu işleri bir düzene bağlamak amacıyla parlamentoya sunulan bir yasa teklifinden bahsediyor. Yeterli sayıda leyhte oy alamadığından kanunlaşamayan teklifte özetle şöyle deniliyor: “Her türlü yaş, mevki, meslek veya dereceden, evli, dul veya bakire herhangi bir kadın, bu yasanın çıktığı tarihten itibaren eğer parfüm, boya, kozmetik sular, takma diş, peruka, demir korseler, veya yüksek ökçeli ayakkabılar giyerek majestelerinin tebaasından herhangi bir erkeği baştan çıkarmaya veya onu bu yolla evliliğe götürmeye yeltenirse, bu davranışları yürürlükteki büyücülükle mücadele yasası ve bu yasanın öngördüğü cezalar dairesinde değerlendirilecek, bu yolla sağlanmış bir evlilik akdi de geçersiz sayılacaktır”. 

    Bütün bu örnekler bizi yaşadığımız toplumların kültürel kodlarının önemi hakkında uyarıyor. O kültürel kodlar ve normlar ki, asla sabit değiller ve zaman içinde değişkenlik gösteriyorlar. 20. yüzyılın başı ve sonu arasında bile dramatik değişimler olduğunu söyleyebiliriz. Madem konuyu cinsellikten açtık, cinslerin toplumdaki rolleri üzerinden örneklerle bu değişimlerin neler olduklarına bir bakalım. 

    Koca adayları için “dayanılmaz” 1930’lardan itibaren parfüm reklamlarında kadının cinsel çekiciliği ön plana çıkartılmaya başladı. Ama henüz ‘özgür kadın’dan söz etmek için erkendi. Parfüm koca adayının aklını başından alacak, kadın evlilik hedefine ulaşacak! Irresistible reklamı, 1930’lar. 

    Seçkin ayrıcalığı parfümler ve değişen cinsel kimlikler 

    20. yüzyılın başlarında parfüm kullanımı henüz endüstri devrimi ve moda-marka olgularının günlük hayata yeterince nüfuz etmemiş olmasından dolayı, hâlâ bugünkü yaygınlığına ulaşmış değil. Bütün tarih boyunca olduğu gibi parfüm kullanımı, bir seçkin ayrıcalığı. Parfümü satmak için tasarlanan reklamlar da buna koşut mesajlar veriyorlar. Eğer söz konusu parfüm kadın pazarı hedeflenerek satılan bir parfümse dergi sayfasında tüketiciye balo salonu, ziyafet gibi seçkin mekânlar sunuluyor, görseller şık giysili hanımların kendilerini özdeştirmelerine yardımcı olacaklar arasından seçiliyor. Dönem itibariyle kadının toplum içindeki hiyerarşik yeri de bu görselleştirmede elbette atlanmıyor ve eğer kadın reklamda erkekle beraber yer alacaksa o erkek mutlaka kadından bir boy daha uzun oluyor. 

    Ne var ki yıllar geçtikçe cinslerin toplumsal rolleri de değişmeye başlıyor. Kadın, özellikle savaş yıllarından sonra hızlanan bir şekilde erkeğin toplum içindeki rolüne her alanda ortak oluyor. Bu anlamda 1930’lardan itibaren reklâmların içinde cinsel cazibesini öne çıkartan kadın figürünü seyrek de olsa görmeye başlıyoruz. Ancak rol belli, erkeği uyarıp beraber çıkma teklifi almak ve sonunda evlilik, dolayısıyla “aslî vazife”ye kavuşmak. 1935 tarihli bir parfüm reklâmında “aşkı uyandırarak tamamıyla karşı konulmaz olmanın sırrı” Irresistible (Dayanılmaz) isimli parfümü satın alıp kullanarak erkekleri etrafına toplamak, komplimanlar almak, yalvarırcasına dile getirilen çıkma tekliflerine muhatap olmak şeklinde tarif ediliyor. Bu yolla diğer kadınları yani muhtemel rakipleri kıskandırma şansı da atlanmıyor. 

    J’adore parfümünün şişesi, Burma’daki Kayan Lawshi kabilesinin kadınlarının boyun halkalarından esinlenerek tasarlanmıştı, 1999. 

    Bu dönemde sadece parfüm değil, bütün kokulu ürünlerde kadın toplumun ona biçtiği rolle özdeşleştirilmiş vaziyette. Bir ağız gargarası reklâmı mesela, uzun yıllar boyunca “evde kalma korkusu”nu ana tema olarak kullanıyor. Kampanya dâhilinde kadınlar söz konusu ürünü kullanmamaları halinde engelleyemeyecekleri ağız kokuları nedeniyle aslî vazifelerini yerine getirebilecek konuma, yani bir erkeğe eş olmaya asla ulaşamayacakları konusunda uyarılıyorlar. Evde kalma korkusunun muhtelif hüzünlü görsel kurgularla körüklendiği bu reklâmlarda koku veya kokulu ürünün itici olma halinin önüne geçmenin yegâne formülü olarak sunulduğunu görüyoruz. 1933 yılındaki Listerine reklâm görselinde başlıktaki “Onun balayı… oysa benimki olmalıydı” ve alt kısımda yer alan “Kumar oynamayın, sağlama gidin, Listerine kullanın” uyarısına; 1937 yılındaki reklâmın görselinde ise başlıktaki “Hep nedimeydi, hiç gelin olamadı” sloganına dikkatinizi çekerim. 

    Yıllar geçtikçe görece de olsa cinsler arası eşitlik kavramı kendisini daha fazla hissettirmeye başlıyor. Artık kadın sistemin motoru olan iş hayatına dâhil olabiliyor, üstelik yönetici konuma gelebiliyor. Otorite tahtına ortak olmasıyla beraber de “kadın peşine düşen erkekler”e nazire yaparcasına “erkek peşine düşen kadın” karakterini oynayabilmeye başlıyor. Bu söylediklerimin en bariz örneğini 1973 yılında piyasaya çıkan Revlon markasına ait efsanevi Charlie parfümünün reklâmında görebiliyoruz. Görselde kadın ve erkek eşit boyda, giysiler her ikisinin de kariyer sahibi olduklarını vurguluyor. Yetmiyor, Charlie kadını beş parmağıyla erkeğin kalçalarına hamle etmiş vaziyette. Yunanca pente beş, penthikos da beşli, yani “el” demek. Penthikos kelimesinin evrile evrile argomuzdaki “pandik” sözcüğüne dönüştüğünü söylemeyi de atlamayalım ki, bu reklâmın cinsellikle ilintisini çok boyutlu olarak irdeleyebilelim. 

    Efsanevi parfüm Charlie’nin efsanevi dergi ilanı, 1970’ler… 

    Kadının ve kadınsı cazibenin parfümlere malzeme olması sadece şişe içindeki sıvıyla değil, bazen şişenin kendisiyle de mümkün oluyor. Bir başka kültürün kadınlarının cinsel çekim için kullandıkları bir kısım malzemenin modern toplumda görselleşmesinin en bilindik örneği ise 1999 yılında Christian Dior firmasında çıkan J’Adore isimli parfüm. Hervé Van Der Straeten’in tasarladığı parfüm şişesini Myanmar’daki (Burma) Kayan Lawhi kabilesi kadınlarının geleneksel aksesuarı ile mukayese ettiğimizde, kabile kadınlarının cinsler arası ayrımı abartarak kadınsılığı öne çıkarmak, bu yolla da karşı cinse yönelik çekim sağlama amacıyla kullandıkları boyun halkalarının sembolizasyonunu net olarak görebiliyoruz. 

    Bilginiz için; Kayan Lawhi kızlarına şamanik ritüeller ve uzun hazırlık merasimlerinin ardından beş yaşlarındayken halkalar takılmaya başlanıyor ve birkaç yılda bir yeni halkalar ilave ediliyor. Sanılanın aksine bu halka boyunluklar boynu yukarı doğru uzatmıyor, bilakis omuzlara ve köprücük kemiğine aşağıya doğru baskı yaparak akıl almaz derecede uzun boyun görüntüsünü veriyorlar. 

    “Kokudan gelip kokuya giden her şey” hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız, Vedat Ozan’ın Kokular Kitabı üçlemesine başvurabilirsiniz.

     

  • Burnun rehberliğinde geçmişe yolculuk

    Burnun rehberliğinde geçmişe yolculuk

    Koku duyusu üreyip nesillerini sürdürmeleri için doğru eşi, beslenip hayatta kalmaları için doğru aşı işaret etmeseydi, atalarımızın genetik mirası 21. yüzyılı göremezdi. Bu hayati duyu zamanla kültürel bir mahiyet kazanırken; dinden sosyolojiye, dilden tababete, ekonomiden siyasete her alanda ardında ‘kokulu’ izler bıraktı.

    Enfiye ‘koklayan’ kadınlar, Bu Çok İyiymiş isimli gravürden detay, Boilly, 1824

    Koku duyusu atalarımızın hayatta kalabilmeleri, türlerini devam ettirebilmeleri için olmazsa olmaz bir gereklilikti. Çünkü yeni nesli üretmek için en uygun gen paketinin sinyallerini potansiyel eşlerin vücut kokusundan, hangi gıdayla beslenip hangisinden kaçınmaları gerektiğini ise yiyeceklerin rayihasından alıyorlardı.

    İnsan evrimleşip ‘medenileştikçe’, beyin de akıl yürütme, soyut düşünme, lisan işleme gibi yeni yeteneklerle birlikte yeni katmanlar geliştirdi. Kokulu uyarıları değerlendirme görevini; nefret, aşk, şehvet, korku gibi duygudurumlarını işleyen, üstüne üstlük belleği de barındıran limbik sistem üstlendi. Modern insanın bir kokuyu ilk kez algıladığı andaki duygudurumunu, o kokuyu yıllar sonra algıladığında yeniden yaşamasının nedeni, hafızanın da kokuyu işleyen bölümde yer almasıdır.

    ‘Duyuların en ilkeli’ insan uygarlaşırken biraz köreldi belki; ama koku, duygudurumu ve hafızanın üçlü ve güçlü işbirliği, tarihin akışında önemli etkiler yarattı. Çoktanrılı dönemlerde ilahlarla temas kutsal kokular aracılığıyla kuruldu, tektanrılı dinlerin müminleri ilâhi kokularla mest oldu. Ortaçağda kötü koku hastalık nedeni sayıldı; etnik, sınıfsal ve cinsel ayrımcılığı körükledi. Güzel kokmak sadece şanslı azınlıklara özgü bir ayrıcalıkken, Mari Antoinette’in sonunu parfümünün kokusu getirdi. Kokulu madde alışveriş yollarının tıkanması Amerika’nın keşfine yol açarken, koku-lezzet-sağlık talebinin beslediği baharat ticareti dünya ekonomisinin motoru oldu. Koku molekülü sentezleme çalışmaları kimya alanında bilimsel gelişmeleri hızlandırdı. Hatta, bir çörek kokusu bir edebiyat şaheserine dönüştü. Tabii kokular daha pek çok alanda pek çok başka şeye de yol açtı.

    Eski Mısır’dan 20. yüzyıla kokunun sosyal ve kültürel tarihinde, burnunuzun rehberliğinde bir zaman yolculuğuna çıkmaya hazırsanız, başlıyoruz…