Yazar: Vahdettin Engin

  • Rum Kızının Aşkı

    Rum Kızının Aşkı


    bol oksijeniyle ünlü kaz dağları balıkesir’in edremit ilçesi sınırları içerisinde yer alır. yunan mitolojisindeki adı ida olan kaz dağı, ilk güzellik yarışmasının yapıldığı yer olarak tanınır. bu güzellik yarışmasının adayları tanrıça hera, athena ve afrodit’tir. yarışmanın jüri üyesi olan paris ise bir ayı tarafından emzirilerek büyütülen ve tanrıların kralı zeus tarafından bu işle görevlendirilen bir prenstir. yarıştan galip ayrılmak isteyen tanrıçalar, efsaneye göre paris’e hükümdarlık, güç, para ya da aşk teklif eder. mitolojiye göre aşk tanrıçası afrodit, rakiplerini yenerek güzellik kraliçesi seçilir.

    Rum_Kizi_1) Rum_Kizi
    Rum kızı Sofiya ve Onbaşı.
    ÇİZİM: SELÇUK ÖREN

    Kaz Dağı Efsaneleri
    Kaz Dağları çok eski dönemlerden beri aşk hikâyelerine ve efsanelerine konu olmuştur. Eteklerinde kurulu Altınoluk da günümüzden yüz yıl önce yaşanan bir aşk hikâyesine şahitlik etmiştir. Altınoluk’un eski adı Papazköy’dür. Bugün tatil yeri olarak ünlü olan bu beldenin, henüz Altınoluk adını almayıp Papazköy olarak bilindiği dönemlerde büyük bir aşk hikâyesi yaşanmıştır. Fakat bu bir efsane değil Osmanlı arşiv belgelerine yansımış gerçek bir aşk hikâyesidir.

    Hasan Boğuldu Efsanesi
    İsterseniz önce yine aynı bölgede çok sık dile getirilen bir aşk hikâyesine dayanan “Hasan Boğuldu” efsanesini hatırlayalım:

    Ünlü efsane, Hasan ve Emine’nin trajik aşk hikâyesini anlatır. Hasan Zeytinli’de bahçıvanmış. Ufacık bir bahçesi varmış. Yazın bostan, yeşillik eker; kışın el zeytini silkmeye gider, koca anasıyla yaşar dururmuş. Yüksekoba’dan Emine, Edremit pazarında Hasan’ı görmüş. Birbirlerinden çok hoşlanmışlar. Zeytinli’ye gelene kadar yan yana yürümüşler, ikisi de birbirine gönül yakmış.

    Rum_Kizi_2) hasanboğuldu
    Hasan Boğuldu (Gökbüvet) Şelalesi ve Göleti.

    Aşklarının sonunda Hasan ile Emine evlenmeye karar vermiş. Hasan’ın annesi bu habere çok sevinmiş ama Emine’nin babası bu evliliğe karşı çıkmış. Çünkü Emine’nin, obanın yiğitlerinden biriyle evlenmesini istemektedir. Emine babasına çok dil dökmüş. Sonunda babası bu iki gencin evlenmesine izin vermek için bir şart koşmuş. Bu şart ise Hasan’ın tuz dolu 40 okka bir çuvalı köyden obaya kadar taşımasıdır. Bu şartı Hasan layıkıyla yerine getirebilirse o zaman tüm oba Hasan’ın ne kadar güçlü, yiğit bir delikanlı olduğunu kabul edecek ve bu iki genç evlenebilecektir.


    “aşklarının sonunda hasan ile emine evlenmeye karar vermiş. hasan’ın annesi bu habere çok sevinmiş ama emine’nin babası bu evliliğe karşı çıkmış. çünkü emine’nin, obanın yiğitlerinden biriyle evlenmesini istemektedir.”

    Hasan şartı kabul etmiş ve çuvalı sırtlanıp çıkmış yola. Hasan sırtındaki çuvalla yürürken Emine de sevdiğine eşlik etmiş. Yol aldıkça Hasan yorulmaya başlamış. Artık sendeleyerek yürümektedir. Hasan her sendelediğinde Emine ona güç vererek, “Bizim için dayan Hasan!” diye onu yüreklendirmiş. Hasan biraz daha gitmiş ama tuz sırtını iyice yakmaya başlayınca gücünü tamamen kaybederek yere düşmüş. Emine’ye, “Gel kaçalım!” diye teklifte bulunmuş ancak Emine kabul etmemiş. Çünkü obasına söz vermiş. Hasan, “Beni bırakma, sana doğru gelemem. Artık geri de dönemem.” demişse de Emine, Hasan’ı orada bırakıp çuvalı sırtına yükleyip gitmiş.

    Emine evine gider gitmez Hasan’ı bıraktığına pişman olmuş ancak pişman olması fayda etmemiş, ailesi onun geri dönmesine izin vermemiş. O gece, Kaz Dağları’na korkunç bir fırtına inmiş, âdeta yer yerinden oynamış. Bu sıkıntılı durum karşısında Emine çok üzülmüş ve sabahı zor etmiş. Sabah olup da fırtına dindikten sonra Emine, Gökbüvet Gölü’nün yoluna düşmüş. Emine önce ayrıldıkları yere bakmış ancak orada Hasan’ı bulamamış. Her yeri gezip Hasan’ı bulamayan Emine en son Edremit’e gitmiş, lakin orada da bulamamış. Hasan’dan hiçbir iz bulamayan Emine, günler sonra Gökbüvet’in sularında Hasan’ın gömleğini bulmuş. Anlamış ki Hasan o fırtınalı havada bu gölde hayatını kaybetmiş. Bu acıya dayanamayan Emine, “Sana geliyorum Hasan’ım!” diyerek kendini Gökbüvet’in başındaki çınara asmış.

    Rum_Kizi_4) Belge 4
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Karesi Mutasarrıflığı’ndan Dâhiliye Nezareti’ne iletilen bilgi: Sofiya, nasihatlara rağmen ailesine dönmek istemiyor.”
    Rum_Kizi_3) Belge 1
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Türk Onbaşı’ya âşık olup onunla evlenebilmek için Müslüman olan Sofiya’nın Edremit’te Yüzbaşı Hüseyin Efendi’nin evinde kalmakta olduğu, geri dönmeyeceği” belirtilmektedir.

    İşte tüm bunlardan dolayı, birbirini seven iki gencin birleşemediği ve yarım kalan bir aşk hikâyesi ortaya çıkmış. Dinleyenleri hüzne boğan ve hikâyeleri efsaneleşerek günümüze kadar ulaşan bu kişilerden dolayı, o günden sonra Gökbüvet’e Hasan Boğuldu Göleti, başındaki çınara da Emine Çınarı denilmiş.

    Gerçek Bir Aşk Hikâyesi
    Efsanelerde genellikle birbirlerine kavuşamayan âşıkların hikâyesine rastlarız ancak bizim anlatacağımız iki gencin aşkı ise efsane değil bir gerçek. Osmanlı Arşivi’nde yer alan (DH.İD.172/2) numaralı belge bu aşk hikâyesinin gelişmelerini bize aktarıyor.


    “hristiyan olduğundan sofiya’nın onbaşı ile evlenebilmesi için müslümanlığı kabul etmesi ve 20 yaşını doldurması gerekir. fakat kızın ailesi hem din değiştirmesine hem de evlenmesine karşı çıkar.”

    1913 yılında, Papazköy sakinlerinden Rum İstiradi’nin kızı Sofiya, köylerinde görevli bir Türk Onbaşı’sına gönül verir. Aslında duyguları karşılıklıdır. Onbaşı da Sofiya’ya âşıktır. Fakat Sofiya henüz 17 yaşında olduğundan ve farklı dinlere mensup bulunduklarından evlenmelerinin önünde birçok engel vardır.

    Hristiyan olduğundan Sofiya’nın Onbaşı ile evlenebilmesi için Müslümanlığı kabul etmesi ve 20 yaşını doldurması gerekir. Fakat kızın ailesi hem din değiştirmesine hem de evlenmesine karşı çıkar. Sonuçta gönül ferman dinlemez. Sofiya ailesinden izinsiz Müslüman olur ve Kadriye adını alır. Daha sonra da sevdiği Onbaşı’ya kaçar. İşte bundan sonrasında işler çığırından çıkar. Papazköy Rumları arasında büyük bir tepki meydana gelir. Kızın ailesi sürekli olarak yetkililere başvuruda bulunur, kızlarının kendilerine geri verilmesi için bağırıp çağırır. Köyün Hristiyan halkının heyecanı ve öfkesi azalmak yerine giderek artar.
    Mesele daha da büyüyecek ve uzayacak gibi görünür. Aile kızlarını geri istemekten vazgeçmez. Bu geri isteme hâli sürekli bir vaziyette devam eder. Buna karşılık Onbaşı’nın mensup olduğu taburun komutanı Yüzbaşı Hüseyin, Sofiya’yı himayesine alır. Rum kızını asker nezaretinde Edremit’e gönderir ve kendi evinde misafir olarak alıkoyar.

    Bu arada Edremit’te, mahallî yetkililere başvurularak Sofiya’nın din değiştirmesinin resmen onaylanması istenir. Sofiya ifadesinde, hiçbir etki altında kalmadan sadece kendi vicdanı ve iradesiyle Müslüman olduğunu belirttir. Eğer isteği gerçekleşirse iki gencin evlenmesinin önü açılacaktır fakat Sofiya’nın bu talebinin reddedileceği de muhakkaktır. Çünkü din değiştirme isteğinin kabul edilebilmesi için yasal olarak 20 yaşında olmak gereklidir. Sofiya ise henüz 17 yaşında bulunduğundan yerel yetkililerin olumlu bir karar verebilmeleri mümkün görünmez.

    Rum_Kizi_5) Belge 3
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Kuşadası Metropolitliği devreye girerek Sofiya’nın ailesine teslim edilmesini istiyor.”
    Rum_Kizi_6) Belge 2
    Osmanlı Arşivi belgesinde, “Çanakkale Boğazı ve Havalisi Kumandanlığı’ndan Harbiye Nezareti’ne yazı: Mahallinde yapılan incelemeye göre Sofiya hiçbir etki altında kalmadan Müslüman olmuştur.”

    Mesele öyle bir çıkmaz noktaya gelir ki Balıkesir vilayeti yetkilileri İstanbul’dan, İçişleri Bakanlığı’ndan görüş alma ihtiyacı hisseder. İçişleri Bakanlığı mevcut kanunlar çerçevesinde kızın ailesine teslim edilmesi gerektiği kanaatindedir fakat anlaşıldığı kadarıyla Müslüman olmuş bir kızın tekrar Hristiyanlığa dönmesi de pek arzu edilen bir durum değildir. Sofiya, Yüzbaşı Hüseyin’in evinde misafirliğini sürdürürken İçişleri Bakanlığı konuyu Harbiye Nezareti’ne, yani Savaş Bakanlığı’na havale etmeyi uygun görür. Savaş Bakanlığı’ndan istenen, Sofiya’nın ailesine teslim edilmesi için Yüzbaşı Hüseyin’e emir gönderilmesidir.

    Bu arada, bölge Ortodokslarının bağlı olduğu Kuşadası Metropolitliği de devreye girer. Gerek aile gerekse Metropolitlik kızın iadesinde ısrarcıdır. Sofiya, yeni ismiyle Kadriye ise kendisine verilen bütün nasihat ve yapılan ısrarlara rağmen geri dönmeyi hiç düşünmez. Ne ailesinin yanına ne de Kuşadası Metropolitliği’ne gitmeyi kabul etmez. Hâl böyle olunca Yüzbaşı Hüseyin Bey de kızı teslim etmez. İş bu şekilde uzadıkça uzar. Bu arada Edremit Camii imamı gizlice gençlerin nikâhını kıyar ve yeni evliler tuttukları bir eve yerleşir.

    Bundan sonra ne yapılması gerektiği yine İstanbul’dan sorulur. Savaş Bakanlığı, Çanakkale Boğazı ve Havalisi Kumandanlığı’ndan olayın yeniden ve bütün boyutlarıyla soruşturulmasını ister. Kumandanlık gelişmeleri baştan itibaren tekrar araştırır. Sonuçta kızın kendi isteğiyle din değiştirip Onbaşı ile evlendiği ve hâlihazırda Edremit’teki evinde serbestçe oturduğu belirlenir.

    Aradan geçen zaman içinde, gençlerin aşkına saygı duyan kızın ailesi de yumuşar ve meseleyi takip etmekten vazgeçer. Rum kızının sonuna kadar dayanması, Yüzbaşı Hüseyin Bey’in kararlı tutumu ve Osmanlı yetkilerinin kanunlara uygun olmamasına rağmen Müslüman olmak isteyen birisini gizlice desteklemesi iki âşığı kavuşturur. #

  • Osmanlı Kamuoyunda“Yirminci Yüzyıl Ne Zaman Başladı?”Tartışması

    Osmanlı Kamuoyunda“Yirminci Yüzyıl Ne Zaman Başladı?”Tartışması


    yeni yüzyıl 00’lı (çift sıfırlı) yılda mı yoksa 01’li yılda mı başlar? yirminci yüzyıl, 1 ocak 1900 tarihinde mi, yoksa 1 ocak 1901 tarihinde mi başladı? osmanlı’nın 1900’de tartıştığı bu konuyu türkiye de 2000’de tartıştı. milenyuma 2000’de mi girdik, 2001’de mi? 1900’deki tartışmayı dönemin basınında yer alış biçimiyle vahdettin engin ele aldı.

    Eski Osmanlı Ramazanları dendiğinde genellikle akla Direklerarası eğlenceleri, meddahlar, insanların Ramazan gecelerinde nasıl eğlendikleri, camilere mahyalar asılması gibi konular gelir. Bunlar hâliyle yaşanan gelişmelerdi fakat insanların tek ilgi alanı bunlarla sınırlı değildi. Mesela günümüzden 125 yıl önce, Ramazan ayında, Osmanlı kamuoyunda yirminci yüzyılın ne zaman başladığı tartışılıyor, gazeteler sayfalarını bu konuya ayırıyordu.

    Galata Kulesi
    Galata Kulesi önünde insan manzaraları, 1900. | FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS

    Le Moniteur Oriental Tartışmayı Başlatıyor!
    1900 yılı Ramazan’ı Ocak ayına denk gelmiş, bu dönemde başlayan bir tartışma, yine Ocak ayına denk gelen 1901 yılının Ramazan ayında da devam etmişti. Osmanlı kamuoyunu uzun süre meşgul eden bu tartışmanın konusu, yirminci yüzyılın “1 Ocak 1900 tarihinden itibaren mi, yoksa 1 Ocak 1901 tarihinden itibaren mi” başladığı idi. Tartışmayı başlatan, İstanbul’da yayımlanan Le Moniteur Oriental gazetesinin 2 Ocak 1900 tarihli yazısı idi. Yazıda şöyle deniyordu:

    “31 Aralık’ın gece yarısında 1899 yılı bitti ve 1900 yılı başladı. Bu durumda, şu anda yirminci yüzyıl başladı mı yoksa hâlâ on dokuzuncu yüzyılda mıyız? Birçok kişiyi ilgilendirdiğini tahmin ettiğimiz bu soruyu şu şekilde cevaplandırabiliriz. Yirminci yüzyıl 1900 yılında değil 1901 yılında başlamaktadır. Fakat bazı kişiler yirminci yüzyılın 1900 yılında başladığını iddia ediyorlar. Hâlbuki bu düşünce tamamen yanlıştır. Bilindiği gibi miladi takvimin ilk yılı 1 olarak kabul edilmiştir. Dolayısı ile miladi yıl 100’e gelindiğinde aslında tam olarak 99 yıl yaşanmış olunmaktadır. Bu durumda miladi yıl 100, birinci yüzyıla ait olmakta ve ikinci yüzyıl miladi 101 yılından itibaren başlamaktadır. Sonraki dönemlerde de aynı şey olmuş, yani miladi 201 yılından itibaren üçüncü yüzyıl, 301 yılından itibaren ise dördüncü yüzyıl başlamış ve o şekilde devam etmiştir. Bu tartışılmaz çıkış noktasından hareketle, sonu (00) ile biten her yılın başlayan değil, sona eren yüzyıla ait olduğu tespit edilebilir. Bu nedenle yirminci yüzyıl 1900 yılında değil 1901 yılında başlayacaktır.”

    Osmanli_20_1) 2 Ocak 1900 tarihli Le Moniteur oriental gazetesi ve kupürü
    2 Ocak 1900 tarihli Le Moniteur Oriental gazetesi ve ilgili kupürü.
    Osmanli_20_2) Sabah gazetesi 1 Ocak 1901
    1 Ocak 1901 tarihli Sabah gazetesi ve kupürü. 

    Tartışma Osmanlı Basınında…
    Fransızca yayımlanan Le Moniteur Oriental gazetesinin başlattığı tartışma 1901 Ocak ayında da devam etti. Bu defa tartışmaya Türkçe gazeteler de katılmakta gecikmedi. Meseleye sayfalarında yer veren Türkçe gazeteler de yirminci yüzyılın 1901 yılından itibaren başlaması gerektiği kanaatinde birleşmişti. Nitekim Sabah gazetesi 10 Ramazan 1318/1 Ocak 1901 tarihli nüshasında bu konuya eğilmiş ve özetle şu görüşleri savunmuştu:

    “1901 senesi ve dolayısı ile yirminci asır bugün başlamış bulunuyor. Avrupa gazeteleri bu konuya bir hayli önem vermiş bulunmaktadırlar. Eski okuyucularımız hatırlayacaklardır. Yirminci asra, 1900 senesinde mi yoksa 1901 senesinde mi girileceği konusu matematik ve astronomi uzmanları arasında hayli tartışmaya sebep olmuştu.


    “sonu (00) ile biten her yılın başlayan değil, sona eren yüzyıla ait olduğu tespit edilebilir. bu nedenle yirminci yüzyıl 1900 yılında değil 1901 yılında başlayacaktır.”

    Bu konuları şimdi yeniden ortaya çıkarmaya gerek yoktur. Geçen yılın Ocak ayında, yirminci yüzyılın başlayıp başlamadığı hakkında şüphe gösterenler olmuştu. Şimdi artık şüphe ve tereddüde gerek yoktur. Dün, yani 31 Aralık 1900 tarihinde on dokuzuncu asrın sona erdiği ve bugün 1 Ocak 1901’de yirminci asrın başlamış olduğu konusunda bütün medeniyet âlemi fikir birliği içindedir.”

    Osmanli_20_3) Sultan Abdülhamit'in yirminci yüzyılın başlaması vesilesiyle ikinci Wilhelmi kutladığı-2
    Sultan Abdülhamid’in yirminci yüzyılın başlaması vesilesiyle ikinci Wilhelm’i kutladığı mektup.

    Sabah gazetesi sonraki günlerdeki nüshalarında da konuya değinmiş ve yılbaşı münasebetiyle yabancı sefaretlerin düzenlemiş olduğu kutlama törenleri ve balo haberlerini yayımlamıştı.

    Aynı konuyu ele alan 20 Ramazan 1318/10 Ocak 1901 tarihli gazetesinin yirminci yüzyılın ne zaman başladığı konusuna yaklaşımı ise şöyle olmuştu:

    “Artık şüphe yok, miladi yirminci asır başladı. Geçen sene, ‘Yirminci asır başladı.’ diyenlere hesap bilenler derhâl itiraz etmişlerdi. Allah eksik etmesin, böyle konularda bilgiçlik taslayanlar hiç eksik olmaz. Bizim gibi ince hesaplara akıl erdiremeyenler de bunların söylediklerini boynu bükük kabul eder. Ne ise, geçen sene başlamamışsa, bu sene başladı. Fakat aksiliğe bakınız ki bir Salı günü ile başlıyor. Meraklı çok. Şimdi de ‘Acaba diğer asırlar hangi günde başlamıştı?’ diye araştırmaya girişenler var.”

    Devletler Nezdinde Yeni Yüzyıl
    Kamuoyu meseleyi bu şekilde tartışırken devlet nezdinde 1900 yılı itibarıyla yirminci yüzyıla girildiğinin kabul edildiği anlaşılmaktadır. Osmanlı arşivlerinde yer alan (Y.PRK.AŞ 34/69) numaralı ve 1 Ocak 1900 tarihli bir belgede, bu tarih itibarıyla yirminci yüzyıla girilmiş olması vesilesiyle Sultan II. Abdülhamid’in Alman İmparatoru II. Wilhelm’i kutladığı anlaşılmaktadır. Berlin’deki Osmanlı Büyükelçisi Ahmet Tevfik Bey tarafından İstanbul’a gönderilen bir yazıdan bunu takip etmek mümkündür. Buna göre miladi yirminci yüzyılın başlangıcı olan yılbaşı günü münasebetiyle Alman İmparatoru II. Wilhelm, sarayında özel bir davet vermiştir. Bu davet sırasında Berlin Büyükelçisi Ahmet Tevfik Bey, İmparator II. Wilhelm’e Sultan II. Abdülhamid’in gönderdiği name-i hümayunu (mektubu) vermiştir. Mektupta Sultan Abdülhamid miladi yirminci yüzyılın başlaması dolayısıyla İmparator’a tebriklerini sunmaktadır. Bu jest II. Wilhelm’i çok mutlu etmiştir. İmparator, Sultan’a özel surette teşekkür ettiğini ifade ederek, padişah için duyduğu özel muhabbet, sevgi ve şükran hislerini iletmesini Büyükelçi’den istemiştir. İmparator, Sultan’ın her daim bekası için samimi hisler beslediğini de belirtmiştir.

    Osmanli_20_4) Amerikan Kızılhaç'inin sultan Abdülhamit'ten  yirminci yüzyılın başlamasını kutlayan bir name-i hümayun istemesi-2
    Osmanli_20_4) Amerikan Kızılhaç belgesinin ikinci sayfası-1
    Amerikan Kızılhaç’ının Sultan Abdülhamid’den yirminci yüzyılın başlamasını kutlayan bir name-i hümayun istemesi.
    Osmanli_20_WhatsApp Image 2024-11-29 at 18.43.08

    Osmanlı arşivinde yer alan bir başka belgede ise (HR.İD. No 2067/31) Amerikan Kızılhaç Cemiyeti’nin yirminci yüzyıla girilmesinden dolayı Sultan II. Abdülhamid’in kendilerine bir tebrikname-i hümayunu göndermesini talep ettikleri anlaşılmaktadır. II. Wilhelm’in yirminci yüzyıla 1900 yılı 1 Ocak’ı itibarıyla girildiğini kabul edip resmî davet vermesinin aksine, Amerikan Kızılhaç Cemiyeti yirminci yüzyıla giriş günü olarak 1 Ocak 1901 tarihini benimsemiştir. Cemiyetin ikinci başkanı ile başkâtibi Washington elçiliğine yazdıkları bir mektup ile bu talebini iletmişlerdir. Mektubun yazıldığı tarih 7 Ekim 1900’dür ve giriş cümlelerinde “Yirminci asrın yaklaşması münasebetiyle” denmektedir. Yani Amerikan Kızılhaç’ına göre yirminci yüzyıla 1 Ocak 1901 tarihinde girilecektir. Kızılhaç’ın ikinci başkanı ve başkâtibi bu talepte bulunurken o tarihe kadar gerek kendi ülkesinde gerekse başka ülkelerde yaptıkları hizmetlerden de bahsetmiştir. On dokuzuncu asrın bitip yirminci asra girilmesi vesilesiyle Amerika’da 25 bin civarında miting tertiplenecektir. Bu mitinglerin başarısını temin için 1900 senesi 31 Aralık’ına kadar Avrupa hükümdarları birer name (mektup) gönderecektir. Bunlar Amerikan Kongresi hazine evrakları arasında muhafaza edilecektir. Şimdiye kadar birçok hükümdar bu taleplerine olumlu cevap vermiştir. Eğer zat-ı şahanelerinden bir iltifatname-i hümayun gelmezse çabaları eksik kalacaktır. Bu bakımdan zat-ı şahanenin selamını ihtiva eden ve 20. yüzyıla girişi tebrik eden bir name-i hümayun beklentilerini söz konusu yazıda dile getirmişlerdir.

    Görüldüğü gibi on dokuzunca yüzyılın bitip yirminci yüzyılın başlaması hususu dünyanın çeşitli yörelerinde farklı değerlendirilmiş, kimi 1 Ocak 1900’de kimi ise 1 Ocak 1901’de yeni yüzyıla girildiğini kabul etmiştir.

    Bütün bu gelişmelerden anlaşıldığı üzere, insanlar hangi dönemde ve hangi ortamda olursa olsunlar bu tür konulara özel bir ilgi gösteriyor ve meraklarını gidermeye çalışıyorlar. Aynı zamanda da bunu bir eğlence vesilesi yapıyorlar. Nitekim benzer hadiseler 2000 yılında da yaşanmıştı. 2000 yılının, yirmi birinci yüzyılın başlangıcı değil yirminci yüzyılın son yılı olduğu bilindiği hâlde, 1 Ocak 2000 tarihi yirmi birinci yüzyıla ve aynı zamanda milenyuma giriş olarak kabul edilip büyük şenlikler yapıldı. Hâlbuki yirmi birinci yüzyıl, tam bir yıl sonra, 1 Ocak 2001’de başlamıştı. #